ADEN 65. BÖLÜM HESAPLANAMAYAN GEÇ KALMALAR

 65. HESAPLANAMAYAN GEÇ KALMALAR


Yağız Uyguroğlu'dan

Hayatta her şeye sahip bir adamdım. Güzel bir aile, kıymetli anne baba, çok sevdiğim bir eş, canımdan çok sevdiğim altı tane birbirinden kıymetli evlatlarım vardı. Elli altı yaşındaydım ve bu yaşıma kadar zor, kötü zamanlarımızda olsa huzurlu bir hayat sürmüştük. 

Üç maymunu oynayarak... 

Zümrüt'le ilk defa aldığım ihale için gittiğim Kanada da tanışmıştık. Babası büyükelçiydi, annesi ise aristokrat bir ailenin ferdiydi.  Yirmi yaşına kadar birçok ülkede yaşamış yerleşik ve düzenli bir hayata ait olamamıştı Zümrüt.  Üst düzey bir disiplinle büyümüş, her ülkede farklı dadılar tarafından yetiştirilmiş bir genç kızdı tanıdığımda. İşi gücü mevkiinin koltuğu olan bir babaya ve mükemmeliyetçi, çok sert dominant bir anneye sahipti. 

Onunla iş yaptığım şirkette tanışmıştık. Orada staj yapıyordu. O zamanlarda da tıpkı şimdi olduğu gibi çok güzeldi. Gördüğüm ilk an vurulmuştum ona. İletişim kurmam ilk aşamada imkansız gibi görünse de başarmıştım.  Soğukkanlı, taviz vermeyen ve sert biriydi. Beni çok ama çok zorlasa da  birbirimize karşı koyamamıştık. Evlenene kadar ailesinden dolayı sorunlu ve gitmeli gelmeli bir ilişki yaşamıştık. Evlendikten sonraysa her şey  mükemmel ve yolundaydı. Ailemi, çevremi, İstanbul da yaşamayı yadırgamamış hemen alışmıştı. İlk tanıdığım Zümrüt gitmiş onun yerine neşeli, cıvıl cıvıl sürekli gülen bir kadın gelmişti. Her şey mükemmeldi ta ki hamile kalana kadar...

Hamileliğiyle birlikte Zümrüt'ün annesi İstanbul'a yanımıza gelmişti. Onun gelişiyle her şey tepetaklak olmuş Zümrüt bambaşka bir insana dönüşmüştü. Ahsen Hanım evde otoritesini ilan etmiş her şeye karışır olmuştu.  Eve karışmasının bir önemi yoktu lakin işin ucu Zümrüt'e döndüğünde her şey değişmişti. Zümrüt'e nasıl 'anne' olacağı hakkında kendince dersler vermeye başlamış yediğine içtiğine karışmıştı.  Hatta aşerdiği çoğu şeyi bu zararlı, bu çok kalorili, bu sana dokunur gibi türlü bahanelerle yedirmemişti bile... Her ne kadar uyarsam karşı çıksam da beni de bastırmayı başarmıştı. Son çare Zümrüt'ü bir bahaneyle Artvin'e yollayınca Ahsen Hanım da Kanada'ya geri dönmüştü ama geç kalmıştım. Ahsen Hanım, kızını tam istediği gibi bir anne yapmayı başarmıştı. 

Zümrüt çocukları kendi yetiştiği şekilde bana söz hakkı vermeden yetiştirmişti. Çocuklar büyüdükçe annelerine karşı çıkmaya başlamış arkalarına beni almak istemişlerdi ancak ben o kadar korkak bir adamdım ki asla çocuklarımın arkasında duramamıştım. Aynı şey Zümrüt için de geçerliydi.  Her  şeyin başında onu 'iyileştirmek' için çok çaba sarf etmiştim ancak zoru görmemiş olan  yapım çabucak pes etmişti. Onları kendi kaderlerine bırakmıştım. Benim yapamadığımı Aslan yapmış hem annesi için hem de kardeşleri için bir köprü görevi görmüştü. Kardeşlerine baba olmuştu. Ben ise gerilerinde savruluşlarını izlemekle yetinmiştim. Annelerinin aşırılıkları, benim aşırısızlıklarım çocuklarımı birbirilerine daha da sıkı bağlamıştı. Oğullarım, Güneş ve Kerem'i içlerine alıp onların etraflarında çok kalın duvarlar örmüşlerdi. Dışarıdan gelen her şeyden, herkesten korusalar da  içlerinde biz vardık ve onları yıkıp dökmekten başka bir işe yaramamıştık.

Kerem'in hastalığıyla hayatımız tamamen değişmişti. Zümrüt'ün buz dağları erimeye başlamış bense geç kalmış olsam da hatalarımı telafi etmek için çabalamaya başlamıştım. Öğrendiğimiz gerçeklerse hayatımızın en sarsıcı olayı olmuş bizi yerle bir etmişti...  Hayatımıza aniden giren Aden'le hepimiz ne yapacağımızı şaşırmıştık. Zümrüt ve çocuklar yıllarca oluşturdukları katı sarsılmaz duvarlarının etkisiyle ilk başta önyargılı ve uzak davranırken Aden'e yakın olmak onunla bizim aramızda bir bağ kurmak istemiştim ancak onda gördüğüm yaralar o kadar derindi ki... Daha diğerleriyle hiçbir şeyi halledememişken Aden'in yaralarından ve sorunlarından da korkmuş ve olduğum yerde durmuştum.   Aden'i seviyordum, gördüğüm ilk an kızım olarak kabul etmiştim ancak duyguların ve  hislerin gösteremedikçe bir önemi yoktu.

Ailem, karım, evlatlarım kendilerini bir başlarına iyileştirip birbirlerine her şeye rağmen sıkı sıkıya bağlanırken ben öylece onları izliyor bir adım atamıyordum. Duyacaklarımdan, bana olan kırgınlıklarını görmekten korkuyordum çünkü. Fiziksel olarak güçlü olmamın, çok başarılı bir iş adamı olmamın bir önemi yoktu. Ben iyi bir baba iyi bir eş değildim.

Ben korkağın tekiydim...

"Baba neden buradasın hava çok soğuk." Kerem'in varlığıyla dalıp gittiğim yerden sıçrayarak geri geldim. Kerem hemen önümde durmuş titreyen bedeniyle bana bakıyordu.

"Oğlum," dediğimde "içeri gidelim baba," dedi. Etrafa baktığımda havanın karardığını fark ettim. 

"Aden ablan geldi mi?" diye sordum.

"Hayır evde değil nereye gitti ki? " dediğinde telaşla oturduğum sedirden kalktım. Kolumdaki saate baktım. 19:47 idi. Hava saat altıda kararmaya başlıyordu, Aden evden çıktığında hava henüz kararmamıştı. 

 "Baba," dedi Kerem endişeyle.

"Eve geç oğlum, geleceğim ben de." dedim ve onu eve yolladım.  Evin arkasına geçip koruluğa açılan yola dikkatlice baktım ancak görünürde kimse yoktu.

"Aden!" diye bağırdım. 

"Aden neredesin kızım?" diye bir kez daha bağırdım ancak bir cevap alamadım.

"Baba!" Aslan'ın sesiyle arkama döndüm ve yan evin camından bana bakanları gördüm.

"Ne oluyor amca?" dedi Yusuf.

"Aden yok," dediğimde hepsini bir telaş aldı. Dakikalar sonra yanıma geldiklerinde Yusuf ve Emir telaşla ne olduğunu sordular.

"Telefonla konuşuyordu, biraz dolanacağım dedi ama yok ortalıkta!" dedim.

"Koruluğa mı çıktı? Ula bilmez misin buralar hep ayı niye izin verdin?" dedi babam. Bir cevap veremezken annem ve Zümrüt yanımıza geldiler.

"Ne oluyor?" dedi annem telaşla. 

"Aden yokmuş babaanne?" dedi Baran. Annem endişeyle bana döndü.

"Ben nasıl unuttum onu, ay koruluğa gittiydi kuzucuğum kaybolmuş olmasın?" 

"Kim kayboldu?" diyerek Filiz de geldi yanımıza.

"Haydar, Emir?" dediğinde Haydar, Filiz'in yanına gitti.

"Aden koruluğa gitmiş herhalde hâlâ gelmeyince..." dedi Merdo. Kadınlar endişeyle panik olurken araya Sefa girdi.

"Daha neyi bekliyoruz haydi arayamaya çıkalım," dedi.

 Hızlıca hazırlanıp koruluğa çıktık. Doğu'yu evde bırakmıştık her ihtimale karşı. Koruluk küçüktü ancak ilerisi dağa açılıyordu. Hem o yüzden hem de daha hızlı bulmak için gruplar halinde ayrıldık. Sefa, ben ve Haydar bir olup Aden'i aramaya koyulduk.

" Bizde mi ayrılsak daha çabuk buluruz belki?" dedi Haydar. Endişeliydi, korkusu sesine yansıyordu.

"Çabuk mu buluruz yoksa sen mi bulursun?" dedim ani bir öfkeyle. Durdu ve bana döndü. Elindeki fenerin ışığı yüzüme vurduğunda elimi yüzüme doğru kaldırdım.

"Kız ortada yok hava karanlık ve bilmem eksi kaç derece ama senin tek düşüncen onu senin değil de benim bulmam mı?" diye bağırdı Haydar.

"Tek düşüncem kızımın ortada olmayışı!" diyerek bağırdım. İmayla yarım ağız gülüp önüne döndü.

"Kızıymış!" diye homurdandıktan sonra "ben diğer tarafa bakınacağım!" dedi ve yanımızdan uzaklaştı. Sefa bana ters ters bakarken "Ne!" dedim.

"İnsanları kendinden uzaklaştırmada üstüne yok yemin ediyorum," dedi ve önden önden yürümeye başladı. Şu an tek düşüncem Aden'di. Kimin ne dediğinin ne düşündüğünün bir önemi yoktu.

Büyük adımlar atarak Sefa'ya yetişip "Aden!" diye tüm gücümle bağırmaya devam ettim. Bir ben bir Sefa bağırıyor, diğerlerinin bağırışlarını da duyuyorduk.

"Aden!" diye tüm gücümle bağırdığımda bir patırtı sesi duydum.

"Duydun mu?" diyerek bana baktı Sefa.

"Duydum," dedim ve "Aden!" diye tekrar bağırdım. Sesin geldiği tarafa ilerledik. Kar seviyesi ilerledikçe yükseliyor yürümeyi zorlaştırıyordu. Yürüdüğümüz yolun sol tarafı eğimli ve yaz kış fark etmeksizin çalılarla dolu bir araziydi. Karlı olması yürümeyi daha da zorlaştırdığından o kısmı kullanmazdık.  Sesin geldiği tarafa doğru ilerlediğimizde eğilimli araziye inen bayırdaki karlar bozulmuştu. Sanki biri düşüp yuvarlanmış gibi...

"Allah kahretsin! Aden..." diye bağırarak koşmaya başladım.  Bayırın dibindeki bir ağacın altında karlara gömülen bedeni gördüğümde kalbim korkuyla attı. 

"Kızım," diye bağıra bağıra indim o bayırı. Ağacın hemen önüne geldiğimde takılıp düştüm ama umurumda olmadı. Doğrulup Aden'in yanına vardım ve üstüne yağan karları hızlı hızlı süpürüp yüzünü açığa çıkarttım. Alnının sol köşesi ve burnu kanıyordu. Zayıf bedenini kucağıma çekip ona seslenmeye devam ettim ancak bilinci açık değildi. Nabzını kontrol ettiğimde parmak uçlarımı güçsüz nabızları dövdü.  Nefes alışverişleri çok yavaştı. 

"Sefa, Sefa hızlı ol baygın!" 

Sefa yanımıza geldiğinde eldivenlerini çıkarıp önce nabzına baktı. Ardından telefon fenerini açıp gözlerini kontrol etti. Ellerini alnında, yüzünde ve boynunda gezdirdikten sonra küfrederek homurdandı. Yüzüne yansıyan ışıkla ona baktığımda bembeyaz olduğunu gördüm.  Her daim kırmızı olan yanakları bile rengini kaybetmişti.

"Ne, ne oldu?" dedim telaşla. Aden tir tir titriyordu. Normal bir titreme değildi. 

"Büyük ihtimalle hipotermi geçiriyor..." dedikten sonra ayaklanıp telefonundan bir arama yaptı.

"Merdo bayırın aşağısındayız oğlum, evet bulduk sakin olun. Hemen hastaneye gitmemiz lazım düşmüş. Sakin tut onları Merdo!" Sefa  telefonda konuşurken montumu çıkarıp Aden'i sardım. Titreyen bedenini sıkıca kucakladım ve ayağa kalktım. 

"Evet evet bostan tarafındaki bayırdayız. Arabayla o tarafa geçin vakit kaybetmeden hastaneye gitmemiz lazım. Evi arasın biriniz su torbalarını sıcak suyla doldursunlar onları ve kalın bir battaniye yorgan ne bulursanız alıp bostanın girişine gelin hemen oğlum haydi." dedi ve telefonu kapattı. Kendi üzerindeki montunu çıkarıp Aden'in bacaklarına sardı. 

"Haydi hızlı olalım Yağız nabzı daha fazla düşmesin!" dediğinde hızla koşar adımlara yürümeye başladık. Kar bizi zorlasa da hızımızı sürekli arttırdık.

"Baba! Amca!" arkamızdan gelen Yusuf'un sesiyle bir an durup arkama döndüm. Yanında Emir'le birlikte koşa koşa yanımıza geldiler. 

"Aden," diyerek Yusuf hızlıca kendi kucağına aldı Aden'i.

"Ne olmuş?" dedi Emir. Sesi titriyordu...

"Hızlı olun bir an önce hastaneye gitmemiz lazım," dedi Sefa. Yusuf bizden daha hızlı koşarak önden ilerlediğinde Sefa ne olduğunu Emir'e özet geçiyordu.  Evlerin biraz aşağısında kalan bostana geldiğimizde herkes korkuyla bizi bekliyordu. Yusuf hemen arabaya geçerken Sema ve Sefa yanına geçip onu ısıtmaya çalışıyorlardı. 

Hastaneye gitmek için arabalara geçtiğimizde gözlerim titreyen ellerime takıldı. Aslan arabayı hızla sürüyor hemen önümüzde ilerleyen arabayla arayı açmıyordu. "Yağız," diyerek ellerimi tuttu Zümrüt.  Ona çevirdim bakışlarımı. Arka koltukta yan yanaydık.

"Ağlama," dedim. Kirpiklerinden süzülen gözyaşlarını kuruladım...

Hastaneye vardığımızda bizi bir grup doktor karşıladı. Sefa başlarındaki doktora bilgi verdi. Aden'i sedyeyle içeri götürürlerken hepimiz peşinden ilerliyorduk. Müdahale odasına alındığında içeriye Sema ve Sefa da girdi.  Annemler dillerinde dualarla hastane koltuklarına çöktüklerinde koca koridorda Zümrüt ve Filiz'in ağlayışları yankılanıyordu. 

"Baba," diyerek volta atmayı bırakıp odadan çıkan Sefa'nın yanına ilerledi Yusuf. Hepimiz etrafını sardığımızda odadan başka bir doktor çıktı. 

"Aden kızımız gayet iyi," dedi o doktor. 

"Sefa size genel durumu anlatır, geçmiş olsun." dedi ve odaya tekrar geçti.

"Baba?" dedi Yusuf bir kez daha telaşla.

"Sakin ol oğlum, Aden çok şükür iyi. Hipotermi riski vardı ama şu an iyi. Vücut ısısı hızla normale dönüyor. Düşmeden kaynaklı biraz hırpalanmış ama ciddi bir yarası yok. Tomografi çekilecek sadece, bir şüphemiz kalmasın diye. "dediğinde hepimiz rahat bir nefes verdi. Herkes sevinçle birbirine sarıldığında Sefa tekrar araya girerek konuştu.  

"Hanımlar," diyerek Filiz ve Zümrüt' baktı. 

"Annelerimde  annelerim deyip duruyor vallahi mavişimiz, girin haydi içeri." Filiz ve Zümrüt odaya geçtikten beş on dakika sonra geri çıktılar. Hemen peşlerinden sedye üzerinde Aden çıktı. Hepimiz başına üşüştüğümüzde Sema ve diğer doktorlar bizi uyardılar. 

"Tomografi çekildikten sonra odaya alınacak o zaman görürsünüz," dedi Sefa.

Aden odaya alındığında sırayla yanına girmeye başladılar. Giren dakikalar sonra çıkıyordu. Sadece anneleri, Yusuf ve Emir hâlâ odadaydı. Güneş odadan çıkınca etrafına bakınıp yanıma geldi. Göğsüme sarıldıktan sonra çenesini göğsüme yaslayıp bana baktı.

"Sen girmeyecek misin?" dedi. Sessiz kaldığımda "baba odaya gir ve kızını gör."

"Rahatsız etmek..." 

"Baba! Aden senin kızın gir ve gör. Geçmiş olsun de... Bu kadar uzak durma lütfen." dedi ve göğsümden çekilip elimden tuttu ve beni odaya doğru çekiştirdi. Kapıyı çalıp açtı ve önümden çekildi.  

"Amca, gelsene..." dedi Yusuf. İçeri girdim. Birkaç adım attıktan sonra odaya tamamen giriş yaptım. Aden yatakta yatıyordu. Zümrüt solunda Filiz sağında oturuyordu. Diğerleri ise ayakta durmuşlardı. Yatağın başına kadar ilerleyip Aden'e baktım.  Alnındaki yarayı kapatmışlardı. Sağ yanağında birkaç çizik sol yanağında ise  küçük bir morartı vardı. 

"Geçmiş olsun kızım," dediğimde gülümsemeye çalışıp "teşekkür ederim," dedi.

"Beni siz bulmuşsunuz," dedi pürüzlü sesiyle. Başımı salladım, Zümrüt'e kaydı gözlerim. Bana gülümseyerek baktığını görünce ondan güç aldım.

"Korkuttun bizi," dediğimde güldü.

"Var öyle huylarım," dedikten sonra kısa bir öksürük krizine girdi. Hemen başında duran Haydar onu doğrulttu ve birkaç yudum su içirdi.  

"Aden'e tehlike alarmı falan icat etmek gerek. Uygulama böyle hepimizin telefonunda olacak. Aden'in başı belaya girdiği gibi ötmeye başlayacağız," dedi Emir.  herkes gülerken Aden somurttu.

"Çok komikmiş, hatırlat sonra güleyim ben buna," dedi Aden.

"Hatırlatırım cennet bahçem ayıpsın." dedi ve yanına gidip alnındaki yarasının üzerine varla yok arası bir öpücük kondurdu. 

"Yağız," bakışlarım Filiz'e kaydı. 

"Teşekkür ederim," dedi. Gözlerinde minnet vardı. Gülümseyip başımı salladım. 

"Bunlar çok sıcak, uykum geldi..." dedi Aden. Üzerinde ısıtmalı bir örtü ve eldivenler vardı. 

"Uyu güzelliğim, vücut ısın yükselmeli biliyorsun," dedi Yusuf. 

"Ama piştim burada kurdeşen dökeceğim..." diye hayıflandığında "ben bir Sefa'ya sorayım," dedim ve odadan çıktım. 

Sefa, Aden'i kontrol etikten sonra en azından eldivenleri çıkarmıştı. Aden uyuya kaldığında Sefa ilaçların etkisiyle sabaha kadar uyur dediğinden odadan çıkmıştık. Aden tüm gece uyumuştu. Sabah doktorlar kontrol etmiş her ihtimale kadar bir gün daha kalmasını istemişlerdi. Bir kısmımız koridorda bir kısmımız odada Aden'in yanındayken Aslan zar zor  hepimizi ikna edip kafeteryaya indirmeyi başarmıştı. Aden'in yanında sadece Zümrüt kalmıştı.

Aden Saygın'dan

Bedenimdeki sızılar uyumama izin vermediği halde gözlerim bir türlü açılamıyordu. Soluma doğru dönmeye çalıştığımda belime saplanan ağrıyla nefesim kesilir gibi olduğunda acıyla soluklandım.

"Kızım," deyişini duydum Zümrüt Hanım'ın. 

"Belim," diye acıyla söylendim. Saçlarımda elini hissettim. 

"Yan mı dönmek istiyorsun?" diye sorduğunda başımı salladım. Yardımıyla soluma uzandım.  Elleriyle belimi ovalamaya başladı.

"Düğmeye bastım hemşire gelir şimdi. Ağrı kesici yaparlar tamam mı bir tanem?" dedi.

"Hm," diye mırıldandım. Belimi ovalaması o kadar iyi geldi ki ilaç almasam da olurdu.  Hemşire gelene kadar gezindi elleri belimde.  Saçlarımı koklaya koklaya öpüp durdu. 

"Bir problem mi var çağırma düğmesine basmışsınız. " hemşirenin sesiyle mayışmam son buldu. Kirpiklerimi zor da olsa birbirinden ayırdım.

"Beli ağrıyor," dedi Zümrüt Hanım. Hemşire başıma gelip serumu kontrol etti.  Bakışları bana kaydığında gülümsedi. 

"Anneniz pek düşkün size," dediğinde gülümsedim.

"Aramızda kalsın hanımefendi birazda pimpirikli," dedi kısık sesle.  

"Dedikodumu yapmak yerine ağrı kesici mi yapsanız?" diyen Zümrüt Hanım'la kıkırdadım. Hemşire bozuntuya vermeden başını salladı ve "ilacı hazırlayıp geliyorum," diyerek odadan çıktı.

"Herkes nerede?" dediğimde yatağın  çevresini dolaşıp önüme geldi. Pencerenin önündeki sandalyeyi yatağın yanına çekip oturdu.

"Abilerin zorla aşağı indirdi herkesi. Bir şeyler yiyecekler," dediğinde "sen?" diye sordum. 

"Filiz biraz halsiz düştü,  yanından da ayrılmak istemeyince sen in ben buradayım dedim. Öyle indi." dediğinde imalı imalı güldüm. 

"Aranızdan su sızmıyor," gülümsemesi büyüdü. Sandalyeyi biraz daha yaklaştırıp kolunu yatağa, başını da avcuna yasladı. Mavi gözleri artık bana bakarken öfkeyle, üstten üstten değil sevgiyle ve merhametle parlıyordu.

"Büyüdük bizde," dedi. Birlikte güldüğümüzde diğer elinin tersiyle yanağımı okşadı. Kapı tıklatılıp içeri hemşire girdi. Seruma ağrı kesiciyi enjekte ettikten sonra "geçmiş olsun" dedi ve odadan çıktı. 

"Aslında," dedim, "belimi ovaladığında ağrım hafifledi..."  yüzü daha da aydınlandı.  Sandalyeden kalkıp yatağın korkuluğunu indirip yatağın kenarına oturdu. Eli tekrar belimi ovalamaya başladığında memnuniyetle nefes alıp verdim. Bir süre sessiz kalınca ses ihtiyacı duymuş olacak ki konuşmaya başladı.

"Rahmetli babam Almanya da görev yaptığı zamanlar benimle ilgilenen bir dadım vardı. Dadı dediğime bakma ama tam bir gestapoydu." dediğinde kıkırdadım.

"Otuzlarının başında çok güzel bir kadındı ama anlaşılması zor bir insandı... Annemi bile bazen mumla aratan  cinstendi." yüzümü yastığa sürüp ellerimi yanağımın altına koydum. 

"O kadar donanımlıydı ki insan o çocuk aklıyla şaşırmadan edemiyordu... Sonrasında şaşırdığım daha büyük bir şey oldu ama," dediğinde merakla ona baktım.

"Ne oldu?" dedim.

"Sadece Bremen Mızıkacıları masalını biliyordu," dediğinde kendi dediğine güldü.

"Ben masal pek sevmezdim çocukken, mitolojik efsaneler daha çok hoşuma giderdi. Bunu fark edince ceza vereceği zamanlar sürekli Bremen Mızıkacıları masalını anlatırdı. O kadar dikkat etmeden dinliyordum ki bana masalla ilgili sorular sorduğunda asla cevap veremezdim." 

"Sonra?" dedim. 

"Sonra, bir hafta sonu gezmesinde Bremen'e gittik. Kentin meydanında devasa bir heykel vardı. Üst üste yapılmış hayvanların heykeli... Merakla incelemeye başladığımda dadım o heykelin Bremen Mızıkacılarının heykeli olduğunu söyleyince masalı orada anlatmasını rica etmiştim ama bu sefer de daha önce onu dinlemediğim için beni cezalandırıp masalı anlatmamıştı."

"Tam bir gestapoymuş cidden," gülüp yüzüme düşen saçımı geriye doğru ittirdi.

"Okula başladığımda yaptığım ilk şey masalı öğrenmek oldu," dedi. Esnedikten sonra ona baktım. 

"Ölüm kalım söz konusu olunca insanın gülesi mi gelir?" dedim masaldan alıntı yaprak.  Dudaklarını büküp omzunu silkti.

"Bilmem, keşke masalda bu sorunun cevabını da verselerdi..." dedi. 

"Bana anlatır mısın?" dediğimde "neyi, masalı mı?" dedi şaşkınlıkla. Başımı salladığımda bir an ondan böyle bir şey istediğime inanamadı. 

"Anlatırım, anlatırım tabii." dedi...  Masalı anlatmaya başladığına zaten uyudu uyuyacak halimle direkt uyku moduna geçtim. Bilincim tekrar uyandığında gözlerimi yine aralayamadım. Aşırı bir ağırlık hissediyordum kendimde. Esneyip dönmeye çalışacağım sırada odanın kapısı çaldı ve açıldı. 

