ADEN 61. BÖLÜM GÖNÜL BAĞI
61. GÖNÜL BAĞI
Uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordum. Sırtıma vuran sıcaklık, saçlarımda dolanan parmaklar uyanmama engel oluyor, mayıştırdıkça mayıştırıyordu. Saçlarımın arasındaki parmaklar çıplak kolumda gezinmeye başladığında huylandım. Birbirine karışan kirpiklerimi araladığımda gözlerimin gördüğü ilk şey Yusuf oldu. Yüzünde canlı, mutlulukla harmanlanmış bir gülümseme vardı. Bedeni bana dönük, bir eli benim üzerimde bir eli başının altında beni izliyordu.
"Günaydın," dedim pürüzlü sesimle. Yüzüstü bir şekilde dün Yusuf'un serdiği battaniyenin üzerinde yatıyordum. Üzerimde büyük ihtimalle Yusuf'un örttüğü ince bir pike vardı.
"Günaydın yavrum," dedi ve uzanıp yanağımdan öptü. Ağırlaşan göz kapaklarımı kapatıp tekrar araladım. Gözlerimi Yusuf'tan bir an olsun ayıramıyordum. Farklı hisler hissediyordum. Farklı bir heyecan, tuhaf bir tamamlanma... Parlayan gözleri takıldı gözlerime Yusuf'un.
Yusuf Toral... Bana olan bakışları, hâlâ üzerimde gezinen dokunuşları, tenimde kaybolan teni çok güzel hissettiriyordu. Ona karşı hissettiğim aidiyet duygusunu daha da yoğun hissediyordum artık. Ona aittim, bana aitti.
Elimi dağınık saçlarına uzattım ve alnına dökülen uzun tutamlarını geriye doğru taradım. "Bakışların," dedi yüzünü yüzüme daha da yakınlaştırdığı sırada.
"Ne olmuş bakışlarıma?" dedim burnumu burnuna sürterek.
"Benle dolu," dediğinde gülümsedim ve gözlerimi gözlerine odakladım.
"Bu mavileri ilk gördüğümde kıpkırmızıydı," sol elinin işaret parmağını sağ gözümün çevresinde gezdirdi.
"Ağlıyordun..." dedi.
Güldüm, eskiden tepkilerimi asla ağlayarak yansıtmayan ben Uyguroğlu ailesinin hayatıma girdiği ilk andan beri ağlamanın ne olduğunu öğrenmiştim. Tek sebep sadece onlar değildi elbette... Onlar sadece bu kırılgan yanımı ortaya çıkarmışlardı.
"Ağlatmışlardı," dediğimde başını salladı.
"O haldeyken bile ömrü hayatımda gördüğüm en güzel gözlerdi. Hâlâ öyle..." dediğinde gözlerimi yumdum. Parmağı kapalı göz kapağımda gezindi. "Kedi gözüm benim," dedi iç çekerek. Gözlerimi aralayıp gözlerine baktım.
"Senin gözlerinde uykuyla dolu. Uyumadın mı ?" dediğimde omuz silkti.
"Uyumadım seni izledim, her zerreni kazıdım kalbime, aklıma." dediğinde dudaklarım kıvrıldı. Nazlı nazlı göz süzdüğümde kahve hareleri şefkatle parladı, gülümseyip çillerimin üzerini öptü.
"Aden," dedi fısıldayarak.
"Hmm," diyerek tepki verdim. Gözlerimi tekrar kapatıp alnımı çenesine sürttüm.
"Bu mavilerden bir daha benim yüzümden asla bir damla gözyaşı akmayacak... Sana yemin ederim bu kedi gözler bana bir daha asla kırgın bakmayacak..." dediğinde gözlerimi araladım.
"Bir daha seni asla ağlatmayacağım!" Yusuf dediyse yapardı. Ona şüphem yoktu ama ağlamak insani bir refleksti ve ben bunu kabullenmek istemesem de duygusal ve ağlak bir insandım artık.
"Mutluluktan ağlarsam?" dediğimde dudaklarını gözlerime yasladı.
"Öperek kurularım yaşlarını..." dedi. Dudaklarım titredi, bedenimi ona doğru kaydırıp göğsüne sindim. Kolları sıkıca sardı beni. Ona hâlâ kırgın ve kızgındım ancak bana olan ilgilisini, beni sevmesini çok özlemiştim.
"Yusuf," dedim her zamanki gibi.
"Yusuf'un canı," dedi her zamanki gibi.
"Senden tek bir isteğim var," dedim titreyen sesimle. Alnım çenesine, kollarım göğsüne yaslıydı.
"İste güzel yüzlüm, başım üstüne..." dedi.
"Benden gitme! Ne yaşarsak yaşayalım, başımıza ne gelirse gelsin beni geride bırakıp gitme..." dediğimde yutkundu, ademelması tenime çarptı. Elini yanağıma yaslayıp yüzümü yüzüne denk etti. Dudaklarını alnıma, gözlerime, burnuma ve dudaklarıma bastırdı sırayla.
"Asla!" dedi dudaklarıma doğru fısıldayarak. Gözleri gözlerimdeydi.
"Bir daha asla gitmeyeceğim senden. Ne olursa olsun bir daha böyle salakça bir tepki vermeyeceğim. Hep yanında olacağım," dediğinde nefeslendim.
"Söz mü?" dediğimde gözlerinde parlayan o ışık zelzeleye uğradı. Ben de yarattığı etkiyi belki de şimdi daha iyi fark ediyordu. Kahve hareleri karardı, çenesi kasıldı. Ona olan muhtaçlığımın, ona olan düşkünlüğümün, ona olan sevdamın büyüklüğünü belki de ondan istediğim bu söz daha iyi anlamasını sağladı.
"Söz," dedi.
Öyle dolu dolu söyledi ki bunu, üç harflik bir kelimeye ondan duymak istediğim her şeyi sığdırdı. Başımı salladım kırık bir tebessümle, Yusuf verdiği sözü tutardı. Bunun verdiği o güven hissiyle soluklandım. Sıkıca sardım onu, sıkıca sardı beni. Uzun bir sessizliği paylaştık. Nefes alışverişlerimiz birbirini kovaladı, parmaklarımızın ucunda tenlerimize izlerimizi bıraktık.
"Yıkayayım mı seni?" dedi. Bakışlarımı yüzüne çıkardım. Hiç beklemediğim anda gelen bu soru beni bir duraksatmıştı. Şaşkın bakışlarımla baktım ona.
"Ne?" dedi çapkın bir sırıtmayla.
"Öyle birden sorunca tuhafıma gitti." dedim dürüst olarak.
"Gitmesin, komadayken hep sen temizlemişsin beni ben seni yıkamışım çok mu?" dedi bizi doğrulturken. İkimizde hâlâ çırılçıplaktık. Ellerimi ellerine alıp avuçlarıma, parmaklarıma buseler kondurdu.
"Bu eller bana deva olmuş," dedikten sonra dudaklarımdan bir buse çaldı.
"Bu dudaklar şifam olmuş, ben seni yıkamışım çok mu?" dedi.
"Değil de ne bileyim," dedim.
'Aden, siz bu adamla tüm gece seviştiniz kızım ne bu halin?' dedi iç sesim. Mesele çıplaklık ya da sevişme değildi aslında. Yıkanmak bana göre bir insanın en özeliydi. İnsan bu anını bir tek annesine açarken şimdi Yusuf'un beni yıkamak istemesi beni tuhaf bir hale sokmuştu.
Yusuf aniden ayağa kalktığında gözlerimi ondan kaçırdım ve etrafta gezdirdim. Gece çıkardığımız kıyafetlerimizin yokluğunu fark ettiğimde kaşlarım çatıldı.
"Kıyafetlerimiz nerede?" dedim, bu halim onu güldürürken beni kucakladı. Kollarımı boynuna sardım.
"Sabah erkenden makineye attım. Çoktan kurumuştur," dediğinde başımı salladım. Merdivenlerden çıkıp daha önce geldiğimiz zaman hiç girmediğimiz bir odaya girdiğimizde odayı inceledim. Oldukça otantik bir dizayna sahipti.
"Dedemlerin odası, babaannem pek sevmez insanların odasına girmesini ama şu an burada değil ruhu duymaz." dediğinde kıkırdadım. Odanın içindeki ebeveyn banyosuna girdiğimizde beni kapağı kapalı olan tuvaletin üzerine bıraktı.
"Bir tek bu odada ve Yavuz dedemlerin odasında jakuzi var. Yaşlı kurtlar az değil." dediğinde kıkırdamalarıma engel olamıyordum.
Benden uzaklaşıp jakuziye gittiğinde derince soluklanıp gözlerimi ona çevirdim ve izlemeye başladım. Uzun boyu, yapılı bedeni, esmer teni beni dün geceye sürüklerken yüzümde oluşan utangaç gülüşlere engel olamıyordum. Yusuf'un spor salonlarında oluşan kasları ya da baklavaları yoktu. Genetik yapısı sağ olsun kalıplı bir bedeni vardı. Tahir dedemde, Sefa abide aynı şekildeydi.
"Kokulu mumlarımız, sabunlarımız yok ama olduğu kadar artık," dedi dalga geçer gibi. Bana döndüğünde bakışlarımı direkt yüzüne çıkardım. Oynak Aden bu aralar modunda değildi sanırım çünkü ağzının sularını akıtarak bakacağı yerlerden gözlerimi kaçırmamın başka bir açıklaması olamazdı.
"Haydi gel güzelim," dedi elini uzatıp. Elini tutup ayaklandım. Suyla doldurduğu jakuzinin içine girdiğimde ona baktım. Lavabo tezgahının dolabından gri bir havlu alıp beline sardı.
"Sen niye girmiyorsun?" dediğimde güldü, yanıma gelip jakuzinin önünde dizleri üzerine oturup saçlarımı sırtıma doğru ittirdi.
"Seni yıkayacağım, seni yıkayabilmek için de senden biraz uzak durmam lazım," dediğinde kızaran yanaklarımla gözlerimi ondan kaçırdım. Tekrar kalktığında "Geliyorum hemen," dedi ve gitti.
Onun gidişiyle ellerimi yüzüme kapayıp sessiz kıkırdamalarımla suya gömüldüm. Suya gömülmemle açık ağzıma dolan suyla öksürerek sudan çıktığımda Yusuf geri gelmişti. Ne olduğunu anlamış gibi güldüğünde yanıma gelip yüzüme yapışan saçlarımı çekti. Elindeki duş süngerini paketinden çıkarıp suyun içine bıraktı.
"Yusuf," dedim onu izlerken. Jakuzinin köşesinde bulunan küçüklü büyüklü şişelerden duj jeli yazanı ve suya bıraktığı süngeri aldığında "Canım," diyerek cevapladı beni.
"Ne değişti?" diye sorduğumda sırtıma değen eli durdu. Omzumun üzerinden ona baktım.
"Nasıl ne değişti?" dediğinde güldüm.
"Oynak Yusuf'tan bahsediyorum," dediğimde gülümsedi.
"Sen bu konuda çok katıydın..." elindeki süngeri bir köşeye bırakıp çenemi tuttu.
"Çünkü ölümü tattım, " dedi iç çekip göğsünü şişirdiğinde. Sıkışan göğsüme gitti elim. Ölüm kelimesine karşı artık bir fobim vardı.
"Bazı şeylerin anında yaşanması gerektiğine inanıyorum artık. O an nasıl hissediyorsam, nasıl olmasını istiyorsam ona göre yaşamalıymışım gibi düşünüyorum uyandığımdan beri. Seninle yaşamam gereken ne varsa ertelemek istemiyorum," dedi. Çenesini omzuma yaslayıp burnuyla burnumu dürttü.
"Dün gece seninde dediğin gibi zamanın bir önemi yokmuş yavrum, ha şimdi ha yıllar sonra. Değişen tek şey takvimde yazan rakamlar olacak," dediğinde dudaklarımı dudaklarına usulca yaslayıp geri çekildim. Alnını alnıma yasladı.
"Eğer ölseydim," diye konuştuğunda nefesim göğsümde takıldı.
"Yusuf," dedim titrek bir sesle. Bunun düşüncesine bile katlanamazken kısacık bir zaman diliminde yaşanmış olsa da onu kaybetmiştim. Korku bakiydi, acıda...
"Seninle yaşayamadığım o kadar çok şey var ki... Şimdi ölümün gerçekliğini bu kadar yakından yaşamışken seninle ilgili hiçbir şeyi ertelemek, kendimi tutmak istemiyorum," diyerek kendisini açıkladı. Suyun içindeki ellerimi yüzüne yasladım ve tekrar öptüm dudaklarından. Çenemdeki parmakları belimde gezinen diğer parmaklarının yanına kaydı.
"Haydi yıkayayım seni artık," dedi geri çekildiğinde.
Kendimi onun marifetli ellerine bıraktım, bedenimi sabunlayıp duruladığında arınan tenime dudaklarını yaslayıp duruyordu. Yumuşak süngeri bacaklarımda gezdirip, küçük dokundurmalar yaptı bacak içlerime.
"Ağrın var mı?" diye sorduğunda başımı hayır anlamında sallayıp "cık," dedim.
Öyle kulaktan kulağa dolaşan insanların abartarak anlattığı ilk gece ağrısını, sancısını yaşamamıştım. Sadece tüm bedenimde gezinen tatlı bir sızı vardı o da çok normaldi. Bedenimi özenle yıkadıktan sonra sıra saçlarıma geldiğinde bacaklarımı kendime çekip kollarımı doladım ve çenemi dizlerime yasladım. Uzun saçlarımı şampuanlayıp elinde topladı ve kökünden ucuna kadar okşayarak sevmeye başladı. Onun elleri arasında olmak çok güzel, çok özeldi.
"Dünyaya bir daha gelsem sevgilim," mırıldanmaya başladığı şarkı yüzümdeki var olan tebessümü büyüttü.
"Arar bulurum yine seni severim," duş başlığını açıp saçlarımı durulamaya başladı.
"Cenneti değişmem saçının teline," dedi ve ıslak saçlarıma öpücükler kondurdu.
"Ömrümün yettiği kadar seni severim." başımı geriye doğru atıp ona baktım. Dudaklarını alnıma bastırıp ellerini saçlarımda gezdirmeye devam etti. Banyo faslı bitene kadar şarkının aynı kısmını söyleyip durdu. O söyledikçe daha da aşık oldum ona, daha da çok sevdim onu.
"Kalk bakalım ayağa," dediğinde kalktım. Jakuzinin giderini açıp duş başlığını bedenimde gezdirdi. Bedenimde süzülen suyu gözleriyle takip ederken neşeli bir ıslık tutturdu.
"Ya Yusuf," dedim. Saçlarından tutup başını yukarıya doğru çekiştirirken.
"Manzaram güzelse benim ne suçum var yavrum..." dedi keyifli halleriyle.
"Yeter ama üşüdüm..." dediğimde suyu kapattı. Lavabo tezgahın altındaki dolaptan iki tane havlu alıp yanıma geldi. Önce bedenimi sonra da saçlarımı sardı. Daha doğrusu sarmaya çalıştı ama beceremedi. Onun bu beceriksizliğine gülerken beni belimden tutup jakuzinin içinden çıkardı.
"Kıyafetlerin çamaşır odasında kurutma makinesinin içinde güzelim, sen in aşağı giyin ben de yıkanıp, etrafı toparlayıp geleyim," dediğinde başımı salladım. O banyoyu temizlemeye başlarken ben çoktan aşağı inmiş çamaşır odasına geçmiştim. Kurutma makinesinden kıyafetlerimizi çıkardım. İç çamaşırlarımı giyinip Yusuf'un siyah kazağını üstüme geçirdim. Uzun yün çorapları ayağıma geçirdikten sonra çamaşır makinesine bedenimi kuruladığım havluyu attım.
Şöminenin önüne geldiğimde gece üstünde resmen tepindiğimiz battaniyeyi toparlayıp onuda makineye atıp tekrar döndüm. Sadece tek kadeh içtiğimiz şarabı ve hiç yemediğimiz çerezleri tepside toplayıp mutfağa götürdüm. Mutfağı hızlıca toparladım. Kahvaltı için bir şeyler hazırlayacağım sırada telefonumun bildirim sesini duydum. İçeri gidip salonda bıraktığım telefonumu aldım. Emir'den gelen bir sms mesajıydı.
Oğuzhan Uğur'un Emir'i:
İnternetin neden açık değil lan, foto attım sana :)))
İnternetimi açtığımda internet paketimin bittiğine dair mesajlar gelince geri kapattım. Yusuf'un telefonunu bulup kilit modelini girdim. Açılan telefon ekranında bir anda kendi fotoğrafımı görünce duraksadım. Önceden Yusuf'un çektiği fotoğrafım şu an Yusuf'un duvar kağıdıydı. Aptal aptal sırıttım. Yusuf fotoğraflarımı çekmeyi çok seviyordu, hatta galerisinde sadece benim fotoğraflarımın olduğu bir klasör vardı.
Onun internetini ortak erişime açıp kendi telefonuma bağladım. Allah'tan şifresi yoktu. Emir'in bana attığı mesajlara bakacakken Yusuf'un telefonuna peş peşe gelen bildirim sesiyle kaşlarım çatıldı. Kendi telefonumu bırakıp onun telefonunu aldım. Mesajlaşma uygulamasında kayıtlı olmayan bir numaradan iki yüz kadar mesaj vardı. Çoğu görsel mesajdı. Yusuf hiçbirine bakmamış resmen mesajları biriktirmişti. Gözlerimi mesaj uygulamasındaki diğer isimlere kaydırdım. Numaranın altında CANIM, Merdo, Baran, Aslan, Babam ve tanımadığım birkaç isim sıralıydı.
"Bu ne şimdi?" dedim kendi kendime. Numaranın üstüne tıklayıp mesajları açtım ve ilk mesaja gidene kadar sayfayı kaydırdım. İlk mesajı bulduğumda tuttuğum nefesimi bıraktım ve mesajı okudum.
0592 000 10 02:
Yusuf Bey merhaba, Ebru ben.
Sümbülleri sabah suladım.
Sümbülleri akşam suladım.
Tüm mesajlar bu kelimelerden ibaretti. Artvin'e geldiğimiz ilk günün tarihine aitti atılan ilk mesaj. Her yazılı mesajından sonra sümbüllerin fotoğrafını atmıştı. Mesajları hızla kaydırıp fotoğrafları indirdim. Yusuf'un yatağının sol tarafındaki komidininde duran vazolardaki sümbüller büyümüştü. Ancak fotoğraflarda dikkatimi çeken asıl şey çiçekler değil Yusuf'la fotoğrafımızın olduğu çerçevenin olmayışıydı.
"Yavrum," Yusuf kollarını belime sarıp çenesini omzuma yasladı.
"Benim telefonum değil mi bu?" dediğinde başımı sallayıp "hıı," diye tepki verdim.
"Ne yapıyorsun?" dedi çok normal bir şekilde. Bir yandan da ellerini çıplak bacaklarımda gezdiriyordu.
"Mesajlarını karıştırıyorum," dedim ters sesimle. Bu durum hoşuna gitmiş gibi güldü.
"Hımm," dedi ve enseme dudaklarını gömdü.
"Ebru'dan sümbülleri sulamasını sen mi istedin?" dedim. Elleri bacaklarımdan karnıma doğru ilerledi.
"Ebru kim?" diye sordu.
Dudakları ensemden boynuma doğru ilerliyordu o sırada. Kolları arasında döndüm. Yüz yüze geldik, sol elini yanağıma yaslayıp dudağımın köşelerine öpücükler kondurdu.
"Sümbüllerimiz büyümüş," dedim telefon ekranını ona göstererek. Bakışları telefona kayıp bana döndü.
"Annemden rica etmiştim, evdekiler halledecekti," dedi. Dudakları yanaklarımda gezindi.
"Sana nerdeyse iki yüz kadar mesaj gelmiş aynı numaradan," dediğimde başını salladı.
"Annemin eve aldığı kız. Ona demiş, o da bana her gün suladığına dair mesaj atıyor. ben de üstten kaydırıyorum okumadan," dediğinde başımı salladım. Ne numarayı kaydetmişti, ne kadının adını hatırlıyordu.
"Sorun ne?" dedi sessizliğimin üzerine.
"Çerçeve, çerçevemiz yok!" dedim. İlk fotoğarafı açıp son fotoğrafa kadar kaydırdım mesajları.
"Bak ilk zamanlarda var çerçeve, birkaç fotoğraftada çerçeve komodinin üzerine kapatılmış, son fotoğraflardaysa tamamen yok!" dedim.
Kaşları derinden çatıldı ve telefonunu alıp dikkatlice baktı fotoğraflara. Sonra numaranın üzerine tıklayıp arama yaptı. Saniye sadece saniyeler içinde telefon açıldı. Karşı taraftan duyduğum heyecanlı sesle burnumdan soludum.
"Yusuf Bey!" dedi çoşkuyla.
"Çerçeve nerede?" dedi Yusuf direkt konuya girerek. Karşı taraf sessizliğe gömülürken telefonu Yusuf'un elinden alıp hoparlörü açtım.
"Yusuf Bey şey," diyerek bir şeyler geveledi.
"Uzatma, çerçevem nerede?" dedi Yusuf aksi sesiyle.
"Ben komodinin tozunu alırken düşürdüm çerçeveyi Yusuf Bey. Kırıldı, çerçevenin aynısından alıp yerine koyacaktım ama bir türlü bulamadım. Çok özür dilerim!" dedi. Yusuf cevap verme tenezzülüne girmeden telefonu Ebru'nun yüzüne kapattığında sinirle soluklandım.
"Yalan söylüyor," dediğimde başını salladı. Rehberine girip annesini aradı bu sefer. Aramayı hoparlöre aldı, birkaç çalıştan sonra Sema abla telefonunu açtı.
"Oğlum," dedi sıcak sesiyle.
"Annem, müsait misin?" diye sordu Yusuf.
"Hasta kabul edeceğim ama sana birkaç dakikamı ayırabilirim, dökül bakayım." dedi Sema abla.
"Bizim evde çalışan kız," dedi yüzüme bakarak.
"Ebru," dedi Sema abla. "Ne olmuş ona?" dedi peşinden.
"Eve gittiğinde odamı kontrol eder misin anne bir şeylerim kayıp mı?" dedi Yusuf. Bu tarz şeyleri hiç sevmiyordu ancak Ebru kendisini bariz bir şekilde ele vermişti.
"Aaa aa," diye bir tepki verdi Sema abla.
"Anne sen dediğimi yap olur mu?" dediğinde Sema ablanın şaşkınlık nidalarını tekrar duydum.
"Oğlum ne oldu, bir şey mi oldu?" dedi merakla.
"Anne eve gittiğinde hallet lütfen. Aden'e ait birkaç parça eşya vardı giysi dolabımın çekmece bölümünde. Onlar duruyor mu bak, bir de ona Aden'le olan fotoğrafımızı sor, haber bekliyorum!" dedi Yusuf.
"Tamam oğlum," dedikten sonra telefonu kapattılar.
Yusuf'un önünden çekilip diğer tarafa kaydım ve kendi telefonumu aldım. Emir'in attığı mesajlara girdiğimde dün yaptığımız kardan adamla çekindikleri fotoğrafları Afkuran Yusuf ve Biz yazarak bana yollamıştı.
"Aden?" dedi Yusuf yanıma doğru gelirken.
"Ne?" dedim çemkirerek. Şaşkınlıkla baktı yüzüme.
"Yavrum benim ne suçum var şimdi?" dediğinde göğsümü nefesle şişirip ofladım.
"Suçu sana bulmadım ki..." dedim aksi sesimle. Arkamdaki tezgaha tutunup bedenimi yukarı çekip tezgaha oturdum. Sadece bu olay beni sinirlendirmiş sinirlenince de Yusuf'a olan kızgınlığımı tekrar tetiklemişti.
"E o zaman?" diye sordu.
"O zamanı şu ki canım ben hala kızgınım sana," dediğimde güler gibi oldu.
"Dün gece halletmedik mi?" dedi çocuk gibi. Omuz silktim, tezgahta benden biraz uzaktaki meyve sepetine uzanıp bir elma aldım ve yemeye başladım.
"Koynuna girdim diye seni affedecek değilim," dediğimde irileşen gözleriyle baktı bana.
"Ne ne ne!" dedi aşırı bir tepkiyle.
"Ne demek ne?" dedim elmadan bir ısırık daha alırken.
"Aden ama sen dün gece öyle..." ne demesi gerektiğini kestiremiyordu. Bu haline içten içten güldüm. Hoş geldin oynak Aden'im hoş geldin!
"Ne yani seninle seviştim diye her şeyi unutmam mı lazımdı... Hem sekste bir ihtiyaç sonuçta," dediğimde yutkundu ancak boğazına kaçan tükürüğüyle öksürmeye başladı.
"İhtiyaç? diye sorduğunda başımı salladım.
Ellerini belinin iki yanına yaslayıp başını aşağı yukarı salladı ve "İhtiyaç," diyerek birkaç kez söylendi. Gülerek soluklanıp başını bana çevirdi. İki adım atıp önümde durdu ve üst üstte attığım bacaklarımı aralayıp arasına girdi. Bacaklarımdan tutup beni kendisine çekti ve bacaklarımı kalçasına sardığında kasıklarımızı birbirine yasladı. Elimdeki elmadan bir ısırık alıp gözlerimin içine bakarak yedi.
"İhtiyaç diyorsun yani?" dediğinde yutkundum ve başımı salladım.
"O zaman ben de biraz daha ihtiyaçlarımı karşılayayım ha, doymadım da!" dedi.
"Olmaz," dediğimde güler gibi oldu.
"Neden?" diye sordu. Nefesi boynumda geziniyordu.
"Çünkü şu anda benim için sadece kendi ihtiyaçlarım önemli, üzgünüm ama devre dışısın Yusufcuğum." gözlerini gözlerime kenetledi, bacaklarımda dolanan ellerini belime çıkartıp gövdemi gövdesine yasladı.
"Eyvallah," dedikten sonra burnumun ucunu öptü.
"Sonuçta senden gelen her şey başım üstüne değil mi..." dedi ve bedenini bedenimden kopartıp arkasını dönüp gitti. Ama ben böyle tahmin etmemiştim ki...
"Yusuf," diye bağırdım arkasından. Cırlamakta denilebilirdi tabii buna.
"Canım," dedi içeriden. Sesi o kadar keyifli çıkıyordu ki kafasına bir şeyler geçiresim geldi.
"Karnım aç benim bana kahvaltı hazırla!" diye bağırdığımda duyduğum tek şey kahkahası oldu. Mutfağa geri geldiğinde kollarını göğsünde bağlayıp omzunu kapı pervazına yasladı.
"Menemen istiyorum, sonra sucuklu yumurtada yap, kuymak isterdim de sen Aslan kadar güzel yapamazsın kesin o yüzden çayı güzel demle!" dedim. Sanki karşımda uşağım varmış gibi emir vericesine isteklerimi sıraladım.
"Üzgünüm yavrum ama hiçbirini yapamam," dediğinde elimdeki elmanın çöpünü ona fırlattım. Ona ulaşamadan yere yapıştı.
"Güzelim evi neden kirletiyorsun?" dedi.
"Sana ne, temizlersin ne olacak!" dedim. Yere düşen elma çöpünü alıp tezgaha geldi ve alt dolaplardan içinde çöp kovası olanını açıp elmayı çöpe attı.
"Hem ne demek yapamam!" dedim.
"Evde hiçbir şey yok," dediğinde kaşlarım çatıldı. Bu evde de hiçbir şey yoksa yani...
"O nedenle sana bu istediklerini yapamam ama sana makul bir teklifim var." dediğinde kollarımı göğsümde bağlayıp ona baktım.
"Önce seni çok güzel bir yere kahvaltıya götüreyim. Sonra da çarşıya inip alışveriş yapalım, akşam yemeği de benden," dediğinde başımı salladım. Gayet makul bir teklifti.
"Haydi git hazırlan o zaman." dediğinde tezgahtan zıplayıp koşar adım mutfaktan çıktım. Çamaşır odasına gidip taytımı giyindim. Odadan çıktığımda tam merdivenlere yöneleceğim sırada Yusuf elinde tarak ve saç kurutma makinesiyle aşağı iniyordu. Yanıma geldiğinde elimi tutup beni peşinden sürükledi. Salona geçtiğimizde koltuğa oturup ayaklarının önüne oturmam için kırlenti bıraktı.
"Rapunzel uzat o kumral saçlarını da kurutayım," dediğinde dudaklarım kıvrıldı. Boğazımı temizleyip kırlentin üzerine oturdum. Havluyu saçlarımdan çekip aldı. Kurutmadan önce saçlarımın ucundan başlayarak taramaya başladı. Saçlarıma değen tarakla kulaklarıma Yusuf'un sesi aynı anda doldu. Beni yıkarken söylediği şarkıyı tekrar mırıldanıyordu.
"Cenneti değişmem saçının teline..."
Saçlarımı canımı acıtmadan uzun uzun tadını çıkararak taradı, kuruttuktan sonra tekrar taradı saçlarımı. Ellerini iki yanağıma yaslayıp dudaklarını başımın tepesine peş peşe bastırıp kokumu derince soluklandı.
"Bitti," dediğinde mayışan bedenimi esnettim ve ona omzumun üzerinden bakıp "Teşekkür ederim," dedim.
Evden çıktığımızda Hakkı amca çiftliğe giriş yapmıştı. Akkız'ın doğumu her an olabileceğinden başında nöbet tutuyordu adamcağız. Yusuf ile biraz sohbet etmişlerdi. Arabaya geçmeden önce Akkız ile Kara Oğlan'ı gördükten sonra yola çıkmıştık.
"Filiz abladan birkaç gün burada kalman için izin istedim," dediğinde telefonumdaki bakışlarımı ona çevirdim. İnternetini yine kendi telefonuma bağlamıştım.
"Birkaç gün?" dediğimde gözlerini çok kısa bir an yoldan çekip bana çevirdi.
"Akkız'ın doğumunda burada olalım istedim." dediğinde başımı salladım. Açıkcası ben de o anda burada olmak istiyordum.
"Sana kıyafette istedim, geri döndüğümüzde gelmiş olur," dediğinde bu düşünceli haline sıcacık gülümsedim.
"Kimle mesajlaşıyorsun sabahtan beri kıkır kıkır gülmekten gözlerin yaşardı," dediğinde gülümsememi bırakıp gözlerimi devirdim.
"Emir'le." dedim kısa ve öz.
Eli çenemi tutup yüzümü kendisine çevirdi. Gözleri gülmekten yaşaran gözlerimde dolandı ve eğilip iki gözüme hızlı öpücükler bıraktı. Sabahki konuşmamızın üzerine yaptığı bu hareket beni pamuk gibi yapsa da onun şimdilik bunu bilmesine gerek yoktu.
"Ne anlatıyor değişik?" dediğinde mesajlaşmalarımıza gözüm kaydı. Annemle Haydar abinin dedikodusunu yapıyorduk.
"Hiç," dedim annemin özelini kendime saklayarak.
"Havadan sudan, her zaman ki Emir işte güldürdü sağ olsun." dediğimde ona attığım taşı anında fark etti.
"Doğru, ağlatan hep benim değil mi?" diye ciddiyetle sordu.
"Yani, son zamanlara baktığımda evet biraz öyle oldu sanki," dedim. Asılan suratıyla acaba ileri mi gittim diye kendimi sorgulasamda onu sinir etmekten çok fazla haz alan yanım daha ağır bastı.
"Nereye gideceğiz?" dedim lafı değiştirerek.
"Karagöl'e," dedi kısaca.
"Yaaaa," dedim keyifle.
"Doğu hep bahsederdi oradan. İnternetten bakmıştım ama sahiden o kadar güzel mi orası?" diye sordum.
"Güzel yavrum, tam senin seveceğin türden bir yer," dedi gözlerini yoldan ayırmadan.
"Telefonunun şarjı var mı bol bol fotoğraf çekelim benimki bitti bitecek." dediğimde gülümsedi.
"İdare eder. Kahvaltı yapacağımız yerde şarja takarsın," dediğinde başımı salladım. Telefon markalarımız aynıydı ancak onun telefonu son çıkan modelken benimki artık antika sayılırdı. Bir şeyi bozulup yıpranana kadar kullanma takıntım yüzünden eşyalarım genelde eski olurdu. Allah'tan şarj aletlerimiz aynıydı.
"Yusuf," dedim son hecesini uzatarak.
"Yusuf'un güzeli," dedi yandan bir bakış atarak.
"Geçen yolda kaldık ya," dediğimde devam etmem için başını salladı.
"Araba kendi mi bozulmuş yoksa bozmuşlar mı?" dediğimde bana baktı. Artık gerçekten başımıza gelen her terslikte şüphe ediyordum.
"Ben de inanamadım ama gerçekten kendisi bozulmuş güzelim," dedi. Anladım der gibi salladım başımı. Telefonuna gelen mesajla gözü telefonuna kaydı. Benimde kayınca telefonunu görmeme izin vermeden koyduğu yerden alıp mesaja baktı.
"Sen şimdi neden benden sakladın mesajı?" dedim merakla.
"Saklamak, ne saklaması..." dediğinde ofladım.
"Ne çeviriyorsun acaba?" dediğimde sırıttı.
"Aden," dedi benim gibi sonunu uzatarak. Ondan adımı böyle duymak komik gelmişti. Bedenimi tamamen ona döndürüp başımı koltuk başlığına yaslayarak sırıttım.
"Aden'in afkuranı," dediğimde direksiyon hakimiyetini saniyelik bir anla kaybedip geri kazandı.
"Aden'in neyi neyi?"dedi bana dönen bakışlarıyla.
"Afkuranı, Aden'in afkuranı..." dedim bir kez daha.
"Yavrum sen nereden öğreniyorsun bu kelimeleri, ha kurban olduğum?" dedi sinir karışmış sesiyle.
"Hayır sen ne güzel İngilizce, Almanca bilen annem ve babamla tıpla ilgili konuştuğunda araya Latince kelimeler sıkıştıran birisin. Nasıl böyle gereksiz kelimeleri öğrenebiliyorsun Allah aşkına!" dediğinde güldüm.
"Afkurma, afkurma sür hayde yolumuza gidelim laz burnu seni." dediğimde bana açık kalan ağzıyla baktı.
"Ne burnu ne burnu!" dedi yeni bir şok dalgasıyla. Gülmemek için boğazımı temizledim ama işe yaramıyordu.
"Laz burnu," dedim gülerek.
"Laz burnu?" dedi ve bir eliyle burnunu yokladı.
"Heee laz burnu," dedim gülerek. Keyiften dört köşeydim şu anda.
"Plastik cerrahisini mi seçsem acaba burnunu bedavadan yaparım," dediğimde sinirlendiğini belli eden tepkiler verdi ama kendisini de dizginliyordu bir yandan.
"Evet evet ben en iyisi plastik cerrahisine yöneleyim. Seni de aradan çıkarmış olurum. Hem fena mı olur para bile almam senden. Karın olarak torpil geçerim sana," dediğimde bana yandan yandan bozuk bakışlar attı.
"Ay Yusuf bir de çocuklarımız sana benzerse! Kıyamam onlara, benim gibi fındık hokka bir burun yerine senin gibi bir laz burnuna sahip olurlarsa psikolojileri bozulur çocuklarımın." dediğimde artık gülmemi engelleyemiyordum.
"Gül sen gül geç dalganı, laz burnuymuş!" dediğinde kahakahalarımı tutamıyordum. Yanağını sıkmak için uzandığımda yüzünü benden kaçırdı. Bu tavrına daha da çok gülerken eliyle hâlâ burnunu yokluyordu.
"Harbi çok mu büyük?" diye sorduğunda ben de film koptu. Araba koltuğunda gülmekten iki büklüm olmuştum resmen. Burnu uzun oldukça düzgün ve güzeldi aslında sadece benden duydukları sinirini bozmuştu.
"Aden!" dedi kızarak.
"Tamam tamam senin burnundan daha beterleri de vardır eminim ki," dedim.
"Ya sabır," dedi.
Daha fazla üzerine gitmeyip sustum. Bu susumuşun üzerine geçen beş dakikadan sonra Karagöl'e sonunda varmıştık. Arabadan indiğimizde Yusuf arabanın camından kendisine bakıyordu. Gülerek yanına gittim ve kapının camından bize baktım. Vallahi mütevazi olamayacaktım, çok yakışıyorduk.
"Gayet iyi bir burnum var, laz burnuymuş..." dedi Yusuf cama yaklaşıp burnununa daha da yakından bakarken.
"He he, haydi gidelim gerçekten çok açım," dedim. Dünden beri hiçbir şey yememiştim.
"Düş önüme," dedi bozuk sesiyle.
Güldüm, önüme dönüp birkaç adım atmıştım ki ayağım kaydı. "Yusuf!" diye çığlık attığımda beni montumun belinden tutup düşmemi engellemek istedi. Yere yapışmamıştım ama tuhaf bir açıyla yere çok yakındım. Yusuf beni montumdan tutup çekiştirse de ayakkabılarım buz tutan yerde kayıp duruyordu. İki kolunu belime dolayıp dengede durmamı sağladı.
"Kuyruğun sıkışınca hemen Yusuf," dediğinde dudaklarımı büzdüm.
"Yusuf diyeceğim tabii! Abdurrahman mı diyeyim Allah Allah." tekrar dönüp yürüyeceğim sırada montumun şapkasından tutup yanına çekti beni. Kolunu omzuma attı.
"Öyle havalı havalı yürüyeceğim diye yere kapaklanacaksın," dediğinde kolumu beline sarıp ona dil çıkardım. Kahvaltı yapacağımız mekana geldiğimizde Yusuf manzaralı bir yer istedi. Telefonumu da şarja taktırmıştı. Cam kenarında göle bakan bir masada oturuyorduk şimdi. Ben manzarayı izlerken o telefondaydı.
"Tamamdır sağ olasın abi, sen yolla ben bugün uğrayacağım yanına zaten o zaman hallederiz hesabı." dedi ve telefonunu kapattı. Gözlerimi ona çevirdim.
"Kahvaltı yapalım sonra etrafı gezeriz," dediğinde başımı hevesle salladım.
"Hoş geldiniz," diyerek on sekizlerinde genç bir garson geldi yanımıza.
"Hoş bulduk, iki kişilik kahvaltı hazırlat koçum," dedi Yusuf. Bakışlarını garsondan çekip bana yöneltti.
"Menemen, sucuklu yumurta, kuymak onlardan da yapın." dediğinde gözlerim iri iri açıldı.
"Yusuf nasıl yiyeceğiz o kadar şeyi," dediğimde güldü.
"E sabah sen istedin bunları güzelim. Yersin yersin siz hazırlayın." dediğinde garson yanımızdan ayrıldı. Ona dik dik baktığımda bana sırıtıyordu. Masanın altından kaval kemiğine ayağımı geçirdim. Çizmemin kalın ucu canını bayağı yakmış olacak ki yerinden sıçradı ve acıyla inledi.
"Yavrum canıma kastın mı var senin?" dedi aksileşen ses tonuyla.
"Estağfurullah savcım. Sahi savcıya şiddetten hapis falan yatar mıyım?" diye sorduğumda kaşlarını çattı.
"O savcı yatıracak seni eve bir dönelim!" dedi. Güldüm, kollarımı göğsümde bağlayıp onu izlemeye başladım.
"Acıyor ama... Ağrıyan bacağıma çalışıyorsun iki gündür," dedi.
"Vicdanıma oynama," dedim aksileşerek.
"Vallahi ağrıyor. İlaçlar etki etmiyor artık doktor hanım değiştirsek mi?" dedi ciddi bir tavırla.
"Sen ciddi misin?" dediğimde dudaklarının büzüp başını salladı. Oturduğum sandalyeden kalkıp yanındaki sandalyeye yerleştim. Üzerine doğru eğilip bacağına dokundum.
"Hemen randevu alalım hastaneden, ilaçlarının gramajını değiştirirler ya da farklı ilaç yazarlar. Ağrıların ne sıklıkta?" dedim merakla. Başımı bacağından çekip ona çevirdiğimde parlayan, ilgili bakışları üzerimde geziniyordu.
"Bu aralar çok fazla. Birden baldırımdan sancı girip dizime kadar yayılıyor sonra uzun süreli ağrıya dönüşüyor." dediğinde kızgınca baktım ona.
"Sana gerçekten inanmıyorum bunu şimdi mi söylüyorsun Yusuf, annenler gitmeden onlara söyleseydin ya en azından sevgilim," dediğimde gülüşü büyüdü.
"Merhametli sevgilim benim," dedi yanağımı öperken.
"Yusuf," dediğimde parmaklarını saçlarımda dolandırmaya başladı.
"Merkeze gittiğimizde acile uğrarız." dedi gönlümü yapmak için.
Kahvaltı masası hazır olduğunda Yusuf resmen elleriyle beslemişti beni. Masadaki her şeyi tabiri caizse ağzıma tıkıştırıyordu. Doyduğum halde durmadığı için ondan sürekli başımı kaçırıyordum ama elbette etki etmiyordu.
"Çayından da iç bakayım," dedi boşalan bardağıma yeni çay doldurduğunda.
"Ya Yusuf bebek miyim ben Allah aşkına!" dedim çemkirerek. Masada ne var ne yoksa yedirmişti.
"Hı hımm," dedi kuymağın son lokmasını ekmekle sıyırıp ağzıma uzattığında.
"Yemeyeceğim yeter, midem ağrıdı." dediğimde peki der gibi omuz silkip ekmeği kendi ağzına attı.
Kahvaltı faslı sonunda bittiğinde mekandan çıktık. El ele tutuşmuş gölün etrafındaki yolda yürümeye başlamıştık. Yolların büyük kısmı kardan temizlenmiş olsa da bazı yerlerinde buz tutmuş karlar vardı ve ben her seferinde kayıyor kendimle birlikte Yusuf'u da yere çekiyordum.
"İskelede fotoğraf çekinelim," dedim.
İskeleye geldiğimizde arkamıza manzarayı alarak selfie çekinmeye başladık. Bir ben çekiyor bir de kolu uzun olduğundan Yusuf'a çektiriyordum. İskeleye on beşlerinde oldukları belli olan bir grup geldiğinde onların yanına gittim ve bizi çekmelerini rica ettim. İskeleden ayrıldığımızda tabiat parkının yürüyüş alanlarında yürüdük.
"Buraya yazın mutlaka gelmemiz lazım. Kamp yapmalıyız," dedim.
"Üst taraflarda bungalovlar var İstanbul'a dönmeden ayarlarım istersen." dediğinde heyecanla durdum ve kolunun altından çıkıp karşına geçtim. Ellerimi çenemin altında birleştirdim.
"Yaaaa ne olur gelelim," dediğimde güldü.
"Geliriz yavrum," dedi.
Karagöl de biraz daha vakit geçirip merkeze gitmek için arabaya geçtik. Emniyet kemerimi bağladığım sırada Yusuf'un telefonu çaldı. Yusuf'un yüzünde ekranda gördüğü 'Deli Dedem' ismiyle eğlenceli bir gülüş belirdi.
"Dedem," diyerek açtı telefonu. Arayan Tahir dede değil diğer dedesiydi.
"İyiyim çok şükür dedem, sen nasılsın?" dedi Yusuf.
"Şükür dedem şükür," dediğinde arabayı da hareket ettirmişti.
"Evet," dedi neşeyle kahakaha atıp.
"Yok dedem olur mu öyle şey, bazı olaylar oldu da ondan geldik," dedi.
"Tamam tamam söz geleceğim İzmir'e." dedesi ne dediyse gülüp bana baktı.
"Getiririm tabii dedem gelinini de. Tabii en çok seni sevecek meslektaşın o senin dedem, tabiiki de senin yeri ayrı olacak," dediğinde ben de güldüm.
"Dede," dedi ve büyük bir kahkaha attı.
"E hani ben senin torunundum ne oldu şimdi?" dedi. Ben de güldüm dediği şeye.
"Tamam tamam, merak etme dedem önce diploma sonra nikah. Ben de, selam söyle herkese anneannemi öp benim yerime, başım üstüne görüşürüz dedem." dedi ve telefonu kapattı. Gülerek başını sağa sola salladı.
"Nikah?" dedim takıldığım yeri sorarak. Güldü, bakışlarını çok kısa bir an bana çevirip tekrar yola döndü.
"Annemle babam üzerinden bana uyarıda bulundu yavrum," dediğinde kaşlarım merakla çatıldı.
"Nasıl yani?"
"Sana benimkilerin evlilik hikayesini daha önce anlatmadım mı?" dediğinde başımı sağa sola sallayıp "yoo," dedim.
"Anlatayım mı?" dedi tek kaşını kaldırıp bana yandan bakarken.
"Anlat," dedim merakla.
"Babam son sınıf annemde dördüncü sınıfmış tanıştıklarında. Hastanede aynı bölümde staja denk düşmüşler. Babam annemi gördüğü an mecnun tabii," dedi gülerek.
"Yusuf durmadan anlat sevgilim rica edeceğim meraktayım şu anda," dedim. Kısa bir kahkaha atıp elini uzatıp burnumu sıkıştırdı parmakları arasında.
"Annem önce pas vermemiş ama babam bu bırakır mı taş gibi hatunu," dediğinde güldüm. Sema abla ellisinde bile hâlâ taş gibiydi genç kızken etrafın tozunu attırdığına emindim.
"Babam pes etmemiş bir dönem boyunca koşmuş annemin peşinde, sonunda da ikna etmiş. Annemde babama leyla olmuş ama okulu, derslerini etkiler diye korktuğundan babama pas vermemiş işte. Babam uzun bir süre koşunca annemin peşinden annem yumuşamış. Aşkaükim karşı durabilmiş değil mi? Annemde sonunda kabul etmiş babamı. Her neyse üçüncü aylarında babam anneme evlilik teklifi etmiş," deyip birden sustu.
"Ya durma demedim mi ben sana?" dedim.
"Susadım yavrum, torpidoda su var versene," dediğinde oflayıp suyu alıp ona uzattım. Şişedeki yarım suyu bitirip boş şişeyi bana uzattı.
"Eee annen kabul etmiş mi?" dedim merakla.
"Etmiş etmesine de iş ailelere gelince olaylar karışmış." dediğinde "nasıl karışmış?" dedim birden ani tepki vererek.
"Nevzat dedem eğitim konusunda aşırı tutucu yavrum, yani nasıl desem sen dünyanın en zengini ol, çeşit çeşit iş güç yap, vatana millete hayırlı bir insan ol yine de sana soracağı ilk şey tahsilin nereden, diploman var mı olur," dediğinde güldüm.
"E böyle olunca anneme hiddetle karşı çıkmış. Ben seni doktor ol diye İstanbul'a yolladım falan filan. E babamda anneme mezun olmanı bekleyemem hemen evlenelim diye tutturunca araya Tahir dedemde giriyor," dediğinde sırıttım.
"Ve birbirlerinden hiç haz etmiyorlar," dediğimde başını salladı.
"Aslında Nevzat dedem babamı tanıyınca bir sıcak bakmış olaya, e bakmış kendisi gibi doktor olacak, ailesi de köklü diye duyunca olur bu iş diye düşünmüş. Kızım iyi ellere gidecek diye içten hesap yapmış işte. Eee babam diye demiyorum, yakışıklı eli yüzü düzgün adam. Haliyle dedem bundan da etkilenmiş. Önce bir nişan yapar kızım mezun olana kadar idare eder sonunda evlendiririm diye düşünmüş. Ortaya Tahir dedem çıkınca da işler karışmış. Karadeniz insanı işte istediklerimiz anında olacak ya," dedi ve dediğine kendisi güldü.
"Nevzat dedem, Tahir dedemi hiç sevmeyince ben bu aileye asla kız vermem demiş. Tahir dedemde tutturmuş ben bu kızı kendime gelin edeceğim diye. Nevzat dedemde Tahir dedem gibi öyle dediği laftan dönecek bir adam değil. E annemde istiyor evlenmek." dedi ve soluklanmak için durdu. Bu sefer ona bir şey demedim ve soluklanamasını bekledim. Kendime torpidoda duran diğer su şişesini alıp içmeye başladığımda Yusuf tekrar konuşmaya başladı.
"Babamla ne yapalım nasıl ikna edelim diye düşündükten sonra beni yapmışlar," dediğinde içtiğim su genzime kaçtı. Öksürmeye başladığımda Yusuf aniden bana döndü ve sırtımı ovaladı.
"Aden yavrum iyi misin?" dedi ve arabayı kenara çekti. Öksürüklerim durulduğunda şaşkınca yüzüne baktım. Hâlâ sırtımı ovalıyordu.
"Evlenmek için ne yapmışlar dedin?" dediğimde güldü ve arabayı tekrar çalıştırdı.
"Beni," dedi ve o da güldü.
"Beni derken yalandan, babam son senesinin ikinci döneminde kadın doğumda staj yapıyormuş, asistan olarak doğuma girince aklına böyle bir şey gelmiş. Demiş bu adam ancak bebek olursa izin verir. Anneme anlatmış onu da ikna edip dedemin karşısına çıkmışlar. Babam pat diye dedeme 'Sema dört aylık hamile bizim oğlumuz olacak,' demiş bir de üstüne bir hastasından arakladığı ultrason resimlerini dedeme gösterince kıyamet kopmuş. Tabii onun üstüne dedemden bir güzel dayak yemiş, iki gün hastanede yatmış ama istediğini de almış. Dedem madem yediniz bu boku temizleyin deyince de yıldırım nikahı kıyıyorlar. E annem güya hamile olduğunu unutup düğününde içkiler içip bir hamilenin etmemesi gereken danslar edince dedemler olayı çakıyor. E babamda bunun üzerine ilk gecelerini çok affedersin halvet odasında değil hastane odasında geçiriyor." dediğinde gülmekten iki büklüm olmuştum. En çok güldüğüm kısım ise halvet odası olayıydı.
"Bundan sonra idolüm Sefa Toral'dır!" dedim kahkahalarımın arasından.
"Babam her seferinde nasıl kaptım kızını ama diye takılır dedeme," dediğinde gülerek salladım başımı.
"Sefa abi ya ne kadar fenaymış o öyle," dediğinde Yusuf başını salladı.
"Anneminde ondan aşağı kalır bir yanı yok ya neyse, evliliklerinin üçüncü yılında da beni yapmayı uygun görmüşler." dedi gülerek.
"İyi ki yapmışlar seni," dedim elimi yanağına yaslayı tenini okşarken. Dudaklarını avuç içlerime yaslayıp defalarca öptü avcumu.
"Nevzat dede kızı hamile bırakma mı dedi yani?" diye sorduğumda güldü.
"Sen mezun olup işine başlamadan evlenmemizi istemiyor." dediğinde başımı salladım. Sonra aniden bir duraksama yaşadım.
"Korunmadık," dediğimde yoldaki bakışları beni buldu.
"Hallederiz yavrum, eczaneye uğrarız." dediğinde başımı salladım.
"Sahi, senin kulladığın ilaçlar etki etmedi mi yavrum, regli olmadın!" dediğinde ofladım. Sema ablanın önerdiği doktora görünmüştüm Yusuf'un hastanede yattığı dönem. Bana stresten kaynaklı döngü değişimi demişti ancak verdiği söktürücü ilaçlar bir işe yaramamıştı.
"İstanbul'a dönünce doktora gideceğim," dediğimde ters bakışlar attı bana.
"Yavrum burada doktor yok mu Allah aşkına!"
"Bana diyene bak! Hem ben öyle sürekli doktor değiştirmeyi sevmiyorum tüm prosedürü en baştan yaptırıyorlar," dedim aksi sesimle. Gürültülü nefesler alıp verdi.
"Leyla abla böyle koca karı işlerini bilir. Ottur bitkidir belki o bir karışım falan hazırlar eve döndüğümüzde babaannemlere söyle halletsinler." dediğinde ona gözlerimi devirerek baktım.
"Koskoca profesör doktorun verdiği ilaçlar işe yaramadı Yusuf Allah aşkına," dediğimde güldü.
"Bu da alternatif tıp sevgilim belli olmaz," dedi.
"Offf!"
Merkeze geldiğimizde ilk işimiz hastaneye gitmek oldu. Yusuf acilde muayene olmuş bir tık daha etkili bir ağrı kesici yazdırmıştık. Hastaneden çıktığımızda ana caddeye yürüdük. Yusuf adımlarını durdurduğunda ben de durdum. Bana doktorun yazdığı reçeteyi uzattı ve montunun cebinden cüzdanını çıkarttı.
"Yavrum sen eczaneye geç ben bir işimi halledip geleceğim." dedi bir yandan da kartlığından kredi kartını çıkartıyordu.
"Ne işin var?" dediğimde bana kredi kartını uzattı. Kartı alıp incelediğimde ağzım iki karış açıldı.
"Bir yere ödeme yapacağım yavrum, sen geç ben hemen geleceğim." dediğinde benim tüm dikkatim karttaydı.
"Platinum kart," dediğimde başını salladı.
"Bir de ben zengin değilim dersin," dediğimde güldü.
"Değilim zaten yavrum, " dedi ve cüzdanından bu sefer diamond kartını çıkarttı.
"Vallahi sen de zengin değilsen sevgilim," dediğimde güldü.
"Yavrum devlet memuruyum ben, hem bu kartlar hemen hemen tüm devlet memurlarında var," dediğinde gözlerimi devirdim. Bahsettiği devlet memurlarının ceplerine aylık en az on bin lira girmiyorsa ben de Aden değildim de neyse.
"Haydi geç eczaneye, kartın şifresi 2505, temassızda kullanabilirsin," dediğinde başımı salladım. Ben karşı kaldırımdaki eczaneye girdiğimde o da caddenin biraz aşağısındaki kuyumcuya girmişti.
Eczanedeki görevliye reçeteyi verip kadın sağlığı reyonuna doğru ilerledim. Ertesi günü haplarını incelemeye dalmışken yanımda beliren karartıyla başımı yanıma çevirdim. Yusuf gelmişti.
"Ne çabuk hallettin işini,"dediğimde omuz silkti.
"Neye bakıyorsun?" dediğinde gözlerini ilaçların üzerinde gezidiryordu.
"Ertesi günü hapı. Regl olmadım ilaçta kullanıyorum sorun olmayabilir aslında ama riske atmayayım. Annemden takunya yiyerek ölmek istemiyorum,"dediğimde güldü.
"Ben korunurum." dediğinde ona baktım.
"Erkeklerin korunması daha sağlıklı bence. Zaten hassassın bir de bu ilaçlardan kullanıp riske atma sağlığını ne olur ne olmaz. Şimdilik, en azından bir seferliğine kullan bence gerisi ben de," dediğinde ona öylece bakakaldım. Telefonunu çıkarıp uğraştığında parmak uçlarımda yükselip ekranına baktım.
"Şaka yapıyorsun?" dediğimde başını "yoo" diyerek salladı ve prezervatiflerin bulunduğu kısma ilerledi. Telefondan markaları araştırıyordu.
"Aslan bu işlerden anlar aslında ama kan kardeşim tarafından öldürülmek istemem," dedi gülerek.
"Anlar derken?" dedim şaşkınlıkla. O da bana şaşkın bakışlar attığında kırdığı potu fark etti.
"Yani çapkın bir abin var yavrum bakma onun öyle efendi efendi göründüğüne az ceviz kırmadı," dediğinde kaşlarım anlamsızca büzüldü.
"Nasıl yani?" dediğimde eline bir paket alıp incelemeye başladı.
"Tek gecelik, günlük takılmalı ilişkiler işte," dediğinde yanaklarım utançla kızardı. Aslan'ı öyle düşünmek istemiyordum.
"Ee ama onunda burnunu sürtecek bir yengemiz çıkar belki," dedi ve başka bir paket alıp incelemeye başladı.
"Aslan ve yenge mi sevgilim sen bu dediğine inanıyor musun?" dediğimde gülerek başını hayır dercesine salladı.
"Hanımefendi ilacınız hazır," diyen eczaneciyle başımı o tarafa çevirdim ve kadına başımı sallayarak gülümsedim.
"Haydi al ne alacaksan, " dedim Yusuf'a ve kadın sağlığı reyonuna ilerleyip işlediğimiz derslerden bildiğim bir ilacı alıp kasaya doğru ilerledim. Yusuf'ta yanıma gelip iki paketi kasa tezgahına bıraktığında görevli kadından gözlerimi kaçırdım. Yusuf'un verdiği kartla ödeme yapıp eczaneden çıktığımızda girdiğim şifrenin bana hatırlattığı şeyle sırıtıyordum.
"Yirmi beş Mayıs," dediğimde güldü ve uzanıp elimi tuttu.
"Bana hoş geldiğin gün, " dedi tuttuğu elimin üzerini öperken. Şapşal aşıklara dönüp dönüp duruyordum bugün. Kartını oza uzattığımda almadı.
"Kalsın sen de yavrum, cüzdanın yanında değil lazım olur..." dediğinde ısrar etmedim hem çiftliğe gelirken yanıma hiçbir şey almamıştım hem de Yusuf'un kartını almayacağını biliyordum.
"Şimdi markete mi?" dediğimde başını salladı. Markete doğru el ele yürüyerek ilerlerken gözüme takılan tabelayla Yusuf'un elini çekiştirdim.
"Ne oldu yavrum?" dedi durup bana bakarken.
"Yusuf burnumu deldireyim mi?" diye sorduğumda anlamadı bir an.
"Ne ?" dediğinde heyecanla döndüm ona.
"Burnum diyorum. Piercing yaptırayım mı yakışır mı bana," dediğinde gözleri burnuma kaydı.
"Yakışır herhalde güzelim, yaptırmak istiyorsan yaptır..." dediğinde gülümsedim.
"Lisedeyken çok özeniyordum ama annem asla izin vermemişti. Neymiş ben fen lisesinde okuyormuşum serseri olamazmışım," diye dert yandığımda güldü. Burnumun ucunu öpüp geri çekildi.
"Çok yakışır sana yavrum istiyorsan yaptır, beğenmezsen de içimde kalmadı dersin en azından," dediğinde ellerimi birbirine çarptım.
Tabelasını gördüğüm gümüşcüye gittik. İçeride iki çalışan vardı. Burnumu deldirmek istediğimi söylediğimde beni piercing modellerinin olduğu bir kısma götürdü ve kendime önce piercingi seçmemi istedi.
"Çok güzel küçük, karakteristik ve hokka bir burnunuz var, çok yakışacağına eminim," dedi adam.
Hevesle başımı salladım ve ince halka olan bir model tercih ettim. Beni bir koltuğa oturtuğunda önüme bir sandalye çekti ve oturdu. parmaklarını burnumda gezdirip tekrar "gerçekten çok güzel bir burnunuz var," dediğinde Yusuf'un gürültülü nefes alıverişlerini duydum.
"Burun işte kardeşim alt tarafı delip geçeceksin ne çok konuştun, fazla da dokunma!" dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Adam susup sessizce işini yaptı. Burnum delindikten sonra bana birkaç gün ne yapmam gerektiğinden bahsedip başka bir piercingi hediye etti. Ancak Yusuf hediye olan piercing parasını da ödedi. Gümüşcüden çıktığımızda Yusuf adama hala söyleniyordu.
"Yusuf adamın işi bu tabii böyle davranacak," dedim eğlenerek.
"He yavrum he, " dedi markete girdiğimiz esnada.
"Ama bak çok güzel oldu değil mi?" dedim burnuma dokunarak.
"Çok dokunma yavrum iyileşene kadar," dediğinde elimi geri çektim.
"Güzel ama değil mi?" dedim bir kez daha sorarak.
"Güzel yavrum güzel maşallah sana her şey yakışıyor," dediğinde memnuniyetle gülümsedim.
"Şimdi, akşama ne yapayım söyle bakalım," dedi bir tane alışveriş arabası aldığında.
"Bilmem, yani ben şimdi sana bir sürü şey sıralardımda seninde yapabileceğin şeyler kısıtlı," dediğimde güldü. Sebze reyonunun önünde durduğumuzda arabayı bana doğru itip bir poşet aldı ve domateslerin olduğu kısma geçti.
"Sana şimdi sebze meyve nasıl seçilir tüm incelikleriyle anlatacağım," dediğinde güldüm. Yusuf poşete ezik, çürümeye yüz tutmuş yumuşak domatesleri doldurmaya başladı.
"Yemek içinde kullanacağın domatesler yumuşak olmalı, yumuşaklar daha sulu oluyor," dediğinde güldüm ve yanına gidip elinden poşeti aldım.
"Sevgilim sulu olsun diye bütün çürükleri doldurdun hep," dedim ve poşetten tamamen çürümüş olan domatesleri çıkartıp kendi seçtiğim domatesleri poşete doldurdum.
"Çürük değildi ki onlar," dediğinde güldüm ve poşeti arabaya bıraktım.
"Beceriksiz seni," dedim eğlenerek. Gözlerini devirdi.
"Başka ne alıyoruz?" dediğimde birkaç bir şey daha söyledi. Ben salata malzemeleri alırken o da soğan patates seçiyordu. Birazda meyve aldıktan sonra markette dolanmaya başladık. İçecek reyonundan geçerken bir su alıp daha fazla geciktirmeden ilacı içtim.
"Dondurma alalım," dedim dondurucu dolapların önünden geçtiğimiz sırada. Yusuf benim sevdiğim dondurmalardan birkaç tane alıp bir tane de kutu dondurma aldı.
"Başka istediğin var mı güzelim?" dondurmalarda gözlerini gezdiriyordu.
"Yeterli bunlar aşkım çok bile aldın."
Yusuf, et reyonundan bir şeyler alırken ben de kahvaltıkları hallediyordum. Alacağımız her şeyi aldığımızda sonunda marketten çıkıp arabayı park ettiği yere doğru ellerimizde poşetlerle sohbet ederek yürüyorduk.
"Aden, soluna baksana yavrum," dediğinde sol tarafıma baktım. Küçük bir butiğin vitrininde tek bir elbise vardı. Uzun kollu, kadife kırmızı renkte diz hizasında biten çok güzel bir elbiseydi. Göğüs kısmında da düğme sırası vardı.
"Sana çok yakışır," dediğinde ona baktım. Gözleri bir elbise de bir bedenimde geziniyordu.
Ver poşetleri bana, git al haydi onu kendine..." dedi.
"Haydi güzelim," dedi ve elimdeki poşetleri aldı.
Butiğe girip elbiseyi almak istediğimde bedenimi sordular. Bedenime uygun olanını getirdiklerinde denemek isteyip istemeyeceğimi sordular ama gerek duymadım. Hâlâ ben de olan Yusuf'un kartıyla elbiseyi aldım.
"Aldım," dedim butikten çıkınca.
"Akşam yemeğimizde giyinirsin o zaman,"dediğinde güldüm.
"Resmen kendine çalışıyorsun," dediğimde güldü. Yanına gittiğimde elinden birkaç torbayı aldım.
Sonunda çiftliğe geldiğimizde Hakkı amca hâlâ buradaydı. Onunla ayaküstü görüşüp eve geçtik. Dış kapının önünde karton torbalardan bir yığın vardı. Yusuf tuttuğu poşetleri o torbaların yanına bırakıp cebinden evin anahtarlığını çıkarıp bana uzattı.
"Yavrum sen al bunu geç üzerini değiştir ben mutfağı hallederim," dedi annemin kıyafetlerimi koyup yolladığı torbayı bana uzatarak.
"Sonra değişirim yardım edeyim,"
"Yok yavrum geç sen," dediğinde yüzüme bakmadan tüm torbaları aldı.
Eve geçtiğimizde ben üst kata Yusuf'un odasına o da mutfağa geçmişti. Annemin yolladığı kıyafetleri yatağın üzerine döktüm. Aldığımız elbiseyide güzelce yatağa serdim. Yusuf akşam yemeği için giymemi istemişti ama yıkamadan giyemezdim o nedenle bu akşam rahat eşofmanlarımla yiyecektim yemeğimi.
Yatağa döktüğüm kıyafetlerin içinden lila rengindeki paçaları lastikli eşofmanı ve şapkalı, kalın, göğüslerimin biraz altında biten açık gri tonlarındaki üstümü giyinip saçlarımı at kuyruğu toplayıp aşağı indim. Yusuf aldığımız her şeyi çoktan yerleştirmiş yemeğe girişmişti bile.
"Çok hızlısınız savcım," dedim yanına vardığımda.
Elimdeki işi bırakıp ellerini temizledi ve bana döndü. Belimden tutup tezgaha oturturduktan sonra güçlü bir öpücük çaldı dudaklarımdan.
"Evin içi sıcak ama üşütmez misin böyle?" dedi elleri çıplak belimde gezerken.
"Olmam sevgilim olmam, eee ne hazırlıyorsun?" dedim uğraştığı şeye gözlerimi çevirip.
"Pirzola yapıyorum sana hep dolma yemek olmaz biraz et ye. Yanına pilav ve sebze sote." dediğinde iştahım kabarmıştı.
"Salata yapayım mı?" diye sordum.
"Yap güzelim," dedi. Sormamın bir anlamı yoktu gerçi. Yusuf soru olarak sorduğum hiçbir şeye karşı çıkmıyordu. Tezgahtan ineceğim sırada "dur!" dedi birden.
"Ne oldu?"
"Ben veririm sana malzemeleri," diyerek dolaba yöneldi. Sabahtan beri bir tuhaf davranıyordu. O dolaptan malzemeleri çıkarırken tezgahtan inip doğrama tahtasını, bıçağı ve malzemeleri koyacağım kabı çıkardım. Yusuf elindeki salata malzemelerini lavabonun içine bırakıp tekrar etin başına geçti.
Ben salata yaparken o eti fırına vermiş, pilava başlamıştı o ara çalan telefonuyla durdu. Arka cebinden telefonu çıkardı.
"Annem," dedi ve telefonu hoparlöre alıp tezgaha bıraktı. Elimdeki işi bırakıp tamamen Yusuf'a döndüm.
"Anne," dedi.
"Evdeyim oğlum," dedi Sema abla. Sesi biraz öfkeli ve şaşkın geliyordu.
"Dediklerimi yaptın mı?" diye sordu Yusuf. Sema abla sıkıntıyla nefes alıp verdi.
"Yaptım oğlum. Gardırobunda Aden'e ait hiçbir şey bulamadım. Seninde bazı tişörtlerin yoktu. Ebru ile konuştum. Gerekeni yaptım. Fotoğrafınızı buldum bu arada ama çerçevelenecek bir durumda değil. Ben yenisini çıkaracağım merak etme." Yusuf ile aynı anda soluklandık.
" Ev ile ilişiğini kestin mi? " diye sordu Yusuf.
" Kestim, Safiye Hanımı da onunla birlikte yolladım... "dedi sıkıntıyla.
" Tamamdır, dikkatli olun anne! " dedi ve ardından" fotoğrafı çekip at lütfen. "dediğinde Sema abla bunu yapmak istemedi ama Yusuf ısrar etti. Telefonu kapattıktan saniyeler sonra Yusuf'a bir mesaj geldi. Telefonu eline alınca yanına gittim. Sema ablanın yolladığı fotoğrafta yüzüm tamamen çizilmiş, bedenimde kalem ucu izlerine benzeyen delikler açılmıştı.
"Bir bu eksikti," dedim. Yusuf telefonunu kapatıp cebine koydu ve bana döndü.
"Sen bunu unutuyorsun ve hiçbir şey düşünmüyorsun!" dedi.
"Kolay çünkü!" diye tepki verdiğimde beni göğsüne çekti.
"Ben gerekeni yapacağım. Sen sadece bize odaklan tamam mı yavrum bir tane salağın yüzünden bozmayalım keyfimizi." dediğinde başımı iyice göğsüne gömdüm.
"Sen bulaşma," dediğimde başımı öptü.
"Onur başkomiser halledecek merak etme." dediğinde rahatladım.
Birlikte yemekleri hazırlayıp masayı da halletiğimizde Yusuf beni masaya oturtup yemek servisine başlamıştı. Dünkü şarabıda getirip kadehleri doldurduktan sonra yerine geçti.
"Başla bakalım, afiyet olsun."
Yemeye başladığımda yemeklerin lezzeti o kadar iyiydi ki... Konuşmayı unutup sadece yemeğe odaklanmıştım.
"Yavrum yavaş atlı kovalamıyor boğazında kalacak," dediğinde başımı kaldırıp ona baktım.
"Çok güzel olmuş," dediğimde başını sallayıp şarabından bir yudum aldı.
"Bir anneme bir sana yaparım kıymetini bil," dedi gülerek.
"Bak sen," dediğimde göz kırptı.
Yemek faslından sonra Yusuf beni içeri yollamış masayı ve mutfağı toparlamaya başlamıştı. Telefonumu yine Yusuf'un telefonun internetine bağlamış koltukta uzanmış sadece Güneş, Emir ve benden oluşan Takunya Sevdalıları adlı sohbet grubundan konuşuyorduk.
Siz:
Kız Kardeş Güneş:
Yani sevgilim diye demek istemiyorum ama tam olarak öyle oldu Aden.
Siz:
aahahah de yavrum de hakkındır
Oğuzhan Uğur'un Emir'i:
Ben de sizi seviyorum canlarım.
Annem kek yapmıştı çaya ineyim de onu da yiyeyim
Kız Kardeş Güneş:
Bulursan yersin canım, abimle Haydar abi çoktan bitirdi
ben yine yiyemedim 😭
Siz:
Emir'e ulaşılamıyor ahaahahah
Oğuzhan Uğur'un Emir'i:
Anamın tek oğluyum ben bana yeniden yapar hıhhh
Siz:
He gülüm he
Ayyy bakın ben ne yaptım
Oğuzhan Uğur'un Emir'i:
Ahahahahaha lan burnunu mu deldirdin
annem ağzına sıçacak
yaşasın aahahahah
Kız Kardeş Güneş:
Yaaa çok yakışmış😻
sen sus Emir🤨🙄
kızın serseri olmuş anne diyeceğim
doktor olmayacakmış
barcı olacakmış diyeceğim
Siz:
Hele bir annemi gaza getir bak neler yapıyorum sana!!!
Oğuzhan Uğur'un Emir'i:
Bir bok yapamazsın
Siz:
Haydar abiyi üstüne salayım da gör gününü. 😤
"Aden," Yusuf'un adımı bağırmasıyla gruba gittiğimi söyleyip uzandığım koltuktan kalkıp mutfağa giden tarafa çevirdim başımı. Yusuf elinde mumları yanan bir pastayla salonun girişindeydi.
"Yusuf?" dedim şaşkınlıkla. Ayağa kalkıp ona ilerlediğimde o da bana doğru adımlar attı.
"Kutlayamadığımız günlerin hatrına," dedi tuttuğu pastayı bana doğru uzatıp biraz havaya kaldırdığı esnada. Dolan gözlerimle, titreyen çenemle baktım ona.
"İyi ki doğdun Aden," diye mırıldanmaya başladı.
"İyi ki doğdun iyi ki doğdun mutlu yıllar sana..."
Ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum. Bu yaptığı şey o kadar anlamlı o kadar değerliydi ki benim için. Gözyaşlarımı silip gülümseyerek baktım ona. Ne kızgınlığım kalmıştı ne kıgınlığım. Bana böyle değerli hissettirirken ona karşı hissettiğim tek şey sevgiydi. Yoğun, ucu bucağı olmayan bir sevgiydi.
"Dileğini tut, üfle haydi..." dediğinde başımı salladım. Doğum günümün asıl gününde tam boyların bana getirdikleri pastayı üflerken dilediğim dilek gerçek olmuş, Yusuf uyanmıştı. O günden bugüne tam olarak üç buçuk ay geçmişti ve benim şimdi dileceğim dilekte yine Yusuf'la ilgiliydi.
"Teşekkür ederim, iyi ki varsın," dedim mumlar üfledikten sonra. Alnımdan öptü, burnunu burnuma sürttü.
"Asıl teşekkürler sana güzelim, tüm iyikiler sana..." parmak uçlarımda yükselip gülen dudaklarından öptüm.
"Dışının böyle olduğuna bakma, içi tamamen çikolatalı." dediğine güldüm. Pastanın dışı beyaz ve pembemsi kremeyla kaplanmıştı.
"Geç bakalım şöminenin önüne gömelim bunu," dedi.
Ne zaman yaktığını bilmediğim şöminenin önüne kurulduğumuzda pastayı aramıza bıraktı ve mutfağa gitti. Elinde tek çatal ve yine şarapla geldiğinde güldüm. Kadehte getirmemişti.
"Rakıdan şaraba ne ara geçiş yaptık biz," dediğimde güldü.
"Rakının yeri başka yavrum, pastayla da gitmez." dediğinde güldüm.
Pastadan biraz yediğimizde zaten dolu olan midemiz daha fazlasını kabul etmedi. Şarabı kafamıza dike dike bitirdik ama... Yusuf aramızdaki pastayı alıp mutfağa döndüğünde hiç üşengeç bir insan olmadığını fark ettim. Ben olsam onun gibi sürekli kalkıp kalkıp gitmezdim. Adam her şeyiyle bambaşkaydı... Yusuf elinde büyük bir kutuyla geri gelip karşıma oturduğunda kutuyu yanına bıraktı ve beni belimden tutup kucağına çekti. Kucağında yan bir pozisyonda oturuyordum şimdi.
"Eğer o olaylar başımıza gelmeseydi doğum günün için çok güzel planlar yapmıştım," parmakları taktığımdan beri hiç çıkarmadığım incili kapli kolyem ve bilekliğimde dolandı. Sefa abinin ve Sema ablanın o hastane odasında Yusuf adına bana verdikleri hediyeydiler onlar. Daha sonra kendi hediyelerini de vermişlerdi. O durumda o psikolojide bile beni unutmamaları benim için çok başkaydı...
"Uyanıp kendime geldiğimde biraz toparlanayım dedim planlar yaptım ama olmadı buraya geldik," dediğinde dolu gözlerimle gülümsedim.
"Burada da fırsatını bulup ayarladığımda yolda kaldık," dedi gülerek.
"Ne lanetliymişim," dediğimde sırıttı. Boynumdaki eli yüzüme çıktı.
" Lanetin bile en güzelisin," dediğinde kıkırdadım. Onun gibi yüzüne yasladım avcumu. Diğer kolumu omzuna sardım.
"Ben de bu adam bugün neden böyle davranıyor deyip durdum," dediğimde güldü.
"Sürpriz olsun istedim," dedi omuz silkerek.
"Şimdi gelelim asıl meseleye," dedi ve yan tarafında duran kutuyu alıp kucağıma bıraktı.
"Doğum günü hediyen, aç bakalım." dediğinde heyecanla doğruldum kucağında. Kutuyu saran kahverengi kağıdı hızlı hareketlerle çözdüm. Büyük kırmızı bir kutu karşıma çıktığında Yusuf'a baktım.
"Aç güzelim," dedi teşvik ederek. Kutunun kapağını kaldırdığımda kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Kutunun içinde irili ufaklı, kırmızı ve lacivert kadife kutular vardı.
"Oyunu sen kazanmıştın," dediğinde bir süre hafızamı yokladım.
"Altınlarım," dedim neşeyle. Hemen elimin altındaki uzun lacivert kutuyu alıp açtım. Kutunun içinde ucunda tam altın olan kalın zincirli bir kolye vardı.
"Ne?" diye bir tepki verdiğimde güldü.
"Diğerlerine de bak," dedi. Kolyeyi bir kenara bırakıp diğer bir kutuyu aldım.
"Oha oha!" tepkime güldüğünde iri iri açılan gözlerimle ona baktım.
""Burma değil mi bu?" dediğimde "öyle sanırım," dedi.
"Tak bakayım," dediğinde bir ona bir de kalın bileziğe baktım.
"Tak tak, prova olur sana da," dedi eğlenceli bir tonda.
Bileziği bileğimden geçirip diğer bir kutuyu alıp açtım. Bunun içinde de ince burmalardan üç tane vardı. Yüzümdeki eğlenceli heyecanın yerini şaşkınlıkla dolu bir ifade almıştı. Yusuf elimdeki bilezikleri alıp bileğime geçirdiğinde uzanıp kenara bıraktığım kolyeyi de alıp boynuma taktı. Diğer kutularda da yine Trabzon burması, bilezik, kolye ve küpeler vardı. Sona kalan dört kutuda daha modern günlük hayatta rahatlıkla kullanabileceğim altın bilekliklerle saat vardı ve onlarda şu anda üzerimdeydi. Efsane bir ağırlık hissediyordum.
"Yakıştı yalnız, açtı seni..." diyerek gülüyordu halime Yusuf.
Ben oynadığımız oyunda o kadar öylesine söylemiştim ki unutmuştum hatta. Şimdi iki kolumunda neredeyse dirseklerime kadar altınlarla dolu olması beni küçük çaplı bir şoka sokmuştu. Her şey bir yana bunlara ne kadar para vermişti kim bilir?
"Yusuf," dedim.
"Aden," dedi.
"Bir tane saat ne bileyim kolye alsaydın yeterdi sevgilim bunlar ne?" dediğimde kıkırdadı.
"E sen altın istiyorum dedin yavrum altın dediğin külçedir, bileziktir, tamdır, yarımdır, çeyrektir. " dediğinde daha da şaşırdım.
"Hem bunları bir nevi ileriye yatırım olarak düşün bu bileklikleri falan günlük hayatta kullanırsın." dediğinde güler gibi oldum. Kendimi çok pahalı hissediyordum.
"Ne kadar ödedin sen bunlara," dediğimde beni kucağında hareket ettirdi ve bacaklarımı beline sarmamı sağladı.
"Sanırım diamond kartım eksilerde şu anda," dedi gülerek.
"Ya Yusuf," dediğimde çenemi öptü. Kendimi birden çok kötü hissettim. Tamam, alması hoşuma gitmişti ama bu kadar çok almasına ne gerek vardı...
"Helal hoş olsun yavruma, benden kırk yılın başı bir şey istemişsin almayıp ne yapacağım..." büzülen dudaklarımdan öptü.
"Keyfini çıkar bebeğim, hem dediğim gibi yatırım yaparsın kendine..."
"Ama gerçekten çok fazla almışsın Yusuf," dediğinde omuzlarını silkti.
"Babaannem eskiden hep takardı bileziklerini, böyle onlarla iş yapar bulaşık yapar sürekli ses çıkarırdı. garip bir zevk alıyordu, sonra yaşlandıkça ağırlık yapmaya başladığı için takamaz oldu. Şimdi sen onun yerine zevkle tak işte ne bileyim, hava at millete benim sevgilim bana neler aldı diye, benim Yusuf'um var çok zengin falan diye bas havanı,"dedi asıl suratımı güldürmeye çalışırken.
"Ben senden altın istediğimi bile unutmuşum, alman sorun değilde bir tane yeterdi sevgilim, bu kadar çok altına gerek yoktu," dediğimde omuz silkti.
"Bu daha ne ki sevgilim, işler bir resmiyete dönüşsün bak sana bizimkiler neler alıp takıyor. Dedemler bu konuda çok cüretkardır en uzak akrabanın düğününe bile gittiklerinde hep altındır bileziktir alıp giderler sana kim bilir neler takarlar, alış yani bu altınlara," dedi.
"Beşi bir yerde bile almışsın Yusuf ya," dedim isyankar bir gülüşle.
"Hayır birde kırmızı kurdelaya bağlatmışsın," dediğimde kahkaha attı.
"Yusuf gülme ya," dedim omzuna vurarak. Belime sıkıca sarılıp çenemin altına, oynuma hızlı hızlı sesli öpücükler kondurdu. Elleri çıplak belimden göğsüme tırmandı.
"Odaya mı çıksak?" kulağımın altına ıslak öpücükler kondurdu.
"Odada ne yapacağız ki?" dedim bilmemezliğe yatarak.
"Sen altınlarını seversin ben de seni," dediğinde omzunu ısırdım.
Çenemi kavrayıp dudaklarımızı birleştirdi. Hoyratça davrandığımız dudaklarımız kavuşmanın sızısıyla yanarken nefeslenmek için dudaklarımı araladığımda dilini dudaklarımın arasına itti ve beni daha sert bir tavırla öpmeye başladı. Ona aynı şekilde karşılık verdim. Kucağımdaki bedenimi saran kollarıyla beni sıkıca kavrayıp ayaklandığında bir an dengesini kaybetse de hemen toparladı. Kollarım omuzlarında ve ensesinde geziniyordu. Hareket ettikçe altınlar brbirine çarpıyor ve ses çıkarıyordu. O ses hoşuma gitmeye başlayınca kıkırmadaya başladım.
"Dedem demişti zamanında, kadınlar altına asla kayıtsız kalamazmış," dediğinde omzuna vurdum.
Merdivenlere ilerlediğimizde önümüzü görmediğimizden sağlıklı adımlar atmıyor sürekli duraksıyorduk. Basamakları çıkmaya başladığında dudaklarımdan kopup boynuma indi dudakları. Tenimi dişleri arasında ezince inledim ve gür saçlarını çekiştirdim. Dudakları çeneme kaydığında boynumu eğdim ve başını çenemle boynum arasındaki boşlukta sıkıştırdım. Bu hareketimle Yusuf önündeki basamağa takıldı ve biz merdivenlere düştük. Basamaklara çarpan belim anlık bir acıyla sızlarken Yusuf üzerimde doğruldu.
"Yavrum iyi misin?" dedi endişeyle. Altın kolyelerim enseme doğru kaymıştı.
Beni omuzlarımdan tutup doğrultmaya çalışırken onu engelledim, gülerek ensesinden tutup kendime çektim ve dudaklarına saldırdım. Merdivenlerin ortasında birbirimizi tüketirken Yusuf üzerindeki kazağı dudaklarımızı saliselik bir arayla koparıp üzerinden çıkarttı. Tekrar dudaklarıma kavuştuğunda elleri bacaklarımı aralayıp bedenini yerleştirdi. Kollarım her hareket ettiğinde altınların sesleri kulağıma doluyor ben de hâlâ bir gülme isteği yaratıyordu.
"Sanırım yatak yüzü göremeyeceğiz," dedim nefes nefese.
Gülerek başını salladı ve üzerimi hızla çıkartıp arkasına doğru fırlattı. Dudakları göğsüme kapandığında aldığım hazla inledim ve elimle başını destekledim. Sütyenimden taşan tenimi dişlediğinde saçlarını çekiştirerek inledim.
"Yusuf," dedim nefes nefese.
Elleri eşofmanıma gittiğinde belimi kaldırıp ona yardımcı oldum. Merdivenlerin ortasında iç çamaşırlarımla Yusuf'un altında nefes nefeseydim. Ellerim pantoluna gitti. Kemerini söküp attığımda hızlıca pantolunuda çözdüm. Sadece boxerıyla kaldığında bedenlerimizi birbirine sürttü.
"Ne güzel anılar biriktiyoruz değil mi?" dedi gülerek. Ben de bu halimize gülerken Yusuf kendi iç çamaşırını çıkarmıştı.
"Çok, çok güzel anılar," dedim ben de gülerek.
Gülüp dudaklarıma kısa kısa öpücükler bıraktı. Elleri küloduma kaydığında duyduğum at kişnemesiyle içinde bulunduğum haz bulutu bir anda yok oldu. Yusuf beni öpmeye, elleri tenimde dolanmaya devam ederken başımı yasladığım basamaktan kaldırıp dikkat kesildim. Yusuf'un parmakları iç çamaşırımdan sızıp kadınlığımda dolanmaya başlarken nefes nefese kasıldım ve inledim. Yusuf bu sefer iç çamaşırımı tenimden sıyırmaya başladığında aynı kişnemeyi bir kez daha duydum ve bu kişnemenin ardıdan kuvvetli kişnemeler geldi kulağıma.
Yusuf," dedim nefes nefese. Ancak Yusuf beni duymadı.
"Yusuf," dedim bir kez daha başını tutup göğsümden çektim.
"Ne oldu?" dedi kararmış gözlerini gözlerime sabitlerken.
"Akkız kişniyor," dediğimde kaşları çatıldı.
"At bu yavrum kişner," dedi ve başını ellerimden kurtarıp bu sefer karın bölgemde gezdirmeye başladı dudaklarını. Gereksiz gerildim herhalde deyip tekrar anın büyüsüne kapılacağım sırada acı dolu kişneme sesiyle Yusuf'u üzerimden attım.
"Aden," dedi neye uğradığını şaşıracak. Sanırım bir de yarım kalmışlığın öfkesi vardı.
"Akkız," dedim doğrulurken. Telaşlı bir halde basamakları inip kıyafetlerimi aramaya başladım.
"Ne olmuş Akkız'a yavrum?" dedi kendini toparlamaya çalışırken. Bulduğum eşofmanlarımı giyinip dış kapıya doğru koşturdum.
"Doğum kişnemesi bu Yusuf, Akkız doğuruyor," dedim ve evden çıkıp koşarak ahıra ilerledim. Ahıra girdiğimdeAkkız ve Kara Oğlan'ın sesleri birbirine karışmıştı. Kara Oğlan kendi bölmesinden çıkmaya çalışıyor başarılı olamadıkça daha da aksileşiyordu.
"Evet Hakkı amca, tamamdır bekliyoruz." diyerek telefonda konuşarak yanımıza geldi Yusuf.
"Hakkı amca veterineri alıp gelecek yavrum beş dakikaya burada olurlar. " dedi ve tekrar birisini aradı.
"Lan," dedi çoşkuyla.
"Akkız doğruyor oğlum dede oluyoruz gel hemen!" dedi gülerek. Büyük ihtimalle konuştuğu kişi Merdo abiydi.
Birkaç saatin sonunda Akkız sonunda doğurmuştu. Tıpkı kendisi gibi bembeyazdı yavrusu. Veteriner hekim hem annenin hemde yavrunun tüm kontrollerini yaptıktan sonra gitmişti. Hakkı amca bu gece burada kalacak, ilk geceyi yavru atla geçirecekti her ihtimale karşı.
"Ben Kara Oğlan'ım gibi bir oğlumuz olur sanmıştım ama," dedi Merdo abi hayranlıkla yavru ata bakarken.
"Kızım tıpkı kendisini doğurdu ama," dedi Yusuf neşeyle.
"Adı ne olacak bu güzel kızın?" diye sordu Merdo abi.
"Aden," dedi Yusuf. Onlara döndüm, ikisi de kollarını göğüslerinde bağlamış ahırın ahşap duvarına yaslanmışlardı.
"Sen koysana adını," dediğinde emin olmayarak Merdo abiye baktım. O da onaylarcasına başını salladı.
"Aslında ben bir şey düşündüm ama," diye geveledim.
"Ne düşündün güzelim?" dedi Yusuf.
"Bu güzelliğe yol arkadaşı, birlikte büyüyeceği birini mi ayarlasak?" dediğimde ikiside güldü.
"Yusuf Ali." dediler aynı anda. Hevesle başımı salladı.
"Akkız ve Kara Oğlan sizinle büyümüş bu güzellikle de Yusuf Ali büyür." dedim.
"Bence olur," dedi Merdo abi.
"Bence de olur güzelliğim." dedi Yusuf.
"O zaman adı Cennet olsun mu?" dediğimde Yusuf'un bakışları şefkatle parladı.
"Cennet," diye mırıldandı Merdo abi.
"Yusuf Ali'nin rahmetli annesi. Kızcağız daha küçücük yaşta oğlunu bir kez bile koklayamadan gitti. Yusuf Ali en azından böyle bir maneviyatla büyümüş olur diye düşündüm."
"Ne güzel düşünmüşsün." dedi Yusuf yanıma elip omzumu sararken. Merdo abide aynı şeyleri söyledi.
"Ben gideyim artık," dediğinde "bu saatte gitme kal burada," dediğimde gülümsedi.
"Yağmur'u tek bırakmayayım. Kaçar maçar," dedi bozuk sesiyle. Bir şey demedim, onu başımla onayladım. Yusuf'la selamlaşıp gitmek için adımladığında durdu ve gülerek bana baktı.
"Sen şimdiden böyleysen düğün zamanı hepimizi iflas ettireceksin anlaşılan gelin hanım," dedi altınlarımda gözlerini gezdirdi. Yusuf'un büyük kahkahası küçük ahırı inlettiğinde dirseğimi karnına geçirdim.
"Tabi lan hepsi yirmi iki ayar bunların, aynı performansı düğünümüzde de sizden bekliyoruz," dedi Yusuf. Kaç dedi o , kaç ayar dedi!
"Neyse yapacak bir şey yok evi arsayı satarız artık. Haydi görüşürüz," dedi ve gitti Merdo abi.
"Abartma abartma," diye bağırdı Merdo abinin arkasından Yusuf.
"Rezil oldum senin yüzünden," diyerek Yusuf'a döndüm.
"Ne rezili yavrum, takılıyor o sana," dedi.
"Haydi eve geçelim." dedi beni kucaklarken.
Eve geçtiğimizde dağıttığımız ortalığı toparladım. Çamaşır makinesinin içinde yıkanmış olan eşyaları kurutma makinesine attım. Yusuf odaya çoktan çıkmıştı. Yanına gittiğimde yatağının üzerindeki kıyafetlerimi katlıyordu. Yanına gidip yatağın ortasına oturdum.
"Sen eskiden böyle dağınık değildin yavrum?" dedi azarlayarak.
"Sen yapıyorsun ya sevgilim bana gerek kalmıyor," dediğimde elindeki hırkayı bana fırlattı.
"Şebek seni," dedi gülerek. Hırkayı katlayıp ona uzattım.
"Merdo abiyle Yağmur barıştı mı?" diye sordum.
"Yok güzelliğim, Aslan ve Doğu İstanbul'a gitmek durumunda kalınca nöbeti Merdo devraldı." dediğinde başımı salldım.
"Eve ne zaman geçeceğiz?"
"Bilmem, kalmak istersen kalalım." dediğinde başımı salladım.
"Kalalım," dedim.
Kalamamıştık... Ertesi gün Yusuf'a gelen bir telefonla ne yazık ki bir iki günlük keyif hayallerimiz suya düşmüştü. Yola çıktığımızda dün aldığımız dondurmaları yiyordum. Altınlarımı da hâlâ çıkarmamıştım. Arada sallayıp çıkan sese gülüyordum.
"Bir film vardı, komedi filmi. Orada kadın boynunu taşıyamıyordu ağırlıktan," dedim gülerken.
"Vallahi öyleyim şu an," dediğimde o da güldü.
"E yavrum dedim ben sana çıkart diye," dediğinde omuz silktim. O dünkü Aden puf olup uçmuştu.
"E sen dedin ya hava at diye, hava atmam lazım," dedim. Güldü, yanağımı sıkıştırdıktan sonra uzanıp öptü.
Eve geldiğimizde Baran, Emir ve Güneş bahçedeydi. Arabadan inip onların yanına gittiğimde beni ilk karşılayan Güneş oldu. Yusuf elindeki birkaç torbayla yanımıza geldi. Gözlerim Emir ve Baran'a kaydığında bana iri iri açılmış gözlerle bakıyorlardı. Arabada olduğumuz için mont, atkı bere takmadığımdan altınlarım olduğu gibi meydandaydı.
"Kuyumcu mu soydun kız bu ne?" dedi Emir.
"Soymamış kuyumcu açmış," dedi Baran.
"Bakın," dedim kollarımı havaya kaldırıp sallarken.
"Yusuf bana aldı," dedim. Güneş gülüp çenesini kaşıdı.
"Sana Allah'ın lütfu bana cezası be Aden," dedi ve ters ters Emir' baktı. Emir benim ne suçum var gibisinden bakıp kafasını salladı.
"Haaa," dedi Baran. "Oyunda istediğin altınlar, abi abartmamışsın ama kafi miktarda altına boğmuşsun kızı," dedi Baran gülerek.
"Ağlama ağlama," dedim Baran'a.
"Ne ara yaptınız bunu?" diyerek kardan adamı işaret etti Yusuf.
"Ayyy Yusuf," diye eğlenceli bir çığlık attım. Diğerleri gülüşlerini saklamak için büyük bir çabaya girmişlerdi.
"Gel tanıştırayım seni," diyerek kolundan çekiştirip kardan adamın önüne getirdim onu.
"Sana geldiğim gün yaptık hep birlikte güzel olmuş mu?" dediğimde şüpheli bakışlarla gülen suratıma baktı. Usulca başını salladı ve arkasında gülenlere omzunun üstünden ters bir bakış attı.
"Bak senin gibi uzun boylu, yakışıklı," dediğimde bakışları bir bana bir de önünde durduğum kardan adama kaydı.
"Geliyor gelmekte olan değil mi güzelim?" dediğinde başımı salladım sırıtarak.
"Tanıştırayım. Yusuf, afkuran Yusuf... Afkuran Yusuf, Yusuf," dedim.
Sol elimlede kardan adamı gösteriyordum. Arkadakilerin gülüşleri gökyüzünü inletecek kadar yükseldiğinde Yusuf'un bakışları git gide karardı ve bana çatık kaşlarıyla baktı. Sanırım sinirlenmişti. Gürültülü nefesler alıp verdi, kasılı çenesini sağa sola oynattı. Gerçekten sinirlenmişti. Tam ağzını açıp bana söyleneceği sırada ona sırtımı döndüm ve eve doğru koşar adım ilerledim.
"Anne, anne," diye de bağırıyordum bir yandan.
"Anne Yusuf bana neler aldı bak," diyerek daha da yüksek sesle bağırdığımda annem evin kapısında belirdi.
"Kız ne bağırıyorsun?" dedi annem. Gözleri önce kulaklarımda, gerdanımda sonra da kollarımda gezindi.
"Kız bu ne hal?" dedi şok içinde.
"Anne Yusuf bana doğum günü hediyesi almış bunları bak," diyerek kollarımı salladım ses çıkması için.
"Kız adamın böbreğini mi sattırdın?" dediğinde güldüm.
"Damadın sandığından daha zengin Filiz abla," diyerek bağırdı Baran.
"Yani eski damadın da diyebiliriz, sanırım yeni damadın afkuran Yusuf olacak," diyerek bağırdı Emir. Omzumun üstünden onlara baktım. Yusuf elindeki torpaları bıraktı ve büyük adımlarla Emirlerin yanına gidip Baran'ın ve Emir'in ensesine yapışıp ikisini de kara gömdü.
"Delirttiniz çocuğu," diye bağırdı annem.
"Geç kız sen de içeri görgüsüz seni! Şu haline bak, geç!" diyerek beni azarlayan anneme bakakaldım.
Eve girdiğimde Güneş peşimden geldi. Salonda oturan babaannemlerin yanına gidip hem Kiraz hem de Meryem babaannemi öpüp ortalarına kuruldum. Babaannemler altınları süzmeye başladıklarında beni yine bir gülme tutmuştu.
"Kız sen benim oğlumun ocağına incir ağacı mı dikeceksin?" dedi Meryem babaannem şakayla.
"Öyle vallahi Meryemciğim sömüreceğim onu." dediğimde güldüler.
"Aferin aferin torunuma, "dedi Kiraz babaannem gururla bana bakarken. Annem yanımıza gelip oturduğunda bana ters ters bakıyordu.
"Ya anne bana bakmasana şöyle," dediğimde bana gözlerini kıstı.
"Kız yerden bitme o burnundaki ne senin?" dedi kızarak. Elimi hemen burnuma götürdüm.
"Aden!" diye bağırdığında Yusuf, arkasında Baran ve Emir ile eve girdi. Yanımıza geldiğinde babaannemlerin ellerinden öptü. Annemin yanına oturduğunda üstünden çıkartmadığı kabanının iç cebinden kadife bir kutu çıkarıp anneme uzattı. Annem bir kutuya bir Yusuf'a baktı.
"Küçük bir hediye," diyerek kutuyu alması için anneme biraz daha uzattı. Şu an Yusuf'a gözlerimden kalpcikler fırlatıyor olabilirdim. İnce düşünceli bir adam olması sanırım en kıymetli şeydi. Annem şaşkınlığını atamadan kutuyu alıp açtı. Zarif ama ben çok pahalıyım diye bağıran bi kolyeydi.
"Ay oğlum çok mahcup oldum ben şimdi," dedi annem. Daha demin ki Filiz'den eser yoktu.
"Aşk olsun Filiz sultan," dedi ve annemi öpüp ayaklandı. Evin girişine bıraktığımız torbalardan dün görmediğim bir karton poşet çıkarıp tekrar yanımıza geldi ve poşetin içinden birkaç tane daha kutu çıkarıp babaannemlere ve Güneş'e uzattı.
"Adama bak herkese çalışıyor, hey maşallah," dedi Emir. Annem sırtını yasladığı küçük kirlenti Emir'e attı.
"Çok teşekkür ederim," dedi annem. Kadın pahalı hediye almaya alışık olmadığından utanmıştı.
"Yaaa, geçen gün internetten baktığım bileklik bu," diyerek neşeyle güldü Güneş ve Yusuf'a kalkıp sarıldı. Babaannemlere de orta kalınlıkta bilezik almıştı.
"Bunlar Leyla ablayla Hatice ablaya siz verirsiniz," dedi Yusuf. Gel de bu adama aşık olma arkadaş.
"Sahi yengem nerede?" diye sordu Yusuf.
"Migreni tuttu oğlum, uyuyor." dedi Meryem babaannem. Yusuf başını salladı.
"Onunkini akşam veririm o zaman," dediğinde Baran ve Emir güldü.
"Adam kasasını mı boşalttı ne yaptı acaba?" dedi Baran kısık sesle gülerken.
"Üvey miyiz lan biz, bize de bir şey alsaydın ya!" dedi Emir. Yusuf güldü.
"Beşi bir yerde ister misin Emir?" dediğinde Emir gözlerini devirip Yusuf'a yüzünü ekşitti.
"Her neyse hanımlar, siz altınlarınızla tanışa durun bizim işlerimiz var. Akşama şöyle tepsi tepsi börektir kektir yaparsanız çok makbule geçer," dedi Yusuf. Baran ve Emir'e dönüp onlara kapıyı işeret etti başıyla.
"Yaparız oğlum tabii," dedi Meryem babaannem.
"Aden," dedi bana çatık kaşlarıyla bakarak.
"Canım," dedim tatlı tatlı.
"Afkuran Yusuf'undan fırsat bulursan bana baklava yap olur mu?" dediğinde dudaklarımı büzüp başımı salladım.
"Ney?" dediler babaannemler aynı anda.
"Aden, Yusuf abime afkuran diyor," dedi Güneş gülmemeye çalışarak.
"Ay kızım," dedi Kiraz babaannem eliyle gülüşünü saklarken.
"Ay benim kuzum iyice Karadeniz kızı oldu, maşallah maşallah..." dedi Meryem babaannem.
"Neyse," dedi Yusuf.
Onlar diğer eve geçtiklerinde bizde mutfağa geçtik. Leyla ablada buradaydı. Babaannem onlara da hediyelerini verdiklerinde uzun süre Yusuf'a dua edip iyi niyette bulundular. Hepimiz bir köşede bir hamur işiyle uğraşırken Güneş beni izleyerek küçük bir borcama ilk baklavasını deniyordu.
"Güneş," dedi annem gülerek. Güneş önüne düşen saçını üfleyip anneme baktı. Ecel terleri döküyordu resmen.
"Rahmetli babaaanene benziyorsun kızım, onunda eline hiç yakışmazdı böyle işler," dediğinde Güneş dudakarını büzdü.
"Anne ya," dedi bozulan sesiyle.
"Kız büzme o dudakları, sen de Aden de babaannelerinize çekmişsiniz ama senin babaannen tam bir fiyaskoydu. " dedi annem gülerek. Annem aslında severdi rahmetli kaynanasını ama her fırsatta da ne kadar beceriksiz ve pasaklı bir kadın olduğundan bahsederdi. Ben henüz birkaç aylıkken ölmüştü.
"Ama sen her şeyi öğretmişsin Aden'e ben bir şey öğrenmedim ki," dediğinde güldüm.
"Kızım öğrensen ne olacak senin elinde lezzetli değil ki," dedi Hatice abla pot kırarak.
"Aşk olsun ama ya," dedi iyice bozulan haliyle.
"Elleşmeyin kızıma, öğrenecek o da zamanla." dedi babaannem.
"Aden fırına bak bir yavrum," dedi o sırada Meryem babaannem. Fırına yöneldim.
"Gerçi Filiz kızım haklı, Aden'im tam bana çekmiş," dedi Kiraz babaannem keyifle.
"Vallahi sana çekmiş olmam çok güzel bir şey ama ben annemin kızıyım tontişim," dedim. Elimdeki tepsiyi tezgaha bıraktığım esnada Güneş konuştu.
"Öz babaannemi tanımadığım için yorum yapamam ama ben de tam olarak babamın kızıyım." dediğinde elimi bir an sıcak tepsiden çekemedim. Saniyeler önce eğlenceli olan ortam şimdi sessizliğe gömülmüştü.
"Ben öyle demek istemedim," dedi Güneş birden telaşla. Yanan parmaklarımın sızısını hissettiğimde anca çekebildim elimi tepsiden.
"Aden vallahi ben öyle demek istemedim. Yani sen anneme huyu suyu olarak benziyorsun ya ben de o anlamda demek istedim yemin ederim!" dedi. Aslında ne demek istediğini anlamıştım, onun zannettiği gibi yanlış anlamamıştım onu ama bir şeyler dokunmuştu işte.
" Kızım, " Haydar abinin mutfağa yayılan sesiyle kafamı ona çevirdim.
"Yardımına ihtiyacım var." dedi ve bana elini uzattı. Bana uzattığı o el tam bu anda öyle anlamlı gelmişti ki bana... Yanına gidip elini tuttum.
"Birazdan gelirim," dedikten sonra Haydar abinin hemen yanında çıktım mutfaktan. Biz Haydar abinin odasına giderken arkadan Güneş'in "Anne vallahi onu kırmak için öyle demedim, kırdım onu değil mi?" dediğini duyuyordum. Umursamadım, Haydar abinin kaldığı odaya girdiğimizde elimdeki elini çekmeden beni göğsüne çekti.
"Akşam şu avukatla görüşeceğim, ne giyeceğime karar veremedim. Şimdi annene desem takunya yerim diye korktum." dediğinde sırıttım.
"Seni bile korkutan annem, gerçi hakkını yememek lazım..." dediğimde güldü. Benden ayrılıp yatağının yanındaki alçak komodinin çekmecesini açıp içinden küçük bir kutu çıkarıp yanıma geldi. Kutuyu bana uzattığında heyecanla aldım elinden.
"Benim mi?" dediğimde başını salladı.
"Geçen gün merkeze gittiğimizde bunları gördüm. Aklıma sen geldin... Dikkat ettimde sen öyle aşırı büyük pahalı şeyler değilde senin için anlamı olan hediyeleri daha çok seviyorsun." dediğinde güldüm. O öyle diyordu ama şu an iki kolumda altın bilezik ve bileklikle doluydu. Kollarımı altınların ses çıkarması için salladığımda güldü.
"Bunlar dışında tabii." dedi gülerek.
Kutunun paketini çıkartıp küçük kapağını kaldırdığında gördüğüm küçük rozetlerle mutlulukla gülümsedim. Bana sanki hayatının en güzel armağanıymışım gibi bakan adama kocaman gülümsedim ve boynuna sıkıca sarıldım. Benim gururla, 'ben babamın kızıyım,' diyeceğim bir babam yoktu belki ama bana bir babadan daha fazlasını hissettiren bir Haydar abim vardı. Hayatımda ailem olarak hissettiğim insanlarla kan bağından çok gönül bağımın olması kaderimdi sanırım.
"Teşekkür ederim," dedim dolu dolu. Bu teşekkür bana aldığı bu rozetlere değildi. Bendeki yerineydi teşekkürlerim.
"Lafı bile olmaz," dedi asıl neye teşekkür ettiğimi anlayarak.
"Bu aralar anca sana çalışılıyor, hani bana hediye?" diyerek yanımıza geldi Emir. Haydar abiyle gülerek ona döndük.
"Git bak bakayım komodinin çekmecesine," dedi haydar abi.
Emir, küçük haylaz bir çocuk edasıyla gülerek komodine gitti ve çekmeceden bir paket çıkarttı. Paketi açarak yanımıza geri döndüğünde siyah, köşesinde küçücük kelebek ve kalp rozeti olan bir cap şapka çıktı paketten.
"Ya sen var ya efsanesin be adam, " dedi Emir heyecanla. Aynanın karşısına geçip şapkayı direkt kafasına geçirdi. Emir ve şapka sevdası...
"Kralsın ya nasılda biliyor sevdiğimiz, hoşladığımız şeyleri," dediğinde Haydar abi bize parlayan gözleriyle, yüzünde en sahici gülüşüyle bakıyordu. Emir, Haydar abinin yanına gelip ona yumruğunu uzattı ve "sen artık benim idolümsün kanka," dedi. Onun bu serseri tavrına güldüm. Haydar abi bir Emir'e bir ona uzattığı yumruğa baktı. Sonra onu uzattığı yumruğundan çekti ve sarıldı.
"Kanka ne oğlum kaç yaşında adamım ben," dedi o da mutluluk kaynayan sesiyle.
"Taş gibisin taş," dedi Emir gülerek.
"Kız sana ne almış," dedi Emir bana dönerek.
"Baksana çok güzeller," dedim rozetleri ona gösterdiğimde. Gözlerini kıstığında elimi hemen geri çektim.
"Benim bunlar sulanma vermem!" dediğimde dil çıkardı.
"Haydarikom bize mi çalıştın sadece?" dedi Emir. Haydar abi omzunu silkti.
"Güneş'i de görseydin ya reis o da takunya sevdalılarından," dediğinde Haydar abi güldü.
"Ona da kendi babası alsın," dediğinde Emir ile bakışlarımız anında birbirini buldu. Benim ağzım geçen geceki gibi iki metre açık kalırken Emir fıldır fıldır dönen gözleriyle gülerek Haydar abiye baktı.
"Haydarikom şu kıza anca kal gelmesine sebep oluyorsun," dediğinde Haydar abi güldü ve yine çenemden ittirip ağzımı kapadı.
"Sizinle konuşacağız bir fırsatını bulabilirsek ama bendeki yerinizi söylemem için beklememe gerek yok. Siz benim oğlum ve kızımsınız. Ne annenizle yaşadığım şey bunun sebebi ne başka bir şey. Siz hayatıma giren, birbirilerini çok seven koruyup kollayan birbirilerinin mutlulukları için didinip duran iki çocuksunuz ve o iki çocuk benim hiç var olmayan çocuklarım, bendeki yeriniz böyle hep böyle kalacak, " dediğinde çenem titredi. Yutkundum ve gidip sıkıca sarıldım ona. O ikimize birden sarıldı.
Hani bazı yaralar asla kapanmaz, bazı kişilerin yerini kimse dolduramaz derlerdi ya. Haklılardı ama atladıkları bir şey vardı. Yaralar kabuk bağlar giderdi, dolmayan yerler unutulurdu ve hayatınıza yeni anlamlar katan, kendisine bambaşka yerler edinen insanlar girerdi. O insanlarla anlardınız ki önemli olan kan bağı değil can bağı, gönül bağıydı. Bizim Haydar abiyle bağımız gönüldendi ve bu bağa biliyordum ki asla kopmayacaktı.
* * *
Yorumlar