ADEN 46. BÖLÜM KIYAMET / SEZON FİNALİ

 46. KIYAMET / SEZON FİNALİ

Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanmayan hayatlardır, demiş Bukowski. Hangimiz yaşamıştık hayatı ya da hangimiz yaşayamamıştık bilmiyordum. Yaşam denilen hayat sanki ucu bucağı görünmeyen sonsuz bir kuyuydu ve biz o kuyuya düştükçe düşüyor ama bir türlü yere çakılıp ölümle kavuşmuyorduk. Ölüm bir kurtuluş muydu? Ölünce her şey son mu bulacaktı emin değildim ancak biliyordum ki ölmek için nabzımın durmasına, kalbimin çalışmamasına gerek yoktu. Dakikalar önce boynuma sarılan o kol beni çoktan kuyunun dibiyle buluşturmuştu.

Annemlerle salonun ortasında yan yana yere oturmuş karşımdaki adamı izlerken zihnimin çok gerilerindeki bir hatırayı anımsadım. Küçükken farelere çok üzülür kendimi hep onlar gibi hissederdim. Annem bazı zamanlar evin her köşesine kapanlar kurar evimizi istila eden fareleri yakalamaya çalışırdı. Yakalardı da. Her gece üşenmez kapanları yerleştirir her sabah uyanır uyanmaz kapanları ve benim gözümde annemin kurbanları olan fareleri toplardı. Sonrasında yaşadığımız apartman tamirat görüp düzenli olarak ilaçlanınca annem kapanlarını bir daha kurmamıştı.

Kendimi yine o fare gibi hissediyordum. Kapana bu sefer biz kısılmıştık. Avcı olan annem değildi, farelerde kurban... Avcı babam, kurbanlar ise bizdik.

"E ne demişler çekirge bir sıçrar iki sıçrar. Üçe gerek kalmadan avucuma düştünüz." dedi oturduğu sandalyeden bize bakarken.

Boynuma sarıldığında annemleri tehditle susturmuştu. Güneş'e dış kapıyı kilitletmiş, annemin odasındaki açık pencereyi kapattırmıştı. Güneş korkuyla denilen her şeyi yapmıştı. Bizi pencerelerden uzak bir yerde salonun tam ortasında oturtmuş ve telefonlarımızı da almıştı.

" Karıcım, sen bayağı bir şaşırdın beni gördüğüne yoksa bu kızların benim dışarıda olduğumu söylemediler mi?" dedi alay dolu sesiyle.

"O dilini kızlarıma uzatma. Sakın uzatma..." dedi annem hiddetle. Hemen yanımdaydı. Diğer yanımda ise Güneş vardı. Zümrüt Hanım ise Güneş'in yanında oturuyordu.

"Kızlarınmış... Benim de kızlarım karıcım. Biri yaptığım diğeri büyüttüğüm." dediğinde gülerek baktım ona. Ondan korkuyordum, bunu biliyordu ancak bunu bilse dahi ona korkumu gösterecek değildim.

"Sende şam babası oluyorsun o halde." dedim gülerek. Alaylı tavrım onu öfkelendirirken yüzünde benzer bir ifade peyda oldu.

"Senle en son hesaplaşacağız kızım. En son o yüzden sen sıranı bekle." dediğinde annem ona atılmaya çalıştı ama tuttum.

"Seni öldürürüm kızıma dokunursan seni öldürürüm." diye bağırdı annem.

"Bağır bağır, bas bas bağır." dedi rahat bir tavırla. Aşağıda polislerin olduğunu biliyordu ancak bu farkındalığın onu etkilediğini söylemem imkansızdı. Gözlerindeki ifadeden anlıyordum ki onu hiçbir şey durdurmayacaktı.

Korkunç olan hayatlar mıydı gerçekten? Yoksa babam olacak adamın gözlerinde gördüğüm ölümüm mü korkunçtu karar veremiyordum. Eskiden gözlerine bile bakamazdım oysaki. Belki de mutlak sonumu görmenin korkusuydu gözlerine bakamamamın sebebi. Yaşayamadığım yaşanmışlıkların gölgesine sinmişti ve ben belki de ölümü kabullenmek istemediğimden bugüne dek o gözlere şu anda olduğu gibi uzunca bakamamıştım.

"Ne istiyorsun?" dedim.

"İntikam." dediğinde sızlatan bit tebessüm belirdi dudaklarımda.

"neyin intikamı?" dedi Güneş, titrek ve kısık çıkan sesiyle. Bakışları Güneş'e döndü.

"Beni o deliğe tıkmanızın intikamı. O baban, abilerin her şeyimi aldılar elimden. Sizi bakalım benim ellerimden alabilecekler mi?" dedi.

Bana bir insanın hissettiği en gerçek duygu hangisi diye sorsalar hiç düşünmez nefret derdim. Nefret, yadsımanın en belirgin tavrıydı. Kendinden başka hiçbir şeye dönüşmemesi onu gerçek kılıyordu. Sevgi, aşk, merhamet dahi bir süre sonra bazen nefrete dönebiliyorken nefret ne sevgiye ne aşka ne de merhamete dönüşmüyordu. Babamın nefreti de dönüşmeyecekti ve bize ölümü vadeden şey buydu.

Oturduğu sandalyeden kalkıp yanımıza geldi. Annemin hemen yanında durup ona tepeden bakışlar attı. Sonra bana kaydı gözleri. "Deli ananı iyileştirmişsin ama boşuna o kadar masraf ettin. " dedikten sonra pencerelere yöneldi ve tülün ardından dışarıyı izledi.

"Bir de polis olacaklar. Hiçbir şeyin farkında bile değiller." dedi keyifle.

"Elbet fark edecekler... Eve gitmediğimizde Emir'in ilk işi polisi aramak olacak." dedim emin ve sert çıkmasına özen gösterdiğim sesimle.

"O zamana kadar kim öle kim kala." dedi ve tekrar yanımızdan geçip karşımızdaki sandalyeye geri oturdu.

"Ahmet." dedi annem. Birbirlerine baktılar.

"Yapmak istediğin şeyi yaptığında eline hiçbir şey geçmeyecek. Bir hiç uğruna elini kana bulayacaksın."

Annem karşısındaki adamı benim kadar hatta benden bile daha iyi tanıyordu. Benim onun gözlerinde gördüklerimi annemde görmüştü.

"Dört ceset. Ölene kadar hapishanede yatmayı göze alacak mısın?" dedi annem.

"Sence ben o deliğe geri döner miyim?" dedi ve pis pis sırıttı. "Sen merak etme karıcım ben eşeği sağlam kazığa bağladım."

"Neyi bekliyorsun o zaman? " dedim dilime hakim olamayarak. Sırıtışı büyüdü ve kahkahaya dönüştü.

"Baban olarak seninle paylaşmam gerekenler olacak onu bekliyorum kızım." dediğinde göğsümün ortasında çöreklenmiş sızı kuvvetlenirken derin bir nefes alıp o sızıyı bastırmak istedim.

"Senden şikayetçi olmayız." dedi Zümrüt Hanım sessizliğini bozarak.

"Bak sen, başka?" dedi baba müsveddesi keyifle.

"İçeriye tekrar girmeni de bir şekilde engeller ve sana yeni bir hayat sunarız. Buradan uzakta. İstediğin ülkede." dedi Zümrüt Hanım. Bakışlarım ona kaydı. Yüzünde en ufak bir kaygının, endişenin emaresi yoktu.

"Ah siz zenginler... Her şeyi parayla halletmeye o kadar alışmışsınız ki..." sustu ve oturduğu sandalyede yayılıp bir eliyle çenesini ovaladı.

"Paranız ne seni ne," bakışları Güneş ve bana döndü. "kızlarını kurtaramayacak." dedi ve göz kırptı.

"Gerçi siz ailecek Aden'i sevip saymadığınız için sadece Güneş için endişelenseniz kafi... Benim kızım için annesi endişelenebilir ama korkmayın peş peşe gideceksiniz." dedi ve keyifli bir kahkaha daha attı.

"Arayı çok açmayacağım." dedi ve tekrar kahkaha attı. Gözlerimi ona diktim derin bir nefes alıp verdim.

"Seni kim sevmedi?" dedim yine alaylı bir tavırla. "Annen mi yoksa baban mı?" dediğimde yüzündeki o gülüş anbean silindi.

"Söylesene seni gerçekten seven biri oldu mu? Beni en azından seven insanlar var ya senin, senin var mı?" dedim.

Oturduğu sandalyeden kalktı. Ağır adımlar atarak yanıma geldi ve tam önümde durdu. Bana tepeden bakışlar attı ve yüzüne korkunç bir gülüş yerleştirip sol eliyle ensemdeki saçlarıma asıldı. Diğer elinde tuttuğu silahı şakağıma dayadı. Annemin, Güneş'in ve Zümrüt Hanım'ın bağırışları evi inletiyordu. Annem ve Zümrüt Hanım beni onun elleri arasından kurtarmaya çalışırken Güneş küçük yumruklarını baba müsveddesinin göğsüne indiriyordu.

"Bırak, bırak kızımı." diye bağırdı annem. Elleri saçlarıma yapışmış elin üzerindeydi. Zümrüt Hanım ise şakağıma dayalı silahı tutan eli ittirip duruyordu.

"Korkağın tekisin aslında zayıf, güçsüz bir adamsın. Kocaman bir hiçsin." dedim gözlerinin içine bakarak. Saçlarıma daha da sert asıldı. Canım yansa da dişlerimi sıkıp acımı belli etmemek için tuttum kendimi.

"Bırak, bıraksana Aden'i bırak." diye ağlayarak bağırdı Güneş. Şunun farkındaydım ki birazdan bu evin kapısı oldukça gürültü bir şekilde çalacaktı. Güneş'in yumruk darbeleri daha da sertleşirken tekme de atmaya başladı.

"Eh, yeter be." diyerek ellerini benden çekti ve saçlarıma asıldığı eliyle Güneş'i kendisinden uzaklaştırmak amacıyla ona çok sert bir tokat attı. Güneş sendeleyip geriye doğru düşerken Zümrüt Hanım Güneş'i tuttu. Ben ise onu göğsünden çok sert bir şekilde ittim ve ayaklandım. Kayıp dengesiyle üzerime doğru yürürken göğsüne sert bir darbe vurup tekrar ittim.

Sarsak adımlarla geri geri gitti ve düşmeden hemen önce kendisini toparladı. Ona karşı kullandığım gücün karşısında bana şaşkınlık ve öfkeyle harmanlanmış bir nefretle baktı. Ona aynı bakışlarla karşılık verdim. Üzerime doğru atılacağı an beklediğim şey oldu ve Onur'un sesiyle birlikte kapıya sertçe inen yumruk darbelerinin sesini duydum.

"Aden! Açın kapıyı ne oluyor? Aden!"

Onur'un sesini duymamla salon kapısının hemen yanında olan dış kapıya yönelmek istedim. Ancak kapıya ulaşamadan saçlarımdan çekilip salonun ortasına doğru fırlatıldım. Yüz üstü düştüğüm yerden ayaklanmaya çabalarken herkesin sesi birbirine karışmıştı.

Ayağa kalktığımda Güneş'i annemlerin hemen gerisinde kulaklarını kapatmış bir şekilde gördüm. Annem ve Zümrüt Hanım ise kurtulmanın umuduyla hem yardım istiyorlar hem de babam olacak o adamla boğuşuyorlardı. Onlara yöneldim ancak her şey çok ani gelişti ve annemi kendisine çekip bedenini kendisine siper ederek ne ara çıkardığını fark etmediğim bıçağı annemin boğazına yasladı.

"Anne." diye çığlık attım korkuyla. Onlara doğru adım atacağım sıra Zümrüt Hanım beni kolumdan tutup arkasına çekti ve elimi eline hapsetti.

"Geri basın." diye öfkeyle bağırdı Ahmet Saygın. Arkadan Onur'un sesi de geliyordu. Çalmaya başlayan siren sesleri de cabasıydı.

"Tamam, tamam bırak Filiz'i." dedi Zümrüt Hanım sakinliğini koruyarak. Ancak elimi tutan eli titriyordu.

"Geri bas dedim." dedi dişleri arasından konuşarak.

Zümrüt Hanım arkasına bakmadan geriye doğru bir adım attı ve bende onunla birlikte geriye doğru adımlar attım. Bedenim Güneş'in bedenine çarpınca durdum ve dönüp ona baktım. Gözlerinde gördüğüm şey tanıdıktı. Korku artık hepimizin gözlerine sinmişti.

"Oturun." dediğinde birkaç saniye yüzüne baktık. Oturmadığımızı görünce tekrar "oturun." dedi bağırarak.

Zümrüt Hanım önümüzde biz Güneş ile arkasında olacak şekilde oturduk. Bir koluyla beni diğer koluyla Güneş'i sarıyor ellerimizden tutuyordu.

"Bırak annemi." dedim. Annemle kesişen gözlerimiz hızla dolarken annemin yüzünde oluşan o buruk tebessüm kurşun yarası gibi canımı acıttı.

"Lütfen." dedim fısıldayarak.

"Eğer içeri girmeye çalışırsanız en ufak bir girişiminizi fark edersem teker teker öldürürüm hepsini. " diye bağırdı başını kapıya doğru çevirip bağırarak.

"Tamam, bak öncelikle sakin ol. Seninle konuşup anlaşalım." dedi Onur kapının ardından.

"Benim sizinle konuşacak bir şeyim yok def olun." dedi ve bize geri döndü. Annemi daha da sıkı tutarken bıçağın keskin tarafını boynuna bastırmaya başladı.

"Bak daha önce de söylediğim gibi." dedi Zümrüt Hanım ve yutkundu. "Buradan hepimiz sapasağlam çıkabiliriz. Senden de şikayetçi olmayacağız." dedi bir kez daha.

"Salak mı var lan karşında?" diye bağırdı ve aniden bize doğru hızlı bir adım attı. Annemin boğazından sızan kanla çığlık atıp ayaklanmaya çalışırken Güneş ve Zümrüt Hanım beni tuttu. Onlardan kurtulmak istedim ancak Güneş'in belime sarılan kolları beni engelliyordu.

"Tamam, tamam en azından kızları bırak." dedi bu sefer ancak çaresi boşunaydı.

"Onlar benim hayat sigortam." dedi.

Bakışlarımı bir an olsun annemden çekmedim. Onunda gözleri benim üzerindeydi. Boğazından sızan kan ince bir yol çizerek gerdanına yayılıyordu.

" Annemi bırak. Diğerlerini de bırak. Derdin benimle. Hep benimle oldu nedeni hiçbir zaman anlayamayacağım ama bu hep böyle oldu. Şimdi de hesabını benimle gör ve lütfen bırak annemi." dedim. Sesim yine sertti.

"Anneni bırakayım öyle mi?" dedi.

"Lütfen, bırak annemi." diyerek isteğimi yineledim.

"Peki madem." dedi ve annemin boynundaki elini çekti ancak diğer eli hala karnına sarılıydı. Gözlerimi annemden çekip ona çevirdim. Gözlerinde gördüğüm şey ölümün soğuk yüzüydü. Gerçeği bilmek için onu duymaya, okumaya ya da görmeye ihtiyacınız yoktu. Gerçeklik öyle ya da böyle varlığını size hissettiriyordu.

"Yapma, yapma." dedim. Zümrüt Hanım'ın tutuşundan kurtulurken kahkahasını bir kez daha duydum.

"Bunu sen istedin." dediğinde Güneş'in kollarından da sıyrıldım ve anneme doğru koştum. Ancak annemin bedenine art arda saplanan bıçak geç kaldığımı gösteriyordu. Annem üzerime doğru düşerken bedenini tuttum ve birlikte düştük. Zümrüt Hanım'ın ve Güneş'in çığlıklarıyla kapının ardından gelen seslere sağır olan kulağım sadece annemi duyuyordu.

Ellerimi bıçak darbeleri alan karın boşluğuna ve ön karın kısmına bastırıyordum ancak her yarasına yetişemiyordum. Zümrüt Hanım'ın varlığını yanımda hissettiğimde üzerindeki ince ceketi hızlıca çıkarıp bana uzattı. Elinden alıp tüm yarasını kapatacak şekilde bastırdım.

"Aden." dedi annem boğuk çıkan sesiyle. Farkına varmadığım gözyaşlarım annemin yüzüne damlıyordu.

"Bir şey yok. Hiçbir şey yok annem. Hayati tehliken yok. Yorma sakın kendini tamam mı ?" dedim. Bıçak darbeleri hayati bölgelerine denk gelmemişti. Ancak derin kesikler olması kanamasını yoğunlaştırıyordu.

"Güzel kızım benim." dedi annem gözlerindeki yaşları şakaklarından saçlarına karışırken.

"Anne." dedim ilk defa titreyen sesimle.

"Ağlama annem. " dedi. Bir elini kaldırmaya çalıştığında bir elimle tuttum elini. "Yorma kendini." dedim ve elini karnının üzerine yasladım.

"Ölmedi mi?" diyen lanet ettiğim adama baktım. Bir elinde kanlı bıçak diğer elinde ise silah vardı.

"Allah'ın belası." diye bağırdım tüm nefesimle.

"Böyle devam edersen annende yapamadığımı bu delide yaparım." dediğinde bakışlarım hızla Güneş'e döndü.

Güneş dizleri üzerinde, elleriyle kendini hırpalıyor gözlerini bir an olsun annemden ayırmıyordu. Sessiz çığlıkları ise gözyaşlarıyla kendini belli ediyordu.

" Sıkıca bastır. Ellerini asla çekme. " dedim Zümrüt Hanım'ın ellerini tampon bölgesine yerleştirdiğim esnada.

Güneş'in yanına vardığımda kanlı ellerimle yüzünü avuçladım ve onunla göz kontağı kurmaya çalıştım. Ancak burada değildi, gözlerini asla annemden ayırmıyordu.

" Güneş bak bana bak." dedim ve ellerimi omuzlarına indirip sarstım. Gözlerim dudağına kaydıponda ediği tokat dudağının sağ köşesini patlatmış olduğunu gördüm. Bunu şimdi fark ediyordum.

"Güneş!" diyerek bir kez daha sarstım onu ve çenesini tutup yüzünü sertçe yüzüme çevirdim.

"Aden." dedi bağırmaktan tahriş olan ve kısılan sesiyle.

"Buradayım. Buradayım güzelim." dedim.

"Annem." dedi ve hıçkırıklarını serbest bıraktı. Sarsılarak ağlarken onu göğsüme yasladım.

"İyi, bir şey olmayacak Güneş. Hiçbir şey olmayacak." dedim.

Gözyaşları durmadan akarken peşimden sürükleyerek annemin yanına geldim. Güneş'i Zümrüt Hanım'ın kolları arasına bırakıp anneme yöneldim. Kanaması bir nebze azalsa da çok kan kaybetmişti.

"Dayan tamam mı?" dediğimde kısık gözlerini aralamaya çalıştı ancak kan kaybı ona yoğun bir yorgunluk hissettirdiği için bitkindi.

"Ahmet Saygın, içeride yaralı var mı?" Onur'un sesiyle başımı kapıya çevirdim. Ahmet Saygın oturduğu sandalyeden kalkıp kapının önüne gitti ve kapı deliğinden baktı.

"Bu evden kimse yaralı çıkmayacak." dedi ve bakışlarını bana çevirip konuşmaya devam etti.

"Bu evden hepimizin cesedini çıkaracaksınız."

"Seni anlıyorum öfkelisin, intikam almak istiyorsun ancak içerideki insanlar masum Ahmet. İçeridekiler senin kızların ve anneleri." dedi Onur. Bunun Ahmet Saygın'ın pekte umurunda olduğunu sanmıyordum. Ellerine bulaşan kanda kanıtımdı.

"Sence bu benim umurumda mı? Geberip gitsinler." dedi tüm nefretini kusarak. Onur ikna etmek için bir süre daha konuştu ancak istediğini elde edememişti. Ahmet Saygın, babam dediğini yapacaktı.

"Ahmet." dedi annem. Sesi kesik kesik çıkıyordu.

"Kızları bırak gitsinler. Yalvarırım bırak kızları."

"Ne zamandır bu kadar iyi bir anne oldun sen kız? Ölümle burun buruna gelince böyle oluyor demek ki ." dedi. Annemin acı içinde kıvranmasından zevk alıyor ona yalvarması daha da keyiflendiriyordu onu.

"Neden yapıyorsun bunu? Neden ya neden?" diye ağlayarak bağırdı Güneş. Ancak Ahmet Saygın oralı olmadı.

Kapının arkasında birden yükselen sesler ve geriden gelen Emir ve Haydar abinin sesiyle bakışlarım kapıya döndü. Ahmet bir kez daha kapıya gitti ve sesleri dinledi. Salon kapısının eşiğinde durup bize baktı.

"Geldi seninkiler." dedi ve tekrar kapının önüne geçti.

"Aden...Aden iyi misiniz?" Emir'in canhıraş bağrışıyla hıçkırdım. Gözyaşlarım hızla dökülürken başımı anneme ve Güneşlere çevirdim. Güneş'in de benden bir farkı yoktu. Zümrüt Hanım'ın ise yüzünde, gözlerinde artık sadece korku vardı.

"Şimdilik iyiler Emir. " dedi ve gülerek bize baktı.

Bir insan nasıl bu kadar kötü olabilirdi? Tüm benliği ile kötülüğe bürünüp nasıl hiçe sayardı her şeyi. Onu bu denli kötü yapan ben miydim, annem miydi? Yoksa yaratıldığı andan beri içinde kötülüğü mü barındırıyordu? Bu sorulara bir cevap aramak yersizdi. Kötülük onunla bütünleşmiş, iyiliğe iğne deliği kadar yer bile bırakmamıştı.

"İt herif gücün hep onlara yetti. Korkaksın korkak." dedi Emir öfkeyle. Araya Onur ve Haydar abinin de sesleri karışıyordu.

"Ne kadar korkakmışım göreceğiz." dediğinde kapıya sert bir darbe indi.

"Öldüreceğim seni, duydun mu onlara yaşattığın her şey için öldüreceğim seni." diye bağırdı Emir. "Çocuk!" diye bağırdığını duydum Haydar abinin.

"Cici babanda gelmiş." dedi iğrendiğini belli ederek. Halbuki iğrenç olan oydu.

"Ahmet." dedi bu sefer Haydar abi.

"Hüküm giydiğin on yılın var. Kaçarak bunu katladın bir de üstüne insanları rehin aldın. Yaptığın tek şey cezana ceza eklemek. Bırak onları ve pişmanlıktan yararlan." dedi.

"Buradan hepimizin cesedi çıkacak. İlk önce Filiz... Yaralı malum kendisi." dediğinde kapıya art arda sert darbeler indi. Emir'in küfürleri buraya kadar gelirken uyuşan ellerimi hissetmemeye başlamıştım. Zümrüt Hanım'a döndüm ve " Yerime geçer misin?" diye sordum. Yer değiştirdiğimizde ayaklandım kapıya doğru ilerledim. Bana doğrulttuğu silah umurumda bile değildi.

"Haydar abi." dedim duyması için bağırarak.

"Kızım." diyerek karşılık verdi hemen. Bana hissettirdiği o güveni karşımdaki adamın yerle bir etmesi o kadar canımı yakıyordu ki bunu nasıl ifade edeceğimi bile bilmiyordum.

"Ambulans geldi mi?" dedim.

"Geldi. Aşağıda dört tane var." dediğinde görmese de başımı salladım.

"Annem yaralı. Hayati tehlikesi yok ama çok kan kaybetti." dediğimde kapının arkasında bir arbede yaşandı.

"Biz buradan çıkacağız." dedim.

"Öyle ya da böyle. Buradan çıktığımızda biz hayatımıza devam ederken sende o delikte çürüyüp gideceksin." böyle olmasını arzuluyordum. Buradan sapasağlam çıkmayı...

"Siz geberip giderken ben buralardan çok uzakta olacağım." dedi tok çıkan sesiyle. Kendi gerçeğinde yaşıyordu ve o gerçeklerine öyle körü körüne inanmıştı ki diğer ihtimallerin üzerinde düşüncelerini gezdirmiyordu.

"Aden..." dedi Haydar abi. Cevap vermedim.

"Herkes burada Aden, hepimiz buradayız." dediğinde artık baba demeye dilimin varmadığı Ahmet Saygın'ın yüzünde eğreti bir gülüş beliriverdi.

"Herkes buradaymış bak. Tabi gerçekten öyle mi bilemeyeceğim." dedi ve pis pis sırıttı.

Ona daha fazla bakmaya dayanamadığımdan sırtımı ona dönüp annemin yanına geri döndüm. Tampona devam etmeye başladığımda Güneş'te annemin başını kucağına yerleştirmişti. Bedeni sıcaklığı git gide düşüyordu. Üzerimdeki kot ceketimi çıkarıp hızlı hareketlerle üzerine örttüm.

"Bir yolunu bulmalıyız." dedi Zümrüt Hanım fısıldayarak. Bakışlarım dış kapıya kaydı. Kapı deliğinden dışarıyı izliyordu.

"Elinde silah var. Eminim ki kullanmaktan geri durmaz. " dediğimde yüzünü ekşitti ve başını salladı.

"Bir şekilde bırakmasını sağlayabiliriz." dediğinde bakışlarım birden Güneş'e dönüp baktım. Dövüşmeyi biliyordu belki bu işimize yarardı ancak Güneş değil dövüşmek ayakta durabilecek gibi bile görünmüyordu.

"Orada fısır fısır konuşup beni atlatmanın planlarını kurmak yerine ecelinizi bekleyin." dedi ve oturduğu sandalyeyi salon kapısının eşiğine yerleştirip oturdu. Kirli kot pantolonun ön cebinden bir telefon çıkarttı.

"Az kaldı kızım. Birazdan her şey son bulacak." dedi bana bakarak ve sonra tekrar telefona baktı. Bir şey beklediği çok açıktı.

"Aden..." annemin sesiyle bakışlarımı anneme çevirdim. Yüzü solmuş, dudakları morarmıştı.

"Annem." dedim dolu dolu. Annem bakışlarını benden Güneş'e çevirdi ve "Güneş." dedi.

"Güzel kızlarım." dedi ancak konuşur konuşmaz bir öksürük krizine girdi. Dudaklarının arasından kan sızdı.

"Anne konuşma, yorma kendini lütfen." dedim. Zorlukla gülümsedi.

"Ben size sahip çıkamadım." sesi o kadar zor çıkıyordu ki duymak için eğiliyordum.

"Size yaşattığım her şey için özür dilerim. " dediğinde Güneş'in ağlamaları daha da hızlandı.

"Anne." dedi Güneş hıçkırıklarının arasından.

"Birbirinizi hep çok sevin, sırtlarınızı birbirinize dönmeyin." dedi öksürüklere boğuldu.

"Filiz. Kızları üzüyorsun." dedi Zümrüt Hanım sertçe ancak onunda gözleri dolu doluydu. Annem gülümsedi ve gözlerini Zümrüt Hanım'a çevirdi.

"Bana söz ver." dedi ve tekrar öksürdü. Bir kez daha dudaklarından kan sızarken parmaklarımla hızlıca sildim çenesine yol alan kanı.

"Kızım, Aden'im sana emanet." dediğinde Zümrüt Hanım'la gözlerimiz çakıştı. Sol gözümden bir damla yaş aktığında benimde gözlerimden akıp gitti yaşlarım.

"Anne, bozuşacağız biliyorsun değil mi? Konuşma böyle." dediğimde derin bir nefes alıp verdi. Göğsü hırıltılıydı.

"Emir çok üzülecek..." dediğinde kendimi daha fazla tutamadım ve hıçkırarak ağlamaya başladım.

"Gidersen sana küserim. Bir daha da barışmam anne." dedim ağlayarak.

"Kardeşlerin sana emanet. Sen de önce Allah'a sonra da..." bir öksürük krizi daha onu yoklarken göğsü hızla inip kalktı. Bilincini kaybetmek üzereydi.

"Annem. Uyuma tamam mı? Bizimle kal." dediğimde beni duyduğundan emin değildim.

"Allah'a ve annene emanetsin." dedi ve gözleri kapandı.

"Anne." dedik Güneş ile aynı anda. Bir elim hızla boynundan nabzını yokladı. Nabız atışı vardı ancak kan kaybettikçe yavaşlayacaktı.

"Lütfen. Bari annemi bırak çıkartalım. Ne olur." dedim ağlayarak ancak bana bakmaya bile tenezzül etmedi.

"İstediğin neyse veririm. Para, mal mülk." dedi Zümrüt Hanım ancak o sıra çalan telefonla susmak zorunda kaldı. Ahmet Saygın çalan telefonunu keyifle açtı ve karşı tarafı dinledi.

"Baran'la, Yusuf'la da konuşur hallederiz bir şekilde hapishaneden de çıkarsın." dedi. O ise telefondaki kişiyi dinliyor zafer çığlıkları atan bakışlarıyla bize bakıyordu. Telefonu kapattığında bakışlarını sadece bana odakladı ve gür bir kahkaha attı.

"Baran ve Yusuf mu dedin sen?" diyerek benden çekti bakışlarını ve Zümrüt Hanım'a çevirdi.

"Evet onlarla konuşuruz. Hallederiz sen yeter ki bırak bizi."

"Oğlun senin oğlun yok mu ? Neyim var neyim yok her şeyi ortaya çıkardı. O on yıl senin oğlunun eseri." dedi ve keyifle bir kez daha kahkaha attı. Onun bu hali korkunun beni çepeçevre sarmasına neden oldu.

"Ama canını sıktığı tek insan ben değilmişim". diyerek biraz daha yayıldı sandalyede.

"O ne demek?" dedim korkuyla. Bakışları tekrar beni buldu.

"Nedim Sancak. Tanıyorsundur sizi kevgire çeviren adam." dediğinde nefesim kesildi. Göğsüme inen darbe o kadar aniydi ki yutkunamadım bile.

"Sağ olsun beni o delikte rahat ettirdi. Ancak her şeyin bir bedeli var güzel kızım." dediğinde korkuyla harmanlanan şüphe etrafımı sardı.

"Ne? ne yaptın?" diye bağırdım. Gülüşü daha da büyüdü.

"Oğluma bir şey mi yaptın?" diyerek hemen peşimden konuştu Zümrüt Hanım.

"Ben değil, onlar yaptı. Oğlunuz olurda taklalar atmış arabasının içinden sağlam çıkmayı başarırsa o zaman teklifini düşünürüm." dediğinde aldığımız yeni darbe bizi şoka sokmuştu adeta.

"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı Güneş.

"Yalancı, yalancı." diyerek devam ettirdi bağışların Güneş.

Zümrüt Hanım girdiği şoktan çıkıp bir sürü tehditler yağdırdı karşısındaki adama. Evladına bit şey oldu korkusu onu yerle bir ederken tüm duvarları yıkılmış, sarsılmaz soğuk kalınlığı yerle yeksan olmuştu. Uzandım ve elini tuttum. Ona sakin olmasını söyledim ve gözlerimle Güneş'i gösterdim. Gözleri kızarmış, gözyaşları dur durak bilmeden akıyordu.

Ben ise bambaşka bir alemdeydim. Ciğerlerimde can çekişen nefesim canımı acıtıyorken peş peşe yutkunmaya çalıştım ancak boğazımın orta yerine oturan yumru buna izin vermiyor, çentikleriyle kanatıyordu beni.

"Tabii, Nedim Bey'in tek düşmanı Baran değildi." dedi bakmaktan, görmekten nefret ettiğim gözlerini benden ayırmadan. O konuştukça kurşun yediğim yer sızım sızım sızladı.

Kalbime saplanan acıysa Baran'ın acısı değil Yusuf'un acısıydı...

"Yusuf..." dediğimde yüzü kasıldı ve oturuşunu dikleştirip öyle baktı bana.

"O it hapishaneyi dar etti bana. Nefes aldırmadı piç. Neyse ki ortak çıkarlarımız olan Nedim Bey rahat etmem için elinden geleni yaptı. " diye bağırdı yüzüme doğru. Öfkeyle ayağa kalktım. Benim kalkmamla o da kalktı ve tam karşımda durdu.

"Ne yaptın ona?" dedim titreyen sesimle. Alaylı ifadesi silinmedi yüzünden. Siyaha dönük gözleri zaferinin tadını çıkarırcasına ışıl ışıldı.

"Ne yaptın ona?" diye bağırarak sordum bu sefer.

"Ben yapmadım. Ben sadece onu buraya çıkmaz sokağa gelmesini sağladım. Yapılması gerekenleri başkaları halletti." dediğinde duraksadım. Yusuf burada, arka sokakta mıydı?

"Evet, o sokakta." dedi ne düşündüğümü anladığını belli ederek.

"Yalan söylüyorsun. Blöf hepsi." dedim. Ancak öyle olmadığı ayan beyan aramızdaydı.

"Benim güzeller güzeli kızım. Sona geldik." dedi keyifle.

"Hayır..." dedim biçare sesimle. Bu söyledikleri doğru olamazdı.

"Yusuf artık yok." dediğinde ağlamalarıma kahkahalarım karıştı. Önce güldüm sonra hıçkırarak ağlamaya başladım.

"Yalan söylüyorsun? Yusuf size pabuç bırakmaz. Seni yine tıkacak o deliğe ömür boyu da çıkmaman için elinden gelen her şeyi yapacak." dedim hıçkırıklarımın arasından.

" Ölü bir adam bana ne yapabilir ki?" dedi sırıtarak.

Bağırmak istedim, bağırıp çağırmak. Feryat figan etmek istedim ancak bulamadım sesimi. Dilinden dökülen her kelimenin yalan olmasını haykıran yanımı kalbimde hissettiğim amansız ağrı bastırıyordu.

"Yusuf Toral öldü."

"Onu o çıkmaz sokağa gelmesini sağladım. Kendisine o kadar güveniyordu ki tek başına geldi." nefesini burnundan verip güldü ve küçük gören bakışlarını üzerimde gezdirdi.

"Gerisi Nedim'in adamlarındaydı. Köşe başında enselediler seninkini. Yalan yok iyi mücadele etti ama o kadar kişiye tek başına lafa tutamazdı."

"Sana inanmıyorum." dedim. Dilim öyle söylese de kalbim çoktan bu gerçeği kabul etmişti.

"Acımadan dövdüler iti. Sonra da bıçakladılar. Kim bilir kaç kere sapladılar. Saatlerdir orada harabe binanın içinde... Senin anlayacağın kızım sevgilin artık yok, öldü." dediğinde nefes almadım. Ellerim boynuma sarındı.

"Aden." dediğini duydum Zümrüt Hanım'ın. Görmeyen gözlerimle baktım ona. Bu yaşadıklarım gerçek miydi yoksa bir kabusun içerisinde miydim farkına varamıyordum.

"Can çekişe, çekişe öldü seninki." dediğinde balyoz yemiş gibi sarsıldım. Yusuf ölmüş olamazdı... Ölse, ölse onun hissetmez miydim bende? Hissederdim... Ölmemişti, ölmeyecekti!

"Sen nasıl bir pisliksin." dedim. Kana bulanmış ellerimi ona doğru kaldırıp göğsüne denk gelecek şekilde savurdum.

"Allah'ın cezası..." diyerek üzerine atıldım ve göğsünden sertçe ittirdim.

Bedeni arkasındaki sandalyeye çarpıp yere düştüğünde silah elinden fırladı. Bıçak ise hala elindeydi. Ona yaklaşmama müsaade etmeden ayaklandı ve üzerime geldi. Ellerimi ona vurmak için tekrar hareketlendirdiğimde benden hızlı davrandı ve beni saçlarımdan tutup yere fırlattı. Yüzüstü yere düştüğümde üzerime çıktı ve beni sırtüstü döndürdü.

Tokat darbeleri yüzüme sertçe indi. Ancak bu darbelerin acısını hissetmiyordum. Üzerimden çekilmesi için göğsünden ittirsem de gücüm ona yetmiyordu. Zümrüt Hanım yardımıma geldi ve üzerimdeki bedeni itekledi. Ancak Ahmet Saygın güçlü bir adamdı ve yerinden milim kıpırdamamıştı. Elleri boynuma sarıldığında irkildim.

"Geber lan geber." diyerek boynumu sıkmaya başladı. Güneş'in adımı haykırışları dış kapının ardındaki seslerin çoğalmasına neden olurken kapıya inen sert darbeler yolun sonuna geldiğimizi gösteriyordu. Zümrüt Hanım tüm gücüyle bir kez daha üzerimdeki bedeni ittirmeye çabaladı ancak bir kez daha geri savruldu. Nefesim kesilmeye başladığında gözlerimi onun gözlerine diktim ve bana yaşattığı tüm acıları görmesini istedim. Dilimin diyemediğini gözlerim desin istedim ancak görmüyordu... Gözlerinde beni, bizi alt etmenin sevinci vardı.

Elleri arasından kurtulmak için mücadele etmeyi bıraktım ve gözlerimi zar zor Güneş ve anneme çevirdim. Annemin başı bana dönük, gözleri kapalıydı. Bu evden sağ çıkamayacaktık... Ne ben ne annem... Büyüdüğüm bu ev bize mezar olacaktı. Annemin çiçekleri kokmayacaktı artık. Kanımızın, ölü bedenlerimizin kokusu saracaktı dört yanı... Bu dört duvar ev değil mezardı artık.

"Bırak kızımı... Bırak kızımı Bırak." diye bağırdı Zümrüt Hanım canhıraş bir şekilde. Onun kızıydım değil mi? Onun kanını taşıyordum. Onun karnında var olmuş onunla yaşama tutunmuştum. Ne tuhaftı... Benim için mücadele ediyor ve yaşama tutunmam için savaşıyordu.

Tüm gücüyle beni kurtarmaya çabalıyordu ancak ben çoktan vazgeçmiştim. Belki de benim ölmem her şeyi sonlandıracaktı ama kanıma dokunuyordu... Ölmek değil de öldürülmek acıtıyordu büyümeyen yanımı. Ruhumun sızısı ağır geliyordu hissiz bedenime. Ölüyordum ve hayatı yaşayamayan her yanım ağlıyordu. Nefes alamıyordum ve bilincimi kaybediyordum.

"Baba..." dedim tükenen nefesimle. Kapalı gözlerimden yaşlarım akıyordu. Ağlıyordum, kendi ölümüme, anneme, Güneş'e, Zümrüt Hanım'a, diğerlerine. Yusuf'a...

"Senin baban falan değilim ben." dedi ve daha da sıktı boynumu. Nefesim kesilirken son anlarımı yaşadığımın farkındaydım. İki yanımda uzanan kolları kaldırdım ve ellerimi yüzüne yasladım.

"Bu hayatta..." dedim ve zar zor nefeslendim. "Seni sevebilecek tek insanı daha küçük bir çocukken öldürdün..." dedim. Gücü tükenen kollarım iki yanıma düşerken onun sesini duydum. Onun sesine, Güneş'in ve Zümrüt Hanım'ın bağrışları karışıyordu.

"Sevmekmiş... Sevgi denilen o zımbırtı koca bir yalan kızım. " dedi.

"Sana bir baba nasihati... Sevgi koca bir..." peş peşe duyduğum silah sesiyle bedenimin üzerine düştü bedeni. Boynumdaki elleri gevşerken başı hemen başımın yanındaydı. Ciğerlerime aniden dolan nefes geçtiği her yeri yakıyordu. Üzerimdeki beden sert bir darbeyle kalktı ve hemen yanıma düştü. Bulanık bakışlarım Zümrüt Hanım'ı buldu. Ellerinde tuttuğu silahla nefes nefeseydi. Onu, babamı, Ahmet Saygın'ı vurmuştu.

"Kızım." diye fısıldadı ve elindeki silahı yere atıp yanıma geldi. Beni omuzlarımdan tutup kucağına çekti ve geriye doğru adımladı. Elleri yüzüme yapışan saçlarımı geriye itti ve hafif tokatlar vurdu yüzüme.

"Aden. Aç gözlerini kızım." dedi ağlayarak. Gözlerimi açsam da bulanık her şey... Mavi gözlerini gördüm. Çenesinde biriken gözyaşları kirpiklerime damlıyordu. Derin nefesler alıp öksürüyordum.

"Geçti, kurtulduk Aden. kurtulduk kızım." dedi. Başımı göğsüne yasladım omuzlarımdan sardı beni. Onunla birlikte bende ağlamaya başladım. Gözyaşlarım gerdanına akıyordu.

Bir silah sesi daha duyduğumda arkasından evin içine dolan ayak seslerini duydum. Başımı geri çekip görmeyen gözlerle baktım etrafa. Polisler içeri girmişti. Yanlarında sağlık çalışanları da vardı. Biri anneme bakarken diğeri Ahmet Saygın'a bakıyordu. Emir'i gördüm koşarak yanıma geldi ve beni kendisine çekti. Elleri yüzümü kavradı acıyla baktık birbirimize.

"Geçti yavrum, geçti cennet bahçem." dedi. Gözleri boynuma takılmıştı.

"Kadın hastanın nabzı düşük. Kan grubu ne?" dedi annemle ilgilenen sağlık çalışanı.

"A rh pozitif." dedi Emir. Ellerini tutup yüzümden ayırdım ve ayağa kalktım. Ne yapacağımı bilmiyordum, kime gidecek kime koşacaktım ne diyecektim...

Güneş'in çığlıklarıyla arkamı döndüm ve ona baktım. Annemin yanı başındaydı ve onu oradan kaldırmaya çalışan polislere bağırıyordu. Elleri annemin kanıyla bulanmıştı. Yüzündeki kan izlerini gözyaşları silip götürüyordu.

"Erkek hasta eks." dedi. Acı hissetmedim, tuhaf bir durgunluk sardı etrafımı o an.

Eksitus Ölüm. Tıp literatüründe ölerek çıkmak anlamını taşırdı. Doğru olan ise evitus lethalis idi. Bunu şu anda hatırlamam çok saçmaydı ama anlamı buydu. Ölümdü! Ahmet Saygın ölmüştü. Babam... Ölmüştü. Bizim için cehenneme çevirdiği bu ev onun mezarı olmuştu.

Babamın ölü bedenini, annemin yaralı bedenini, yaşadıklarımızın en gerçek hatırası olan Güneş'in çığlıklarını, Zümrüt Hanım'ın ağlayışlarını. Emir'i, Haydar abiyi, her şeyi arkamda bırakarak çıktım bu mezardan. Beni engellemeye çalışan polislerden sıyrılıp indim merdivenleri. Apartmanın önüne geçilmez yazan polis şeritleri çekilmişti. O şerilerin arkasında polislerin zar zor zapt ettiği Yavuz Bey'e değdi gözlerim. Sonra Aslan'a ve Doğu'ya kaydı. Bana yönelseler de onlara da arkamı döndüm ve şeritten geçip uzaklaştım oradan. Gökyüzü kararmıştı. Sahi kaç saattir o karanlığın içindeydik?

Ayaklarım ezbere bildiği yolu koşmaya başladı. çıkmaz sokağın başına geldiğimde durdum ve yokuş olan sokağa baktım. Yusuf'un arabası sokağın en sonunda çıkmaza çıkan aranın önündeydi. Arabasına doğru koşturdum. Arabanın etrafında kan damlalarını gördüm. Başımı yerden kaldırıp etrafıma baktım. Bu sokakta it kopuktan başka kimse olmazdı. Evlerin çoğu da harabeydi. Başımı tekrar yerdeki kan damlalarına çevirdim ve o kan damlalarını takip ettim. Çıkmaza çıkan aradaki inşaat halindeki apartmana doğru gidiyordu kanlar. Koştum, tüm gücümle koşup girdim o apartmana. Önüme çıkan her yere baktım... Duvarları örülmemiş odalara, tamamlanmamış merdivenlere... Üst kata çıkacakken gecenin karanlığında kamufle olmuş bedenini az ileride gördüm. Sokağa bakan cephede beden duvarları örülmemiş odanın içindeydi.

Yusuf oradaydı... Kanlar içinde yerde yatıyordu. Çıktığım basamakları geri indim ve koştum. Birbirine karışan adımlarım koşmamı engelliyor beni sürekli yere yapıştırıyordu. Dizlerim, avuçlarım her yanım kanıyordu. Bedenine yaklaştığımda ayaklarım bir kez daha birbirine karıştı ve ben yine düştüm. Ancak bu sefer düştüğüm yer Yusuf'un kanından oluşan kan gölüydü. Annemin, babamın kanının arasına Yusuf'un da kanı karışmıştı. Titreyen dizlerimin üzerinde Yusuf'a doğru emekledim.

"Yusuf." dedim titrek sesimle. Beyaz gömleği kanıyla kaplanmıştı. Beyaz tek bir yeri bile görünmüyordu. Yüzü, boynu, elleri... her tarafı kanla doluydu.

"Ben geldim sevgilim..." dedim ellerimi yüzüne yaslarken. Buz gibiydi... İşaret ve orta parmağımı boynuna yasladım. Nabzı çok yavaştı... Saatlerdir bu halde olmasına rağmen iyi dayanmıştı.

"iyi olacaksın... İyi olacağız sevgilim. " ellerimi omuzlarına yerleştirip defalarca sarstım bilincini açmak umuduyla ancak karşılık alamadıkça kahroluyordum.

"Sen beni bırakıp gitmezsin ki... Yusuf bırakma beni." saçlarım yüzünü okşuyor, gözyaşlarım dudaklarına damlıyordu. Yüzünü okşadım, gözlerini, kirpiklerini yüzünün her köşesini öptüm. Kanı dudaklarıma bulaştı... Nefesim kanına.

"Yusuf..." diyerek bağırdım avaz avaz. Defalarca adını haykırdım gökyüzüne.

"Aden..." sesi varla yok arasındaydı.

"Yusuf, sevgilim..." dedim. Acıyla inledi, kirpikleri birkaç kez hareketlense de açamadı gözlerini.

"Yusuf'un canı." dedi bitik nefesiyle.

"Buradayım, yanındayım aşkım." dedim gözyaşlarımla. Yüzüne belli belirsiz bir tebessüm yerleşti.

"Ben gidiyorum Aden..." dediğinde hıçkırıklarımı dizginlemeye çalıştım ancak bu imkansızdı.

"Hayır, hayır gitmeyeceksin, gidersen ben nasıl yaşarım Yusuf?" dedim. Sesim tahriş olan boğazımdan dolayı tarazlı ağlayışlarımdan dolayı da boğuk çıkıyordu. Ama beni duymuştu, Yusuf beni hep duyardı zaten.

"Yaşa..." dedi çıkmayan sesiyle. "Sen yaşa..." ellerimin altındaki bedeni titremeye başladığında acıyla kasıldım.

"Yusuf, ne olur benimle kal." dedim. Ağırca yutkundu, gözlerini aralamak için çabalasa da gücü yetmedi.

"Hoşça kal sevgilim." dedi ve sustu. O susunca dünyam başıma yıkıldı.

"Yusuf." dedim ellerimin arasındaki yüzünü yüzüme yaklaştırırken. " Hayır, hayır..." dedim bağırarak ağlarken.

"Yusuf." parmak uçlarımla nabzını almak için boynuna ve bileğine dokundum. Saniyelerce bekledim ama yoktu. Nabız alamıyordum...

"Buradayım bak, bak sevgilim... Aç gözlerini yalvarırım." siren sesleri çığlık çığlığa yankılanmaya başladığında adımı bağıran sesleri duydum.

"Gitme Yusuf... Yalvarırım gitme." ellerimi göğsüne yerleştirip kalp masajına başladım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan masaj yapıyor bir yandan da onunla konuşuyordum ancak elimin altındaki kalbimi ve türlü atmıyordu.

"Bana bunu yapma yalvarırım. Gitme ne olur..."

"Aden!" Haydar abinin sesini duydum önce sonra bedenime sarılan kolları hissettim. Beni Yusuf'tan koparmaya çalışınca acı acı bağırdım.

"Dokunma bana. Bırakın beni." kollarımı sımsıkı sardım ölü bedenine. Parmaklarım kandan sırılsıklam olan gömleğine tutunmuş bırakmıyordu.

"Ölmedi Yusuf... Ölmez... Bırakamaz o beni." yüzümü göğsüne gömdüm.

"Aden. İzin ver müdahale etsinler kızım." dedi Haydar abi.

"Ölmedi o... Ölmedi. Bırak dokunma bana bırak..." dedim.

"Hani kollarında ölen ben olacaktım. Sen neden böyle kollarımdasın Yusuf?" hıçkırıklarım boğazımda düğümleniyor nefesimi kesiyordu.

Yüzümü, gömdüğüm kanlı göğsünden kaldırıp yüzüne baktım. Ellerimi tekrar yüzüne yaslayıp dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Usulca zarar vermekten korkarak sevdim yüzünü. Her yanımız kıpkırmızıydı.

"Canım, canım benim..." diye sevdim soğuk tenini.

"Üşümüş, çok üşümüş." dedim ağlayışlarımın arasından.

Bedenime bir el daha sarıldığında sertçe koparıldım Yusuf'un bedeninden. Çığlıklarım karanlık gökyüzünü yararken şimşek çaktı ve yağmur damlaları yeryüzüne düşmeye başladı. Sağlık görevlileri Yusuf'a elektro şokla müdahale ederken Haydar abinin kolları arasında çığlıklar atarak ağlıyor, tüm acımı haykırırcasına Yusuf'un adını bağırıyordum.

"Nabız yok." dedi onunla ilgilenen görevli ve müdahale etmeyi bıraktı.

"Hayır... hayır... Müdahale etsene kalp masajı yap." diye bağırdım ve beni tutan kollardan çıkmak işçin tüm gücümle çırpındım ama onlar benden daha güçlüydü.

"Daha ölüm katılığı oluşmadı bile. Nasıl nabız yok diye durursunuz? " Yusuf başında dizleri üzerinde duran görevli başını iki yana salladı ve ayaklandı.

"Bırak, bırak beni Haydar abi ." diyerek çırpındım acıyla. Tırnaklarımı beni tutan kollarına bastırıyor, çizikler oluşturuyordum.

"Durmayın öyle bir şey yapın." diye yalvardım başımı polislere çevirerek.

Onur Yusuf'a kalp masajı yapmaya başladığında ellerimi yüzüme kapattım. Haydar abi tek koluyla beni sarmıştı. Eli saçlarımı yatıştırmak amacıyla okşuyor, benimle sürekli konuşuyordu ama duymuyordum, hissetmiyordum...

"Dönüt yok." dedi Onur nefes nefese...

Yusuf'un kandan görünmeyen soluk tenine baktım. Hareketsiz bedenine... Ölümün acısı böyle bir şey miydi? Yusuf'un kalbi benim acıma bile dayanamazken ben hala nasıl nefes alabiliyordum? Ölümün acısı sahiden ölmekten daha da acıydı.

Ellerime değdi gözlerim. Kurumuş kan parmaklarımı hareket ettirmemi engelliyordu. Yusuf'un kanıydı... En son ona değmişti parmaklarım, onun kanı, onun teni değmişti parmaklarıma. Son muydu bu gerçekten ona bir daha dokunamayacak mıydım?

Bedenimi tutan eller bıraktı beni. Belki de son defa veda etmemi istediler ona. Hepsi geri çekilirken yine dizlerimin üzerinde emekleyerek yanına vardım. Ellerim yine yüzünü buldu. Daha da soğuktu şimdi teni. Omuzlarına sarındı kollarım ve göğsüme çektim bedenini.

"Sen ne zaman bu kadar ağırlaştın sevgilim?" diye fısıldadım beni duymayan kulaklarına.

"Kolların beni hep sarardı şimdi neden sarmıyorsun Yusuf?" Başımı başına yasladım.

"Yusuf gittin mi sahiden?" dedim korkarak. Dayanılmaz bir sızı tutu yüreğimi. Gözyaşlarım sanki can olacakmış gibi damladı Yusuf'un tenine. Daha da güçlü sardım bedenini güçsüz kollarımla.

"Yusuf..." diye haykırdım acımı geceye. Kimseyi görmedim, duymadım... O ve ben vardık... Onun ölü bedeni benim ölü ruhum.

Elinde ceset torbasıyla gözümün önünde beliren adama baktım. Acımdan utandı, elinde tuttuğu siyah torbayı arkasına sakladı. Yüzümü Yusuf'un boynuyla omzu arasındaki boşluğa yasaldım ve için için ağladım. Sevdiğim adamın bedenini itiş kakış bir ceset torbasına koyacak sonra onu morga taşıyacaklardı. Yusuf'u, canımı, sevdiğim adamı buz gibi bir dolaba sokacaklardı. Her acımda, her sevincimde sığındığım bedenini kanlarından arındıracak sonra neden öldüğünü anlamak için tekrar kanatacaklardı bedenini.

"Gitme sevgilim yalvarırım bırakma beni." dedim bir kez daha çaresizlikle. Boşaydı... Atmayan kalbi, soğuk teni ölümün kabusunu yaşatıyordu.

Seni çok sevdim..." dedim. Yüzümü boynundan ayırıp yüzüne baktım.

"Sevdamın seni öldüreceğini bilseydim yemin ederim seni sevmezdim." boğazıma dizilen hıçkırıklarım bıçak gibi kesiyordu genzimi.

Saatlerdir durmak nedir bilmeyen yaşlarım daha hızlı akıyordu şimdi rengini yitirmiş gözlerimden. Tenim artık hissetmiyordu kendi hükümdarlığını ilan eden yaşlarımı. Bedenim bir mezardı, onun bedeninden akıp tenime bulaşıyordu. Bir kez daha hıçkırarak haykırdım gökyüzüne acımı, nefesim görünmez duvarlara çarpıp bana geri döndüğünde ölümün amansız zaferini hissettim.

Ben hep kaybetmiştim. Doğarken, büyürken, yaşarken kaybetmiştim... Şimdi kazandığım dediğimi de kaybetmiştim... Ölüm arsız fısıltısıyla galibiyet naraları atarken Yusuf'u kaybetmiştim.

* * *





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL