ADEN 28. BÖLÜM KAYBEDİŞ

28. KAYBEDİŞ  


"Savcım buradaki işlemler bitti." dedi genç Avukat.

"Bir haber var mı?" dedi Yusuf insanı titreten kısık ama bir o kadar sert sesiyle.

"Henüz yok savcım. Zaten olunca ilk size haber verilecek." diyerek cevapladı onu genç avukat.

Yusuf başını kaldırıp baktı karşısındaki adama. Baran ile aynı yaşlarda esmer, genç bir delikanlıydı. Kalbi sızladı, uzun uzun baktı karşısındaki adama. Sanki onu değil de küçükken peşinden abi abi diye bağırarak koşan küçük Baran'ı duruyordu. Kayıp ağır bir yüktü. Hele ölüm kaybının yükü... asla yok olamayan, konduğu yeri ezip geçen bir yüktü.

"Tutanakların nüshasını mail at. Dosya nüshasını da istiyorum. " dedi Yusuf.

Karakoldan çıkıp bir banka attı kendisini. Annesiyle babasıyla konuşmuştu. Aslan ile sürekli irtibattaydı ama onu arayamıyordu. Canının sesini duymak için canını verirdi ancak eli gitmiyordu telefona. Ona hiçbir şey olmayacak demişti, korkma demişti ama olanlar olmuştu.

Kendisine o kadar öfkeliydi o kadar kızgındı ki... Her şeyden koruyabilir, onu asla tehlikeye atmam diye düşünmüştü ama bugün yaşananlar... Utanıyordu. Çok utanıyordu... Ne diyecekti nasıl bir daha hiçbir şey olmayacak diyebilirdi ki...

Yüzünü sertçe sıvazladı, ensesine indi elleri. İçindeki öfkesini ateşini atamıyordu. Günlerdir sızlayan kalbi sıkıştıkça sıkışıyordu. Ayağa kalkıp turlamaya başladı. Karanlık geceyi polis araçlarının siren ışıkları aydınlatıyordu.

"Savcım araç hazır." diyen avukat ile başını karakolun merdivenlerine çevirdi. Burada işi bitmişti.

"Size polis arkadaşlar eşlik edecek." dediğinde Yusuf başını salladı.

Polislerle birlikte havalimanına geçti. Uçağa binmeden önce Doğu'yu aramış ancak ulaşamamıştı. Emir'i aradı. Onunla konuştuğunda bir nebzede olsa rahatlamıştı. Yanındaki polisler ona uçağa kadar eşlik edip gersin geri dönerken İstanbul'daki havaalanında da bir başla ekip bekliyordu. Saldıranlar hala yakalanmamıştı. Bir saatten daha az süren uçak yolcuğunun sonunda İstanbul'a vardığında yolcu çıkış kısmında onu bekleyen ekiple çıktı yola.

İstanbul Havalimanı hastaneye neredeyse iki saatlik bir mesafedeydi. Arabanın arkasına yerleşti. Uçaktan indiğinden beri sancı giren göğsünü ovaladı. Karanlık yol bomboşken öndeki polis memuruna hızlanmasını rica etti. Telefonunu parmakları arasında döndürüp duruyordu. oflayarak bıraktı nefesini.

Göğsü gittikçe daha da sıkışınca arabanın penceresini açıp sert rüzgarı davet etti tenine. Nefesleri birbirine karışırken telefonu çaldı. Tanımadığı bir numara arıyordu. Polislere döndü.

"Her türlü hazırız değil mi?" dedi.

"Hazır savcım. Açtığınız an karşı tarafın konumunu bulmaya çalışacağız olabildiğince uzun tutun konuşmayı." dedi ön koltukta oturan polis memuru. Hemen yan tarafında oturan polis ise kucağında bilgisayar kulağında kulaklık hazırdı. Telefonu açtı...

"Ben demiştim sana savcım. " duyduğu sesle öfkeyle yutkundu Yusuf. Nedim'di. Hapiste olan Nedim'di...

"Ulan bu kadar zavallısınız işte. Kuduz köpek gibi saldırmayı bilirsin sen anca." dedi Yusuf sıkılı dişlerinin ardından. Polislere döndü. İt herif hapiste bile işini görüyordu. Gerçi şaşırması boşaydı. Nedim gibiler bu dünyada o kadar çoktu ki istediklerine zarar veriyor istediklerine ulaşıyorlardı.

"Aşk olsun savcım. ben uslu uslu duruyorum mahpus damlarında. Bak abimin bile haberi yok seni aradığımdan." dedi keyifli sesiyle.

Restorandaki tehdit olayından sonra işlemler hızla gerçekleşmiş ve Nedim yanındaki iki adamıyla hapse girmişti. Ancak eli kolu Yusuf'un tahmin ettiğinden daha uzundu. Yusuf kalbinin tekrar ovaladı.

"Abine nasıl müebbet yedirdiysem sana yedireceğim. Orada güneş bile değmeyecek tenine." dedi tüm nefretiyle.

"Haklısın yaparsın sen. Daha bu yaşta büyük davalarda adını geçirmen sana mükemmel bir kariyer hazırlar" dedi. Sonra gülüp devam etti.

" ancak bunun bedelleri ağır oluyor be savcım. Tecrübeyle sabit." dedi ve sonrasında tekrar güldü.

"Ulan!" diye bağırdı Yusuf. Nedim daha da çok güldü.

"Avukatımız iyiymiş maşallah maşallah. Adam yaralama, öldürmeye kasttan yedirirsin bana müebbet ama böyle de tadı çıkmaz ki." dediğini başını hızla yanındaki polise çevirdi.

"Nedim kaşınma Nedim." dediğinde karşı taraf konuşmasına izin vermeden tekrar araladı dudaklarını.

"Sana o gün o restoranda demiştim savcı. İlk uğurlayacağım kişiyi bulduğumu söylemiştim." dediğinden Yusuf'un nefesi göğsünün ortasında çırpındı.

"Onun tek bir saçının telin bile bir zarar görsün..." dedi ancak Nedim'in kahkahası lafı ağzına tıktı.

"Ne oldu savcım beni tehdit mi ediyorsun?" dedi Nedim.

"Seni öldürürüm. Duydun mu seni öldürürüm." dedi. Yapardı, hiç kimseyi hiçbir şeyi görmezdi gözü.

"O zaman sana müjdemi vereyim. Dakikalar sonra katil olman için önünde hiçbir engel kalmayacak."

"Sakın Nedim duydun mu ? Sakın!" dedi Yusuf ama nafileydi.

"Güzel kızdı yazık olacak." dedi ve yüzüne kapattı Yusuf'un.

"Hızlan Hızlan. Hastanedeki polisleri arayın." dedi ve saatlerdir aramak için can çekiştiği o numarayı aradı.

Yusuf'un Canı aranıyor...

Açılmayan telefonla öfkeyle bağırıp yumruk yaptığı elini sertçe peş peşe arabanın tavanına vurdu. Aslan'ı aradı bu sefer.

"Efendim." dedi Aslan, annesinin üzerini örterken.

"Aslan, Aden... Aden nerede Aslan koruyun onu." dediğinde korku çoktan sesine sinmiş ele geçirdiği kurbana alayla gülüyordu.

"Ne oluyor oğlum?" dedi Aslan telaşlanırken. Sesini ayarlayamamış birden yüksek sesle konuşunca annesi uyanmıştı. Doğu da merakla ayaklanıp abisinin yanına gitti.

"Yine saldıracak şerefsiz! Aden, Aden'i koruyun onu, onu..." dili varmadı devamını getirmeye. Aden'i öldürecekler demeye dili varmadı.

"Lan ne diyorsun?" dediğinde hızla çıktı odadan Aslan. Onun ardından Doğu ve Zümrüt Hanımda telaşla koştular.

"Aslan, bir şey olmasın ona yetiş gözünü seveyim." dedi Yusuf acısına karışan hiddetiyle. Hastaneye yaklaşmışlardı. Telefonunu kapatmıyor bir yandan Aslan ile konuşmaya devam ederken bir yandan da şoför koltuğunda oturan memura daha da hızlanması için bağırıyordu.

Korku tüm bedenine sızdıktan sonra ruhunu da ele geçirmişti. Hastanenin tepesinde yanan ışıklar sonunda göründüğünde araba daha hızlanmıştı. Ancak yanından hızla geçip giden arabayla koca bir küfür saldı dudaklarının arasından.

"Hızlan oğlum Hızlan." dedi bir kez daha. Kalbi artık patlayacak kadar hızlı atıyor sızısı tüm bedenine yayılıp kollarını uyuşturuyordu.

"Aslan buldun mu Aden'i?" dedi bağırarak.

"Babamlaydı bahçeye iniyorum." dedi o sıra Aslan.

"Aslan, yalvarırım Aslan." dedi korkuyla iş birliği yapan çaresizliğiyle.

Hastaneye yaklaştıklarında kulağına Aslan'ın bağışları doldu. Saniyeler sonra ise duymaktan en nefret ettiği o sesler ulaştı kulağına. Silah sesleri...

"Aden." dedi acıyla...

Kulağına dolan çığlıklar nefesini kesiyordu. Araba sonunda hastanenin önünde durduğunda hızla indi arabadan. Kalbinin ağrısı da o an şiddetlendi. Gözleri dolaştı etrafta.

Gözleri değil ama kalbi bulmuştu sevdiğini. Hemen ilerisinde annesinin kucağında kanlar içinde yatıyordu canı. Nefesi kesildi... Atamadı bir adım. Kalakaldı öyle... Yanından geçip giden polisler omuzlarına çarparak geçiyorlardı yanından.

Bir adım atabildi ancak bacakları onu taşıyamıyordu. Dizlerinin üzerine düştüğünde eli sol göğsünün üzerine düştü. Kalbi artık dayanamıyordu. Diğer elini yere yaslayıp güç almaya çalıştı ancak nefesi yetmiyordu. Dizleri üzerinde sürünerek Aden'e, canına gitmeye çalıştı ancak dermanı yetmedi.

Derin bir nefes alıp ayaklanmaya çalıştı, başarılı olamamıştı. Kalbi canının acısına dayanamamıştı. Tekrar tüm gücüyle ayaklanmaya çalıştı. Bir eli göğsünde bir iki adım atabildi ancak bu sefer daha sert dizlerinin üzerine düştüğünde güzeline, canına çok yakındı.

"Aden." dedi.

Dizlerinin üzerinde ellerini yere yaslayarak yanına varmıştı Yusuf. Ona gidene kadar doktorlar gelmiş müdahaleye başlamışlardı. Yusuf'u ilk fark eden Aslan oldu.

Yusuf'un yanına hızla çömelip baktı yüzüne. Korkuyla soludu nefesini Aslan. Gözlerini Yusuf'un bedeninde gezdirdi. Acı çeken yüzünün sebebini kurşun yarası sandı. Kurşun yememişti, kalbi canının acısına dayanamayıp yenik düşmüştü.

Aslan kan kardeşini kucağına çekti. Hemen Aden'in yanındaydılar. Aslan bir kardeşi için daha yardım çığlıkları atarken Yusuf başını hemen yanındaki sevdiğine çevirdi. O güzel dudaklarının arasından süzülen kanda boğuluyordu sanki. Doktorlar başında toplanmıştı. Biri sedyeyi ayarlarken diğeri yarasına tampon yapıyordu.

"Yusuf'un canı." dedi. "Gitme, yalvarırım gitme."

Sesi kendisine bile ulaşamadı. Başına bir doktor dikilip onu muayene etmeye başladığında dahi çekmedi gözlerini sevdiğinden. Aden'i tam sedyeye alacakları sıra kolunu uzattı. Parmakları ona ulaşmak için beton zemini sertçe dövdü. Başındaki doktor ona sakin olmasını söylese de duymadı hiçbir şey kulağı. Zorda olsa uzanıp tuttu canının elini. Son gücüydü. Kalbinin artan ağrısı nefesini gerçekten keserken gözlerini çekemedi sevdiği kadının dokunmaya kıyamadığı bedenindeki yarasından.

"Allah kahretsin bir ayarlayamadınız sedyeyi." dedi Aden'in başındaki doktor. Etrafa birden fazla yaralı varken ortamda karmaşa hakimdi.

Doktorun, "Nabız yok." dediğini duydu Yusuf.

"Hayır, hayır, olmaz yavrum olmaz."

Bakışları Aden'in yüzünü buldu. Doktorlar başında hareketlenirken bir tanesi ellerini ayırmak istedi ancak bırakmadı Yusuf. Olağan tüm gücüyle tutuyordu.

"Yapma güzelim."

Yarasına tampon yapan doktor kalp masajına başlarken düştü Yusuf'un gözlerinden yaşlar. Ona ulaşmak için hareketlendiği sırada kesildi nefesi... Gözleri açık kesildi nefesi. Kalbi sert darbelerini aniden keserken gözlerine değen son yüz sevdiği kadının yüzü oldu. Sevdiğinin teninde verdi son nefesini.

Aden bilmiyordu ama kalpleri aynı anda durmuştu...

"Yusuf..." diye bağırdı Aslan.

Bu kadar darbe fazlaydı. Doktorlar ikisine de kalp masajı yapmaya başladıklarında dizleri üzerinde can çekişen kardeşlerini izledi. Ellerine kaydı gözleri. İki üç kişi daha rahat müdahale etmek için ayırmaya çalışmış ancak başarılı olamamışlardı.

Doktorlar yaptıkları masadan ilk tepkiyi Aden'den gelmişti. Nabzı geri gelirken onu hızla sedyeye yerleştirmişlerdi ancak Yusuf'un onu tutan elini bir türlü ayıramıyorlardı.

"Hasta döndü." dedi Yusuf'a müdahale eden doktor. Onu da dikkatlice sedyeye yerleştirdiler. İkisini yan yana hastaneye soktuklarında tüm güçlerini kullanarak ellerini ayırmışlardı.

"Erkek hasta, kalp krizi! " dedi bağırarak doktor.

Aden'i ameliyata alırlarken Yusuf'a ilk müdahale devam ediyordu. Her ihtimale karşı ameliyathaneyi hazırlamışlardı.

Yağız ve Zümrüt sarsılmış bir şekilde ameliyathanenin önünde ellerinde Aden'in, kızlarının kanıyla kalakalmışlardı. Aslan Yusuf ile beraberken Doğu bir günde yaşadıkları bu olayların yükü altında ezilmişti.

"Allah'ım neler oluyor?" diyordu Zümrüt Hanım. Baran'ın durumunu kaldıramamışken Aden'in kolları arasında can çekişmesini Zümrüt Uyguroğlu'nu derinden sarmıştı. Avucunu yarasına bastırdığında zihnine onu karnında hissettiği ilk anı düşmüştü. Kalbi acıyla kasıldı.

" Yağız bir şey olmaz değil mi?" dedi gözyaşlarını sessizce döküyordu.

"Olmaz bir tanem. Ne oğlumuza ne kızımıza ne de Yusuf'a... Üçü de sağ salim çıkacak." dedi Yağız Bey. Böyle olmasını umuyordu... Aksini düşünmek bile kalbini sıkıştırıyordu.

"Emir arıyor." dedi Doğu o sıra. Elleri titriyordu. Babasına baktı, ne diyecekti, nasıl diyecekti? Babası yanına gelip aldı telefonu elinden.

"Emir..." dedi Yağız. Dişi varmıyordu bir şey demeye.

"Aden'e ulaşamıyorum. Sabahın körü oldu aradım açmadı mesaj attım dönmedi ne oluyor?" dedi Emir. İçi sıkılıyordu gecede beri.

"Emir." dedi bir kez daha ama o sıra Filiz daha fazla dayanamayıp çekip aldı telefonu Emir'in elinden.

"Kızım nerede?" dedi Filiz.

"Filiz Hanım." dedi Yağız ancak Filiz tekrar konuştu.

"Benim kızım telefonunu açmamazlık yapmaz nerede benim kızım?" diye bağırdı Filiz.

"Bir saldırı oldu." dedi zar zor.

"Kızım, kızıma ne oldu?" dedi Filiz bağırarak. Güneş, Aden'in odasından çıkıp hızla salona geçti.

Her şey dakikalar içerisinde gerçekleşti. Filiz kızının, Güneş ise şu kısacık zamanda kardeş bildiği Aden'in vurulduğunu öğrendiğinde ikisi de aynı anda geçirdiler o felaket krizi. Kerem o gürültüye kalkıp içeri geçtiğinde gördüğü görüntüden korkup ağlamaya başlarken Emir canının acısı bir yana ne yapacağını şaşırmıştı.

Aklını toparladığında hangisini gideceğini şaşırmış bir şekilde hem Güneş'i hem Filiz'i kolları arasında tutmayı başarmıştı. İkisi de Aden için ağlarken Kerem koca bir bilinmezliğin korkusuyla ağlıyordu.

Onlarda hastaneye vardıklarında Filiz ve Güneş müdahale odasına alınmıştı. Emir kucağında Kerem ile gitti ameliyathanenin önüne. Kerem'i Doğu'nun kucağına bırakıp Yağız'ın karşısına geçti.

"Yaşıyor de." dedi.

Aden'i kaybedemezdi. Kardeşini de kokusundan nefret ettiği o toprağa veremezdi. Olmazdı... Aden giderse her şeyi giderdi. Çocukluğu giderdi...

"Yaşıyor." dediğinde derin bir nefes aldı Emir.

Aden zor bir ameliyatın ardından yoğun bakıma alınmıştı. Ondan önce gelen Yusuf'un hemen yanındaydı. Yüzleri birbirine dönüktü. İkisinin de durumu stabil olsa da Aden için doktorlar her an tetikte bekliyorlardı. Ölümü de birlikte tatmış, yaşama birlikte dönmüşlerdi. Buz kesilen tenleri birbirlerine aç, nefesleri birbirlerine muhtaçtı.

Uyguroğlu ailesi ve Emir yoğun bakımın geniş camının önünde onları izlerken içeriye Filiz Hanım girmişti. İki hemşire kollarından tutuyordu... Emir anne bildiği kadını fark edip hızla yanına gitmiş kolları arasına almıştı.

"Kızım, ah güzel kızım benim." diye ağlıyordu Filiz. Evlat acıyla ilk defa bu kadar yakından tanışıyordu.

"İyi, daha da iyi olacak." dedi Emir.

"Canı çok acımıştır benim yavrumun." derken herkesi sözleriyle paramparça ediyordu Filiz.

"Dememiştir ama... Demez ki canının acısını benim kızım... Çok acımıştır Emir kardeşinin canı." Emir sessizce döküyordu yaşlarını.

"Aden'im... Kızım." diye ağlıyordu. Anneydi... Öyle ya da böyle Filiz, Aden'in annesiydi ve anne yüreği evlat acıyla kor gibi yanıyordu.

Onu sevemediği, kızım diye öpüp koklayamadığı her an için nefret etti kendisinden. Canını yaktığı her an için ölmeyi diledi kızının solup gitmiş tenini izlerken.

Korkmuştu Filiz, kızının kendi kaderini yaşamasından korkmuştu... Yaşamasın diye ondan uzak durmak istemiş ama kızı onu bırakmamıştı. O nasıl annesine baktıysa kızı da ona bakmıştı...

Onu böyle bir geleceğe mahkum etmemek için canını yakarken bir taneciği küçücük kalbiyle sarılmıştı ona. Filiz annesine kurban gitmişken kızının da kendisine kurban gitmesini istememişti.

"Yaşa bebeğim... Yaşa ki sana gözüm gibi bakayım bundan sonra. Yaşa ki acıtmadan seveyim o güzel saçlarını." dediğinde hıçkırıklarını daha fazla tutamamıştı.

"Daha o yanındakiyle evlendireceğim seni. Yaşa kızım, üzerinde göreceğim tek beyaz gelinliğin olsun yalvarırım yaşa annem."

Acının izahı olmaz derlerdi. Acı anlatılan bir şey değil hissedilen bir şeydi. Ancak onu tanımlayan en iyi sözcük kaybedişti... Acımasız ve merhametten yoksundu o sözcük. Yapıştığı yerden çıkmıyor, yazıldığı yerde izi silinmiyordu...

Silinmeyecekti...

* * *




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL