ADEN 45. BÖLÜM ANNELER VE KIZLARI
45. ANNELER VE KIZLARI
Hastanede geçirdiğimiz anların üzerinden günler geçmiş ve Ekim ayına girmiştik. On gündür Yusuf'ta dahil hiç kimseyle görüşmüyordum. Ahmet Saygın hala yakalanmamıştı ve Yusuf polislerle gece gündüz demeden onu arıyordu. Telefonda görüşmelerimizde kısıtlıydı. Sadece işine odaklanmıştı. Meselenin sadece babam olduğunu düşünmüyordum çünkü o adam bu zamana kadar tek başına hareket etmiş olamazdı ki öyle olduğunu da yine Yusuf'un bir telefon görüşmesine tanık olduğum için düşünüyordum.
Yusuf tehdit ediliyordu. Benimle, annesiyle, babasıyla... Bu dünya üzerinde sevdiği herkesle tehdit ediliyordu. Yusuf bana hiçbir şey söylemese de aklıma gelen tek isim bize Assos'ta saldıranlardı ve bir şekilde babamla bu işe kalkışmışlardı. Yani en azından benim düşüncem bu yöndeydi.
Geçen zaman zarfında Uyguroğlu ailesi de bu olayı öğrenmişti. Her Allah'ın günü beni arasalar da onlara dönüş yapmıyor Güneş'e iyi olduğuma dair mesajlar atıyordum. Doğu, her gün saat başı bana mesaj atıyordu. Bana hissettirdiği ve hissettiremediği şeyler adına özürler diliyordu.
Korumalar arttırılmış adım attığımız her yerde bir polis ya da özel koruma bizimleydi. Tabi bunlar benim görebildiğim kadarıylaydı. Annem hala bilmiyordu. Bu zamana kadar iyi saklamıştık. Annemin bunu öğrenmesi ona büyük bir korkuyla geri dönecek ve onu oldukça kötü etkileyecekti ve bizi belki de yolun en başına götürecekti.
Ben ise hissizdim. Yaşananları, olayları artık gözüm görmüyordu. Okula gidiyor, derslere giriyor geri eve dönüp küçük kütüphaneme kapanıyor ve gün aşırı ders çalışıyordum. Haftanın iki günü stajdaydım. Eskiden derste dinlediğim bana yeterken artık kafamın içi hiçbir şeyi eskisi gibi almıyordu ve bu beni sinir krizlerine sokacak kadar çıldırtıyordu.
Yine öyle bir andı. Kütüphanemde önümde ders notları varken ben çalışmak yerine beni yavaş yavaş yok eden düşüncelerle boğuluyordum. Elimde değildi... Oflayıp elimdeki kalemi bıraktım ve oturduğum sandalyeden kalkıp odadan çıktım. Saat gecenin kaçıydı hiçbir fikrim yoktu. Salona ardından mutfağa geçtim. Kahve yapıp salona geçtim. Gözüm televizyonun üst tarafında asılı duran saate kaydı. Sabaha karşı dörttü. Cumartesiyi geride bırakmış pazar gününe geçmiştik.
Annem ve Emir uyuyordu. Annem artık tamamen bizimleydi. Emir ile bir bahane bulmuş ve annemin bizimle yaşamasını sağlamıştık. O evde tek başına yaşaması bu durumda mümkün değildi. Fatih'te bulunan evin önünde de sürekli devriye geziyordu ancak burası daha güvenliydi. Acı kahveden bir yudum alıp sehpaya koydum. Koltuğun küçük kırlentini başımın arkasına yerleştirip geriye doğru yayıldım. Uykuyla bu aralar aramız bozuktu. Günde birkaç saat uyuyabiliyordum. Ara sıra Yusuf'u arar onunla konuşurken uyuyakalırdım. Sanırım yine aynısını yapacaktım. Telefonumu almak için kütüphaneye geçtim ve şarja takılı olan telefonumu alıp salona tekrar geçtim. Son aralananların başında olan Hayranım 'ı aradım.
"Yavrum." dedi Yusuf saniyeler geçmeden. Konuşmama izin vermeden tekrar konuştu.
"Uyuyamadın mı yine güzelim?" dedi.
"Sende uyumamışsın." dedim. Sesi o kadar bitkin geliyordu ki uyusa günlerce uyanmayacak gibiydi. Gerçi benim de ondan bir farkım yoktu.
"Beni boş ver sevgilim. Tüm gece ders çalıştın değil mi?" dediğinde ofladım.
"Çalışmaya çalıştım diyelim." dedim.
"Aden... Biliyorum senin için çok zor ama sen sadece yaşamına devam et tamam mı? Okula git, Emir'le annenle gez. Ne bileyim eskisi gibi devam et." dedi.
"Bu durumda mı?" dedim. Normalde günlerdir sadece havadan sudan ve bizden konuşurken bu gece ilk defa bu konuya değiniyorduk.
"Ben hallediyorum. Ben düşünüyorum. Sen sadece eskisi gibi devam et. Senden istediğim tek şey bu güzelim. O adama istediği şeyi verme." dediğinde ne demek istediğini anladım.
"Elimde değil Yusuf." dedim iç çekip koltuğa uzanırken. "Söz konusu ben olsam umurumda olmaz. Ancak annem ve Emir." dedim ve sustum. Bu hayattaki en zayıf noktam annem ve kardeşimdi. Hele annem... Kızsam da kırılsam da onlar bu hayatta sahip olduğum gerçek ailemdi ve onlara bir şey olacak şüphesi, korkusu için için yiyordu beni.
"Size asla yaklaşamaz. Yaklaşamıyor da. Çok az kaldı... Çok kısa zamanda her şey düzelecek her şey çok daha güzel olacak." dedi.
"Söz mü?" dedim.
"Söz." dedi. İç çektim ve koltukta biraz daha yayıldım.
"Sana masal anlatayım mı?" diye konuyu birden çevirdiğinde güldüm. Birkaç gece önce, daha önce masal dinleyerek hiç uyumadım dediğimde bana masal anlatmaya başlamıştı. Gerçi bu bildiğimiz masallardan çok Yusuf'un hayallerinin masalıydı.
"Hayır." dedim gülen sesimle.
"Neden?" dediğinde onunda güldüğünü anlayabiliyordum.
"Neden mi? Yusuf üç seferdir aynı masalı anlatıyorsun." dediğimde kıkırtısını duydum.
"Bir varmış bir yokmuş..." diye başladığında, "Yusuf..." diyerek yakındım.
"Yusuf'un canı... Ne güzel işte mutlu mesut evli çocuklu bir masaldı." dediğinde göz devirdim.
"Dört çocuklu bir masalı dinlemek istemiyorum." dedim.
"Neden, kardeş önemli." dedi.
"Ya ya ne demezsin." dedim. Boğazını temizledi.
"Bir tane kızım olsun istiyorum. Böyle iri, kedi gibi gözleri olsun. Rengi mavi olur ela olur fark etmez ama o güzel yüzünde annesi de olduğu gibi çilleri olsun muhakkak... Öperek sevelim o çilleri. Annesi gibi zeki olsun, nazlı olsun." iç çekti sonra tekrar boğazını temizledi ve" Oynak olmasın ama. "dediğinde gülmemi bastırmak amacıyla avcumu dudaklarımın üzerine kapattım. Gülüşüm içime gömülürken güldüm.
" Filiz abla gibi takunyalık oluruz vallahi. " dediğinde o da gülüyordu.
" Yusuf... Ya hepsi erkek olursa? " dediğimde bir an durdu.
" Oynak Yusuflar düşünmek istediğim bir şey değil sevgilim. Anaları farklı bir sürü torunla uğraşamam." sitemli çıkan sesine sessiz kahkahamı bastığımda o da güldü tekrar.
"Çocuklarım ve torunlarım hakkında düzgün konuş. " diyerek takıldım ona.
"Emrin olur Hanım." dediğinde bir kez daha güldüm. Uyku hafiften kendini belli ederken kısacık zamanda hissettiğim huzurla gözlerimi yumdum ve bir elimi başımın altına yasladım.
"Yine koltuktasın değil mi? Gözlerin kapalı, bir elin başının altında. Kahven de buz gibi olmuştur." dedi.
"Evime kamera yerleştirdiğinden haberim yoktu." dedim. Güldü ve iç çekti.
"Gece nasıl uyursan uyu bir elin mutlaka başının altında oluyor. Açıkta kalan kulağını uykunda bile saçınla örtüyorsun. Bu saate kadar ayaktaysan mutlaka salondasındır ve kahve içmezsen olmaz."
"Tamam savcım." dedim mesleğine atıfta bulunarak.
"Sahi, saçınla kulağını neden kapatıyorsun?" dediğinde huylanan kulağıma omzumla dokundum.
"Küçükken sinek kelebeklerden biri kulağıma kaçmıştı. Bende saçımla örtersem yolu bulamazlar diye düşünmüştüm. Çocukluktan gelen bir alışkanlık." dedim.
"Güzelim benim. Güzel gözlüm..." dedi ve tekrar iç çekti bu gece ne kadar çok iç çekmişti. Cevap vereceğim sıra gerilerden bir kapı çalma ve açılma sesi geldi.
"Abi acil bakman lazım." Baran'ın gerilerden gelen sesiyle uzandığım yerden kalktım.
"Geliyorum." dedi Yusuf, Baran'a hitaben. Tekrar bir kapı sesi geldiğinde Yusuf konuştu.
"Güzelim kapatmam lazım." dediğinde "Evde değil misin sen?" dedim.
"Adliyedeyim yavrum. Gündüz seni ararım, kapatmam lazım." dedi.
"Tamam." dedim saniyeler içinde çöken sesimle.
"Seni seviyorum." dediğinde nefes alıp verdim ve yutkundum. Yusuf cevap vermemi bekledi.
"Seni kaybetmek istemiyorum. Dikkat et olur mu?" korkuyordum.
"Seni seviyorum güzelim." dedi tekrar. Tekrar derin bir nefes alıp verdim ve ona istediğini verdim.
"Seni seviyorum, çok seviyorum." dedim tüm kalbimle.
Telefonu kapattığında içime çöken karanlık hisle ağlayacak gibi oldum. Koltuktan kalkıp lavaboya geçtim ve soğuk suyla yüzüme peş peşe su çarptım. Aynadaki aksime baktım. Göz altlarım çok kitap okumama, çok ders çalışmama rağmen hiç morarmazdı... Şimdiyse göz altlarımdaki çillerim mor halkalardan görünmüyordu. Tükeniyordum, Tükeniyorduk böyle nasıl devam edecek nasıl devam edecektim hiçbir fikrim yoktu.
Lavabodan çıktığımda karşımda birden Emir'i görmemle irkildim. O uyku mahmurluğu ile beni görmeden lavaboya girdi. Salona geçip telefonumu alıp karanlık koridordan tekrar geçtiğimde Emir lavabodan çıktı ve beni gördüğünde irkilip küfretti.
"Kızım nereden çıktın sen?" dediğinde boş boş baktım suratına. Lavabonun ışığını kapatmadığından yüzümüze ışık vuruyordu.
"Ben hep buradaydım sen yeni fark ettin." dediğimde yüzünü sıvazlayıp esnedi.
"Uyumadın mı sen yine?" dedi bu sefer azarlar tonda.
"Uykum bana küsmüş." dedim omuz silkerek. Gözlerini devirip elimi tuttu. Lavabonun ışığını kapattı ve kendi odasına yönlendirdi bizi.
"Bayağıdır uyumadık birlikte. Haydi gel." dedi ve yatağına yattı. Yanına yerleştiğimde beni kolları arasına aldı.
"Dandini dandini dastana." diye mırıldanınca karnını çimdikledim.
"Dalga geçme." dedim.
"Ne dalgası kızım bildiğim tek ninni bu." dediğinde gözlerimi kapattım.
"Lucifer'i söyle." dediğimde şarkıyı mırıldanmaya başladı ve ben saniyeler içinde uyuya kaldım.
Sabah annemin sesiyle uyandığımda oflayıp yattığım yerde döndüm ve başımı yastığın altına soktum. Uyanmak istemiyordum. Emir'in yatak kalkarken annemin parmakları omzumu dürttü. Oflayıp başımı yastığın altından kaldırıp anneme yarı açık gözlerimle baktım.
"Uyumak istiyorum anne." dedim. Bir süre yüzüme baktı ve eğilip saçlarımı öptü.
"Birkaç saat daha uyu o zaman." dedi ve çıktı odadan ve ben dakikalar sonra tekrar uykuya daldım.
Uykumdan uyandığımda bir süre tavanla bakıştık. Yataktan çıkmadan önce gerindim ve kalktım. Evde hiç ses yoktu. Emir'in odasından çıkıp kendi odama geçtim. Lavaboya geçip elimi yüzümü ve dişlerimi yıkadıktan sonra odaya ger döndüm ve pijama takımımı çıkarıp siyah triko elbisemi giyindim ve saçlarımı tarayıp sıkı bir at kuyruğu yaptım. Salona geçerken ufaktan gelen televizyonun sesiyle annemin salonda olduğunu anladım.
"Günaydın kızım." dedi yanına gidip oturduğumda. Televizyonda güncel bir programı kısık seste izliyor bir yandan da tığla dantel işliyordu.
"Günaydın. Emir nerede?" dedim.
"Stüdyoda işleri varmış. Bir saat önce çıktı." dediğinde başımı sallayıp kalkıp mutfağa geçtim. Annemde peşimden geldi.
"Sen geç otur. " dedi. Ona uyup yüksek tabureye geçip oturdum. Önüme çeşitli kahvaltılıklardan çıkarıp önceden demlediğini anladığım çayı doldu. Hızlıca kırdığı yumurtayı da önüme koyup karşıma oturdu.
"Akşama mantı açayım diyorum bayağıdır yapmadım." dedi ve çayından bir yudum aldı.
"Yaparız." dedim.
"Ben yaparım kızım. Günlerdir ders çalışıp durdun. Çık dışarı bir hava al. " dediğinde cevap vermedim. Yataktan bile çıkmak istemiyorken dışarı çıkacağımı hiç sanmıyorum.
"O değil de Semaları yemeğe çağıralım diyorum. Ne dersin?" diye sordu.
"Olabilir. Boş günlerini öğreneyim ayarlarız." dedim bende. Kahvaltı faslı bittiğinde annemi tekrar salona yollayıp mutfağı toparladım ve ikimize kahve yapıp yanına geçtim.
"Bayağıdır örmüyordun bir şeyler." dedim.
"Emir hazır almışken öreyim bir şeyler dedim. Çeyizinize örerdim de ikinizde sevmiyorsunuz böyle şeyleri." dediğinde bile yüzümü buruşturdum.
İlerleyen saatlerde mantıyı yapmıştık. Akşam Emir geldiğinde yemeğimizi yemiş ve film izlemiştik. Daha sonra ben yine kütüphaneye geçmiş ve dün bir türlü çalışamadığım notlara bir iki saat göz attıktan sonra uyumak için odama geçmiştim. Pijamalarımı tekrar giyinip yatağa yattığımda annem mırıldanıp bana sırtını döndü ve uyumaya devam etti.
Sabah her zamanki rutinime uyup altıda kalkıp kütüphaneye geçtim ve bir saat kadar ders çalışıp okula gitmek için hazırlandım. Evden çıktığımda kapıda beni Haydar abi değil Onur başkomiser karşıladı.
"Günaydın." dediğinde karşılık verdim ve "Haydar abi nerede?" diye sordum.
"Bir bilgim yok. Gidelim." dedi ve arabaya geçti.
Bende yanındaki boş koltuğa yerleştiğimde bakışlarımı Onur'a çevirdim. Benden baya büyüktü ancak abi dememi istememişti. Ego yığını demem doğru olmazdı ama öyleydi.
"Kübra yok mu?" dediğimde gözlerini devirdi.
"Yok. Öğleden sonra olacak o yanında." dedi. Aralarında ast üst ilişkisinin ötesinde tuhaf elektrik yüklü bir enerji vardı ancak gel gör ki çok zıt olduklarını birlikte geçirdiğimiz şu günlerde çok net anlamıştım.
"Telefonun çalıyor." dedi Onur. Onlarla ilgili düşüncelerimden kopup üzerimdeki kot ceketin cebine koyduğum telefonu çıkarttım. HAYRANIM arıyordu.
"Günaydın güzelim." dedi telefonu açar açmaz. Sesinde tuhaf bir tını vardı.
"Günaydın canım." dedim.
"Onur yanında mı?" dediğinde kaşlarım çatıldı ve bakışlarımı Onur'a çevirdim.
"Evet." dediğimde sıkkın ve sinirli nefeslerini duydum.
"Ona söyle o telefonuna baksın." dedi.
"Onur, telefonuna bakacakmışsın." dediğimde Onur yoldaki bakışlarını kısa bir an bana çevirip pantolonunun cebinden telefonunu çıkarttı.
"Sessizde unutmuşum." dediğinde bende Yusuf'a ilettim ancak Yusuf'un takıldığı bambaşka bir konu vardı.
"Sen Onur'a ismiyle mi sesleniyorsun?" dedi.
"Evet. Öyle istedi." dediğimde bir şeyler mırıldandı ancak anlayamadım.
"Başlarım onun öyle istemesine abi dediğinde ne oluyormuş? Kaç yaşında adam." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Kaç?" diye sorduğumda "Aden." dedi.
"Bilmiyorum ki ben kaç yaşında?" resmen adamın yanında onun hakkında konuşuyorduk. Onur anlamış olacak ki araya girdi.
"Otuz dört yaşındayım." dediğinde şaşkınlıkla Onur'a baktım. O kadar büyük müydü? Hiç göstermiyordu.
"O herife abi diyeceksin. Ya da deme bir şey." dedi ve kapattı telefonu Yusuf. Sabah sabah neye uğradığımı şaşırdım. Neydi bu şimdi?
"Savcım kıskanç biraz herhalde?" dedi Onur abi! Sırıtarak.
"Yani anlamadım." dedim.
"Ben çapkın bir adamım savcım da yakinen tanır beni ama yakıştıramadım yani. Dünya ahiret bacımsın." diye sırıtarak konuşmaya devam etti Onur.
"Kübra biliyor mu?" dedim bende atağa geçerek.
"Neyi biliyor mu?" dedi.
"Çapkın olduğunu?"
"Ne alaka kızım bilse ne bilmese ne!" agresif tavrıyla güldüm ve başımı cama çevirdim. Fakülteye geldiğimde derse henüz on beş dakika vardı. Kahve alıp amfiye çıktım. Şansıma kapısı açıktı. İçeri girip her zaman oturduğum yere oturup ders başlamadan bugün işlenecek konulara göz attım.
Gün hızlıca alıp gitmiş dersler çok yoğun geçmişti. Aralarda lavaboya gitmek dışında bir şey yapmamış bulduğum boşluklarda notlarıma göz atmıştım. Okul sonunda bittiğinde kampüs dışında beni Kübra karşıladı.
"Selam." dedim.
"Selam cici kız." dediğinde yüzümü buruşturup ona gözlerimi devirdim. Arabaya geçtiğimizde bu sefer Onur yoktu.
"Başkomiser nerede?" dediğimde bana yandan bir bakış atıp önüne döndü.
"Şeytan görsün yüzünü." diye homurdandı.
"Ne?"
Eve geldiğimde Haydar abi bizdeydi. Hep birlikte yemek yemiş sohbet etmiştik. Günlerimiz böyle sessiz ve rutin devam ederken haftayı bitirmiştik. Haftanın son dersinden çıktığımda baş ağrım beni esir almıştı.
Fakülteden çıkınca biraz bahçede oturup kendime gelmeye çalıştım. Ekim beraberinde yağmur getirdiği için günlerdir durmayan bir yağmur vardı. Her taraf ıslak, gri ve solgundu. Ancak güzeldi de.
Biraz daha iyi hissettiğimde Yusuf'u aradım ancak açmadı. Bir kez daha aradığımda yine açmadı. En son sabah ve ilk iki dersin aralarında konuşmuştuk. Bir daha da aramamış şimdi olduğu gibi de aramalarıma geri dönmemişti. Saat akşamın dördüydü ve biz yaklaşık dört saattir konuşmuyorduk. Normalde de olan bir durumdu ancak bugünün şartları beni pimpirikli biri haline getirmişti.
Oflayıp ayaklandım ve kampüsten çıktım. Onur ve Kübra her zamanki gibi beni bekliyordu. Artık benimle fakülteye ya da derse girmiyordu. Ya da ben onları fark ettiğim için tanımadığım yüzler etrafımda olabilirdi. Bir amfide yüze aşkın kişiydik ayırt etmem biraz zordu. Arabaya geçtiğimizde onlarda da bir tuhaflık sezdim. Sürekli didişip duran onlar değilmiş gibi sus puslardı.
"Yusuf ile konuştunuz mu?" dediğimde bir birbirlerine kaçamak bakışlar attılar.
"Sabah konuştuk. Yoğundu sanırım." dedi Onur.
"Daha sonra?" diye direttiğimde dikiz aynasından göz göze geldik. Gözlerini yola çevirip cevap verdi.
"Konuşmadık." dediğinde sustum ve geriye doğru yaslandım.
Evin önünde durduğumuzda ikisine de teşekkür edip arabadan indim. Apartmana doğru yürürken apartmandan çıkan Güneş ile adımlarım durdu. Beni fark ettiğinde adımları hızlandı ve yanımda durdu.
"Güneş. Neden buradasın? Bir süre görüşmeyecektik. " dedim. Uzun bir süre birbirimizi görmeyecektik ve buna ev ziyaretleri de dahildi.
"Öyleydi ama." dediğinde kaşlarım derinden çatıldı.
"Ne oldu yine?" dedim.
"Bugün sabahtan dersim vardı. Öğlen eve döndüğümde annemi telefonla konuşurken duydum. Filiz annemle konuşuyordu. Buluşmak için sözleştiler. Ev dediler ama burada değiller." günler önce Yusuf'la sabaha karşı konuşmamızın sonunda içime akın eden o karanlık his tekrar benimleydi.
"Annem evde değil mi?" dedim sert çıkan sesimle.
"Yok. Kapıyı kaç kere çaldım açan olmadı. Sonra aklıma bana verdiğin anahtar gelince açıp girdim eve ama yok, kimse yoktu." dediğinde ona arkamı dönüp koşar adım Onur ve Kübra'nın yanına vardım. Telaşlı halime görünce dikkat kesildiler.
"Fatih'teki evde devriye geziyor mu?" diye sordum.
"Evet." dedi Kübra. Hem onlarla konuşuyor hem telefondan annemi arıyordum.
"Annem orada mı sorar mısınız?" dedim. O sıra açıldı telefon.
"Anne neredesin?" dedim.
"Evdeyim kızım. Birkaç eşya almam lazımdı onları alıp çıkacağım." dediğinde sıkıntıyla ofladım ve alnımı sertçe ovaladım.
"Haydar abi yanında mı?" dedim.
"Yok o beni bırakıp gitti. Bir işi varmış onu halledip gelecek almaya. Ne oluyor sen böyle sorgu memuru gibi?" dedi. O sıra Kübra orada olduklarını başını sallayarak onayladı.
"Evde göremeyince merak ettim." dedim. İçimde, zihnimin çeperlerini kemiren korku yavaşça benliğimi ele geçirecek gibiydi.
"İşim var haydi görüşürüz." dedi ve yüzüme kapattı telefonu.
"Oradaymış. Yanında Zümrüt Uyguroğlu varmış." dedi Kübra.
"Bizi oraya götürür müsünüz?" dedi Güneş.
"Burada kalmanız daha iyi. Merak etmeyin anneniz korunuyor." dedi Onur başkomiser. Ancak bugün ki okuldan çıktığımdan beri o kadar şüpheli davranıyorlardı ki bu durum beni daha da ateşliyordu. Güneş'le beraber direttiğimizde hiç istemeseler de gitmeyi kabul ettiler.
Arabaya geçtiğimizde arkamızda iki araç daha bizimle geliyordu. İçimde sabahtan beri yok olmayan sıkıntı daha da büyük bir dalgaya kalbime vurduğunda elimi sol göğsüme yaslayıp ovaladım. Ağrıtan bir sızı saatlerdir oradaydı ve geçmek bilmiyordu.
Evin önünde durduğumuzda arabadan indim. Sokak bomboşken dönüp Onur'a baktım. Elinde telsiziyle konuşmaya başlarken Güneş'le direk apartmana yöneldik. Merdivenlerden çıkarken anahtarlığımı çantamdan çıkardım. Evin önüne geldiğimizde içeriden konuşma sesleri geliyordu. Kapıyı açıp eve girdik kapıyı kapattıktan sonra salona girdik. Annem ve Zümrüt Hanım karşılıklı oturmuş konuşuyorlardı.
"Kızlar?" dedi annem bizi görünce. Zümrüt Hanım bizi gördüğü için şaşkındı.
"Hayırdır?"
"Şey..." diyerek mırıldandı Güneş.
"Neden evden çıktığını haber vermiyorsun?" dedim anneme. Sesim istem dışı yüksek ve öfkeli çıkmıştı.
"Ne bağırıyorsun kız?" dedi annem.
"Kızlar otursanıza." dedi Zümrüt Hanım araya girerek. Güneş bu talimatı bekliyormuş gibi direk boş koltuğa oturduğunda ben hala ayaktaydım.
"Ne işiniz var burada?" dedim bu sefer. Üzerimde yoğun bir agresiflik vardı.
"Konuşuyoruz." dedi annem. Bakışlarım Zümrüt Hanım' a kaydı. Bana bakıyordu.
"En son bir kaşık suyla boğuyordunuz birbirinizi ne oldu şimdi?" dediğimde ikisi de önce birbirlerine sonra da bana baktılar. Zümrüt Hanım oturduğu yerde kıpırdanırken annem bana döndü.
"Sen bugün tersinden mi kalktın annem ne bu asabiyet?" dediğinde ofladım ve yüzümü sıvazladım. Güneş'in yanına geçip oturduğumda telefonum çaldı. Emir arıyordu.
"Efendim." dedim.
"Neredesiniz?" dedi.
"Diğer evde. Annemin işi varmış." dediğimde ofladı.
"Kızım ne işiniz var orada? Onur, Haydar abi yanınızda mı?" dedi sıkıntıyla.
"Evet. Neyse akşam konuşuruz." dedim.
"Aden, kızım sabahtan beri bir tuhafım zaten çok dolanmayın hemen eve gelin ya." dediğinde yutkundum ve elimin tersiyle çenemin ucunu kaşıdım. "Bir saate geliriz." dedim ve kapattım.
"Aslında gelmeniz iyi oldu." dedi Zümrüt Hanım ve boğazını temizleyip bana baktı.
"Seninle konuşmak istiyordum." dedi.
"Siz ve ben ne konuşabiliriz ki?" dedim imayla. O kendinden emin, taviz vermeyen tavrı benim tavrımla anbean yıkıldı.
"Ben her şeyden önce." dedi ve işaret parmağının tersiyle burnunun ucunu sıvazlayıp tekrar konuştu.
"Özür dilerim." dediğinde gülmemi engelleyemedim.
"Bu özür dilemeler de maşallah. Herkesin diline pelesenk olmuş." dediğimde yine kıpırdandı ve boğazını tekrar temizledi.
"Ne dersem diyeyim ne yaparsam yapayım senin kalbinde, aklında bazı şeylerin değişmeyeceğini biliyorum. Yine de şunu bilmeni isterim ki ilk günden bugüne dek sana karşı olan tüm yanlışlarım ve hatalarım için pişmanım." dedi.
Baktım sadece. Gözlerim gözlerine değdi, kırmızıya boyanan yanaklarını gördü gözlerim. Yutkunuşuyla hareketlenen boğazına takıldı en son gözlerim.
" Haklısınız... Bu saatten sonra hepsi boş. " dedim. Ellerini birbirine kenetleyip bakışlarını yere çevirdi. Anneme kaydı gözlerim... Bana hüzünle bakıyordu.
"Aden... Bir ihtimal ben sana sıfırdan gelsem sen beni sıfırdan kabul etsen?" dediğinde sinirle güldüm. Kol dirseklerimi dizlerime yasladım ve saçlarımı geriye doğru çekiştirip durdum.
"Ne değişti?" tekrar güldüm ve sinirle baktım karşımdaki kadına. "Söylesene ne değişti?" dedim öfkeyle.
"Ben değiştim." dedi acı bir kabullenişle. Bu harlı öfkemi daha harladı.
"Sen değiştin yani bu demek oluyor ki her şey yok sayılabilir, unutulabilir. öyle mi?" dedim.
"Aden bak ben sadece..." dedi ancak konuşmasına izin vermedim.
"Ben sizinle tanışana kadar çok şey yaşadım. Ağırdı, acıydı, zordu." sinirden titreyen sesim nefesimi zorlarken ağırca yutkundum.
"Sizinle tanıştıktan sonra anladım ki onlar koca bir hiçmiş." dediğimde dolu dolu olan gözlerinde birer damla aynı anda akıp gitti.
"Sadece Güneş ve Filiz nasılsa bizde öyle olabiliriz diye düşündüm. " dediğinde öylece baktım ona. Bu kadar kolay mı sanıyordu gerçekten? Bu kadar basit miydi?
"O hastane odasında o kızı istemem diye bas bas bağıran sendin. " dedim. Bir şey diyemedi.
"Unuttun mu? " dedim bu sefer. "ben unutmadım, beni istemediğinizi unutmadım. Oğullarınızın bana yaptığı muameleyi, bana tiksinerek baktığınız o zamanları ben unutmadım." dediğimde gözyaşları art arda akmaya başladı.
"Düzeltebiliriz. Gerçekten Aden... Yapabiliriz. Aylardır sana nasıl yaklaşırım seninle nasıl başlayabilirim diye düşündüm durdum. Ancak bir türlü cesaret edemedim karşına çıkmaya... Şimdi..." dedi ve durup nefeslendi.
"Hemen anne kız olalım demiyorum ama bir yerden başlasak?" Zümrüt Hanım'ı sanırım en son Kerem hastayken böyle çaresiz görmüştüm. Ancak benim için artık bir şey ifade etmiyordu.
"Benim bir annem var Zümrüt Hanım." dedim ve annem baktım. Bakışlarından endişeni çok rahat okuyordum. Ona gülümsedim ve Zümrüt Hanım'a tekrar baktım. "
"Çocuklarınızın sizden kaçıp kaçıp geldiği, dünyalara değişmem dediğiniz kızınızın anne dediği bir annem var." dudaklarımın arasından çıkan her sözcük bir anne için çok ağırdı farkındaydım ancak sabaha kadar ağladığım o gecenin hıncını almak istiyordum.
"Benim, sizin tırnağındaki kir bile olamayacağınız bir annem var." dediğimde sadece baktı bana. Dudaklarını araladı bir şeyler demek istedi ancak paylaştığı tek şey sessizlik oldu. Gözlerinden gözyaşları değil pişmanlığı aktı, boğazına takılan şey yutkunamadığı yumrusu değil bende bıraktıkları acı izlerdi. Acımadım, üzüldüm ama acımadım onlarda bana acımamıştı.
"Bunlar böyle ayaküstü konuşulacak konular değil." siyerek araya girmek istedi annem ancak izin vermedim.
"Ayaküstü değil anne. Oturuyoruz ya." dedim tersçe. Annemle bakışlarımız çakıştı. Zümrüt Hanım'ı sevmese de o da bir anneydi ve şu anda onu çok iyi anlıyordu.
"Anne. Biz kalkalım mı?" dedi Güneş annesine. Zümrüt Hanım bakışlarını benden çekip Güneş'e değdirdi çok kısa bir an ve tekrar bana döndü. Gülümsedim ona ve tekrar konuştum.
"Sizin kızınız Güneş, Benim annem Filiz. Bu kadar... Güneş'in anneme anne demesi dahi bu gerçeği değiştirmez. " dediğimde Güneş'in bakışlarını üzerimde hissetsem de dönüp ona bakmadım. Anneme anne demesi asla sorun değildi. Bu gerçeği kimse değiştiremezdi ancak benim gerçeğimde annemin sadece iki çocuğu vardı biri ben diğeri ise Emir'di. Güneş benim canımdı, kardeşim tek kız arkadaşımdı ancak gerçeğim de buydu.
"Anne haydi." dedi Güneş ve ayaklandı. Zümrüt Hanım ve annemde aynı anda ayaklandığında arkadan gelen sesle hepimiz irkildik ve birbirimize baktık. Oturduğum yerden hızla ayaklanıp anneme baktım.
"O neydi?" dedim.
"Gardırobu açık bırakmıştım havalansın diye pencerede açık o çarpmıştır." dese de emin olamadım.
"Ben bir bakayım." dedim ve onlara arkamı döndüm. Koridora çıktığımda banyo ve tuvalet kapısı dışında tüm kapılar açıktı. Gözüm önünden geçtiğim mutfağa kaydı. Her şey yerli yerindeydi. Mutfağın biraz ilerisindeki odamın önünde durduğumda kapının eşiğinden baktım odaya. Güneşlik çekiliydi ve oda gün bitmese de karanlıktı. Annemin odasına geçtiğimde gerçekten de gardırop açıktı ve orta gözün kapağı kapalıydı. Açık pencereden esen rüzgar beyaz tül perdeyi sertçe havalandırıyordu. Buradan da çıkıp salona geri döndüm. Salon kapısının eşiğinde durup annemlere baktım.
"Dolap kapağı." dedim. Başlarını salladılar. Annem ve Zümrüt Hanım birbirlerine dönüp veda cümleleri kurarken Güneş'in gözleri üzerimdeydi. kırgın dolu bakışları beni üzse de artık kendimi geri çekmeyecek ve kabuğuma gömülmeyecektim.
"Gidelim kızım." dedi Zümrüt Hanım. Güneş annesine dönüp başını salladı ve hepsi tekrar bana baktı. Hepsinin gözleri şaşkınlık ve korkuyla açılırken Güneş'in "Aden." çığlığı ile irkildim. Onlara ne olduğunu soracakken boğazıma sarılan kolla ve karın boşluğuma dayanan sert cisimle nefesim kesildi.
"Merhaba kızım. Sonunda kavuştuk!"
* * *
Yorumlar