ADEN 52. BÖLÜM KIYMETLİM
52. KIYMETLİM
Hastanedeki günlerimiz sona ermiş sonunda eve geçebilmiştik. Ocak ayının ortalarındaydık. Yusuf gayet iyiydi. Konuşması tamamen düzelmişti. Yürümesi biraz yavaştı sadece. Eve geldiğimizde bizi büyük bir kalabalık karşılamıştı. Uyguroğlu ailesi, annemler, Yusuf'un adliyeden birkaç yakın arkadaşı, Onur başkomiser ve birkaç polis arkadaşı onu karşılamıştı. Arkadaşları çok kısa kalmış ardından evden ayrılmışlardı. Ortamda birden fazla savcı, avukat ve polis olunca ister istemez biraz gerilmiştim. Çok ciddi görünüyorlardı...
Yusuf, salondaki geniş L koltuğa uzanmış tam boylarla ve Emir'le sohbet ediyordu. Annemler koyu bir sohbetin içindeydiler. Aile büyükleri de bir aradaydı. Ahsen Hanım konuşmalara pek eşlik etmese de babaannemlerleydi. Zümrüt Hanım gerçekten annesine benziyordu bu arada. Karşımda sanki yıllar sonraki Zümrüt Uyguroğlu vardı.
"Matematik sınavımdan da yüksek alacağım." Kerem başını kucağıma yaslamış uzun saçlarımın uçlarını küçük parmaklarına dolayıp duruyordu.
"Türkçe nasıldı?" dedim.
Geride bıraktığımız haftada sınavları olmuştu. Kerem oldukça zeki ve çalışkan bir çocuktu. Ancak son dönemde yaşadığımız olayların etkisi ders çalışmasını ister istemez etkilese de sınavlarının iyi geçtiğini söylüyordu.
"Of onu sorma abla. Öğretmenim kitap okumamızı istemişti ama ben unutmuşum. Sınavda da onu sordu. " dedi ve bakışlarını benden kaçırdı.
"Unuttun mu yoksa unutmak mı istedin fındık kurdum?" kitap okumakla hiç arası yoktu.
"Bilinçli olmayarak unutmak istedim diyebilirim sanırım." dediğinde gülmeden edemedim.
"Kitap okuma aktivitesi yapalım o zaman seninle. Ne dersin?" dediğimde heyecanla baktı gözleri.
"Evindeki kütüphanende yapalım mı? Fındıkta bizimle olsa olur mu?" Kerem küçük kütüphanemi çok seviyordu. Kütüphanenin pencere köşesinde sallanan bir sandalye almıştık epey önceden. Ne zaman bize gelse oraya koşarak gider, vakit geçirirdi. Fındık ise Baran'ın Kerem'e doğum günü hediyesi olan köpeğiydi. Bayağı büyümüştü.
"Olur bebeğim." dedim.
"Millet, hazır herkes buradayken bir şey söylemek istiyoruz." diyerek bakışları üzerine çeken Sefa abiydi.
"Hayırdır oğlum?" dedi Tahir dede.
"Biz Sema ile bir karar aldık. Daha doğrusu bir şey yapmayı istiyoruz." dediğinde merakla onlara baktım.
"Anne, baba bu yaştan sonra bize adliye koridorlarında dram yaşatmayın." diyerek konuştu Yusuf. Herkes gülerken Sefa abi oğluna dik dik baktı.
"Uyyy oğlum o nasıl laf. Dağlara taşlara aman aman." dedi Meryem babaannem. Onun bu tepkisine gülerken Sefa abi konuştu.
"Sema'm tedavi de yanlış ilaç falan mı kullandık acaba?" dedi.
"Bilemiyorum canım. Oğlumuzun espri kapasitesi maşallah göklere kadar çıkmış." dedi Sema abla gülerek. Hepimizin suratında dingi bir tebessüm vardı.
"Haydi da meraklandırmayın insanı." dedi Yavuz dedem.
"Pekala." diyerek söz girdi Sema abla.
"Çoğunuz Yusuf bebeği biliyorsunuz." dediğinde oturduğum yerde dikleştim.
"Talihsiz bir şekilde hayata başladı. Biz babasının ailesine ulaşmayı başardık ancak reddettiler." dedi Sefa abi. Bunu bilmiyordum. Baran'a baktığımda o da bilmiyordum dercesine dudak büzüp başını salladı.
"İyi ki reddettiler. Yani böyle konuşmak istemem ama öyle bir ortamda hiçbir çocuk yetişmemeli." dedi Sefa abi iç çekerek. Az çok tahmin edebiliyordum. Sema abla başını salladı ve iç çekti.
"Aden o küçük cana Yusuf adını verdiğinde..." dedi Sema abla ve bana dönüp gülümsedi.
"O bebeğe karşı tuhaf bir bağ hissettim. Hissettik sadece biz de değil. Aden'de, çocuklarda." diyerek bendeki bakışlarını tam boylara ve Emir'e çevirdi. Çoğu kez hep birlikte gidiyorduk. Hepimize alışmıştı. Gideceğimizi anladığı an yaygarayı koparıyor hangimizin kucağındaysa saçlarına yapışıyordu.
"Biz düşündük ki ondan böyle ayrı kalmayalım. " dedi Sema abla.
"Sema abla." dedim heyecanla. Burnumun direği sızlamaya başlamıştı bile. Onunda gözleri doldu ve başını salladı.
"Allah Yusuf'umdan sonra bize başka evlat nasip etmedi. Sağlık sorunumuz olmadığı halde tekrar evlat sahibi olamadık. Dedik vardır bir hayır." dedi Sefa abi.
"Yusuf." dedi Sema abla. Başımı Yusuf'a çevirdim. Kollarını göğsünün altında başlamış kaşları çatık bir halde anne ve babasına bakıyordu.
"Eğer senin de iznin olursa Yusuf bebeği evlat edinmek istiyoruz."
Hissettiğim duyguları tarif etmek istesem sanırım tek bir kelimeyle edebilirdim. Mutluluk... O küçük can, küçük Yusuf belki bu dünyaya bir sıfır eksik başlamıştı ancak şanslıydı. Bu gerçek şanstı çünkü olup olabilecek en muhteşem aileye sahip olacaktı. Yusuf'a tekrar baktım. Hala aynı ifadesini koruyordu. Bu duruma karşı çıkmayacağını elbette biliyordum. Yusuf merhametli bir adamdı.
"Yok artık canım sizde. Bu yaştan sonra nasıl bakacaksınız?" dedi Ahsen Hanım. Zümrüt Hanım annesinin konuşmasıyla yerinde rahatsızca kıpırdandı ve ona ters bakışlar attı.
"Bakar dünürüm bakar. Sema kızımın da Sefa oğlumun da maşallahı var sen merak etme. Hem biz daha ölmedik çok şükür el birliği ile büyütürüz. " dedi Kiraz babaannem. Ahsen Hanım yüzünü buruşturup sessizliğine geri döndü.
"Yusuf." dediğimde başını daldığı yerden kaldırıp baktı.
"Bu küçük bey sanırım herkes tarafından çok sevildi." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Sanırım sorun bebeğin adının Yusuf olmasıydı çünkü bebeği öğrendiğinden beri bebeğe küçük bey diyordu.
"Evet enişte. Görsen sende seveceksin vallahi. Böyle minnacık bir şey. Küçücük ayakları var. Gözleri de çipil çipil bakıyor. Kumral olacak belli. Hele bir elleri var sorma eşek saç tutmayı da çok seviyor." dedi ve sırıtarak Yusuf'a baktı.
"Cennet bahçeme ayrı bir düşkün ama tam yenge aşığı olacak velet." dedi. Yusuf'un uyandıktan sonra bana olan düşkünlüğünün arttığının farkındaydı ve her fırsatta onu kızdıracak cümleler kuruyordu.
"Kardeşime velet deme lan." dedi. Herkesin bakışlarını üzerinde hissettiğinde dediği şeyin farkına vardı ve boğazını temizleyip çenesini dikleştirdi.
"Yani küçücük bebeğe velet deme demek istedim." diyerek toparlamaya çalışsa da kendisini çoktan ele vermişti.
"O zaman iznin var mı oğlum?" diyerek tekrar sordu Sema abla.
"Yani aramızda yirmi sekiz yıl olacak diyeceğim... Amcasını park park gezdiren yeğenler gördü bu gözler." hepimiz dediği şeylere gülerken bakışları bende takılı kaldı ve göz kırptı.
"Olsun uşağım. Allah geçinden versin biz göçüp gittiğimizde kapı gibi abisi olarak yanında olacaksın kardeşinin." dedi Tahir dede. Herkes çoktan kabullenmişti aslında Yusuf bebeği... Yusuf sustu ve bakışlarını ailesinin üzerinde gezdirdi. Kahverengi gözleri babaannesinde durdu ve ona hüzünle bakıp iç çekti.
"Bir şartım var." dedi. Anne ve babasına yandan bir bakış atıp gülümsedi.
"Ulan vallahi buna bir şey olmuş. Bu böyle değildi." dedi Aslan. Yusuf ona ters ters bakıp tekrar babaannesine döndü.
"Madem benim güzel sevgilim adımı o bebekte yaşatmak istemiş bende adının Ali olmasını istiyorum. Rahmetli amcamın adıyla büyüsün. Adını taşıdığı adam gibi cesur, babayiğit, merhametli bir adam olsun." Meryem babaanne ve Tahir dede gözlerini silerken Sefa abi oturduğu yerden kalkıp Yusuf'un yanına ilerledi ve başından öptü.
"Adı Yusuf Ali olsun." dedi Yusuf.
"Olsun oğlum. Olsun tabii. " dedi Tahir dede. Duygulandığı sesinden belli olurken uzanıp hemen yanında oturan karısının elini tutup sıktı.
"Yusuf Ali Toral." dedi Sema abla büyük bir mutlulukla.
"Ayyy. Ben bu duruma çok sevindim vallahi. " dedi annem neşeyle. Herkes Sema abla ve Sefa abiyi kutlarken kucağımda uzanan Kerem'in somurttuğunu fark ettim.
"Fındık kurdum." dedim işaret parmağımın ucuyla burnuna küçük fiskeler söyledim.
"Ben istemiyorum." dediğinde "Neyi istemiyorsun bebeğim?" dedim.
"Bebeği. O gelince ben en küçük olmayacağım artık." dediğinde birkaç saniye yüzüne baktıktan sonra kahkaha attım.
"Hayırdır ?" dedi Doğu yanımıza gelirken.
"Abi ben ne güzel en küçük olan olarak kalacaktım. Şart mı şimdi bebeğin gelmesi?" diyerek Doğu'nun kucağına tırmandı.
"Yavru aslanım sende abi oldun artık o yönden bak birde olaya. " dedi ve kucağında Kerem'le büyük salonun diğer köşesinde bulunan beyaz piyanoya doğru ilerledi.
"Sema Hanım. Yemekler hazır masayı da hazırlayalım mı?" diyerek içeriye Sema ablaların yeni işe aldığı kadın girdi. Adını yanlış hatırlamıyorsam Ebru'ydu ve yirmilerinin ortalarında görünüyordu.
"Hazırlayın lütfen." dedi Sema abla. Oturmaktan canım sıkıldığından bende ayaklandım. Bakışlar otamatik olarak bana dönünce "Yardım edeceğim." dedim. Mutfağa geçtiğimde daha demin ki kadın ve yanında orta yaşlarının sonunda bir kadın aşçı vardı. Sema abla geçici olarak işe almıştı. Hepimiz çok yorgunduk ve hiçbirimizin yemektir temizliktir bu işlerle uğraşmasını istememişti.
"Kolay gelsin." dediğimde bana döndüler.
"Sağ olun efendim." dedi aşçı olan.
"Aden, adım Aden. İsmimle hitap edin lütfen." dediğimde başlarını salladılar. Yemeğin hazır olduğunu söyleyen kadın dolapları açıp kapatıyordu.
"Tabaklar sol üst dolapta." dediğimde bana baktı ve tabakları çıkarttı. Sanırım ona yerini söylememden memnun kalmamıştı.
"Adınız neydi?" dedim diğer kadına. Gülümseyerek elindeki işle bana döndü ve "Safiye kızım." dediğinde gülümsedim. "Memnun oldum Safiye Hanım." dedim.
"Evin kızısın sanırım kızım." dediğinde yüzümdeki gülümsemem büyüdü.
"Öyle de diyebiliriz." dediğimde anlamamış olacak ki kaşları çatıldı. Durumu açıklayacakken Sema ablanın sesi mutfağa yayıldı. yanıma gelip kolunu omzuma doladı.
"Aden evimizin kızı Safiye Hanım. Müstakbel gelinimiz." dediğinde yanaklarım yanmaya başladı.
"Öyle mi? Maşallah maşallah."
"Sema Hanım. Kış bahçesine mi yoksa yemek odasına mı hazırlayayım?" dedi diğeri. Sema abla bana döndü.
"Sen ne dersin kızım?" diyerek bana danıştı. Bana danışması hoşuma giderken gözümün önüne iki mekanı da getirdim.
"Kış bahçesi sıkışık olur. Yemek odasında daha ferah oluruz." dediğimde başını salladı.
"Yemek odasını hazırla lütfen Ebru." dediğinde kızın adını yanlış hatırlamadığımı anladım.
"Kızım, Yusuf seni istiyor. Haydi içeri geçelim. " dediğinde şaşırmadım. Beyefendi sürekli gözünün önünde olmamı istiyordu.
Salona geçtiğimizde Sema abla eski yerine geçerken bende Yusuf'un yanına gittim. Baran yanından kalkıp yerini bana bıraktı. "Teşekkür ederim." dedikten sonra oturdum.
"Alt tarafı iki dakika mutfağa gittim." dediğimde sırıttı.
"Özlüyorum yavrum ne yapayım?" dediğinde omuz silktim.
"Gözlerim kanıyor, kulaklarım kanıyor a dostlar." dedi Emir. Baran ve Aslan gülerken Yusuf hepsine ters ters baktı.
"Def olun lan yanımızdan." dedi kısık sesle.
"Lan acaba verdiğim kanlar mı bu hale getirdi bunu diyeceğim ama yok benim kanımı kullanmalarına gerek kalmamış ki." dedi Aslan. Dediği şeye gülmemek için dudaklarımı ısırıp boğazımı temizledim.
"Yok yok uyku kafa yapmış adam da yemin ederim. Böyle bir prensese dönmüş diyeceğimde hatıralarıma savcılık halleri düşüyor vazgeçiyorum." Emir, ah Emir. Diline hakim olamayan Emir. Yusuf, Emir'e dik dik bakıp sırıttı.
"Yarın ilk işim kalemimi arayıp hakkında gözaltı istemek olacak Emir." dediğinde Emir güldü.
"Al işte ben diyorum inanmıyorlar. Adam sıyırdı kalemini arayacakmış." dedi ve gülmeye devam etti. "Dolma Kalemini mi?" dedi ve gülmeye devam etti.
"Geri zekalı." dedi Baran. "Savcılık Kaleminden bahsediyor." Emir anlamsız bakışlarını Baran'dan ayırmazken yok artık dercesine Emir'e baktım. Bunu bilmiyor olamazdı.
"Savcılık Kalemi şahıs aslında canım, katip. Yusuf'un asistanı da diyebiliriz senin anlayabileceğin şekilde." dediğimde aydınlanmış bakışlarıyla baktı bana.
"Bende diyorum kalem ne alaka ya?" hepimiz Emir'in bu tatlı hallerine gülerken Baran boğazını temizledi.
"Size bir şey söyleyeceğim." dediğinde merakla ona döndük.
"Ben sınava girmeye karar verdim." dediğinde Yusuf memnuniyetle gülümsedi. "Yarabbi şükür." dedi.
"Ne sınavı?" dedi Aslan.
"Bu seneki savcılık sınavına gireceğim." dedi.
"Heehhhh, zaten bir tane yetmiyormuş gibi ikincisi geliyor." dedi Emir. Dudaklarımı büzüp memnuniyetsizlikle baktım Baran'a.
"Ne yani ben şimdi sana Baran'ı gözaltına al dediğimde alamayacak mısın?" dediğimde Baran şaşkınlıkla "Ne?" dedi.
"Ne yazık ki sevgilim." dedi Yusuf eğlenen bir tavırla.
"Sen ne zamandır mesleğini kötüye kullanıyorsun sayın savcım?" dedi Baran.
"Beni sorguya çekecek vasıfta değilsin henüz aslanım büyü öyle gel." Emir buna büyük bir kahkaha patlatırken Aslan ve bende ona eşlik ettik.
"Eğlenceniz daim olsun çocuklar ama şimdilik ara verin haydi yemeğe." dedi Tahir dede.
Yemek odasına geçtiğimizde Yusuf ve Kerem'in ortasına oturdum. Artvin yöresinin yemekleri ağırlıklıydı. Yusuf'un sevdiği çorbalardan biri olan Karalahana çorbasını Meryem babaannemin tarifiyle hazırlamışlardı. Ebru servise başladı. Yusuf'un önüne dolu dolu kaseyi koyduğunda anında uzanıp önünden aldım ve ayaklandım.
"Aden." dedi annem merakla.
"Yusuf'a çok koymuşlar. Halledip geliyorum." mutfağa geçtiğimde peşimden Ebru geldi.
"Kusura bakmayın lütfen el alışkanlığıyla..."
"Önemli değil ben biraz pimpirikliyim. Yusuf'un en sevdiği çorba az ye desek dinlemez bizi. " dedim ve porsiyonu azalttım.
"Diğer servislerde yemekleri çok az koyun lütfen." dedim ve yemek masasına geri döndüm. Kaseyi Yusuf'un önüne bırakıp yerime geçtim.
"Teşekkür ederim bir tanem." Yusuf'a dönüp gülümsedim. Hepimiz afiyet olsun dedikten sonra yemeğe başladık. Masada sıcak sohbet eşliğinde yemek yerken Emir birden boğazını temizledi ve ayağa kalktı. Sus dolu kadehiyle yemek bıçağını alıp birbirine vurdu.
"Bay ve bayanlar. Müsaadenizle sizinle paylaşmak istediğim bir şey var." hepimiz ona döndük.
"Hayırdır uşağum?" dedi Tahir dede.
"Güneş." dedi ve tekrar boğazını temizledi.
"Sizi görmek istediğini söyledi." dediğinde "Yaşasın." diye bağırarak ilk tepkiyi Kerem verdi.
"Gerçekten mi?" dedim heyecanla.
"Evet, annelerini özellikle çok özlemiş. "dedi annem ve Zümrüt Hanım'a bakarak.
"Şükürler olsun." dedi tam boylar aynı anda. Şükürler olsundu...
"O zaman iyileşiyor benim Güneş kızım?" dedi Yavuz dedem. Güneş'e böyle hitap ediyordu. Bana da Cennet kızım diyordu.
"Doktoru hızlı bir ilerleme olduğunu söyledi. Umarım en kısa zamanda o da aramıza katılır." dedi ve tekrar oturdu yerine.
İçime yayılan o rahatlama hissiyle gülümsedim. Güneş'i özlemiştim. Özlemiştik... Masada bir süre daha Güneş'i konuştuk. Annem ve Zümrüt Hanım yarın hastaneye gidelim diye konuşurlarken Yağız Bey tuhaf bir şekilde sessizdi.
Yemek faslı sona erdiğinde salona geri döndük. Herkes aynı yerlerine geçerken Kerem yine kucağıma geldi. Bu sefer yatmak yerine kucağıma çıktı. "Abla." dedi hevesle.
"Canım."
"Senden bir şey isteyebilir miyim?" dediğinde başımı salladım.
"Kek yapar mısın?"
"Yaparım yavrum." dedim ve onu kucağımdan indirip ayaklandım. Mutfağa geçeceğim sıra dış kapının zili çaldı. Ebru mutfaktan çıkıp kapıyı açmaya gitti. Haydar abi salonun girişinde görüldüğünde koşar adım yanına gittim ve kolları arasına girdim. Hastanedeki malum olay üzerine olan konuşmadan sonra yine kayıplara karışmıştı.
"Hoş geldin Haydar abi." dedim. Kollarını omzuma daha sıkı sarıp şakağımı öptü.
"Hoş buldum kızım. Özlendim sanırım." dediğinde kıkırdayıp geri çekildim.
"Özlendin tabii. Yine kayıplara karıştın." dediğimde kaşları havaya kalktı ve alnını kaşıdı.
"Haydar oğlum gel hoş geldin." diyen Tahir dedemle Haydar abinin kollarından çıktım ve arkama döndüm. İlk fark ettiğim şey Yağız Bey'in bakışları oldu. Kaşları çatık, çenesi kasılıydı ve Haydar abiye oldukça sert bakışlar atıyordu.
Haydar abi içeriye geçtiğinde bende mutfağa geçtim. Safiye Hanım ve Ebru mutfağı toparlarken onlara "kolay gelsin" deyip kahve makinasının bulunduğu köşeye geçtim. Türk kahvesi yapmak için malzemeleri çıkarırken yanıma Ebru geldi. Ebru diyordum çünkü yaşlarımız yakındı.
"Ben yapayım." dediğinde gülümseyerek ona döndüm. " Sen işlerine devam et ben hallederim." dediğimde başını sallayıp lavabo tezgahına geri döndü.
En büyük cezveyi alıp ilk olarak onu ocağa koyduğumda makine cezvesine de malzemeleri koyup bekledim. Ocaktaki cezve pişmeye yakınken makinayı çalıştırdım. Olan kahveleri fincanlara döktüm. Tam boylar ve Emir dışında herkes sade içtiğinden onların kahvesini sonraya bıraktım. Küçük bir sunum kasesine lokum ve çikolata koyup onu da tepsiye yerleştirdikten sonra içeriye geçtim.
"Cennet kızım bende tam bir kahve yapsan da içsek diyecektim." dedi Yavuz dedem. Yanlarına ilerleyip kahveleri onlara uzattım. Haydar abi ile Yağız Bey aynı fincana uzandılar. Birbirlerine bakıp tekrar bana döndüler. Bu sefer farklı fincanlara uzandıklarında Sefa abi de lokum ve çikolata kaselerini alıp ortadaki büyük sehpaya bıraktı. Babaannemlerden sonra Ahsen Hanım'ın önünde durdum.
"Eminim ki sade içiyorsunuzdur." dediğimde beğenmez tavırlarla bana yandan bakışlar atıp kahvesini aldı ve ağız ucuyla teşekkür etti. Bu tavırları bana artık komik gelirken yüzüne yüzüne güldüm.
"Size de yapıyorum." dedim tam boylara dönüp.
"Olur abim." dedi Aslan. Mutfağa geri döndüğümde yanıma Emir geldi. Ben kahveleri yaparken o tepsiye çikolata ve lokum koyup fincanları önüme dizdi.
"Ay Emir su unuttum yine halletsene." dediğimde başını sallayıp kahvelerin yanında servis edilen su bardaklarını dediğim yerden çıkartıp su doldurdu ve içeri götürdü. Geri geldiğinde bizim içinde doldurdu. Son olarak Yusuf'un kahvesini yaptıktan sonra içeriye geçtik.
"Dede, Haydar abi." dedi Yusuf ayaklanırken. Elimdeki tepsiyi tam boyların önündeki sehpaya bırakıp Yusuf'a döndüm.
"Canım." dediğimde bana bakıp gülümsedi ve tekrar dedesine baktı.
"İsterseniz kahvelerimizi kış bahçesinde içelim." dedi. Baran kendi kahvesiyle Yusuf'un kahvesini alıp önden yürümeye başladı.
"Oğlum?" dedi Sefa abi de ayaklanırken.
"Bir şey yok baba. " dedi Yusuf. Sesi uzun zamandan sonra ilk defa bu kadar sert ve soğuk çıkmıştı. Tahir dedem ayağa kalktığında Yavuz dedemde ayaklandı. Onun peşinden de Haydar abi. Onlar kış bahçesine giderken biz salonda öylece arkalarından bakakaldık.
"Nedim'in ölümü hakkında konuşacaklar büyük ihtimalle." dedi Yağız Bey.
"Büyük ihtimalle." dedi Sefa abi.
Annemin yanına gidip oturdum. Kollarımı beline sarıp başımı omzuna yasladım. Annemde kollarını bana sardığında öyle oturmaya başladık. Kerem'de bizi böyle görünce hemen yanımızda oturan Zümrüt Hanım'ın kucağına çıkıp yüzü bana dönük olacak şekilde annesine sarıldı.
"Anneme de sarılsana abla." dediğinde bir an kal geldi. Başımı Zümrüt Hanım'a doğru kaldırdım. Bana bakıyordu. "Oğlum saçların uzamış bayağı senin." diyerek konuyu değiştirdi Zümrüt Hanım.
"Ya anne kesmeyelim uzasın ne olur." dediğinde Zümrüt Hanım burukça tebessüm edip Kerem'in sarı saçlarını sevdi.
"Uzasın oğlum." uzanıp yanağını sıkıp burnunu çektim. Parmaklarımdan kaçmaya çalışırken gülmeye devam ediyordu. "Ya abla. Bıraksana burnumu." diye söylendi garip çıkan sesiyle.
"Ayyyy kek yapacaktım ben kahve yapınca unuttum." diye annemin kolları arasından sıyrıldım.
"Çayda koyuver torunum." dedi Meryem babaannem. Başımı sallayıp mutfağa gittim. Mutfak bu sefer boştu. Kek için gerekli malzemeleri tezgaha çıkardığım esnada içeriye Zümrüt Hanım girdi.
Usul adımlarla yanıma geldi. Gerildiğim için elim ayağım birbirine dolaşırken titrek bir tebessüm baktım ona. "Çayı ben yapayım dedim." dediğinde başımı salladım ve buzdolabına yönelip yumurta, süt ve yoğurt çıkardım.
Kaba şeker koyup yumurtaları kırıp çırpmaya başladığımda "Nasılsın?" diye sordu.
"İyiyim." dedim tutuk bir halde.
"Siz, siz nasılsınız?" dedim yandan bir bakış atıp.
"İyiyim. Ayak uydurmaya çalışıyorum." dediğinde çatık kaşlarımla ona döndüm.
"O ne demek?" dediğimde gülümsedi.
"İnsan ister bir gün ister yıllar geçirsin o cehennemde. Tuhaf bir şekilde hızlıca işliyor orası insanın içine. Bazen..." dedi yutkunup boğazını temizledi.
"Sokağın ortasında bile o dört duvar arasındaymış gibi hissediyorum."
"Destek almak ister misiniz? " dedim. Onunda yaşadığı şey zordu. Nefis müdafaa olsa da bir insan öldürmüştü ve bu yük bir ömür boyu onunla olacaktı.
"Alıyorum, alıyorum merak etme." dediğinde rahatladım.
"Sen." dedi bu sefer. Harcın içine yağ, süt ve yoğurt koyduktan sonra çırpmaya devam ettim ve ona döndüm.
"Ne olmuş bana?"
"Sende destek alsan." dediğinde çırpmayı bıraktım.
"Ben iyiyim." dedim ve bakışlarımı ondan çekip kabın içindeki harca çevirdim ve daha da hızlı çırpmaya başladım.
"Aden, ben... Sen çok güçlü bir çocuksun. Bizden önce bizden sonra yaşadığın onca şeye rağmen hala dimdik ayaktasın ancak yorgunsun kızım." dediğinde tekrar baktım ona.
"Ben gerçekten iyiyim." dediğimde dudaklarını ısırdı ve başını aşağı yukarı salladı.
"Filiz'de benim gibi düşünüyor belki onu dinlersin." dedi. Sessiz kaldığımda konuşmadı. Çayı demlemeye başladığında onu izledim. Demin içine bir tane karanfil ve kesme şeker attı.
"Hanımlar." Aslan mutfağın girişindeydi. Yanımıza gelip buzdolabından meyve suyu çıkardı. Annesiyle benim arama girip dolaptan bardak alıp meyve suyunu doldurdu.
"Kerem beyler istedi." dedi bardağı eline alırken.
"Hemen içmesin." dedik Zümrüt Hanım'la aynı anda.
"Merak etmeyin." dedi ve önce benim yanağımdan sonra annesinin yanağından öpüp çıktı. Zümrüt Hanım keki fırına verene kadar yanımda kaldı. İçeriye geçtiğimizde Yusuflar da dönmüştü. Gidip Yusuf'un yanına oturdum.
"Yavrum." dedi saçlarımı parmak uçlarıyla kulağımın arkasına doğru tararken.
"Canım." dedim ona dönerek.
"Annem hemen odamın yanındaki odayı hazırlattı senin için. Kalacak mısın?" aylardır bir an olsun ondan ayrı kalmamıştım. Her an yanında yamacında olmuştum ve bu bir süre daha böyle devam edecekti. Yusuf'un uzağında olmak içime korku salıyordu.
"Kalacağım canım." dediğimde gülümseyerek başını salladı ve şakağıma dudaklarının yasladı.
Çayla birlikte kekler yenmişti. Gecenin sonuna kadar devam eden sohbet muhabbet Kerem'in uyuyakalmasıyla sona ermişti. Uyguroğlulları ve annemler gitmişlerdi. Yavuz dedem burada kalmama bozulsa da Tahir dedem hakkından gelmiş ve can dostunu neredeyse yaka paça göndermişti evden. Biz tabi bu hallerini gülerek izlemiştik. Dedemler odasına çekildiğinde Sefa abide Yusuf'a odasına kadar eşlik etmişti. İlaçlarını da verecekti. Sema abla da bana eşlik etmişti.
Üzerimi değiştirip yatağa girdiğimde dönüp durdum. Açık saçlarım boynuma dolanıp beni bunaltınca yatakta oturup tepemde topladım onları. Epeyce uzamışlardı. Oflayıp yataktan çıktım ve pencereye yönelip dışarıya göz attım. Hafiften yağan kar yağmura karışıyordu. Camı açıp soğuk havayı içime çekti ancak bu da beni rahatlatmadı.
"Kendini kandırma Aden resmen Yusuf yokluğu çekiyorsun." dedim mırıldanarak.
Hastane odasında kaldığımızda durumlar farklıydı ve o zaman dedemlerden ve diğerlerinden çekinmiyordum. Şimdi evdceydik... Yusuf'un ailevi evindeydik ve Yusuf'un odasına gitmeye çekiniyordum. Oysa şimdi ona sarılarak uyumak vardı.
"Sabah erken kalkıyorum zaten. Hem bir şey demezler Aden. Yani ne diyecekler Yusuf'la uyusam?" kendi kendimi gazlarken odadan çıktım ve hemen yan taraftaki odanın kapısını çaldım. İçeriden Yusuf'un "Gel." diyen sesiyle kapıyı aralayıp ona baktım.
"Canım." dedi başını yastığından kaldırıp bana bakarken. Odanın içerisine girip yatağının ucuna kadar ilerledim.
"Geleyim mi yanına?" sesim küçük bir çocuk gibi çıkmıştı. Şefkatle gülümsedi. Kalın yorganını kaldırıp bana yer açtı. Açtığı o yere yattım. Yorganı üzerimize örtüp yüzü bana dönük olacak şekilde uzandı. Yüz yüze nefes nefeseydik.
"Benden hızlı davrandın." dedi.
"O kadar alışmışım ki şu üç ayda başımı omzuna yaslayıp ellerini tutarak uyumaya... Yatamadım bir türlü." dediğimde elini yanağıma yaslayıp burnumun ucunu öptü. Uzun kirpikleri yanağımı okşadı.
"Kurban olurum sana." dedi dolu dolu. Eli topladığım saçlarıma gitti. Tokayı canımı yakmamaya özen göstererek çıkarttı ve saçlarımı okşayarak sevmeye başladı.
"O kadar kızgınım ki kendime." dedi. "O kadar öfkeli... Size yaşattıklarıma bak." dediğinde işaret ve orta parmağımı dudaklarına yasladım. "Şşşt deme öyle. Bilemezdin sevgilim, bilemezdik başımıza neler gelebileceğini..."
"Defalarca kez uyardılar... Hakimler, Başsavcılık, babamlar, Baran, Halide..." aldığı nefesini oflayarak bıraktı. "Ben ne yaptım... Burnumun dikine dikine gittim. Başıma gelenler umurumda değil. Ama siz." dedi ve yutkundu.
"Halide pisi pisine öldü, Baran bir kez daha ölümle burun buruna geldi. Güneş, teyzem annen..." dediğinde elimi saçlarımda duran elinin üzerine yasladım.
"Sen... Seni kaybedebilirdim." dedikten sonra zorlukla yutkundu. "Bunun düşüncesi bile nefesimi keserken... " dolan gözlerimi peş peşe kırpıp burnumu çektim.
"Kendimizi suçlamak bizi bir yere götürmeyecek sevgilim. Yapmamız gereken tek şey şükretmek." başını salladı.
"Sana yaşattığım o acılar o korkular için kendimi asla affetmeyeceğim. " dedi. Kendisine gerçekten öfkeliydi.
"Yusuf..." dediğimde bir kez daha öptü burnumu.
"O gecenin görüntüleri kesik kesik hatırlatıyor kendisini ama adımı haykırışların, ağlayışların sürekli kulaklarımda çınlıyor. Sana, anneme, babama o acıyı yaşattığım için kendimi asla affetmeyeceğim." dudaklarımı dudaklarına yasladım. Dudaklarımızın arasına gözyaşlarımız sızdı.
"Hepimiz için zor günlerdi... Ama bak gelip geçti." dedim. Parmaklarım sakallarının arasında gezindi. Derin nefesler alıp verdi.
"Teyzem haklı." dudaklarında gezinen gözlerim gözlerine tırmandı. Zümrüt Hanım'dan bahsediyordu. Sanırım mutfaktaki konuşmalarımızı duymuştu.
" Yusuf ben iyiyim." dedim. İyiydim... Alnıma peş peşe öpücükler bırakıp burnuyla burnumu dürttü.
"Değilsin." dediğinde yutkundum. Bakışlarımı ondan kaçırırken buna izin vermedi çenemi tutup yüzümü iyice yüzüne yaklaştırdı.
"İyiyim kelimesinin gücüne inanıp kendini saklıyorsun." iç çekti. Ferah nefesi tenimde gezindi.
"Ama bende, annelerinde ne kadar yorgun olduğunu görüyoruz yavrum." dediğinde dolan gözlerimi kırpıştırdım. Ağlamamak için alt dudağıma işkenceler etmeye başladım.
"Yüzün gülüyor, mantıklı düşünüyor olman diğer şeyler sana kendini güçlü hissettiriyor biliyorum ama bildiğim diğer şey de gerçekten profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyduğun." dediğinde titreyen dudaklarımı büzüp baktım ona. Parmakları saç diplerimde geziniyordu hala.
"Bunlar beden sağlığını da etkiliyor artık." dediğinde gözlerimi kaçırdım gözlerinden.
"Geçen gün hastanede annemle konuşmanı duydum. Aylardır stresten regl olmuyorsun. Hiçbir şeyi atlamayan sen en unutulmayacak şeyleri bile unutuyorsun. Saç diplerinde hissettiğim egzama yaralarını saymıyorum bile..." dediğinde titrek nefesler alıp verdim elimin tersiyle burnumu sildim.
"Korkuyorum." diyerek itiraf ettim.
"Yorgun olduğumu kabul edersem, iyi olmadığımı kabullenirsem, destek görmeyi kabul edersem o ruhsal boşluğa düşmekten ve kalkamamaktan korkuyorum."
"Bana bir bebek gibi bakarken korktun mu?" dedi.
"Hayır." dediğimde gülümsedi.
"Bende korkmuyorum. Bende sana bebek gibi bakarken korkmayacağım güzelim. Hep yanında olacağım." parmakları saçlarımdan boynuma indi ve oradalar da gezindi.
"Sırtım sırtında, elim elinde, kalbim kalbinde." yanaklarımı ıslatan gözyaşlarımla baktım sevdiğim adama.
"Düşmene izin vermeyeceğim. Ola ki düştün ben yine orada olacağım ve tekrar ayağa kalkana kadar destek olacağım sana."
"Yusuf." dedim titreyen sesimin izin verdiği kadarıyla.
"Yusuf'un canı, Yusuf'un en kıymetlisi." dedi tüm merhametiyle.
"Bırak artık insanlara koşmayı. Bırak artık onlar sana koşsun." titreyen çenemi durduramazken dudaklarını yasladı oraya...
"Bırak anlasınlar ne denli kıymetli olduğunu..."
"Bana sen yetersin ki." dediğimde dudağının kenarında bir tebessüm hayat buldu.
"Yeterim elbet... Ben bana şifa olan bu ellerin..." ellerimi tutup peş peşe koklayarak öptü.
"Bu dudakların..." dudaklarımdan öptü.
"Bu gözlerin..." gözlerimden öptü.
"Bu kalbin..." dudaklarını ince penye geceliğimin üzerinden sol göğsümün üzerine yasladı. Derin nefesler alıp verdi. Kokumu içine çekti ve güçlü öpücükler bıraktı.
"Kıymetini bilmem mi? Başımın üzerinde, gönlümün en temiz köşesindesin yavrum... Tertemizsin..." dedi ve çenemin altını koklayıp öptü. Bedenini kaydırıp dibime kadar geldi ve başını oraya yaslayıp sımsıkı sardı bedenimi.
"Yusuf..." dedim ellerimi omzuna dolarken.
"Yusuf'un canı..." dediğinde başına yaslı çenemi saçları arasında gezdirdim.
"Sen benim bu dünya da başıma gelmiş en güzel şeysin." başını kaldırıp yüzüme baktı.
"Asıl güzel olan sensin, senin o güzel kalbin..." dudakları tekrar sol göğsümde can bulduğunda mutlulukla gülümsedim. Gözlerim huzurla kapandığında daha da sıkı sardım koynumda yatan adamı.
"Sana ninni söyleyeyim mi?" dediğinde kıkırdadım.
"Söyle sevgilim, kardeşine de hazırlanmış olursun." dediğimde dişlerini tenime geçirdi. Sonra da ısırdığı yeri öptü.
"Hazır mısın?" dediğinde "Hazırım." dedim.
Daha önce hiç duymadığım sözler beni derinden sarsarken çenem titremeye başladı. Dudaklarını köprücük kemiklerimin arasındaki gömdü. Usulca koklayıp öptü ve sesini tenime kazımaya devam etti.
Daha fazla dayanamayıp uykuya yenik düştüğüm anlarda kulağımda hala Yusuf'un sesi yankılanıyordu. Derin, huzurlu uykumun kollarından kulağıma doluşan fısıltı sesleriyle uyandım.
"Buraya koyuyorum o zaman babaannem. Güzel güneş alır." dediğini duydum Yusuf'un.
"Alır yavrum oldu orası. " dedi Kiraz babaanne. Uykuyla uyanıklık arasında gidip gelirken gözlerimi aralamaya çalıştım lakin kirpiklerim sanki birbirine yapıştı ve açılmıyordu.
"Tamamdır. Haydi inelim." dedi Yusuf.
Uzaklaşan adım sesleri kulağıma ninni gibi gelirken mırıldandım ve yatakta döndüm. Yüzümde sıcak bir nefes hissederken "Uyu güzelim. Uyu bir tanem." dedi Yusuf. Zihnim sanki bu komutu bekliyormuş gibi tekrar uykuya yenik düştü.
Tekrar uyandığımda bir süre zamanı algılayamadım. Odanın perdeleri kapalıydı. Ancak güneş ışıkları bir şekilde odanın içerisine süzülecek yerler bulmuştu. Yatakta esneyip bedenimi gerdim ve oturur pozisyona gelip yüzümü birkaç kez sıvazlayıp saçlarımı sırtıma doğru attım.
Odada yalnızdım. Sabah bir ara uyandığımı anımsarken etrafıma bakındım. Sol komodinin üzerindekiler dikkatimi çekerken yatakta o tarafa doğru yuvarladım. Yusuf'un doğum gününde çıkartıp çerçevelediğim fotoğrafımız ve ona aldığım sümbüller komodinin üzerindeydi. Çerçeveyi alıp halimize baktım. Assos'ta çekindiğimiz fotoğrafımızdı. Yüzümde şapşal bir tebessümle yataktan kalktım. Sümbüllere birer öpücük kondurduktan sonra odanın içerisinde bulunan lavaboya geçip ihtiyaçlarımı giderdim. Aşağı indiğimde salonda sadece Yusuf vardı. Yine L koltuğa uzanmıştı. Bir bacağı koltuğa uzanmış diğer bacağı koltuktan sarkıyordu.
Kucağında kağıt yığınlarıyla elinde tuttuğu bir dosyayı okuyordu. Yanına gidip kucağındaki kağıtları toparlayıp sehpanın üzerine bıraktım ve başım kucağına denk gelecek şekilde bacaklarının arasına uzandım.
"Günaydın güzelim." dedi. Elleri anında saçlarıma karışmıştı.
"Günaydın sevgilim. Hala uykum var ama... Saat kaç?" dediğimde güldü.
"Akşam olmak üzere 16.47" dediğinde başımı kucağında kaydırdım ve yüzüne baktım.
"Ne kadar çok uyumuşum." dedim. Uzun zamandır hiç bu kadar uzun uyumamıştım.
"Çok normal. Kollarımın arasında uyudun. Daha doğrusu ben uyudum ama." dediğinde güldüm.
"Herkes nerede?"
"Annemler hastanede. Dedemde babaannemi date çıkardı." dedi gülerek.
"Tahir dedem tam bir yaşlı kurt." dediğimde daha da güldü.
"Bu arada sümbüller." dedim ve tamamen ona döndüm.
"Babaannem sabah getirdi odaya. Tüm eşyaları aşağıda unutmuşuz tantana da. Odanın en çok ışık alan kısmı orasıydı." dedi.
"Güzel bak onlara. " dediğimde gülümsedi ve yüzüme doğru eğildi. Ani hareket yapmaması için ellerimi göğsüne yaslayıp gövdesine doğru tırmandım. Başım göğsüne denk geliyordu.
"Çiçek bakmaktan pek anlamam ama onlara gözüm gibi bakıp büyüteceğimden emin olabilirsin." dediğinde başımı salladım.
Dudaklarını öpmek için başımı uzattığımda beni yarı yolda yakaladı ve dudaklarımızı birbirine mühürledi. Her zamanki öpüşlerimize nazaran daha yavaş daha şefkat yüklüydü. Dudakları üstdudağımı çekiştirip dişleriyle ezdiğinde inledim. Ellerimi göğsüne yaslayıp biraz yükseldiğimde kolları belimi sarıp bedenimi üzerine çekti.
Dudakları çeneme kaydığında gülümsedim. Ellerimi boynuna dolayıp koltukla arasında kalan küçük boşluğa bedenimi bıraktım. Bana biraz yer açtıktan sonra bedenini biraz üzerime çıkarıp tekrar dudaklarıma kapandı. Yavaş ritmimiz geçen her saniye artarken dudaklarımıza bıraktığımız küçük ısırıklar ikimizin de inlemesine neden oluyordu.
"Yusuf Bey çayınız hazır." Ebru'nun sesini hemen ardından gelen kırılma sesiyle Yusuf'u hızla üzerimden ittim ve nefes nefese doğruldum.
"Çok özür dilerim efendim. Ben..." panikle konuşuyor bir yandan da kırılmış fincanın parçalarını topluyordu. Yusuf'la bizde ilk defa basılmanın şokunu yaşarken Ebru parmaklarını kese kese parçaları toplayıp eğildiği yerden kalktı ve "Ben yeni çay getireyim efendim. Burayı hemen halledeceğim." dedikten sonra arkasını dönerek mutfağa koşturdu. Yusuf'a baktığımda sırıttığını görünce sinirlerim daha da bozuldu ve gülmeye başladım.
"Bende hep merak ediyordum bizi basan kim olacak diye." dediğinde daha da çok güldüm.
"Yazık kıza ya eli ayağı birbirine girdi." dediğimde "Bir şey olmaz." dedi ve bedenimi belimden tutup kendisine çekti. Sırtım göğsüne kavuştuğunda derin nefes alıp verdim.
"Kızın yüzüne bakamayacağım."
"Bakarsın bakarsın." dedi beni kışkırtmaya çalışarak.
"Yusuf." dedim son heceyi uzatarak.
"Yusuf'un güzeli." dediğinde bu yeni sözün etkisiyle güldüm.
"Yaaaaa." dedim şımarık bir tavırla ve uzanıp çenesini öpüp başımı göğsüne yasladım. Onun yanında kendimi çok rahat hissediyordum, sınırlarım kurallarım yoktu. Her şeyi canım nasıl isterse öyle yapıyordum. Bence aramızdaki bağın en büyük etkisi de buydu. Birbirimizin yanında çok rahat ve doğaldık. Kasmıyorduk ne kendimizi ne de birbirimizi. Dudaklarını saçlarımın tepesine bastırdı ve öyle kaldı. Bir boğaz temizleme sesi duyduğumuzda salonun girişine baktım. Ebru elinde bir fincanla bize bakmadan bekliyordu.
"Gel Ebru." dedi Yusuf. Ebru gelip fincanı sehpanın üzerine bıraktı.
"Aden hanım siz bir şey arzu eder misiniz?" diye sordu.
"Hayır teşekkür ederim." dediğimde Yusuf araya girdi ve "Odun ekmekten karışık tost hazırlayın. İçine domates sosta ekleyin lütfen." dedi. Ebru başını sallayıp hızlı hareketlerle yanımızdan ayrıldı.
"Akşam yemeğine az kaldı Yusuf açta değilim." dediğimde kaşları çatıldı.
"Çok zayıflamışsın." dedi memnun olmadığını belli ederek. Oflayıp göğsüne tekrar yaslandım. Dakikalar sonra elinde bir paspas ile gelip yerdeki çayı silip yine bu tarafa hiç dönmeden çıktı.
Yusuf bir yandan saçlarımla oynuyor bir yandan da tabletinden maillerine bakıyordu. Uykuya aç bedenim tekrar mayışmaya başladığında gözlerimi yumdum. "Uyuma." dediğinde ağlayacak gibi oldum. "Radarın var değil mi?" dediğimde gülüp yanağımı öptü.
"Nefes alışların yavaşladı yavrum oradan anladım." gözlerimi ovalayıp göğsünden kalktım ve kollarımı yukarıya doğru kaldırdım bedenimi esnettim.
Ebru elinde tepsiyle içeriye girdi. Yanımıza geldiğinde uzattığı tepsiyi alıp teşekkür ettim. Çayda koymuştu. Tostunun kokusunu almamla karnımın guruldaması bir oldu. Yusuf bu halime kıkırdarken tepsiyi kucağıma yaslayıp yemeye başladım. Büyük ısırıklar alıp keyifle yedikten sonra Yusuf'un yalancı öksürüğü ile ona döndüm.
"İnsan yalandan teklif eder yavrum." dediğinde bakışlarım bir tostta bir Yusuf'ta dolandı. Tostu ona doğru uzattığımda küçük bir ısırık alıp geri çekildi. Utanan halimle eğleniyordu resmen.
"Yusuf ya aşk olsun ama." dediğimde daha da çok kıkırdadı.
"Bir şey demedim yavrum ye sen afiyet bal şeker olsun. Hatta lop lop ette olsun." ona dil çıkarıp tostu yemeye devam ettim.
Tostu yiyip çayı da içip bitirdikten sonra Yusuf'un da fincanı alıp mutfağa geçtim. Safiye Hanım akşam yemeğini hazırlarken Ebru salata hazırlıyordu. Elimdeki tepsiyi tezgaha bırakıp kirli bulaşıkları makineye yerleştirirken "Kolay gelsin." dedim.
"Sağ ol kızım. Biz hallederdik." dedi elimdeki fincana bakıp.
"Estağfurullah. İki parça şey." dedim. Bir yandan da Ebru'ya bakıyordum.
"Yusuf için soslamadan önce salatayı ayırın lütfen saf tuz kullanması yasak." dediğimde Ebru kaçamak bakışlarla bana bakıp "Ayırdım efendim." dediğinde "Teşekkür ederim. Tekrar kolay gelsin." dedim. Mutfaktan çıktığımda dış kapı çaldı.
"Ben bakıyorum." diye mutfağa doğru bağırdım. Kapıyı açtığımda Sefa abi ve Sema abla karşımdaydı. Kucaklarında ise annemin ördüğü kalın battaniye sarınmış Yusuf bebek vardı.
"Hadi canım." dedim heyecanla.
İçeri girdiklerinde Sema abla Yusuf'u bana uzattı. Hevesle uzanıp küçük bedeni kucakladım. Açık gözleri gözlerimle buluştuğunda yeni yeni çıkarmaya başladığı mırıldanma seslerini çıkarmaya başladı. Eldiven olan ellerini battaniyesinden çıkarmaya çalıştığında battaniyeyi gevşetip ellerini serbest bıraktım.
"İşlemleri çoktan başlatmıştık. Baran sağ olsun günlerdir eve getirmek için çabaladı. Birkaç gün bizimle." dediğinde mutlulukla gülümsedim.
"Aden. " Yusuf içeriden bağırınca hınzırca gülümsedim.
"Küçüğüm delirtmemiz gereken bir abin var."
Önde Sema ablayla Sefa abi salona girdik. Hemen arkalarından ben girdiğimde Yusuf'un gözleri anında buldu beni. Ancak saniyeler sonra çatılan kaşlarının altında dik dik bakamaya başlayan gözleri kucağıma kaydı.
"Sevgilim, adaşınla tanışmaya hazır mısın?"
* * *
Yorumlar