ADEN 60. BÖLÜM CAYIR CAYIR

 60.CAYIR CAYIR


Saatler geçmek bilmiyor, gece bir türlü aymıyordu. Sanki özgürlüğünü bekleyen bir mahkumdum da akrep yelkovanı bir türlü kovalamıyordu. Yatağın ortasında Yusuf'a sarılır gibi bana aldığı güllere sarılıyordum hâlâ.  Telefonuma bir daha baktım. Saat 04:47 idi. Bedenimi çevirip sırt üstü yattım. Ağlamaktan gözlerim şişmiş burnumda tıkanmıştı. Tıkanan burnum nefes almamı zorlaştırınca daha fazla yatamadım ve kalktım yataktan. Balkonun önüne gidip kapıyı açtım. Gecenin sert ayazı ıslak yanaklarımı yakıp kavurdu lakin umursamadım ve derin derin nefesler alıp verdim.  

Biraz kendime geldiğimde yatağa geri dönüp oturdum.  Uyumak için sızlayan gözlerime parmaklarımı bastırıp ovaladım ama fayda etmedi. Sızladıkça yandı, yandıkça sızladı.  Gözlerimin sızısı boğazıma dadandı. Ruh halimin bir yansıması  mı yoksa hasta olacağımın sinyali mi kestiremedim. Boğazımın tırmalayarak eştiği etim büyük bir yumru oldu. İnatla o yumruğu aşmak için yutkundum ama canımın daha fazla yanmasından başka bir işe yaramadı. 

Yatağın iki tarafında olan komodinlerin üzerine baktım bir umut su bulurum diye ama yoktu.  Sıkkınca oflayıp yataktan kalkıp odadan çıktım. Sessiz olmaya özen göstererek merdivenlerden indim. Sanırım bu gece uyuyamayan bir bendim. En alt kata ulaştığımda adımlarım mutfağa yöneldi. Mutfaktan cılız sarı bir ışığın geldiğini fark ettiğimde kaşlarım çatıldı. Demek ki yalnız değildim. 

Mutfağa vardığımda karşılaştığım kişi Baran oldu. Ankastrenin ışığını açmış, yuvarlak masada öylece oturuyordu. Mutfak dolabından bir bardak alıp tezgahın üzerindeki sürahiden su doldurup masaya geçtim ve karşısına oturdum. Çıkan küçük sesle dalıp gittiği yerden geri döndü ve bakışları beni buldu.

"Berbat görünüyorsun..." dedi.

"Öyle olduğumdandır," dediğimde dudaklarını birbirine bastırdı. Doldurduğum suyu kafama diktim ve bir dikişte bitirdim. Boş su bardağını avuçlarım arasında döndürmekle uğraşırken gözlerimi Baran'a değdirmeden konuşmaya başladım.

"Hiç neden ben diye sordun mu kendine?" bakışlarını üzerimde hissettim. 

"Ya da ben ne yaptım da bunları yaşıyorum falan diye sordun mu?" cevap vermesini bekledim ama sesini bir türlü duyamadı kulaklarım. Su bardağında oyalanan bakışlarım Baran'a kaydı.

"Ben sordum..." sırtını sandalyeye yaslamış, kolları göğsünde duruyor öylece izliyordu beni. Konuşmuyordu çünkü konuşmamı istiyordu. Çünkü ilk defa ona böyle geliyordum ve büyük ihtimalle beni kaçırtacak bir şeyler demekten çekiniyordu. Hoş, neden konuştuğumu anlamıyordum, anlamak istiyor muydum orası ayrı bir muamamaydı ya neyse... Onun maviliğine eş olan mavi gözlerimi gözlerine diktim. Gerçi Doğu dışında hepimizin göz rengi aynıydı...

"Küçükken neden terk edildiğimi sorardım kendime hep," yutkundu, yutkundum. İkimizde boğazımızdaki yumruya takılıp düştük. 

"Benim babam neden yanımda değil diye her gece sorardım... Tabii sesimi sadece içim duyardı. Aklım kalbime fısıldardı, kalbim diğerlerine..."  tezgaha kaydı bakışlarım. Yarısı suyla dolu sürahiyi sandalyeden kalkmadan uzanarak aldım ve bardağı doldurup içtim. Sanki içimde bilmediğim bir yanardağ vardı da patlayıp tüm lavlarını kanımın yerine damarlarıma doldurmuştu. İçim, dışım hatta tenim cayır cayır yanıyordu. 

"Annemi sorardım kendime mesela... Benim annem neden böyle der dururdum. O yaşlarda hastalık ne ruh ne anlamıyorsun ki. " bakışlarımı tekrar Baran'a çevirdim bir yandan da alt dudağımın iç taraflarını ısırıyordum.

"Aklın ermeye başladıkça o sorular daha da artıyor biliyor musun?" güler gibi oldum ama dudaklarım pek oralı olmadı. 

"Emir..." dedim sustum. Burnumun sızısı göğsüme doğru süzüldü sanki.

"Annesi neden öldü, babası neden öldü diye bile kendime sordum," dediğimde iç çekti. Elinin tersiyle burnun ucunu kaşıdı. 

"Bazen cevapları buldum ama genelde hep cevapsız sorulardı." gözlerimi yüzünde gezdirdim. Normalde sakalsız gezerdi ama burada iyice uzamıştı sakalları. Uykusuzluğun emareleri gözaltındaki soluk teninden ifşa ediyordu kendisini artık. 

"Sonra soru sormayı kesmelisin dedim kendime." açık saçlarımı bağlarmış gibi tepemde toplayıp yanan ensemin biraz hava almasını sağladım. Sonra bıraktım saçlarımı. Baran göğsünde bağlı olan kollarını çözüp masaya yaslandı bu sefer.

"Bulduğum bulamadığım cevapları kabullenmeyi öğrendim. Tabii kabullenme kısmında siz yoktunuz." dediğimde çenesi kasıldı. Zorlukla yutkunduğunu hareketlenen ademelmasından fark ettim. "Soru sormayı bıraktım kendime," dedim. Ağrıyan boğazımda parmaklarımı gezdirdim.

"Sonra siz geldiniz, sizinle birlikte sorularda tekrar geldi." gözlerimi ondan kaçırıp mutfağın duvarlarında, ankastrenin ışığında, mutfağın diğer tarafındaki fırında gezdirdim.  Sonra onu buldu gözlerim yine. Bacaklarımı kendime çekip sandalyede öyle oturdum. Kollarımı bacaklarıma sarıp  başımı biraz sola yatırıp çenemi dizlerime yasladım. 

"Kendime sizinle ilgili sorduğum ilk soruyu bilmek ister misin?"  bu sefer bakışlarını kaçıran o oldu. Gözleri önündeki boşluğu izlerken başını salladı.

"Aden dedim kendi kendime..." kelimelerin yükü ağırdı ve o yük hiç geçecek gibi değildi.

"Seninde seni seven bir ailen olur mu ?" göşyaşları iki gözünden aynı anda süzülüp masaya yaslı kollarına damladı. 

"Cevabı hemen alacağımı hiç düşünmemiştim ama," sustum. Bu seferde susuşumun ağırlığı çöktü her yana. Sürahideki suyu bitirene kadar içtim, içtikçe daha da korlaştı küllerim.

"İlk sorudan sonra soruların ardı arkası kesilmedi,  çoğaldıkça çoğaldı. O soruların cevaplarını bir türlü kabullenemedim. Kader dedim, şans dedim, türlü türlü bahaneler uydurdum bir cevap bulayım kendime diye ama..." çenemi kaydırıp yanağımı yasladım bu sefer dizime.

"Hatta Güneş'le bizi karıştıran o hemşireye o kadar küfür ettim ki içten içe...Karıştırılmamız onun suçuydu evet, ama sevilmemem... O tamamen sizinle alakalıydı," diyerek bir itirafta bulundum. Dolu gözlerinin ardından gülümsedi bana ama o gülümseyiş kırıktı, buruktu... 

"En can yakan sorumda ben neden sevilmiyorumdu. Buna hiç cevap bulamadım, bulamamak beni çıldırttı." histerik bir şekilde gülüp durdum.

"Sonra bir şey oldu ama, kendimi banyomda kriz geçirirken bulduğumda soruları kendime değilde Allah'a sorduğumu fark ettim." gözyaşlarını silse de peş peşe damlıyorlardı.

"O zaman aydınlandım... Kendime değil size sormam gerekiyordu, cevap sizdeydi çünkü. Annemde, Emir de, sen de, diğerlerinde..." gözleri gözlerime değdi. 

"Söylesene Baran sen hiç böyle sorular sordun mu kendine?" başını sağa sola salladı.

"Sormadım," dedi.

"Cevap arayacak cesaretim yok benim." dediğinde güler gibi oldum yine. 

"Cesaret," deyip dudak büktüm. O asla korkak bir adam değildi gözümde. Acımasız, hiddetli ve sert bir adamdı Baran. Lafını asla esirgemez, seni kırmak isterse gözünün yaşına bakmadan kırar paramparça ederdi. Şimdi önüme cesareti sürmesi komiğime gitmişti... Kaldı ki onun işi cevapları bulmaktı.

"Yaşadığın hayat, sahip olduğun yaşam seni hiç sorgulatmamış demek ki," dedim. 

"Halbuki sen de diğerleri de zor bir çocukluk geçirmişsiniz," bakışlarını tekrar kaçırdı.

"Annem, babam neden böyle diye mi soramadın?" üzerine gittim. 

"Yoksa kendine bir sürü sebep bulup bunu hak ettim mi dedin?" 

"Gerçi katı kurallarla büyümek sevgisiz büyümekten daha iyidir ya her neyse," dedim. Bana baktı. Sandalyeden kalktım, sürahiyi alıp arıtıcıdan su doldurdum ve masaya geri dönüp su içtiğim bardağı doldurup önüne bıraktım.

 "Günaydın Baran, günaydın!" dedim ve mutfaktan çıktım. 

Yukarıya tekrar çıktığımda gözüm Emir'in kaldığı odaya takıldı. O hislerini, acısını benim gibi uyuyamayarak değil uyuyarak yaşayanlardandı. Sessizce odasının önüne kadar gittim ve kapıyı açtım. Yatakta üstü açık bir vaziyette yüzüstü uyuyordu. Yanına gidip ayaklarıyla itiştirdiği yorganı üzerine örttüm ve odasından çıkıp kendi odama geçtim. Yatağa yerleştiğimde bu sefer güllere sarılmadım. Onlara sırtımı dönüp uyumak için yalavaran gözlerime acıdım ve göz kapaklarımı sonunda kapattım.

"Hayır dedim Kerem!" Güneş'in uzaktan kızgın gelen sesiyle uyandım. Sabah nasıl yattıysam öyle de kalkmıştım.  Ayılmaya çalışırken bu sefer Kerem'in sesi geldi.

"Ya ama akşam gideceğim ben. Ablamla vakit geçirmek istiyorum."  bugün cumartesiydi ve çoğu kişi İstanbul'a geri dönecekti. Yataktan kalktım, açık saçlarımı el yordamıyla toplayıp toka olmadan birbirine bağladım ve kapıya ulaşıp açtım.

"Günaydın," dedim.

"Gördün mü uyandırdın kızı!" diyerek Kerem'e çıkıştı Güneş. Kerem ona dil çıkarıp kapıyla benim aramdaki boşluktan odaya girdi ve koşarak yatağa tırmandı.

"Sabahtan beri zor tuttum," dedi Güneş.

"Saat kaç?" dediğimde arka cebinden telefonunu çıkartıp saate baktı.

"14:21" dediğinde başımı salladım.

"Ben sana yiyecek bir şeyler getireyim," dedi ve cevap vermemi beklemeden dönüp gitti. Kapıyı kapatıp yatağa döndüm. Kerem yatağa girdiğim gibi uzandığı yerde oturdu. 

"Ben İstanbul'a gitmek istemiyorum." dedi kollarını göğsünde bağlarken.

"Neden?" diye sordum.

"Siz buradasınız çünkü Baran abimde kalacakmış. Hem burası İstanbul'dan daha güzel hem de okula gitmek istemiyorum." güldüm ve burnunu iki parmağımın arasına sıkıştırıp çekiştirdim.

"Üzgünüm fındık kurdum ama biz çocuklar büyük sözü dinlemek zorundayız," dediğimde ofladı.

"Hem sen Fındık'ı özlemedin mi?" 

"Özledim. Sırf o nedenle böyle usluyum zaten yoksa gitmemek için dedemle konuşurdum." dedi ve başını bacağıma yaslayıp uzandı.

"Akşama kadar seninle vakit geçirmek istiyorum, sen de ister misin?" sarı saçlarını sevdim. Bu çocuk ne ara bu kadar büyümüştü?

"İsterim ablacım." 

Günü akşama kadar Kerem ile geçirdim. İkimizde benim odamda yataktan çıkmadan film izleyip telefondan oyunlar oynadık. Ara sıra annemler gelip gitmişti. Akşam on gibi hepimiz bahçedeydik. Sefa abi ve Sema ablanın girmesi gereken ameliyatları ve Yusuf Ali ile ilgili yerine getirilmesi gereken prosedürlerden dolayı gidiyorlardı. Yağız Beyler ise Güneş ve Baran dışında maaile dönüyorlardı. Tabii bu gidiş sadece bir haftalık bir gidişti. İşlerini halledip geri geleceklerdi.

"Biz yokken bizi özleyin," dedi Doğu. 

"Özleriz özleriz hatta en çok seni özleriz." dedi Emir.

"Lan değişik, hasretimden kavrulup yan ulan!" dedi dramatik bir tavırla.

"Ben niye kavrulayım oğlum bana ne," dedi Emir. Doğu ona gözlerini devirip babaanneme sarıldı. 

"Pamuğum en mükemmel torunun yanında değil diye boşluğa düşüp bu değişiğe yüz verme tamam mı?" dediğinde babaannem Emir'i savundu.

"Değişik deme oğlum kardeşine, Allah Allah!" Emir, Doğu'ya gülerek göz kırptığında Doğu bir kez daha ona göz devirdi.

"Kendine dikkat et," dedi Aslan. Başımı Emir ve Doğu'dan oan çevirdim.

"Ederim," dedim sadece.  Kollarını iki yana açıp bana baktığında kafasını göğsüne doğru eğdi. Geri çevirmedim ve ona sarıldım. Elleri omuzlarımı sardı. 

"Sıkma canını," dediğinde sustum. Ondan ayrıldığımda Yağız Bey dışında herkesle sarılıp vedalaştım ve  bizden biraz uzakta telefonda konuşan Sefa abinin yanına gittim. 

"Hocam," dediğimde bana döndü ve güldü.

"Tamam, tamam sabah orada olacağım zaten bir rahat et artık, hayır genel cerrahiden Mete eşlik edecek." diyerek bana bakarak karşı tarafla konuşmasını sürdürdü.

"Tamam uzatma haydi, kapat ilgilenmem gereken çok güzel biri var şu an karşımda haydi, haydi..." kapattığı telefonunu montunun cebine yerleştirdi.

"Stajyer," dediğinde gülümsedim. Dün geceki hali gözlerimin önünde süzülüyordu hâlâ. Bana kırgın ve kızgındı sanki...

"Dün gece..." konuşmama izin vermedi. Ellerini omzuma yaslayıp gözlerini gözlerime kenetledi.

"Sana en çok hangi konuda kızıyorum bir tahminin var mı?" diye sorduğunda bilmiyorum dercesine dudak düküp omuz silktim. 

Her daim destekçim olmuş, hayatıma girdiğinden beri gerek sosyal gerek okul hayatımda hep sağlam tüyolar vermişti.  Bana bugüne kadar hiç ters davranmamış kızdığını bakışlarıyla dahi belli etmemişti.  Dün gece dışında, dün gece gözlerinde bariz bir kızgınlık vardı.

"Bencil değilsin ve benim sana en çok kızdığım nokta bu." dediğinde ona şaşkınlıkla baktım. Ben Yusuf'tan ötürü bana kızgın olduğunu düşünürken o benim yüzümden bana kızgındı.

"Ama bencil olmamamın neresi kötü?" dediğimde omuzlarımı sıvazladı.

"Kendini yok saydığında, önceliğin başkası olduğunda kötü."  derin bir nefes alıp verdi. Ne demek istediğini daha net ve yalın kelimeler kullanarak anlatmaya devam etti.

"Benim önceliğim hep kendim oldu Aden. Evlat oldum kendimi düşündüm, koca oldum kendimi düşündüm, baba oldum yine önce kendimi düşündüm. Çünkü ben kendimi düşünmeyip unutursam ne annemi babamı ne eşimi ne oğlumu düşünemem ki. Önce ben iyi olmalıyım ki iyi olması gerekenleri de iyi edebileyim." bana öyle kıymetli bakıyordu ki... Ona olan saygım sevgim daha da arttı şu birkaç dakika içerisinde.

"Önce kendini düşün Aden, önceliğin sen ol. Önce ben iyi, ben mutlu, ben güçlü olmalıyım de!" dudaklarımı birbirine bastırıp durdum.

"Aileni, sevdiklerini düşünmen onları her şeyin önüne koyman evet çok güzel bir şey ama sen bunu yaparken kendini unutuyorsun kızım, kendini yok sayıyorsun!" dedi tüm samimiyetiyle. Gerçekleri yüzüme en doğru şekilde hiç çekinmeden söyleyen biri olmuştu Sefa abi her zaman. Yine öyleydi...

"Bencillik dozunda olduğunda asla zararlı çirkin bir şey değildir. Bir insanın önceliği kendisi olmalı kızım, kendisi olmalı ki daha güçlü olabilsin..." ne demek istediğini anlıyordum. Felaketi yaşayan ben olduğumda dahi kendimi düşünmeden bir kenara atıyor ve benim için endişe edenleri, korkanları, üzülenleri toparlamaya çalışıyordum. Onların bana koşmasına izin vermiyor ben onlara koşuyordum ve Sefa abinin değinmek istediği nokta tam olarak buydu. Ona hak veriyordum lakin karakterime çok ama çok ters bir şeydi bu. 

"Anladım," dediğimde başını salladı. Elleri omuzlarımdan ayrıldı, arabaya doğru ilerleyeceği sırada durdu ve bana tekrar döndü.

"Dün geceye gelecek olursak," dedi. 

"Ben dün gece oğlumun gözlerinde ilk defa nefreti gördüm Aden," soluğum göğsümde takıldı.

"Ben dün gece kendisini, hayatını hiç tereddüt etmeden küle çevirebilecek, katil olmayı bile göze almış bir adam tanıdım, tanıdığım adamı da hiç ama hiç sevmedim Aden." dedi ve beni arkasında bırakıp gitti.

Kalakaldığım yerden milim kıpırdamadım, arabalar peş peşe hareket edip giderken ne el salladım ne başka bir şey. Geriye kalanlar eve geçtikleri sırada her biri tek tek beni eve çekmeye çalışsa da hepsine ayak direndim. Emir sadece uzun uzun suratıma bakıp gitti. En son Baran kaldığında ona doğru adımladım.

"Söz vermiştin dün, beni ona götür." dediğimde bakışlarını kaçırdı. 

"Baran!" diye sıkılı dişlerimin arasından bağırdım ona.

"Bugün seni ona götüreceğimi söylemek için aradım, kimse gelmesin dedi Aden." kahkaha attım, sadece kahkaha attım. Beni böyle kendinden uzaklaştırmasına, kalbimi kırmasına, ona sinirlenmeme sadece kahkahalarla güldüm.

"Aden," dedi endişe karışmış sesiyle. 

"O hayvana söyle,  onu mahvedeceğim!" diye bağırdım ve onu orada bıraktım.

Eve girdiğimde direkt yukarıya çıktım. Odama geçtiğimde kapattığım kapı aynı anda açıldı ve içeri annem girdi. "Ne oluyor kız sana," dediğinde ona cevap vermeden gidip yatağın köşesine oturdum.

"Kız ben kime diyorum!" yanıma gelip ellerini beline yaslayarak durdu. 

"Bir şey olduğu yok anne, ne olabilir ki!" soluklarını gürültüyle bırakıp yanıma oturdu. Derdimin Yusuf olduğunu elbette biliyordu.

"Zaman istiyorsa o zamanı vereceksin, uzak kalmak istiyorsa bırak kalsın. Geri döndüğünde o zaman uzak kalmanın acısını çıkartırsın. Şimdi böyle kendini yemene ne gerek var. Seni gören terk edildiğini sanar." 

"Anne," dedim oflayarak.

"Ne anne, erkek değil mi kızım hepsi aynı cins bunların! Bırak şimdilik o ne isterse öyle olsun." ofladım.

"Ben beni geride bırakmasını yediremiyorum. Ben hep ona giderken o benden gitti." dediğimde ellerini saçlarımda hissettim. Anneme baktım bana bakan muzip bakışlarını görünce kaşlarım çatıldı.

"Kız sen varya hiç bilmiyorsun bu işleri," dedi ve kıkırdadı. Bu hali aşırı tatlı gözükünce gözüme gülmeden edemedim.

"Anne ya," dedim. Bu halleriyle aşırı komik ve tatlı oluyordu.

"Süründür annem süründür." dediğinde iç çektim.

"O  beni süründürüyor ya neyse," dediğimde belimi çimdikledi.

"Kız bana bak vallahi benim deli tepemi arttırma,"  dedi.

"Anne acıdı ya," diye sitem ettim. Başımı tutup kucağına çekti. Beni saran ellerini sıkıca tutundum.

"Zor şeyler yaşıyoruz hepimiz, herkes korktu.  Kimsenin korkusu benim kadar olamaz orası ayrı ama..." saçlarımı yüzümden çekip yüzümü yüzüne çevirdi.

"O çocuk kendisini suçluyor kızım, kendisini suçladığı için  senden kaçıyor belli ki." 

"Ama bu çok saçma!" dedim. 

"Saçma ya da değil ama olan bu." dedi beni ikna etmek istercesine.

"Ne yani ben o bana gelene kadar bekleyecek miyim?" dediğimde güldü.

"Orası sana kalmış anneciğim.  Haydi kaldır kıçını dedenlere ayıp oluyor..." kucağından kalktım. Ayaklanıp odanın kapısına doğru ilerleyip bana döndü, hadi der gibi başını salladığında ofladım.

"Bir duş alayım geliyorum." dedim isteksizce.

Duş aldıktan sonra aşağı indim. Herkes bir arada ama farklı köşelerdeydiler. Dedem ve Haydar abi tavla oynuyor, Emir ve Baran da onlara yancılık yaparken annem ve babaannem Güneş'i yanlarına almışlar ona tığla elişi yaptırmaya çalışıyorlardı.

"İyi akşamlar," diyerek kendimi belli ettim.

"İyi akşamlar güzel kızım benim, yüzünü gören cennetlik vallahi." diyen dedemle yönümü onlara çevirdim. Dedemin yanına gidip yanağından öptüm.

"Burdayım işte," dedim. Oturduğu tekli koltuğun kolçağına oturup bir kolumu omzuna sardım.

"Eee, hanginizin şeytanı bol bu akşam?" diye sorduğumda Baran ve dedem güldüğüne göre Haydar abi gerideydi.

"Anlaşıldı," dediğimde Haydar abi homurdanarak gözlerini devirdi. 

"Gerçi Emir varsa şeytana gerek yok ama negatif enerjiyle dolduğundan seni de etkiledi demek ki Haydar abicim." dediğimde Emir tip tip suratıma baktı. 

"Emir ilk defa oynamak istemiyor Aden, korktu herhalde onu yeneceğimden," dedi Baran. Emir avcunda tuttuğu çerezlerden bir tanesini Baran'a fırlattı. Baran ona fırlatılan bir tanecik leblebiyi havada yakalayıp yedi.

"Ula bir rahat durun," dedi dedem ikisini azarlayarak. Gözüm Haydar abiye takıldı, elindeki zarı sallayıp sallayıp duruyor ama bir türlü atmıyordu. Dedemin yanından kalkıp onun yanına geçtim. İki kolumu boynuna sarıp yanağından öptüm.

"Bol şanslar, belli ki yanındakinden bir hayır göremeyeceksin," dediğimde parlayan gözlerle baktı gözlerime. 

"Eyvallah," dedi başını sallarken. Yüzünde tebessümü bakiydi. Geri çekildiğimde Emir'e baktım ama ne kadar sataşırsam sataşayım bana dönmemişti bakışları. 

"Cennet kızım şöyle bir bol köpüklü kahveni ödül niyetine isterim." dediğinde kollarımı göğsümde bağlayıp yalancı bir küskünlükle laf ettim.

"Vallahi artık beni sırf kahvem için seviyorsunuz sanacağım haberiniz olsun," dediğimde Emir dışında herkes güldü.

"Tüh, gördün mü Haydar yakalandık," dedi dedem.

"Aşk olsun dede ya," dedim  ve yanlarından ayrıldım. Mutfağa geçmeden önce annemlere içip içmediklerinin sordum. Onlarda kahve isteyince mutfağa geçtim. 

Yaptığım kahveleri herkese dağıttıktan sonra annemlerin yanına geçtim. Koltuğa oturmak yerine koltuğun kirlentini yere atıp annemin bacaklarının hemen yanına çöktüm. Güneş bir köşeye çekilmiş annemlerin ona öğrettiği zincir çekmeyi yapmaya çalışıyordu ama tığ ve iplik eline o kadar yakışmıyordu ki... Gülmemek için bakışlarımı ondan kaçırıp babananemin ördüğü şeye baktım. Masa örtüsü gibi bir şey örüyordu. 

"Aden'im annen söyledi marifetlerini." dedi gururlu bir ifadeyle. 

"Başıma vura vura öğretti babaanne asıl marifet annemin," dediğimde annemle bir olup güldüler. "İyi iyi bilmen yeterli yapmasanda olur," dedi babaannem.

"Senin çeyizine bu," dedi sonra, elindekini bana göstermek için silkeledi. 

"Sen severmişsin böyle şeyleri, Yusuf oğlumla evlendiğinizde kullanırsın yavrucuğum," dediğinde anneme baktım. Örmeyi severdim lakin kullanmaktan yana olan bir tarzım yoktu. Annem büyük ihtimalle babaanemin hevesini kırmamak için durumu kurtarmaya çalışmıştı.

"Yani örmeyi severim ama bunlar böyle sandıkta eskiyor sararıyor sonra bir de naftalinli kokuyor..." dedim ballandıra ballandıra anlatarak.

"Ben bu dantel olayını öyle seviyorum tontişim pamuğum," annem gülüşünü saklamak için öksürdüğünde dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Olsun kızım, ben öreyimde eksiğin olmasın. Ne ahiretliğim ne Sema kızım laf söz etmez ama millet kıza bir masa örtüsü bile örmemişler, der. Torba değil milletin ağzı, üzülme sen ben bol bol patik, lif, battaniye örüyorum sana. Hem abilerinin, Güneş'in hatta Kerem'in bile var bir sürü çeyizi. "  babaannem nefes almadan konuşuyordu. 

"Senin çeyizini bitireyim Emir oğluma başlayacağım. Siz malum bu ikisinden daha hızlı çıkacaksınız belli ki." dediğinde babaanneme sadece bakakaldım. Gözlerimin önüne Emir'in dantellerle donatılmış stüdyosunun hayali dadandı. Güldüm...

"Ben ne alaka, ne kaçırdım?" diyerek başını elişinden kadırıp bize baktı Güneş.

"Yok kızım bir şey çek sen zincirini," dedi babaannem.

"Evlilik için daha yolları var Kiraz anne," dedi annem. Uzun zamandır babaannemlere ve dedemlere tıpkı Zümrüt Hanım ve Sema abla gibi anne baba diyordu. 

"Olsun yine de ilk bunlar evlenir," dedi babaannem. O buna inanmıştı ve bunu değiştirebileceğimizi pek sanmıyordum.

"Belli olmaz o işler, bir bakarsınız kimileri ikinci baharlarını yaşamak isterler," dediğimde annem bacağını sırtıma geçirdi. gerçekten geçirdi, acıyan belimi ovaladım. Güneş ve babaannem kıkır kıkır gülüyorlardı dediğim şeye.

"Anne ya," diye sızlandım.

"Sus kız çemkirme bana, çarpılacaksın!" dediğinde ofladım.

"Çarpılmama gerek yok ki anne sen maşallah her fırsatta çarpıyorsun." canımı yaktığını anlamış olacak ki sırtını yasladığı yerden doğrulup bana doğru eğildi ve sırtımı ovaladı. 

"Aden," diye bana eğilerek konuştu babaannem.

"Babaannem," dedim ben de tıpkı onun gibi.

"Sen Baran'ın kız arkadaşı ile tanıştın mı?" diye sorduğunda bakışlarımı erkeklerin olduğu kısma çevirdim. Haydar abiyle bu sefer Baran tavla oynuyordu.

"Tanıştım, tanıştık hatta," diyerek Güneş'i de sohbete dahil ettim. 

"Ya sorma babaanne tanışmaz olur muyuz hiç." dedi Güneş memnuniyetsizce.

"Dün gece kavga ediyorlardı galiba," diye fısıldadığında bakışlarım Baran'a kaydı. Şu anda gayet keyifli görünüyordu. 

"Ne alaka?" dedi Güneş. O da oturduğu koltuktan kalkıp babaannemin dibine oturmuştu.

"Ne bileyim kızım, Baran bayağı kızdı vallahi kıza. Sonra ben de özledim ağlama falan dedi," dedi babaannem.

"Hıh, haspam!" Güneş'in dediği kelimeyle aklıma bana haspam diyen Nida geldi,  güldüm. Sonra aklıma Ayşe Nur'un baktığı fal aklıma gelince bir an duraksadım. Bana kendime dikkat etmem gerektiğini söylemiş ve on dakika kadar sonra ölmekten kıl payı yırtmıştım.

"E kızım sen şimdiden başlamışsın görümceliğe," dedi annem keyifle. Dikkatimi tekrardan onlara verdim.

"Ay sevemedim ben o kızı bir türlü," dedi Güneş yüzünü ekşiterek.

"Hastanedeyken bir kez karşılaştım bayağı saygılı hanım hanımcık bir kızdı kızım. Gözüm tutmuştu benim sen nesini sevmedin?"dedi babaannem. Baran'ın yanından bir an olsun ayrılmamıştı Bennu o zamanlar.

" Öyle sevmedim sevemedim," dedi Güneş.

" Aden, sen kızım? " dedi babaannem bana bakarak.

"Benlik bir sorun yok, hem seven Baran olduktan sonra bize pek laf düşmez bence." dediğimde babaannem başını salladı. Güneş ise gözlerini devirdi.

"Bükemediğin eli öpeceksin derler ama sen büyüğümsün abi." diyen Baran ile hepimizin bir anda dikkati onlara çevrildi. Baran ve dedem gayet keyifliyken Haydar abinin suratından sirke satıyordu.

"Boş ver Haydarcığım hem ne demişler kumarda kaybeden aşkta kazanır. Baran kaybedeceği aşkına üzülsün," dedi Emir. Dedem onun bu dediğine gür bir kahkaha attıktan sonra kalktı oturduğu koltuktan.

"Size hayırlı geceler benden bu kadar," diyerek yanımıza doğru adımladı.

"Hatun, haydi." diyerek babaannemin kalkmasını bekledi. Birlikte uyuyup birlikte uyanmak yılların alışkanlığıydı tabii.

Onların ardından herkes bir süre sonra kendi odasına çekilince ben salonda öylece kaldım. Sıkılan canımla oflayıp ayaklandım. Mutfağa geçeceğim esnada dışarı gözüme takıldı pencereden. Lapa lapa yağan karı sanki ilk defa görüyormuşcasına hoşuma gidince mutfağa gitmekten vazgeçip odama çıktım. Duş aldıktan sonra giydiğim parlak kahverengi taytımın üzerine gri, paçaları lastikli eşofmanı geçirdim. İnce triko kazağımın üzerine lila renginde kapüşonlumu geçirip saçlarımı ensemde topladım. Dolaptan siyah şişme montumla şapka ve atkıda alıp sıkıca giyindim, çift çoraplı ve patik çoraplı ayaklarımla koşar adım aşağı inip mutfağa geçtim. Kiler kısmında poşetlerin biriktirildiği torpadan bir poşet alıp buzdolabından çıkarttığım zeytinleri ve havuçları koydum.

Dış kapının önündeki vestiyerin dolabından bir çift eldiven alıp giyindim, ayakkabılarımı da giyindikten sonra sonunda evden çıktım. Kar büyük taneler halinde yeryüzüne süzülürken yüzümü gökyüzüne kaldırıp karların yağışını izledim. Buraya geldiğimizden beri sürekli bir aksiyonun içinde olduğumuzdan karın keyfini çıkarma fikri hiç düşüncelerime uğramamıştı ama gece gece gelen bu enerjiyle kocaman bir kardan adam yapacaktım.

Elimdeki poşeti bir kenara bırakıp kardan adam için yer bakındım. Böyle görünebilecek bir yerde olması lazımdı. Gözüme Tahir dedemlerle ortak kullanılan kısmı  kestirince sırıtarak oraya koşar adım gittim. İstanbul'a gidenleri yolcu edeli iki saat olmuştu sadece ama o iki saatte dizlerime kadar yükselmişti karlar. 

Kendi etrafımda geniş bir yuvarlak çizdim. Tabii bunu yaparken karlara batıp çıkıyordum. Sürekli gözüme kadar kayan şapkam sinirlerimi bozsa da sakinliğimi koruyordum. Kardan adamın ilk topu için gerekli alanı oluşturduğumda ilk kademesi için karları yuvarlamaya başladım. Yaptığım topu oluşturduğum daireye doğru yuvarlamak isterken ayağım kaydı ve ben kara  yüzüstü saplandım.

"Geri zekalı," diyerek gülen Emir'le ellerimin üzerinde yükseldim. Odasının penceresinden durmuş beni izliyordu.

"Sensin geri zekalı." dediğimde gülüp pencereyi kapattı ve perdeyi çekti. 

"Öküz, mal!" diye hayıflanıp düştüğüm yerden kalktım. Büyük kartopunu sonunda istediğim yere sürüklediğimde nefes nefese kalmıştım. Topun çevresini pürüzsüz olması için avuç içlerimle törpülerken evin kapısının açıldığını duydum. Başımı çevirdiğimde Emir'i gördüm. 

Yanıma gelip kollarını birbirine dolayıp beni izlemeye başladı. Gözüme kayan şapkayı çekip ona baktım. "Ne bakıyorsun?" dediğimde yaptığım kartopuna tekme attı ve topu dağıttı.

"Ya mal!" diye bağırdığımda sırıttı. Kar alıp elimde hızlıca yuvarlayıp attım ona. Göğsüne çarpıp dağılan kara baktıktan sonra güldü ve tekrardan bana gözlerini kısarak baktı.  

"Hayır," diyerek ona arkamı dönüp kaçmaya çalıştım ama beni iki adımda yakalayıp kucakaldı ve karın içine fırlattı. Bunu yaparken gülmekten geri durmuyordu. Düştüğüm yerden kalkmaya çalışırken hemen önümdeki kar yığınına tekme attı. Yüzüme çarpan karla ağlayacak gibi oldum sinirden. Pislik bilerek yapıyordu. Dizlerimin üzerinde anca durabildiğimde beni kaldırması için ona elimi uzattım. Elimi tutup beni yukarı çekecekken diğer elimi bileğine sarıp onu yanıma çektim. Ani çekişimle dengesini kaybedip yüzüstü yanıma düştü. Onun düşüşüne gülerken montumun şapkasından tutup beni yanına çekti. 

"Ya oğlum ya," dedim gülerken.

 Benim gibi sırt üstü yatıp bana çevirdi başını. İkimizde iç çekip baktık birbirimize. Montunun ceminden kablosuz kulaklıklarını çıkarıp birini bana  uzatıp diğerini kendisine taktı.  Şarkı çalmaya başladığında sözlerine dikkat kesildim. Ses Emir'in sesiydi ama şarkıyı ilk defa duyuyordum. 

"Oha!" dedim heyecanla. Şarkı o kadar güzeldi ki...

"Ne ara yaptın bunu çok iyi, aşırı iyi..." güldü, başını gökyüzüne çevirip ayaklarını ve kollarını iki yana açtı. Ben de onun gibi hem kollarımı   hem de bacaklarımı açtım. Kulağımızda çalan şarkıyı olağan sesiyle kısıkça söylemeye başladı.

"Ne yazık! Bütün ölü ruhlar kalbinde
Yaşıyorum hâlâ geçmişte
Yıllanıyo' acılarım gün geçtikçе"

Uzuvlarımızı sağa sola hareket ettirerek şarkıyı söylüyorduk.  Yine derin anlamlar içeren, sol göğsümde batma hissi uyandıran sözler yazmıştı. O kadar yetenekli o kadar özgün ve marjinaldi ki ne yapsa ne söylese üzerine cuk diye oturuyor asla sırıtmıyordu. Yetenekliydi çok yetenekliydi.

"Kaybettikçe dalgalandım öylecеsine
Savrulduk biz evreninde
İhanetler yörüngende
İhanetler yörüngende
Sayende kafam hep yerde
Verdiğimiz sözler ner'de?
Kaybettikçe dalgalandım"

İki elimle karları avuçladım ve ikimizin yüzüne denk gelecek şekilde havaya fırlattım. Aynı şeyi Emir de yapmaya başladığında kıkırdamalarımız çoğaldı. 

"Kardan adam yapacaktım ne güzel niye tekmeledin," diyerek ona döndürdüm başımı. 

"Güzel olmamıştı, becereksiz." dediğinde güldüm ve bacağına tekme atmak için bacağımı savurdum ancak vuracağımı anlayınca bakacaklarını hızla yukarı kaldırdı. Bacağım boşa düşünce ona gözlerimi devirdim ama o gayet keyifliydi.

"Abiye vurmak ne kızım iyi alıştın sen ha!" dedi azarlayarak.

"Hadi be oradan," diyerek yattığım yerden kalktım. Her tarafım kar olmuştu. Onunda benden bir farkı yoktu. madem bu kadar kara batmıştık yüzüne bir güzel kar yedirmeme engelimde yoktu. O bana gülerek bakarken ben de ona sırıttım ve çok ani bir hareketle yüzüne peş peşe kar çarpmaya başladım.

"Aden, lan kulaklık bozulacak!" diye doğrulmaya çalışıyordu ama izin vermedim ve karnına oturdum, yanağını sıkıp ağzını açmaya çalıştım. Az buçuk aralanan ağzına kar tıkıştırıyordum. Gülmekle ağlamak arasında bir haldeyken ben gülüyordum.

"Kulaklıkmış, alırsın yensini," dedim gülerek.

"Lan tamam tamam," diyerek beni belimden tutup yana devirdi. Kıçının üstüne oturduğunda arkasına geçtim ve boynuna sarıldım. Yanaklarından ıslak ıslak öperken başını benden kurtarmaya çalışıyordu.

"Barıştık mı kral, barıştık mı barıştık mı?" diye konuştum ve öpmeye devam ettim.

"Ya tamam lama gibi tükürüğe boğdun beni bırak." dediğinde gülüp geri çekildim.

"Affetim seni cennet bahçem de," dedim.

"Kızım bir git, tamam dedik işte," dediğinde ayaklanmıştı.

"Tamam madem sen affettin şimdi benim seni affetmem için yalvar bana," dediğimde bana aval aval baktı. Ayaklandım ben de. Şimdi karşı karşıyaydık.

"Ben ne yalvaracağım sana kızım," dedi ters sesiyle ama bu halimizden en az o da benim kadar keyif alıyordu. 

"Yalvaracaksın tabii, beni çok üzdün," dediğimde güldü.

"Ben mi üzdüm seni, mal ölüyordun az daha." dediğinde dudak büktüm.

"Ben mi dedim adama üstüme sür diye Allah Allah..." 

"Senin demene gerek yok ki seni Yusuf'un yanında görenler direkt sana sallıyor anasını satayım!" diyerek asıl derdini sonunda dile getirdi.

"Adamlar şerefsizse Yusuf'un suçu ne?" dediğimde yüzünü ekşitti.

"Suçlu mu dedim ben şimdi adama?" dediğinde başımı salladım evet anlamında.

"Aden," dedi.

"Emir," dedim Oğuzhan Uğur tonlamasıyla.

"Lan şöyle deme adımı. Ne güzel unutmuştun sen bunu ya..." dedi isyan ederek. 

"Daha ne yapayım sana Emir, ayaklarına  mı kapanayım Emir, çıkmayan bıyıklarını mı öpeyim Emir, sınır dışı mı edeyim seni Emir?" diyerek üzerine üzerine yürüdüm. Sesim gerçekten Oğuzhan Uğur gibi çıkmıştı. Allah'ım ben bu taklit yeteneğimi kimden aldıysam sağ olsun. 

Kollarımı açtım sarılması için. Çok uzatmadı onun için açtığım kollarımdan tutup kendine çekti beni ve sıkıca sarıldı. Kollarımı beline dolayıp başımı en sevdiğim yer olan omzuna yasladım.

"Sana bu korkuyu bir kez daha yaşattığım için çok üzgünüm," dedim. Konuşmadı, şapkamı yüzüme çekti ve başımı ısırdı. Bu çocuğun sevme şekli niye böyleydi Allah'ım? 

"Hadi eve, vallahi ben hâlâ nasıl yatak döşek yataklarda değiliz anlamadım," dediğinde güldüm. Hakkı vardı yediğimiz onca soğuğa rağmen turp gibiydik. 

"Ama kardan adam?" dediğimde beni eve doğru sürüklemeye başladı. Şapkanın  ucunu tutmuş yukarı çekmeme izin vermiyordu. 

"Oğlum bıraksana şunu önümü göremiyorum," dedim. Bırakmadı, belimden kavrayıp ayaklarımı yerden kesti. Eve girdiğimizde bıraktı.

"Ya, poşet kaldı dışarıda," dedim. 

"Bir şey olmaz," dedi. Üstümüzü başımızı çıkarttıktan sonra üst kata çıkmaya başladık.

"Sıcak suyun altına gir hemen," dedi kendi odasına geçerken. Arkasından "sen de," diye kısık sesle bağırdığımda başını salladı. Odama geçtiğimde direkt üzerimi çıkartıp bornozumu giyinip odadan çıktım. Emir'in alt kata indiğini görünce ben de bu kattaki banyoya girdim. Beş - on dakika kadar sıcak suyun altında kalıp sadece bir kez saçlarımı yıkayıp çıktım. Odama geri döndüğümde hızlıca üzerimi giyinip saçlarıma havlu sarıp yastığımı da alıp odamdan çıktım. Benimle aynı anda Emir de odasından çıktı. Onunda elinde yastığı vardı. 

"Annemle ben uyuyacağım, başka kapıya." dedi ve koşar adım merdivenlere yöneldi.

"Ya Emir, " dedim kısık sesle bağırarak. Ben de peşinden koşturuyordum. Normalde üçümüz uyurduk ama annemin kaldığı odadaki yatak tek kişilikti. Üçümüz hayatta sığamazdık. 

Emir'i merdivenin son basamağında yakalayıp kapüşonlusunun bel kısmandan tutup önüne geçtim.  "Ben uyuyacağım annemle," dedim. Annemin kapısının önünde beni yakalağında ensemden tuttu.

"Git sevgilinle uyu sen annemle ben uyuyacağım," dedi ve benden önce kapıyı açıp içeri girdi ben de hemen arkasından girdim ve gördüğüm manzarayla donakaldım. 

"Ha siktir," Emir ile birbirimize baktık ve aynı anda arkamızı döndük.  Ağzım iki metre açık kalırken Emir şok olmuş teyzeler gibi eliyle açık ağzını kapatmaya çalışıyordu. Biz saniyeler önce annemle Haydar abiyi öpüşürken görmüş olamazdık değil mi? 

"Çocuklar,"diyerek utançla bize seslendi annem.

"Biz, şey siz devam edin, biz," diyerek saçmaladı Emir.

  Ben koşar adım odadan kaçtım. Emir de peşimden gelip odanın kapısını kapattı. Salonun ortasında kucağımızda yastıklarımızla ağzımız açık bir halde birbirimize bakakaldık. Emir benim gibi konuşamıyor el hareketleriyle daha demin ne gördüğümüzü anlatmaya çalışıyordu.  Sol elinin dirseğini yastığını tuttuğu sağ koluna yaslayıp sol elini yanağına yasladı ve gözlerini iri iri açtı.

"Vışşş," gibi tuhaf bir tepki verdiğinde gülecek gibi oldum ama şaşkınlıktan kapanamayan ağzım tuhaf sesler çıkarmama sebep oldu.

"Şaka," dedi çoşkuyla.

"Hadi lan," dedi ardından gülerek.  Ben hala aynı durumdaydım. 

"Lan anam elden gidiyor," dedi ve odaya doğru koşturdu ama o açamadan odanın kapısı Haydar abi tarafından açıldı. Annem hemen arkasındaydı, kırmızıya dönmüş yanaklarıyla bize bakamıyordu.

"Cık cık cık," dedi Emir, Haydir abiye üstten bakarak.

"Cık cık cık cık cık," dedi bu sefer daha baskın bir sesle.

"Emir," diye homurdandı Haydar abi ama düşmüştüler bir kere dilimize. Gerçi ben hala şaşkınlıktan dile gelememiştim ama neyse.

"Ne Emir, resmen annemi odaya atmışsın," dedi ama bir an durup anneme baktı.

"Gerçi annem seni odasına atmış gibi ama neyse," dediğinde annem ona kızgın bakışlar attı.

"Ne bakıyorsun anne öyle bak kardeşime kal geldi gördüğü şey yüzünden. Psikolojisi bozuldu çocuğun," dediğinde genzimden tuhaf bir ses çıktı. Garibim benim, oynak Aden'i bilmiyordu ki.  O değil, şerefsiz şu an aşırı eğleniyordu.

"Ya siz oda köşelerinde mi buluşuyorsunuz, siz liseliler gibi kapı arkalarında mı fingirdiyorsunuz siz?" dediğinde Haydar abi sert yüz ifadesiyle Emir'e doğru ilerledi ve ensesinden sertçe tuttu. 

"Ah," diye inledi Emir.

"Acıdı, acıdı," diyerek kendisini Haydar abinin tutuşundan kurtarmaya çalıyordu. Haydar abi tutuşunu daha da sertleştirdi.

"Acıyor hain insan," dedi Emir. Canı gerçekten acıyordu lakin gülmekten de geri durmuyordu. 

"O dilini kopartırım anneni utandıracak bir laf edersen," dedi Haydar abi. 

"Ya öpüşen sizsiniz gören biz, utanması gereken zaten sizsiniz bence," dediğinde Haydar abi, Emir'in ensesini tutan parmaklarını daha da sıkılaştırdı.

"Duyamadım," dediğinde Emir güldü.

"Annemle öpüştüğünüze şahit olduğumuz için sizi utandıracak bir şey demeyeceğim," dedi. Emir, ah Emir.

"Haydar tamam bırak çocuğu," dedi annem kısık sesiyle. Haydar abi anneme baktıktan sonra Emir'i bıraktı. Emir gülerek ensesini ovuşturdu ve yanıma geldi.  Benim ağzım hâlâ iki metre açıktı. Annem beni gördüğünde kaşları çatıldı. 

"Ay kıza gerçekten kal gelmiş Haydar," diye endişeyle koşup yanıma geldi. Annem bunu o kadar komik söylemişti ki sesim dışıma çıkmasa da içime içime güldüm.

Haydar abide yanımıza geldiğinde gözlerini benden kaçırarak parmaklarını çenemin altına koydu ve yukarı doğru ittirerek ağzımı kapatmamı sağladı. İri iri açılmış gözlerimle bir anneme bir Haydar abiye baktım. Gülmemek için hatta ortaya geçip göbek atmamak için kendimi zor tutuyordum şu anda. İki yana kıvrılmaya çalışan dudaklarımı zar zor zaptediyordum. 

"Eee nikah ne zaman?" diye sordu Emir. 

"Hayır bunun çeyizi var, istemesi, nişanı, kınası, düğünü var... Kız tarafı olmak zor." dedi hızlı konuşarak sonra iç çekip kolunu omzuma atıp imalı bakışlarla Haydar abiye baktı. Adamı yine çıldırdatacak bir şeyler söyleyecekti anlaşılan.

"Hem bizden kız almak kolay olmaz Haydar Kırman, bakalım biz sana annemizi verecek miyiz? E başlık parasıda var, öyle ucuza olmaz bu işler benden demesi, donuna kadar alırım!" o kadar keyifliydi ki Emir şu anda. Sanırım uzun zamandır hiç bu denli keyifli olmamıştı.

"Gerçi donunla ilgilenecek kişi annem olacak  o yüzden don kalsın," dedi utanmadan.

Kendimi daha fazla tutamadım ve  gülme krizine girdim.  Ben gülmeye başlayınca Emir de bana eşlik etti. İkimizde hunharca  birbirimize bakarak, yaslanarak gülerken daha fazla ayakta duramadık ve aynı anda yere düştük. Bir de düştüğümüz için gülerken sesimizi artık kısık tutamıyorduk. 

"Kız sussanıza!" diye bizi susturmaya çalıştı annem ama bizim duracak halimiz yoktu. Haydar abi sıkıntıyla nefes alıp verirken annem bir kez daha uyardı bizi.

"Aden! Emir! Milleti uyandıracaksınız annem sussanıza." dedi ama biz onu duymuyorduk.

"Bizi görünce," demeye çalıştı Emir ama gülmekten konuşamıyordu. Gülmek değil gerçek bir anırmaydı...

"Nasıl," yine bir krize girerken gülmekten ağlıyorduk.

"Şeytan görmüş gibi oldular." dedim onun demek istediği şeyi tıpkı onun gibi gülmekten diyemezken. 

"Yüzlerine bak," diyerek onları işaret etti ve bedenini parkeye bıraktı. Deyim yerindeyse hayvan gibi anırarak gülüyordu. Gerçekten anırıyordu! Benimde ondan ayrı kalır bir yanım yoktu. Annem ve Haydar abi bunlar neyin kafasını yaşıyor der gibi bize bakıyorlardı.

"Lan," dedi gülmekten öksürürken.

"Çenen harbi kaydı sandım bir ara!" dedi. Gülmekten nefesim kesilmeye başlamıştı artık.

"  Medusa görmüşte taş kesilmiş gibiydin," dediğinde bu sefer kendime gülmeye başladım. Bir yandan da ayaklarımla yeri dövüyordum.

"Bismillah, bismillah ne oluyor burada?" diyerek salonun ışığı açıldı ve dedemle babaannem merdivenlerin önünde beliriverdi. Hemen arkalarında Güneş ve Baran vardı. 

"Ay çocucuğum ne bu haliniz, tövbe yarabbim," dedi babaannem korkuyla. Biz Emir ile birbirimize bakarak gülmekten onlara bakamıyorduk.

"Yok bir şey Kiraz anne," dedi annem endişeyle. Bir yandan da susmamız için bir Emir'i bir beni ayağıyla dürtüyordu.

"Komik bir video mu ne izlemişler, susturamadık bir türlü," dedi Haydar abi durumu kurtarmaya çalışırken. Biz onun bu dediğiyle yeni bir krize girerken diğerleri bize şaşkınlıkla bakıyordu.

"Ne videosuymuş bu böyle şu hallerine bak," dedi Baran şüpheyle.

"Bilmem, bilmiyoruz," dedi annem.

"Siz geri çıkın Yavuz amca biz bu iki deliyi hallederiz," dedi Haydar abi. 

Başımı yerden kaldırmadan çevirip onlara baktım. Gülmeme asla ara vermiyordum ama. Güneş uykudan sıyrılamamış bir halde bize bakarken ne olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi. Baran'ın bakışları ise şüpheliydi ama sanırım annem ve Haydar abiden dolayı irdelemiyordu. Geldikleri gibi geri odalarına döndüklerinde annem sinirle bir bana bir Emir'e geçirdi. İkimizinde gülüşü  bir miktar durdu.

"Yaaaa ama acıdı," dedim sızlanarak ama yüzümde hâlâ bir sırıtış mevcuttu.

"Sus kız rezil ettiniz bizi," dedi dişlerinin arasından.

"Kalkın haydi," dedi Haydar abi.

  Emir ile el ele tutuşup birbirimizden destek alarak ayağa kalktık. Yere düşürdüğümüz yastıklarımızı alıp anneme döndük. Başıma bağladığım havlumda kaymıştı. Annem elimizdeki yastıkları görünce "Yok size benimle uyumak falan doğru odanıza!" dedi kısık sesle bağırarak. Emir ile aynı anda dudaklarımızı büzdük.

"Ama anne," dedim onun yanına gidip omzuna başımı yaslarken. Emir de sırıtarak yanıma gelip annemin diğer omzuna yattı.

"Vallahi biz bilsek öyle dan diye dalmazdık odaya," dedi Emir.

"Biz Emir'le seninle uyuyacağız diye yarışınca öyle bodoslama girdik," dedim ben de. 

"İyi şimdi de doğruca kendi odalarınıza," dediğinde Haydar abi gülerek nefeslendi.

"Kırma çocukları," dedi Haydar abi. Emir ona öpücük yolladığında Haydar abi "Tövbe estağfurullah," diyerek gözlerini devirip nefeslerenek göğsünü şişirdi.

"Ya da sen al Aden'i, Emir bu geceyi benimle geçirsin," dediğinde güldüm. 

"Yok ben annemi istiyorum." dedi ve annemden kopup arkamızda kalan odaya koşar adım gitti. 

"Eh ben de gidiyorum," diyerek annemden ayrıldım ve ikisine saçma bir şekilde el salladıktan sonra annemin odasına doğru adımladım ancak aklıma gelen şeyle durup sırıtarak onlara döndüm. İkisi de bana bakıyordu. 

"Aşıksın, dırırırırırım aşıksın dırırırırım sen aşıksın arkadaş," diye arabesk bir havayla söylediğim şarkıdan sonra annem ayağındaki terliğini alıp bana fırlattı. Başımda düştü düşecek gibi duran havluya çarpan terlikle havlu başımdan kayıp yere düştü. Annem bana öfkeyle bakarken Haydar abinin keyfi gayet yerinde gibiydi.

"Anne vallahi senden gördüğüm şiddeti kimseden görmedim ben ya," dediğimde diğer terliğini de çıkarınca koşarak odasına gittim. Emir çoktan yatağa kurulmuştu. Yanına gidip kıvrıldım ve onu tekmeleyerek yataktan düşürmeye çalıştım. 

"Lan dursana," dedi Emir, benden kaçmaya çalışırken. 

"Ya biz nasıl sığacağız buraya acaba,  kalk kalk git kendi odana. Ya da Haydar abiyle uyu hadi canım hadi." dediğimde güldü.

"Gideyimde adam bana ebemi tersten gördürsün değil mi? Yok ya annemle ben uyuyacağım haydi kaybol,"  dedi.

"Susun artık!" diyerek odaya annem girdi. Haydar abi hemen kapının önünde kollarını birbirine bağlamış gülümseyerek bizi izliyordu. Annem elindeki saç havlumu odanın peteğine astı.

"Gördün mü kardeşim, suçlu hep biz oluyoruz," dedi Emir.

"Gördüm kardeşim gördüm," dedim gülerek.

"Bana bakın gece gece elimden bir kaza çıkmadan susun uyuyun!" dedi annem sinirle dişlerinin arasından.  Emir ile göz göze gelince bizi bir gülme tutmak üzereydi ki Haydar abi müdahale etti.

"Aden, Emir uyuyun haydi, yarın konuşmamız gereken şeyler olacak," dedi. Emir'in yüz ifadesinden yine susmayacağını anlayınca gözlerimle uyardım onu ama Emir bu durur mu?

"Tam olarak ne konuşacağız Haydarikom, annemizle ne yaptığınızı mı?" dediğinde annemde ipi koparan an bu olmuştu. Terliğini çıkarıp bir bana bir Emir'e vurmaya başladı. 

"Haydarikom kurtar bizi," diyerek gülerek annemden kaçmaya çalışıyor, kurtulmak isterken de beni sürekli itekliyordu Emir. Beni son itişiyle yere kapaklandığımda gülerek ağlayacak gibi oldum. 

"Allah'ım," diyerek inledim. Haydar abi yanıma gelip beni yerden kaldırdı. Annem hâlâ Emir'i terlikliyordu.

"Kurtarın beni," diyerek söylendi Emir. Yataktan kaçıp kendisini Haydar abinin arkasına sakladı. Bu sanırım yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi bir şeydi onun için ama neyse. 

"Gördün mü yaptığını, rezil olduk!" diye Haydar abiye çıkıştı bu sefer annem. Haydar abi okların bir anda nasıl kendisine döndüğünü anlamayınca kalakaldı adam. 

"Tanıştırayım Haydarikom, gerçek Filiz. Gerçi biz buna Cadı Filiz diyoruz ama neyse," dedi Emir fısıldayarak. Haydar abi gülecek gibi olsa da tam zamanında kendisini tuttu. 

"Tamam, haklı çocuklar neye uğradıklarını şaşırdı onlarda. Sen de maşallah, sopa falan eksik şu an elinde," diyerek bizi korudu Haydar abi. Eğer sırıtmaktan konuşmayı akıl edebilseydim; Haydar abi derdim, kendi ayağına kendin sıktın abi, derdim. 

"Öyle mi Haydar?" dedi annem ellerini beline yaslayarak.

"Haydarikom," dedim sonunda sesimi çıkarabildiğimde. Ancak benim ne diyeceğimi tahmin eden Emir cümlemi tamamladı.

"Sıçtın Haydarikom sıçtın," dedi gülerek.

"Ulan ben ne dedim şimdi?" dedi şaşkınlıkla Haydar abi. 

"Eee biz karar verdik, sen haklısın anne biz kendi odamızda uyuyalım en iyisi," diyerek Emir'i de peşime takıp odadan kaçarcasına çıktık. Üst kata çıkana kadar defalarca kez gülme krizlerine girip girip çıktık.  Odama girdiğimizde hâlâ gülüyorduk.

"Lan kaşla göz arasında aralarını bozduk ya," diyerek karnını tutarak gülüyordu Emir. Kendimi yatağa bıraktım, gelip yanıma uzandı. 

"E bunlar ciddi o zaman." dedi Emir gülerek.

"Yani, öyledir herhalde," dedim.

"Ne demek öyledir, adamın aklını alırım aklını!" dedi birden yükselerek.

"He yavrum he. Haydar abide öyle diyordu sana." dediğimde gözlerini devirip bedenini yan yatırdı. 

"Nereden nereye lan," dedi enerjiyle.

"Değil mi?" dedim ben de gülümseyerek. Onun gibi yan yatıp başımı elime yasladım.

"Artık tek başına değiliz sanırım, hı?" diyerek baktım ona. Benim için yazdığı şarkıya atıfta bulunmuştum.

"Değiliz tabii, annemiz sağlıklı bir şekilde yanımızda. Artık Haydarikomuz var... Tam boylar, Güneş, diğerleri... Artık tek başına değiliz." dedi o da yüzünde dingin bir tebessümle.

"Yusuf var, " dedim iç çektim.

"Hay senin Yusuf'una ya," dedi memnuniyetsizce. Dudaklarımı büzüp ona üzgün gözlerle baktım.

"Seninde Güneş'in var ben bir şey diyor muyum?" dediğimde büzdüğüm dudaklarımı parmakları arasında sıkıştırdı.

"Neyse seviyoruz enişteyi, yoksa ona neler yapardım neler," dedi gülerek.

Sabaha kadar annemlerin dedikodusunu yapmış ara ara yine gülme krizlerine girsekte sonunda sarmaş dolaş uyuya kalmıştık. Sabah çalan telefonumla uyandığımda telefonumun nerede olduğunu bir an kavrayamadım. Tekrar çaldığında makyaj masasının önündeki küçük pufun üzerinde çaldığını duydum. Paytak adımlarla kalktım. Telefonu aldığımda bir sürü arama ve mesaj vardı. Hepsi Yusuf'tandı.  Heyecanla pufa oturup mesajlara girdim. Sabaha karşı atılmaya başlanmıştı, aramalarsa son yarım saate aitti.

HAYRANIM:

Öjledğim

HAYRANIM:

bAĞĞNA gEL

HAYRANIM:

öJJÜR Dİzerim

HAYRANIM:

Adebmnn

HAYRANIM:

gELJDene YANMMAĞı

"Bu ne be!" dedim mesajları okurken. Hiçbiri doğru yazılmamıştı. Yusuf'un ne denli düzgün mesaj yazdığını bildiğimden aklıma ilk gelen şey kesinlikle sarhoşken bunları yazmış olmasıydı. 

"Bok gelirim ben sana, domuz!" dedim sinirle.

 Telefonu aynanın önüne doğru hafifçe fırlatıp puftan kalktım. Emir'in yanına gidip omzundan dürterek onu uyandırdıktan sonra odadan çıkıp lavaboya gittim. Odaya geri döndüğümde Emir yoktu. Dün giydiğim kahverengi taytımı giyinip üzerine uzun boğazlı, kalın ve yünlü krem rengindeki kazağımı giyinip ayaklarıma çoraplarımı geçirip aşağı indim. Telefonu bilerek yanıma almamıştım. 

"Günaydın," diyerek salonda oturan dedemlere seslendim. Baran, Haydar abi ve dedem oturmuş sabah haberlerini izliyorlardı.

"Günaydın maviş," dedi Baran. Peşinden dedem ve Haydar abide "günaydın," dediler. Onlara gülümseyip mutfağa geçtim. Hatice abla yine fırın tarafında gözleme yaparken annem kızartma yapıyor, Güneş çayı demliyor babaannem ise oturmuş onları izliyordu.

"Günaydın hanımlar," diyerek içeri girdim. Annem bana pas vermezken diğerlerinden aynı karşılığı aldım.

Günaydın kuzucum. İyi misiniz?" dedi babaannem.

"İyiyiz iyiyiz  neden kötü olalım onu anlamadım," dediğimde güldü.

"Dün gece malum Emir oğlumla size iyi saatte olsunlar gelmiş gibiydi,"dediğinde gülecek gibi oldum. Sonra " tövbe tövbe," dedi. 

"Ha o mu?" dedim. Dün geceki anlar tekrar aklıma düşünce dudaklarımı gülmemek adına birbirine bastırdım.

"Bize olur öyle Emir ile arada." dedim ve masa örtülerin bulunduğu çekmeceyi açıp beyaz masa örtüsünü çıkarttım.

"Ben sofrayı hazırlayayım." diyerek mutfaktan kaçtım. Mutfakla salon kısmının tam ortasında duran masanın üzerindeki büyük vazoyu alıp kırılmayacak bir köşeye bıraktım ve masa örtüsünü serdim. O esnada Emri de aşağı inmişti. Yüzünde dün gecenin izleri hâlâ duruyordu.

"Günaydın cennet bahçem," dedi ve Baranların yanına geçti. 

Kahvaltı faslı oldukça eğlenceli ve kahkahalarla dolu geçmişti. Kahvaltıdan sonra yine kahve yapmıştım. Emir'i kardan  adam yapmak için durmadan darlayınca sonunda pes etmişti. Şimdi diğerleri Tahir dedemlere geçmişken  Baran, Güneş, Emir ve ben hem kartopu oynuyor hem de kardan adam yapıyorduk.  

"Ama abi ya!" diye bağırdı Güneş. Baran durmadan bize çalışıyordu.

"Şikayet yok," dedi Baran keyifle. Atmak için yeni bir kartopu yaparken çalan telefonuyla ofladı ve kartopunu yere bırakacakmış gibi yapıp bana fırlattı ve bingo. Tam kafamdan!

"Oğlum ne aradın be," dedi  görüntülü konuştuğu kişiye.  Yusuf mu acaba diye geçirdim içimden. 

"Sus lan, mavişimi çağır bakayım yanına," diyen Aslan'ın sesiydi. 

"Ne oldu?" diyerek Baran'ın yanına gittiğimde telefonun kadrajına Doğu da girdi.

"Bak burada kim var," diyerek arka kamerayı açtıklarında karşımda Yusuf Ali vardı. 

"Yaaaa," diye bir nida döküldü dudaklarımdan. Yusuf Ali sesimi duyduğu gibi hareketlendi ve Aslan'ın resmen gözüne soktuğu kameraya bakarak heyecanla mırıldanmaya başladı.

"Bebeğim ya nasıl da büyümüş," dediğimde Yusuf Ali neşeli çığlıklar attı. 

"Aslan," diye bağırdım sonunu uzatarak.

"Yaaa öpün benim için," dediğimde ikisininde gülme seslerini duyabiliyordum.

"Bak bak velede bak nasılda gülüyor, Aden sensörlü küçük Yusuf seni," dedi Doğu. Doğu'nun dediklerine burada hepimiz gülerken yanıma Güneş'i çekip Yusuf Ali'yi gösterdim.

"Baksana ne kadar tatlı," dedim iç çekerek.  Güneş telefona gülerek bakarken Baran ve Emir homurdanmaya başlamıştı.

"Ne bebek sevdanız varmış sizin be," diyerek telefonunu bizden alıp uzaklaştı Baran. 

"Haydi haydi görüşürüz," diyerek kapattı telefonu.

"Kıskanç köpek," diye bağırdımda sırıttı. Yeni bir kartopu yaptığında bana baktı ve "Abiye köpek demek ha, çok ayıp!" dedi ve kartopunu bana fırlattı. Bu sefer omzumdan vurmuştu. 

Bir süre daha birbirimizle kartopu oynadıktan sonra tamamen kardan adama yönelmiştik. Baran ve Emir oldukça iyi iş çıkarırken ben başlarında durmuş onlara direktif veriyordum. Güneş ise kartopu için çıkarttığım havucu yiyordu. 

"Adı, domuz Yusuf olacak." dediğimde Baran ve Emir aynı anda dönüp bana baktılar.

"Kot kafali Yusuf da olur," dediğimde bu sefer birbirlerine baktılar.

"Afkuran Yusuf daha uygun," dedi Emir. Baran ona bakıp ensesine bir tane geçirdi.

"Lan kum torbası mı benim ensem?" dedi Emir. 

"Anlamını biliyor musun lan afkuran ne demek?" dediğinde Emir dudak büzüp omuz silkti.

"Tahir dedemden duymuştum, " dediğinde Baran güldü.

"Ne demekmiş o?" dediğimde Güneş güldü ve "havlayan demek," dediğinde bu sefer ben güldüm.

"Tamamdır afkuran Yusuf olacak bunun adı. Malum geçen gün küfür ede ede bir hal oldu." dediğimde sadece Emir gülüyordu. 

"İyi sen bilirsin," dedi Baran. Yine telefonu çalınca "Hay senin telefonuna zil sesine ya!" diye bağırdı. Aslanlardan sonra hiç durmdan çalıyordu telefonu. Arayan Yusuf'tu.

"Aden kurbanın olayım he de şu adama ağzıma sıçıyor gelmek istemiyor dedikçe," dediğinde içten içe zevkten dört köşeydim. Sabahtan beri arayıp duruyordu Yusuf. Beni çağırıyordu ama ben de inatla hayır diyordum.

"İyi madem," dedim, istemem ama yan cebime koyayım...

"Yani sırf senin için,"dediğimde Güneş ve Emir kahkahalarla gülmeye başladılar.

"Yaa benim için mi? Sağ olasın canım kardeşim benim," dedi Baran bozuntuyla. Ona dil çıkarıp eve doğru gittimç Kapıdan Hatice ablaya bağırıp telefonumu geitrmesini rica ettim.

"Ehh gidelim o zaman." dediğimde bana ters ters baktı Baran. Yusuf sabahtan beri canını okuyunca böyle sinirli olması normaldi tabii. Önden önden gidip arabasının önünde durdum.

"Siz beni idare edersiniz." diyerek Güneş'le Emir'e bağırdım.

Yola çıktığımızda çok keyifliydim. Telefonumu arabaya bağladım ve gece Emir uyurken onun telefonundan kendime yolladığım yeni şarkısını açtım. Yerimde kıpırdanıp şarkıyı mırıldanırken Baran bu halime gülüyordu.

"Hayır hem sabahtan beri gitmem diyorsun hem de şimdi böyle keyifle gidiyorsun. Kızları anlamak harbi zor." dediğinde güldüm.

"Annem süründür dedi. Benimde süründürmem buraya kadar, oy uzun boylu yiğidim benim kıyamam ben ona. " dediğimde Baran kahkaha attı. 

"Gerçi önce o laz burnundan bir güzel getireceğim onun," dedim keyifle.

"Sıç ağzına sıç!" dedi keyifle. 

"Ama ayıp abin o senin nasıl laflar bunlar, aa aa!" dediğimde bana inanamayan bakışlar attı. 

"Kızım yemin ediyorum pes koca bir pes sana," dedi. Gülüp şarkıyı söylemeye devam ettim.

Çiftlik evinin önünde durduğumuzda hava artık iyiden iyiye kararmıştı. Baran dönüp bana baktı. "Gazanız kolay olsun Aden Hanım," dediğinde sırrtım. 

"Sağ ol yakışıklı haydi görüşüz," dedikten sonra yanağından makas alıp indim arabadan.  Ben çiftlik sınırları içine girince Baran basıp gitti. Aklıma gelen şeyle hızla cebimdeki telefonumu çıkarıp Emir'i aradım.

"Ne?" diyerek açtı telefonu.

"Annemler ben olmadan sakın konuşmasınlar, beklesinler beni." dediğimde yüzüme kapattı. 

Oflayıp telefonumu cebime attım. Eve doğru giderken gözüme at ahırı takılınca adımlarımı o tarafa çevirdim. İçeri girdiğimde Akkız'ın olduğu kısımda yaşını başını almış bir adam duruyordu.

"Merhaba," diyerek kendimi belli ettim. Adam dönüp bana baktı ve yüzünde sıcacık bir güücük oluştu. Akkız bana bakarak sesler çıkardığında onlara yakınlaştım.

"Merhaba kızım," dedi adam o sıra. Başımla tekrar selamladım adamı. 

"Siz?" dediğimde "Adım Hakkı, bu çiftlikten ve atlardan ben sorumluyum kızım." dediğinde başımı salladım. Onu ilk defa burada görüyordum.

"Sen de  Aden olmalısın," dediğinde adımı nereden bildiğine takılsam da çok üzerinde durmadım ve başımı salladım.

"Seninki Kara Oğlan sıkılınca aldı gitti onu. Gelir birazdan," dediğinde Yusuf'u kast ettiğini anladım. Akkız'ın yanına vardığımda bana yaklaştı ve ağız kısmıyla omzumu dürttü.

"Senin Kara Oğlan'la benim kara oğlan bizi bırakıp gitmişler ha kızım," dediğimde kişnedi. Gülüp yelelerini sevdim ve gözünün biraz altından öptüm onu. 

"Doğurdu doğuracak." dedi Hakkı amca.

"Kızım," dedim Akkız'ı sevmeye devam ederek.

"Anne mi olacaksın kız sen?" dediğimde başını omzuma doğru eğdi. Gözlerinin arasındaki o geniş boşluğu sevdim. 

"Güzel kızım benim." diyerek sevmeye devam ettim.

"Sizde evin anahtarı var mı? Eve geçeyim ben." dediğimde Hakkı amca başını sallayıp anahtarı cebinden çıkarıp bana uzattı.

"Teşekkür ederim," dedim ve son kez Akkız'ı öpüp ahırdan çıktım ve çıktığım  gibi biraz uzakta Karan Oğlan'ın üzerinde siyahlara bürünmüş bir Yusuf'la karşılaştım. Beni fark ettiğinde dört nala koşan Kara Oğlan'ı dizginlemeye çalıştı. Allah'ım sen neler yaratıyorsun ya Rabbim?

 Ona sırtımı dönüp eve ilerledim ve o gelene kadar çoktan eve girmiş oldum. Kalın tabanlı uzun beyaz çizmelerimi çıkarıp içeri girdim. Evin içi hamam kadar sıcaktı. Işıkları açtım ve direkt mutfağa geçip kendime su doldurdum, tezgaha yaslanarak küçük yudumlar alarak içmeye başladım. Bir yandan da Yusuf'un gelmesini bekliyordum.

"Aden," diyerek eve girdi. 

Ses etmedim, önce salona bir göz atıp buraya doğru geldi. Beni gördüğünde yüzü aydınlandı. Aynı şeyi kendim için diyemeyecektim çünkü Yusuf'un yüzü yara bere içindeydi. Sol kaşı açılmış, sağ elmacık kemiğinin üzeri mosmor olmuş ve küçük açılmalar oluşmuştu. Boynunda ise bir iki tane çizik vardı.  Kendimi tuttum ve ona bir tepki vermedim. 

"Aden," dedi bir tepki vermemi isteyerek fakat yaptığım tek şey yüzüne bakarak su içmek oldu.  Tek kaşımı kaldırıp ne der gibi başımı salladım.

"Hoş geldin," dediğinde bardağı tezgaha bırakıp ellerimi göğsümde bağladım. Onun bu hiçbir şey olmamış gibi tavırları sinirlerimi bozmaya başlamıştı.

"Hoş gelmek, sana mı?" dediğimde kaşları yukarı doğru hareketlendi ve dudaklarını birbirine bastırdı.

"Peki, anlıyorum bana kızgınsın ama," dediğinde güldüm. Tezgaha bıraktığım bardağı tekrar elime alıp parmaklarım arasında döndürüp inceledim. 

"Yavrum, hadi gel içeri geçelim konuşalım." dediğinde ona baktım ve şirince sırıttım. Bana şaşkın bir halde bakarken elimdeki bardağı ona doğru fırlattım. Yusuf bardaktan kılpayı kurtulduğunda bana şok olmuş bir halde baktı.

"Aden ne yapıyorsun yavrum sen!" dediğinde üzerine yürüdüm.

"Yavrummuş göstereceğim ben sana yavrumu. Dur sen dur," diyerek parmağımı salladım yüzüne. Gülecek gibi oldu ama şu an yaşadığı şeye anlam veremediği yüzünden belliydi.

"Aden," dedi güler gibi. 

"Ne Aden?" diye bağırdım ona.  

"Yavrum sakin mi olsan?" dedi bir yandan da üzerine yürüyorum diye geri geri adımlıyordu.

"Neden sakin olayım ki?" dedim sinirle gülerken.

"Yüzüme bakmadın, bir şey demeden def olup gittin sonra hiçbir şey olmamış gibi bana mesajlar atıp Baran'ı arayarak 'bana Aden'i getir' dedin!" durumun ciddiyetini anlamış olacak ki yutkundu ve başını salladı.

"Özür dilerim," dediğinde daha da sinirlendim.

"Ne özrü be ne özrü!" dedim. Ben mutfak eşiğindeyken Yusuf şömineye doğru ilerliyordu. Eşiğin yanında duran yüksek sehpanın üzerinde duran küçük at biblosunu alıp Yusuf'a atmak için havaya kaldırdım.

"O olmaz! O olmaz," diye bağırsa da umursamadım ve ona fırlattım. Soluna doğru kayıp kendisini kurtardı. 

"Aden!" diye kızdığında sinirle soludum. 

"Birde bana kızıyor musun?" diye bağırdığımda başını sağa sola hızlı hızlı salladı. 

"Yok sevgilim ne kızması haşa, bir durulsanda konuşsak?" dediğinde durdum. 

"Hah, dur orada tamam mı ayağına bir şey batacak," dedi.

"İt herif," dediğimde şaşkınlıkla bana baktı.

"Ne?" dedi.

"Domuz!" diyerek ona hakaret ettiğimde dudaklarını dişledi ve burnundan nefedini bıraktı.

"Birde gülecek misin?" diye bağırdığımda gülmemek için yanak içlerini ısırdı.

"Yok, yok yavrum ne gülmesi asla!" derken bile gülüyordu.

"Gül sen gül'" dedim öfkeyle.

"Ben daha çok güldüreceğim seni, dua et küfür etmeyi sevmiyorum yoksa neler derdim sana," diye konuştuğumda açtığımız mesafeyi kapatmaya başladı.

"Gelme çok sinirliyim ben sana!" desemde oralı olmadı ve yanıma gelip beni omzuna attı.

"Yusuf!" diye çığlık attım. Salona geçtiğimizde beni koltuğa bıraktı.  Hemen önümde ayakta duruyordu.

"Sakin ol sevgilim," dediğinde dizine tekme attım. 

"Ah, yavrum ne yapıyorsun ya!" diye dizini tuttu. Onun dizi kadar benimde ayağım acımıştı.

"Beter ol," dedim. Derin nefesler alıp verdi, yüzünü sıvazladı.

"Tamam, haklısın özür dilerim. Ama bir konuşsak ya önce ben sana anlatsam kendimi." 

"Yok canım neden konuşalım, üstünden kaç gün geçmiş hem ne münasebet sen benimle konuşmak yerine git adam döv, dayak ye şu haline bak!"

"İyi yaptım, gebertmediğime dua etsin o it!" diye burnundan soludu. Oturduğum yerden kalkıp koca cüssesini göğsünden itekledim.

"Aferin sana, aferin geri zekalı," diye bağırdım. 

"Aferin tabii aferin bana!" diyerek üzerime gelip bağırdı.

"Ne yapsaydım ha ne yapsaydım!" diyerek tekrar bağırdı bana.

"Bana gelecektin!" diyerek bağırdım ben de. 

"Sen bana gelmedin Yusuf, sen bana gelmedin!" durdu.

"Ben hep sana gelirken sen gelmedin, sana mesaj attım ona bile dönmedin... İki gün iyi geldi mi bari sana. Yatıştı mı sinirlerin?" yutkundu, gözlerini kaçırıp nefeslendi.

"Ben de sabahlara kadar ağladım Yusuf neden yok diye, sonra dedim niye ağlıyorum ki eğlen anasını satayım!" bağırarak yanına kadar gittim ve sağ göğsüne vurdum. 

"Ne geçti eline o adamı dövünce, o gün hiç yaşanmamış mı oldu şimdi? Ben ölümden dönmemiş mi oldum ha söylesene!" öfkemi kusmamı izliyor asla ağzını açmıyordu.

"Sen gittin hastanelik ettin o adamı attın öfkeni sonra geldin buraya sığındın... Beni düşünmedin bile!" diye bağırırken ağlamaya da başlamıştım.

"Ben kime saldırıp atacaktım öfkemi düşünmedin değil mi kime sığınacağımı düşünmedin!" bana adımladı ama bu sefer ben geri geri adımladım.

"Ben her defasında sana sığınırken sen benden gittin Yusuf!" 

"Korktum çünkü!" diye bağırdı. 

"O kadar çok korktum ki ne yapacağımı ilk defa kestiremedim!" devam etti bağırarak konuşmaya.

"Bu mu açıklaman, korktun öyle mi ?" diyerek arkamı döndüm ona ve salonda ileri geri yürüdüm.

"Evet korktum! O an öldün sandım Aden! Araba gelip gitti ve sen yoktun!" diyerek kollarını iki yana açarak bağırdı.

"Bu neyi değiştirir Yusuf?" dedim sakinleşen sesimle.

"Korktun diye benden gittin..." ağlıyordum.

"Aden ağlama," dedi.

"Sen benim kollarımda öldün Yusuf, ben yine de gitmedim senden... Bu ellerim.!" diyerek ona uzatarak gösterdim avuçlarımı. "Bu ellerim senin cesedini kucakladı ama ben yine de senden gitmedim, sen bana nasıl gelmezsin!" yanıma geldi, beni sarmaya çalışsa da onu itekledim ve sarılmasına izin vermedim.

"Yapma kurbanın olayım yavrum!" dedi sinirle. Siniri kendisineydi...

"Yaptığım bir şey yok!" diye bağırdım yine birden öfkelenerek. Bir duruyor, bir bağırıyor, bir sakinleşiyordum. Bu halim bu gece beni ilk defa korkuturken ilk defa kendim için endişe ettim. 

"Aden," diyerek bana tekrar sarılmak istedi ama yine geri çevirdim onu. Buna çok sinirlendi ve bana arkasını döndü. Kafasına sertçe vurarak  kendisine sövüyordu.

"Her şeyi geçtim sen nasıl hem kendine hem mesleğine hem de ailene zarar verebilecek bir şey yapabilirsin?" dedim onun öfkesine denk bir öfkeyle. İkimizde barut gibiydik...

"Ne mesleği ne ailesi kızım!" diyerek yürüdüğü yolu aynı hızla geri dönüp tam önümde durdu. Boğazı bağırmaktan kıpkırmızı kesilmiş şakaklarındaki damarları belirginleşmişti.

"Benim dünyamda her şey sen demek Aden!" sesi yeri göğü inletti. Yüzüme değilde kalbime çarptı kelimeleri.

"Ne mesleğim ne ailem ne arkadaşlarım! Söz konusu sen olunca ben herkesi her şeyi ezer geçerim!" 

Elleriyle yüzümü kavrayıp alınlarımızı birleştirdi. Nefeslerimiz yüzümüzü yalayıp geçiyordu. Parmak uçlarıyla gözyaşlarımı silip gözlerimden öptü. "Sen benim her şeyimsin Aden," dedi. Dudaklarını yüzümün her köşesinde gezdirmeye başladı.

"Küsüm ben sana," dedim kırgınca. 

"Eyvallah, başım üstüne." dediğinde daha da çok ağlamak istedim.

"Kırgınlığında, kzıgınlığında, acında, mutluluğunda, balında, zehrinde hepsi başım üstüne..." dediğinde hıçkırarak ağlamaya başladım ve daha fazla dayanamayarak kollarımı beline yaslayıp göğsüne sığındım.

"Seni böyle ağlatan beni de siksinler..." dediğinde beline vurdum. Burnunu saçlarımın arasına karıştırdı ve derin derin kokladı saçlarımı. 

"Korktum," dedim ilk defa ona itiraf ederek. 

"O arabayı gördüğümde öyle çok korktum ki Yusuf," diye konuştum hıçkırıklarımın arasından.

"Ben kimseye korktum diyemedim..." dedim. Beni saran kolları daha da sıkı sardı onun kolları arasında küçücük kalan bedenimi.

"Ben hep sana dedim derdimi, sana sığındım ben hep, sen de öyle gidince ben kimsesiz gibi kalakaldım," nefesleri alnıma vuruyordu.

"Sıç ağzıma," dediğinde ağlayışlarımın arasında güldüm.

"Öyle yapacağım zaten," dedim. 

Başımı göğsünden kaldırdı, yüzümü avuçladı bir kez daha. Tenimi okşadı parmakları, dudaklarını alnıma yaslayıp orada soluklandı. Parmaklarım yaralarında gezindi. Parmaklarımı tutup hepsini tek tek öptü.

"Şu haline bak," dediğimde güldü, "sen bir de diğer tarafı gör," dedi.

"Babanlar, diğerleri çok endişelendi karakolu duyunca..." dediğimde dudaklarıyla susturdu dudaklarımı.

"Sen, başkası değil beni sen ilgilendiriyorsun," dedi ve tekrar dudaklarıma yöneldi. 

Elleri belime dolandı, ellerim omuzlarına dolandı. Dudaklarımı şefkatle seven dudakları geçip giden her saniyede hoyratlaşıyordu. Beni öpüşü kalbimi delice bir ritme hapsederken ona kayıtsız kalamayan yanım aynı karşılığı veriyordu. 

"Şömine, şarap ve biz?" dedi nefes nefese benden koptuğunda. 

"Kabul edildi..." dedim ben de nefes nefese. 

Yusuf beni şöminenin önüne kucaklayarak taşıdı. Önünde durduğumuzda beni kucağından indirdi ve yukarı çıkan merdivenin oraya gitti ve bir çeşit kiler olarak kullanılan merdivenin alt kısmının kapaklarından bir tanesini açtı ve içinden el örgüsü kalın bir battaniye alıp geldi. Onu şöminenin önüne serdikten sonra oturmamı istedi. Şömineyi hızlıca yaktıktan sonra başımın tepesini öptü.

"Bekle yavrum hemen geliyorum," dedi ve mutfağa gitti. Beş dakika kadar sonra elinde iki kadeh ve bir şarap şişesiyle geri geldi. Onları şöminenin önüne bıraktıktan sonra mutfağa geri döndü ve kısa sürede elinde küçük bir tepsiyle geldi. Onu da şarabın yanına bıraktıktan sonra yanıma yerleşti ve beni belimden tutup kucağına çekti. Sırtım göğsünde, bacaklarım yan bir şekilde kucağında uzanır şekilde oturuyordum. Elleri saçlarımı severken dudaklarında buselenen gülüşüne parmağımı dokundurdum.

"Saçlarının uzadığını fark etmiştim ama bu kadar uzandığını yeni fark ediyorum." dedi ellerini saçlarımın ucuna kadar kaydırarak. Kalçamın hemen üzerindeydi saçlarım artık. Bir tutamı parmağına dolayıp burnuna yaklaştırdı ve kokladıktan sonra öptü o tutamı.

"Özürlerin bir anlamı olmaz ama..." dedi gözlerini gözlerime çıkarırken.

"Özür dilerim yavrum. Öfkem, korkum gözümü öyle bir kör etti ki saldırmak istedim. Sadece saldırmak..." iç çekti, burnuyla burnumu dürtüp burun ucumu öptü. 

"Kendimi frenleyememekten sana bile zarar verebilmekten korktum,"dedi. 

"Sen bana zarar vermezsin Yusuf," dediğimde güldü.

"Fiizksel olarak evet ama şu haline baksana, yine ağlattım seni!" dedi kendine kızan tavrını sürdürerek. Çenesinden öptüm peş peşe. Kucağından biraz kayıp şaraba uzandım ve açması için ona uzattım. 

"Tepside tirbüşon var yavrum onu da verebilir misin?" dediğinde tepsiye uzanıp tirbüşonu aldım ve ona uzattım.  Şarabı açtığında elinden aldım ve kadehleri doldurdum. 

"Seni ilk defa küfür ederken duydum. Yani maldır salaktır diğerlerini küfürden saymadığımızdan." dediğimde güldü. 

"Ne demiştin sahi," dedim ona bakarak.

"Evveliyat mıydı cibilliyet miydi?" güldü, elindeki kadehi yanına bırakıp boynumu kavradı ve üst dudağımı dudaklarının arasına çekip ezerek öptü. Geri çekilip kadehini aldı ve kafasına dikip tekrar bana döndü. Bu sefer alt dudağımı dudaklarının arasına aldı ve ıslak darbelerle sevdi tenimi. 

"Seni sevmeme izin var mı?"dediğinde yutkundum. Hâlâ elimde tuttuğum kadehi başıma diktim. Yusuf bu halime kıkırdarken ona baktım ve başımı sallayıp  "Var," dedim. 

Yanağımda burnunu gezdirip koklayarak öptü tenimi. Kazağımı yukarıya doğru sürükleyip çıkarttı. Karşısında beyaz atletimle kaldığımda hayıflandım.

"Ya ben bunu hiç böyle hayal etmemiştim ki... Resmen beyaz pamuklu atletimle karşındayım..." dediğimde Yusuf başını geriye atarak kahkaha attı.

"Gülme, hiç seksi değilim şu anda," dedim. 

"Onuda çıkaralım o zaman," dedi ve saniyeler içinde beni düz, siyah sütyenimle bıraktı. Gözleri önce gözlerime değdi, oradan burnuma, dudaklarıma, çeneme düştü bakışları. Ağırca yutkunup dudaklarıma ıslak bir öpücük bırakıp beni gözleriyle sevmeye devam etti. Elleri sırtımda geziniyor, baskılayıcı parmakları tenime kazınıyordu.

Boynuma sokulup orada soluklandı. Dudaklarını kulağımın arkasına doğru sürükleyip ıslak darbelerle omzuma kadar geri indi. Omzumdan çeneme doğru sürüklenen ıslak dudaklar bedenimde bir titremeye sebep olurken ellerimi Yusuf'un omuzlarına sardım. Çene kemiğime diş darbeleri attığında kucağında hareketlendim ve nefes nefese adını inledim.

"Yusuf," dedim nefesim sekteye uğrarken. 

Dudakları tekrar boynuma kaydığında beni belimden kavradı ve diğer tarafa çevirerek yumuşak battaniyenin üzerine yatırdı. şöminenin harı tenime çarpıyordu şimdi. Ağırlığını üzerime vermeden hemen önce üzerindeki siyah boğazlı kazağını altındaki siyah tişörtüyle birlikte çıkarttı. Bu ana o kadar hazırsızdık ki... Sadece birbirimize olan aç hislerimizle hareket ediyorduk.

"Bacaklarını arala," dedi arzuyla harmanlanan sesi. Peş peşe heyecanla yutkundum ve onun için bacaklarımı araladım. İri bedenini bacaklarımın arasına soktu ve gövdesini gövdeme yasladı.  

"Tenin," dedi burnunu koluma sürterek omzuma doğru çıkarken.

"Kokun," dedi göğüs arama kayarken. Öpmüyor, sadece kokumu soluyordu. 

"Kalbin kalbime," dedi sol göğsümün hemen altına dudaklarını yaslarken.

"Dudağın dudağıma," dedi dudaklarımdan öperken.

"Tenin tenime," dedi gerdanımı peş peşe öperken.

Boynuma yöneldi tekrar.  Yöneldiği yeri dudaklarının arasına kıstırıp emdi. Tenime batan sakalları tatlı bir sızı bırakıyordu bedenimde.  Bu sızılar beni ateşler içinde yakarken "Yusuf," diye inledim bir kez daha. Adını kendi sesimden duymayı o kadar çok seviyordum ki...

"Yusuf'un canı," dedi kulağıma fısıldayarak.  Sonra dudakları kulak mememde gezinip dişleri arasında ezdi. Göğsümde sıkışan nefesimle dudaklarımı yeni bir nefes almak için araladım. 

Ellerini bel hizamdan kaydırıp bacağıma yasladı ve baldımı sıkarak sevdi. Sonrasında bacağımı kavrayıp beline sardı ve kendine daha geniş bir yer açtı bacak aramda. Dudakları göğüs oluğuma doğru süzüldü. İki göğüs aramın arasındaki o boşluğu nefes nefese soluklandı ve önce dişlerini geçirip sonrasında ıslak dil darbeleriyle emdi. 

"Ah, Yusuf!" dedim gözlerim  kayarak kapanırken. 

Bacağımda oyalanan elini göğsüme çıkardı ve sütyenin üzerinden sol mememi avuçladı. Sütyenim onu rahatsız etmiş olacak ki beni belimden biraz destekleyerek doğrulttu ve kopçayı açıp siyah sütyenimi  tenimden söküp aldı. Onun karşısında ilk defa bu denli çıplakken utancı ilk defa hissetim. Halimi fark etmiş olacak ki duraksadı.

"Utandım," dedim fısıldayarak. 

"Oynak Aden'im nereye kayboldu?" diye sorduğunda omuz silktim. Beni belimden biraz daha destekledi ve kucak kucağa iç içe geçmiş bir halde oturmamızı sağladı. Çıplak göğüslerim çıplak göğüslerinde eziliyordu.

"Bu gece," dedi eli boynumu sararken. Dudakları çenemde gezindi yine.

"Utanmasak mı?" dediğinde nefes nefese başımı salladım.  Soğuk parmakları boynumdan kaydı. Her iki eli de sırtımda yerini bulduğunda göz göze geldik. Başımı salladım, bugüne kadar ona karşı hep cesurken şimdi böyle olmam tamamen sonucunda ne olacağını bilmemden kaynaklıydı sanırım. Derin nefesler alıp verdim. 

 Bu sefer ilk atağı ben yaptım ve dudaklarına yöneldim. Bana karşılık verdiğinde öpüşlerimiz hoyratlaştı, geçen günlerin acısını çıkarmak ister gibi tüketiyorduk nefeslerimizi. Alt dudağına bıraktığım ani ısırıkla adımı inledi. Bir kez daha ısırdığımda geri çekildi.

"Aden!" dedi nefes nefese. 

Çenesine kaydı dudaklarım onun öptüğü gibi öptüm çenesini, çene hizasını. Ara sıra ısırıklar bıraktım ara sıra emdim tenini. Parmakları saç diplerimde gezinip acıtmadan çekiştirdi. Dudaklarımıza tekrar saldırıdığımızda kucağında olmanın verdiği avantajla topuklarımı beline doğru kıvırdım ve daha rahat yer edindim kucağında. 

Nefes nefese tekrar ayrıldığımızda dudaklarının rotası göğüslerim oldu. Beni tekrar yere uzandırırken parmaklarının sırtıyla göğüslerimde gezindi.  Parmaklarının gezindiği yerlerde dudakları gezinmeye başladığında kalçamı istemsiz olarak yerden kaldırıp kasıklarına sürttüm.

"O kadar güzelsin ki, çok güzelsin be kızım!" dedi dokunuşlarından tomurcuklanan göğüs ucuma nefesini üflerken. Altımdaki battaniyeyi avuçlayan ellerim ona dokunma ihtiyacıyla bedenine tekrar dadanmıştı.  Dudakları göğüslerimde can bulurken ellerim sırtında geziniyor, nefesim tenine değip atmosfere karışıyordu.  Dudaklarının göğsüme yaptığı işkencelerin boyutu artıkça belim yay gibi gerilip beni kuşatan bedenine yaslanıyordu. 

"Ah..." diye inledim dişlerini göğsümün yumuşak etinde hissettiğimde. İnlemem hareketlerini daha da sertleştirince tırnaklarımı parmaklarımın gezindiği sırtına bastırmadan duramadım.

Bacaklarım belinde asılı durmaktan uyuşurken onlar çözdüm ve iki yanıma doğru iyice araladım. Yusuf'un ağır bedenini sarıp biraz daha üzerime ağrılığını vermesini sağladığımda "ezileceksin yavrum," dese de oralı olmadım. 

"Böyle olalım." dediğimde başını salladı. 

Dudakları göğsümden kayıp karnıma doğru inerken nefes nefese dirseklerimin üzerinde yükseldim ve onu izlemeye başladım. Göbek deliğimin hemen üzerinde biten taytın bel kısmını çekiştirerek kalçama kadar indirdi ve  Islak darbelerini  karın bölgemde gezdirdi. Dudakları kasıklarıma kadar indiğinde bakışları beni buldu. 

"Çıkart," dedim taytı kast ederek. Bana itaat etti ve taytımı çıkarıp diğer kıyafetlerin üstüne fırlattı. O dizlerinin üzerinde durmuş kararan bakışlarıyla beni izlerken ben de dizlerimin üzerinde durdum ve ellerimi pantolonuna uzattım. Önce kemerini çıkartıp sonrasında pantolonun düğmesini açıp fermuarını indirdim. Bunları yaparken asla gözlerimi gözlerinden ayırmadım.

"Aden," dedi dolu dolu...

"Yusuf," dedim cayır cayır yanan sesimle.

"Bu gece sen ve ben..." dedi.

"Bu gece sevgilim, biz birbirimize kavuşalım artık!" dedim.

"Kavuşalım yavrum," dedi.

Dudaklarımız bir kez daha birbirine çarptığında oldukça şiddetliydi. Yusuf pantolonunu çıkarıp beni tekrar yere uzandırdığında tüm ağırlığını bana vermesini sağlayarak bedenini sardım. Dudaklarımız bir savaşın içindeyken kasıklarımız durmadan birbirine çarpıyor, kavuşmak için sabırsızlanıyorlardı.

Dudaklarımızın arasından firar eden dillerimiz birbirine dolandığına Yusuf'un dudakları arasında inledim. Ortamda sadece şöminenin sesi ve bizim seslerimiz yankı yaparken ne denli gürültülü olduğumuz umurumuzda değildi. Dudaklarımız tekrar ayrıldığında Yusuf'un dudakları tekrar tenimde dolanmaya başladı ve kasıklarıma kadar kaydı. Nefes nefese durduğunda bedeni bedenimden bayağı kaymıştı. Yüzü tam olarak karnımın birkaç santim aşağısındaydı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan dudaklarını kasıklarıma değdirdi. Siyah iç çamaşırımın dikiş yerleri boyunca dilini gezidirp dudaklarını iç çamaşırımın üzerinden kadınlığımın en tepesine yasladı.

"Yusuf!" diye inleyerek başımı geriye doğru attım ve belimi gerdim.

"Adımı böyle inlemen..." dedi. 

Alt dudağımı ısırarak ağzıma yuvarladığımda bana çarpık bir gülümsemeyle baktı ve göz kırptı. Dudakları iç çamaşımın üzerinden gezinmemesi gereken yerlerde gezinmeye başladığında aralıklı duran dudaklarımın arasından nefeslendim ve kalçamı ona doğru refleks olarak kaldırdım. Bacaklarımın arasında doğrulduğunda ona baktım. Kalçasını sıkıca saran boxerıyla kalmıştı. İyileştikten sonra kilo almaya başlamıştı. Eski kilosuna ulaşamasa da şu anda bile oldukça cüsseliydi. 

"İyi ki seni beklemişim, iyi ki nefsime yenik düşüp sana ait olan bedenimle sana ihanet etmemişim," dedi gözleri git gide kararırken.  

"Tenin tenime çok yakışıyor sevgilim," dedi ve üzerime eğilip göğüs kafesimin üzerini öptü. Yüzünü kavrayıp yüzüme doğru çektim onu. Yüzünün her köşesini dudaklarımla sevdim. 

"İyi ki sen sevgilim, iyi ki tüm ilklerimiz birbirimizin... " dediğimde başını salladı.

"Tenin," dedim parmaklarımı esmer teninde gezdirirken. 

"Tenime çok yakıştı sevgilim..." 

Boynumu nazikçe kavrayan parmaklarıyla yüzlerimizi yakınlaştırdı ve tekrar dudaklarımızın kavuşmasını sağladı. Dudaklarımın arasında hareketlenen üzt dudağını yumuşaklıktan çok uzak bir hareketle emdiğimde kasıklarını güçlü bir darbeyle kasıklarıma yasladı. Bu temasla gözlerim kayarken kulağıma çarpan iniltisi kalbimin ritmini bozdu. Birbirinden kopmayan dudaklarımızla birbirimizi tüketirken bedenimde hoyratça gezdirdiği parmaklarımı belime gömdü ve acıtmadan tenimi parmakları arasında sıkıştırdı. 

Dudaklarımızı ayırdığımızda alınlarımızı birbirine yaslayıp yanan ciğerlerimizi rahatlatmak için nefeslendik. Yusuf''un tenimde dolanan parmakları iç çamaşırımı kavradığında gözleri gözlerimi buldu. 

"Çıkarayım mı yavrum?" yoğun bakan kara gözlerine tutundu mavi gözlerim. Gözlerinde soluklandım. 

"Çıkar," dedim kısık sesimle. Dudaklarını alnıma bastırıp boynuma kadar çekmeden sürükledi sıcak dudaklarını. İç çamaşırıma dadanan parmakları küçük kumaşı tenimden sıyırmaya başladığında kalbim çok hızlı atmaya başladı. Daha önce defalarca birbirimize dokunmuş, sevmiştik ancak şimdi birbirimizde kaybolduğumuz bu anda ilk defa çırılçıplaktım. 

"Çekinme yavrum, rahatsız olursan..." dedi benim bile yeni fark ettiğim titreyişimi fark ettiğinde. Saçlarına daldırdım parmaklarımı. 

"Çekinmiyorum, sen benim canımsın senden rahatsız olmam ben..." dediğimde sol göğsüme yasladı dudaklarını. Usulca öptükten sonra göğüs ucumu dişlerinin arasında çekiştirdikten sonra sızısını almak istercesine yumuşak darbeler vurdu tenime. 

Göğüslerimde gezinen dudakları usulca aşağı doğru iniyordu. Saçlarının arasındaki parmaklarımı diğer parmaklarımın yanına kaydırdım ve tırnaklarımı sırtında boydan boya gezdirdim. Dudakları kasıklarımı teğet geçip bacaklarıma kaydığında kasılan bedenimle bacaklarımın arasında hissettiğim o ince sızı aynı anda bedenime dadandı. "Yusuf..." diyerek adını inledim bir kez daha.

Dudaklarının sıcaklığı beni parçalara ayırmaya başlarken geçip giden her saniye daha da yoğun bir hal alıyordu dudaklarının baskısı.  Bacaklarımın iç kısmında hissettiğim dil darbeleriyle inleyerek saçlarına asıldım. 

"Yusuf!" diye inledim bir kez daha. Dudakları diz kapaklarıma kadar süzüldü tenimde.  Doğrulup tekrar bana geldiğinde dudaklarıma sıkı bir öpücük bıraktı. 

"O kadar güzel, o kadar eşsizsin ki..." parmaklarımı ensesine çıkartıp dağınık saçlarının arasına sokuldum usulca. Beni sevişinin karşısında konuşmaya mecalim kalmamıştı. Elimin birini teninde sürükleyerek yüzüne çıkardım ve yanağına yasladım.

"Seninim ya, ondandır..." dediğimde güldü.

Burnumun ucunu dişleriyle sıkıştırdıktan sonra dudaklarıma yöneldi tekrar. Kollarımı boynuna sarıp alt dudağını dişleyip nefesimi verdiğimde dudakları kıvrıldı. Belimden kavrayıp aniden yerlerimizi değiştirdiğinde şimdi yatan o kucağında olan ise bendim. 

"Ben de seninim yavrum, istediğin gibi..." dediğinde  güldüm.  

Ellerini başının altına yaslayıp çapkın bir sırıtışla kucağında olan çıplak bedenimi süzdü zevkle. Ellerimi göğsünde gezdirdim. Üzerine eğilip sol gözüne bıraktım ilk busemi. Oradan yanağına, çenesine, boynuna dadandım. Boynuna onun bana yaptığı eziyetleri yapmaya başladığımda bu sefer inleyen oydu. Kalçalarımı tutup kasıklarına yasladı ve ileri geri hareket etmemi sağladı. Boynundan göğsüne kaydım. Şömine ateşinin ışığında gözüme takılan yara izlerini izledim. Bedeninde o kadar çok bıçak yarası vardı ki... Her tarafı dikiş izleriyle doluydu. Sol göğsünün hemen altında olan ilk izine yasladım dudaklarımı, oradan iki göğsünün arasındaki uzun izde gezindim. Sonra diğerlerine kondurdum dudaklarımı. 

"Bu izler," dedim titreyen sesimle. kalçamda olan elleri yüzümü kavradı. Dolu dolu olan gözlerimin üzerinde baş parmaklarını gezdirdi. Uzandığı yerde doğruldu. Kucak kucağa oturuyorduk şimdi.

"Bu izler..." dedim bir kez daha. Dudaklarımı öptü uzun uzun. Dilini dilime kattı, tıkanan nefesime nefesini çarptı.

"Bana geri dönüşünün kanıtı bunlar, ne denli güçlü bir adam olduğunun izleri..." dedim. Saçlarımı sevdi, çenemde gezindi dudakları.

"Benim gücüm sensin Aden, benim gücüm sensin ve benim tüm dönüşlerim, gelişlerim, gidişlerim hep sana olacak..." omuzlarına sardım kollarımı. 

Hareket edenen ademelmasını öptüm. Oradan tekrar boynuna yöneldiğimde etini dişlerimin arasında ezdiğimde nefes nefes inledi.  Tekrar ısırdım ve dişlerimi boynunda boydan boya gezdirip emdim. Aldığım hazla daha da ileri gidip ısırıdığım etini dişlerimin arasında ezdiğimde "Siktir! Dur yavrum!"  diye resmen kükrediğinde sırıttım. 

Belimi sıkıca tutan elleri bir anda yerlemizi değiştirdiğinde yine onun altında kalmıştım.  Birbirine çarpan kasıklarımızla daha da belirginleşen sertliğini hissetmiştim. O sertliği gözlerimin içine bakarak çıplak kadınlığıma sürttü. Başım geriye düştüğünde dudaklarını boğazıma yasladı. "Kokun, başımı döndürüyor," dediğinde sırıttım. 

Dudaklarını bir kez daha tüm tenimde gezdirip kasıklarıma geldiğinde nefes nefese yükseldim yine dirseklerimin üzerinde.  Gözlerini gözlerimden çekmeden kasıklarımdan uyluklarıma kadar dolandırdı dudaklarını.  Kadınlığıma çarpan sıcak nefesi içimde sıcak akıntılara sebebiyet verirken göğsüm hızla inip kalkıyordu. 

"Yusuf," dedim. Dudaklarını tepe noktama bastırıp geri çekildi. 

"Aden," dedi şükreder gibi. 

"Aden, Aden, Aden..." dedi nefesini tenime çarparak. Sol avcumu çenesine yaslayıp onu üzerime çektim. Dudaklarımı tenimde sefa süren dudaklarına bastırdım. Ellerim boxerına gittiğinde güldü.

"Oynak Aden'im hoş gelmiş, onun bu cüretkar hallerini özlemişim." dediğinde sırıttım çenesine dişlerimi geçirdiğim esnada boxerını teninden sıyırdım. Bana yardımcı olup çamaşırından kurtulduğunda ikimizde anadan üryandık. 

"Yavrum," dedim kollarıyla bedenimi sararken. 

"Ben istedim diye..." dudaklarını dudaklarımla susturdum.

"Ha şimdi ha seneler sonra... Bir fark olmayacak Yusuf... Biz yine aynı tutkuyla, aynı sevgiyle dokunacağız birbirimize. Zamanın bir önemi yok. Beni tamamen kendine ait kıl, tamamen bana ait ol istiyorum." 

Dudaklarımızı birbirine mühürleyip bedenlerimizi engelsizce birbirine temas ettirdik. Bu temasla bedenim, ruhum medcezirler yaşadı, alabora oldum. Alınlarımızı yasladı birbirine, gözlerimiz bir an olsun ayrılmadı birbirinden.

"Seni seviyorum," dedi.

"Seni seviyorum," dedim. 

Dudakları alnımı buldu, usulca öptü alnımı. Bacaklarımı beline sardığında mahremiyetimiz birbirine çarptı. Bu temasla ikimizde inledik. Yusuf bir eliyle bacağımı kavrayıp kendisine bir destek oluşturdu. Sol göğsümün, tam kalbimin üzerine dudaklarını bastırdıktan sonra alınlarımızı bir kez daha birbirine yasladı ve gözlerini gözlerime kenetledi. 

Gözleri gözlerime sevdasını haykırırken bedenlerimizi birbirine kavuşturdu. Titrek bir nefesle inlediğimde alnıma dudaklarını yaslayıp parmaklarını boynumda yatıştırıcı hareketlerle gezdirdi. Biraz öyle kaldık,  tenimde gezinen o ince sızı rahatsız etmeyen bir boyuta eriştiğinde altında hareketlendim. 

Saliseler saniyelere, saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere düştü. Biz gece güne kavunşuncaya dek titrek bir kıvılcımın ışığında defalarca kez karıştık birbirimize. Karanlık devrildi, gün aydı ama ikimizinde umrunda olmadı. Yusuf öyle güzel sevdi ki beni, ben öyle güzel sevdim ki onu... Tenlerimiz cayır cayır yandı, ruhlarımız birbirine mühürlendi. Kimsenin, hiçbir şeyin bir önemi kalmadı. 

Biz, karlı bir 4 Şubat gecesinde yine birbirimizde var olduk. Bir kez daha birbirimize hoş gelip birbirimizde hoş bulduk...

* * *





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL