ADEN 48. BÖLÜM SADAKAT
48. SADAKAT
"... eski bir hukuk deyişini hatırlayalım: Şüpheli için hareket, hareketsizlikten daha iyidir, çünkü hareket etmeyen, hiç farkında olamadan bir terazinin kefesine konulabilir ve günahlarıyla birlikte tartılabilir. "
Sayfayı çevirip okumaya devam etmeden arasına kitap ayracını yerleştirip kitabı komodinin üzerine bıraktım ve Yusuf'a döndüm. Franz Kafka en sevdiği yazarlardan bir tanesiydi ve ben bana bir ömür gibi gelen bu zamanda neredeyse tüm kitaplarını okumuştum Yusuf'a. Şimdiyse Dava'yı okuyordum. En sevdiği kitaptı... Yoğun bakımdan özel odaya alınmıştı. Hala entübeydi. Ekim sonundaydık ve bu odada geçirdiğimiz yirmi üçüncü günümüzdü... Yusuf ise yirmi yedi gündür komadaydı. Onu bu odaya aldıktan sonra yanından hiç ayrılmamıştım. Okulu dondurmuştum, annemle her saat telefonda görüşüyorduk. Haydar abi ve Emir her Allah'ın günü yanıma geliyorlardı.
Aslan ve Doğu'da yanımdan hiç ayrılmazken Baran tamamen Zümrüt Hanımla ilgileniyordu. Aslan ile küçük yollar kat etmişken Doğu ile dağları aşmıştım şu bir ayda. Desteğini hiç esirgememiş her an yanımda olmuştu. Kerem bu süreçte oldukça aksileşmiş ve üst üste grip olmuştu. İlk başta hastalığının nüksetmesinden korkmuştuk ancak iyiydi... Çok şükür iyiydi. Henüz karşılaşmasam da Zümrüt Hanım'ın annesi Kanada'dan gelmişti. Babaannem ve dedemle birlikte Kerem'le ilgileniyordu.
Güneş ise hastaneye yattığından beri tüm görüş taleplerini reddediyordu. Doktorunu her Allah'ın günü arıyor ve bilgi alıyorduk. Tamamen içine kapanmıştı ve tedaviye henüz bir cevap vermemişti. Oflayarak nefesimi bıraktım ve ellerimi Yusuf'un eline sardım ve kendime çekip elinin üzerini defalarca öptüm.
"Soğuktan nefret eden bir adam için fazla soğuksun sevgilim." bir elimi yanağına yasladım ve sakallı yüzünü sevdim. O sıra odanın kapısı çalındı ve içeriye daha önce görmediğim bir hemşire girdi.
"Temizlik vakti." diyerek yatağın ucunda durdu ve elindeki küçük el havlusu ve sıcak su dolu kabın bulunduğu metal tepsiyi anamnez dosyasının bulunduğu masaya yerleştirdi. Oturduğum yerden kalkıp lavaboya geçtim. Ellerimi yıkayıp saçlarımı topladım ve odaya geri döndüm. Hemşire elinde ıslattığı havluyla Yusuf'un kollarını siliyordu. Önce komodinin çekmecesinden iki tane eldiven çıkartıp ellerime geçirdim. Sonrasında hemşirenin yanına gittim ve elindeki havluyu aldım.
"Ben hallederim teşekkürler. " dedim ve tekerlekli masayı kendimle birlikte yatağın sol tarafına çektim.
"Hanımefendi nasıl yapılma..."
"Biliyorum. Hep ben yaptım... Yine ben yapacağım yardımınız için teşekkürler. " dedim ve elimdeki havluyu sıcak suya batırıp çıkarttım. Havlunun suyunu iyice sıktıktan sonra yüzünü özenle silmeye başladım.
"Beden temizliği sonrasında yatak yaraları için pansuman yapılacak." dedi hemşire. Göz ucuyla baktım.
"Biliyorum. Onu da ben yapıyorum." dedim ve havluyu tekrar ıslatıp bu sefer boyunu ve ensesini sildim. Gövdesini oldukça dikkatli bir şekilde nazik hareketlerle sildim ve ardından kollarına geçtim. Hemşire hala başımda durmuş beni izlerken bel altına geçmeden durdum ve hemşireye baktım.
"Çıkabilirsiniz." dediğimde kaşlarını çattı.
"Bakın hanımefendi refakatçi olabilirsiniz. Beden temizliğini de yapabilirsiniz ancak bunu gözlemlemek en doğal hakkım ayrıca pansumanı da benim yapmam gerekiyor." dediğinde konuşmadım ve yüzüne bakmakla yetindim. Haklıydı ama bende haklıydım. Yusuf'a benden, anne ve babasından başka birisinin dokunmasına; temas etmesine katlanamıyor ona zarar verecekler korkusuyla her an tetikte bekliyordum.
"Şimdilik çıkın lütfen alt kısımlarını temizleyeceğim. Pansuman için çağırırım." dediğimde konuşacak gibi olsa da bana laf anlatamayacağını anlamış olacak ki başını salladı ve odadan çıktı.
Havluyu bir kez daha yıkadıktan sonra Yusuf'un üzerindeki çarşafı ayaklarına kadar indirdim ve çıplak bacaklarını, kasıklarını temizleyemeye başladım. Havluyu sık sık yıkayıp işime devam ettim. idrar sondasına da dikkat ederek bacak arasını temizledikten sonra üzerini örttüm ve su dolu kabı alarak lavaboya geçtim ve suyu boşalttım. Lavabodan sıcak su tarafını açarken odanın dışına çıktım ve kapıdaki hemşireye yöneldim ve sıcak suyun içerisine katmak için serum istedim.
Odaya tekrar döndüğümde eldivenleri değiştirdim. Yusuf'u dikkat ederek yan yatırdım ve sırtını temizlemeye başladım. Sırtında ve kalçasının bazı yerlerinde yatak yaraları oluşmuştu. Komadaki bir hasta için çok normal bir şeydi ama... Aması vardı işte. Beden temizliğini bitirdikten sonra yan yatırmaya devam ettim. İdrar torbasını boşaltıp geri taktım, burun ve kulak temizliğini de tamamladıktan sonra işim bitmişti. Geçen gün saçlarını kestiğimizden başını sadece ıslak havluyla sildim.
Lavaboya geçip eldivenleri çıkarttıktan sonra ellerimi yıkadım. Tekrar odaya geçtim yeni bir eldiven aldıktan sonra hemşireyi çağırmak için kapıya yöneldim ancak kapı açıldı ve Sema abla yanında hemşireyle birlikte girdi. Üzerinde yeşil önlüğü, saçlarında ise siyah bonesi vardı.
"Kızım." diyerek yanıma geldi ve başımın üzerine bir öpücük kondurduktan sonra Yusuf'un yanına geçti.
"Pansuman için hazır." dedim hemşireye, başını salladı ve odadan geri çıktı. Yusuf'un yanına geçtiğimde Sema abla yatağın köşesine oturmuş Yusuf'un yüzünü seviyordu.
"Yatak yaraları iyileşiyor." dediğimde acı bir tebessüm kondu dudaklarına. Başını ağırca salladı ve bir damla gözyaşı yüzünden süzülüp çenesinde durdu ve oradan Yusuf'un elinin üstüne düştü.
"Yaralarının çoğu iyileşiyor. Biraz böyle yan yatsın daha sonra yüzüstü de yatırırız." dedi Sema abla. Onlarda benim gibi hastanede yaşıyorlardı adeta. Kendilerini işlerine vermişlerdi ama her an oğullarının yanındaydılar.
"Dava' ya mı geçtin?" dedi Sema abla gözü komodinin üzerindeki kitaba kaymıştı.
"Hı hı. Ofisinde, yatak odasında, çalışma odasında hatta Şile'deki evde bile vardı. Ayrı bir seviyor bu kitabı sanırım. " dediğimde güldü.
"Savcı olmasındaki en büyük pay bu kitaba ait desem yeridir. Tahir babam on beşinci yaş gününde hediye etmişti. Kitabı okuduktan sonra savcı olacağım deyip durmuştu." dediğinde gülümsedim ve Yusuf'a baktım.
Demişti ve olmuştu. Çok başarılı bir hukuk adamı olmuştu.
"Hocam." diyerek içeri giren hemşireye döndük.
"Ah, gel Demet. Aden, Demet yeni hemşirelerimizden bizim bölümün hemşiresi." dedi Sema abla. Demet gelip yanımızda durdu ve pansuman yapmak için Sema abladan izin istedi. Sema ablanın bakışları beni buldu, Demet'in elindeki pansuman malzemelerini alıp kucağına koydu.
"Aden bana eldiven verir misin?" dediğinde çekmeceden eldiven çıkarıp uzattım. Sema abla eldivenleri eline geçirdikten sonra ayaklandı ve Yusuf'un arkasına geçip pansumanını yapmaya başladı.
"Yaraları oldukça iyi durumda. Epey küçülmüşler, iltihaplanması da bitmiş." dedi ve merhemi yaralara iyice yedirdikten sonra su geçirmeyen şeffaf yara örtüsünü yapıştırdı.
"Biraz böyle yatsın. Geceyi de yüz üstü geçirsin. Sırtı, kalçası hava almış olur." dediğinde başımı salladım.
Sema abla Yusuf'a veda ettikten sonra diğer ameliyatına girmek için yanımızdan ayrıldı ve ben Yusuf ile yine baş başa kaldım.
"İyisin canım. Her geçen gün daha da iyi oluyorsun." dedim ve omzuna bir öpücük kondurup geri çekildim. Kitaba devam etmek için komodine uzanacağım sıra kapı çalındı ve açıldı. Başımı çevirdiğimde gelenin Aslan olduğunun gördüm.
"Selam." dedi yanıma yaklaşırken.
"Selam." dedim. Yanımda durdu ve bakışlarını Yusuf'a çevirdi.
"Nasıl?" diye sorduğunda bakışlarımı ondan çekip Yusuf'a çevirdim.
"İyi, daha iyi olacak." dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı ve bana döndü.
"Kerem." dedi ve nefesini gürültüyle alıp verdi.
"Zapt edemiyoruz artık. Belki seni görürse sakinleşir diye düşündük." dediğinde başımı salladım. Kerem annesine, ablasına ve bana düşkün bir çocuktu ve onlar neredeyse bir aydır yoktular. Ne yazık ki bende onunla hiç ilgilenememiştim.
"Buradan ayrılmayacağını bildiğimizden Kerem'i getirelim dedik." dediğinde ayaklandım.
"Nerede?" dedim.
"Sana ayrılan odada." dedi. Hastane Uyguroğlu ve Toral ailesinin ortak hastanesiydi ve onlara özel kat bulunmaktaydı. Yusuf'ta o kattaki bu özel odada kalıyordu. Bana da bir oda vermişlerdi ancak ben tüm vaktimi Yusuf'un yanında geçiriyor, duşumu burada alıyor, yemeğimi burada yiyordum. O oda öylece duruyordu.
"Sen yanında dursan?" dedim.
"Elbette, hem bayağıdır sohbet muhabbet edemedik. Sen Kerem'e git bende kan kardeşimle iki lafın belini kırayım." dediğinde gülümsedim ve başımı salladım. Odadan çıkmadan önce Yusuf'a yöneldim ve başının üzerine bir öpücük kondurduktan sonra odadan çıkmak için kapıya yöneldim.
Kapıyı açıp odadan çıktığım an kulağıma Aslan'ın, "Ulan ne şanslı adamsın var ya." sözleri çalındı. Gülümsememi kaybetmeden koridorun sonundaki odaya ilerledim ve açık kapıdan içeri girdim.
"Abla." diye bağırarak bana koştu Kerem ve bacaklarıma sarıldı. Kollarını tutup biraz geri çekildikten sonra Kerem'i kucağıma adlım ve sımsıkı sarıldım. Kerem yüzünü boynuma sakladı ve boynumdaki kollarıyla belime sardığı bacaklarını sıkıca sardı.
"Fındık kurdum, hoş geldin bebeğim." dedim ve başının üzerine art arda öpücükler kondurdum. Bir kolum kalçasının altında diğeri belindeydi.
"Seni çok özledim." dediğinde belindeki elimi yüzüne yasladım ve onu tekrar öptüm.
"Bende çok özledim bebeğim. " dedim. Başını boynumdan çekti ve yüzüme baktı. Mavi gözleri dolup taşmıştı. Uzandı ve yanağımı öptükten sonra tekrar sarıldı.
"Ablamla annemi de çok özledim ama onlar beni hiç özlememişler yoksa beni ararlardı. Küstüm onlara." dediğinde acıyla yutkundum. Başımı kaldırdım ve odaya göz attım. Babaannem, dedem ve Doğu'da odaydı. Onlara baş selamı verdikten sonra kucağımdaki Kerem'le ilerleyip koltuğa oturdum. Kerem boynumdaki başını göğsüme yasladı.
"Eminim ki onlarda seni çok özlediler ablacım ama şu anda iletişim kurabilecekleri bir yerde değiller. " dediğimde omuz silkti.
"Sana da küsmüştüm ama şimdi affettim." dediğinde saçlarını sevdim. Ellerimi sırtında gezdirirken Kerem birkaç esnedi ve başını göğsüme daha da yasladı.
"Siz nasılsınız?" diye babaannemlere döndüm.
"İyiyiz kuzum. Asıl sen nasılsın?" dedi babaannem.
"İyi." dediğimde Doğu yanıma geldi ve alnımı öpüp Kerem'in saçlarını sevdi.
"Uzun süredir uyumamak için direniyordu." dediğinde başımı eğip Kerem'e baktım. Solukları düzenli ve gözleri kapalıydı. Uyudu uyuyacaktı...
"Eşek sıpası huysuzun teki oldu." Yavuz dedemin dedikleriyle ona baktım.
"Ne yapsın dede? " dedim ve artık var olan gür açık kumral saçlarına dudaklarımı yasladım.
"Bizimle birlikte o da yaşadı tüm bunları onun içinde kolay değil." dedim.
"Orası öyle tabii kızım ama yok bu velet tam bir inat."
"Bey, uğraşma çocukla. Kolay mı yavrucakların yaşadıkları... Küçüğüm de hissediyor tabi." dedi babaannem. Kerem'i uyuyor mu diye kontrol ettikten sonra yanımda oturan Doğu'ya döndüm.
"Zümrüt Hanım'dan bir haber var mı?" dedim.
"Baran abimle görüşüyor sadece. Babamla da görüşmüyormuş." dedi.
"Dava?" dediğimde iç çekti.
"Abim ilk duruşmada çıkar dedi. Tabii senin ve diğerlerinin ifadesi önemli. Duruşmaya geleceksin değil mi? Senin şahitliğin çok önemli."
"Şahitlik yapmayacağımı mı düşünüyorsun?" dediğimde gözleri iri iri açıldı.
"Hayır, hayır... Öyle değil... Yani Yusuf abim, hastane. Sende iyi değilsin ben o yüzden..." dediğinde başımı omzuna yasladım.
"Zümrüt Hanım'a hayatımı borçluyum Doğu. Elbette orada olacağım." dedim. Omzuna başımı yasladığım kolunu omzuma sardı ve beni göğsüne yasladı.
"Kafam yerinde değil. Ne dediğimi bile bilmiyorum bakma sen bana." dedi saçlarımı okşarken.
Bir şey demedim... Haftalar önce girdiğim o kriz, onlarla görüşmemek istediğim anlar sirayet etti gözlerimin önüne. Halbuki o gün onlarla bir daha konuşmamakta, görüşmemekte çok ciddiydim ama şimdiye baktığımda Doğu'nun kolları arasındaydım. Yaşadığımız kıyamet bazı şeyleri değiştirmişti. Onların bana yaklaşımı ve benim onlar yaklaşımım gibi.
"Bizde bir Sema kızımla Sefa oğluma da bakalım." diyen Kiraz babaanneme baktım.
"Sema abla ameliyatta babaanne. Sefa abiden haberim yok." dedim.
Kerem'i koltuğa yatırıp üzerini örttük ve hep birlikte odadan çıktık. Dedemler Sefa abinin odasına gitmek için asansöre binmişlerdi. Biz de Doğu ile Yusuf'un odasına doğru hareketlendik. Odaya yaklaşırken odanın kapısı açıldı ve içeriden orta boylarda sarışın babaannemle aynı yaşlarda bir kadın çıktı. Kadın bize döndü. Bakışları önce Doğu'da gezindikten sonra bana döndü. Ağır adımlar atarak aramızdaki mesafeyi kapatıp karşımızda durdu.
"Anneanne." dedi Doğu.
"Aden sensin demek?" dedi.
Gözlüklerinin arkasından bedenimi baştan aşağı süzdü. Başımı dikleştirdim ve bana baktığı gibi ona baktım. Kim olduğu ayan beyan olsa da onu tanımıyormuş gibi yaptım.
"Siz kimsiniz?" dedim.
"Ahsen Yadigar." dedi. İsminin verdiği güç ve güven sesine yansımıştı. Sağ kaşımı kaldırıp ellerimi göğsümün altında birleştirdim.
"Yani?" dedim.
"Hapiste olmasına sebep olduğun kadının annesiyim." dediğinde dişlerimi sıktım. Çenem kasılırken parmak uçlarıyla perçemini düzeltip alttan bir bakış attı bana.
"Anneanne ağzından çıkanlara dikkat et!" dedi Doğu sert ve soğuk çıkan sesiyle. Ahsen Hanım hiç oralı olmadı ve bakışlarını üzerimden çekmedi.
"Aynı onun gibisin." dedi ve memnun olmadığını belli edercesine iç çekti.
"Zümrüt'e, annene benziyorsun." bedenim ürperdi. Görmezden gelinen bazı gerçekler olurdu ya hani... O gerçekler en olmayacak anda hiç ummadığın biri tarafından ortaya serilirdi. Şu an hissettiklerimin tarifi ancak bu olabilirdi.
"Kerem odada tek uyuyor yanına geçsen iyi olacak anneanne." dedi doğu ve kolunu omzuma sarıp beni kendisine çekti.
"Karşında anneannen var Doğu, büyüklerine karşı ne zamandan beri böyle saygısızsın sen?"
"Anneanne." dediği sırada Yusuf'un odasının kapısı bir kez daha açıldı ve Aslan odadan çıktı.
"Neler oluyor burada?" diyerek yanımıza geldi. Bakışlarını bir bizde bir anneannesinde gezdirdi ve yanımda durdu. o da kolunu omzuma attığında Doğu'nun ve Aslan'ın kolları arasında kalmıştım.
"Anneanne bir sorun mu var?" dedi Aslan. Sesi uyarı doluydu. Ahsen Hanım başını dikleştirdi ve bize bir bakış daha attıktan sonra yanımızdan geçip gitti.
"Zümrüt Hanım tam anasının gözüymüş yalnız." dediğimde Aslan ve Doğu aynı anda bana baktılar ve güldüler.
"Ne yalan mı?" dedim.
"Haklısın vallahi ama anneannem Meksika biberiyse annem normal sivri biber." dedi Doğu.
"Her neyse size doyum olmaz. " diyerek kollarının arasından çıktım.
"Bende bir göreyim Yusuf abimi." dedi Doğu.
"Bugün yanına çok kişi girdi Doğu. Daha sonra görsen?" dediğimde başını salladı.
"Tamam doktor hanım. Siz ne derseniz o." dedi.
Odaya tekrar girdiğimde bir süre ayakta durup Yusuf'u izledim. Hala yan yatıyordu. Yanına yaklaştım. Entübasyon tüpüne dikkat ederek yüz üstü yatmasını sağladım ve koltuğu sağ tarafına doğru çektim. Yüzü karşımdaydı. Üzerini örttüm ve telefonumdan onun için oluşturduğum müzik listesini açtım.
En sevdiği şarkıları eklemiştim. Birlikte dinlediğimiz şarkıları, Emir'in şarkılarını... Bir sürü parça vardı. Şarkılar çaldı, zaman su gibi akmaya devam etti. Çalan son şarkıdan sonra kısacık bir an sessizlik oldu ve sonrasında Niran Ünsal'ın sesi odada yankılanmaya başladı.
"Bizim şarkımız çalıyor sevgilim." dedim. Parmaklarım teninde gezinirken biraz daha yaklaştım ona ve şarkıya eşlik ettim.
"Seninle bir an ömre bedel." ellerim kaşlarında, burnunda gezindi. Ağlamak için derin derin nefeslendim.
"Gözüne kurban, sözüne hayran, göz göze geldiğim her an eridi bu can." titrek sesimle devam ettim söylemeye.
"Hayranım kaşına göze maşallah, razıyım çilene derdine eyvallah." gözyaşlarım teker teker Yusuf'un tenine düştü. Tenine düşüp süzülen göz yaşlarıma dudaklarımı yasladım ve usul usul öperek söyledim şarkıyı.
"Çarpıldım... " yutkundum ve devam ettim. "Boyuna posuna Bismillah...Razıyım çilene derdine..."
Bu gece sabaha kadar şarkılar söyledim ona. Güneş doğdu, güneş battı... Günler geldi geçti. Ekim bitti. Kasım'ın ilk günleri acımasızca akıp gitti...Yusuf uyanmadı, Güneş bizimle görüşmeyi reddetti... Duruşmaya günler kaldı.
"Bugün on dokuz Kasım sevgilim." dedim Yusuf'un uzayan saçlarını yıkarken. Başındaki sargıyı tamamen çıkartmıştık. Saçlarını birkaç kez kesmiştik ama hızlı uzuyordu.
"Yirmi iki oldum." dedim, yutkundum ve "Büyüdüm..." dedim. Temiz havluyu koltuğun üzerinden alıp saçlarını kuruladım.
"Bugünü hep bambaşka hayal etmiştim aslında. Şile'de oluruz demiştim kendi kendime. Ya da Beykoz'da rakı balık yaparız diye düşünmüştüm. " dediğimde dolan gözlerimi yukarı kaldırdım ve derin nefesler alıp verdim.
"Ama olsun... Yine bir aradayız." dedikten sonra nemli saçlarına dudaklarımı bastırdım.
"Önümüzde senin doğum günün var. Astrolojiye de sardım bu aralar. Tam bir oğlak erkeğisin sevgilim." dediğimde kendi dediklerime güldüm.
"Hoş bende akrep olmanın hakkını veriyorum." dediğimde bir kez daha güldüm ancak bu sefer gülüşlerime gözyaşlarımda eklendi. Burnumu sertçe çekip avuçlarımı gözlerime yasladım.
"Ağlamayacağım. Bugün benim doğum günüm ağlamamam lazım." dedikten sonra avuçlarımı gözlerimden çekip bulanık bakışlarımla baktım Yusuf'a. Onu yoğun bakımda ilk gördüğümde eli yüzü şişti her yanı mosmordu. Şimdiyse o şişlikleri inmişti ama hızla kilo kaybediyordu. Morluklarının çoğu geçse de yer yer izlerini belli ediyorlardı.
Havluları ve su dolu kabı alıp lavaboya geçtim. Kabın içindeki suyu döktüm ve kabı yıkadım. Havluları da kaynar suyla yıkadıktan sonra onları kurmaları için astım. İçeri tekrar geçtiğimde koltuğuma yerleştim ve gün ayana kadar uyumadan güzel yüzünü izledim. Ne zaman şafak söktü, tan doğdu farkına bile varmadım.
Odanın kapısı sessizce açılıp kapandı. Gözlerimi Yusuf'tan ayırmadım. Omzuma dokunan ele bile dönüp bakmadım. Sema ablanın olduğunu kokusundan anlamıştım. Eğildi başımın üzerine bir öpücük kondurduktan sonra omzumu sıvazladı.
"İyi ki doğdun kızım. Güzel yıllarımız olsun." dedi ve kucağıma bir kutu bıraktı. Başımı ona çevirdim. Omzumdaki eli yanağıma yaslandı.
"Oğlum senin gibi bir kadına sahip olduğu için çok şanslı." dediğinde gözlerim doldu ama gözyaşlarıma inat dolu dolu gülümsedim.
"Bende çok şanslıyım. Yusuf hayatımın en güzel yanı." dediğimde Sema ablanın da gözleri doldu. Alnımın köşesine de bir öpücük kondurduktan sonra Yusuf'un yanına geçti ve yatağın köşesine oturdu. Oğlunun elini elleri arasına aldı.
"Hediyeni açmayacak mısın?" dediğinde kucağımdaki orta büyüklükteki kutunun kapağını açtım. Kutunun içinde siyah deri kaplı üzerinde Yusuf & Aden yazan bir fotoğraf albümü vardı. Albümü titreyen ellerimle aldım. Kutuyu yere bıraktım.
"Bu..." dediğimde sesimle ellerim titriyordu.
"Filiz tam bir kiri çıkıymış." dedi ve bakışlarını bana çevirip gülümsedi.
"Aç haydi." dediğinde albümün kapağında parmaklarımı gezdirdikten sonra açtım. Karşıma ilk çıkan sayfada hem benim hem de Yusuf'un bebeklik fotoğrafı vardı. Altında da doğum tarihlerimiz yazıyordu. Çevirdiğim her sayfada Yusuf'un, benim çocukluğumuza ait fotoğraflar çıkıyordu. İlk okuldaki hallerimiz, lisedeki, üniversitenin ilk yılları... Birlikte çekindiğimiz fotoğraflarımız... Yanan gözlerimi kapattım ve ağlamamak için kendimi tuttum.
"Geriye kalan sayfaları birlikte doldurursunuz." dediğinde kendime bir kez daha yenildim. Sol gözümden süzülen gözyaşım fotoğrafımıza damladı.
"Bu... Bu çok güzel bir hediye Sema abla." dedim ve albümü göğsüme yaslayıp ayaklandım. Sema ablanın arkasında durup bir kolumu boynundan göğsüne sardım ve çenemi omzuna yasladım.
"Teşekkür ederim. " dedim. Ellerini koluma yasladı.
"Asıl biz teşekkür ederiz kızım. Oğlumuzu böyle güzel sevdiğin için ona böylesine sadık olduğun için." Sefa abinin sesini duymamla başımı odanın kapısına çevirdim. Kollarını iki yana açıp göz kırptığında Sema ablaya doladığım kolumu çektim. Albümü oturduğum koltuğun üzerine bıraktıktan sonra koşar adım yanına gittim ve Sefa abinin benim için açtığı kollarının arasına girdim.
"İyi ki doğdun kızım." geri çekildiğimizde beyaz hastane önlüğünün cebinden uzun lacivert renkte kadife bir kutu çıkarttı.
"Doğum günün kutlu olsun." kutuyu uzattığında yüzüne birkaç saniye baktıktan sonra uzanıp kutuyu aldım ve açtım. Kutuda kalın zincirli, ucunda inciyle kaplanmış bir kalp ve kalbin etrafını pırlantayla süsleyen altın bir kolye vardı.
"Teşekkür ederim." dediğimde kutudaki kolyeyi aldı ve beni omuzlarımdan tutup ters döndürdü.
"Topla bakalım saçlarını." dedi. Saçlarımı topladığımda kolyeyi taktı.
"Bu Yusuf'umun sana hediyesi." dediğinde başımı hızla Sefa abiye çevirdim. Diğer cebinden diğer kutuyla aynı bir kutu çıkarttı.
"Bu benim hediyem." dedi ve kutuyu açıp bana göstermek için uzattı. Ben bir elim kolyede öylece kalakalmıştım durduğum yerde.
"Aden." dedi Sefa abi. Parmakları çenemi buldu ve yüzümü yüzüne doğru kaldırdı. Onunda gözleri dolu doluydu.
"Bak bakalım beğenecek misin?" diyerek kutudaki bilekliği biraz daha göz hizama kaldırdı. Dudaklarımı birbirine bastırdım ve iki büyük adım atıp Sefa abiye sarıldım ve ağladım.
Boynumdaki kalp, göğsümdeki kalple bir oldu o andan sonra. İkisi de bana değil Yusuf'a, Aden'in canına aitti.
Sefa abi kendi hediyesi olan bilekliği bileğime taktıktan sonra oğlunun yanına geçmişti. Onlar Yusuf'a her zamanki gibi bir şeyler anlatırken onların biraz uzağında duvara yaslanıp izledim.
"Ağlama Sema'm. Senin bu haylaz oğlun uyuyamadığı günlerin, gecelerin acısını çıkarıyor. Eh cefası bize ama olsun. Uyandığında bizde çıkartırız acısını." dedi Sefa abi ve uzanıp Sema ablanın gözyaşlarını sildi. Hepimiz aynı durumdaydık. Ağlarken gülüyor, gülüyorken ağlıyorduk.
"Tamam, tamam iyiyim ben. Bayağıdır ağlamadım ya ondan hep." dedi Sema abla gözaltlarını sildi. Çalan telefonum irkilmeme neden olurken yasladığım duvardan çekildim komodinin üzerindeki telefonumu gidip aldım.
"Emir." diye açtım telefonu.
"İyi ki doğdun Aden, iyi ki doğdun Aden. İyi ki doğdun iyi ki doğdun mutlu yıllar sana."
"Bugün teşekkür etme günüm sanırım." dediğimde gülüşü doldu kulaklarıma.
"Odadan çıksana." dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Ne?" dediğimde tekrar güldü.
"Odaya cümbür cemaat girmeyelim dedik. Haydi seni bekliyorum." dedi ve kapattı.
"Emir gelmiş. Ben bir ona bakayım." dedim Sema ablalara ve odadan çıktım. Emir kapının tam karşısındaydı.
"Günaydın cennet bahçem." dedi ve kolları arasına alıp sımsıkı sarıldı. Bende ona sıkıca sarıldım. Emir'i özlemiştim.
"Günaydın." dedim geri çekildiğimizde.
"Nasılsın diye sormayacağım." dediğinde gözlerim doldu yine. Başımı hızlıca sallayıp tekrar sarıldım ona.
"Ya kızım ben duygusala bağlamamaya çalıştıkça senin mavişler dolup taşıyor." dedi. Elleri gözlerimin altını, yanaklarımı sildi.
"Haydi gel." dedi ellerini yüzümden çekip elimi tuttu ve bana ayrılan odaya doğru hızlı adımlarla yürüdü.
"Yavaş Emir atlı mı kovalıyor?" desem de oralı olmadı odanın önüne geldiğimizde odayı açıp beni içeri çekti. Adımlarım odanın girişinde durduğunda karşımdaki manzara boğazımın ortasına kocaman bir yumruk indirdi.
Aslan, Baran ve Doğu yan yanaydı. Önlerinde ise elinde pastayla Kerem duruyordu. Annem ve Haydar abi ise birkaç adım uzaklarında duruyordu. Yumrunun geçmesi için peş peşe yutkundum ama geçmedi. Dönüp Emir'e baktım. Boynunu büktü ve elini belime yerleştirip odanın ortasına doğru adımlamamı sağladı.
"İyi ki doğdun abla, iyi ki doğdun abla." diyen Kerem elindeki pastayla yanıma geldi ve tam önümde durdu. Onunla aynı boyda olmak için eğildim.
"Haydi üfle." dedi ve pastayı uzattı. Başımı kaldırıp diğerlerine baktım. Yüzlerinde buruk bir tebessümle bana bakıyorlardı.
"Haydi Aden. Dilek tut ve üfle." dedi Doğu. Çenem titrerken ağlamamak için derin derin nefesler aldım ve Kerem'e döndüm. Mumları üflemeden önce Kerem'in yanaklarını öpüp pastaya baktım.
"Allah'ım..." dedim içimden. Dileğimi dilerken göz kapaklarımı yumdum. İki yanağımdan da birer damla akarken Kerem'in dudaklarını yanağımda hissetim.
"Ağlama." dediğinde daha çok ağlamak istesem de tuttum kendimi. Derin bir nefes aldıktan sonra mumları üfledim.
Eğildiğim yerden kalktım ve pastayı Kerem'in ellerinden alıp Emir' e verdim. Kerem'i sıkıca sarıldım ve onu kucağıma aldım. Birbirimizi defalarca kez öptük.
"Bana da yer var mı?" siye soran anneme baktım. O lanet günden sonra zamanın iyi davrandığı tek insan annemdi. Hızla iyileşiyordu. Her anlamda iyileşiyordu. Başımla annemi onayladığımda koşar adım yanımıza gelip kollarını sardı. Sırasıyla öptü bizi. Diğer yanımdan Emir sardı kollarını.
"İyi ki doğdun kızım. " dedi annem.
"İyi ki annem oldun annem." dediğimde sol gözünden bir damla yaş akıp gitti.
Bir süre sarılı kaldıktan sonra ayrıldık. Tam boylarda sırayla doğum günümü kutladılar. Haydar abiyle uzun uzun sarıldım. Her biri hediye almıştı ancak açmak içimden gelmediğinden onları sonraya bıraktım. Doğu Kerem'i eve götürmek için yanımızdan ayrıldığında Baran yanıma geldi.
"Aden biz bugün Güneş' e gideceğiz." diyen Baran'a döndüm.
"Gelmek ister misin?" diye sordu.
Boğazımdaki yumruya nefesim takıldı. Ellerimi göğsüme yasladım. Başımı anneme çevirdim. Gözleri ellerine dalıp gitmişti. Emir'e döndüm. Pencerenin kıyısında griye çalan gökyüzünü izliyordu.
"Hep birlikte gideceğiz Aden." diyen Aslan'a döndüm.
"Bizi büyük ihtimalle yine kabul etmeyecek ama bir umut işte." dediğinde dudaklarımı birbirine yasladım.
"O umuda asılalım o zaman." dedim.
Şimdi Haydar abinin kullandığı arabada Güneş'in kaldığı hastaneye doğru yol alıyorduk. Annem önde oturuyordu. Emir ile bense arkada. Aslanlar da arkamızdan geliyordu. Başımı koltuğa yaslamış geçip giden yolu izlerken Emir kulağıma kulaklığın tekini kulağıma yerleştirdi. Yandan yandan baktım ona.
"Eskisi gibi. Rastgele bir radyo da duruyorum ve çalan şarkıya kendimizi bırakıyoruz." dediğinde başımı salladım ve tekrar geçip giden yolları izlemeye döndüm.
"Yağmurlu bir Kasım gününden herkese tekrar merhaba. Reklam aramızdan sonra sizlere bir nostaljik parçayla merhaba diyoruz. Salim Dündar Aynalar şarkısı Emre Manzel'in yorumuyla ile sizlerle." dedi radyo spikeri.
"Harmanım ben harmanım..." kulağıma sızan şarkıyla dudaklarımı birbirine yasladım ve Emir' e döndüm. O sıra şarkıda, " yok dizimde dermanım." sözleri geçiyordu. Emir tam kanalı değişecekken buna izin vermedim. Bakışları bana kaysa da ona bakmadım ve "Kalsın." dedikten sonra tekrar çevirdim başımı.
Şarkı usulca sızdı kulaklarımdan ruhuma. Gözümün önünden geçip gitmeye başlayan anılar burnumun direğini sızlatırken peş peşe yutkundum. Yağız ve Zümrüt Uyguroğlu'nu ilk gördüğüm an sızdı zihnime. Tam boyları, Güneş'i, Kerem'i... Yusuf'u gördüğüm ilk an sızlattı yüreğimi. Yaşadıklarımız teker teker geçip gitti. Annem geldi sonra gözlerimin önüne. Saçımı tarayışlarını anımsarken saç diplerim sızladı sonra sarılışımızı hatırladım, bana kızım deyişini. Uçup gitti sızım.
"Anam yok ki darılsın, babam yok ki sarılsın." babam geldi gözlerimin önüne. Annemi bıçaklarken ki hali, boynuma sarılan elleri, bedenime düşen ölü bedeni... Sonra bir mezar taşı beliriverdi. Gözlerimi yumdum, başımı sağa sola salladım ama geçmedi o mezar taşının görüntüsü.
Emir' baktım, dikiz aynasından Haydar abiyle annemle göz göze geldim ama sanki onlar yoktu karşımda. Beyaz bir mermerlerdi sanki. Hocalarımın insanların ölümlerini bir doktor olarak ne zaman kabul etmemiz gerektiğini anlattıkları bilgileri uçup gitmişti. Ölümü gerçekten kabullendiğin an bir çukuru kapatan toprak ve o toprağa dikilen mermer oluyordu.
"Eyletmen beni, söyletmen beni, ağlatman beni aynalar, aynalar..."
Avuç içlerimi gözlerime yasladım. Bu hareketi artık sık sık yapıyordum. Gözlerimi ovaladıktan sonra geri indirdim ellerimi. Kapının camını indirip hava almak için yüzümü dışarı çıkarttım. Yağmur ufaktan yağarken tenime çarpıyordu. Kapalı gözlerimi araladım. Rüzgar gözlerimi yaşartsa da oralı olmadım. Şarkı bitip gitmişti. Yerine daha hareketli bir parça çalmaya başlamıştı ama ben içimden zırlaya zırlaya o şarkıyı söylüyordum.
Gözüm bir pastaneye takılınca başımı içeriye soktum ve Haydar abiye durmasını söyledim. Haydar abi arabayı durduğunda arabadan indim ve pastaneye doğru ilerledim. Küçük, şirin bir pastaneydi. İçeri girip pastaların sergilendiği raflara doğru ilerlerken gözlerim duvarlara asılı farklı boyutlardaki varaklı aynalara takıldı. Yansımam kendime kötü görünce bakışlarımı kaçırdım ve pastalara bakmaya başladım.
"Merhaba, hoş geldiniz." diyen sesle başımı pastalardan çekip tezgahın arkasında duran genç kıza baktım.
"Merhaba." dedim. Sesim kısık ve boğuk çıkınca boğazımı temizledim.
"Ne arzu etmiştiniz?" diye sorduğunda başımı tekrar pastalara çevirdim.
"Bugün benim doğum günüm." dedim ve yutkundum. "Benim ve kız kardeşimin."
"Ah, doğum gününüzü kutlarım. İkizsiniz sanırım." dediğinde başımı tekrardan kıza çevirdim.
"Öyle." dedim gülümsemeye çalışırken.
"Pastanızı seçtiniz mi?" diye sorduğunda başımı iki yana salladım.
"Kardeşim meyveli seviyor. Özellikle böğürtlenli." dediğimde tezgahın arkasından ilerledi ve pastaların bulunduğu kısma gelip karşımda durdu.
"Böğürtlenli çeşitlerimiz." bunlar diyerek eliyle orta rafı gösterdi.
"Baştaki pastayı hazırlar mısınız lütfen?" diye sorduğumda başını salladı ve pastayı çıkarttı.
"İki tane de mum ve plastik çatal koyun lütfen." dediğimde "elbette efendim." dedi. Ödemeyi yapıp kutuyu da aldıktan sonra pastaneden çıkmak için kapıya doğru ilerledim ancak aklıma gelen şeyle durdum.
"Çakmak ya da kibritiniz var mı?" diye sorduğumda genç kız bir an dursa da başını salladı ve tezgah kısmına geçip birkaç çekmece açtıktan sonra bana bir kibrit uzattı.
"Teşekkür ederim." dedim ve çıktım pastaneden.
Arabaya geri döndüğümde yola devam Ettik. Yolculuğun sonunda hastaneye geldiğimizde pastaya dikkat ederek indim arabadan. Hastaneye girdiğimizde Baran danışmana doktorun adını söyledi ve geldiğimizi haber vermesini istedi. Doktorun odasına vardığımızda önden Aslan girdi bizde peşinden. İçeride Doğu ve Yağız Bey'de vardı.
"Hoş geldiniz. " dedi doktor.
Yağız Bey Güneş'i özel bir hastaneye yerleştirmiş haliyle doktorunu da değiştirmişti. Odadaki boş olan iki koltuğa annemle birlikte oturduğumuzda gözlerimi pastanın kutusundan çekemdim. Parmaklarım kutunun üzerine yerleştirdikleri fiyonkla oynuyordu.
" Aslan Bey babanıza da durumu anlattım. Güneş hiç kimse ile görüşmek istemiyor. Bugün doğum günü olduğu için birkaç kez sorduk ancak cevabı yine olumsuz oldu. Zorlarsak kriz geçirebilir." dedi doktor.
"Erdal Bey bir buçuk ay oldu neredeyse. uzaktan bile göremedik Güneş'i. Hiç ilerleme de yok." dedi ve sıkıntıyla ofladı.
"Güneş oldukça ağır bir terapi görüyor. Ancak kendisini karanlığa o kadar gömmüş ki biz bir türlü ona ulaşamıyoruz." dedi doktor. Tam boylar, diğeri doktoru ikna etmeye çalışırken boğazımı temizledim ve hepsinin susmasını sağladım.
"Biz bugün yirmi ikinci yaşımıza bastık." dedim.
"Bu yaş günü bizim için çok özel onunla kutlayacağımız ilk doğum günümüz." diyerek konuşmaya devam ettim. Bakışlarım hala pasta kutusundaydı.
"Güneş bugün için eminim ki bir sürü hazırlık yapardı. Partiler, hediyeler, güzel elbiseler, topuklu ayakkabılar..." yutkundum ve başımı kaldırıp doktora baktım.
"Güneş' e geldiğimi söyler misiniz?" dedim.
"Sizi üzmek istemem genç hanım ama alacağımız cevabın değişeceğini sanmıyorum." dediğinde gözlerimi gözlerinden çekmeden tekrar konuştum.
"Güneş'e lütfen kız kardeşin gelmiş der misiniz?" dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı ve başını salladı. Doktor odadan çıktığında bakışlarımı tekrar kutuya çevirdim. Saniyeler, dakikalar geçti. Odanın kapısı açıldığında başımı kaldırıp gelen doktora baktım.
"Sadece siz." dediğinde uzun zamandan sonra yüzümde gerçek bir tebessüm belirdi. Oturduğum sandalyeden kalkıp odanın çıkışına doğru ilerledim.
"Ama... Ama biz." diyen Yağız Bey'in sesini duydum. Odadan çıkıp koridorda birkaç adım attıktan sonra durdum. Doktorun odasındaki sesler çoğalırken Emir ve Doğu odadan çıkıp yanıma geldiler.
"Farkını yine ortaya koydun bakıyorum. " diyen Emir'e baktım.
"Beni sizden daha çok seviyor." dediğimde ikisi de burukça güldüler.
"Orası öyle." dedi Doğu.
"Sevilmeyecek gibi değilsin maviş." dedi dolu gözlerini saklamak için başını yere eğerken.
Doktor yanımıza geldiğinde Emirlere son kez baktım. Doktor ile uzun koridoru bitirip bahçeye açılan cam kapıdan dışarı çıktık ve merdivenlerden indik. Bahçeyi saran ağaçlar insanı bir ormanın içindeymiş gibi hissettiriyordu.
"Açıkçası kabul etmesini beklemiyordum ancak kız kardeşin geldi dediğimde gözleri parladı ve ben bunu şunca zamanda ilk defa gördüm." dedi.
"Durumu gerçekten çok mu kötü?"
"Hala yasta. Kafasının içinde sürekli o günü yaşayıp duruyor." dediğinde adımlarım yavaşladı.
"Bakmayın bizim böyle göründüğümüze... Bizde hala aşamadık o günü." dediğimde doktorun bakışları bir an bana dönse de ona bakmadım. Biz hala Ekimin ilk gününde o yağmurlu Cuma günüdeydik.
"Bunu her birinizde görüyorum." dedi doktor.
"Devam edelim mi?" dedim. Uzun, iki yanında ağaçların uzandığı bir yoldan geçtik. Kasımın kopardığı yaygara ağaçların yapraklarını sarartmış, onları dallarından kopartıp yerlere savurmuştu.
"İşte orada. " diyen doktorla durdum ve işaret ettiği yere baktım. Yaprakları sararmaya yüz tutmuş büyük bir çınar ağacının karşısındaki bankta oturtan kıza değdi gözlerim. Kısacık kesilmiş saçlarına takılı kaldım.
"Saçları..."
"Geçen gün kestirmek istedi." diyerek açıklama yaptı doktor.
"Büyük bir ihtimalle sizinle de konuşmayacak lütfen onu zorlamayın." dediğinde başımı salladım ve peş peşe nefesler aldıktan sonra Güneş'e doğru ilerledim. Yanına yaklaştıkça bedenin zayıflığı gözüme çarptı. Usulca yaklaştım ve yanına oturdum. Elimdeki kutuyu yanımdaki boşluğa bırakıp yanına kaydım.
"Güneş..." diyerek ellerimi uzattım ona ama titrediklerini görünce geri çektim. Tekrar derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. O günden sonra ilk defa yana yana geliyorduk ve bu an düşündüğümden daha zor bir andı.
"Güneş, ben geldim." dedim. Cesaretimi topladım ve ellerimi kucağına sakladığı ellerine uzattım.
"konuşmayacak mısın?" dedim.
Ellerini tuttu ellerim. Benim parmaklarım parmaklarını sararken o sarmadı. Bakmadı suratıma. Uzun gür yapraklı ağaçların hüküm sürdüğü bahçenin tek bir noktasına takılı kalmıştı gözleri. Esmer teni solmuş, gözaltlarında geniş koyu morluklar oluşmuştu.
"Kendimi çok güçlü hissederdim. Öyle sanırdım. Değilmişim." onu ilk gördüğümde boğazıma dizilen hıçkırıklarımı serbest bıraktığımda bile dönüp bakmadı bana.
"Doktorun hala yasta olduğunu söyledi. " titrek bir nefes bıraktım soğumaya yüz tutmuş havaya. "Kimseyi de istemiyorsun yanına." gözyaşlarımı silip başımı omzuna yasladım.
"Güneş." diye fısıldadım. Kimseye anlatamadığım acımı ona anlatmak istedim.
"Sana o kadar ihtiyacım var ki." gözyaşlarım burnumun ucundan onun tenine damlayıp bedeninde izler bırakıp yok oluyordu. Ona duyduğum evginin, bağlılığın ne denli büyük ve değerli olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.
"Hepimiz çok özledik seni. Tam boylar, Kerem, dedemler, Emir... Annem, Babanlar. Hepimiz çok özledik seni." bir tepki vermiyordu. Nefes seslerini bile zor duyuyordum. Burnumu çekip omzuna daha da gömüldüm.
"Güneş, ben yapamıyorum, beceremiyorum artık. Lütfen... Lütfen beni daha fazla yanız bırakma." dedim. Ağlayışlarım daha da şiddetlendi.
"İyileş ne olur... İyileşin, iyileşelim. Savaşalım, kalkalım tekrar ayağa. Ben dayanamıyorum artık. O kadar zor ki... İmdat diye bağırmamak için zor tutuyorum kendimi artık. Kerem'e cevap verememekten, diğerlerine destek olamamaktan, kendimi toparlayamamaktan o kadar çok yoruldum ki." dedim ağlayışlarımın arasından.
"Yardım et bana Güneş. Ne olur Güneş, ne olur sen iyileş bari ben artık dayanamıyorum." ellerimde hafif bir baskı hissettiğimde gözlerim anında ellerime kaydı. Parmaklarına kenetlediğim parmaklarımı tutmuştu. Şaşkınlığın verdiği ani refleksle başımı omzundan kaldırdım.
"Teşekkür ederim. Teşekkür ederim." dedim uzanıp yanağından öptüm. Bu bile o kadar büyük bir ilerlemeydi ki...
"Bak." dedim ona yüzümden silinmeyen tebessümümle. Ellerimi hiç istemesem de ellerinden kopardım ve bankın köşesine koyduğum kutuyu kucağıma çekip fiyonku söktüm ve karton kutuyu açtım. Pastanın üzerine mumları diktikten sonra pantolonumun ön cebinden kibriti çıkarıp mumları yaktım. Bakışlarım Güneş'e değdi. odağı hala aynı yerdeydi. Sol elimi uzatıp çenesini tuttum ve bana bakmasını sağladım.
"Bugün bizim doğum günümüz Güneş. Birlikte ilk doğum günümüz." dedim. Gözyaşlarım çenemde birikiyordu yine.
"Pastayı tam da sevdiğin gibi aldım. Bol böğürtlenli. " gözlerinin içine bakarak konuştum. Kan oturmuş kahverengi gözleri yaşlarla parlarken gülümsedim ona.
"İki mum. Biri senin biri benim. Dilek dileyip üfleyelim mi?" dedim ve pastayı kutudan tamamen çıkarttım. Bir tepki vermeden öylece yüzüme bakıyordu.
"Lütfen." dediğimde gözlerini yumdu ve birkaç saniye bekledikten sonra açtı.
"Dilek, dilek tuttun. dedim heyecanla ve bende hemen gözlerimi yumup sabah dilediğim dileği tekrar diledim.
"Hadi üfleyelim. " dedi ve pastayı aramızda biraz daha yükselttim. "Bir, iki, üç." ikimizde aynı anda üflediğimizde yüzümdeki gülümsemem büyüdü. Birlikte gülümsemiyorduk ancak ikimizin de gözyaşları durmadan akıyordu.
Pastayı aramızdaki boşluğa bıraktım ve kutudan çatalları aldım. Çatala bir parça aldıktan sonra Güneş'e uzattım ilk başta biraz duraklasa da dudaklarını araladı. Ağzındaki lokmayı çiğnedikçe çiğnedi. Onu çok iyi anlıyordum. Tadını çok sevdiği o pastanın küçük bir lokması bile büyüdükçe büyüyor boğazına diziliyordu. Peş peşe yutkunduktan sonra onun önüne bıraktığım çatalı titreyen parmaklarıyla tuttu pastadan küçük bir parçayı çatala batırıp ona yaptığım şeyi bana yaptı ve çatalın ucundaki pastayı yemem için bana uzattı. Pastayı birbirimize yedirip bitirdiğimizde yüzümdeki gülümseme bakiydi.
Çöpleri toparlayıp kutuya koydum. Ellerim tekrar Güneş'in ellerine uzandı. Bu sefer o da tuttu ellerimi. Kenetlendi ellerimiz... Şimdi aramızda sessizlik bakiydi. Burnumu çekip gözümü omzuma sürmeye çalıştım.
"Bu aralar çok sulu göz oldum. Haliyle sümüklünün de teki oldum." dediğime gülerken titreyen elinin bana yaklaştığını gördüm. Parmakları yanağımdan süzülen yaşlarımı sildi. Bende uzanıp sildim onun yaşlarını.
"Çok özlemişim ben seni Güneş." dediğimde boynunu büktü.
"Sende özledin değil mi? Hepimizi çok özledin." dediğimde gözlerini kapayıp açtı.
"Hepsi burada. İstersen gelsinler." dediğimde gözleri donuklaştı ve balını sağa sola salladı.
"Tamam, tamam sen nasıl istersen." dedim ve burnumu tekrar çektim.
"Ben, ben artık hep geleyim mi?" dediğimde dudağını ısırdı ve başını aşağı yukarı salladı.
"Gelirim, hep gelirim ben." dedim ve ona sarılmak için yaklaştım.
Kollarımı kaldırdım ve "sarılmak ister misin?" diye sordum. Peş peşe yutkundu. Ellerini birbirine yaslayıp ovuşturdu. Titreyen çenesi, gözlerinden akıp giden yaşlarına baktım bir süre. Onun bana gelmeye cesareti yoktu ama benim vardı. Aramızdaki boşluğu kapatıp ona sarıldım. Başı göğsümde, kolları belimdeydi. Sımsıkı sarıldım... Gözyaşlarım kısa saçlarına karıştı.
"Emir birbirimize verdiğimiz sözü gerçekleştirmek için ehliyetini aldı sonunda ama ilk bizimle çıkacağı o tatilde sürmek istiyormuş arabayı. Bende ufaktan toparlıyorum kendimi ama Yusuf bir türlü uyanmadığı için sinirlerim bayağı bir bozuk." hem gülüyor hem ağlıyordum.
"Ben diyorum ki önce Edirne, Tekirdağ yapalım oradan Ege'ye geçeriz. Sonra Akdeniz." dediğimde hıçkırıklarını duydum.
"Hatay'da, Gaziantep'te kalırız biraz. Bir sürü yememiz gereken yemek var sonuçta."
"Aden Hanım." doktorun sesiyle başımı arkama çevirdim. Doktor Erdal birkaç adım uzağımdaydı. Gözüm onun arkasına takıldı. Herkes buradaydı. Bizden biraz uzaktaydılar. Emindim ki en başından beri her biri orada durmuş bizi izliyorlardı.
"Süre doldu." dediğinde Güneş'in belimi saran kolları sıkılaştı.
"Biraz daha kalsam?" dedim bir umut.
"Üzgünüm. İlaç vakti geldi." dedi doktor. İsteksizce salladım başımı.
"Güneş. Ben artık hep geleceğim." desem de fayda etmedi. Belimdeki kollarını çözmek yerine daha da kenetledi.
"Güneş bana bak." dedim ellerim yüzünü göğsümden ayırmak için mücadele ediyordu.
"Haftaya yine geleceğim. Diğer haftada... Sen buradan çıkıncaya dek geleceğim. Şimdi ilaçlarını alman lazım." hıçkırıkları beni de hıçkırıklara boğuyordu. Başını göğsümden kaldırmayı başardığımda ellerimi yüzüne yerleştirdim ve alnımı alnına yasladım.
"İyi ki doğdun Güneş... Seni tanıdığım için senin gibi bir kız kardeşe sahip olduğum için çok mutluyum. " dediğimde başını salladı.
"Biliyorum. Sende çok mutlusun." yüzüne yapışan saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdım.
"Şimdilik ayrılmamız lazım. Haftaya görüşürüz tamam mı?" dediğimde öylece baktı yüzüme.
"Güneş, haydi." dedi doktor.
Birlikte kalktık oturduğumuz yerden. Son kez sarıldık birbirimize. Güneş doktoruyla giderken dönüp dönüp baktı bana. Her defasında canımı yaksa da gülümsedim ona ve el salladım. Hastanenin içine girdiğinde banka çöktü daha fazla ayakta duramayan bedenim. Gözlerimi Güneş'in dalıp gittiği ağaca çevirdim. Uzun uzun baktım o ağaca.
Sarı yaprakların arasında gizlenen kuş yuvasına değdi gözlerim. Yuvanın içinde iki küçük serçe iki vardı. Birbirlerine sokulup duruyorlardı. Üşüdükleri her hallerinden belli olurken iki tane siyah güvercin kondu yuvaya. Aynı anda kanatlarını açıp küçük yavruları kanatlarının altına aldılar ve ben o görüntüde asılı kaldım.
* * *
Yorumlar