ADEN 49. BÖLÜM YENİ BİR YAŞAM
48. YENİ BİR YAŞAM
"Kilo almaya başlamış. Yanaklarına renk gelmiş resmen." Yusuf'a her zamanki gibi gün içerisinde yaptıklarımı anlatıyordum. Bugün yine Güneş'i ziyaret etmiştim. Bu üçüncü gidişimdi.
"Hala konuşmuyor ama bu da bir şey." dedim ve boynumu sağa sola yatırıp rahatlattım. Kasım geldiği gibi geçmişti sanki. Doğum günümün üzerinden on gün geçmişti. Yarın 30 Kasım'dı. Zümrüt Hanım'ın duruşması ve Nedim Sancak'ın duruşması görülecekti.
"Yarın büyük gün. Her şeyi tüm detaylarıyla anlatacağım sana bir tanem merak etme. Gerçi sen uyandığın gibi dosyalarına gömülmek isteyeceksin ama üzgünüm buna izin vermeyeceğim." dedim. Gece yarısını çoktan gerisinde bırakırken koltuğun alt kısmını uzattım ve başımı Yusuf'un kolunun üstüne yasladıktan şarkı listesini en baştan başlatıp gözlerimi yumdum.
"Aden, haydi uyan." sıçrayarak gözlerimi araladığımda Emir'i gördüm.
"Emir?" dedim gözlerimi ovalarken.
"Günaydın cennet bahçem." dediğinde esnedim ve Yusuf'a baktım. Uyuyordu...
"Günaydın." dedim ve kalktım. "Ben bir duş alayım. Sonra çıkalım olur mu?" dediğimde benim kalktığım yere oturdu ve başını salladı. Ben odadan çıkarken Emir, Yusuf'la konuşmaya başlamıştı. Bunu hepimiz yapıyorduk. Yusuf'la sürekli konuşuyor, kitap okuyor ya da şarkı dinletip söylüyorduk. Sevdiği diziler, filmler... Eski dava dosyalarını bile okuyordum.
Diğer odaya geçtiğimde Emir, Yusuf'un yanında olduğundan bu odada hızlı bir duş alıp hazırlandım. Saçlarımı kurutmak uzayınca daha fazla uğraşmadım. Tepemde sıkı bir at kuyruğu yapıp ördüm. Tamamen hazır olduğumda Yusuf'un kaldığı odaya geçtim.
"Öyle işte enişteciğim." dediğini duydum Emir'in.
"Ne öyle ?" diye sordum Emir'e. Dolabı açıp içinden çantamı aldım. İçini kontrol ettikten sonra fermuarını çekip sırtıma geçirdim.
"Havadan sudan yavrum." dediğinde güldüm. Yusuf'un yanına gidip alnından, yanaklarından ve çenesinden öpüp geri çekildim.
"Bugünde biraz ayrı kalacağız sevgilim ama merak etme tüm gece konuşup başını şişireceğim." dedim ve son kez sol göğsüne bir öpücük kondurup geri çekildim.
"Gidelim." dediğimde Emir ayaklandı ve odadan çıktık. Meryem babaannemle kapının önünde karşılaştığımızda onu öpüp hastaneden ayrıldık.
Bakırköy adliyesinin uzun koridorlarından birindeydik. Meryem babaannem dışında herkes buradaydı. Dedemler koridora yerleştirilmiş sandalyelerde oturuyorlardı. Yağız Bey koridorda volta atıyordu. Hepimiz bir aradaydık. Hepimiz bambaşka yerlerdeydik...
"Geliyorlar." diyen Doğu'yla başımı koridorun başına çevirdim. Zümrüt Hanım iki askerin arasında elleri kelepçeli yürüyordu. Hemen arkasında cübbesini giyinmiş bir şekilde Baran ve üç cübbeli adam daha vardı. Hem bizim hem de onların davasını birleştirmişlerdi. Nedim Sancak'ta bu duruşmada olacaktı.
Uyguroğlulları hızla ayaklanıp Zümrüt Hanım'a doğru ilerlediler. Aslan ve Doğu annelerine sarılmak istediklerinde başka bir asker "temas yok." dedi.
"Anne bugün son... Kurtulacaksın." dedi Aslan. Doğu'da abisini destekleyecek şeyler söyledi. Zümrüt Hanım oğullarına kırık bir tebessüm bahşetti. Gözleri koridorda gezindi. Dedemlerle, Sema ablalarla sarıldı.
Mavi gözleri biraz uzağımızdaki bir nokta da durdu. Kaşları çatıldı, bendeni kasıldı ve gözlerini kaçırdı. Başımı arkama çevirdim. Ahsen Hanım tüm ihtişamıyla oradaydı ve zamanında Zümrüt Hanım'ın bana attığı bakışların aynısını atıyordu. Annemde benim bakışlarıma takıldığında arkasına döndü ve Ahsen Hanım'a baktı.
"Zümrüt." diyerek önüne döndü ve Zümrüt Hanım'a doğru ilerledi. Zümrüt Hanım'ın bakışları annesinden kopup anneme döndü.
"Filiz." dedi. Aralarındaki düşmanlık o gün sona ermişti. Annem ellerini Zümrüt Hanım'a uzattı. Zümrüt Hanım'ın bakışları askerlere değdiğinde araya Baran girdi.
"İzin verin lütfen. " dediğinde askerler komutan olduğunu düşündüğüm diğer askere döndüler. o asker başını olumlu anlamda salladığında annemin ve Zümrüt Hanım'ın elleri birbirine değdi. O görüntü bana Güneş'le kendimi hatırlattı.
"Abi bu ikili barış bayrakları salladılar resmen. Ben onların tartışmalarında çok eğleniyordum ya." diyen Emir'le gözlerimi devirdim. Bir şaplak sesi duyduğumda yan gözlerle Emir' baktım. Ensesini ovalıyordu.
"Ya Haydar abi. Yemin ediyorum ense diye bir şey bırakmadın be." dedi.
"Çok konuşma çocuk." dedi Haydar abi.
Başımın sağa sola salladım. Bazı şeyler hiç değişmemişti. Bakışlarımı onlardan çekip tekrar Zümrüt Hanım'a baktım bana bakıyordu. Bakışlarımız birbirine değdiğinde sol göğsüm sızladı. Yüzünde titrek bir tebessüm oluştu. Ona doğru adımlar attım. Baran'ın izin istemesinden sonra Zümrüt Hanım annesi dışında herkesle sarılmıştı. Annemle bile... Adımlarım tam karşısında durduğunda titrek bir nefes aldım.
"Merhaba." dedi.
"Merhaba." dedim. Gözlerimiz birbirimizin yüzlerinde, bedenlerinde gezindi. Zayıflamıştık, cildinin o parlaklığı sönmüştü. Gözaltlarımız mora değil kırmızıya çalıyordu.
"Seni tekrar görmek çok güzel." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım ve başımı salladım. Bir zamanlar yan yana bile gelmek istemediğim kadına sarılmak istiyor olmam normal miydi?
"Seni böyle görmekte varmış. Şu hale bak." duyduğum Ahsen Hanım'ın sesiyle başımı tavana doğru kaldırdım ve ofladım.
"Sana da merhaba anne." dedi Zümrüt Hanım.
"Anne... Lütfen." dedi Yağız Bey.
Bakışlarım ona kaydı... En son doğum günümde görmüştüm. Hastaneden çıktığımızda doğum günümü kutlamıştı. Bana sarılmak istemiş ancak kendi içinde verdiği savaşta kendisine yenilerek geri çekilmiş ve kimseye bir şey demeden gitmişti.
Adliyenin koridorunda mübaşirin sesi yankılandığında bakışlarımı ondan çektim. Askerler Zümrüt Hanım'ı salona götürürken Baran ve diğer avukatlar peşinden ilerledi. Bizde sırayla salona geçecekken koridorda yoğunlaşan adım sesleriyle durdum ve arkama baktım. Nedim Sancak ve diğer sanıklar kalabalık bir asker ve avukat grubuyla buraya doğru yürüyorlardı.
"Aden, içeri geçelim kızım." diyen Haydar abiye çevirdim başımı. Kararan bakışlarını gördüm, elini belime yerleştirdi ve beni duruşma salonuna soktu. Herkes yerini almışken Emir'in ve Doğu'nun ortasına oturdum. Nedim Sancak ve diğerleri aynı anda salona girdi. Avukatları ve kendisi yerlerine geçerken diğer sanıklar iki sıra önümüzdeki yerlerini aldılar. Yusuf'a müdahale eden sağlık görevlileri ve yüzlerini hayal meyal hatırladığım Onur başkomiser ve Kübra'nın yanında gördüğüme emin olduğum iki polis memuru da aralarındaydı.
Dava başladı. Karşılıklı konuşmalar, sorulara verilen cevapları sakince dinledim. Zümrüt Hanım'dan hiç ayırmadım gözlerimi. Baran ve diğer avukatlar sıkı bir savunma yapıyorlardı. Baran, mesleğinin hakkını veriyordu... Üzerimde hissettiğim bakışlarla başımı diğer tarafa çevirdim ve Nedim Sancak ile göz göze geldim.
Yüzünde iğrenç bir gülümseme oluşurken ona nefretle baktım. Bakışları bedenimde gezinip göz kırptı. Öfkeli birkaç nefes aldığımda Doğu'nun bakışlarının bana döndüğünü hissettim ancak ona dönüp bakmadım.
"Lan, çek lan o gözlerini kardeşimden it." diye bağırdı Doğu. Herkesin bakışları bize döndü.
"Bu ne saygısızlık. " diyen hakimle bakışlarımı Doğu'ya çevirdim.
"Sakin ol." dedim.
Duruşma devam etti. Zümrüt Hanım kendi savunmasını yaptı. Şahitler sırayla konuştu. Annem, Haydar abi, Emir, diğerleri. Sıra bana geldiğinde konuşmak için kürsüye geçtim. Bakışlarım Baran'a kaydı. Gözlerini kapatıp açtı ve başını salladı. Duruşmadan önce bizlerle mahkeme hakkında biraz konuşmuştuk. Bize, "olanı olduğu gibi anlatın" demişti. Gözlerimi hakime çevirdim. Önündeki dosyaya göz attıktan sonra bana baktı. Kimlik tespitim yapıldıktan sonra bana haklarımı anlattı. Tanıklık için yemin ettikten sonra sorular sormaya başladı.
"Merhum Ahmet Saygın, hapishaneden kaçtıktan sonra seninle ne zaman iletişime geçti?" sorduğu sorunun ardından başımı istemsizce Baran'a çevirdim. Bana sıcak bir tebessüm yolladı gözlerini kapatıp açtıktan sonra başını sakin ol dercesine salladı. Derin bir nefes alıp verdikten sonra tekrar hakime döndüm.
"Üniversitenin ilk günüydü. 17 Eylül olması lazım." dediğimde başını salladı.
"Nasıl oldu?" dediğinde derin bir nefes aldım ve o günü anımsamaya çalıştım.
"Okul akşam beşe doğru bitti. Yusuf gelmişti... Eve geçecekken Zümrüt Hanım aradı. Benim, Güneş'in ve Kerem'in okulları aynı gün açılmıştı onun için bir yemek tertip etmişlerdi. Sarıyer'de, sahilde bir mekandı sanırım." dediğimde hakim "kısa cümlelerle anlat kızım." dediğinde başımı salladım.
"O akşam aradı beni. Restorandaydık, ben onunla konuştuktan sonra oradan tek başıma ayrılıp evime gittim." dediğimde "Ne konuştunuz?" dediğinde yutkundum ve bakışlarımı kaçırdım.
"Ne dediğini tam hatırlamıyorum ancak tehdit içerikliydi. " dedim.
"O konuşmadan sonra yüz yüze geldiniz mi?"
"Telefon konuşmasından birkaç gün sonra sanırım. Bir hafta sonra da olabilir emin değilim. Okul çıkışında gördüm. Yusuf, Haydar abi ve polislerde vardı." dedim. Başını salladı, burnunun üstündeki gözlüğünü yukarı doğru itekledi.
"Olay gününü anlat." dediğinde dudaklarımı ıslattım.
"O gün Onur başkomiser ve Kübra komiser benimleydi. Okulda gün boyu Yusuf'u aradım ancak bana öğleden sonra hiç dönüş yapmadı. Okul bittiğinde direk Beşiktaş'taki eve geçtim. Orada Güneş'le karşılaştım." dedim ve soluklanmak için durdum.
"Devam et."
"Güneş, annelerimizin birlikte olduklarını ancak evde olmadıklarını söylediğinde Onur başkomiserin yanına indik ve annemin nerede olabileceğini sorduk. Fatih'teki evde olduğunu öğrenince oraya gittik ve Güneş'le birlikte eve girdik." dedim. İstemsizce hızlı konuşuyordum. O günü hatırlamak canımı sandığımdan daha çok yakıyordu.
"Annemler içerideydi. Yanlarına geçtik biraz sohbet ettik. Sonra bir çarpma sesi geldi. Ben kalkıp evi dolaştım ancak görünürde kimse yoktu. Salona geri döndüğümde kapı eşinde durduğumu hatırlıyorum sonra Güneş'in adımı bağırışı ve boynuma sarılan bir kol." gözlerimi kapattım. Ellerim yüzüme kapanırken derin derin nefesler alıp vermeye çalıştım. O günü kabuslarımda bile atlatamazken şimdi dile getirmek benim için oldukça zordu.
"Devam et kızım." dedi hakim. Bozulmaya yüz tutan sinirlerimi sakinleştirmeye başladım ve konuşmaya devam ettim.
"Bizi pencerelerden uzak durmamız için salonun ortasına yere oturtturdu. Telefonlarımızı aldı." o evde yaşadığım, yaşadığımız o kıyamet saatleri an an zihnime akın etti.
"Bir süre sözlü tacizde ve şiddette bulundu ardından bunu fiziki olarak devam ettirdi. Polisler ve yakınlarımız olanları fark edince kapıya dayandılar. Anlaşma yapmak istediler ilk başta ancak o bunu her defasında geri çevirdi. Sonra biraz arbede yaşadık ve annemi bıçakladı." dediğimde hakim başını salladı ve önündeki kağıtlara bir şeyler yazıp başını Baran'a çevirip tekrar bana döndü.
"Sonra?"
"Anneme müdahale ederken Zümrüt Hanım onunla konuşup anlaşmak istedi ancak bizi öldüreceğini ve bir anlaşma yapmayacağını dile getirdi. Zümrüt Hanım ona tekrardan hukuki olarak yardım edebileceğine dair bir şeyler söyledi ve o da bunun üzerine Baran'ın kaza geçirdiğini söyledi." dedim kaçamak bakışlarla Baran'a baktım.
"Kazayı söylerken tam olarak ne dediğini hatırlıyor musun?" diye soru yöneldiğinde bakışlarım Nedim Sancak'a kaydı.
"Bize hapishanede Nedim Sancak ile tanıştığını ve bu kişinin orada ona yani babama." dedim nefesimi gürültüyle bıraktım.
"Babamı içeride rahat ettirmiş ve onunla anladığım kadarıyla bir anlaşma yapmış. " dediğimde savcılık makamı hakimden izin isteyerek benden daha da detaylı anlatmamı istedi.
"Nedim Sancak'ı ve onun ağabeyinin içeri girmesini sağlayanlardan bir tanesi de erkek arkadaşım Cumhuriyet Savcısı Yusuf Toral. Geçtiğimiz yaz Nedim Sancak Yusuf'u ve Baran'ı açık açık tehdit etti ve günler sonra benim ve öz ağabeyim Baran Uyguroğlu'nu ateşli silahla yaraladı ve hapishaneye girdi. Benim bildiğim o günden beri Nedim Sancak'ın sürekli Yusuf'u tehdit ettiği."
"Sayın hakim." diyerek oturduğu sandalyeden kalktı Baran ve anlattıklarıma eklemeler yaparak kanıtlar sundu.
"Peki Ahmet Saygın o gün size Nedim Sancak ile ilgili tam olarak neler dedi?" diyerek yeni bir soru yöneltti hakim.
"Nedim Sancak'ın, Baran'ı ve Yusuf'u öldürdüğünü söyledi." dedim. Hakimin bakışları Nedim Sancak'a döndü.
"Bu söylenenlerin bir doğruluk payı yoktur efendim. Tanık Aden Saygın, karşı tarafın avukatı Baran Uyguroğlu'nun öz kardeşi, sanık Zümrüt Uyguroğlu'nun öz kızı olmakla beraberinde müvekkilimin canına kast ettiğini iddia ettiği Yusuf Toral'ın sevgilisidir. Aralarındaki soy bağı ve duygusal bağ Aden Saygın'ın taraflı olduğunu açıkça belli etmektedir. Tanıklığının kabul edilmesi ne denli doğru?" dediğinde salonda sesler yükseldi. Kulağıma Aslan'ın, Doğu'nun ve Emir'in sesleri ulaştı.
"Sayın hakim." diyerek tekrar ayaklandı Baran.
"Tanık Aden Saygın karşı tarafında beyan ettiği üzere öz kız kardeşim ve ailemizin bir bireyidir. Bu durumun bir sorun teşkil etmediğini burada her birimiz biliyoruz. Ayrıca tanığın ifade ettiği her şeyin kanıtı dosyada bulunmaktadır. " dedi Baran. Bakışlarını bana çevirdiğinde gözlerini sakince kapayıp açtı.
"Diğer kız kardeşim Güneş Uyguroğlu o gün yaşadığı travmadan dolayı şu anda özel bir klinikte tedavi görmektedir. Bize teslim edilen eşyalarının arasında cep telefonu da vardı. Telefonu incelediğimizde üst bildirimde bir uygulamanın açık kaldığını fark ettik. " dedi ve bakışlarını hakimden çekip Nedim Sancak'a çevirerek konuşmaya devam etti. Kaşlarım bilinmezlikle çatıldı. Bu ne demekti?
" Kardeşim o gün telefonunu Ahmet Saygın'a vermeden önce ortamdaki sesleri kayıt eden bir uygulamayı açmış efendim. O gün o evde konuşulan her şey yaşanılan o kıyamet anlarının seslerinin dokümanı ve bir kopyası dosyamızda mevuttur. Ahmet Saygın, Aden'in ifade ettiği gibi Nedim Sancak ile işbirliği yaptığını, hapishaneden kaçması için yardım ettiğini, şahsımın ve Yusuf Toral'ın canına kast ettiğini açıkça beyan etmiştir." dediğinde şaşkınlıkla aralandı dudaklarım.
Duruşma salonunda derin bir sessizlik oluştu. Baran karşı tarafı tamamen ekarte ettiğini bilincinde, kendisinden emin adımlarla makamından ayrıldı ve elinde ki bir dosyayı hakime uzattı.
"Duruşmadan bir hafta önce savcılıktan aldığımız özel izinle Güneş Uyguroğlu'nun ifadesine başvurmak için heyete başvurduk. Heyetten onay aldıktan sonra doktor gözetimi altında Güneş Uyguroğlu'nun ifadesine başvurduk. Ona cevabı evet ya da hayır olan bazı sorular yönelttik. Size verdiğim dosyada Güneş Uyguroğlu'nun o güne dair ifadesi ve video kaydı vardır."
Güneş, ah Güneş...
Hakim önündeki dosyayı inceledi. Sayfaları hızlı hızlı çevirdi. Yanında oturan diğer adamlarla bir şeyler konuşup sustu. Dosyayı kapatıp bana döndü.
"Zümrüt Uyguroğlu neyin oluyor?" sorduğu soruyla çatılı kalan kaşlarım sanki mümkünü varmış gibi daha da çok çatıldı.
"Zümrüt Uyguroğlu benim..." dedim ve sustum. Titreyen bakışlarımı Zümrüt Hanım'a çevirdim. Mavi gözlerinin dolduğunu aramızdaki mesafeye rağmen görebiliyordum.
"O benim öz annem." dedim gözlerinin içine bakarak.
"Olay günü öz annen Ahmet Saygın'ı neden silahla vurarak öldürdü?" dediğinde titrek bir nefes aldım ve konuşmaya başladım.
"O, bana Yusuf'un öldüğünü söyleyince gözüm döndü ve üzerine atıldım. Ancak gücüm yetmedi. Elinde silah vardı boğuştuğumuz sıra yere düştü sonra da biz yere düştük sanırım tam hatırlayamıyorum o kısmı ama ellerini boynuma sardığını çok net hatırlıyorum. Beni boğmaya başlayınca Zümrüt Hanım onu üzerimden ittirmeye çalıştı birkaç defa. Ancak onu da oldukça güçlü darbelerle ittirdi ve birkaç kez yere düşmesine sebep oldu. Ben tam bilincimi kaybedeceğimi hissettiğim anda iki el silah sesi duydum. Sonra da..." gürültülü nefesler alıp verdim ve istemsizce ellerimde göğsümü ve boynumu sertçe sildim.
"Sonra?" diyerek devam etmemi istedi hakim.
"Üzerime bedeni düştü. Ölü bedeni." dediğimde başını ağır hareketle salladı.
"Yani öz annen seni kurtarmak için üvey babanı öldürdü." dediğinde kalbimin ortasında gitmek bilmeyen o ağırlık yerini sağlamlaştırdı ve köklerini kalbimin etrafına sardı.
"Evet efendim." dedim.
"Efendim ses kayıtlarında tam olarak o anıda özetleyen kısım mevcut. Müvekkilim şahsı defalarca sözlü olarak uyarmıştır. Üstelik o esnada Aden'in de ifade ettiği gibi itişme yaşandığı ses kaydında net olarak anlaşılmaktadır. Müvekkilim Zümrüt Uyguroğlu, kızını kurtarmak için nefsi müdafaada bulunmuştur. Bu nedenle 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu madde 25/ 1' e ve 25/ 2 maddesince müvekkilimin beraatını talep ediyoruz." dedi Baran. Bakışlarım hakimdeydi.
"Eklemek istediğin bir şey var mı kızım?" o günü zihnimde canlandırdım. Sabahı, okul çıkışını eve gidişimi, sonrasını, Yusuf'u...
"Yusuf'u bulduğumda yaşıyordu. Çok kan kaybetmişti ve nabzı çok düşüktü yine de müdahale edilebilecek bir durumdaydı. Kalp durduktan sonra müdahale etmek izin belirli bir zaman dilimi vardır efendim. Ancak sağlık görevlileri müdahale ederken bu zaman dilimine uymadılar ve gerekli müdahaleyi yapmadan onu hemen ceset torbasına koymak istediler." dediğimde başını ağır ağır salladı.
Yerime geri geçtiğimde bir elimi Doğu diğer elimi Emir tuttu. Aslan'ında bir eli omzuma yerleştiğinde rahat bir nefes alıp verdim. Hakim Nedim'in yargılanmasına geçmeden önce ara verdiğinde mahkeme salonunda oturmaya devam ettim. Tahir dedem ve Yavuz dedem hemen oturduğum yerin arkasında Zümrüt Hanım'ın kesinlikle beraat edeceğini konuşuyorlardı. Ara sona erdiğinde salona Halide'nin ailesi girdi. Evlatlarını kaybetmenin acısı yüzlerine sinmişti.
Nedim ve diğerleri yargılanmaya başladıklarında bu sefer Baran değil diğer avukatlar sahadaydı. Baran kendisinin ve annesinin, esmer avukat Halide'nin ailesinin diğer iki avukat Yusuf'un avukatlığını yapıyorlardı.
"Halide Yılmaz'ın ölmeden hemen önce ulaştığı kişi Baran Uyguroğlu. Telefonda açıkça saldırıya uğradığını ve Yusuf Toral'a saatlerdir ulaşamadığını hayatından şüphe ettiğini açıkça beyan etmiştir. Bu konuşmanın ardından Baran Uyguroğlu Başkomiser Onur Güveli ile iletişime geçmiş bu konuşmada Ahmet Saygın'ın ailesini rehin aldığını öğrenmiştir ve hemen ardından arabasının frenlerinin tutmadığını fark etmiş olsa da kaza yapmaktan kaçamamış ve Beşiktaş - Fatih güzergahında arabası defalarca kez takla atmıştır. " dedi esmer olan avukat ve önündeki bir dosyanın sayfalarını karıştırıp durdu.
"Yapılan araştırmalarda Baran Uyguroğlu'nun arabasının frenlerini kasten boşaltıldığı kanıtlanmıştır efendim." dedi ve elindeki dosyayı hakime götürdü.
"Halide Yılmaz'ın evinde yapılan olay yeri incelemesinde elde edilen bulgular ve otopsi sonucunda tırnak altlarında bulunan dokular şu an bu salonda bulunan bir şahsa ait." dedi ve bakışlarını Nedim Sancak'a çevirdi.
"Nedim Sancak, Baran Uyguroğlu ve Yusuf Toral'ı öldürmek için adamlarını kullanırken Halide Yılmaz'ı bizzat kendisi öldürmüştür efendim. Bu olayın vahim görüntüleri Halide Yılmaz'ın evinde bulunan gizli kameralar tarafından görüntülenmiştir." diyerek konuşmasını sonlandırdı. Ardından sağlık görevlilerini ve polis memurlarını tanıklık etmeleri için kürsüye davet etti. Onlar Nedim Sancak'tan yüklü para aldıklarını ve aileleriyle tehdit edildiklerini itiraf ettiler.
Nedim Sancak'ın avukatı artık eskisi gibi kendinden emin durmuyordu. Ayağa kalktı ve duruşmanın başından beri yaptığı tek şeyi yaparak itiraz etti ve itirazı yine reddedildi. Bunun üzerine Toral ailesinin avukatları söz istedi ve sırayla konuşmaya başladılar. Aralarındaki husumetin çok daha önceye dayandığını kanıtlarla açıkladılar. O güne ait bazı görüntüler ve ses kayıtları dinlettiler. Duruşma sona geldiğinde iddia makamı Zümrüt Hanım'ın beraatını istedikten sonra keskin bakışlarını Nedim Sancak'a çevirdiler.
"İddia makamı olarak sanık Nedim Sancak'ın, insanları tehdit etme, Ahmet Saygın'ın hapishaneden kaçmasına yardım ve yataklık yapması aynı zamanda kuralları yok sayarak kendisinin de firar etmesi. Olay günü dolaylı olarak Filiz Erguvan'ın yaralanmasına, Avukat Baran uyguroğlu ve görevi başındaki Cumhuriyet Savcısı Yusuf Toral'ın canına kast etme ve Avukat Halide Yılmaz'ı canavarca hislerle planlayarak öldürme suçlarından iki kez ağırlaştırılmış müebbet talep ediyoruz."
İlk atak Nedim'den geldi ve hiddetle oturduğu yerden kalkıp bağırıp çağırmaya başladı. Hakaretler, küfürler yağdırdı ve bunun sonucunda kolluk kuvvetleri tarafında zapt edildi. Hakim oralı olmadı. Bakışlarını bizlerde gezdirdi.
"Gereği düşünüldü." dedi ve o da derin bir nefes alıp verdi.
"Karar! Sanık Zümrüt Uyguroğlu'nun kızı Aden Saygın'ı kurtarmak için nefsi müdafaa hakkını kullanarak Ahmet Saygın'ı etkisiz hale getirdiği kanıtlarla ispatlanmış olup beraatına karar verilmiştir."
Doğu, Emir ve Aslan aynı anda sardılar bedenimi. Gözlerimden akan yaşları o ara hızlıca silip kimsenin görmemesine izin vermedim. Yağız Bey'in şükreden sesi kulaklarımdaydı. Dedemlerin sevinç nidaları, diğerlerinin sevinci. Hakimin sesini tekrar duyduğumuzda eski sessizliğimize geri döndük.
"Sanık Nedim Sancak'ın hapishaneden firar etme, başka bir şahsın firarına yardım etme, birden fazla şahsın direk ve dolaylı olarak ölümcül derece yaralanmasına sebebiyet verme, görevi başındaki Cumhuriyet Savcısı Yusuf Toral'ı tehdit etme, hilen ve cebren ile ağır yaralanmasını sağlama ve Halide Yılmaz'ı canice hislerle planlayarak öldürme suçlarından iki kez ağırlaştırılmış müebbet hapsine karar verilmiştir. "
Hayata dair çıkardığım dersin iki taraflı olduğunu yeni yeni fark ediyordum. Hayat gerçekten ölüm ve yaşamın bir ürünüydü. Ölüm ve yaşamın arasında bir köprü vardı. Annem ve Zümrüt Hanım o köprüdeki dengeyi sağlamışlardı. Benim yaşamım sona erecekken Zümrüt Hanım ölümün nefesini benden almış ve Ahmet Saygın'a vermişti...
Duruşma sona erdiğinde tıpkı hastane de olduğu gibi bana sarılmak istemişti. Onu geri çevirmemiş ve kolları arasına girmiştim. Diğer seferinde olduğu gibi diğerleri de aramıza katılırken Zümrüt Hanım, Emir'i de çağırmıştı. Hapishaneden çıkış yapmak için tekrar oraya dönmüşlerdi. Bizde Sema ablalarla hastaneye geri dönmüştük. Annemler, sırayla Yusuf'u görmüş ve diğer odaya geçmişlerdi.
"Ne gündü ama." dedi Sefa abi Yusuf'un anemnezine göz atarken.
"Sefa abi." dediğimde başını hızlıca bana çevirdi. Ses tonumdan sıkıntılı olduğumu anlamıştı.
"Ne oldu kızım?" dediğinde elindeki dosyayı bıraktı ve yanıma gelip yatağın köşesine oturdu.
"O lanet olası adam..." dediğimde elleri ellerimi tuttu.
"Korkma kızım. Artık değil bundan sonra o lanet herif çocuklarıma asla zarar veremeyecek." dediğinde başımı salladım.
Yusuf'la baş başa kaldığımızda ona bugün olan biteni anlattım. Bazı yerlerde ağladım bazı yerlerde güldüm. Halide için ne denli üzgün olduğumu itiraf ettim. Sabaha kadar hiç susmadan konuştum. Güneş doğmaya yüz tutmuşken başım omzunda uyuya kaldım.
"Dokunma Demet." çok gerilerden duyduğum seslerle gözlerimi araladığımda karımda Sema abla, Sefa abi ve birkaç kişi daha gördüm. Yattığım yerden hızla doğrulurken tutulan belimin acısıyla inledim.
"Yavaş kızım." dedi Sema abla. Ayaklandığımda odaya tekrar göz attım. Rutinleşen durum değerlendirme günüydü anlaşılan. Doktorlar Yusuf'u incelemeye başladıklarında Sefa abi beni kolunun altına çekti.
"Tüm yaraları iyileşmiş gibi görünüyor. Ciğerlerinin durumuna da bakalım. Röntgen ve mr için hazırlasınlar. "dedi yaşı bayağı geçkin olan doktor.
"Kasları oldukça zayıflamış uyandığında ciddi bir fizik tedavisi alması gerekecek." dedi bir başka doktor. Kontrol bittikten sonra hep beraber odadan çıktık. Sefa abi doktorlarla konuşurken Sema abla bana döndü.
"Haydi gel biraz hava alalım biz." dedi Sema abla. Hastanenin bahçesine çıktığımızda yağmur kokan havayı içime çektim. Havalar iyice soğumuştu.
"Bugün 1 Aralık." diyen Sema ablayla bakışlarımı ona çevirdim.
"Yusuf'un doğum gününe günler var." dediğinde bedenimi tamamen Sema ablaya çevirdim.
"Önümüzde neredeyse bir ay var. Doğum gününe kadar çoktan uyanır Yusuf. " dedim titrer sesimle.
"Birlikte kutlayacağız doğum gününü. Ona çok güzel bir hediye hazırlıyorum." dediğimde Sema ablanın gözlerinden birer damla yaş düştü.
"İnşallah kızım." dedi ve gözyaşlarının daha fazla akmasına izin vermeyerek sildi.
"Hava epey soğuk haydi içeri geçelim." dediğimde başını salladı. Hastaneye geri dönecekken duyduğumuz çığlık sesiyle arkamıza döndük.
"yardım edin, yardım edin." diye bağıran bir kadın hastanenin acil girişinde yere düşmüştü. Sema abla koşarak oraya yöneldi bende peşinden koşarak ilerledim. Kadının yanına geldiğimizde Sema abla hemen yanına eğildi ve hastaneye doğru bağırıp sedye istedi. Bakışlarım kadını süzdü. Üzerindeki turuncu renkteki kazak yer yer kan içindeydi. Ancak asıl olay kadının şiş karnıydı. Hamileydi.
"Yardım edin lütfen, yalvarırım bebeğime bir şey olmasın." diye ağlıyor ve acı içinde kıvranıyordu. Sedye geldiğinde onu oldukça dikkatli hareketlerle sedyeye yatırdıklarında canı çok yanmış olacak ki avaz avaz bağırdı. Elleri bire yerleri tutma ihtiyacıyla kasıldığını gördüğümde kendime geldim ve kadının elini tuttum. Gözlerimiz kesiştiğinde diğer eliyle birbirine tutunan ellerimizi sardı.
"Ona bir şey olmasın. Yavrumu kurtarın ne olur." dediğinde başımı salladım.
"Kadın doğuma haber verin. Ameliyathaneyi de hazırlayın hemen. " diye bağırdı Sema abla.
"Adın ne ?" diyerek yanına geldi Sema abla.
"Cennet, adım cennet." dedi nefes nefese.
"Çok güzel bir ismin var Cennet kaç yaşındasın?"
"On... On dokuz." dediğinde Sema ablanın üzgün bakan gözleri kıza acıyla baktı.
"Cinsiyetini biliyor musun? Kaç aylık hamilesin Cennet?" diye sorduğunda Cennet hıçkırdı.
"Bilmiyorum... Yedi ya da sekiz. Bilmiyorum..." dediğinde elini daha sıkı sardım.
"Tamam sorun yok Cennet. " dedi Sema abla. Gözlerimin gördüğüyle duyduğum ölümüne kapışırken Cennet'in bedenin gözlerimi kaçırdım.
Cennet ameliyathaneye alınana kadar koparmadık ellerimizi. Ellerimiz ayrılırken canımı acıtacak kadar sıktı ve "bana bir şey olursa bebeğimi babasına vermeyin ne olur onu da öldürür." demişti.
Cennet o ameliyathaneden çıkamadı. Bir oğlu olduğunu öğrenemedi. Onun ölümü belgelenirken oğlunun doğumu belgelendi. Naaşını almaya kimse gelmeyince Baran'ın ve Sefa abinin uzun uğraşları sonucu onu kimsesizler mezarlığına gömdürmedik ve normal bir mezarlığa defnettik. Şimdi o oğlunu hiç kucağına almamış, kokusunu hiç duymamış bir anne olarak toprakla buluşmuştu.
"Kızın kimi kimsesi yokmuş. Yetimhaneden çıktıktan sonra Birol ile tanışmış. Herif pisliğin teki. Birkaç kez kaçmaya ayrılmaya çalışmış ama sonu hüsran. O günde büyük kavga etmişler adam sokak ortasında dövmüş kızı defalarca bıçaklamış ama kimse el uzatmamış. " diyen Baran ile iç çektim ve kuvözdeki bebekten gözlerimi çekip Baran'a baktım.
" Sonuç? " dediğimde nefesini gürültüyle verdi ve gözlerini bebeğe çevirdi.
" Ölü bulunuldu. Altın vuruş. " dedi.
" Annelerinin kaderini kız çocukları yaşar derlerdi birde." dedim ve bakışlarımı bebekten kaçırdım.
"Özel yurtları araştırıyorum. Devlet yurtlarında boş yer aranıyor. Bu akşama doğru hallolur." dediğinde başımı salladım.
"Çocuklar. " diyen Sema ablayla arkamı döndüm.
" Sizde ayrılamıyorsunuz buradan. Bende ara sıra gelip izlerim onları. Terapi gibi geliyor. " dediğinde gülümsedim.
" Sema abla? " dedim.
" Canım. " diyerek cevapladı.
"Acaba bebeği hastaneden çıkartsak sorun olur mu?" diye sorduğumda kaşları çatıldı.
"Yurda verilmeden önce." dedim ve sıkıntıyla iç çektim.
"Yani belki hiç hatırlamayacak ama yurda verilmeden önce birkaç saatliğine de olsa evde kalsa?" dedim. Sema ablanın bakışları şefkatle parladı.
"Yani sanırım bunu Baran halledebilir." dediğinde başımı Baran'a çevirdim.
"Tamam bir deneyeyim." dedi ve telefonu paltosunun cebinden çıkartıp birisini aradı. Konuşmaya başladığında yanımızdan ayrıldı.
"Annem bir sürü kıyafet almış. Battaniye bile örmüş." dedim bakışlarımı küçük bedene çevirirken. Sema abla sırtımı sıvazladı. Birlikte sessizliği paylaşırken Baran'ın "tamamdır." dediğini duydum. Başımı ona çevirdim. Yanımıza geliyordu.
"Hallettim, küçük beyefendiyi çıkartabiliriz."
Sema abla ve Baran bebekle ilgilenirken Yusuf'un yanına geçtim ve ona olan biteni anlatmaya başladım. Kalın yünlü ceketimi giyinip çantamı da omzuma taktığım sıra odanın kapısı çalındı ve içeriye Sema aba girdi.
"Baran bebekle aşağıda seni bekliyor kızım." Yusuf'la vedalaşıp çıktım odadan. Aşağıya, danışma katına indiğimde kapı girişinde kucağında bebekle bekleyen Baran'ı gördüm ve koşar adım yanlarına gittim. Baran bebeği kucağıma bıraktığında ilk başta çekinsem de sıkıca kucakladım küçük bedeni. Eve vardığımızda Emir bebeğin peşinde biraz pervane olmuştu. Uyuya kaldığında ise odama geçip yatırmıştım.
"İnsanlar ne kadar kötü." dedim yatağımın tam ortasında uyuyan bebeğe bakarken. Annem elindeki örgü battaniyeyi küçük bavula yerleştirdi ve gelip yanıma oturdu.
"Çok güzel değil mi?" dedi annem. Gözlerini benden çekti ve bebeğe baktı.
"Bahtı güzel olsaymış keşke." dedim iç geçirip.
Alkolik ve uyuşturucu bağımlısı bir adamın kurbanı olan kadının henüz dört günlük bebeğiydi. Şimdi o bebeği büyüyeceği yurda götürmek için hazırlıyorduk. Annesi ölmüştü, babası olacak o herif ölmüştü.
"Herkes bahtını, kaderini kendi yazar kızım. O da yazacak. Büyüyecek, serpilecek. Kendi seçimleriyle yaşayacak." dediğinde yüzüne baktım.
"Keşke hepimiz seçimlerimizle yaşasaydık anne. " dedim ve oturduğum puftan kalkıp bebeğin yanına sessizce yanaştım. Kıpkırmızıydı, küçücüktü ve henüz gözlerini bile açamamıştı.
"Adı bile yok." dedim. Hassas tenini işaret parmağımın sırtıyla sevdim. Yumuşacıktı. Güzel yüzünü izlerken gözlerimin önüne düşen gözlerle yutkundum.
"Yusuf..." dedim ve içten bir gülümsemeyle biraz daha sevdim yumuşak tenini.
"Adın Yusuf olsun. Adını aldığın adam gibi güçlü, dirayetli, adil, güzel yürekli, güzel seven bir adam ol." dediğimde sol gözümden bir damla yaş Yusuf bebeğinin yanağına damladı. Bu onun kıpırdanmasına neden olsa da uykusuna devam etti.
"Yurdun müdiresi ile konuştum. Bizi bekliyorlar. " diyerek odaya Baran girdi. Aylardır kesmediği sakalını sonunda kesmişti.
"Hazırız." dedi annem ve çantayı alıp odadan çıktı.
"Yurt buraya çok yakın Aden. İstediğimizde gidip göreceğiz bu küçük adamı." dedi.
Buruk bir tebessüm dudaklarımda cansızca belirdi. Uyandırmamaya dikkat ederek küçük bedeni battaniyeye sarıp kucakladım ve yataktan kalkıp Baran'a döndüm.
"Yusuf... Adını Yusuf koydum."
* * *
Yorumlar