ADEN 59. BÖLÜM KARADENİZ'İN KIZLARI
59. KARADENİZ'İN KIZLARI
İki dağın ortasında ilerleyen bir yolda, yağan karın altında ve çalışmayan bir arabanın içinde oturmuş sessizce dışarıyı izliyorduk. Araba çalışmadığından soğumaya başlamıştı ve ben kapalı alanda olacağım güvencesiyle resmen don atlet tabiriyle giyinmiştim.
"Hay böyle işin." diye hayıflanarak telefonunu arka koltuğa fırlattı Yusuf. Kar çok hızlı ve yoğun yağmaya başlamıştı.
"Eve yürüyerek dönsek?" dediğimde ofladı ve başını koltuğun başlığına birkaç kere vurdu.
"Evden çok uzaklaştık yavrum bu havada eve yürümek intihar olur." dediğinde bu sefer oflayan ben oldum.
"E ne yapacağız?" başını bana çevirdi. Gözleri üzerimde gezindikten sonra kaşları derince çatıldı ve burnundan soluklandı.
"incecik giyinmişsin." kıyafetimi yeni fark etmiş olmasına gözlerimi devirdim. Yolda kalabileceğimizi hiç düşünmemiştim bu nedenle de hazırlıksız yakalanmıştım.
"Nereden bilebilirdim yolda kalacağımızı?" dedim tersçe. Resmen mahsur kalmıştık üstelik gerçekten üşümeye başlamıştım. Artvin'in titreten ayazını da böylece öğrenmiş olmuştum.
"Aden." dedi azarlar tonda. "Kışın ortasındayız, atkı bile takmamışsın."
"Evin önünde de böyleydim sevgilim. O zaman niye bir şey demedin?" dediğimde dudakları açılıp kapandı, bir şey diyemedi.
"Aynen öyle sevgilim." dedim keyifle. Elini bana doğru uzattı, yanağımı sıkıp çekiştirdikten sonra acıttığını fark etmiş olacak ki öpüp okşayarak parmak uçlarıyla ovaladı.
"Çok bilmiş seni... O an güzelliğine odaklanmıştım yavrum." dediğinde nazlı nazlı omuz silkip yandan bakışlar attım ona.
"Bu güzel anı böyle bozmak istemezdim sevgilim ama kıçım dondu donacak." gülerek yüzünü yüzüme yaklaştırıp çenemden öptü. Geri çekildikten sonra kalın şişme montunu çıkarttı. Ne yaptığını anlamaya çalıştığım esnada üzerindeki sütlü kahve tonlarındaki boğazlı kalın kazağını çıkarttıp bacaklarının üzerine koydu. Üstünde beyaz tişörtüyle kalmıştı.
Bana yöneldi ve ceketimin fermuarını açmaya başladı. Dudaklarımı dişleyerek güldüm "sevgilim araba fantezisi ben de yapmak isterim ama arabanın için dışarıdan gerçekten daha soğuk." başını kaldırıp bana baktı.
"Arsız kızım benim." çenemden öptükten sonra ceketi tamamen üzerimden çıkartıp kazağını başımdan geçirip üzerime giydirdi. "Yusuf sen üşüyeceksin." dediğimde dudaklarımdan peş peşe öpüp geri çekildi ve arabadan inip arka kısma geçip bagajı açtı. Geri gelip kapıyı açtı ve elindeki gri siyah renkteki geniş atkıyı koltuğa bırakıp elindeki beyaz gömleğini giymeye başladı.
"Ceketini giyinip atkıyı başını da örtecek şekilde tak yavrum."
"E sen?"
"Montum kalın güzelim hem ben alışığım bu havalara seni hemen çarpar." dedikten sonra montunu da giyinip fermuarı tamamen çekti. Arabaya binecekken durdu ve etrafına göz attı. "Tabii ya!" dedi. Kol saatine bakıp arabanın önüne geçti ve kolunu göğüs hizasında kaldırıp tekrar etrafına baktıktan sonra benim tarafıma yöneldi. Kapıyı açtığında yüzüme çarpan soğukla titremeye başladı.
"Ne oldu?" cevap vermeden önce atkıyı burnuma kadar çekiştirip omuzlarımı sıkıca kapattı. Arka kapıya yönelip kapıyı açtı ve daha demin fırlattığı telefonunu aldı.
"Yaklaşık on beş dakikalık mesafede bir köy var yavrum. Oraya gidelim en azından bizimkilere haber edecek bir telefon buluruz." dediğinde bir ona bir önümdeki yola baktım.
"Ve bunu şimdi hatırladın." dedim tersleyerek. Kaşları şaşkınlıkla hareketlendi.
"Yavrum regl falan mısın?" diye sorduğunda bu sefer ben ona şaşkınlıkla baktım.
"Değilim! Hala da olmadım." dudaklarını birbirine bastırdı. Derin bir nefes aldıktan sonra birkaç saniye sessizce durdu.
"Hava tam kararmadan gidelim haydi. " eldivenli elini tutmam için uzattı. Çıplak elimi avcunun içine bıraktım ve arabadan indim.
"Yusuf emin misin?" diye sordum.
"Başka şansımız yok yavrum. Soğuğu geçtim bunun ayısı, domuzu, kurdu var. " dediğinde tedirgin bakışlarla çevreme bakındım.
"Bu havada ne hayvanı Yusuf Allah aşkına." dediğimde dudağının bir kenarı kıvırıldı ama hemen düzeltti.
"Artvin yavrum burası baksana her yanı dağ hem nereden ne geleceğini bilemeyiz." aramızdaki bir adımlık mesafeyi sıfıra indirdi. Ceketimin fermuarını sonuna kadar çekti, kazağın eteklerini tutup aşağı doğru çekiştirdikten sonra atkıyı bir kez daha düzeltti ama içine sinmediği her halinden belliydi.
"Daha fazla beklemeyelim yavrum. Allah'tan düz taban giyinmişsin ayakkabılarını." çizmelerime baktım. Dizlerimin hemen altında biten siyah bir çizmeydi...
"Haydi bakalım ver elini." elini tutmam için uzattığında vakit kaybetmeden tuttum. Yusuf arabayı kilitledikten sonra el ele bir kaç adım attıktan sonra aklıma gelen güllerimle yerimde durdum.
"Yusuf." dediğimde omzunun üzerinden bana baktı.
"Ne oldu güzelim?"
"Güllerim..." dedim ve elini bırakıp arabaya ilerledim.
"Güllerimi de alalım. " dediğimde bana yok artık dercesine baktı.
"Yavrum ne alması bir de onu mu taşıyacağız?"
"Ama bana aldığın ilk güller..." dediğimde ellerini beline yaslayıp başını yere eğip sabır dilercesine derin bir nefes alıp verdi. İkimizde bulunduğumuz durumdan ötürü gergindik ve ister istemez bunu birbirimize yansıtıyorduk.
"Arabanın içinde hiçbir şey olmaz yavrum güllere. Hem ben sana alırım yine çok ağır bir buket o boşuna yük etmeyelim. " dedi ikna etmeye çalışarak ama ona hiç yardımcı olmuyordum.
"Ya Yusuf ama..." arabanın bozulmasının üzerine bozulan sinirleri benim ısrarım yüzünden daha da bozulmuş gibi bir hali vardı sanki.
"Anlıyorum sana aldığım ilk çiçek diye bırakmak istemiyorsun ama onu taşımam, taşımana da izin vermem. " kaşlarım çatıldı.
"Bana aldığın ilk çiçek bu güller değil ki. " dediğimde karmaşık bakışlar attı bana. Bana aldığı ilk çiçeği unutmuş olmalıydı. Yüzüme sorar gibi bakınca bozulduğumu belli ederek baktım ona.
"Benim için diktirdiğin elbisenin yanında şakayık yollamıştın. Bana aldığın ilk çiçekti. Hâlâ da saklıyorum onu... Unutmuşsun anlaşılan..." dedim aksi bir ifadeyle. Ensesini kaşıyıp ofladı... Bıraktığı nefesi soğuk havada buhar olup uçuyordu.
"Aden, üşüdüm yavrum bacaklarımda sık sık ağrıyor malum hem hava da kararmadan gitsek mi şu köye?" konuyu değiştirme hızına şaşkınlıkla bakakaldım.
"Sen var ya boşuna şu kısacık zamanda işinin en iyilerinden olmamışsın. Konu değiştirme, üste çıkma kıvraklığına hayran kaldım sayın savcım," güldü.
"Aden; haydi yavrum, haydi güzel yüzlüm, haydi çilli yarim haydi düş önüme." gürültüyle oflayıp pufladım.
"Bari bir tanesini alsam?" yüzünü sıvazladı ve montunun cebinden arabanın anahtarını çıkarıp arabayı açtı. Arka kapıyı hemen açıp buketin içinden bir tanesini aldım. Yusuf arabayı tekrar kilitlediğinde yanına çoktan varmıştım. Eli yine elimi tutup kendi montunun cebine ikimizin elini soktu. Sonra durdu ve diğer elime baktı. Cebine soktuğu ellerimi geri çıkarttıktan sonra elimi tutan elinde olan siyah deri eldivenini çıkarıp gülü tuttuğum elimi tuttu. Gülü diğer elime aldığımda bana eldivenini giydirdi. Eldivensiz ellerimizi tekrar birleştirip montunun içine soktu. Yüzümde şapşal bir sırıtmayla güzel yüzünü izledim.
Onu seviyordum, bana olan aşkı, sevgisi, saygısı bir yana bana gösterdiği şefkatini ve her fırsatta beni düşünüyor olmasını seviyordum. Parmak uçlarımda yükselip sakallı yüzüne sıkıca bastırdım dudaklarımı. Yüzünde büyük bir gülüş can buldu.
"Şimdi gidebiliriz."
Yağan karın altında, el ele oldukça büyük ve hızlı adımlarla yürüyorduk. Yusuf bir köyün varlığından emindi. Yani adam buralıydı, emindim ki avcunun içi gibi biliyordu buraları ama nedense ben bir köy olduğuna inanmıyordum. Yani en azından gittiğimiz yerlere hep bu güzergahtan gitmiştik ve gözüme hiç köy çarpmamıştı.
"Yusuf, yanlış hatırlıyor olabilir misin?" o kadar çok üşüyordum ki dişlerim titremekten birbirine çarpıyordu. Yusuf yürümeyi durdurmadan bana baktı omzunun üzerinden. Titreyişim ne denli belli oluyordu emin değildim ama Yusuf'un adımları durmuş bedeni tamamen bana dönmüştü.
"Ulan kırk yılın başı baş başa olalım dedim şu hale bak. Yok yere hasta edeceğim seni." ellerimizi bir kez daha bıraktı ve üzerindeki montunu hızlı hareketlerle çıkarttı ve engel olmama fırsat bile vermeden üzerime geçirdi.
"Yusuf, asıl sen hasta olacaksın. Delirdin mi be adam?"
"Sana bir şey olmasın." dedi sadece.
"Yusuf..."
"Emir, Haydar abi, Filiz abla diğerleri beni çeneleriyle liğme liğme ederler yavrum. Üşüyüp hasta olmak mı kafamın ütülenmesi mi diye sorarsan zatürreyi bile tercih ederim." dediğinde gülsem mi ağlasam mı bilemedim.
"Hem fena mı olur hastayım ayağına yine hep yanımda olursun, Yavuz dedemde ses etmez." kendimi daha fazla tutamadım ve şen bir kahkaha attım.
"Oynak Yusuf'um ne cin fikirli bir adammış. " dediğimde çapkınca sırıttı.
"Ne sandın yavrum." dedikten sonra yanağımdan makas aldı.
Tekrar yürümeye başladığımızda hızımızı yürüdüğümüz yol el verdikçe arttırmıştık on beş dakikalık mesafeyi çoktan geride bırakmıştık ama hâlâ bir köy yoktu ortalıkta. Üstüne üstlük hava zifiri karanlıktı ve yürüdüğümüz yolda bir sokak lambası bile yoktu ama bu bizi daha doğrusu Yusuf'u durdurmadı. Telefonunun flaşıyla önümüzü aydınlatıyordu.
"Yoldan bir Allah'ın kulu da geçmiyor ki." öfkeyle homurdandı.
"Neden acaba?" diye mırıldandım. Kim bu havada dışarı çıkmak isterdi ki zaten bizden başka.
"Duyuyorum seni," dedi. Onunda dişleri birbirine çarpıyordu. Soğuk o kadar etkiliydi ki hava derecesinin sıfırın altında olduğuna yemin edebilirdim.
"Mızmızlık etmek istemiyorum ama." Yusuf aniden durdu ve başını aniden arkamıza çevirdi.
"Yusuf..." dediğimde boştaki elinin işaret parmanığını dudağına yasladı.
"Sus." dedi. Çatık kaşlarımla onun baktığı yere baktım ancak görünür de hiçbir şey yoktu.
"Araba," dedi. Bakışları bana çevrildi.
"Araba geliyor." demesiyle uzaktan görünen far ışığını gördüm.
"Yarabbi şükür." dedim.
Uzaktaki araba bize daha da yaklaştığında Yusuf beni kenara geçmem için uyardı. Kendisi yolun ortasında arabayı beklerken telefonunun flaşını fark edilmek adına kapatıp açıyordu. Araba yaklaştı, Yusuf'u fark etmiş olacak ki yavaşlayarak tam önünde durdu. Yusuf, şoför tarafına yöneldiğinde arabadaki kişi daha hızlı davrandı ve arabadan indi.
"Hayırdır inşallah." dedi araban inen adam. Dış görünüşünü seçemiyordum ama sesinden orta yaşlı olduğu anlaşılıyordu.
"Merhaba," diyerek adamın yanına vardı Yusuf.
"Geldiğiniz yönde arabamız bozuldu, yolda kaldık." dediğinde adam başını salladı.
"Bende diyorum kimdir bu arabayı buraya bırakan." dedi adam.
"Evimizden çok uzaklaşmıştık geri dönemedik o yüzden ilerideki köye gidiyoruz."
"Ula deli misin divane misin bu havada yürünür mü? Peşine bir de kızcağızı takmışsın. Hele geçin arabaya yolumuz aynı." dediğinde Yusuf'a doğru ilerledim ve hemen arkasında durdum. Karşımdaki adam ellilerin ortasında, orta boylu, sarışın biriydi.
"Şey, bizi evimize bıraksanız?" dediğimde adamın bakışları beni buldu. Yusuf beni sanki karşımızdaki adam bir seri katilmiş ben de kurbanıymışım da ondan korumak istiyormuş gibi perdelemişti.
"Bırakırdım kızım ama Borçka tarafında fırtına çıktı çıkacak, o tarafa gidersek yolda kalırız. Bu akşam ben misafir edeyim sizi." dediğinde Yusuf ile bakışlarımız birbirine çarptı.
"Yok, sen bizi köye bıraksan yeter bey amca, "dedi Yusuf. Sanırım o da başka şansımızın olmadığını kabullenmişti.
"Ula kot kafali köye bıraktım diyelim ne edeceksin, orada sanırsın beş yıldızlı otel vardır." gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Muhtarı bulurum olmadı," dedi Yusuf. Adam gülüp arabasına geri bindi ancak kapısını kapatmadı.
"Sen muhtarı bulana kadar o seni buldu. hayde hayde ya binin ya da çekilin yolumdan." dedi ve kapıyı kapattı.
"Sanırım köyün muhtarı." dediğimde Yusuf bana ters ters baktı.
"Geç arka tarafa," diyerek bana yol verdi. Ben arka tarafa Yusuf ise ön tarafa oturdu.
"Adın ne senin?" dedi arabayı çalıştırdığı sırada.
"Yusuf," dedi.
"Kimlerdensin?" diyerek konuşmaya devam etti adam. Arabanın içi oldukça sıcaktı. Üzerimdeki montu çıkarıp Yusuf'a uzattım. İlk önce ters ters baksa da ısrarıma dayanamadı ve montu alıp giyindi. Yusuf adamdan bir an olsun gözlerini çekmiyordu. Bazı mesleki deformasyonlar gerçekten yorucuydu sanırım.
"Ula dilini mi yuttun?" dedi adam.
"Toralların oğluyum." dediğinde adam Yusuf'a yandan bir bakış attı.
"Heeee desene şöyle. Aynı babana amcana benziyorsun ha. Ben de diyorum kime benziyor bu uşak." dediğinde Yusuf güler gibi oldu.
"Senin adın ne kızım?" diyerek bana döndü.
"Aden," dediğimde kaşları çatılır gibi oldu.
"Uyguroğullarının Aden'i?" dediğinde, "maşallah burada da beni herkes duymuş." dediğimde adam güldü.
"E deden yedi düvele kurban kesip dağıttı bir torunum daha oldu diye... " dedi.
Dedemin, babaannemin beni ne kadar sevdiğini bana ne kadar değer verdiklerini biliyordum lakin birinden duymak, tanımadığım birinden duymak beni apayrı mutlu ediyordu.
"Sizin adınız ne?" dedim. Bedenimi Yusuf'un oturduğu koltuğun arkasına doğru kaydırırken.
"Zafer kızım, aha bu uşağın bulurum dediği muhtarım." dediğinde gülüp "Memnun oldum Zafer amca," dedim.
"Zafer mi?" diye mırıldandı Yusuf.
"Zafer ya Zafer."
Yolculuk kısa sürmüştü. Yolculuk boyunca Zafer amca ve Yusuf sohbet etmiş arada ben de katılmıştım. Zafer amcaların yayla evleriyle bizimkilerin yayla evleri aynı yerdeymiş. Zafer amca bizden herkesi tanıyor olsa da bizimkiler hep İstanbul'da yaşadıklarından sima olarak birbirilerini unutmuşlardı... Yan yana dizilmiş birkaç evden oluşan köye sonunda varmıştık. Zafer amca iki katlı bir evinde durduğunda Yusuf'a dönüp "E ne demişler Tanrı'nın misafiri geri çevrilmez. Hayde inin bakalım...." dedi ve arabadan indi. Dikiz aynasından çok kısa bir an Yusuf ile göz göze geldik.
"Rahat etmediğin anda bana söylüyorsun." dediğinde başımı salladım.
Arabadan indiğimizde Zafer amca evin kapısını çaldı. Yusuf'la yan yana hemen arkasındaydık. Evin kapısı açıldığında karşımıza başı yazmalı, kat kat giyinmiş bir kadın çıktı. Büyük ihtimalle Zafer amcanın eşiydi. Kadın bizi fark ettiğinde bakışlarını Zafer amcaya dikti.
"Bakma öyle hatun tanrı misafirleri onlar." dediğinde kadın yüzündeki o sert ifade yerini tatlı bir tebessüme bıraktı.
"Buyurun, buyurun çocuklar." diyerek kapıyı sonuna kadar açtığında Yusuf'ta bende belli etmesek te çekingen adımlarla eve girdik.
"Kusura bakmayın böyle damdan düşer gibi evinize geldik." dediğimde kadın kaşlarını çattı.
"Kızım o nasıl laf geçin haydi." dediğinde gülümseyerek karşılık verdim.
"Fadime, kızlara söyle hemen sofrayı kursunlar." dedi Zafer amca.
"Sizde öyle bostan korkuluğu gibi dikilmeyin geçin da içeri."
Üzerimizdeki montları ve ayakkabılarımızı çıkartıp Zafer amcanın gösterdiği yere geçtik. Evin salonuydu, klasik bir köy evi salonuydu ve sımsıcaktı. Her anlamda sıcacıktı. Yuva hissini anında yüzünüze vuruyordu.
"Geçin geçin rahat rahat oturun şöyle." Zafer amca bizi rahat ettirmek istiyordu. Yusuf'la yan yana oturduk. Zafer amca da yan tarafımızdaki diğer divana oturdu. Ben hala salonu incelerken Yusuf, "Teşekkür ederiz Zafer amca, müsaaden olursa ev telefonunu kullanabilir miyim?" dedi.
"Lafı mı olur oğlum iyi ki yolumu değiştirmişim ben de yoksa bu hava da Allah korusun çoktan donmuştunuz," dediğinde ürperdim. Isınmaya başlasam da havanın soğukluğunu henüz bedenimden atamamıştım.
"Baba," diyerek içeri bir kız girdi. Hemen ardından başka bir kız daha girdi. Öndekinin saçları açıkken arkasındaki kızın başını kırmızı bir yazma örtüyordu. İlgili ve meraklı gözlerle beni ve Yusuf'u süzüyordu.
"Gel kızım," dedi Zafer amca.
"Sofrayı yarım saate hazır ederiz. Annem dedi ki misafirlerimizde kabul ederse bizim kızlar üst kattaki salonda, yemek hazır olana kadar üst katta ağırlayalım." dediğinde Zafer amca bana döndü.
"Büyük kızım Yezda," bakışlarım tekrar karşımdaki kızı buldu. Gülümsedi ve başıyla selam verdi. Aynı şekilde karşılık verdim.
"Bizim aile kalabalıktır, e malum köy ortamı kafedir mağazadır pek gezmez evde bir araya gelirler. Hepsi yukarıda istersen onlara katıl..." dediğinde bakışlarım Yusuf'a döndüm.
"Aden yanımda durursa daha iyi olur," dedi Yusuf.
"Ula sanki kurtların arasına gidecek kız üst katta olacak. Sen çık Aden kızım, sen de geç ara kimi arayacaksan." dediğinde Yusuf başka bir şey demedi ve gitmem için başını salladı. Aslında benimde Yusuf'un yanından ayrılmaya niyetim yoktu ama bize bu denli misafirperver ve güler yüzlü davranan insanlara ayıp etmek istemedim.
"Gideyim o zaman." dedikten sonra oturduğum yerden kalkıp Yezda'nın yanına gittim. Diğer kız çoktan ayrılmıştı yanımızdan. Peş peşe çıktık salondan ve üst kata çıkan merdivenleri tırmandık. Yezda birkaç adım önümde ilerledi ve içeriden kahkaha sesleri gelen bir kapının önünde durdu.
"Çekinme gel," dedi ve kapıyı açıp içeri girdi. Ben de peşinden ilerledim. İçeri girdiğimizde bütün gözler bize döndü.
"Kapandınız buraya hiçbir şey duymuyor ruhunuz değil mi?" dedi Yezda.
"Ne oldu ne var?" dedi tam karşımda oturan başı turuncu yazmayla örtülü olan genç kız.
"Hem yanındaki yavru ceylan da kim?" diyerek devam etti konuşmaya.
"Tanrı misafiri... Yemek olana kadar bize eşlik edecek." dedi aşağıda Yezda'ya eşlik eden kız.
"Sen geç otur, en fazla yarım saat sabredeceksin. Sağ çıkmaya bak bu odadan." dedi Yezda ve gülümseyerek çıkıp gitti.
"Kız ne duruyorsun orada öyle gel otur." diyen başka bir kızla ayaklarımı hareket ettirdim ve sedirdeki boş yere oturdum.
Oturduğum sedir rahattı ama ben rahat değildim. İki yanımda, karşımda beni dikkatle izleyen gözler varken nasıl rahat olabilirdim ki? Hemen solumda başında kırmızı yazmalı kız yüzünü biraz daha yüzüme yaklaştırdı.
"Kız sen de maşallah." dediğinde diğerleri hep bir ağızdan maşallah dedi.
"Maşallah maşallah da neye maşallah?" dedim.
"Ay kime olacak sana." dedi kısa saçlı, kâküllü kız.
Hepsine tekrar göz gezdirdim. Hepsi çok güzeldi... Hani derler ya kalplerinin güzelliği yüzlerine vurmuş, o sözün ete kemiğe bürünmüş haliydiler. Hepsi meraklı bakışlarıyla süzüyorlardı beni.
"O yakışıklı kim?" dedi bu sefer kırmızı yazmalı olan. İsimlerini de soramamıştım daha.
"Kız sen de..." diyerek güldü biri. "Yavuklusu belli ki." utandığı belliydi ama konuşmaktan da geri durmuyordu. Gözleri hâlâ elimde tuttuğum güldeydi.
"Evet, yavuklum olur kendisi." dediğimde sol tarafımda oturan kırmızı yazmalı kız "Ah, ah... Kadere bak kimler kimlerle birlikte... Birde bize bak hala tık yok."
"Anlamadım?" diyerek kıza döndüm. Kızda bana döndü.
"Diyorum ki beni bi ağlama tutti beni bir ağlama tutti ki sorma."
"Niye?" dediğimde diğerleri güldüler.
"O dağ gibi, yakışıklı adam bula bula seni bulmuş." dediğinde hemen yanındaki kız onu ayağı ile dürtüp "Ayşe Nur sussana kız!" dedi. Demek adı Ayşe Nur idi.
"Ay ne dedim ki adama yazık olmuş dedim haksız mıyım kız? Sahi siması da pek tanıdık ama kim çözemedim." diyerek konuşmaya devam etti.
"Ayşe sus Ayşe." dedi kahküllü olan.
"Ayol bir Betül bir sen... Asıl siz susun şurada iki laf ediyoruz." güldüm ve gülüşümü saklamak adına burnumu kaşır gibi yaptım.
"İki laf etmiyoruz yalnız Nurcuğum sen direkt bana lafı sokuyorsun." dedim ikinci ismini kullanarak.
"Kız, Hümeyra bu da senin toprak belli bana Nur dedi." başımı kızlara çevirip Hümeyra dediği kıza baktım. Artvin'in havasından suyundandı herhalde hepsinin maşallahı vardı.
"Seninkinin adı?" dedi içlerinden biri.
" Adını bilmenize gerek yok bence." dediğimde yanımdan bir gülme geldi.
"Kıskandın mı kız?" dedi hemen yanımda oturan kız.
"Çok..." dedim.
"Ay söylemezsen söyleme sanki yiyeceğiz?" dedi sobanın önünde oturan kısa boylu, kumral olan kız.
"Vallahi erik niyetine de yenir yani maşallah Rabbim boş gününde özene bezene yaratmış," dedi Ayşe Nur.
"Dikkat et boğazında kalmasın!" dediğimde bana gülerek baktı.
"Aman da aman kıskanırmış yavuklusunu..." diyerek gülmeye devam etti.
"Ay yeter Ayşe," diyerek sıkılgan bir ifade takındı Ayşe Nur'un ayak dibinde oturan kız. Ayşe omuz silkti ve yazmasını çözüp tekrar bağladı.
"Senin adın ne?" dedi kahküllü olan.
"Aden." dediğimde oturduğu yerden dizleri üzerinde durdu ve elini tokalaşmak için uzattı.
"Rahile ben de." dedi. Elini tuttum ve tokalaştık.
"Diğerleri?" dediğimde önce birbirlerine bakıp sonra sustular. Rahile bu hallerine gözlerini devirip konuşmaya başladı.
"Solunda oturan Ayşe Nur, hemen dibinde oturan da kız kardeşi Betül. Sağ yanındaki Rabia, onun yanındakiler de sırayla Ada ve Ülkü. Yanımdakiler de Nida, Yağmur, Esma, Hümeyra ve Cennet. Hepimiz kuzeniz." dedi ve derin bir nefes alıp verdi.
"Hay maşallah." dediğimde güldüler.
"Ee biz Karadenizliler böyle kabalık oluruz. Sen belli ki şehirlisin anlamazsın." Ayşe Nur formundaydı.
"Evet doğma büyüme İstanbulluyum ama kökenim burası. Yani senin anlayacağın ben de senin gibi Karadeniz kızıyım." dediğimde yüzüme bakarak güldü.
"Sen mi Karadeniz kızısın?" dedi Hümeyra.
"Evet." dedim. Ayşe Nur kuzenin dediği şeyle yüzüme bakarak gülmeye devam etti. O sırada adının Cennet olduğunu öğrendiğim kız oturduğu yerden kalkıp sobanın yanına gitti ve çayları doldurmaya başladı.
"Kimlerdensin de bakayım?" dedi Esma.
Yanılmıyorsam adı buydu. Cevap vereceğim sırada Cennet'in uzattığı çayı aldım. Hepsi çayını alıp aynı anda şeker atıp karıştırdılar ve yine aynı zamanda kaşığı çay tabağına bırakıp sesli bir şekilde ilk yudumlarını aldıktan sonra bana baktılar. Ben de çayımdan bir yudum aldıktan sonra konuştum.
"Ben, Yavuz ve Kiraz Uyguroğlu'nun torunlarıyım." dediğimde hepsinin içtiği çay sanırım nefes borularına kaçmış olacak ki öksürmeye başladılar. Onlar öksürürken ben de keyifle çayımı içtim.
"Ula o kara fatmayla karışan kız sen misin?" dedi Betül. Hepsinin öksürükleri dizginlenirken bana hayretle bakmaya başladılar.
"Kara Fatma?" dedim.
"Ayol kim olacak o yerden bitme Güneş!" dediler aynı anda.
"Yok artık," dedim ve güler gibi oldum. Şu an yanımda Güneş olsaydı diye içimden geçirdim.
"Ay kızdaki bala bak ya vallahi her defasında diyordum bu kız kedi gibi hep dört ayağının üstüne düşüyor diye," dedi Rabia.
"Güneş'i pek sevmiyorsunuz sanırım," diye zarf attım.
"Ay ne sevmesi..." diyerek burun kıvırdı Betül.
"Neden?" dediğimde "Çünkü," dedi Ülkü ancak devam edemedi. Yanında oturan Rahile'ye dönüp "kız biz bu kara fatmayı niye sevmiyorduk, unuttum ben." dediğinde gülmemek için dudaklarımı dişledim. Konuşması diş telleri sebebiyle biraz boğuktu. Büyük ihtimalle daha yeni taktırmıştı.
"Yalnız çiyan falan ayıp oluyor." dediğimde Ayşe Nur'dan bir "hah!" sesi geldi.
"Hele haspam..." dedi Nida.
"Ne?" dedim şaşkınlıkla.
"Ay ben sana demek istemedim yani öyle birden çıkıverdi." diyerek kendisini toparlamaya çalıştı Nida.
"Ula iki dakika da rezil rüsva ettiniz hepimizi." diyerek hepsini payladı Ayşe Nur. Gülesim gelse de kendimi toparladım.
"Kız kardeşime aldığınız bu cephenin sebebi ne?" diye çok ciddi bir tavırla sordum. Hepsi birbirine baktıktan sonra anlaşmış gibi tekrardan höpürdeterek çaylarını içtiler.
"Anam!" dedi Ülkü. "Kardeşim dedi duydunuz mu?" yumruk yaptığı elinin dudaklarına yasladı.
"Şimdi şöyle tatlım," diyerek bana biraz yaklaştı Rahile.
"Nasıl tatlım?" dedim ciddiyetimden ödün vermeden.
"Çocukken yazları genelde buraya gelirlerdi. Yayla evlerimiz aynı yerde. Bizimle hiç oynamazdı. Oynamadığı gibi de bize sürekli sataşır hava atardı," diyerek açıklamasını yaptı Rahile.
"Gerçi o kara fatmanın suçu da yoktu o anası tam bir gestapo gibiydi," diyerek araya Rabia girdi. Boğazımı sertçe temizleyip çatık kaşlarımla ona baktım.
"Kız, kızın yüzüne yüzüne anan tam bir gestapo deseydin bir de!" diyerek onu sıkıştırdı Ada. Yani kızlara diyecek bir lafım yoktu aslında...
"E öyle yaptım zaten," dedi Rabia omuz silkerek.
"Kız, çilli surat de bakayım bana o sarı anan hâlâ aynı mı?" dedi Esma.
"Yani sizin kast ettiğiniz zamanda onu tanımıyordum ama şimdi bir görseniz tam bir pamuk!" dediğimde Yağmur dediğime inanamamış olacak ki refleks olarak yudumladığı çayı hemen önündeki Cennet'in saçlarına doğru püskürttü.
"Yağmur!" diyerek bağırdı Cennet.
"Ay öyle deyince birden şeyi şey yaptım kuzen," diyerek kendisini anlatmaya çalıştı ancak Cennet'in onu duyduğu pek yoktu. Cennet, ayaklanıp odadan çıktı, büyük ihtimalle güzergahı banyoydu.
"O kadın nasıl pamuk oldu ya?" Betül'e baktım bu sefer.
"Ay asıl o sümsük Yağız ne yapıyor?" içtiğim çay boğazımda kalınca hiddetle öksürmeye başladım. Bir yandan Ayşe Nur bir yandan Ada sırtıma vurup sıvazlıyordu.
"Lan Rahile öyle dan diye sümsük denir mi ? Önce bir alıştır kızı." diyen Esma ile öksürüklerim daha da şiddetlendi. "Rahileceiğim formunda, canım kuzenim..." dedi Humeyra.
"Allah sizi ne yapmasın ya sanki kıza öylesine birinden bahsediyorsunuz? Annesiyle babası onlar..." dedi Ayşe Nur. Başımı ona çevirip boğazımdaki yanma hissini gidermek adına peş peşe yutkunduktan sonra derin bir nefes alıp verdim ve "Sağ ol ya sen de olmasan." dediğimde güldü.
"Sen bakma bize aslında Yavuz amcaları çok severiz ama işte..." dedi Ada.
"Ay kızın yüzüne baksanıza bize nasıl hak verdiği çipil çipil bakan mavişlerinden belli. O abilerinde eminim ki hâlâ kot kafalıdırlar." diyerek tepkisini bir kez daha belli etti Rahile.
"Ay deme öyle onlara Allah'ım maşallah hepsini özene bezene yaratmış. Kız Doğu şekerim nasıl?" Nida'ya irileşen gözlerimle bakakaldım.
"Şekerim mi?" diye bir tepki verdim.
"Kız sen ne diye her dediğimizi bize tekrar soruyorsun, Allah Allah..." diyerek gözlerini devirdi Nida.
"Pek normal şeyler demediğiniz için olabilir mi?"
"Kız haklı," dedi Betül.
"Neyse canım. Yani aile senin ailen sonuç olarak," dedi Rahile. Sonra güldü ve "ama Rabbim sana peygamber sabrı vermiştir umarım." dediğinde diğerleri kıkırdardı.
"Verdi verdi vermez mi?" dedim.
"Kızlar, haydi sofraya!" Yezda'nın odaya gelen sesiyle hepsi birden ayaklandı.
"Ayyy çok acıkmıştım haydi yemeğe," dedi Betül.
"Kız ne bekliyorsun kalksana," dedi Ayşe Nur.
Aşağıdaki salona geçtiğimizde iki tane yer masasının üzerine büyük sofralar kurulmuştu. Yusuf ve Zafer amca yan yana oturmuş, Zafer amcanın diğer tarafında yirmilerinin ortasında genç bir adam oturuyordu.
"Aden kızım, gel otur." dedi Zafer amca. Ona gülümseyerek baktıktan sonra Yusuf'un yanına geçip oturdum. Yusuf yukarıda neler yaptığımı sorduğunda ona kısaca kızlarla tanıştık dedim. Önüme düşen bir tutam saçımı elinin tersiyle nazikçe sırtıma doğru sürükledi. Dönüp tatlı tatlı gülümsedim ona. Kızların bir kısmı benim yanıma dizilirken diğerleri öbür sofraya geçmişlerdi.
"Oooo eniştem gelmiş. Hoş geldin kral," diyerek salona girdi Cennet. Saçlarına püskürtülen çayı arındırmak için saçlarını yıkamıştı büyük ihtimalle çünkü saçları nemli duruyordu.
"Hoş bulduk baldız," dedi adam.
"Fırat, benim damadım kızım Yezda'nın nişanlısı." adama başımı sallayarak selam verdim. Yezda, Rahile ve Ayşe Nur yemekleri herkese dağıtmaya çabalarken Yusuf'a yaklaştım.
"Evi aradın mı?" diye sordum.
"Aradım yavrum merak etme. Yarın sabah gelip Baran alacak bizi," dedi. başımı sallayıp önüme döndüm. Fadime abla ve kızlarda sofraya oturduğunda gözüm Yusuf'un önüne bırakılmış olan ağız ağıza dolu çorba kasesine kaydı.
"Az ye." diyerek kulağına fısıldadım. Aslında iyileşmişti ancak tek böbrekle yaşamak riskli bir durumdu ve ben söz konusu Yusuf olduğunda pimpirikli bir insan oluyordum.
"He yavrum he..." dediğinde şaşkınlıkla ona baktım.
"E haydi buyurun afiyet olsun." dedi Zafer amca.
Hepimiz bir ağızdan afiyet olsun dedikten sonra önümdeki yayla çorbasını içmeye başladım. Çorbanın yanı sıra büyük sini tepsinin ortasında karalahana ve beyaz lahana dolması, çeşit çeşit turşu ve taze fasulye vardı. Gerçi fasulye bir farklı duruyordu. Rabia bakışlarımı fark etmiş olacak ki açıklama yapma gereği duydu..
"Fasulye turşusunun kavurması o. " dediğinde şaşkınca baktım ona. İlk defa duyuyordum açıkçası.
"Tadına bak yavrum, ekşi biraz ama sen zaten ekşi seviyorsun," dedi Yusuf. Çatalla küçük bir kısmını bölüp yedim. Tadı oldukça güzeldi, bir parça daha yediğimde Ayşe Nur tabağı önüme iliştirdi.
Çorbadan sonra hamsili pilav ve yine adını bilmediğim çeşit çeşit yemek önümüze bırakılmıştı. Yusuf tüm ikazlarıma rağmen her şeyden bol bol yiyordu. Yesindi yemesine ama gece ağrı çekeceği artık kesinleşmişti.
"Aden," diyerek bana seslendi Betül. Ona baktığımda elindeki bir parça ekmeği bana uzattı. Uzattığı ekmeği fark ettiğim kadarıyla sadece erkekler yemişti. Ben de nedense ekmeğe hiç yeltenmemiştim. Uzanıp ekmeği aldım ve refleks olarak koklama gereği duydum. Tuhaf bir kokusu vardı, rengi de oldukça koyuydu.
"Yukarıda ben de Karadeniz kızıyım demiştin bakalım ne kadar Karadeniz kızısın?" dedi ve güldü Ülkü. Diğerleri de kıkırdayarak ona eşlik ettiler.
"Aden ben sana normal ekmek vereyim o ağır biraz," dedi Yezda. Bir yandan da kızlara uyarı dolu bakışlar atıyordu.
"Hiç zahmet etme Yezda ben bunu yerim." dedim ve ekmekten bir parça ısırdım. Ağzıma dolan hamsi tadıyla ağzımdaki lokmayı çiğneyemedim.
"Karadenizlilik buraya kadarmış." dedi Rahile eğlenen bir tavırla.
Kendimi toparladım ve ağzımdaki lokmayı hızlı hızlı çiğnedikten sonra yuttum ve elimde kalan parçayı da bir iki lokmada yedim. Kızlar bana şaşkın şaşkın bakarken "Hay maşallah , maşallah," Fadime abla. Maşallahı birde bana sor be Fadime abla diye geçirdim içimden. Sanırım bu ekmeği ilk ve son yiyişimdi.
Yusuf'un bir eli sırtıma yerleşti ve orayı hafif hafif ovaladı. "İyi misin?" dedi. Sesinden anlaşıldığı üzere o da bu halimden eğleniyordu.
"Şimdilik iyiyim." dedim ve ona ters ters baktıktan sonra lahana turşusundan bol bol yedim.
"Ulan yedi vallahi helal olsun," dedi Ayşe Nur. Ona bakıp ne sandın dercesine göz kırptım.
Sofradan kalktığımızda kızlara sofrayı toplamalarında hatta bulaşıkları yıkarlarken dahi yardımcı oldum. Misafir olduğum evde öye put gibi durup bana hizmet edilmesinden hiç haz etmez mutlaka ev sahibine yardımcı olurdum. Mutfağı toparladıktan sonra tekrar çay koyulmuş bizde tekrar salona geçmiştik. Yusuf'un benim için açtığı yere geçip oturdum. Kızlar bize bakıp fısır fısır konuşuyor ara sıra sessizce kıkırdıyorlardı, yemek esnasında Yusuf'un adını da öğrenmişlerdi.
"E hayırlısıyla siz ne zaman evleniyorsunuz?" dedi Yezda'nın nişanlısı Yusuf ile sohbet ettikleri esnada. Bir Yusuf'a bir Fırat'a baktım.
"Aden mezun olur olmaz inşallah," dedi Yusuf.
"Ne okuyordun Aden kızım?" diye sordu Fadime abla.
"Tıp okuyorum efendim." dediğimde kızlardan şaşırma nidaları yükseldi.
"Hay maşallah kızım. Darısı benim kızlarımın başına inşallah," dediğinde "inşallah," dedim ben de.
"Savcıydın değil Yusuf Bey oğlum?" dedi bu sefer Zafer amca.
"Öyle Zafer amca," dedi Yusuf. Zafer amca buruk bir tebessümle başını salladı.
"Rahmetli amcan pek severdi seni. Dilinden hiç düşürmezdi," dediğinde Yusuf burukça gülümsedi.
"Ruhları şad olsun." dedi Yusuf.
"Amin," dedik hep bir ağızdan.
Çay ve laz böreği eşliğinde ettiğimiz sohbet bizi o kadar içine çekmişti ki geçip giden saatlerin farkına bile varmamıştık. Yezda'nın nişanlısı biraz daha oturduktan sonra gitmişti. İki hafta sonra evleneceklerdi... Kızlarla o kadar koyu bir sohbete dalmıştık ki ne ara Yusuf'un yanından kalkıp kızlarla bir köşeye çekildiğimizin farkına bile varmamıştım.
"Ay kestane mi yapsak?" diyerek iç çekti Betül.
"Betül bir doy be kızım bir doy be," dedi Rahile.
"Betül ve doymak mı?" dedi Ayşe Nur gülerek.
"Ay sizde ya, üf!"
"Aslında güzel olur." dedim bana baktıklarında "yukarıda şöyle sobanın üstünde," diyerek devam ettiğimde Betül bana gülerek bakıp öpücük attı.
"Bakın aklın yolu bir işte ben hemen hallediyorum," diyerek ayaklanıp salondan çıktı Betül.
"E bizde yukarı çıkalım o zaman..."
Hepimiz ayakladığımızda Yusufların dikkatini çektik. Yezda bir adım öne çıkıp "baba biz yukarıdayız," dedi.
"Tamam kızım, misafir odasını Yusuf oğlum için hazır edin, Aden kızım sizinle yukarıda olur," dediğinde "Hallettik amca," dedi Esma.
"Aden ile aynı odada kalırız, zahmet etmeseydiniz" dedi Yusuf. Fadime ablayı öksürük tutarken kızlar sessiz sessiz kıkırdadı.
"Yusuf oğlum," dedi Zafer amca.
"Buyur Zafer amca," diyerek yanıtladı onu Yusuf.
"Aden kızım ile nikahın var mı?" Yusuf ensesini ovalayıp kaçamak bakışlar attı bana.
"Yok Zafer amca," dediğinde Zafer amca güldü ve "nikah yoksa aynı oda da yok aslanım otur aşağı," dediğinde gülmemek için tuttum kendimi ve Yusuf'a imalı bakışlar attım. Ben ona zamanında evlenelim demiştim... Şimdi böyle burnu sürtülürdü işte.
"E biz çıkalım o zaman Zafer amca, size de iyi geceler..." dedim keyifle.
"İyi geceler," dedi Yusuf.
Yukarı çıktığımızda hepimiz sobanın önüne oturduk. Betül sıcak kestaneleri ortamıza serdiğimiz yer örtüsünün üzerine bıraktıktan sonra yerine geçti.
"Yalnız Yusuf abi bayağı bozuldu babama," diyerek güldü Yezda.
"Garibim nasıl kızardı bozardı dayımın karşısında," dedi Rahile. Onların bu eğlencesine ben de eşlik ettim ve çok abartmadan onlarla Yusuf'u çekiştirdim.
"Aden abla," dedi Cennet. Aralarında yaşı en küçük olan oydu ve henüz lise ikinci sınıf öğrencisiydi.
"Efendim tatlım," dedim.
"Zor olmadı mı?" diye sordu.
"Ne zor olmadı mı?" dedim. Bir yandan da kestane yiyordum.
"Bu karışma olaylarını kastediyor..." diyerek Cennet yerine cevap verdi Yağmur. Ağzımdaki lokmayı çiğnemeden yutup derin bir iç çektim.
"Zordu," dedim.
"Hem benim için hem de o kara fatma için oldukça zordu..." dediğimde Güneş eğlenerek kullandıkları sıfat bu sefer güldürmedi. Hepsinin yüzünde sesimden onlara yansıyan hüzün vardı sanki.
"Bizim buraların aile yapısını az çok öğrenmişsindir," dedi Ayşe Nur. Başımı sallayarak onu onayladım.
"Kulağımıza az çok bir şeyler geldi tabii ama aslı astarını bilmiyoruz." dediğinde bir kez daha salladım başımı. Doğru ya doğruydu... Uyguroğlu ailesi oldukça tanınmış bir aileydi aslında. Ancak Güneş ve benim adımın geçtiği tek bir gazete küpürü ya da bir magazin videosu dahi yoktu. Buna çok özen göstermişler bizi asla magazin ya da dedikodu malzemesi yapmamışlardı. Hatta o kıyamet gününe dair hiçbir haberin yapılmasına dahi izin vermemişlerdi.
"Zordu..." dedim bir kez daha.
"Zordu ama..." dedi Rahile.
"İki tane kardeşim oldu, dedem babaannem oldu. Sonra Yusuf..." deyip iç çektim.
"Zordu ama sana bir sürü değerli insan kazandırdı." dedi Ülkü. Başımı salladım, tam olarak dediği gibiydi.
Gecenin geç saatlerine kadar uyumayıp sohbet ettik, kızlar tek tek uykuya yenik düşerken Yezda ve Betül yere geniş bir yatak yaptılar. Bana da giyinmem için pijama verdiklerinde banyoya geçip üzerimi değiştirdim ve odaya geri döndüm. Onlar uyumak için yatağa geçerken ben de bana hazırladıkları sedire yerleştim. Uykuya yenik düşene kadar konuşmaya devam ettik. Ben onlara sordum onlar cevapladı, onlar sordu ben cevapladım. Bu aralarda da bir yandan Yusuf ile mesajlaşıyordum, dediğime gelmiş ağrıdan uyuyamamıştı. Arabasında yedek ilaçları vardı ancak yanımıza almak o karmaşada ne onun ne de benim aklıma gelmemişti. Yanına inmek istediğimde "gelme," demişti.
Sabah erkenden uyandığımızda el birliğiyle yatakları toplayıp üzerimizi değiştirdikten sonra aşağı indik. Fadime ablayla Yezda bizden daha erken uyanmış kahvaltı hazırlamaya bile başlamışlardı. Fadime abladan izin alırcasına Yusuf'a bakacağımı söyleyip mutfaktan çıktım ve salonun çaprazında kalan odaya gittim. Odaya girmeden önce kapıyı tıklattım ancak içeriden bir ses gelmeyince içeri girdim. Uyuduğunu görünce sessiz olmaya çalışarak kapıyı kapattım ve yanına ilerledim. Yattığı yerin kıyısına oturdum, alnına düşen saçlarını geriye doğru tanıdım.
"Yusuf," dedim mırıldanarak. Tepki vermeyince yanağından tüy kadar hafif olacak şekilde öptüm.
"Yusuf," dedim bir kez daha.
"Hmm," diye mırıldandı uykuyla uyanıklık arasında kalmış sesiyle.
"Kalk haydi sabah oldu sevgilim," dediğimde yüzünü yastığa sürtüp gözlerini araladı.
"Günaydın," dedim.
"Günüm hep seninle aysın," dediğinde sırıttım uzanıp çenesinden öptüm.
"Ağrın geçti mi?" diye sordum.
"Pek sanmıyorum, dudaklarıma bu bal dudakların değerse diner belki tüm acılarım..." oturduğum yerden kalkarken "Sonra canım sonra..." dedim ve oturduğum yerden kalktım. "haydi kahvaltı hazır olacak kalk ayıp olmasın," dedim ancak beni bileğimden tutup üzerine çekti.
"Yusuf ne yapıyorsun?" dedim kısık tutmaya çalıştığım sesimle. Bir yandan da düştüğüm göğsünden kalkmaya çalışıyordum ancak kolları belimi sıkıca sardığından pek hareket edemiyordum.
"Öpmeni bekliyorum..." dedi keyifle.
"Olmaz, biri falan girecek odaya şimdi bıraksana Allah aşkına," dediğimde bedenimi daha da çok çekti kucağına.
"Öp önce," dediğinde güldüm.
"Biz ne ara seninle rolleri değiştirdik, ben bunu nasıl kaçırdım acaba?" dediğimde çapkın çapkın bakıp sırıttı.
"Sana bir şey itiraf edeyim mi?" diye nefesini dudaklarıma üfleyerek konuştu.
"Ne itirafı Firdevs Hanım?" dediğimde güldü ve burnumu dişleriyle sıkıştırdı.
"Komadayken rüyalarımda hep sen vardın..." dediğinde derin bir nefes aldım. Duygusal bir yoğunluk kalbime çöreklendiğinde göğsüne yaslı elimi yüzüne çıkartıp yanağına yasladım.
"O rüyalarda biz seninle hep sevişiyorduk," dedi sırıtarak. Kaşlarım şaşkınlıkla havaya kalktı.
"Hay Allah'ım ya ben de durmuş ne diyeceksin diye bekliyorum," dediğimde gülüşü büyüdü.
"Öpsene kızım, rüyalarımda hep öperdin..." dedi küçük bir çocuk gibi dudak büzerek.
"Eskidendi canım o, oynaklığımı sana kaptırdığıma göre..." belimdeki ellerini tenimi okşayarak kalçalarıma doğru indirirken yüzünü yüzüme doğru kaldırdı.
"Öp haydi," diyerek ısrar etti. Öperdim öpmesine de açıkçası misafir olmanın ve dün akşam ki Zafer amcanın evlilik konusundaki net tavrından dolayı yakalanma utancının korkusunu yaşıyordum.
"Bekliyorum hâlâ," dediğinde dudaklarımı hızlıca dudaklarına bastırıp geri çekildim.
"Bırak haydi," dediğimde daha fazla zorlamak istemediği için bıraktı bedenimi.
"Oyalanma kalk sen de hemen. Üzerini de değiş," dedikten sonra odadan çıktım ve çıkar çıkmaz karşı duvara omzunu yaslamış sırıtarak bana bakan kızları gördüm.
"Ne?" diye saçma bir tepki verdim.
"Hiç, sadece evimizde herhangi bir çiftleşme yaşanacak mı korkusu sardı bizi birden," diyen Ayşe Nur'la tükürüğüm boğazıma kaçtı. Ben şiddetle öksürürken Rahile yanıma gelip sırtıma vurmaya başladı. Bir yandan diğerleri gibi gülüyordu tabii.
"Kız sen de az değişmişsin ha," diyen Yağmur'a ters bakışlar attım.
"Bir girdin çıkmak nedir bilemedin anacığım..." diyerek devam etti Betül. Öksürüklerim dindiğinde boğazımı ovaladım ve onlara tehditkar olmasına çabaladığım bakışlardan attım.
"Ne," dedi Cennet benim dediğim gibi. "Adamın odasına girip çıkmayan sensin. Artık ne cevizler kırdıysan beş dakika da bilemeyeceğiz," dedi Cennet.
"Artık ceviz mi yoksa fırınlanan mercimek mi orası da size kalmış," diyen Rabia'ya öylece bakakaldım.
"Ay siz ne arsızsın be," diye çemkirdiğimde güldüler.
"Terbiyesizler," dedim ve saçlarımı savurarak mutfağa ilerledim. Kızların gülüşme sesleri de arkamdan beni takip ediyordu.
Kahvaltı oldukça eğlenceli geçmişti. Kızlar her fırsatını bulduklarında beni utandıracak sözler sarf etmiş Yusuf'a imalı bakışlar atmışlardı. Zafer amca Yusuf'a havanın ve araç yollarının durumunu anlatırken kızlarda bana kuymak yapmanın püf noktalarından bahsediyorlardı.
"Sizi kim almaya gelecek?" dedi Rahile.
"Baran sanırım." dediğimde yüzünü ekşitti.
"Abi demiyor musun?" diyerek bir soru yöneltti bana Yezda.
"Aramızda çok yaş farkı yok..." diyerek geçiştirdim onu. Başını sallayıp önüne döndü ve kuymak yemeye devam etti.
Kahvaltı faslından sonra kahve içelim deyince kahveyi yapmayı teklif ettim. Tam olarak on iki fincan kahve yaptıktan sonra kendime bir tane yapıp mutfak masasında oturan kızların yanına geçtim.
"İçtikten sonra kapat, Ayşe falına baksın." dedi Betül.
"Ay ben hiç sevmem fal falan kalsın," dediğimde Ayşe Nur bana yüzünü ekşitti.
"Sanki donunun rengini söyleyeceğim kıza te Allah'ım." onun bu ani tepkileri beni çok eğlendiriyordu.
"Bence bu fırsatı kaçırma, ablam diye demem çok iyi bakıyor," dedi Betül. Ayşe Nur'dan gözlerimi çekmeden kahvemi bitirdim ve fincanı ters kapattım.
"Ehh iki yalandan kim ölmüş," dediğimde kızlar kıkırdadı.
"Yok yok ben dün gece senin hakkını yemişim sen bu laf sokmayla bile kanıtladın bana Karadeniz kızı olduğunu," dediğinde güldüm.
"Hamsili ekmek yerken de kanıtladım sanıyordum ama neyse..." dedim neyseyi bastırarak.
Ayşe Nur ficanın soğukluğunu kontrol ettikten sonra benim önümden kendi önüne çekti ve bana "bir dilek tut," dedikten sonra fincanı açtı. ben de pek inanmasam da dileğimi tuttum.
"Kız bu ne?" diye kısık sesle bağırdı.
"Ay şu gözlere bak, kem gözler var hep... Ay ay ay..." diyerek bir tepki verdi. Sanki falıma değil de benden duyduğu bir kaosa tepki verir gibiydi.
"Kızım, Kiraz teyzenin nefesi güçlüdür eve gittiğinde seni bir okusun." dedi Fadime abla kızının söylediklerini ciddiye alarak. Başımı sallamakla yetindim.
"Annen, yani seni büyüten annen seninle ve bir kişiyle daha bir şey konuşmak istiyor, bir bilemedin iki üç güne bu konuşmayı yapacaksınız ama bu konuşmada dört ya da beş kişi olacaksınız. uzun boylu böyle babayiğit dediğimiz tipte bir adam annenin hemen arkasında çıkmış." dediğinde aklıma direkt Haydar abi geldi. İlk başta ilgisiz kalan yanım şimdi merakla dolmaya başlamıştı.
"Bu adam senin için bayağı kıymetli," dedi ve saliselik bir bakışma yaşadık. Fincanı bana çevirdi ve içini gösterdi.
"Fincanın dibi kalbini, fincanın geri kalan kısmı ise hayatını ifade eder... Kalbindeki kapkaranlık olan ağırlıktan kurtulmuşsun sen, o karanlık seni mahvetmiş ama sonunda kurtulmuşsun," dediğinde bana sanki seninle ilgili her şeyi biliyorum der gibi baktı.
"Bir adamı arkanda bırakmışsın, ölmüş bu adam ama sen öyle bir arkanda bırakmışsın ki mezarına su bile dökmezsin artık öyle bırakmışsın yani..." oturduğum sandalye sanki binlerce iğne olup tenime battı.
"Kız iki saniyede içimizi şişirdin başka şeyler görsene," diyerek dişlerinin arasından konuştu Nida.
"Ay ne görüyorsam onu söylüyorum," dedi Ayşe Nur.
"Abartmadan söyle Ayşecik," dedi Rahile.
"Ay bir durun da devam etsin kız," diyerek benim vermek istediğim tepkiyi verdi Esma.
"Çok fazla karşılıklı konuşmalar yapacaksın bu sıralar, özellikle bazı konuşmaların çok uzun olacak. Bu konuşmalardan sonra da çizgilerini çok net bir şekilde çekip sınırlarını herkese belli edeceksin." başımı salladım yine.
"Sen birisine büyük bir iyilik yapmışsın," dediğinde kaşlarını çattı ve fincanı biraz daha kendisine yaklaştırdı.
"Bu iyilik sana bir sürü hayırlı işlerle, ilişkilerle dönüş yapacak," dediğinde aklıma Yusuf Ali geldi.
"Kız size ayrı yollar görünüyor," dediğinde "hı," diye saçma bir tepki verdim.
"Sende bir yıl ben diyeyim iki," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Yusuf abi mesleği yüzünden yolcu sanırım aranıza uzun yollar girmiş," dediğinde "he canım he," dedim.
"Tayini çıkacak benden demesi," dediğinde Yusuf'la önceden yaptığımız konuşma geldi aklıma. İlk görev yeri aldığı yüksek puan nedeniyle İstanbul olmuştu ve bana tayinin yaklaştığını söylemişti. Büyük ihtimalle Doğu'ya gidecekti ama bunu şu an düşünmek istemedim ve gülerek "evlilik yok mu?" dediğimde kızlar kıkırdadı.
"Yok be yavrum sizin bayağı yolunuz uzun o konuda..." dediğinde memnuniyetsizce gözlerimi devirdim.
"Senden önce annen gelin olacak ama onu söyleyebilirim," dediğinde bir an kal geldi.
"Sağ ol ya," dediğimde güldü ve fincanı bırakıp tabakta kalan kahveyi fincana süzdükten sonra tabağın evirip çevirdi.
"Senin ilk görev yerin böyle kıyısı olan güzel bir kasaba olacak," dediğinde kollarımı masaya yaslayıp yüzümü de ellerime yasladım.
"Eeee," dedim.
"Orada bayağı bir ivme kazanacaksın sen." dedikten sonra gözlerini bana çevirdi.
"Ama sanki mesleki anlamda bir değişiklik yaşayacaksın yani nasıl desem," dedi ve tabağa biraz daha baktı baktıkça kaşları çatıldı.
"Sanki bir alan değişikliği ama çok ikilem yaşayacaksın bu konuda, hayırlısı." dedikten sonra geçiştirircesine tabağı masaya bırakıp fincanı üzerine bıraktı.
"Tuttun mu dilek," diye sorduğunda başımı salladım. Gülümseyip " üç," dedi.
"Ne üç?" dedim merakla.
"Zamanı gelince anlarsın..." dediğinde cevap vermeme zaman kalmadan evin kapısı çaldı. Ülkü kapıyı açamaya gittiğinde bizimkilerin geldiğini tahmin ederek ben de yakalandım.
"Sanırım Baran geldi," dediğimde kızlar ayaklandı.
"Bayağıdır görmüyorduk bakalım ne hala gelmiş," diyerek önden önden gitti Rahile.
Mutfaktan çıktığımızda Yusuf'u kapının önünde gördüm. Açık kapının önünde duran Zafer amcanın omzunun üzerinden ise Baran ile göz göze gelmiştik. Mavi gözleri beni dikkatlice baştan sona inceledi. İyi olduğumdan emin olmuş olacak ki gözlerini benden çekip Zafer amcaya çevirdi.
"Güzelim, gitme vakti." diyen Yusuf'la kızlardan itirazlar yükseldi. Toparlanıp evden çıktığımızda kızlar kapının önüne yığıldılar.
"Kız Aden beni Baran'a yapsana. Maşallah çok yakışıklıklı olmuş..." dedi Ada. Baran ve Yusuf ev kapısının biraz uzağında Zafer amcayla sohbet ediyorlardı.
"Ada, Baran senden on yaş kadar büyük be yavrum hem yavuklusu var..." dediğimde "Hay şansıma ya." diye dert yandı.
"Küçüksün hem sen daha..." bana gözlerini devirdi.
"Arabanın içinde bizi izleyen Güneş mi?" Nida'nın dediği şeyle arkama baktım. Emir arabanın önündeydi, bana el salladığında ben de ona salladım. Güneş ise arabanın içinde camın arkasından bana bakıyordu. Ona gülümseyip el salladım ama bir tepki vermeden camdan geri çekildi ve öbür tarafa döndü yüzünü.
"Aden bunları da al kızım," diyen Fadime ablaya döndüm. Elinde büyükçe bir torba vardı.
"Baldan, kaymağına her şeyden biraz biraz koydum. Afiyetle yiyin." dediğinde uzattığı torbayı aldım. Elimdeki gülümü de torbanın içine bıraktım. Sanırım bir yemek yerken bir de uyurken onu bırakmıştı.
"Her şey için çok teşekkür ederim," dedim.
"Lafı olmaz kızım. Hem fena mı oldu birbirimizi tanıdık," dedikten sonra sarıldık. Fadime abladan ayrılıp kızlara yöneldim.
"Sizleri tanıdığım için çok mutlu oldum," dediğimde gülümsediler.
"Vallahi bizde seni sevdik Aden. İlk bir şüphe etmedim değil ama..." diyen Ayşe Nur'la güldüm ve kollarımı sarılmak için uzattım. Sırayla hepsiyle sarılıp vedalaştıktan sonra Yezda'ya döndüm.
"Tekrar tebrik ederim Yezda, umarım çok mutlu yılların olur." dediğimde gülümsedi ve bir iki adım atıp karşımda durdu.
"Teşekkür ederim... Biz herkese davetiye dağıtacağız ama seni bizzat ben davet ediyorum. Düğünümde olmanı çok isterim..." düğününe daha iki hafta vardı. Burada daha ne kadar kalacağımızdan emin değildim o nedenle net bir cevap vermedim.
"Eğer burada olursam geleceğim," dedim. Onlara son kez veda ettikten ve Zafer amcayla da vedalaştıktan sonra beni bekleyen arabaya yürümeye başladım.
"Aden," diye bağıran Ayşe Nur ile onlara döndüm.
"Kendine çok dikkat et olur mu?" dedi çok ciddi bir şekilde.
"Ederim, sizde edin." dedikten sonra onlara arabaya geçtim.
"Gidebiliriz." dedim. Baran şoför koltuğunda Yusuf'ta hemen yanındaydı. Arkada da ortamızda Emir olacak şekilde oturmuştuk.
Araba hareket ettiğinde son kez camdan kızlara el salladım ve önüme döndüm. Baran, Yusuf'a dün geceye dair sorular sorarken Emir ve Güneş'ten ses çıkmıyordu. Yol akıp giderken Emir'i omzumla dürttüm. Anında bana döndüğünde kaşlarımla Güneş'i işaret ettim. Arabaya bindiğimden beri bana hiç bakmamış kollarını göğsünde bağlamış dışarıyı izliyordu. Emir kulağıma eğilerek konuştu.
"Kızları kıskandı galiba," dediğinde kaşlarım çatıldı ve başımı eğip Güneş'e baktım.
"Ciddi misin?" diye sordum kısık sesimle Emir'e.
"Vallahi sen kızlarla sarıldığında onların saçlarını hayalinde yolmadıysa ben de başka bir şey bilmiyorum," dedi. Derin bir nefes alıp oflayarak bıraktım.
"Baran sağ çeksene," dediğimde hem Baran ile hem de Yusuf ile dikiz aynasından göz göze geldim.
"Ne oldu?" dedi Yusuf.
"Bir şey yok, diğer taraf geçeceğim." dediğimde Baran arabayı sağa çekti.
Arabadan indiğimde çizmenin fermuar kısmına takılan elbisemle sendeledim. Arabanın kapısından biraz uzaklaşıp bacağıma baktım. Elbisenin küçük bir kısmı fermuara sıkışmıştı. Onun oraya nasıl takıldığını düşünüp onu oradan çıkartmaya çalışırken hemen ardımdan gelen arabanın sesiyle Yusuf'un "Aden!" diye bağırışını duymam aynı anda oldu.
Korkuyla arkama döndüğümde üzerime doğru gelen son model bir jip beni teyet geçmiş, rüzgarıyla beni yere savurmuştu. O anın şiddetiyle elimden bir an olsun bırakmadığım gülüm parmaklarım arasından fırlayıp yere düşmüş araba onu da ezip geçmişti. Düştüğüm yerde kıpırdamadan dururken diğerleri anında etrafımı sarmıştı. Yusuf titreyen elleriyle yüzümü kavrayıp göz teması kurmaya çalışıyor bir yandan da adımı sesleniyordu. Emir, Güneş'i sakinleştirmeye çalışırken, Güneş onun kollarında çırpınıyor adımı söyleyerek ağlıyordu.
"Aden, Aden bir şey söyle yavrum?" Yusuf'un sesi korkusundan ve endişesinden dolayı haddinden fazla yüksekti. Yüzümdeki elleri omuzlarıma indi ve sertçe sarsmaya başladı. Sesi her saniye artıyor, omuzlarımdaki elleri her geçen an sertleşiyordu. Korkusu gözünü o kadar kör etmişti ki canımı yaktığını dahi fark edemiyordu. Baran onu zorlukla geriye çekti ve beni koltuk altlarımdan tutup yan oturacağım bir şekilde kucağına çekti. Korku bedenimi şoka soktuğundan bir türlü ses çıkaramıyordum. Arabanın sesi o kadar güçlüydü ki kulağımda derin, rahatsız edici bir çınlama bırakmıştı.
"Abim," diyerek başımı göğsüne çekti Baran. Bir eli sırtımda bir eli yüzümdeydi.
"Orospu çocuğu! Orospu çocuğu, piç!" diye bağırdı Yusuf yolun tam ortasında. Sesi öyle karanlık, öyle nefret doluydu ki sıçramama sebep olmuştu.
"Yusuf!" diye uyardı onu Baran.
Peş peşe yutkundum ve dudaklarımı hareket ettirdim ancak sesim içime kaçmıştı. Tamam, daha önce tehdit edilmiştik, sokağın ortasında serserilerle dövüşmüştük, hatta vurulmuş, rehin alınmıştım ancak ölümün son sürat bana geldiğini ilk defa hissetmiştim.
"Su, su içirelim abi," dedi Güneş.
Saniyeler sonra Emir ve Güneş önümde eğildi. Emir elindeki küçük su şişesini dudaklarıma yasladı. Gözlerimi karla kaplı yolda jipin bıraktığı keskin izlerinden çekip Emir'e çevirdim ve ben de film orada koptu. Hem Emir'in hem de Güneş'in gözlerinde gördüğüm korku beni şoktan sıyırdı. Hıçkırarak Emir'a atıldım ve sıkıca sarıldım göğsüne. Emir beni sıkıca sardı, Güneş'te kollarını belime dolayıp başını sırtıma yasladı.
"İyisin, bir şey yok bebeğim." diyerek beni yatıştırmaya çalışıyordu Emir.
"İyiyim, iyiyim ben..." dedim kekeleyerek ancak sesim hiçte öyle demiyordu.
"Aden," diyerek belimdeki kollarını daha da sıkılaştırdı Güneş.
"Sana bir şey olmasın Aden..." dedi ve tekrar hıçkırmaya başladığında Baran oturduğu yerden dizleri üzerinde kalktı ve Güneş'i kendisine çekmeye çalıştı ancak başarılı olamadı.
"Arabaya geçelim haydi üşüyeceksiniz." diyerek bizi toparlamaya çalıştı Baran fakat Güneş beni bırakmamakta ısrarcıydı. Sanırım onun yerinde olsaydım benimde bir farkım olmazdı.
"Güneş, haydi abim böyle oturmaya devam ederseniz Aden hasta olur üzeri çok ince." dediğinde Güneş başını yasladığı yerden kaldırdı. Baran onu belinden tutup ayağa kaldırdığında Emir de beni kaldırmak için ayaklandı. Ayaklarımın üzerinde durduğumda bir an sersemledim ancak Emir beni öyle sıkı tutuyordu ki asla düşmeme izin vermeyeceğini bağırıyordu sanki.
Biz tüm bu karmaşıklığın içindeyken Yusuf'un sesini tekrar duydum. Daha demin Baran'ın ikazı ile susmuş ve bizden biraz uzaklaşmıştı. Ancak şimdi arabanın hemen önünde telefonda konuşuyordu ve sesi geçen her saniye de yükseliyordu.
"Emir, geçin siz." dedi Baran Güneş'i arabaya yerleştirdiği esnada. Güneş'in yanına oturduğumda elimi sıkıca tuttu. Tutuşan ellerimizin üzerine diğer elimi koydum ve başımı omzuna yasladım. Emir yanımıza oturmak yerine arabanın kapısını örttü ve ön tarafa Baran ve Yusuf'un yanına geçti.
"Duydun mu beni lan it oğlu it!" diye telefonda konuştuğu kişiye bağırdı. Karşı tarafın ne dediğini bilmiyordum ancak Yusuf'un yüzü anbean karardı. Hemen ardından arabanın kaputuna peş peşe arabayı yerinden sallayacak kadar sert bir şekilde vurdu.
"Senin yedi ceddini sikerim lan puşt..." diye bas bas bağırdı. Bomboş ıssız yolda tüm sesi yankılanıyor arabanın içine doluyordu.
"Şerefini siktiğimin piçi, ecelin olmayan Yusuf'u da siksinler ulan!" kaputu döven elleri durdu ve bu sefer ön tekerliği tekmelemeye başladı. Güneş'le birbirine sığınan ellerimiz korkuyla birbirine daha da kenetlendi. Yusuf'u daha önce kavga ederken görmüştüm, bağırırken de ancak bu hali ilkti. Bu hali bana çok ama çok yabancıydı, gözü dönmüştü!
"Bekle sen bekle senin ben kalıbına tüküreyim şerefsiz! Sen değil, sadece sen değil lan sülaleni sikip atacağım sülaleni , evveliyatını siktiğimin piçi!" telefonu kulağından çekip bir süre ekrana baktıktan sonra arkasını döndü ve telefonunu yere çarptı. Emir onun bu öfkesini öylece izlerken Baran ona bir şeyler demeye çalışıyordu ancak Yusuf'un kimseyi duyduğu gördüğü yoktu.
"Haysiyetini siktiğimin şerefsizi, ulan ulan!" diye başına vurarak bağırdı.
"Yusuf!" diye bağıran Baran oldu bu defa.
"O puştu gebertmezsem bana da Yusuf demesinler." Baran yanına gitti ve omuzlarından tutup bir şeyler dedi. Yusuf başını gökyüzüne kaldırıp derin nefesler alıp verdi ve yüzünü Baran'a çevirip bir şeyler söyledi. Ne söylediğini duyamadım ancak hem Baran'ın hem de Emir'in gözleri aynı anda bize döndü.
Emir durduğu yerden hareketlendi ve Yusuf'un karşısına geçip sol elinin işaret parmağının sırtıyla Yusuf'un göğsüne vurup bir şeyler söyledikten sonra onlara arkasını dönüp yanımıza doğru hareketlendi. Kapıyı açıp bedenini yanıma bıraktı ve öfkeli olduğunu belli eden birkaç derin nefes aldı. Sağ bacağını da sallıyordu...
"Siktiğimin şansı!" diye içine doğru homurdansa da ben de Güneş'te söylediği şeyi duyduk.
Baran, Yusuf'a bir şeyler daha söyledikten sonra omzuna peş peşe vurdu ve arabaya doğru yöneldi. Şoför kısmına yerleştiğinde dönüp bana baktı. Mavi gözlerimiz bir süre birbirinde asılı kaldıktan sonra gözlerim arabaya doğru gelen Yusuf'a kaydı. Arabaya çok yaklaşmışken gözü yerdeki bir şeye takıldı. Eğildi ve yerdeki şeyi aldı. Eline baktığımda dün bin bir çabayla aldığım güldü. Yusuf gülü avucuna gömdü ve bir şeyler mırıldanarak arabaya geldi.
Kapıyı sertçe açıp koltuğa yerleşti ve kapıyı aynı sertlikle kapattı. Baran onu uyarırcasına boğazını temizlese de Yusuf oralı olmadı. Dönüp bana da bakmadı. Tutkunu olduğum hareleri bana dönmeyince kalbim sızladı ve onun şefkatine aç yanım onun benimle ilgilenmemesine kırıldı. Gözlerimi ondan ayırımadım, eli sol göğsüne gidip oraya ovaladığında korku boğazıma yapıştı. Ona seslenmek istedim ancak dilim varmadı...
Geri kalan yolu sessizlikle tamamladık. Yolculuk boyunca Güneş'le ellerimiz hiç ayrılmadı. Bir süre daha ayrılmayacağı da aşikârdı. Güneş, kaybetme korkusu yaşadığında temas ihtiyacı duyuyordu ve sanırım bu huyuna artık ben de sahiptim. Evin önünde durduğumuzda Baran bize döndü.
"Annemlere bahsetmeyelim olur mu?" dediğinde başımı salladım.
Annem bu olanı duyarsa bir saniye bile burada durmazdı. Korkmasını istemediğimden Baran'ın dediği oldukça makuldü. Emir sinirle homurdanıp arabadan indi ve bana elini uzattı. Güneş'i bırakmadan diğer elimle Emir'in elini tuttum ve peşimden Güneş'i çekerek arabadan indim. Baran ve Yusuf'ta peş peşe indiğinde gözlerimi Yusuf'tan çekmedim ancak o inatla bana bakmadı. Bu tavrı beni daha da üzerken iç çektim ve bakışlarımı ondan çektim. Dedemlerin evine doğru ilerlediğimizde evin kapısı açıldı ve annem koşturarak evden çıkıp bizde doğru geldi. Yanıma gelir gelmez sıkıca boynuma sarıldı, Emir'in elini tutan elimi bırakıp annemin sırtına yerleştirdim.
"Annem aklım çıktı tüm gece..." dedi ve geri çekildi. Elleri yüzümde, omuzlarımda geziniyordu.
Ben annemden gözlerimi kaçırmaya çalışırken Merdo abi ve Gazel abla yanımıza gelmişlerdi. Diğerleri yoktu... Haydar abi hemen annemin arkasında dururken Zümrüt Hanım, annemin yanındaki yerini almıştı. Annemin gözleri bir ben de bir Güneş'te dolandıktan sonra birbirine sımsıkı tutunan ellerime kaydı ve başını aynı hızla hareket ettirip Yusuf'a baktı.
"Bir şey olmuş!" dedi korkuyla. Annemin bunu demesiyle herkesin yüzünde endişeli bir ifade belirdi. Zümrüt Hanım'ın endişeli gözleri bedenimi taradı ve o da tıpkı annem gibi Güneş ile birbirine kenetlenmiş ellerimizde durdu.
"Ne oldu?" diyerek bu sefer o sordu.
"Bir şey olduğu yok anne, nereden çıkarttınız şimdi bir şey olduğunu?" diyerek kıvırmaya çalıştı Baran ancak annemle Zümrüt Hanım'ın aynı anda verdiği cevapla ortamda keskin bir sessizlik oldu.
"Birbirlerine kenetlenmiş ellerinden!"
Güneş ile bakışlarımız birbirine değdi ve birbirimize güç vermek adına ellerimizi sıktık. Anneme döndüm ve sesimin normal çıkmasını çabalayarak durumu kurtarmaya çalıştım.
"Eve gelirken az kalsın bir köpeğe çarpacaktık anne, Baran ani manevra yapınca..." annem cümlemi tamamlama izin vermedi.
"Yalan söyleme bana... Şu halinize bakın!" dediğinde Baran; "Filiz abla," dedi ancak onunda lafını Emir kesti.
"Deniz denilen o it az kalsın Aden'e arabasıyla çarpacaktı." dedi büyük bir öfkeyle.
"Ne!" hepsi sanki bir koronun parçasıymış gibi aynı anda aynı tepkiyi verdiler.
"İt oğlu it!" diyerek öfkeyle konuştu Merdo abi. Annem, sanki ayaklarının altından yer kayıyormuş gibi yalpalanıp hemen arkasındaki Haydar abiye çarptı.
"Anne!" diyerek ona atıldım. Boştaki elimle elini sımsıkı tutup gözlerinin içine baktım.
"Anne bir şeyim yok iyiyim ben," dediğimde Emir öfkeyle bağırdı.
"Ne iyisi be ne iyisi!" diyerek bana çıkıştı. "Bırak artık şu Pollyanna tavırlarını!" devam ettirdi tavrını.
"Emir!" diyerek ona döndüğümde gözleri beni görmedi.
"Milimle lan milimle hatta ne milimi kıl payı yaşıyorsun şu an!" diye bağırdığında annem elleriyle ağzını kapattı.
"Emir yapma şimdi değil," dedi Baran.
"Ne zaman Baran ne zaman Aden'i ya da Güneş'i mezara koyunca mı ne zaman?" Baran diyecek bir şey bulamamış olacak ki sessizliğe gömüldü.
"Yusuf!" diyerek hesap sorarcasına bağırdı Haydar abi. Öfkeli bakışları harlandıkça harlanıyordu sanki. Yusuf sessizliğini korudu, bakışlarını itinayla benden kaçırıyordu.
"Millet, bir içeri geçelim önce... Kızlar yeterince yıprandı," dedi Baran bir orta yol bulmaya çalışırken.
"Yıpranırlar tabii. Nerede bela var hop bizi buluyor ucu da kızlara dokunuyor!" Merdo abinin ve Gazel ablanın yüzü utançla kızardığında Emir'in öfkelendim.
"Emir yeter!" diye bağırdım ona. Bana sadece baktı ve burnundan soluyup eve doğru hızlı adımlarla ilerledi.
"Anne," dedim bir anneme bir Zümrüt Hanım'a bakıyordum.
"İyiyim vallahi bir şeyim yok," dediğimde annem daha fazla kendini tutamadı ve ağlamaya başladı.
"Anne," dedim titreyen sesimle. Yardım isteyen bakışlarla Haydar abiye baktım.
"Filiz," diye fısıldadı kulağına ama onun duyuyordum. "Aden'i de ağlatacaksın yapma hatun." dediğinde annem dudaklarını ısırdı ve belli belirsiz başını salladı. Annem kendini toparlamaya çabalarken burnunu çeken Zümrüt Hanım dikkatimi çekti.
"Ya iyiyim ben bir şeyim yok ağlamayın!" diye biraz çıkıştığımda Zümrüt Hanım'la göz göze geldik.
"İyiyim, iyiyiz." dedim gözlerinin içine bakarak. Başını salladı ve parmaklarının sırtıyla gözaltlarında biriken yaşlarını sildi.
"Haydar abi," dedi Yusuf. Dönüp bakamadım ona ama Haydar abiye baktım. Yusuf bir daha konuşmadı fakat gözleriyle ne dediyse Haydar abi başını salladı.
"Kızlar, haydi geçelim." dedi ardından.
Güneş ile ellerimizi ayırmadan eve doğru ilerledik benim diğer elimden annem tutarken Güneş'in diğer elinden Zümrüt Hanım tutuyordu. Eve tam gireceğimiz sıra arkamızdan gelen araba sesiyle arkama baktım. Yusuf tabiri caizse tozu toprağı birbirine katarak gitmişti...
Endişeyle Baran'a ve Merdo abiye baktığımda Baran aramızdaki üç adımlık mesafeyi kapattı ve şakağımdan öpüp "Merak etme ben de gideceğim şimdi peşinden," dedi. Biz eve girdiğimizde Baran ve Merdo abi de hızlı hareketlerle evden ayrılıp Yusuf'un peşinden gittiler.
"Ben bir şeyler hazırlatayım." diyerek mutfağa yöneldi Gazel abla. Evde incin top oynuyordu resmen. Dedemler ve Sefa abiler yoktu... Kerem de ortalarda görünmüyordu.
"Anne," dedim salona geçmek için hareketlendiğimiz esnada.
"Annem," diyerek yüzüme avucunu yasladı. Şu an istediğim tek şey annemin göğsünde uyumaktı. Güneş beni bırakmayacağından çoğul konuştum.
"Bizi uyutsanız." dediğimde annem başını salladı. Bakışları Zümrüt Hanım'a kaydığında Zümrüt Hanım ne diyeceğini bilemedi ama bu hali çok kısa sürdü.
"Bizim odada daha rahat ederiz." dediğinde annem başını salladı.
"Kızım," dedi Haydar abi odaya geçmeden önce. Yanıma geldi, yüzümü kavradıktan sonra alnımdan ve başımın üzerinden peş peşe öptü.
"Şükürler olsun," diye fısıldadı.
"İyiyim," dedim ikna etmeye çalışarak ancak sadece gözlerime bakmakla yetindi. Bana zamanında; seni seven birisi senin nasıl olduğunu sadece gözlerine bile bakarak anlar, demişti.
"İyi ki varsın," dediğimde alnımı bir kez daha öptü ve "Asıl sen iyi ki varsın kızım, rabbim sana uzun ömürler versin..." dedi. Tek kolumla sarıldım ona.
Odaya geçtiğimizde üzerimizi çıkarmak için ellerimizi ayırmak zorunda kaldık. Güneş gözünü bir an olsun benden ayırmıyordu. Bu olay yine benden çok ona zarar verecek diye korkuyordum. Bu tür travmaların onu tetiklemesi çok olağandı.
"Size eşofman getirdim," diyerek odaya Gazel abla girdi. Annem teşekkür ederek eşofmanları ondan aldı. Gazel abla "geçmiş olsun," dedikten sonra odadan çıktı. Güneş ile üstümüzü giyindikten sonra ikimizde annelerimize baktık. Tabii o sırada ellerimiz olmasa da serçe parmaklarımız birbirine kavuşmuştu.
"Geçin haydi," dedi Zümrüt Hanım.
Güneş ile normal çift kişilik yataklardan bir tık daha büyük olan yatağın ortasına yan yana yerleştik benim yanıma annem uzanırken diğer tarafa Zümrüt Hanım geçti. İkisi yan yatıp dirseklerini yatağa yaslayıp başlarını da ellerine yasladılar. Güneş'in bedeni bana meyilliydi.
"Nasıl oldu?" diye sordu annem.
"Bir önemi yok nasıl olduğunun anne, geçti gitti." dediğimde derin bir nefes alıp verdi.
"Allah korusun kızım, ya..." Bu konuyu gerçekten konuşmak istemiyordum. İç çekerek ofladığımda araya Zümrüt Hanım girdi.
"Filiz." diyerek annemi uyardı.
"Kızlar sağ salim yanımızdalar ya buna şükredelim." dediğinde bakışlarımı ona çevirdim.
Gözlerimiz kavuştuğunda bana bakarken her zaman yüzünde oluşan o kırık tebessümü yine dudaklarına yerleşti. Güneş'in karnında duran elini kaldırıp başıma doğru uzattı ve parmak uçlarıyla saçlarımı okşadı. Kalbimin tam orta yerinde yeşeren o sıcaklığa sırt çevirmedim ve başımı parmaklarına doğru iterek daha çok temas etmesini sağladım. Mavi gözleri heyecanla parladı ve tebessümü büyüdü. Parmakları, saçlarımdan kayıp yüzüme yerleşti. Avcu yanağıma yaslıyken baş parmağı elmacık kemiğimin üzerinde geziniyordu.
"Sadaka vereceğim," dedi annem birden.
"Annemler geldiğinde kurşun da döksünler." diyen Zümrüt Hanım'a şaşkın bakışlarla baktım.
"Kız Zümrüt vallahi beni şaşırtıyorsun." Güneş güler gibi bir ses çıkardığında ben de tebessüm ettim.
"Annem ara sıra yapar bana. İyi geliyor..." dedi. Anne diye bahsettiği kişi emindim ki babaannemdi.
"Doğru diyorsun hatta çocuklara da döktürelim vallahi ödüm kopuyor kör kurşuna gidecekler diye!" dedi annem.
"Anne, o nasıl laf Allah aşkına." diye çemkirdiğimde "Kız yalan mı? Maşallah burunları boktan kurtulmuyor bir türlü."
"Filiz haklı vallahi." diyen Zümrüt Hanım'la sinirlerim bozuldu ve birden gülmeye başladım.
"Kız sen iyice sıyırdın ha," diyen annemle bu sefer Güneş gülmeye başladı.
"Benden ona sıra gelmez anne merak etme," diyerek anneme cevap verdi. Bozuk olan sinirlerim onun bu lafıyla daha da bozulunca gülmemi engelleyemedim. Güneş ile birlikte gülmeye devam ederken annemlerin şaşkın bakışları üzerimizdeydi.
"Kız bunlara gelmişler ya tövbe Allah'ım tövbe!" dedi annem ve sesli bir şekilde peş peşe dua okudu. Sanki bir saat öncesinde ölümden dönen ben değilmişim gibi gülüyordum.
"Ay anne ya," dedim gülmekten yaşaran gözlerimi silerken.
"O değilde," dedi Güneş omzuma yasladığı başını kaldırıp anneme bakarken.
"Anne," dedi anneme.
"Ne oldu kız?" dedi annem.
Güneş üzerindeki ölü toprağını yeni yeni atıyordu anlaşılan. Anneme imalı imalı güldü ve yanağını kaşıyıp "Haydar abi sana hatun mu dedi ben mi yanlış duydum?" dediğinde sırıtarak anneme baktım. Annem kıstığı gözleriyle bir Güneş'e bir bana baktıktan sonra Zümrüt Hanım'a çevirdi bakışlarını.
"Zümrüt bu evde takunya var mı?" dediğinde güldüm.
"Aşk olsun anne takunyalık ne dedim ben şimdi. Yani babamda anneme hatun dediğinden dikkatimi çekti," dedi Güneş ve tekrar uzanıp başını omzuma yasladı.
"Şunlara bak şunlara, yatın zıbarın haydi açıldı çeneniz iyice." diye bizi payladığında Zümrüt Hanım güler gibi oldu.
"Kızlara niye çıkıştın şimdi durduk yere," annem gibi konuşarak. "Belli ki birilerini kendine meftun etmişsin," dedi Zümrüt Hanım.
"Zümrüt sen fabrika ayarlarına geri dön bacım, ben senin bu hallerini çekemiyorum!" annemin dediğiyle Güneş ile kahkahamızı zapt etmeye çalıştık ama nafileydi. Gülmekten öksürmeye başladığımızda gözlerimiz yine yaşardı.
"Emin misin?" diyerek annemi yokladı Zümrüt Hanım. Annem yüzünü ekşitip baktı ona.
"Neyse kal böyle." dediğinde biz hala gülüyorduk onların bu hallerine.
"Kız sizde kıkır kıkır yeter, uyuyan haydi."
Annemin son sözlerinden sonra durulduk. Biz Güneş'le birbirimize sarılırken annem benim üzerimden kolunu uzatarak Güneş'i, Zümrüt Hanım da Güneş'in üzerinden kolunu uzatarak benim belimi sarmıştı. Hem dün olanların hem de sabah olanların etkisiyle yorgun düşen zihnim daha fazla ayık kalamazken saçlarımda dolanan parmaklarla çoktan uykuya yenik düşmüştüm.
Çok yakınımdan gelen fısıltılı sesler beni rahatsız bir uykudan uyandırır gibi olsa da kirpiklerim birbirinden ayrılamıyor hâlâ saçlarımda gezinen parmaklar beni uykuya geri itiyordu. Başımı yasladığım yerden burnuma dolan bir koku vardı, annemin tanıdığım kokusu değildi ama en az onun kadar güzel ve huzurlu bir kokuydu.
"Sizi böyle görmek o kadar güzel ki..." Yağız Bey'in sesiydi bu. Alnımla saçlarımın kesiştiği noktaya sıcak dudaklar değdi.
"Nasıl olmuş?" bu sefer konuşan Zümrüt Hanım'dı ve sanırım benim sıkıca sarılıp koynunda uyuduğum kişide oydu.
"Arabadayken yer değiştirmek istemiş, arabadan indiği gibi de..." dedi ve iç çekerek sustu Yağız Bey. Zümrüt Hanım'ın aldığı titrek soluklar saç diplerime vuruyordu.
"Saatlerdir böyle biliyor musun?" dedi Zümrüt Hanım. Ağladığını titreyen sesinden ve yüzüme damlayan yaşlarından anlamıştım.
"Güneş ve Filiz uyandıklarında Emir'in yanına gittiler. Ben de yatağın bir ucunda sadece kızımı izledim sonra kabus gördü herhalde uyandırayım diye yanına yaklaştığımda öyle bir sokuldu ki göğsüme..." ağlayışı konuşmasını engelledi. beni uyuyor sanmalarına sığınıp başımı göğsüne biraz daha yaslayıp onu daha da sıkı sardım. Birbirine yapışan kirpiklerim aralansaydı ben de dökecektim gözyaşlarımı. Aralayıp bu anın yok olmasını da sanırım istemiyordum.
"Dilimden dökülen onca zehrime rağmen bana böyle sığınması... Hak etmiyorum ki ben bunu." boğuk sesini kısmaya çalışıyordu ancak boğazına takılan hıçkırıkları bunu engelliyordu.
Yatağın boş tarafı ağırlıkla çöktü ve ben ilk defa öz annem ve öz babamın arasındaydım. Bir el saçlarıma dokundu sonra omzumun üzerine peş peşe birkaç öpücük darbesi aldım. Gözlerim açık olmasa da zihnim açıktı. Ben her ne kadar bu iki insana kırgın, kızgın da olsam onlardan gördüğüm bu ilgiden kaçınmadım ve onlara bilmeseler de izin verdim.
"Ben kızıma geç kalmak istemiyorum Yağız..." iç çekti, parmakları hiç durmadan saçlarımı sevdi.
"Kızım beni affetsin, bana anne desin istiyorum..."
"Kızımız seni onun hayatını kurtardığın gün affetti." dedi Yağız Bey. Kalbim onun bu söylediğini kabullendi. Her ne kadar dile getirmesem de ben Zümrüt Hanım'ı o gün affetmiştim.
"Günü geldiğinde anne de diyecek." diyerek devam etti sözlerine. Kalbim hızla çarptı ve bedenim istemsizce kasıldı. Zümrüt Hanım yine kabus gördüğümü sanmış olacak ki yatıştırırcısına belimi sıvazladı. O sırada odanın kapısı açılıp kapandı.
"Anne," Aslan'dı.
"Oğlum siz ne ara geldiniz?" diyerek uzandığı yerden kalktı Yağız Bey.
"Şimdi, sağ olsunlar olanı biteni yeni öğrendik." dedi ters ve aksi bir sesle.
"Oğlum, sessiz ol kardeşin uyanacak." dedi Zümrüt Hanım.
"İyi mi?" diye sordu. Adım sesleri yakınlaştığında kokusu burnuma doldu.
"Fiziksel olarak evet..." dedi Zümrüt Hanım. Aslan gürültülü soluklar alıp verdi, gölgesi üzerime düştüğünde dudaklarını saçlarımın üzerinde hissettim. Beni böyle gözlerim kapalıyken sevebilmelerine kalbim acıdı.
"İçerisi ateş hattı bu arada baba, Aden uyuyor diye pek ses çıkartmıyorlar ama kıyamet kopacak gibi." Aslan'ın dedikleriyle kaşlarımı çatmamak için kendimi zor tuttum.
"Yusuf'tan haber var mı?"
"Karakoldalar..." dedi iç çekip soluklarını bir kez daha gürültüyle bıraktı. Bir yandan da parmaklar ıyüzüme düşen bir tutam saçımla oynuyordu.
"Diğeri?"
"Morga girmekten kıl payı kurtulmuş diyebilirim," dediğinde daha fazla dayanamadım ve gözlerimi araladım.
"Günaydın maviş," dedi Aslan. Sesi ve bana bakan muzip bakışları uyumadığını biliyorum der gibi bakıyordu yüzüme.
"Yusuf ne yaptı?" diye yatakta dizlerimin üzerinde durdum.
"Ortalığın anasını ağlattı be maviş, ben böyle şiddet yanlısı bir adama kız kardeşimi verebileceğimi düşünmüyorum sen unut onu en iyisi." dediğinde yataktan inip karşısında durdum.
"Ya dalga geçmenin sırası mı?" dediğimde güldü.
"Anne kızın abisine sesini yükseltiyor," diyerek beni annesine şikâyet etti.
"Bana bak sesimi yükseltmekle kalmam ayağımın altına bile alırım seni." dediğimde Zümrüt Hanım'ın ve Yağız Bey'in gülmelerini duydum.
"Vay arkadaş bu ne Yusuf sevdasıymış..." gözlerimi devirip ona sırt çevirdim. Odadan çıktığımda gündüz olmayan herkes evdeydi. Sadece Tahir dede ve Sefa abi yoktu. Aslanlarda odadan çıkıp salona geldiklerinde derin bir nefes alıp verdim.
"Yusuf nerede?" sordum direkt.
"Kızım," diyerek ayaklandı annem oturduğu yerden.
"Sordurtmayın sürekli, nerede Yusuf?" dedim.
"Aden, korkmana gerek yok tatlım." dedi Sema abla. Ancak yüzündeki endişeli ifade dediği şeyle ters orantılıydı.
Dedem yanıma gelip beni omuzlarımdan tutup kendisine çekti. Kollarımı beline dolayıp sarılışına karşılık verdim. Dedem geri çekip alnımdan öptü. "Senin hayta gerekeni yapmış kızım ondan başı biraz ağrıyacak gibi ama merak etme o kendisini kurtarır mahpusa falan düşmez," dedi.
"Dede o nasıl açıklama Allah aşkına!" dedi Doğu. Emir'in oturduğu tekli koltuğun hemen arkasında ayakta duruyordu. Ona kayan bakışlarımı yakaladığında yanıma geldi.
"Yusuf abi öfkesine biraz yenik düşmüş çillim. Deniz' i biraz pataklamış karakolda o nedenle..." dedi. Göğsümü sıkıştıran nefesimi gürültüyle bıraktım.
"Deniz seni öldüremedi ya! O da ben de şansımı bir deneyeyim deyip Deniz'i komalık etmiş." dedi Emir laf sokarcasına. Emir'e döndü bakışlarım, çenemde titremeye başlamıştı çoktan.
"Senin çenenin bağına Emir." dedi Haydar abi dişlerinin arasından. Onu da anlıyordum, ben onun küçük kız kardeşi, tek dostuydum... Ve o yaşadığı onca kaybın arasına beni de eklemek istemiyordu. Öfkesi de bunaydı aslında.
"Sanki ölmüşüm gibi davranmasan?" dediğimde güldü.
"Hazırlık yapıyorumdur belki çünkü anlaşılan biz hep böyle şeyler yaşayacağız!" dedikten sonra oturduğu yerden kalkıp evden çıktı. Güneş, bana üzgün bakışlar atıp Emir'in peşinden gitti.
"Defalarca kez seni kaybetmekle yüz yüze geldi, geldik..." dedi Doğu. Başımı sallamakla yetindim, gözlerimi hemen yan tarafımda bana bakan annemden kaçırdım.
"Korktu," dedi Aslan yanıma gelip beni göğsüne çekerken. Dolan gözlerimi herkesten kaçırıp yüzümü gözyaşlarımı gizlemek adına Aslan'ın göğsüne yasladım. Bir süre orada sakladım kendimi.
Annem ve Haydar abinin ortasında gözümü duvar saatinden ayırmadan oturuyordum. Kimseden ses çıkmıyordu. Dedemler sürekli bir telefon trafiğindeydi. Aslan bir dışarı çıkıp bir içeri giriyordu. İç çekip gözlerimi saatten çektim ve parmaklarıma indirdim. İşaret parmaklarımın tırnaklarını birbirine sürtmeye başladım. Zaman geçmek bilmiyordu sanki.
"Sarılalım mı?" Haydar abinin sesiyle ona döndüm. Kolunnu kaldırıp bana yer açtığında kolunun altına girip göğsüne yaslandım ve kollarımı gövdesine sardım. Kaldırdığı kolunu omzuma sardı peşinden başımın tepesini öptü.
"Yusuf sana gelir kızım, evrak işleri uzamıştır." dedi ben bir gerçeğe inandırmak istiyormuş gibi.
"Koskoca savcı sonuçta değil mi?" dediğimde güldü.
"Öyle tabii. Dokunulmazlığı bile var veledin." dediğinde berbat olan ruh halime rağmen güldüm. Aslan yaş olarak hepimizden büyüktü ve ben velet lafını ona bile yakıştırırken bu tabir Yusuf'ta çok eğreti durmuştu nedense. Başımı Haydar abinin göğsünde biraz kaydırdığım esnada Yağız Bey'in dolu gözlerle bizi izlediğini gördüm. Göz göze geldiğimiz an bakışlarını kaçırdı. Bu ana eş değer olarak dış kapı açıldı ve içeri Doğu girdi.
"Geldiler." dediğinde Haydar abinin kollarından hızla sıyrılıp kendimi dışarı attım. Önde Tahir dedeyle Sefa abi hemen arkalarında Baran ve Merdo abi vardı ama Yusuf yoktu.
"Yusuf nerede?" dedim Sefa abinin tam önünde durup. Beni doktor kimliğiyle baştan aşağı süzdükten sonra bakışları yüzümde sabit kaldı.
"Yusuf, yalnız kalmak istedi kızım." dedi ve yanımdan geçip gitti.
"Dede?" diyerek Tahir dedeme yöneldim.
"Bizim hayta iyi kızım merak etme, çok sinirli ve yatışmadan karşına çıkmak istemedi sanırım." dedi oldukça açıklayıcı bir şekilde ancak ben anlayacak bir durumda değildim. Benden neden kaçıyordu ki...
"Baran," dedim titreyen sesimle bir umut. Aramızdaki mesafeyi büyük adımlar atarak kapattı.
"Neden kaçıyor benden?" dedim.
"Senden değil abim, kendisinden kaçıyor! Bu gece bitip gitsin yarın söz ben kendim götüreceğim seni ona." dediğinde dudaklarımı ısırdım.
"Aden," dedi ellerimi tutarken.
"Yaşadığımız onca şeyden sonra tam her şey yolunda her şey muhteşem dediğimiz anda hepimizi sarsan bir olaydı bugün yaşanan şey... Yusuf, aynı kişi tarafından sevdiği bir insanı daha ölümle kaybet..." dedi ancak devam edemedi.
Ellerimi ellerinden çektim ve ona sırtımı çekip eve doğru yürüdüm. Verandanın basamaklarını çıkıp evin kapısına vardığımda gözüm sadece Haydar abiyi gördü. "Bana gelmedi," dedim daha demin söylediği söze ithafen.
Herkesi arkamda bıraktıktan sonra yukarı çıkıp odamın kapımı kilitleyerek kendimi odama kapadım. Boş bakan gözlerim yatağımın üzerindeki gül demetiyle ve dün giydiğim kıyafetlerle karşılaştı. Yatağıma ilerledim ve tam ortasında kucağımda o gül demetiyle uzandım. Yusuf'u anlıyordum, hak veriyordum ancak kızmadan da edemiyordum. Ben onu yanımda isterken onun bana gelmemesine ağlıyordum.
Uzandığım yerden biraz doğrulup ceketimi aldım ve cebinden telefonumu çıkarttım. Şarjı çok azdı ve hiç bildirim yoktu. Ne aramıştı ne bir mesaj bırakmıştı. Ağlamak için dudaklarımı kanatana kadar ısırdım ancak nafileydi. Buğulu gözlerimden telefonun ekranını bile tam göremiyordum. Lakin buna rağmen sms kısmına girip yeni mesaj için HAYRANIM' ı seçip ona tüm hissettiklerimi iki kelimeye sığdıran bir mesaj attım.
"Bana gelmedin..."
***
Yorumlar