ADEN 44. BÖLÜM YIKIK DÖKÜK
44. YIKIK DÖKÜK
Özlem farklı bir duyguydu. İnsanlar sadece insanlara, hayvanlara ya da mutluluğa özlem duymuyorlardı. İnsanlar bazen en büyük yaralarına, korkularına, travmalarına da özlem duyabiliyorlardı. Kötü anılarınızın mimarına özlem duymak koskocaman bir saçmalıktı ancak bu mimar sizin en büyük sızınızsa özlemek normal bir eylemdi. Nefret edebilirdiniz, ölmesini de arzu edebilir ebediyen sizden uzak kalmasını da isteyebilirdiniz .. Ama bu istekler özlemi engelleyemiyordu.
Ben özlediğim gözlerde hep nefreti, şiddeti, öfkeyi görmüştüm. Şimdi de onları görüyordum. Yeni doğmuş bir bebek, on yaşında bir çocuk ya da yirmi birinde genç bir kız olmam babamın gözlerindeki bu duyguları asla değiştirmemişti. Zaman geçtikçe daha da korlaşmış daha da yakıcı olmuştu. Sorun bende, annemde ya da diğer insanlarda değildi sorun ondaydı, sorun ona sevgiyi öğretememiş annesinde ve babasındaydı. Babam kendi ailesinin kurbanıydı bizde onun kurbanıydık.
"Aden daldın yavrum." Yusuf'un sesi hemen yanımdaydı ama sanki aramızda milyonlar vardı. Gözlerimi bana hep korkuyu hatırlatan gözlerden çekmedim ancak sesimi de bulamıyordum.
"Aden." bu sefer Haydar abinin sesi doldu kulaklarıma ancak donuklaşan bedenim onlara bir tepki veremedi. Etraftaki sesler birden çoğaldığında bir adamın bağırışı etrafımı sardı.
"Malum şahıs burada."
Kolumdan çekilip bir göğse yapışmam, arkadaki koşuşturmaca bir anda oldu. Aniden Çekilmem beni kendime getirdiğinde Haydar abinin kolları arasında olduğumu fark ettim. Bir eli başımın üzerini destekliyordu. Diğer elinde ise bir silah vardı. Etrafımızda etten bir duvar örülmüştü ancak Yusuf yoktu. Gözlerim ne ara ortaya çıktığını fark edemediğim parlayan siyah silahta takılı kaldı. Haydar abinin eline hiç yakışmıyordu ancak tuhaf bir şekilde bütünleşmişlerdi.
"Üzerinde koyu mavi kot pantolon, siyah tişört ve koyu kırmızı kapüşonlu hırka. Başında kasket bir şapka. Boğazını ve çenesini kaplayan bir boğazlık var. Büyük ihtimalle maske olarak kullanıyor." kadın polisin tarifi daha birebir doğruydu.
"Aden." diye kulağıma fısıldadı Haydar abi.
"Korkma kızım. Buradayım." dediğinde burnumun direği sızladı. İçten içe keşke babam olsaydı dediğim adamın kollarına bana zarar vermek isteyen babam yüzünden sığınıyordum. Mesele kan değildi... Ben o adamı baba bilmiştim beni sevmese de ondan korksam da o öyle ya da böyle babamdı. Koca bir yumru gelip boğazımın ortasına yerleşti ve yutkunmamı engelledi.
"Yusuf." dedim korkuyla. Ondanda nefret ediyordu ve zarar verebilirdi.
"Bir şey olmaz ona korkma." dedi ancak benim için yeterli değildi. Yusuf'u istiyordum...
"Eşkale uyan birini bulamadık." diye bir ses geldi telsizden.
"Malum şahıs kampüsün arka girişinden siyah mat bir Audi marka araca bindi. Plakaları takılı değil büyük ihtimalle araç değiştirecek araba desteği acil." dedi başka bir ses.
Kaçmıştı, yakalayamamışlardı...
"Yusuf nerede? Yusuf!" diye bağırdım Haydar abinin kolları arasından zorlukla çıkmaya çalışırken. Haydar abi kolunu belime dolayıp ondan uzaklaşmamı engelledi.
"Sakin ol Aden. Yusuf iyi merak etme." dese de onu görmeden asla rahat etmeyecektim. Haydar abi beni zapt etti ve tekrar kolları arasına aldı. Başımı göğsüne yasladığımda boş eli saçlarımın üzerine yerleşti.
"Seni yalan avuntularla kandırmayacağım. Büyük ihtimalle kaçmayı başardı ama bu yakalanmayacağı anlamına gelmiyor. Sana size asla bir şey yapamaz diyemem ama bunun olmaması için elimden geleni yapacağım. Yapacağız." dediğinde kollarımı beline sımsıkı sardım ve hıçkırıklarımı yuttum.
" Korkma kızım. " dediğinde gözyaşlarımı daha fazla tutamadım. Haydar abinin kolların hıçkırarak ağlıyordum. Siren sesi, bağırışlara sağır olan kulaklarım sadece Yusuf'un ve Haydar abinin sesini duymak istiyordu.
"Aden."
Yusuf'un nefes nefese sesini duymamla Haydar abinin bedenine sarılı olan kollarımı çözdüm ve arkamı döndüm. Bana koşuyordu... Bir elinde silah diğer elinde telsizle bana koşuyordu. Ona doğru atıldım ve bende koşmaya başladım saniyeler içinde kollarının arasına girdiğimde kollarımı boynuna doladım ve hıçkırarak ağlamaya devam ettim. Hıçkırıklarım nefesimi kesse de kopmadım bedeninden. Yusuf'a bir şey olacak korkusu beni alt üst etmişti.
"Yusuf... " dedim şükredercesine. Defalarca kez adını andım kollarında. Günlerdir kurumayan gözlerim sızlamaya başladığında gözlerimi yumdum.
"Buradayım, buradayım yavrum." dedi beni sarmaya devam ederken. Gözlerimi araladığımda sisli gördüm gökyüzünü. Yaşlarım tüm görüş alanımı kaplamış ve bulanıklaştırmıştı. Ellerindeki silah ve telsizi bir polis memuruna verdikten sonra yüzümü ellerinin arasına aldı.
Gözleri, yüzümde gezindi. Kirpikleri titrerken uzanıp alnımı ve çillerimi öptükten beni tekrar göğsüne yasladı. Elleri saçlarımın arasında beni sakinleştirmek adını gezindi. Omzumda başka bir el hissederken görüş açıma Haydar abi girdi. Yeşile kaçan mavi gözleri önce beni inceledi ardından Yusuf'la buluştu.
"Evlerin çevresine ekstra ekipler yollanmış." dediğinde Yusuf'tan kollarımı çekmeden ondan uzaklaştım.
"Bizde gitsek iyi olur." dedi Yusuf ancak tam o sırada hemen arkamızda ani frenle duran arabadan bana bugün eşlik eden Onur ve Kübra indi.
"Sayın savcım." diyerek önce Yusuf'a selam verdiler. Kübra yanımızda dururken Onur başkomiser diğer polislerin yanına gitti.
"Aden'in ifadesini almamız lazım." dedi Kübra. Temkinli bakışlarını üzerimden çekmedi. Yusuf sıkıntıyla yüzünü sıvazladı ve başını Haydar abiye çevirdiler. aralarında sessizce anlaştıklarında ikisi de aynı anda bana döndü.
"Yavrum ifade verebilecek durumda mısın?" bunu usulen sorduğu o kadar barizdi ki hem işleri uzatmamak hem de bu işin bir anca çözülmesini arzu ettiğimden başımı olumlu anlamda salladım.
"Diğerleri buraları halleder. Onur ile bizimle gelin." dedi Yusuf ve elimi tutup arabasına yöneldi. Haydar abi hemen arkamızdan kendi kullandığı arabaya geçti. Ben ilçe emniyetine gideceğiz sanırken İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde kendimi bulmam sadece on beş dakika sürmüştü.
Asayiş birimine geçiş yaptıktan sonra her şey çok hızlı gerçekleşmişti. Onur başkomiser bana sorular sormuş ve olayı anlattırmıştı. Yanındaki polis memuru ise dediğim her şeyi yazmıştı. Sorgunun sonunda ifademi okuyup onaylamıştım. Emniyetten çıktığımızda olayın başından itibaren susmak bilmeyen telefonumu sonunda çantamdan çıkartabilmiştim. Annem arıyordu. Derin bir nefes alıp boğazımı temizledikten sonra telefonu açtım. Karşıdan önce derin bir nefes alıp verme geldi ardından annemin sesi.
" Yavrucuğum Graham Bell sırf telefon icat edeceğim diye karısıyla papaz olmuş. İnsan, bu adama saygı namına telefonuna bakar değil mi yavrucuğum?" sinirlerim annemin sesini ve dediklerini duymamla bozulduğunda kendimi daha fazla tutmadım ve ağlayarak gülmeye başladım.
"Merhaba anne." dedim. Yusuf gözyaşlarımı silmeye başladığında başımı ona çevirdim.
"Merhaba anneymiş. O telefon bir daha hemen açılmasın o zaman göreceksin Merhabayı. Neredesiniz?" dedi. Anlaşılan annem cazgır moduna geçiş yapmıştı.
"Geliyoruz anne yoldayız. Gelince konuşuruz." dedim ve telefonu kapattım.
"Annenin yüzüne telefonu mu kapattın sen?" dedi Yusuf. Başımı salladığımda güldü.
"Haydi gidelim. Kayınvalidem bizi bekler." başını Haydar abiye çevirerek konuştu. Haydar abi burnundan nefes alıp verdi ve başını sağa sola sallayıp güldü.
"Gidelim o halde."
Yusuflara geldiğimizde arabadan inmeden önce kendimi toparlamaya çalıştım. Birkaç gündür kötüydüm ancak bugünün izlerini yok etmem lazımdı. Arabadan inip ön tarafa geçip bahçeye girdiğimizde herkes bizi kapıda karşıladı. Annem son iki gündür olduğu gibi beni direk kolları arasına aldı. Haydar abi ve Yusuf diğerleriyle birlikte içeri geçtiklerinde biz annemle hala sarmaş dolaştık.
"Kız senin dersin beşte bitiyor. Saat yedi buçuk. Neredeydiniz bu saate kadar?" dedi annem kollarını benden çekip beline yerleştirdiği esnada.
"Okulda görüşmem gereken bir hocam vardı. O yüzden geciktik biraz." dedim ve kolumu omzuna dolayıp salona doğru yürüdük.
"Ayrıca Graham Bell karısını öpsün başının tacı yapsın. Bu alo kelimesi de bir arkadaşının adının kısaltılmış hali. Yani öyle diyorlar." dediğimde adımları durdu. Benden uzun olan boyunun avantajı ve ayağındaki topuklularla üstten baktı.
"Kız sen süper zekasın diye biz bir şey okumadık mı sanıyorsun?" dediğinde kıkırdadım. Annem lise mezunuydu. Üniversite için çok heveslenmiş ama olmamıştı. Çok genç yaşında baba müsveddesi ile tanışmış ve kendini onunla evli bulmuştu. Yani annem öyle anlatırdı.
" Yok annem sen beni cebinden çıkartırsın. " dedim. Memnuniyetle gülümsedi. Salona vardığımızda herkes koltuklara yerleşmişti.
"Yemek hazır isterseniz direk masaya geçelim. Okuldan işten geldiniz." dedi Sema abla. Hep birlikte Sema ablayı onayladık ve masaya geçtik. Yemekten sonra tekrar salona geçtiğimizde Emir'le yan yana oturduk.
"Dersler başladı mı?" dedi Sefa abi. Ortamda okuyan tek insan olduğum için direk üstüme alındım.
"Başladı. Başlamaz mı maşallah atlı kovalıyorlar sanki." dedim. Ardından durup ne dediğimi içimden tekrar ettim.
"Taş yağacak vallahi de billahi de taş yağacak." dedi Emir. Bunu derken gözlerini iri iri açıp ellerini dizlerine vurdu. Yusuf uzanıp ensesine çok sert olmayacak şekilde vurdu.
"Ya arkadaş bu ense sizin eliniz için yaratılmadı. Gelen geçen maşallah." dedi.
"Altından kalkarsın sen. Bu sene biraz daha zorlar ama ilk yıla göre daha çok keyif alacağın dersler olacaktır." dedi Sema abla.
"Histoloji dersinden sonra bana tüm dersler keyifli geliyor zaten." dediğimde Sema abla ve Sefa abi güldü.
"Alan seçimine daha çok var ama bir karar verdin mi?" dedi Sefa abi. Başımı salladım. Hangi alanı seçeceğime on beş yaşımda karar vermiştim.
"Psikiyatri." dedim. İkisinin de yüzüne sıcak bir tebessüm yerleşti.
"Cuk derler ya." dedi Sema abla ve güldü. "Sana yeşil ameliyat önlükleri de çok yakışırdı." dediğinde bu sefer ben gülümsedim.
"Çocukluktan beri istediğim bir alan. Şimdiden çoğu konuya bile hakimim. Üzgünüm beyaz önlüğüm ve topuklu ayakkabılarımla Bakırköy'de boy göstereceğim." dediğimde gülüşme sesleri yükseldi.
" Yeğenimi sevmeye hangi semte gideceğim belli oldu. Biri adliyesinde biri hastanesinde ne hikmeti varsa bu Bakırköy'ün. "
Emir, karınca yuvasına kızgın şişeler sokan Emir...
" Daha çok var. O günlere. " dedi annem. Sesi biraz durgunlaşmıştı. Bakışımı Sema abla ve Sefa abiden çekip anneme döndüm. Yüzünde buruk bir tebessüm dolu dolu gözleriyle yerdeki halıyı izliyordu.
" Sahi çocuklar. Geleceğe dair netlik kazandırdığınız bir şey var mı? " dedi Sema abla.
"Daha neler." diyen Haydar abi ile hepimiz ona baktık. Boğazını temizleyip oturduğu yerde dikleşti.
"Aden daha yirmi bir yaşında." dedi. Sesi aksi ve durgundu.
"Canım hemen yarın evlensinler demiyoruz ki. Planları var mı merak ettik." dedi Sefa abi yumuşak tuttuğu sesiyle.
"Aden henüz evlilik işleri için küçük anne. Önceliği okulu olmalı. " dediğinde Yusuf'a döndüm. Oturduğu tekli koltuğun kolçağına dirseğini yaslamış, başını da işaret ve orta parmağına yaslamış öylece beni izliyordu.
"Birkaç yılı var çocukların sonra bir yüzük takılmalı tabii." diyerek fikrini söyledi annem ve böylelikle bu konu ben hiç dahil olmadan kapanmış oldu.
"Ehh, biz şimdi normal kahvelerimizi içelim o zaman gelinimin elinden." dedi Sefa abi.
"Peki madem." diyerek ayaklandım. O sıra Emir'in telefonu çaldı. Yanımdan geçip mutfağa yöneldiğinde peşine takıldım.
"Evet güzelim. Merak etme çok daha iyi. " adımlarım duraksadı. Büyük ihtimalle Güneş ile konuşuyordu. Normalde hiç huyum değildi ama bu tarz anlarda kulak misafiri olmak durumunda kalıyordum. yoksa asla kapı dinleyen bir insan değildim.
"Güneş..." dedi ve derin bir nefes aldı Emir. "Şimdilik böyle. ona da biraz izin vermeliyiz. Hayır, ayır Güneş beni dinle lütfen." dedi telaşlı sesiyle. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Güneş lütfen sakinleş. Aden'in senden nefret ettiği falan yok güzelim. Böyle düşündüğünü duysa çok üzülür. Lütfen sakinleş ve bu düşünceleri aklından at. " dedi.
Güneş, ah Güneş... Daha fazla kapı ağzında durmayıp mutfağa geçtim. Emir'in yanına adımladım ve bana arkası dönükken telefonunu aldım. Emir ani hareketim karşısında sıçrayarak bana döndüğünde ona göz devirip telefonu kulağıma yerleştirdim. Güneş ağlayarak konuşmaya devam ediyordu.
"Sevmiyor beni. Hepsi benim yüzümden değil mi? Keşke hiç doğmasaydım, keşke onun hayatını ben yaşamasaydım... Emir, benden nefret etmesine dayanamıyorum." derinden bir iç çektim.
"Güneş." dedim. Ağlayışları yoğunlaştı. Onun ağlamasına dayanamayıp gözlerim dolduğunda tekrar iç çekip yutkundum. Bu hikayede ağlayan hep biz oluyorduk.
"Aden... Aden." ağlamasından dolayı sesi zorlukla çıkıyordu.
"Seni ilk gördüğümde neden bilmem iyi anlaşırız belki düşünmüştüm. Sonrasında olan olaylar bile bu düşüncemi terk sebep etmeme olmadı. Şimdi de öyle Güneş. Sen benim için çok değerlisin ve seni çok seviyorum. Biliyorum ki sende beni çok seviyorsun. Senin için çok değerliyim." dedim. Sırtımı Emir'e döndüm ve az ötemdeki siyah granit tezgaha yaslandım.
"Çok seviyorum. Sen benim yıllar sora kavuştuğum kız kardeşimsin. " dedi. Ağlayışları iç çekişlere evirilmişti.
"Biliyorum..." dedim ve sonra ekledim. "İlaçlarını kullanıyor musun?" bir süre sadece iç çekişlerini duyduğumda ilaçlarını almadığını anladım. Yoksa bu krizin başka bir açıklaması olamazdı.
"Güneş yarın doktorunla görüşeceğim." dediğimde titreyen sesini duyabildim.
"Ben... Özür dilerim Aden. Bana bir sürü şey söyleyip özür dilemen için bir sebep yok diyeceksin ama var. Özür dilerim... Onlar yüzünden döktüğün her damla yaş için özür dilerim. " dediğinde dudaklarımı ısırdım ve ağlamamak için direndim.
"Güneş seni en çok neden seviyorum biliyor musun?" dedim.
"Neden?" dedi.
"Çünkü sen annemin kızısın." dediğimde nefeslendi.
"İyi ki varsın." dediğinde sol gözümden tek bir damla yaş akıp gitti.
"Sende iyi ki varsın." dedim. Telefonu Emir'e uzatıp yüzümü birkaç kez sıvazladım. Emir telefonu kapatıp yanıma geldi.
"Günlerdir arıyor. Sen açmayınca bir daha aramaya cesaret edemedi. Her saat başı rapor alıyor benden." dedi açıklama yaparak. Başımı salladım. Sadece Güneş değil kimsenin aramasına dönmüyordum. Uyguroğlu ailesinin her ferdinin aramaları mesajlarına hiç bakmamıştım.
" Kahve yapacağım. İçecek misin? " dedim konuyu kapatarak.
" Bir senin elinde güzel olduğu için bu fırsatı kaçırmak istemem." dedi. Ben cezveyi çekmeceden alıp kahveyi yaparken o fincanları ayarladı. Su dolu küçük bardakları tepsiye yerleştirdi. Kahve pişince fincanlara pay ettim.
" Dur ben taşırım. " dedi Emir ve tepsiyi benden önce kavradı. İçeri geçeceğimiz an Sema abla mutfak kapısında belirdi.
"Ay oldu mu kahveler bende çikolata lokum çıkarmaya geldim." dedi.
"O zaman ben gider. Çikolatayı bol bol koyun lütfen." dedi Emir ve salona geçti. Sema abla buzdolabının sağ tarafında kalan dolabın kapağını açıp içinden çikolata, lokum birkaç çerez çıkardı.
"Ben bunları hallederken sende çay koysana kızım." dedi Sema abla.
"Tabii." dedim ve ankastrenin yanında duran çay makinasına ısınması için su koydum.
"Ayarını bire getir, rahat rahat içelim kahveyi." dedi Sema abla. Başımı sallayıp dediğini yaptım. Salona geçtiğimizde elimizdeki küçük kaseleri küçük sehpaların üzerine yerleştirdik.
"Eline sağlık kızım. Vallahi yüzü de burada." dedi Sefa abi ve Sema ablaya bakıp tekrar bana döndü.
"Bir Sema'nın kahvesi derdim ama yok nasıl yapıyorsan insanın içtikçe içesi geliyor. Bizim kahve içmeyen oğlumuz bile maşallah keyifle içiyor kahveni." dediğinde yanaklarım kıpkırmızı kesildi. Kahvemi herkes çok beğenirdi bu alışkın olduğum bir şeydi ama Sefa abiden yani sevgilimin babasından duymak nedensizce utandırmıştı beni.
"Afiyet olsun." dedim ve yerime geçtim. Bu sefer Yusuf'un çaprazında Emir değil ben oturuyordum.
"Ellerine sağlık." dedi kulağıma yanaşıp fısıldayarak.
"Afiyet olsun." dedim.
"Çayda koyduk bahçede içeriz." dedi Sema abla.
Öyle de oldu. Kahveler bittiğinde kimsenin yardım etmesine izin vermeden boşları toplamış mutfağı da toparlayıp çayı hallettim. Sema ablanın tezgaha çıkardığı çerezlerle keki tabaklara yerleştirip birkaç seferde bahçeye taşıdım. Çayları alıp son kez bahçeye çıktığımda oturma kısmında sadece annem ve Sema abla vardı. Beyler oturma grubun biraz ilerisinde ayakta muhabbet ediyorlardı.
"Sefa haydi." dedi Sema abla beni gördüğünde. Birden tüm bakışlar bana döndüğünde Emir'in kırmızıya dönen suratıyla kaşlarım çatıldı. Sonra diğerlerine göz gezdirdim ve ne konuştuklarını anladım. Yusuf büyük ihtimalle bugün olanları anlatmıştı. Yanımıza gelmeden hemen önce Yusuf Emir'in omzuna elini koydu ve kulağına bir şeyler söyledi. Emir her ne kadar kızgın ve her an patlamaya hazırmış gibi görünse de Yusuf'un dediklerini başını sallayarak onayladı.
Yanımıza geldiklerinde gayet normal davrandılar. Çaylar içilmeye başlandığında Emir yanıma oturdu ve kolunu omzuma attı. Başımı koluna yaslayıp gökyüzüne baktım. Bahçeyi aydınlatan sarı ışıklar yıldızları küstürmüştü.
"Bu damadı gözüm tuttu benim." dedi sesini biraz kalınlaştırarak. Başımı kolundan kaldırmadan ona çevirdim. Yeşilçam ustalarına taş çıkartacak kötü baba mimikleriyle Yusuf'a dikmişti gözlerini. Yüz ifadesiyle dilinden dökülen tezatlığı es geçmemekte lazımdı.
"Hem centilmen, hem saygılı hem de bir tanecik kuzucuğumu çok seviyor." dediğinde gülmemek için zor tuttum kendimi. Karşımda sanki Hulusi Kentmen vardı.
"Emir oyuncu olsaydın ya." dediğimde güldü.
"Teklif almıyor değilim ama sadık yanım şarkılarıma ihanet etmememi söylüyor." dediğinde başımı sağa sola salladım. İflah olmaz bir Emir'di.
Gecenin sonuna geldiğimizde sonunda ayaklanmış kendi evimize geçmiştik. Haydar abi bizi bıraktıktan sonra gitmişti. Annemde direk uyumaya gidince Emir ile baş başa kalmıştık. Koridordan kapı kapanma sesi gelince konuşmaya başladı.
" Bugün olaylı geçmiş." dedi koltuğa uzandığı sırada. Yanından geçip diğer koltuğa yerleştim. Yorulduğumu şimdi daha iyi anladım.
"Öyle oldu." dedim.
"Bir süre okula gitmesen mi?" dediğinde gözlerimi devirip sıkıntıyla ofladım.
"Kimsenin yüzünden okulumu aksatmam." dedim.
"Orası öyle de. Ne bileyim kızım tamam her taraf koruma doldu. Biz varız da... Ahmet'in nasıl bir pislik olduğunu biliyoruz sonuçta."
"Bir bok yapamaz. Aman diyeyim annemin yanında konusunu açma. Güneş ile de bir aradayken çok dikkatli ol." dedim. Biraz daha konuştuk ve odalarımıza geçtik. üzerim, değiştirip annemin yanına kıvrılıp sarıldım ve kendimi uykuya bıraktım.
Kabuslarla geçen gecenin ardından uyandığımda annem çoktan uyanmıştı. Kahvaltıyı hazırlamış, çayın dem tutmasını bekliyordu. Ona günaydın dedikten sonra Emir'in odasına geçip onu uyandırdım. Kahvaltı ederken anneme bugün onunla geleceğimi söyledim. Kısa sürede hazırlanıp aşağı indiğimizde haydar abi de aynı anda sitenin içerisine giriş yaptı. Arabaya yerleştiğimizde selamlaştık. Annem ve Güneş'in doktorunun görev yaptığı hastane Anadolu Yakası'ndaydı.
Bir saat kadar sonra hastaneye ulaştık. Arabadan inip hastanenin bahçesine geçtiğimizde gördüğüm ilk şey Aslan'ın bize dönük sırtı oldu. Hemen sağ ve sol yanında Baran ve Doğu vardı. Güneş ortalıkta görünmüyordu. Onları annemde fark ettiğinde önüme geçti.
"Sen arabada bekle istersen annem?" dediğinde omuz silktim ve başımı hayır anlamında sağa sola salladım. Emir ve Haydar abinin temkinli bakışlarını gördüğümde; "sorun yok." dedim.
"Aden!" Güneş'in çığlığıyla sol tarafıma döndüm. Arabadan çıkmış ban doğru koşar adım geliyordu. Ona doğru döndüm ve bende ona ilerledim. Ona sarıldığımda bedenime yayılan rahatlık hissi bir an tuhaf hissettirdi kendimi bana. Lakin bu hisle kollarımı daha da sıkı sardım bedenine.
"Çok özledim seni. Çok..." dedi peş peşe. Ayrıldığımızda ellerimiz birbirine kenetlendi.
"Günaydın." dedim dolu dolu çıkan sesimle.
"Günaydın... " dedi ve bakışları arkama kaydı.
"Beni takip etmişler. Taksiden bir indim buradalar. Gerçekten haberim yoktu Aden. "dedi. Hiç susmadan konuşuyordu.
"Güneş... "dedim. Abilerinin hastalığını öğrendiğini bu kadar rahat karşılaması tuhafıma gitmişti.
"Efendim?" dedi.
"Abinler... Hatalığını..." devamını getiremedim cümlenin.
"Yusuf abi anlattı durumu. Sen olmasan ben asla cesaret edip onlara söyleyemezdim... Kızmadım ya da kırılmadım sana. Hatta koca bir yük vardı şimdi yok. Gördün mü yine ilaç oldun bize." dedi ve derin bir nefes alıp verdi, tekrar konuştu.
" Bugün doktorumla da konuşup kötüleştiğimi ve sesler duyduğumu da söyleyeceğim. Dün akşamda bu sabahta ilaçlarımı içtim." dedi. Gülümseyerek başımı salladım.
"İyi ki geldin..." dediğinde ellerini sıktım.
"Kızlar saat yaklaşıyor." dedi annem.
Annem ve Güneş ile hastaneye girdiğimizde diğerleri arkamızda kalmıştı. Tam boyları tamamen görmezden gelmiştim. Doğu'nun bana yavru köpek bakışlarını yakalasam da oralı olmadım. Doktorun odasının önüne geldiğimizde ilk annem girdi içeriye. O sıra bizde Güneş ile konuştuk. Annem bir yarım saatin ardından çıktığında doktor bizden biraz müsaade istedi. Annem yanıma oturduğunda yüzünde güller açıyordu.
"Filiz Sultan yüzünde açan güllerin bir anlamı var mı?" dediğimde gülümseyen dudakları ve dolan gözleriyle bana döndü.
"Doktor iyileşiyorsun dedi. Hatta çok çok iyisin dedi." sesinde küçük bir çocuğun mutluluğu saklıydı sanki. Annem bu hastalıkla ilk tanıştığında henüz on beşinin başlarındaymış. Bir keresinde; "O zamanlar kendime hakim olabiliyordum, ne olduysa on sekizimde babanla tanışmamla üstüne hemen hamile olmuştu." demişti. O genç kız iyileşiyordu... Sanırım bu denli mutlu olmasının açıklaması buydu. Doktor beş dakika geçtikten sonra Güneş'i de seansa kabul etmişti.
Koridorun başında gelen gürültülü adım sesleriyle oraya baktığımda tam boyların ve benimkilerin geldiğini gördüm. Emir yanımıza gelir gelmez annemi öpüp nasıl olduğunu sordu. Haydar abi ise tebessümle baş salladı anneme annemde aynı karşılığı verdiğinde Emir ile göz göze geldik ve bir anda el çaktık. Ellerimizi çektikten sonra şaşkınlıkla birbirimize baktık. Çok istediğimiz bir şeyin olacağını anladığımızda yaptığımız bir hareketti. Tamam olacakları ya da aralarında ufaktan bir şeylerin oluştuğu su götürmez bir gerçekti ancak sanırım Emir ve ben ilk defa bu denli derinden hissetmiştik bunu.
"Aden." Doğu'nun sesiyle ona döndüm.
"Konuşalım mı?" diye sordu.
"Doğu." diyerek araya girdi Aslan.
Bakışlarım ona değdi. Göz göze geldik. Biliyordum ki restorandan ayrıldığım gece ve sabahında ne halde olduğumdan haberdarlardı. Bakışlarım tekrar Doğu'ya kaydı. Doğu Güneş ve Kerem dışında o ailede iletişim kurmayı başardığım insandı ancak Doğu'nun tüm çabası, ilgisi abiliği benim onu kabul etmemle son bulmuştu sanki. Ben sanki gerçekleştirilmesi gereken bir vazifeydim. O da vazifesini yerine getirip tam puan alan bir öğrenciydi. Beni ondan koparanda böyle hissetmem olmuştu.
Aslan'a baktım... Daha önceleri ilk zamanlarımızdan sonra bakışlarında bana olan ilgiyi görürdüm. Ancak bunu bakışlarında taşımaktan öteye gitmemişti. Baran'a kaydı sonra bakışlarım. Duvara yaslıydı sırtı ve bakışları yerdeydi. Bana aralarında en kötü davranan oydu ama öyle ya da böyle onlardan daha çok mücadele etmişti sanki. Affedilmeyeceğini kabullenmişti. Sadece bir arada olmak bile ona yetiyordu. Belki bu yıkılmış halinin sebebi ona yeten o bir arada bulunma eyleminin beni ne hale getirdiğinin farkına varmasıydı.
Güneş sonunda odadan çıktığında doktoru da peşinden çıktı. Güneş kızarmış gözlerini herkesten sakınıp bana çevirdi ve yanıma geldi. Bana sıkıca sarıldıktan sonra hızla kollarımdan ayrıldı ve hızlı adımlarla çıkışa doğru koşturmaya başladı. Emir; " ben giderim." dedi ve peşinden koştu.
"Aden Hanım sizinle görüşelim." dedi ve odasına geri girdi. Bende hemen peşinden girdim. O yerine geçerken bende önündeki koltuğa yerleştim.
"Güneş neden öyle bir şey yaptı ?" dedim. Boğazını temizledi ve ellerini birleştirip masasına yasladı.
"Güneş'in son durumunu biliyorsunuz." dediğinde başımı salladım.
"Başladığımızda bu denli kötü değildi. Her görüşmemizde onu daha iyi görüyordum ve uyguladığım birkaç test ve etkinlikte de hastalığının iyi anlamda ilerlediğini sanmıştım. Ancak Güneş kendini o kadar iyi manipüle etmiş ki beni dahi kendisine inandırmayı başardı." dediğinde bitkin bir soluk verdim ve başımı geriye attım ellerimle yüzümü kapattım.
"Bana söyleyene kadar bende farkına varamadım ancak bu dediklerinizin açıklaması..." dedim ve sustum. Yarım bıraktığım cümlemi doktor tamamladı.
"Evet Güneş bana ilk geldiğinde rahatsızlığının farkında kendisini kabullenmiş bir imaj çizmişti. Ancak bugün anladım ki Güneş bu rahatsızlığı kabullenmemiş... Duygusal tetiklenmeler onu bugün itiraf etmeye itti ve aylardır ilaçlarını almadığını söyledi." dedi doktor.
"Peki annem o ?"
"Filiz Hanım Güneş'in aksine geldiğinden beri çizgisini kötü anlamda hiç bozmadı ve kendisini iyileşmeye adadı. " dediğinde başımı salladım.
"Aden..." dedi ve durdu. Başını önündeki defterine indirdi ve orada bir süre gözlerini gezdirdikten sonra bana döndü.
"Sen Güneş için çok önemli bir noktadasın. Onu ilk fark eden sendin, onu destekleyen her haliyle de kabul eden sen oldun. Bu da Güneş'in sana ayrı bir nokta da çok sıkı bir şekilde bağlanmasına sebep oldu. Tedaviyi reddeden yanı, rahatsızlığı ve şimdi de bu sesler seni tamamen düşman konumuna yerleştirmiş durumda. Güneş'in en büyük korkusu da bu durum sebebiyle sana zarar verme korkusu." dediğinde lafın nereye bağlanacağını anladım.
"Kabullenme sürecinde kısa süreliğine ayrı kalmanız Güneş için daha faydalı olacaktır ama bu asla iletişiminizi kesin anlamına gelmiyor.. Durumu daha da kötüleşirse korkarım ki yatış vermemiz gerekecek."
Doktor ile biraz daha konuştuktan sonra odadan ayrıldım. Benim çıkmamla tüm başlar bana döndü. Bakışlarımı tam boylardan kaçırıp annemlere döndüm. Merakla bana bakan annemle yutkundum ve stresin verdiği sinirle oflamadan edemedim.
"Haydi gidelim. Okula gecikeceğim." dedim.
Onlar arkamda bırakıp yürümeye başladım. Hastaneden çıktığımda arabaların olduğu kısımda gördüm onları. Güneş, Emir'in göğsüne sinmiş içli içli ağlıyordu. Sakin adımlarla ilerledim ve yanlarında durdum. Elimi Güneş'in omzuna yerleştirip sıvazladım. Başını Emir'in boynuna sakladı ve omuz silkti. Emir, Güneş'i saran bir kolunu kaldırdı ve boş kalan sağ göğsüne beni davet etti. O göğse yerleştim ve kollarımı onlara sardım.
"Sana kızmak istiyorum ancak bunu sonraya sakladım. İyileştiğinde benden dayak yiyeceksin." dediğimde Güneş tekrar omuz silkti. Titreyen bedeninden ve ondan gelen hırıltılardan ağlamasının daha da şiddetlendiği aşikardı. Başımı Emir'in göğsünde kaydırdım ve Güneş'e biraz daha yaklaştım.
"Burada sadece üçümüz gerçekleştireceği bir hayal kuralım mı?" dediğimde bir süre durdu ve başını biraz kaydırıp yüzünü görmeme izin verdi.
"Sen iyileştiğinde, Emir ehliyetini almayı başardığında ve bende kendime gelmiş olduğumda atlayalım bir arabaya ve diyar diyar gezelim ne dersin?" dediğimde peş peşe yuvarlandı iri gözyaşları. Tir titreyen bir elini yüzüme yasladı. Gözümden bir damla yaş akıp parmaklarına karıştı.
"İyi ki varsın." dedi ağlamaktan kısılan sesiyle.
"İyi ki varsın." dedim. Emir'in bizi saran kolları sıkılaştı ve başımızın üzerine öpücükler bıraktı.
Belki şimdi yıkık döküktük. Belki oradan oraya acıyla savrulup duruyor ayaklarımızın üzerinde durabilmeyi bir türlü başaramıyorduk. Ancak bir gün... Her şey hak ettiğimiz gibi olacaktı. Ağaçlar gibi köklerimiz olacaktı. Uzun dallarımız, gür yapraklarımız... Yıkılanı tekrar dikecek, döküleni tekrar dolduracaktık. İyi olacaktık...
* * *
Yorumlar