ADEN 5. BÖLÜM HOŞ GELDİN



5. HOŞ GELDİN



Bu evde bir günü daha geride bırakmış, odadan hiç çıkmamıştım. Sağ olsun Kiraz her şeyime koşmuştu. İki gündür ne okula gidiyordum ne de ders çalışıyordum. Yaklaşan vizeler beni gererken bugün bu yataktan çıkmalı ve ders çalışmalıydım. Kim bilir ders kitaplarım hangi kutunun içindeydi? Lanet olsun gerçekten.

"Aden abla." Kerem'in kapının önünden giren sesi ile bakışlarımı kapıya çevirdim.

"Kerem, girebilirsin." dedim. Kapıyı açıp kapının önünde bana baktı.

"Günaydın. Neden kahvaltıya inmedin?" diye sorduğunda açlığımı yeni yeni hissetmeye başladım.

"Hiç halim yoktu inemedim." dediğimde başını salladı.

"Annem senin için bir şeyler hazırlatıyor sen yemek yiyene kadar yanında kalabilir miyim?" dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Kerem abilerin ya da ablanla vakit geçirmen senin için daha sağlıklı olur." 

"Ama sende ablamsın. Değil misin yoksa?" diye sordu. Yüzümde bir tebessüm filizlenirken dolu dolu baktım ona.

"Biyolojik olarak evet senin ablanım." dediğimde gülümsedi ve neşeyle bana baktı.

"O zaman seninle kalabilirim. " dedi ve gelip yatağın ortasına kuruldu. Biz öyle birbirimize bakarken kapı bir kez daha çalınıp açıldı. Kiraz elinde tepsi ile içeriye girdi. Zümrüt Hanım hemen arkasında belirdi.

" Günaydın Aden. Kahvaltı için çağıracaktık ancak uyuyordun. Kaldırmak istemedik." sanırım Zümrüt Hanım bana karşı ilk defa bu kadar uzun ve sakin konuştu.

"Günaydın. Yorgundum uyanamadım." dediğimde tepsiyi komodinin üzerine bırakan Kiraz'a teşekkür ettim.

"Anne ben bugünü Aden ablamla geçirebilir miyim?" diye sordu Kerem. Zümrüt Hanım bir bana bir Kerem'e baktı. Kerem'in bana olan yakınlığı onu rahatsız etse de Kerem'i üzebilecek her şeyden çekiniyorlardı.

"Birbirinizi yormayın." dedi ve çıktı odadan.

Kerem ile baş başa kaldık. Gözleri bir bana bir komodine takıldı. Dizleri üzerinde yatakta yürüyüp hemen yanımızda olan komodinin üstündeki tepsiyi aldı. Sağlam elimle hemen ona yardımcı oldum. Tepsi ilimizin arasındaydı artık.

" Hadi ye." dediğinde onun bu ilgili halini mıncırmak istedim ancak hastalığından dolayı hassas olan bünyesi hemen morarırdı büyük ihtimalle. Onu kırmadım ve tepsi içindeki tabaktaki salatalıkları yemeye başladım.

"Sende yesene." dedim zeytinden de ağzıma atarken.

"Davetin için çok teşekkür ederim ancak ben yedim." dediğinde gülmeden edemedim. Aklıma bizim mahalledeki onun yaşlarında olan erkek çocukları geldi. Kerem'i onların yanında hayal ettim de bu kibarlığı ile çok eğreti dururdu. Ben yedim o izledi. Bir elini çenesine yaslanmış bir bana bakıyor bir tepsiye bakıyordu.

"Bir şey mi söyleyeceksin?" dedim.

"Şey..." dedi uzatarak. Güldüm.

"Ney...."

"Havalar çok sıcak olduğunda benimde beneklerim oluyor. Senin de var?" benek neydi be?

"Benek derken?" dedim kaşlarım istemsizce çatılırken.

"Şu burnunun ve gözlerinin altında olanlar. Bir adı daha vardı ama hatırlamıyorum." dediğinde kıkırdadım. Kerem sen çok güzelsin be çocuk.

"Çil onlar." dediğimde gözleri parladı.

"Evet çil. Küçükken hiç sevmezdim. Babaannem demişti ki onlar melekleri çok olan çocukların işaretiymiş. Eğer çillerin varsa melekler seni çok severmiş. Sanırım seni de çok seviyorlar." dediğinde içim sımsıcak oldu. Uzanıp sağlam elimle başındaki bandanasının üzerinden sevdim onu.

" İstersen benim meleklerimi sana verebilirim. " dediğimde düşündü. Baya ciddi ciddi düşündü.

" Yok olmaz. Senin ihtiyacın vardır. " dedi. Beni nasıl hüzünlendirdiğini bilmesine gerek yoktu. 

" Öyle olsun. Senin ihtiyacın olduğunda istemekten çekinme." dediğimde gülümsedi.

Kahvaltı faslı bittiğinde Kerem yanımdan ayrılmış bende kitaplarımı aramaya koyulmuştum. İlk iş valize bakmıştım ancak o kadar karman çorman yerleştirilmişti ki istediğim hiçbir şeyi bulamıyordum.

" Hey! " Doğu'nun bağıran sesi ile sıçrayarak arkamı döndüm. Kapının hemen önünde durmuş bana bakıyordu.

"Ne bağırıyorsun be?" diye çıkıştım. Kitaplarımı bulmaya o kadar dalmıştım ki geldiğini duymamıştım.

"Ne yapayım o kadar seslendim. Nasıl daldıysan artık. Ne arıyorsun?" dediğinde gözlerimi devirip önüme döndüm. Bir Kerem bir de Doğu bana samimi ve sıcak davranıyorlardı. Baran ve Güneş tam bir kaosken diğerleri bana karşı temkinliydiler.

"Ders çalışacağım. Rahatsız etmezsen memnun olurum." dediğimde oralı olmadı ve yanıma gelip benim gibi yere oturdu.

"Sen dur ben bulurum kitabını. Adı ne?" dediğinde çatılı kaşlarımın altından baktım ona.

"Ne bakıyorsun öyle? O kolunla akşama kadar bulamazsın bir şey. Hem neden yerleştirmemişler ki bunları?" dedi.

"Ben istemedim." dedim gözlerine bakarak.

"Neden istemedin?" dedi o da bakışlarıma karşılık verirken.

"Toparlanması zor oluyor." dediğimde önce kaşları yukarı doğru hareketlendi sonra dudaklarını birbirine bastırdı. Boğazını peş peşe temizlese de bir şey söylemedi. Romanlarımı bir yana ders kitaplarımla defter ve kalemliklerimi bir yana ayırdı.

" Arkadaş bu kadar kitap şehir kütüphanesinde yoktur." dedi kendini halının üzerine atarken. Yaklaşık iki saattir burada durmuş bana yardım ediyordu.

"Yardım istemedim." dedim.

"Rica ederim ne demek." dedi kinayeyle. Ayağa kalktığında elini bana uzattı. Tuttum mu? Tutmadım tabii ki kendim kalkıp uyuşan bacaklarımı hareket ettirdim.

"Hadi bahçeye inelim. Herkes oradadır." dediğinde yüzümü ekşitmemek için kendimi zor durdurdum.

"Ders çalışacağım." güldü.

"İki günden bir şey olmaz. Hadi." dedi odanın kapısına yönelirken.

Gelmeyeceğimi anlamış olacak ki sağlam olan elimi tutup beni çekiştirmeye başladı. Elime tuttuğuna mı şaşırayım beni zorla dışarı çıkarmasına mı kızayım bilemedim. En alt kata inip bahçeye geçtik. Uyguroğlu ailesi bahçe takımın olduğu kısımda oturmuş sohbet muhabbet ediyorlardı. Yanlarına gittiğimizde Doğu boşta olan ikili koltuğa beni de yanına çekip oturdu.

"Selam canım ailem." dedi Doğu.

"Hoş geldiniz oğlum. Neredeydiniz saatlerdir?" dedi Yağız Bey.

"Baba bu eve bir kütüphane yaptırmak lazım. Aden'in o kadar çok kitabı var ki görmen lazım. Birde kendimle kitap okuyorum diye övünürdüm." dediğinde istemeden güldüm. Bakışlarımı diğerlerine çevirdiğimde bakışları üzerimdeydi. Hayır ne var bakıyorsunuz öyle yani. Bakmayın arkadaş!

"Tek marifetin bu sanırım." dedi orta boy. Bu çocuğun benimle derdi neydi acaba? İki günde fabrika ayarlarına geri dönmüştü. 

"Kitap okumak için bir marifetin olması gerekmiyor." dedim gıcık bir gülücüğü yüzüme yerleştirirken.

"Dilde maşallah pabuç." dedi Aslan sırıtarak.

"Sizi bir daha uyarmayacağım!" Yağız Bey ikaz dolu sesiyle konuşsa da oğulları pek oralı değildi.

"Sohbet ediyoruz baba." dedi büyük boy Aslan.

"Anne." dedi Kerem bir anda başını uğraştığı legolardan kaldırıp.

"Annem." dedi Zümrüt Hanım şefkatle bakışlarını Kerem'e çevirirken.

"Aden ablamın benim gibi çok meleği varmış. Bak yüzüne bir sürü çili var." dediğinde Zümrüt Hanım bakışlarını bana çevirdi. Gözleri yüzümdeki çillerimde gezindi.

"Evet tatlım. Sanırım melekler onu da çok seviyor." dediğinde bakışlarımı kaçırdım Zümrüt Hanımdan. Beni anca melekler severdi zaten.

Onlar yine kendi aralarında konuşurken ortalıkta Güneş yoktu diyecektim ki üzerindeki sapsarı çiçekli elbisesi, başında çiçekli tokasıyla elinde tepsi ile geldi. Herkese kahvesini dağıtıp hemen çaprazıma oturdu.

"Aden seni odanda biliyordum. Kusura bakma sana yapmadım." dedi. Gözlerimi devirdim.

"Kahve tüketmiyorum hele köpüksüz kahve asla içemem." dedim yaptığı köpüksüz kahveye laf çarparken.

Hem köpüksüz hem de büyük ihtimalle tatsızdı çünkü hepsinin yüzünde acı bir ifade vardı. Yüzü asıldı. Bakışlarını ailesinin yüzünde gezdirip tekrar bana baktı. Tek kaşımı kaldırıp baktım ona. Savaşmak isterse savaşırdım. Kaybedeceğim bir şey yoktu sonuç olarak.

"Yeni yeni öğreniyorum. Olacak o kadar." dedi kendisini açıklama gereksinimi duyarak.

"Eline sağlık güzelim çok güzel olmuş." dedi Baran kahvesini yudumlayarak.

Bahçede otururken onlar çeşitli konulardan konuşuyorlardı. Doğu, Kerem'e legolar da yardım ediyordu. Baran'ın telefonu çaldığında benimde aklıma annemi aramak geldi. Rehberden annemi bulup aradığımda açmadı. Tekrar aradım ancak yine açmadı. Sıkıntıyla nefesimi verip mesaj kısmına göz attım. Simge'nin mesajlarına kısa birkaç cevap yazıp yolladım. 

"Aden?" diyen Aslan ile başımı telefondan kaldırıp ona baktım.

"Efendim?" dedim.

"Güneş, sana soru sordu da." dediğinde bu sefer Güneş'e baktım.

"Yurtdışından konuşuyorduk, bende seni merak ettim. Yabancı dilin var mı?" dedi. Onu baştan aşağı süzdüm.

"Güneş, ben Fen Lisesi mezunuyum ve Cerrahpaşa' da okuyorum." dediğimde Doğu'nun boğuk sesini duydum. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

"Yani?" dedi bu kez Güneş.

"Yani, yabancı dil değil, yabancı dillerim var. Hem öğrenmek zor değil." diyerek cevapladım onu.

"Hangi diller? " dedi Kerem merakla.

"İngilizce ve Almancam var. İtalyanca da yarım yamalak şimdilik. Yeni başladım ona. Latinceyi söylemiyorum bile."  dedim.

"Sahi, sen neden üniversite okumuyorsun?" dediğimde Güneş'in bakışları karardı.

"Güneş ne zaman isterse o zaman okur Aden." dedi Baran kardeşinin yerine cevap vererek.

"Güneş, kendi cevabını verebilecek kabiliyette onu sürekli böyle manipüle etmen zararlı." Zümrüt Hanım boğazını temizleyerek dikkati üzerine çekti.

"Kendini böyle geliştirmen ne hoş. Çok zekisin maşallah." dediğinde itici bir şekilde gülümsedim.

"Kime çektim kim bilir." dediğimde Aslan ve Doğu aynı anda öksürmeye başladılar.

"Sen tamamen babaanneme çekmişsin Aden." dedi Doğu keyifle.

Aslan, Doğu'nun sözlerine gülüp "Eminim çok iyi anlaşacaksınız. Ama bence asıl anneanneme benziyorsun." cevap vermedim. Doğu ve Kerem'e bir süre eşlik ettim. Hava kararmaya başladığında Sefa abinin sesinin duydum.

"Biz geldik." dedi Sefa abi. Herkes ayağa kalkıp Sefa abi ve yanında duran kadına sarılırken bende ayıp olmasın diye ayaklandım. Sefa abi beni gördüğünde sevinçle baktı ve beni kolları arasına aldı.

"Oo güzellik ne haber?" diyerek yanağımdan makas aldı.

"iyidir abi senden ne haber?" dediğimde güldü. Yanındaki kadın gülerek yanımıza gelip bana sarıldı.

"Aden sen olmalısın. Sefa'nın dediği kadar varmışsın. Allah'ım bu ne güzellik peri gibi." kadın bana hülyalı gözlerle bakarken gülmeden edemedim.

"Teşekkür ederim." dedim utanarak.

İltifat almak alışık olduğum bir şey değildi. Yerlerimize tekrar geçtiğimizde daha rahattım. Sefa abi ve eşi sürekli benimle ilgileniyor ikisinin de doktor olmasından dolayı konu sürekli üniversiteden ve derslerden açılıyordu.

" Rıfat hoca terstir baya. Ay biz kendi dönemimizde bile derslerinde kalkmamak için kırk takla atardık. O zamanlar asistandı tabi. Demek hala aynı." dedi Sefa abinin eşi Sema abla. Evet ona abla dememi istemişti. Kadın tanrıça gibiydi. Aramızda kalsın Zümrüt Hanım'la Miss World' de son ikiye kalsalar çatır çutur kainat güzeli seçilirdi.

" Güneş'im sen ne yapıyorsun? Sınava az kaldı. " diyerek Güneş'e yöneldi Sefa abi.

"Hazırlanıyorum amca. Denemelerde tam çekiyorum. Yetenek sınavları içinde çalışma saatlerimi daha da sıkılaştırdım." dedi Güneş. Büyük ihtimalle konservatuvara hazırlanıyordu.

"Amerika da kararlı mısın?" dedi bu sefer Sema abla.

"Bilmiyorum iki ay sonra ön başvurular olacak. Sanırım son dakika karar vereceğim." dedi ancak. Bu konuşmayı yapmak için pek istekli görünmüyordu.

Konuşmalar böyle devam ederken hava iyice kararmıştı ve yemek için içeri geçmiştik. Yemek masası gözüme bir anda daha büyük görünürken kalabalık olduğumuzu hatırlayıp bunun üzerinde durmadım. Hepimiz masaya geçtiğimizde arkamızdan gelen sesle gayriihtiyari dönüp arkama baktım. Bu Yusuf'tu... Onu burada ne işi vardı? Bu aileyle nereden tanışıyordu?

"Selam millet." uzun boyu, esmer teni, gülen yüzüyle tam karşımdaydı. Onu görünce hissettiğim, heyecan ve gerginlik yine kendini belli ederken, ellerimin buz kestiğini fark ettim.

"Oğlum sonunda gelebildin." diyen Sema abla ile ona şaşkınlıkla baktım. Sefa abi ile Sema ablanın oğluydu.

Yusuf, ağır adımlarla ilerleyip önce annesinin başına daha sonra Zümrüt Hanım ve Güneş'in başına birer öpücük kondurup erkeklere baş selamı verdi. Masada tek boş olan yere tam yanıma oturduğunda önüme döndüm. Bakışlarım Doğu ile çakışınca başımı önümdeki tabağa indirdim. Neden böyle hissediyordum ki?

"Merhaba." hemen yanımdan gelen sesle başımı yana çevirdim bana bakıyordu. Yüzünde tatlı bir sırıtma vardı.

"Merhaba." dedim kısık sesimle. Gözleri yüzümdeki yaralarıma değdi. Çillerimde gezinip gözlerimde durdu.

"Seni tekrar gördüğüm için mutlu oldum." dedi elini uzatırken. Sağlam elimle elini sıkıp, "Bende." dedim. Ne dediğimi anında fark edince ona şaşkınlıkla baktım. Yüzünde tuhaf bir gülüş belirdi. Gözleri yüzümü son kez gezip önüne döndü. Tam boylar ile sohbete daldığında ben hala dudağın kenarında gülünce oluşan çukurda kaldım.

Yemek faslı bittiğinde tekrar bahçeye çıkmıştık. Erkekler hem iş hem futbol konuşurken Sema Hanım ile Zümrüt Hanım sanırım bir düğün hakkında konuşuyorlardı. Biz ise Kerem ile lego yapıyorduk. Lego dediğime bakmayın bildiğin tekne yapıyorduk. Ben, Kerem ve Güneş...

"Ya abla o değil diğerini ver." dedi Kerem Güneş'e elindeki parçayı uzatırken. Güneş gülerken Kerem'in elindeki parçayı alıp doğrusunu verdi.

"Aşkım bunu kaç kere yatık. Yalama olacak tutmayacak bir daha. Yeni aldık ya sana onu yapalım." dedi Güneş. Bu kızın tüm tersliği gıcıklığı banaydı. Gerçi hepsinin öyle idi.

"Ama ben bunu daha çok seviyorum." dedi Kerem dudak bükerek. Sessizce gülüp kendime ayırdığım parçaları sonunda tamamlayıp asıl bölüme dikkatlice yerleştirdim.

"Aden abla." dedi Kerem şaşkınlıkla. Dönüp ona baktım. Yaptığım parçaya bakıyordu.

"Ne oldu fındık kurdu?" dedim.

"Ama sen ne ara yaptın onu? Biz bunu kaç kere yaptığımız halde zorlanıyoruz sen nasıl yaptın?" dediğinde gülüp kulağına eğildim.

Sır verircesine, "meslek sırrı." deyip geri çekildim. Surat asarken bu haline güldük. Güneş ile anında göz göze gelince ikimizde ifadesiz bakışlarla birimize bakıp önümüze döndük. Bahçede bu sefer Kiraz'ın yaptığı kahveleri içerken Yusuf ile sık sık göz göze geliyorduk. Ben anında kaçırırken o bana bakmaya devam ediyordu. Gece böyle ilerken Sefa abiler sonunda ayaklanmıştı. Onları yolcu ederken Yusuf karşımda durdu. Yüzüne baktım.

"İyi geceler, hoşça kal." dediğimde gülüp başını eğerek ağırca salladı. Bakışlarını yüzüme çevirip dudaklarını ısırdı. Uzun uzun baktı yüzüme.

"Hoş geldin." ben ona hoşça kal derken o bana hoş geldin demiş ve gitmişti. Ben duyduğum kelimenin şaşkınlığını üzerimden atamazken yanımda beliren benden ile bakışlarımı sağıma çevirdim. Aslan çatık kaşları ile yüzüme bakıyordu.

"Ne?" dediğimde aramızdaki mesafeyi kapatıp yanıma geldi.

"Yusuf senden oldukça büyük. " dediğinde kaşlarımı yukarı kaldırdım.

"Bu ne demek?" dedim.

"Birbirinize nasıl baktığınızı gördüm. Olmaz Aden. Abin yaşında Yusuf. Uygun olmaz." dedi.

"Bu seni ilgilendirmez." dedim. Dik bakışlarım yüzünde gezinirken.

"İlgilendirir. Hem de yakinen." dedi ve burnunu kaşıdı

"Seni üzmek istemem Aden ama sakın en yakın arkadaşım ile boş hayallere kapılma." dedi ve geldiği gibi geri gitti yanımdan. Bende orada öylece onun laflarını ardından kalakaldım. 

* * * 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL