ADEN 47. BÖLÜM YAŞAM / YENİ SEZON
47. YAŞAM / YENİ SEZON
Ölüm, dört kelime iki hece. Ölüm, dilden saliseyle dökülen bir kelime. Ölüm... Kimisi için kurtuluş, kimisi için sonsuz bir azap. Bugün ölüm bana ikisini de hissettirmişti. Ahmet Saygın'ın ölümü bana kurtuluşu hissettirirken Yusuf bana azabı yaşatmıştı. Yeryüzünde kabir azabını çekiyordum sanki. Böyle bir acıyı daha önce hiç hissetmemiştim. İnsanlar der ya hani en kötüsü evlat acısıdır diye. Bence en büyük acı en sevdiğini kaybetmekti. Belki de daha anne olmadığımdandı bu düşüncem.
"Aden." Emir'in sesi hemen yanımdan geliyordu. Ancak dilim laldi. Gözüm kör.
Saatlerdir ameliyathanenin önündeydim. İlk annem çıkmıştı, iyiydi. Sonra Baran çıkmıştı o da iyiydi. Şimdiyse Yusuf'u bekliyordum. Kollarımda ölen adam son bir umut doğurmuştu kalbimde. Nereden geldiğini anlamadığım Sefa abi oğlunu benim kollarımdan koparmış ve tüm çabasıyla tüm gücüyle oğlunu hayata geri bağlamıştı.
"Saat sabahın dördü." dedim. Sesim bağırmaktan kısılmıştı.
"Hastaneye akşam dokuzda geldik. Yedi saattir ameliyatta." dedim. Sesim bir bana çarpıyordu. Acım bir bana ağlıyordu.
"İyi olacak." dedi Emir.
Sesler bir yankıydı. Ne kadar yakınımda ya da ne kadar uzağımda olduğu fark etmiyordu. Sema ablanın ağlayışı, Sefa abinin koridordaki sert adımlarının sesi, Emir'in benimle konuşma çabası... Hepsi kocaman bir yankıydı...
"Çok zor geçiyor olmalı. Kalbi zaten zayıftı. O kadar acıya nasıl dayanacak?" kendi kendime konuşuyordum.
Sefa abi onu geri getirdiğinde atışları o kadar güçsüzdü ki nabzının atıp atmadığını anlayamamıştık bile. Defalarca yumruklamıştı oğlunun göğsünü. Elleri oğlunun kanına, gözyaşları oğlunun kandan görünmeyen tenine bulaşmıştı.
"Yusuf ile ilgilenen sağlık görevlileri de sorguda." çok gerilerden duyduğum Haydar abinin sesiyle saatler sonra başımı beyaz fayanslardan kaldırıp koridorun bir ucundaki adamlara baktım. Sefa abiyle Haydar abi kimin sorgulandığı hakkında konuşuyorlardı. Emir, hızla ayaklanıp yanlarına gitti.
" Yakalanmış mı Nedim denilen adam?" dedi Emir.
"Henüz değil. Sağlık görevlilerin davranışları Onur başkomiserin dikkatini çekmiş. Sorguluyor." dediğinde Yusuf'a yaptıkları müdahaleyi hatırladım. Hiç uğraşmamışlardı. Adrenalin bile vermemişlerdi.
"Onur şüphelendiyse vardır bir şey." dedi Sefa abi. Adam saatler içinde çökmüştü. Bakışı, duruşu, konuşması acı içinde kıvranıyordu.
"Diğerleri ne durumda?" dedi Sefa abi.
"Zümrüt Hanım henüz sorguya alınmamış. Yağız ve Aslan onunla. Doğu'da hem Güneş hem de Baran ile ilgileniyor." dedi sıkıntıyla.
"Güneş." dedi Emir.
"Doktorunu aradık. Şehir dışında seminerdeymiş. Sabah on gibi falan burada olur. Hastanenin psikoloğu durumunun oldukça kötü olduğunu söyledi." paramparçaydık. Dört bir yana savrulmuş, savrulduğumuz yerde kan revan içindeydik. Bakışlarımı onlardan çekip ameliyathanenin kapısına çevirdim.
"Allah'ım... Yalvarırım... Onu bana bağışla... Bize bağışla." dedim dua ederek.
Sesim o kadar kısılmıştı ki kendi sesimi bile zorlukla işitiyordum. Gözlerimi hastanenin beyaz tavanına kaldırdım. Göz kapaklarımı her kapattığımda gözlerim cayır cayır yanıyordu.
"Aden." Sema ablanın ağlamaktan boğuk çıkan sesine döndüm. Oturduğu sandalyenin yanındaki boş sandalyeye birkaç kez vurdu. Dermansız bacaklarımla zorlukla ayağa kalktım. Bacaklarım beni taşımazken hemen arkamdaki duvara yaslandım. Gücümü toparlayıp üç adımda yanına vardım ve oturdum.
Gözleri kana bulanmış ellerimde gezindi. Yıkamaya bile gitmemiştim. Ellerim en son Yusuf'un tenine değmişti. Yıkarsam ondan parmak uçlarıma kalan emarelerin silinmesini istememiştim. Sema abla titreyen elleriyle ellerimi tuttu ve kucağına çekti. Parmak uçları yavaşça gezindi oğlunun kurumuş kanlarının üzerinde.
"İyileşecek..." dedi. Başımı salladım.
"İyileşecek." dedim bende. İyileşecekti... Birbirine kapanan ellerimiz bize güç verirken elinin üzerini öptüm ve başımı Sema ablanın omuzuna yasladım.
"Özür dilerim." dedim içim yana yana. Oğlu benim yüzümden içerideydi. Her şey benim yüzümdendi...
"Bunu şimdi konuşmayacağız kızım. Sen olmasaydın da Yusuf o adamla uğraşacaktı. Böyle olmasa bambaşka şeyler olacaktı." dedi. Kendimi suçlamaktan alıkoyamıyordum.
"Sema'm." Sefa abinin sesiyle bakışlarımı hemen önümde duran ona çevirdim.
"Hala haber yok. İzin de vermiyorlar ki girelim." dedi Sema abla.
"Uzaması iyi bir şey yavrum. Demek ki iyi oğlumuz. Direniyor." dediğinde çenem tekrar titredi.
"Ona bir şey olmasın. Oğluma bir şey olmasın Sefa." dedi Sema abla. Sefa abi hemen önümüze çömeldi. Bir elini kenetlenmiş ellerimizin üzerine yasladı. Bakışları bir bende bir Sema abla da gezindi.
"Yusuf bize dönecek. Oğlumuz bize dönecek." dedi. Uzandı önce Sema ablanın alnına sonra benim alnıma bir öpücük kondurdu.
"Yusuf'um sevdiği iki kadını böyle görürse bana fırça kayar. Oğlumdan bu yaştan sonra fırça yemek istemiyorum. O yüzden toparlanın tamam mı?" dedi.
Titreyen bakışlarımı kaçırdım. Güçlü kalamıyordum artık. Saatlerdir gözümün yaşı dinmemişti. Gözlerim sızım sızım sızlıyordu. Kasılan parmaklarım canımı yakarken ağrıyan kalbim hepsinden beterdi.
" Doktor çıktı. " diyen Emir'e hepimiz ameliyathanenin kapısına baktık doktor arkasında ekibiyle birlikte çıkmıştı. Hızla ayaklandık yanlarına gittik. Sema abla ile hala el eleydik. Diğer elimi Emir tutarken Sefa abi bir elini benim omzuma diğer elini karısının omzuna yerleştirdi.
"Oğlum... Oğlum nasıl?" dedi Sema abla. Karşımızdaki doktor önce derin bir nefesaldı ve ardından sırayla yüzümüze baktıktan sonra Sefa abi de durdu bakışları.
"Çok zor bir ameliyattı. Hasta çok fazla kan kaybetmişti. Kan takviyesine hala devam ediyoruz. Ancak asıl sorunumuz o değil." dediğinde titrek bir nefes aldım. Sema ablayla tutuşlarımız daha da sıkılaştı.
"Bedeninde çok sayıda derin kesikler mevcuttu. İç organlarının çoğu zarar görmüş. Sağ böbreğini paramparçaydı. Aldık, dalağını da aynı şekilde." dediğinde nefesim daraldıkça daralıyordu.
"Karaciğerindeki hasar büyük ayrıyeten göğüs kafesinde kırıklar mevcut. Sağ ayak bileğinde kırık var. Kafatasının sol ön kısmında çatlak söz konusu." dedi ve ümitsiz bir nefes alıp verdi doktor.
Yaşaması mucizeydi.
"Üzgünüm Sefa hocam ancak oğlunuzun şu an makinelere bağlı olması bile bir mucize. Bedeni çok ciddi hasar almış. Kalbi de oldukça yorgun düşmüş. Ameliyat esnasında da birden fazla gelgit yaşadı. " dedi doktor.
Nasıl bu kadar sakin olabiliyordu? Bir anneye, bir babaya, karşısında ölmek üzere olduğunu ifade ettiği bir hastanın yakınları, sevenleri varken nasıl böyle kalabiliyordu? Ben, doktor olduğumda bir kadına sevdiği adamın yaşaması imkansız nasıl diyecektim? Bir anneye evladını kaybedebilirsin nasıl böyle kolay söylenebiliyordu?
" Yusuf'u uzun süre uyutacağız. Bedeninin güç toplaması gerekli. Önümüzdeki bir hafta boyunca uyuması için ilaç takviyesi yapacağız. Sonrasında iş Yusuf'a kalıyor ancak... " dedi ve başını Sefa aniden çekip bize baktı.
"Her şeye hazırlıklı olmalısınız." dedi ve yanımızdan çekip gitti. Dakikalar sonra Yusuf'un ölüden farksız bedeni sedye üzerinde çıktı ameliyathaneden. Hızla yanına gittim. Hemşireler sedyeyi hızla sürerken bende ilerledim onlarla. Sema ablalar arkamızdan geliyordu.
" Buradayız canım. Hepimiz buradayız. Bizi bırakma ne olur." dedim. Yoğum bakıma yaklaşmıştık.
"Seni bekliyoruz Yusuf, dayan ne olur, geri dön bize." dediğimde yoğum bakımın önüne gelmiştik. Yusuf'u tek kişilik yoğun bakım ünitesine yerleştirirlerken biz kapının gerisinde kalmıştık.
"Aden." Doğu'nun sesini duymamla hızla arkamı döndüm. Koridorun arkasında perperişan bir halde bana bakıyordu. İçim burkulurken ayaklarım hızlı adımlarla ona koştu. İlk defa kendi isteğimle kollarımı Doğu'ya sardım ve bir kez daha hıçkırıklara boğuldum. Doğu beni sıkıca sararken o da ağlıyordu.
"Geçti abim, geçti güzelim benim." diyerek belimi sıvazladı. Sesi ağlamaktan boğuk çıkıyordu. Geri çekildim ancak kollarımız hala birbirini sarıyordu.
"Baran..." konuşmama izin vermeden başını hızlı hızlı salladı.
"İyi, çok şükür o enkazdan birkaç sıyrık ve kırık kolla yırtmış. Yanında Bennu var. Güneş'i uyuttular yanında hemşire ve bir polis duruyor. Filiz ablaya da baktım o da iyi uyuyor yanında Haydar abi var. Sen merak etme." dediğinde başımı salladım.
"Doğu..." dedim. Sesim kısık ve titrekti. Ancak kimi soracağımı bakışlarımdan anladı.
"Annemi bekletiyorlar. Baran ilgilenecek." dediğinde başımı sağa sola salladım.
"Halide'ye haber verelim. O halleder." dedim. Gözlerine bir gölge düştüğünde kaşlarım çatıldı.
"Ne, ne oldu?" dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı ve başını sağa sola salladı.
"Halide." dedi ve peş peşe yutkundu.
"Halide ölmüş Aden. O da evinde saldırıya uğramış." dedi. Bedenimin ilk tepkisi derin rahatsız edici bir kulak çınlaması oldu.
"Hayır... Hayır ya." ellerimi iki yandan karnıma yaslayıp iki büklüm oldum. Hiç sevmediğim, haz etmediğim Halide için dizlerimin üzerine çöküp ağlamaya başladım.
"Abim." diyerek hemen önüme diz çöktü Doğu ve omuzlarımdan tuttu. O sıra Emir'e yanımıza geldi.
"Ne oldu?" dedi Emir telaşla.
"Halide... " demekle yetindi Doğu. Ses tonu her şeyi bağırıyordu.
"Neden, neden bunları yaşıyoruz biz neden?" diyerek aklımın son kırıntılarını bir hastane koridorunda toza çevirdim. Ellerim sert zemini döverken bağırarak bağıra ağlamaya başladım tekrar.
"Allah'ım bu nasıl bir imtihan?" diye ağladım.
"Ne günah işledim?" diye ağladım. Hepimize ağladım, kendime ağladım, Halide'ye ağladım.
"Yeter artık yeter! " yeri döven ellerim saçlarıma gittiğinde Emir bende daha hızlı davrandı ve ellerimi tuttu. Doğu beni tutup göğsüne yasladım. Hıçkırıklarım göğsünde ölürken sarsılan bedeninden ağladığını anlamıştım. Emir'in sırtımda gezinen elleri beni yatıştırırken kollarımı Doğu'ya daha sıkı sardım.
"Aden, seni de bir odaya alalım. Biraz uyu kızım." diyen Sefa abi ile Doğu'dan ayrıldım ve ona baktım. Başımı hızlıca sağa sola salladım.
"Olmaz. Olmaz... Yusuf'un yanında olmalıyım." dedim.
"Yusuf'u göremeyeceğiz kızım. Birkaç gün yanına girmemiz imkansız. Toparlanmalıyız." dediğinde küçük bir çocuk gibi omuz silktim.
"Yusuf hisseder. Ondan uzaklaşmam." dedim bir kez daha.
Üstelemediler, ayağa kalkıp yoğun bakımın önündeki bekleme alanına geçip oturdum. Emir bir yanıma Doğu diğer yanıma oturdu. Sema abla ve Sefa abi tam karşımdaydılar. Gözyaşlarım hiç durmadan akarken sesim çıkmıyordu. Ellerim Emir ve Doğu'nun elleri arasındaydı. Kanlı ellerimi tutmaktan hiç çekinmediler, sıkıca tuttular elimi. Öylece oturduk sabaha kadar bu koltuklarda.
"Saat sekiz olmuş." dedi Emir. Bakışları bana döndü.
"Aden, annemle Güneş'i görmek ister misin?" dedi. Kurumuş dudaklarımı ıslattım. Başımı hayır dercesine salladığımda iç çekti. Oturduğu yerden elimi bırakmadan kalktı ve önüme geçip eğildi.
"Annem uyanmışsa seni sorar." dedi. Gözlerim gözlerine değdi. Kahveleri dolu doluydu. Diğer eliyle çenemden süzülen yaşlarımı sildi.
"Ona iyi olduğunu söyleyeceğim ama sana çok ihtiyacı var anne bir an önce iyileşmen lazım da diyeceğim." dediğinde gözyaşlarım peş peşe yuvarlandı gözlerimden.
"Kardeşimin bize çok ihtiyacı var diyeceğim." dedi ve başını dizlerime yaslayıp ağlamaya başladı.
"Emir." dedim kısık sesimle. Sarsılan bedenini geri çekmedi kucağımdan.
"Ben iyi değilim." dedim ağlayarak. Omuzları daha da sarsıldı. Gözyaşları pantolonumun sert kumaşını aşıp tenime işliyordu artık.
Doğu elimi bırakmadan sardı beni. Şakağıma, saçlarıma peş peşe öpücükler kondurdu. "En dipteyiz Aden." dedi ancak tuttuğu gözyaşları sanki boğazında bir taş olmuş, sesinin kalınlaştırmıştı.
"Hep birlikten çıkacağı o dipten. Şimdi iyi değiliz ama olacağız." dedi Doğu. Emir'in siyah saçlarına dalıp giden gözlerimi karşıma çevirdim ver Sema ablayla göz göze geldim. Yaşlı gözleriyle burukça gülümsedi bana.
"Abim." dedi Doğu. Elimi tutmayan eli yüzümün iki yanına dökülmüş saçlarımı sırtıma ittirdi.
"Kiraz kıyafet getirdi. Önce bir yıkan sonra biraz uyursun. Sema abla sende aynı şekilde. Biraz dinlenin güç toplayın." dedi Doğu. Emir başını dizimden kaldırıp bacaklarımın üzerini öptü.
"Doğu doğru söylüyor bir tanem. Savcım o ameliyathaneden çıktı... Buradan da çıkacak." dedi tüm inancıyla.
Yıkandım, uyudum, annemi gördüm. Güneş'i, Baran'ı gördüm. Sonra kendimi yine yoğun bakımın önünde buldum. Saniyeler, dakikalar, saatler, günler geçti. Güneş hastaneye yatırıldı, annem taburcu oldu. Ben buradan hiç ayrılmadık. Polisler. avukatlar, savcılar ifademi almak için yanıma geldiler yine de ayrılmadım bu koltuktan. Sefa abi, Sema abla defalarca Yusuf'un yanına girdiler. Ben ise adım atamadım yanına. Sema abla yanına ilk girdiğinde yıkılmış bir vaziyette çıkmış "Oğlum ne hale gelmiş?" diye ağlamıştı. Yusuf'u nasıl göreceğim bilmiyordum ve bu bilinmezlik beni korkutuyordu.
Bir hafta olmuştu. Dedemler Artvin'den gelmişlerdi. Yavuz dedem ve Kiraz babaannem Kerem'le ilgileniyorlardı. Tahir dedemle Meryem babaannem burada bizimleydiler. Günler su gibi geçiyordu ama ben gece ve gündüz kavramını çoktan unutmuştum. Doktoru bugün Yusuf'a verdikleri ilacı erken saatlerde kesmişti. Birazdan yanına girecek ve Yusuf'u uyandıracaktı. Hep birlikte doktorun gelmesini bekliyorduk.
"Baran." diyen Sefa abiyle başımı koridorun başına çevirdim. Koridorun ortasında duruyordu. Kolu askıdaydı. Alnının sağ köşesinde büyük bir sargı vardı. Ona tamamen döndüm ve ağır adımlarımla yanına doğru ilerledim. Doğu ve Aslan'da koridorun başında belirirken tam ortada Baran'ın yanında buluştuk.
"Annem burada." dedi Baran acı sinmiş sesiyle.
"Seni görmeden gitmek istemedi." dediğinde başımı sağa sola salladım.
"Baran." dedim acı içinde. Zümrüt Hanım'ı eskiden her andığımda aklımın bir köşesinde sesi yankılanırdı. "O kızı istemiyorum" deyişleri patlak verirken şimdi sadece o gün aklıma. Benim için katil oluşu...
"Diğer duruşmaya kadar tutuklu kalmasına karar verdiler." dediğinde ellerimi yüzüme örttüm ve sertçe sıvazladım.
"Hem seni hem Güneş'i görmek istedi. Güneş'i görmesi imkansız." dedi Aslan çatlayan sesiyle. "İzin ver en azından seni görsün." dedi.
"Onur'dan rica ettim. İstersen eğer buraya getirecek." dedi Baran. Dilim düğümlenmişti sanki. Bir şey diyemedim.
"Aden bize karşı ne hissettiğini biliyoruz ama en azından bir kez." dedi ve sustu Doğu.
"Bunu senden istemeye hakkımız da yok onu da biliyoruz ama annem kızına sarılmak istiyor Aden. Günlerdir hiç düşmedin dilinden." dedi Baran. Hepsinin gözleri dolu dolu, çeneleri kaskatıydı. Hissettiklerini bir şekilde saklamaya çabalıyorlardı ama yaşadığımız kıyametten sonra artık eskisi gibi kamufle edemiyorduk duygularımızı.
"Tamam." dedim. Sesim hala kısıktı, ağlayışlarım hiç dinmiyordu çünkü.
Dakikalar geçti. Koridora açılan asansörün metal kapıları sessizce iki yana açıldı. Asansörün içinden ilk olarak üniformalı iki polis çıktı. Peşinden Onur ve Kübra ortalarında Zümrüt Hanım'la birlikte çıktılar asansörden. En arkada ise Yağız Uyguroğlu vardı.
"Sadece beş dakikanız var. Tam vaktinde hapishaneye teslim etmemiz gerekiyor." dedi Onur yüksek bir sesle. Bakışları ellerindeydi. Üzerinde siyah bir tayt, uzun bebe mavisi bir gömlek ve spor ayakkabısı vardı. Her zaman derli toplu ensesinde kavuşturduğu saçları açıktı. O günden sonra onu ilk görüşümdü. Bana hissettirdiği acı aynıydı ama bu sefer canım beni istemeyen öz anneme değil kızı için onun babasını öldüren öz anneme acıyordu.
Nefes almak istedim ama tıkanan burnum, ciğerlerim buna izin vermedi, yutkunmak istedim boğazımda düğümlenen hıçkırıklarım izin vermedi... Bende ağladım. Bu sefer öz anneme ağladım...
Başını kelepçeli ellerinden çekip bana baktı. Yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Kollarını kaldırıp başını sol omzuna doğru eğdi. Titreyen çenesi ağlamak üzere olduğunu bağırırken dolu dolu olan gözlerim damlarını bir kez daha tenime döktü ve titrek adımlarımla ona yaklaştım ve tam karşısında durdum.
Dili varmıyordu ama gözleri ve beden dili ona sarılmamı istiyordu. Yukarı kaldırdığı kollarının altından çekinerek sarıldım bedenine. Kollarını indirip beni göğsüne yasladı ve sımsıkı sarıldı. Aynı anda hıçkırıklarımız koridorda yankılanırken başımı göğsüne daha da yasladım ve burnuma doluşan kokusunu soludum.
"Kızım..." dedi titrek sesiyle. O sesinin arkasına saklanan çığlıkları birer ok olup bedenime saplandı. Bana ilk defa bu kadar içten kızım diyordu.
"Özür dilerim... Beni affet demeyeceğim ama olur da bir gün kalbin bana ısınmak isterse şunu bil." dediğinde başımı göğsünden kaldırdım ve yüzüne baktım. Yüzü gözyaşlarıyla ıslanmıştı.
"Seni seviyorum." dedi. Aynı anda düştü gözümüzden yaşlar.
O hıçkırarak ağladı, ben sessiz sedasız. Elleriyle başımı tuttu ve beni tekrar göğsüne çekti. Hiçbir şey demedim. Sarılmaya devam ettim sadece. Sonra Aslan geldi yanımıza. Peşinden Baran ve Doğu. Sımsıkı sardılar bizi. Kapalı gözlerimi açıp tam karşıma baktım. Yağız Uyguroğlu kan çanağına dönen gözleriyle bizi izliyordu. Bakışlarımı görünce durduğu yerden adımladı ve yanımıza geldi. Bir kolunu karısına diğer kolunu bize sardı.
"Yağız." dedi Zümrüt Hanım. Yağız Bey karısına baktı.
"Çocuklarım sana emanet." dedi. Çenesini başımın üzerine yaslayıp konuşmaya devam etti.
"Kızlarım sana emanet." dedi.
Yağız Bey'le bakışlarımız birbirine çarptı. Mavileri solmuştu. Gözlerime değen gözleri bedeninin kasılmasına neden oldu. Çenesi titredi, dudaklarını birbirine bastırdı. Beni şu an nasıl görüyordu bilmiyordum ama ben kendimi yanlış topraklara dikilmiş bir fidan gibi hissediyordum. O toprağa kök salamayacak çürüyüp gidecektim.
Yağız Bey başını ağırca salladı be "Sen merak etme." dedi.
"Aslan." dedi bu sefer Zümrüt Hanım.
"Gözümden bile sakınacağım kardeşlerimi anne. Merak etme sakın." dedi Aslan. Kendisini ağlamamak için tuttuğu ayan beyan ortadaydı. Bizi yine acı bir araya getirmişti...
"Gitmemiz lazım." Onur'un gür sesiyle hepsinin tutuşları daha da sıkılaştı.
"Anne çıkaracağım seni oradan. Biraz sabret tamam mı? Çıkacaksın." dedi Baran. Zümrüt Hanım hiçbir şey demedi.
"Her şey yoluna girecek. Düzelecek her şey." dedi bu sefer Doğu. Ağlıyordu...
"Annem." dedi Aslan. Devamı gelmedi.
"Baran haydi kardeşim." dedi bir kez daha ikazda bulunan Onur. Kollarımı Zümrüt Hanım'ın bedeninden çektim. Ben uzaklaşınca her biri geri çekildi. Zümrüt Hanım yavaş bir şekilde kollarını kaldırdı çıkmam için.
Kolları arasından çıkıp bir iki adım geriledim. Gözlerim gözlerindeydi. Gözyaşlarımdan bulanan bakışlarım onu net görmemi engelliyordu. Titreyen ellerini yüzüme yasladı. Parmak uçları tenimi usulca okşadı.
"Yusuf çok güçlü bir adam." dedi. Dudaklarını ıslatıp gülümsedi.
"Eminim uyanacak." dediğinde gülümsemeye çalıştım ancak titreyen dudakları buna izin vermedi. Bedenim sadece ağlamama olanak sağlıyordu.
"Özür dilerim Aden. Çok özür dilerim." bana söylediği son sözler bu oldu. Sonra geldikleri sırayla geri gittiler. Aslan ve Doğu'da onlarla giderken Baran yanımda kaldı.
"Kuzum." diyerek yanımda belirdi Meryem babaanne.
"Haydi yavrum oturalım şöyle. " dedi ve beni elimden tutup duvara yaslı hastane koltuğuna oturtturdu. Doktor hala gelmemişti.
"Kurban olduğum yavrum. Gözünde yaş kalmayacak bu ne ağlamaktır?" dedi. Sesindeki tını o kadar hüzünlüydü ki birde ona ağlamak istedim. Acımı artık ağlayarak dışa vuruyordum.
"Aden, lavaboya gidelim mi kızım bir elini yüzünü yıka." dedi Sema abla. Kızdım kendime. Bu insanların evladı içeride canıyla uğraşırken onlar benimle uğraşmak zorunda kalıyorlardı.
"İyiyim ben." dedim ellerimle yaşları kurularken. Dudaklarımı birbirine bastırıp tıkalı burnumu birkaç kez çektim.
"İyiyim. Doktor gelecek birazdan bu sefer gireceğim bende." dedim.
"Yusuf'u göreceğim." dediğimde Sema ağla içtenlikle gülümsedi.
"Ben yoğun bakımda uyandığımda o yanımdaydı. Bende o uyanırken yanında olacağım." dedim.
"Öyle olacak ya. Uyanacak bizim kara oğlanımız. Dilinden ilk senin adın dökülmezse aha adımda Tahir değil vallahi." dedi Tahir dede. Ona baktım, belli etmiyordu ama ben acısını da korkusunu da fark ediyordum. Bu insanlar oğullarını, torunlarını kaybetmişlerdi. Şimdi aynı acıyı yaşamaya korkuyorlardı.
İnsanlar neden hep canım dedikleriyle imtihan oluyordu?
"Günaydın." doktor Birol'un sesini duymamla hızla ayaklandım ve karşısına geçtim.
"Şimdi Yusuf'un yanına gireceğiz ilacın etkileri tamamen yok olmasa da büyük oranda azalmıştır. " dediğinde başımı salladım.
"Herhangi bir kalıcı hasar..." dedi ve sustu Sefa abi.
"Görünürde bir sorun yok. Ancak başına aldığı darbelerin sonuçlarını uyandığında öğrenebiliriz. " dedi ve izin isteyerek yoğun bakıma doğru yürüdü. Kapıyı açtığında hepimiz peşinden ilerledik uzun ve soğuk koridorda yürüdük ve Yusuf'un kaldığı kısma geldik. Birol doktor yanında yoğun bakım hemşiresiyle içeri girdiğinde bizde büyük cam bloğunun önüne geçtik.
Yoğun bakıma girdiğimden beri yerde olan bakışlarımı derin bir nefes aldıktan sonra kaldırdım ve karşıma baktım. Gördüğüm manzarayla sesli bir iç çektim. Cam bloğa tamamen yaklaşıp elimi cama yasladım ve "Yusuf." diye ağlamaya başladım. Baran'ın eli belimi sardı.
Bedeni büyük ihtimalle ilaçlar yüzünden ödem yapmış bu da bedenin şişmesine neden olmuştu. Tüm başı sargıdaydı ve çıplak olan gövdesinin neredeyse her yanı sargılıydı. Sargı olmayan yerlerinde ise siyaha dönük morarmalar mevcuttu. Gözlerim yüzüne takıldı. Entübe edilmişti. Kendi solunumunu bile sağlayamıyordu.
"Yusuf..." dedim ağlayışlarımın arasından. Kulağıma çalınan diğer ağlayışlar Sema ablaya ve Meryem babaanneye aitti.
Gözlerim doktora takıldı. Hemşire ile konuşması bitmiş ve Yusuf'un yanına geçmişti. Önce Yusuf'un gözlerini araladı ve gözbebeklerinde bir hareket yakalamak için ışık tuttu. Elini Yusuf'un omzuna yasladı ve onu dürttü. Aynı zamanda adını da seslendi. Bu işlemi birkaç kez tekrarlardı. Son yapışından sonra bakışları bize kaydı. Sonra hemşiresine döndü ve bir şeyler söyledi.
Sefa... Uyanmıyor." dedi Sema abla.
"Oğlum neden uyanmıyor Sefa ?" diyerek hıçkırarak ağlamaya başladı Sema abla.
Sefa abi bir şey demedi ve hızlı hareketlerle yanımızdan ayrılıp yoğun bakım odasının önünde durdu. Kapının hemen yanında duran yüksek çekmeceli dolabı açıp içinden steril önlük, galoş ve bone çıkartıp hızlı hareketlerle giyinip içeri girdi. Yusuf'un yanına geçtiğinde Birol doktor bir şeyler dese de Sefa abi cevap vermedi ve Yusuf'a seslendi. Oğlunu iki omzundan kavradı ve Birol doktora oranla daha sert bir şekilde sarsmaya başladı.
Yusuf uyanmadı...
Saniyeler, saliseleri dakikalara, dakikalar saniyeleri saatlere terk etti. Ama Yusuf uyanmadı... Sırtımı döndüm ona. Uyanmadı diye küstüm. O küskünlüğün acısıyla ayrıldım diğerlerinin yanından. Yoğun bakımdan çıktım. Önümdeki uzun koridora baktım. Merdivenlere doğru ilerledim ve inmeye başladım. Kaç basamağa bastım, kaç kat indim farkına bile varmadım. Son indiğim basamaktan sonra başımı kaldırıp etrafıma baktım. Tam karşımda hastanenin giriş kapısı vardı. Oraya doğru ilerledim ve döner kapıdan geçip dışarıya çıktım. Hava kapalıydı, yerler yağmurdan ıslanmıştı. Etrafta gri bir renk hakimdi. Rüzgar çok sert esiyordu ancak üşüdüğümü bile hissetmiyordum. Hastanenin bahçesinden çıkıp ana caddeye geçtim. Bir sağıma bir soluma baktım.
"Aden." Haydar abinin arkamdan gelen sesiyle ona omzumun üstünden baktım.
"Nereye kızım?" dedi yanıma varırken. Üzerindeki kalın polar hırkasını çıkarttı. Omuzlarıma bırakacağı sıra geri çekildim.
"Beni babama götür." dediğimde kalakaldı.
"Kızım..." dedi ancak ısrar ettim.
"Beni babamın mezarına götür." dedim.
Haydar abi hiç istemese de beni Fatih'teki Yedikule Mezarlığı'na getirdiğinde ona yalnız kalmak istediğimi söyleyip arabadan indim. Mezarlıktaki görevlinin yanına gittim ve babamın adını soyadını söyleyip nerede yattığını sordum.
"7. Ada R 14." dedi yaşı daha yirmilerinin başında olan genç adam.
Mezarlıktaki tabelaları takip ederek buldum mezarı. Bir mezar taşı yoktu. Bir ahşap parçasına 7. R. 14 yazmışlardı. Mezarın yanındaki diğer mezarın siyah mermerine oturdum ve kırmızıya dönük turuncu renkteki toprağı izlemeye başladım.
"Bu hayatta." dedim ama devam edemeden sustum. Göğsümün ortasına çöreklenen acıyla harmanlanmış dilimi ısırdım.
"Bu hayatta en çok senin beni sevmeni istedim." dediğimde kendime acıdım. Toprağından çektim bakışlarımı.
"Sen beni sevmek yerine benim çocukluğumu öldürdün." yutkunmak istedim ama günlerdir boğazımın tam ortasına taht kurmuş olan o yumru izin vermedi.
"Gençliğimi mahvettin." dediğimde yağmur damlaları yeryüzüne inmeye başladı.
"Geleceğimi çaldın." bedenim acıyla kasıldı. Dilimi ısırdım sertçe. Isırdığım yerden sızan kanım genzime dolarken gözlerimi matemin grisine boyanmış gökyüzüne çevirdim.
"Allah'ım." dedim gökyüzüne bakarken.
"Bir insan bir insana nasıl bu kadar kötülük yapabilir?" dedim kısık sesimle bağırmaya çabalarken.
"Allah'ım..." diye çığlık çığlığa bağırdım. Sesimi koca mezarlıkta ölülerden başka kimse duymadı.
"Nasıl bu kadar kötü olabildin baba?" dedim avaz avaz. Oturduğum yerden dizlerimin üzerine düştüm. Parmaklarımla avuçladım toprağını ve bağırmaya devam ettim.
"Neden, neden, neden Allah'ın cezası neden?" avuçlarım durdurak bilmeden toprağı döverken omuzlarıma sarılan kolla duraksadım ancak ağlamalarım devam etti.
"Cennet bahçem." bedenimi Emir'in bedenine yasladım.
"Neden Emir?" dedim. Ağlayışlarıma titremelerimde eklenmişti.
"Biz ne yaptık Emir? Hangi masuma günah işleyip bunu hak ettik?" dedim ağlayarak. Emir beni kuytusuna çekip kollarını daha sıkı sardı bedenime.
"Yusuf..." dedim titrek dudaklarımın arasından. Bedeni kaskatı kesildi.
"O ölürse ben nasıl yaşarım Emir?"
"Ben nasıl yaşamaya devam ederim?" dedim bağıra çağıra.
"Allah'ım alma onu benden ne olur!" diye ağladım babamın mezarında Emir'in kollarında.
Saatler geçti, yağmur dinmedi... Emir ile ölümün toprağına bulandık. Ağlamaktan yorgun düşen bedenimi kucakladı Emir. Tek başıma geldiğim yolu Emir'in kucağında geri gittim. Hastaneye döndüğümüzde Emir'e yoğun bakım katına çıkacağımı söylesem de izin vermedi ve bize ayrılan odaya geçti. Kıyafetlerimin olduğu çantadan temiz kıyafetler çıkarttı ve beni banyoya soktu. Duşakabinin içine soktu ve geri çekildi ve kapıyı aralık bırakarak odaya geçti.
Soyundum ve iç çamaşırlarımla kaynar suyu açıp altına girdim. Elimde çamurlaşan toprağın akışını izledim saniyelerce. Ne sabun sürdüm tenime ne de başka bir şey. Dakikalar sonra çıktım ve Emir'in lavabo tezgahına koyduğu temiz kıyafetleri giyindim. Saçlarımı ruhsu hareketlerle tarayıp tepemde bir topuz yaptıktan sonra çıktım banyodan.
"Sıhhatler olsun." dedi Emir. başımı salladım ve ona sırtımı dönüp odadan çıktım. Hemen üç kat üstte olan yoğun bakım ünitesine gitmek için merdivenlere yöneldim. Kata ulaştığımda sadece Sefa abi ve Haydar abi vardı.
"Aden." diyerek bana yöneldi Haydar abi ve karşımda durdu. Öylece bomboş, görmeyen gözlerle baktım ona.
"Sarılalım mı?" dedi ve ardından yutkundu. Sarılmak istediğim sen değilsin ki Haydar abi. Başımı hayır der gibi sağa sola salladım. Anlayışla gülümsedi. Yanından geçip gittim ve Sefa abinin yanına ulaştım.
"Yusuf..." dedim titrek sesimle. Üşüyordum... Ama bu üşüme saatlerce altında ıslandığım yağmur yüzünden değildi. Yusuf'suzluktandı.
"İlacı tamamen kestiler." dedi... Günlerdir kendisini tutuyor güçlü durmaya çalışıyordu.
Yusuf koma da." başımı ağırca salladım. Boğazımda bir urgan hayat bulurken ilk defa dolu dolu olan gözlerimden akmadı yaşlarım.
"Uyanacak." dedim. uyanacaktı, gidemezdi... Sefa abi ilk defa sustu. Yusuf'un gibi olan kara gözlerine baktım.
"Uyanacak Sefa abi. " dedim tüm inancımla.
"Bitkisel hayatta Aden." dediğinde o urganın ipi boğazımı sıktıkça sıktı. Nefesimde iki kaburgamın arasında sıkıştı kaldı.
"Uyanacak." dedim nefeslenmeye çalışırken. Ellerimi göğsüme yaslayıp nefesler almaya çalıştım. "Uyanacak." dedim nefes nefese. Dizlerimin üzerine düştüm bir kez daha. Bedenim geriye doğru düşerken nefes nefes ağlamaya çalıştım göğsümdeki ağırlığın kalkması için ama nafileydi.
"Ah..." diyerek bağırmaya çalıştım. Ellerim yumruk olup göğsümü dövdü. Sırtı üstü beyaz zemine düştüğümde nefesim tamamen tıkanmıştı ama bağırmaya, göğsümü dövmeye devam ediyordum. "Allah'ım..." diye inim inim inledim.
"Kızım." diyerek acı içinde yanıma çöktü Haydar abi. Gözüm kimseyi görmüyordu, kulağım kimseyi duymuyordu, tenim kimseyi hissetmiyordu.
"Yusuf..." dedim sonunda gözyaşlarım ağıtlarıma dayanamayıp tenime dökülürken.
"Yusuf." dedim ağlayarak. Defalarca fısıldadım adını. Kimse kaldıramadı beni düşüp kaldığım yerden. Çırpındıkça çırpındım. Bağırdım, ağladım, yalvardım...
Haydar abinin yanına Emir, Emir'in yanına Doğu geldi. Peşlerinden birkaç hemşire. Krize giren bedenimi zapt edemezlerken bas bas Yusuf'un adını bağırıyor ardından Allah'a yalvarıyordum. Ellerim bir göğsümü dövüyor bir saçlarımı çekiştiriyordu.
"Annem." duyduğum ses saçlarımdaki ellerimi duraksatırken yaşlarımdan bulanık gören gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım. Annem hemen başımın yanındaydı. Yere oturdu, beni koltukaltlarımdan çekip kucağına çekti. Bir elini göğsüme sardı diğerin yüzüme.
"Anne." dedim.
"Annem." dedi. Gözyaşı kirpime düştü.
"Ölmesin anne. Ne olur ölmesin." dedim hıçkırıklarımın arasından. Annem titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. Beni biraz daha kendisine çekip sarıldı. Annemin kucağında ağladım... Emziğini düşüren bir bebek gibi, yere düşen bir çocuk gibi annemin kucağında sevdiğime damın ölümün kıyısında oluşuna ağladım.
Ne derimi delen iğneyi hissettim ne de uyuşan bedenimi. Zihnim karanlığa hapsolduğunda bile acı benimleydi. Hep benimle olacaktı. Zamanın eskittiklerinin arasında her daim bugünleri hatırlayacak acımın geçmesine olanak sağlamayacaktım. Biliyordum, biliyordum çünkü acıyı hissetmemek unutmak demekti. Unutmak istemiyordum... Ne yaşadığım kıyameti ne yaşadığım cenneti ve cehennemi.
Yusuf' u istiyordum. Yusuf'u unutmak istemiyordum.
Yaşam denilen bu kısır döngüde hiçbir şeyi unutmak itemiyordum. Uykularımdan uyandıran kabuslarımı, bir kabustan farksız olan günlerimi unutmak istemiyordum.
Yusuf'u istiyordum. Yusuf'u unutmak istemiyordum.
Yaşamımın sonuna kadar varsın gelsindi acı keder, onlarcası. Yusuf'u bana hatırlatan her acı her darbe başımın üzerineydi. Cennet cehennemim olabilirdi. Kopan kıyametim sonum olabilirdi. Ölüm beni alabilirdi. Hepsi kabulümdü. Alıp verdiğim nefesimle vardığım bu yaşamda tek istediğim Yusuf'un, canımın yaşamasıydı.
***
Yorumlar