ADEN 41. BÖLÜM ÖLÜ RUHLARIN MAHKEMESİ
41. ÖLÜ RUHLARIN MAHKEMESİ
Şile'deki o duygusal çöküntü ve buhranı ertesi gün unutmak zorundaydık. Sabaha kadar kimse uyuyamamıştı. Sabaha karşı Güneş'in yanına yattığımda kollarımı sıkıca bedenine sarmış güneşin doğmasını beklemiştim. Güneş öğlene doğru uyandığında herkes aşırı sakindi. Tam boylar dünün aksine Güneş'e daha fazla ilgi gösterip onunla şakalaşıyorlardı. Güneş her zaman alışık olduğu bu durumu yagırdamadı ancak dün olan davranışlarının ardından abilerinin bu denli ilgili davranışları elbette dikkatini çekmişti ancak bunu bir şekilde idare etmiştik. Şile'den ayrılıp evlerimize geri döndüğümüzde yolda sürekli Doğu ile mesajlaşmış ve Güneş'i sık boğaz etmemeleri hakkında sürekli uyarmıştım.
"Filiz abla sana ulaşamıyormuş." dedi Emir ve telefonunu bana uzattı. Kendi telefonumu sanırım çantamda unutmuştum.
"Anne." dedim.
"Anne ya. Ne kadar hayırsız evlat yetiştirmişim insan bir arar sorar telefona bakar." dedi sitemle. Gözlerimi devirdim.
"Yaşıyor musun anne?" dedim.
"Kız o nasıl söz maşallahım var." dediğinde bozulan sinirlerim dengemi sarıyordu artık. İstemsizce kıkırdadım.
"Maşallah anne maşallah."
"Kız, gelmişler sana belli. Kapat kapat bende geliyorum." dedi ve ben kapatmadan o kapattı. Telefonu sehpanın üzerine bırakıp koltuğa uzandım. Emir hemen yanı başıma gelip yere oturdu ve sırtını koltuğun kolçağına yasladı.
"Bizimde sınavımız bu galiba." dedi Emir. Elimi gür dalgalı saçlarının arasına yerleştirip usulca sevdim.
"Sevgi, mutluluk kavramı bizi pek sevmiyor sanırım." dediğinde dudaklarımı ıslatıp başımı kaydırıp ensesine alnımı yasladım.
"Emir. Yapma böyle dünyanın sonuna gelmedik."
"Kaybetmek korkusu o kadar kötü bir his ki..." dediğinde titreyen çenemi durdurmak adına dişlerimi dudaklarıma geçirdim.
Haklıydı o his çok kötüydü... Hele ki bu hayatta onu en çok seven insanları kaybetmiş biri olarak Emir bu hisleri eminim ki daha yoğun yaşıyordu. Ben hep annem ve Emir'i kaybetmek korkmuştum şimdi bu ikiliye Yusuf'ta katılmıştı ama ben Emir'in aksine duygularımı daha iyi dizginleyen biriydim.
"Öyle bir şey olmayacak Emir. Kimse kimseyi kaybetmeyecek. Tamam işler biraz sarpa sardı ama onu da halledeceğiz." dediğimde yan dönüp başını koltuğa yasladı. Uzanıp hemen önümde duran saçlarına öpücük bıraktım.
"Onu gerçekten seviyorsun."
"Seviyorum..." sesi titriyordu. Saçlarını sevmeye devam ettim. İkimizde iç dünyamızda savaşlara dalmışken çalan kapıyla kendimize geldik. Emir kalkıp kapıya gittiğinde bende uzandığım yerden kalkıp ayaklandım. Annem gelmişti.
"Ne bu haliniz sizin? İkinizin de suratı sirke satıyor. " diyerek elinde bir tencereyle salonda durdu annem. Bakışları bir bende bir Emir'de dönüp durdu.
"Dün yorulduk ondan." dediğimde inanmadığını belli edecek şekilde homurdanıp mutfağa yöneldi. Elindeki tencereyi ocağa koyup altını yaktı ve yanımıza geldi. Üçlü geniş koltukta ortada annem olacak şekilde oturduk.
"Dün siz etleri gömerken bende oturdum sarma sardım size." dedi annem ancak istediği yanıtı alamadı bizden.
"Ayol öldüm de yasımı mı tutuyorsunuz bu haliniz ne canım?"
"Filiz sultan ağzını hayra aç o nasıl laf." dedi Emir. Annem, Emir'e laf yetiştirirken ben oturduğum yerde biraz kaydım ve başımı annemin kucağına yerleştirip uzandım. Saniyeler sonra başıma çarpan Emir'in başıyla güldüm.
"Kıskanç." dediğimde saçımı çekti.
"Sadece senin mi ananın kucağı kızım Allah Allah." dedi. Annem ellerini saçlarımızın arasına sokup okşamaya başladı.
"Sizde bir haller var ama neyse. Nasıl olsa çıkar yakında kokusu." dediğinde sessiz kaldık.
"Şarkı söyleyeyim mi?" diye sordu annem. Aniden bastıran gözyaşlarımı zar zor durdurdum.
"Söyle anne." dediğimde her zaman söylediği şarkıyı mırıldanmaya başladı. Başımı kucağında kaydırıp düz yattım ve annemin güzel yüzünü izlemeye başladım. Eli yanağıma kaydı. Bir yandan söylüyor bir yandan bizi seviyordu.
"Ötme bülbül yârim hasta aman." dediğinde Emir'den gelen hıçkırık sesiyle tutamadım kendimi ve bende akıttım yaşlarımı.
"Çocuklar." dedi annem ancak Emir konuşmasına izin vermedi ve" devam et lütfen anne." dediğinde annemin yüzüne acının gölgesi yansıdı. Emir anneme çok nadir zamanlarda anne derdi. Canı gerçekten yanıp bir anne şefkatine ihtiyaç duyduğunda... Annem şarkıyı söyledi. Tenimizde gezinen elleri, kulağımızda dolanan sesiyle yorgun olan ruhlarımız bizi uykuya esir etmişti.
"Bilmiyorum geldiğimden beri bir tuhaftılar. Sonra uyuya kadılar." derinden gelen annemin sesi zihnimi uykunun derinliğinden çekip çıkarttı.
"Belki çocuklarla atışmışlardır?" haydar abinin sesi mi o?
"Sanmam. Aden ve Emir asla altta kalmaz kaldı ki Yusuf'ta çocukların üzüleceği bir olaya izin vermez." annem ile Haydar abi şu anda tam olarak benim evimin salonunda bizim hakkımızda konuşuyorlardı.
"Endişelenme o zaman kötü bir şey olmamıştır." dedi Haydar abi ama annem derin bir nefes alıp verdi ve "Emir anne baba demeyi sevmez." birkaç saniye durdu. Hışırtı sesleri etrafa yayıldıktan sonra kısa bir sessizlik oluştu ve annem tekrar konuşmaya başladı.
" Daha sekiz dokuz yaşlarındalar. Emir üst sınıflardan çocuğun biriyle kavgaya tutuşmuş. Aden'de beni çağırttı okula. İlk defa o gün anne dedi bana Emir. Gözleri, burnu, dudakları kıpkırmızıydı. Ağlamamak için o kadar direnmiş ki onu kollarımın arasına çekip sarıldığımda anne diye ağlamaya başladı. Sonra bildim, ne zaman canı çok yansa bana anne der. Bu günde anne dedi." annemin titreyen sesi boğazımda büyük bir yumrunun doğmasına neden oldu.
"Baksana şunlara. Sen belki benim gibi göremezsin ama ben o güzel melek kanatlarını bile görüyorum. Bu kadar güzellerken neden acı sinmiş yüzlerine Haydar?" annemin sesi ağladığını haykırırcasına titrerken gözlerimi araladım.
"Çok kötü bir anneyim ben." Annem ve Haydar abi çaprazdaki koltukta yan yana oturmuş bizi izliyorlardı.
"Kızım." dedi annem uyandığımı fark eder etmez. Gözlerinin altını hızlıca silip ayaklandı.
"Bende tam sizi uyandıracaktım. Yemek hazır. Masa da Haydar abinizde geldi. Hep birlikte güzel bir akşam yemeği yiyelim." dedi ve mutfağa doğru yürüdü. Uzandığım yerden soğrulup oturdum.
" Günaydın." dedi Haydar abi. Sesi insana huzur ve güven duygusu aşılıyordu. Sesini duyduğumda yüzümde oluşan o gülümseme yine yerini aldı.
"Akşam olmuş. Hoş geldin." dedim ve ayaklandım. Emir hala uyuyordu. Lavaboya geçmeden önce Haydar abiye Emir'i uyandırmasını söyledim. Lavaboya geçtiğimde yüzüme, enseme soğuk suyla yıkadım. Aynadaki aksime baktığımda uzun zaman sonra moraran göz altlarımla yüz yüze geldim. Gözlerimi kendimden çektim ve saçlarımı bileğimdeki tokayla tepeden bir topuz yapıp çıktım. Salona geldiğimde Emir uyanmış, koltukta oturuyordu. Annemle Haydar abi de masaya yemek dolu tabakları koyuyorlardı.
Hep birlikte masaya geçtiğimizde yemek oldukça sessiz ilerliyordu. Annem ve Haydar abi ara ara konuşuyor bize sorular soruyorlardı ama Emir ile tek tük cevaplar veriyorduk. Annem sarmanın yanına çeşit çeşit yemekler yapmıştı.
"Aden." diyen Haydar abiye baktım.
"Bu senin için." dedi ve masanın en uç köşesinde şu ana kadar fark etmediğim hediye kutularından bir tanesini bana uzattı.
"Bu ne Haydar abi?" dedim. Böyle bir şey beklemiyordum.
"Yarın okul açılıyor ya görünce sen geldin aklıma. Sende vardır zaten ama beşinci yılın hayırlı olsun hediyesi." dedi.
Kutuyu teşekkür edip aldım ve açtım. İçinde çok güzel bir stetoskop vardı. Askı kısmı beyaz diğer kısmı ise bronz renkte metaldi. Diyaframın çan kısmında adımın yazdığını ve hemen köşesinde küçük bir kalp olduğunu gördüğümde gözlerim doldu. Dünden kalan ruh halim bu küçücük kalple mutlulukla dolduğunda gözlerimi stetoskoptan çekip Haydar abiye çevirdim.
"Bu çok güzel. Çok teşekkür ederim." dedim ve sandalyeden kalkıp başında dikildim. Şaşkın bakışları yüzümü tarardı. Bu denli mutlu olacağımı eminim ki düşünmemişti. Ancak gözlerinde mutluluğuma sevinen yanı ışıldayarak bana bakıyordu.
"Sarılalım mı?" dediğimde ilk önce kaşları şaşkınlıkla havalandı. Adam şaşırmakta haklıydı. Bende şaşkınım ama kalbimin en kuytusunda büyütemediğim çocuk Aden bu adamın kollarının arasında olmayı istiyordu. Haydar abi şaşkınlığını bir köşeye bırakıp kalktı ve kollarını benim için açtı. Kolları arasına girip başımı göğsüne yerleştirip kollarımı gövdesine sardım. Hissettiğim tek şey tuhaf bir şekilde huzurdu.
"Teşekkür ederim, çok mutlu ettin beni. Artık hep bunu kullanacağım." dediğimde belimde olan ellerinden biri saçlarıma çıktı ve tepeden ucuna kadar elini gezdirdi.
"Rica ederim güzellik. Böyle mutlu olman beni de çok mutlu etti." dedi. Sarılmamız sona erdiğinde tekrar yerlerimize geçtik. Annem parlayan gözleriyle izliyordu bizi. Haydar abi diğer kutuyu aldı ve Emir'e uzattı.
"Almanya'daki eğitimini bitirmen ve alacağın ehliyetin için bu da sana." dedi. Emir dudaklarından bir şaşırma nidası çıkardı ve kutuyu aldı. Sağ eliyle ensesini ovalayıp Haydar abiye baktı.
"Gerek yoktu abi. Mahcup ettin bizi." dediğinde Haydar abinin kaşları çatıldı.
"Ne mahcubiyeti çocuk Hediye hediyedir." dediğinde bende onu onaylayıp başımı salladım. Mesele hediye değildi. Biz pek hediye almaya alışık değildik hepsi bu.
Emir, bir peçete alıp ellerini sildi ve kutuyu açtı ve açtığı gibi hızla Haydar abiye baktı. Haydar abi Emir'in bu tepkisine gülümsedi.
"Harbi mi?" dedi Emir.
"Harbi çocuk harbi." dediğinde Emir küçük çocuklar gibi el çırpıp sevindi. Başımı kutuya doğru uzattım ve bir plak gördüm. Üzerinde Emir'in resmi vardı ve benim stetoskobumda olduğu gibi ismi yazıyordu ve hemen isminin bittiği köşede küçücük bir kalp vardı.
" Tüm şarkıların içinde. Birde sürpriz var." dedi Haydar abi ve ışıl ışıl bakan gözlerle anneme baktı. Annem utanarak bakışlarını kaçırdığında onların bu hallerine güldüm ve derin bir nefes aldım.
"Ne sürprizi?" dedi Emir. Bende merak etmiştim.
"Dinlediğinde öğreneceksin." dedi Haydar abi.
"Sıra bende o zaman." dedi annem ve oturduğu yerden kalkıp portmantoya doğru koşturdu. Salon mutfağı ve giriş holünü kapsadığı için annemi rahatlıkla görüyordum. Çantasından iki küçük kutu çıkarıp yanımıza geldi ve birini benim diğerini Emir'in önüne bıraktı. Benim hediye kutum pembe renkte üzerinde kelebek ve bebek motifleri varken Emir'in maviydi ve üzerinde araba motifleri vardı. Kutuları elimize aldığımızda Emir ile göz göze geldik ve kıkırdadık. Annem bize aldığı hediyeleri hep bu kutuda verirdi. Tabi boyaları el verdiği müddetçe.
Kutuyu aynı anda açtık. Benim kutumda iki tane rozet vardı. Bir tanesi tıbbın simgesiyken diğeri kalpti. Organ olan kalp... Emir'in kahkahası ile başımı kutudan çekip ona baktım. Elinde ucunda mikrofon sallanan bir anahtarlık duruyordu.
"Filiz'ciğim yine formundasın hayatım." dedi ve annemin yanağından makas aldı. Bende annemin elini tutup avucunu öptüm.
"Teşekkür ederiz anne. İkinizde bizi çok mutlu ettiniz." dedim bakışlarım ikisinde geziniyordu.
"Aynen, çok mutlu olduk." dedi Emir. Annem elimin altındaki elini yüzüme çıkardı ve yanağımı naifçe okşadı.
"Siz hep mutlu olun annem. Anılarınız mutlulukla çoğalsın." dedi. Yemeye tekrar döndüğümüzde bu sefer masada neşeli sesler çıkıyordu. Emir'in gireceği ehliyet sınavı hakkında derin bir sohbet dönüyordu.
"Haydar abi biraz erken davrandın bence nereden belli alacağı?" dedim ve dönüp bana çatılan kaşlarıyla bakan Emir'e dil çıkardım.
"Sus kız bindirmem seni arabama."
"Arabaya binmek istesem senin arabana mi binerim be. Haydar abi var, Yusuf var. " dediğimde gözlerini devirdi. Sarma tabağından iki tane dolmayı alıp hızlıca ağzıma attım.
"Emi iyi bir sürücü. Alır eminim ki." dedi Haydar abi.
"Duy duy. Kral be, adam be." diyerek masada Haydar abiye yağ çeken bir Emir vardı.
"Kızım sende al." dedi annem. Alırdım almasına da arabam mı vardı benim? Hem yolcu koltuğu gözüme daha rahat görünüyordu.
"Filiz sultan o kadar insanın canını nasıl tehlikeye atmasını istersin?" dediğinde masada kıkırtılar dolaştı.
"Ha ha ha çok komiksin gerçekten canım kardeşim benim." dediğimde öpücük attı.
"Bana bak arabanı çizerim senin he." dediğimde hepsi güldü. yemek bittiğinde annemle masayı toplayıp mutfağa geçtik. Ben kirlileri makinaya dizerken annem çay koydu. İçeriden yükselen televizyondan maç sesleri geliyordu. Annem iç çektiğinde son bardağı koyup makinanın kapağını kapattım.
"Huzur güzel bir şeymiş." dediğinde başımı salladım ve kollarımı yandan omzuna yasladım.
"Haydar abi sağ olsun." dediğimde yanakları kızardı.
"Kız takunyalık bir durum yoktur inşallah." dediğimde elinin tersiyle koluma vurdu.
"Sus kız arsız seni. Takunyaymış yedireceğim ben size o takunyayı." dedi ve kollarımın arasından çıkıp içeriye geçti. Bende peşinden ilerledim. Emir abi koyu bir basketbol sohbetine dalmıştı. Annemin yanına geçip oturdum.
"Aile gibi." annemin kısık seste söylediği söz buruk hissettirdi. Şu an tamda dediği gibi aile gibiydik. Baba ve oğul maç izleyip yorum yapıyor, anne ve kızda laflıyordu. Hayali bile güzeldi.
"Bence seçilmez. Kondisyonu çok ayrıca dengesiz bir sporcu." dedi Emir televizyonda görüntüleri yayınlanan sporcu hakkında.
"Bence de seçilmez." diyerek destekledi Haydar abi. Bakışlarımı onlardan çekip anneme döndüm. Koltukta yan dönüp dirseğimi koltuğun tepesine yasladım.
"Anne. " dediğimde bana baktı.
"Hım."
"Gerçekten bir şeyler var mı?" dedim kısık sesle. Bakışları tekrar Haydar abiye döndü. Yüzünde gerçek bir tebessüm oldu ve gözleri beni buldu.
"Hoş adam." demekle yetindi. Kıkırdayıp başımı göğsüne yasladım.
"Sende çok hoş bir kadınsın. Hem yakıştınız da bence." dedim.
"Hayırlısı kızım." dedi.
"O hanımlar uyku moduna geçmiş gibisiniz." dedi Emir. Başımı annemin göğsünden çekip ayaklandım.
"Gideyim de çayı demleyeyim. Bir kardeşimiz yok ki gidip güzel güzel tatlılar alsın." dedim ve mutfağa geçtim. Çayı demlediğim sırada Emir kapıya doğru yöneldi.
"Gideyim de evin süs bebeğine tatlı alayım. " dedi ve evden çıktı. Kıkırdayarak salona geri döndüm.
"Haydar Abiciğim." diyerek yanına oturdum.
"Kız sen harbi takunya istiyorsun." dedi annem. Haydar abi gülüp başını sağa sola salladı ve anneme baktı. "Karışma kıza." dediğinde içim sıcacık oldu. Böyle hissetmem ne kadar doğruydu ancak ortamda Emir ve ben olduğumuzda hakkımızda konuştuğunda bir baba gibi davranması beni sarsıyordu. Bu hisleri annemle paylaşıyor olacağız ki minnet dolu bakışlar attı Haydar abiye.
"Söyle bakalım fıstık?" dediğinde içimden geldiği gibi davranıp ellerimi koluna sarıp başımı yasladım.
"Yarın beni okula sen bıraksan?" dedim. Utanç sonradan geldi. Büyük elini başıma yasladı ve başımın tepesine bir öpücük bıraktı.
"Bırakırım kızım. " dedi ve tekrar başımı öptü. Sanki babasıyla parka gidecek bir çocuk gibi heyecanlı ve mutluydum.
Kapı çaldığında kolları çekip kapıya gittim. Emir elinde iki karton poşetle kapıda duruyordu.
"Sen yine geldin mi?" dediğimde yok artık der gibi bakıp göz devirdi ve içeri girdi.
"Geldim kör müsün?" dedi. Gülüp elindeki poşetleri alıp mutfağa geçtim. Aldığı ekleri ve yaş pastayı dilimleyip tabaklara pay ettim. Dondurmayı da buzluğa attım. Gece uzundu uyumadan yerdik. Çayları doldurup tepsiye yerleştirdim. Önce çayları sonra tabakaları götürdüm.
Emir bu sefer annemin yanındaydı. Birbirlerine sarılıp oturuyorlardı. Bende Haydar abinin yanına geçip oturdum. Tüm akşam sohbet ettik. Haydar abi eski anılarını anlatıyor Emir ise Almanya'da yaşadığı absürt olayları anlatıp bizi krize sokuyordu. Gece ilerlediğinde Haydar abi izin istedi.
"Yarın kahvaltıya gel. Mis gibi menemen yapacağım." dediğimde başını salladı.
"Erken geleceğim ona göre." dediğinde gülerek başımı salladım. Emir ile Haydar abiyle vedalaşıp salona geçtiğimiz annem ile hala kapıda konuşuyorlardı yüzlerinde çok güzel bir gülüş, gözlerinde canlı bir ışıltı vardı.
"İlaç gibi geldi." dedi Emir. Başımı sallayıp onu onayladım.
"Dünden sonra bu akşam ilaç gibi geldi." dedim bende.
"Ne dersin olur mu?"
"Bence olur. Çok güzel olur." dedim hevesle. Emir başımdan tutup göğsüne çekti beni.
"Ya ne güzel izliyorum onları ne çektin beni." diye çemkirdim. Emir kıkırdayıp yanağımı sıktı.
"Bizde takunya almalıyız bence." dediğinde başımı hızla kaldırıp kapıya baktım. Haydar abi annemi yanağından öpmüştü. Allah'ım bu gözler neler görüyordu? Haydar abi sonunda gittiğinde annem eli yanağında yanımıza geldi.
"Anne?" dedik Emir ile aynı anda.
"Ay ben bir fena oldum kız." dedi annem ve güldü. Haydar abi de bence bu akşamdan sonra kendi kafasında bir şeylere karar vermişti. Aklıma birden gelen dondurmayla yerimden zıplayarak kalkıp dondurmayı almaya gittim. Üç kaşıkta alıp içeriye geçip karşılarına geçtim.
" Haydar abinin şerefine."
Sabah erkenden kalkıp güzel bir kahvaltı hazırlayıp kendim hazırlanmaya başladım. O sıra annemle Emir'i de uyandırdım.
Hepimiz hazır bir şekilde salona geçtiğimizde kapı çaldı. Annem hızlı adımlarla kapıya gitti. Haydar abi elinde fırın poşetiyle kapıdaydı.
Sonunda masaya geçtiğimizde bir saat yemek yemenin yanında eğlenceli sohbetler ettik. Biz Haydar abi ile çıktığımızda okula gidecek olmanın heyecanı sonunda bedenimi sarmaya başladı. Terleyen ellerimi pantolonuma sürdüm.
"İlk gün heyecanı farklı oluyor değil mi?" dedi Haydar abi.
"Öyle vallahi. Kütüphanemi özledim." dedim. Gülerek baktı bana.
"Ne yapayım dersler zaten çok uzun sürüyor, kütüphane sessiz. İster ders çalış ister uyu. Hoş bu zamana kadar uyumadım ama bu yıl uyumayı planlıyorum." kahkaha attı.
"Uyu kızım. Kütüphane uykusu kadar güzel bir uyku yok." dediğinde bende güldüm.
"Deneyelim bakalım."
Kampüsün önünde durduğumuzda heyecanla nefeslendim. Okulu özlemiştim vallahi. Tamam pek arkadaşım yoktu ama ben zaten bahçeyi ve kütüphaneyi seviyordum. Arabadan aynı anda indik.
"Allah zihin açıklığı versin." dediğinde kıkırdadım.
"Teşekkür ederim Haydar abi." dedim ve sarıldım. Kollarını bedenime sardı.
"Zevkti." ayrıldığımızda uzanıp başımın üzerini öptü. "Günün güzel geçsin." dedi.
Okula girdiğimde çalan telefonumla duraksadım. Çantamın dibindeki telefonu zar zor çıkar çıkardım. Hayranım Arıyordu.
"Aşkım."
"Yavrum, erken çıkmışsınız." dedi Yusuf huysuz çıkan sesiyle.
"İlk ders birazdan başlayacak sevgilim. O yüzden." dedim.
"Dün eve gittiğim gibi uyuya kalmışım. Sabah direk sana geldim ama."
"Yaaaa. Özür dilerim sevgilim. Okul bittiğinde hemen yanına uçacağım."
"Tamam tamam, akşam görüşürüz. Bu arada menemen çok güzeldi." dedi ve kapattı. Telefona şapşal aşıklar gibi baktım birkaç saniye.
Tıp okumayı size şöyle anlatabilirim, diğer çoğu fakültenin ilk günü bomboşken biz iki yüz kişi koca amfide ders işlemiştik ve tüm derslerde geçerliydi. Gün bittiğinde okulun verdiği o yorgunluğa rağmen dersler terapi gibi gelmişti. Kampüsün çıkışına vardığımda karşımda Yusuf'u buldum. Koşup boynuna sarıldığımda kollarını belime sarıp etrafında birkaç tur döndü.
"Hoş geldin sevgilim." deyip yanaklarını sulu sulu öptüm. Başını benden kaçırmaya çalıştıkça uzanabildiğim her yerini öptüm.
"Çok özleştik sanırım." dediğinde kafamı salladım. Ayaklarımın üstünde durdum.
"Şu yakışıklılığa bak, şu karizmaya bak. Maşallah maşallah. " gülerek burnumu sıkıştırıp aşağı doğru çekiştirdi.
"Hanımefendi nereye gitmek istersiniz?" dedi.
"Çok açım nereye olursa vallahi giderim." dediğimde güldü. Arabaya geçtiğimizde çalan telefonumu ekrana bakmadan açtım.
"Alo."
"Aden merhaba." Zümrüt Hanım mu? Ne alaka?
"Merhaba." dedim. Yusuf başını bana çevirip baktı ve kulağını telefonu tutan elime yasladı. Bu hareketiyle normalde gülerdim ancak şu an hiç o hava yoktu.
"Biz bu akşam için yemek organize ettik. Okulun ilk günü adına. Kerem, Güneş ve senin için. Herkes burada sizi bekliyoruz." dediğinde ne diyeceğimi bilemedim. Hangi ara abi?
Yusuf geri çekildi ve bana baktı. Çatık kaşlarımı görünce ellerini teslim olurcasına havaya kaldırdı ve dudaklarını oynatarak haberim yoktu dedi.
" Pardon da çocuk mu var karşınızda? Bu emrivaki değil de ne yani? Hayır birde benim içinmiş te Allah'ım." dedim sinirle. Uzun bir süre sessizlik oldu karşı tarafta.
"Aden ben sadece..." dedi titreyen sesiyle ancak sesi birden kesildi.
"Abla. Nerede kaldınız bugün okulu anlatmak için seni bekliyorum." Kerem'in sesiyle başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi yumdum ve ofladım.
"Yoldayız fındık kurdu." dedim. Neşeli sesiyle "bekliyorum." dedi ve telefonu kapattı.
" Yavrum gitmek zorunda değiliz. Beykoz'a gidelim ne dersin? Rakı balık yaparız bayağı yapmadık. " dediğinde gözlerimi açtım.
" Kerem ve Güneş şimdi beni bekliyordur. " dediğimde nefesini yüzümde hissettim. Dudakları şakaklarıma değdi ve geri çekildi.
"Bizimkilerde mi oradaymış?" başımı salladım. Telefonuyla birini aradı ve "konum at." dedikten sonra kapattı. Kısa Sürede Bebek sahilinde oldukça lüks bir restoranın önünde durduk.
İçeri girdiğimizde bizi karşılayan görevliye Yusuf sadece Uyguroğlu dedi. Garson bizi cam kenarında bir masaya götürdü. Herkes gerçekten buradaydı. Uyguroğlu ailesi tüm üyeleriyle karşımdaydı. Sefa abiyle Sema ablada elbette buradaydı. Annem, Emir ve Haydar abi yan yana oturmuşlardı.
"Abla." diye bağırarak bana koşturdu Kerem. Eğilip onu kucakladım. Ağırlaşan bedeniyle memnuniyetle gülümsedim.
"Fındık kurdum sen çok ağırlaşmışsın ya." dediğimde başını salladı.
"Annem çok yediriyor." dedi. Yusuf, Kerem'i kucağımdan çekip kendi kucağına aldı. Bende Güneş'e baktım. Emir'in hemen yanında oturmuş bana bakıyordu. Yanına gidip başının üzerine bir öpücük bırakıp kollarımı omzuna dolandım. Yüzlerimiz yan yanaydı.
" Nasılsın? " dedim.
" Gergin ve heyecanlı. Bugün çok tuhaf ve güzeldi." doğru ya Güneş'in üniversitede ilk günüydü. Ben bugün tamamen kendime kapandığım için unutmuştum.
"Detaylı konuşmalıyız." dediğimde başını salladı. Sırayla annemi, Emir'i, Haydar abiyi ve Toral çiftini öpüp Yusuf'un yanına oturdum. Bana bakan Uyguroğullarına başımı sallamakla yetindim.
"Hepimiz burada olduğumuza göre başlayabiliriz." dedi Yağız Uyguroğlu.
"Çocuklarımızın okuldaki ilk günü şerefine bu akşam buradayız." dediğinde gözlerimi devirerek karşımda konuşan adama baktım. Mavi gözlerimiz kesiştiğinde gergince yutkundu ve konuşmaya devam etti.
" Emir'in uzun zaman sonra okula başlamasına, Güneş'in ilk yılına ve... " dedi gözlerini yine gözlerime çevirdi.
" Aden'in beşinci yılının kazasız belasız geçmesi temennisiyle." dedi ve kadehini kaldırdı. Benim dışımda herkes eşlik etti. Yemek biraz gürültü bir sohbetle devam ederken içimden konuşup muhabbete dahil olmak gelmiyordu.
Tuvalete gitmek için ayaklandığımda bakışlar bana döndü. Yusuf hemen yanımda olduğu için tuvalete gideceğimi söyledim. Tuvalete geçip elimi yüzümü yıkayıp aynada bir süre kendime baktım. Artık psikolojik olarak Uyguroğlu ailesiyle bir arada olduğumda rahat hissedemiyordum. Tuvaletten çıkıp koridorda yürürken cebimde çalan telefonumu çıkarıp ekrana baktım. Bilmediğim bir numaraydı.
"Alo." dedim bir yandan da masaya doğru yürüdüm.
"Seni kucağıma ilk verdiklerinde..." duyduğum sesle adımlarım durdu. Oturduğumuz masa görüş açımdaydı ancak masadakilerim göremeyeceği bir konumdaydım. Ensemden tüm bedenime yayılan titreşim parmak uçlarımı uyuşturdu.
"Hiç o babalık duygusunu hissedemedim. Beyaz tenin, mavi gözlerin, sarıya kaçan kumral saçların hiç ısıtmadı içimi. O zaman hissetmiştim aslında." ellerim terliyordu.
"Beni ne cüretle ararsın?" dediğimde kahkahasını duydum.
"İçimden gelmedi kızım demek. Sende soğuk nevalenin tekiydin zaten. Seni kim nasıl sever bazen şaşıyorum. O deli anan, o sokak soytarısı birde başımıza savcı çıktı. Nasıl sevdirmeyi başardın kendini hayret ediyorum. "
" Sus." dedim. Aslında telefonu kapatabilir ve bu saçmalığa son verebilirdim ancak kendine acımayan yanım onu dinlemek istiyordu.
"Ama bak bu Uyguroğulları akıllı. Ö kızımızdır deyip seni bağırlarına basmadılar. E onlar da haklı Güneş varken senin asıl sevsinler?" nefesim ciğerlerimden çıkmayı reddetti ve beni kendi nefesimde boğmaya başladı.
"Bak onlara Aden. Babana bak. Kolları arasında kim var?" Yağız Bey'e baktım. Güneş'i yanına oturtturmuş ve göğsüne çekmişti. O sevgiye aç yanım diğer göğsünde istedi. Bu canımı daha da çok yaktı.
"Annene bak. Güneş'e kızına nasıl sevgiyle bakıyor. Sana asla öyle bakmayacaklar Aden." Zümrüt Hanım'a kaydı bakışlarım. Gözleri Güneş'in üzerindeydi. Yutkundum art arda. Ancak nefessizlikten yanan ciğerlerim canımı daha da çok yaktı. Bunları nereden biliyordu? Burada mıydı?
" Abilerine bak Aden. Hiçbiri seni gerçekten kabul etmedi. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü sen Kerem'e bir hayat verdin. O masadaki yerin seni sevdikleri için değil sana duydukları minnet için." baktım onlara. Haklıydı, babam olacak adam haklıydı.
"Sus artık." dedim.
"Kimsesizsin. Hep öyleydin... Küçük bir kız çocuğuyken de kimsen yoktu. Annen sen ağladığında çıldırırdı. Saatlerce ağlar sonra yorgunluktan uyuya kalırdın. Hiç özenmezdi o annen olacak kadın sana."
"Bak bak o masaya. Herke gülerek bir şeyler konuşuyor yiyip içiyor. Kimse yokluğunun farkında değil. Kimse hemen arkalarında ağlayan kızı görmüyor. Sen hep böyle görünmezdin zaten." dudaklarım titriyordu. Sızlayan bedenim ruhumun acısını almak için direniyordu.
"Yapma, yapma ne olur." dediğimde kahkahasını duydum zaten.
"Tıp kazandın, evin oldu, sevgilin oldu her şey değişti sandın değil mi?" dediğinde hıçkırığımı zor tuttum.
"Beni seni dövdüğüm için mi tıktılar buraya sanıyorsun?" göğsümün ortasına taş oturdu sanki. Öyle bir ağırlıktı yüreğime oturan.
"Neden?" dedim ağlamamı engelleyemiyordum.
"San yaptıklarımı kendi kızlarına yaparım diye korktular. Güneş'e zarar veririm diye. O kadarsın işte. Hiçsin." hıçkırıklarım kesilen nefesime takıp boğazımda düğümlendi. Sırtımı biraz ilerimde duran insanlara döndüm ve koşarak mekandan çıktım.
"O deli annen sırf artık iyi bir hayat yaşıyorsunuz diye bu kadar iyi, Emir desen sana tamamıyla acıyor. Onun anası babası ölmüş ama sevildiğini biliyor. Ama sen iki annen iki baban bir sürü kardeşin var.. Var ama kimse seni sevmiyor." ağlamalarım şiddetlenmiş görüş alanım kapanmaya başlamıştı.
" Bak çıktın mekandan, zırıl zırıl ağlıyorsun ama hala kimse fark etmedi. O çok sevdiğin, koynundan çıkmadığın it bile sana hırsızlık muamelesi yapan Baran'ın yanında kahkahalar atıyor. "
" Yeter. Sus artık yeter." diye bağırdım. Ancak aldığım karşılık o iğrenç sesiyle gülmesi oldu.
" Aden ah Aden. " Önümden geçen bir taksiyi durdurdum ve arkaya geçip oturdum.
" O ananı benden boşattın, savcıyı başıma musallat etin. Ağzıma sıçtın lan bunun bedeli olmayacak mı sandın? Bekle bekle az kaldı." dedi ve kapattı telefonu.
Şoföre zar zor ev adresimi verdim sessizce ağlamaya devam ettim. Aklım daha demin olanlara bir anlam vermezken kalbim sıkışıp duruyordu. Dağılan ruhumun parçaları korkuyla karanlık köşeye çekilmiş ve bana acıyarak ağlıyorlardı. Canım acıyordu...
Acıyordu. Küçükken yatağına aç aç yatan çocuk acıyordu. Kirli kıyafetlerle sınıftan utanarak en arkaya kaçan o kız çocuğu acıyordu. Tokat yediğim yanaklarım acıyordu. Tekme yediğim sırtım, çekilen saçım... Sevilmeyen o kız çocuğu acıyordu. Biz acıyorduk... Ellerim yüzümde durmadan iz bırakan yaşları sildi. Çenemde biriken yaşlarımı da sertçe sildim ama bir yenisi hemen eskisinin yerini alıyordu.
Eve vardığımda şoföre telefon kılıfımın altından yüzlük çıkarıp verdim ve para üstünü almadan indim. Eve geçtiğimde ilk işim odama geçmek oldu. Gözyaşlarım hala benimleydi. Üzerini çıkardım ve çırılçıplak banyoya girdim. Aynaya yöneldim.
"Buradayım işte." dedim aynadaki aksime bakarak.
"Ben buradayım. Buradayım işte." titreyen dudaklarıma kaydı kan çanağına dönen gözlerim. Ağlamaktan mosmor kesilmişti.
"Allah'ım ben herkesi görüp duyarken neden herkes bana kör sağır." dermanı tükenen dizlerimin üstüne düştüğümde evde tek olmanın verdiği o rahatlıkla hıçkırarak acımı haykırarak ağladım.
"Neden ben? Yetmedi mi Allah'ım?" avuçlarımı birbirine yaslayıp göğsüme sindirim ve istemsizce ileri geri sallanarak ağladım. Bana mutluluk haramdı sanki. Güldüğüm her anım ardından bir felaketle tamamlanıyordu sanki.
"Ben sana ne yaptım Rabbim? Ne günah işledim?" hıçkırıklarım nefes almamı imkansız hale getirmişti. Kendi sevgimle büyüttüğüm kalbim sancıyordu. Acısı banaydı, sitemi bana. Tenimin üzerinden okşadım kalbimi. Hıçkırıklarım küçük banyoda yankılanırken benim kulaklarıma kalbimin acıyla atan ritmini duyuyordum.
"Allah'ım..." acıyla inledim. Bugün duyduklarımı, şahit olduğum ve asla sahip olamayacağım o görüntüleri ölsem unutmayacaktım.
* * *
Yorumlar