"Zümrüt," diyen Yağız Bey'i duydum.  Adım sesleri git gide yaklaşıyordu.

"Uyuyor mu?" dediğini işittim. Zümrüt Hanım hâlâ sırtımı ovalıyordu. Hâlâ...

"Bir ara uyandı, beli çok ağrıyormuş ilaç aldıktan sonra tekrar uykuya daldı." dedi fısıltıyla Zümrüt Hanım. Sesi hemen yanımdan geliyordu. Yatağın kenarında oturmaya devam ediyordu anlaşılan. Üstüme çöken bir karartı hissettim, hemen ardından başımın üstünde varla yok arası bir öpücük. Sonrasında saçlarımda sıcak bir el belirdi.

"Emir haklı galiba, çocuklar için bir aplikasyon mu geliştirsek?" diye konuştu Yağız Bey. Zümrüt Hanım kısık sesle güldü.

"Çocukların aplikasyonlara değil bize ihtiyaçları var Yağız." Yağız Bey iç çekti. Yatağın diğer kısmı da çöktüğünde ikisinin tam ortasında yattığımı fark ettim.

" Zümrüt, " dedi fısıltıyla. Bir eli omzumu ovaladı.

"Canım," diyerek karşılık verdi Zümrüt Hanım.

"Çok mu geç kaldım?" aynı anda iç çekip derin derin nefes alıp verdiler.

"Başlamadın ki geç kalasın Yağız, sen hala aynı yerde dolanıp duruyorsun!" diye azarladı kocasını. 

"Aden belki bizi hiçbir zaman affetmeyecek, belki bize anne baba demeyecek ama biz onu nasıl kaybettiysek geri kazanmak için çabalamalıyız Yağız. Aden,  Güneş, oğullarımız, geç oldum ama akıllandım," dedi hüzünle. Yağız Bey'den bir ses gelmedi.

"Söz konusu gönül alma, dert tasa olduğunda hep böyle korkacak mısın? " dedi Zümrüt Hanım kendini tutamayarak.

"Zümrüt, tartışmayalım lütfen kızın başında..." dediğinde gözlerimi araladım. 

"Kaç her zamanki gibi kaç sen!"  dedi Zümrüt Hanım hiddetle. Sesleri yükseliyordu.

"Zümrüt, yeter! Zor anladın mı çok zor..." diye kontrolsüzce bağırdı Yağız  Bey. Başımı ona doğru çevirdiğimde gözleri bana kaydı.

"Kızım," dedi Zümrüt Hanım. Ellerimden destek alarak doğrulduğumda ikisi de yardım etti. Gözlerimi ikisinde de gezdirdikten sonra Yağız Bey de durdum.  Aslında gayet sakindim ancak Zümrüt Hanım'a karşı sesini yükseltmesi ben sinirlendirmişti.

"Size zor gelen şey ne?" dedim aksi bir sesle.  Bakışları utançla parladı, gözleri Zümrüt Hanım'a kaydığında "bana bakın, soruyu soran benim!" dediğimde bana döndü.

"Ben," dedi ancak devam edemedi.

"Babalık mı size zor gelen?" dediğimde peş peşe yutkundu.

"Gerçekten size zor gelen şey ne?" dedim bir kes daha sorarak.

"Aden, bak haklısın..." dedi. Samimi gelmiyordu bu mahcup halleri.

"Haklıyım... Elbette haklıyım. Sevgisiz, sürekli dayak yediğim, hor görüldüğüm bir evin içinde büyüdüğüm halde zorlanıp kaçmadığım için haklıyım, hayatını ona zehir eden hastalığına rağmen zoru görünce kaçmayan Güneş haklı, annesinin babasının kurbanı olmamak için kardeşlerini korumak zorunda kalan oğullarınız haklı. Ailesinin kurbanı olan, kızı için katil..." durdum dudaklarımı öfkeyle birbirine bastırıp sakinleşmeye çalıştım. 

"Karın haklı... Biz haklıyız ama sen haklı değilsin. Korkaklığının, kaçmalarının bir haklılığı olamaz," dediğimde Zümrüt Hanım'ın hıçkırıkları doldu kulağıma. Bana yaşlarla dolan gözleriyle baktı. Konuşmak istiyordu ancak ne diyecekti ki?

"Madem kaçacaktınız, madem korkuyordunuz ilk başta neden bana o kadar yakın davrandınız? Bana, benimde bir babam olacak hayallerini musallat edip öylece yüzüstü bıraktınız..." dediğimde irkildi.  Ne kendime ne başka birisine karşı dile getiremediğim  ancak beni en yakından derinden tanıyan insanların bildiği en zayıf noktam buydu. 

Babasızlık...

 "Özür dilerim," dedi titreyen sesiyle.  Başımı iki yanan salladım.

"Benim için özürlerinizin bir önemi kalmadı Yağız Bey. Size tavsiyem çocuklarınız size  hâlâ baba diyor ve sizi sayıyorken onlarda açtığınız yaraları, güvensizlikleri gidermeniz. Benim hayatımda onarabileceğiniz bir yaranız yok..." 

"Ben gerçekten böyle olmasını istemezdim ama," dediğinde burukça tebessüm edip soluklandım.

"Hep bir amanız var," dediğimde yüzünü sıvazladı. Bakışlarım Zümrüt Hanım'a kaydı. Onun yanında böyle bir konuşma yapıp onu üzmek istemezdim ancak kendimi daha fazla frenleyemedim.

"Ben de, kardeşlerimde sevginin ne olduğunu biliyoruz Yağız Bey. Sevginin ne denli güçlü olduğunu kanıtlayacak bir sürü olay yaşadık. Ancak fark ediyorum ki siz mükemmel bir aileye sahip olduğunuz halde sevginin ne demek olduğunu hâlâ öğrenmemişsiniz, yazık... Seven insan korkmaz, kaçmaz da... Hele ki bir babaysa bunu asla yapmamalı!" 

"Ben," dedi titreyen sesiyle. Yataktan kalktığında Zümrüt Hanım da peşinden ayaklandı.

"Ben daha fazla seni rahatsız etmeyeyim," dediğinde oflayarak güldüm.

"Ben sizden rahatsız olmuyorum lakin sizin benden daha doğrusu söylediklerimden rahatsız olduğunuz aşikar," dedim. Bakışlarını yere eğdi, adımları kapıyla yatağın arasında gidip geldikten sonra odanın çıkışına ilerledi ve kapının önünde durdu. Omzunun üstünden Zümrüt Hanım'a baktı.  Zümrüt Hanım ona sırtını döndü ve yanıma gelip oturduğunda odadan çıktı.

Bana bakarken gülümsemeye çalışıyordu ancak ağlama isteği daha ağır bastığından dudakları ve çenesi titriyordu. Yatakta biraz köşe kaydım ve uzanması için ona yer açtım. Elini tutup onu yanıma çektiğimde ayakkabılarını çıkarıp yanıma uzandı ve beni göğsüne çekti. Konuşmadan, koyun koyuna uzandık sadece. Sessizliği paylaşıp o sessizliğin içinde konuştuk sanki birbimizle. Saçlarımı seven parmakları özür diledi,  kolunda gezinen ellerim onu anladığını söyledi. 

"Ya oğlum  bir git cennet bahçem ben varken seni mi seçecek?" gülerek konuşan Emir'i duydum.  Hemen ardından kapı sessizce açıldı. Emir ve Doğu gülerek içeri girdiklerinde bizi sarmaş dolaş göünce durdular ve aynı anda gözlerini ovalayıp tekrar baktılar.

" Tövbelerim olsun, kör oldum..." dedi Emir. 

"Yok lan,  olmadın ben de aynı şeyi görüyorum..." onların bu şapşal hali odadaki duygusallığı dağıttı. Yatakta doğrulduğumda Zümrüt Hanım da büyük ihtimalle rahat etmerm için sandalyeye geçti.

"Annem nerede, Yusuf'ta yok," dediğimde yanıma geldiler.

"Geliyorlar," dedi Emir yanıma uzanarak. Ellerini başının altına koyup ayaklarını üst üste attı. 

"Kız Aden?" dediğinde gülerek baktım ona.

"Kız Emir?" 

"Nasılsın?" dediğinde güldüm.

"İyiyim çok şükür, sen nasılsın?" dedim.

"Nasıl olayım hastane hastane gezinmekten kıçımın üstüne olaysız oturamamaktan gına geldi. Öyle böyle değil," dediğinde Doğu kahkaha attı. 

"Göklerden gelen bir emir var Emir ne yapsın kız?" dedi. 

"Kafiyeli de konuşurmuş aman da aman," dedi Emir. Bir yandan da hemen ayaklarının önünde durmuş Doğu'nun bacağına ayakkabısının ucuyla vuruyordu.

"Annem," diyerek odaya annem girdi. Hızlı adımlarla yanıma gelip yanağımdan sesli sesli öptü.

"Günaydın annecim, nasıl oldun ağrın sızın var mı?" dedi.  

"İyiyim anne, bu seferde yırttım kefenden," dediğimde kolumu cimcikledi.

"Kız o nasıl laf, vallahi döve döve kefenlerim seni," dediğinde güldük.

"Annelerin gülü, esmerim biçim biçim vallahi laf söylerken bile öldürüyorsun kızı," dedi Emir.

Annem tüm oklarını Emir'e yöneltecekken Emir yanımdan hızla kalkıp odaya yeni giren Haydar abinin yanına gidip arkasına saklandı. Haydar abi bir Emir' bir bize baktıktan sonra güldü. 

"Ne dedin de kızdırdın anneni yine oğlum?" dediğinde Emir sırıtarak baktı Haydar abiye.

"Vallahi kendi lafını ona sattım, değil mi kız?" dedi bana bakarak.

"Ben bilmem, annem bilir." dediğimde Emir gözlerini kısarak bana baktı ve "cık cık cık, hain vatan haini seni!" dediğinde herkes gülüyordu. Gülerken birden belime sancı girince gülerek inledim. 

"Çarpılırsın öyle işte, pis kardeş seni..." dedi Emir.

"Bunlar beni güldürmekten öldürecek," dedi Doğu kahkahalarının arasında. Annem sizden adam olmaz bakışlarıyla bize baktıktan sonra pencerenin önündeki kili koltuğa gidip oturdu. Emir annem oturunca rahat bir nefes alp Haydar abiyi serbest bıraktı. haydar abi  yanıma geldi.

"İyisin..." dediğinde gülümseyerek başımı salladım.

"İyiyim ama hastaneye artık hasta olarak değil de doktor olarak gelsem daha iyi olacağım sanırım." dediğimde güldü. 

"O günlerde gelir kızım," dedikten sonra yanağımı elinin sırtıyla sevdi. 

"Korkuttun bizi," dediğinde dudak büktüm.

"Vallahi istesem bu kadar belaya girmez başım," dedim. 

Ayakta durduğunu yeni fark edince bacaklarımı kendime çekip bağdaş yaptım. Elimle açılan yere vurduğumda oraya oturdu.  Avcunu alnıma ve yanağıma yasladıktan sonra elini yanağımdan çekmeden anneme döndü.

"Ateşi yükselmiş sanki," dediğinde ben de kendimi kontrol ettim. Normaldi sanırım.

"İyi iyi, dili nasıl çalışıyor baksana," dediğinde anneme dudak bükerek baktım. 

"Ama anne," dedim.  Annem bana kısık gözleriyle baktıktan sonra "dizimin dibinden ayırmayacağım seni artık," dediğinde gülerek öpücük attım.

"Kız Zümrüt," dedi bir anda annem.

"Ne bu halin gemilerin mi battı?" dediğinde Zümrüt Hanım zoraki bir tebessüm yerleştirdi yüzüne. Aklı büyük ihtimalle Yağız Bey'deydi.

"Battı Filiz, gemimde baktı teknemde..." dediğinde annemin kaşları çatıldı.

"Kız sizin geminizde mi var?"  annemin ciddiyetle sorduğu soruyla çok kısa bir sessizlik oluştu o sessizliğin ardından koca bir kahakha doluştu odaya. Zümrüt Hanım dahi kıkırdamıştı.

"Neşeniz daim olsun," diyerek odaya Yusuf girdiğinde oturduğum yatakta doğruldum. Direkt bana gelirken kollarımı havaya kaldırdım. Yusuf bu halime gülüp adımlarını hızlandırdı ve kollarımın arasına girdi. Biz birbimize sarılırken annem söylendi.

"Bak bak şunlara bak ne büyük sayıyorlar ne küçük. Ayıp ayıp..." dediğinde içimden 'biz ne ayıplar yaptık be anne,' dedim. Yusuf kollarımdan çıktığında alnımı öpüp geri çekildi ve anneme baktı.

"Aşk olsun Filiz sultan ne yanlışımızı gördün?" dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Henüz bir falsonuz olmadı," dediğinde Yusuf gülerek başını salladığında "olmasında malum artık gerçekten takunyalarım var," dediğinde Haydar abi gülüşünü eliyle kapattı.

"Haydar, gülme Haydar..." diyerek Haydar abiye bulaştı bu sefer annem.

"Herkesi yolladım sonunda," diyerek odaya bu sefe Aslan ve Baran girdi. Yanıma gelip iki yanıma geçip yanaklarımfdan öptüler. 

 "Babaannemler öpmemizi istedi mavişim," dedi Aslan.

Odaya sonradan Güneş ve Yağız Bey de gelmişti. Tam boylar ve Emir sürekli komik bir şeyler anlatıp gülüyorlardı. Akşama doğru Sema ablayla Sefa abi yanlarında kadın bir doktorla odaya girdiler. Herkesle selamlaştıktan sonra doktor beni kontol etti.

"Bir problem var mı?" diye sordu Haydar abi. Hemen yanımda yatağın yanında duruyordu. Bir eli elimde diğer eli başımın üzerindeydi.

"Çok iyi, tahminimizden daha hızlı toparlandı." dedi.  Sonra bir bana bir Haydar abiye baktı.

"Sizin kızınız galiba maşallah çok güzel pek te benziyorsunuz." diyen kadınla kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. Ne diyeceğimi bilmezken Haydar abinin aydınlanan yüzü kalbimi bir kez daha fethetti. Tam bir şey diyecekti ki araya Yağız Bey girdi.

"Benim, Aden benim kızım." Yağız Bey'in tok, gür ve sisli sesi bu yakıştırmadan hiç hoşlanmadığını bas bas bağırdı.

"Çok affedersiniz ben," doktor toparlamaya çalışsa da ne diyeceğini bilememiş olacak ki konuşamadı.

"Sorun değil doktor Hanım, bazı şeyler için kan bağına ihtiyacımız yok nasıl olsa!" dedi Haydar abi. Doktor teşekkür eder gibi başını salladıktan sonra "geçmiş olsun" dedi ve çıktı.

"Her neyse..." diyen Emir ile alevlenecek fitil etkisiz hale geldi.

Annemlerle, tam boyları akşama doğru zar zor eve yolladım. Yanımda Yusuf, Emir ve Güneş vardı. Hem çok kalabalık olmaya gerek yoktu hem de boşuna yorulacaklardı. Annem gittiğinden beri sürekli arayıp duruyordu. Son aramasında ekranda annemi görmek yerine Kerem'i görmüştüm. Onunla da uzunca konuşmuştum.  Akşam yemekten sonra daha doğrusu yiyemediğim yemekten sonra odada bunalınca kılı kırk yararak  hastanenin bahçesine çıkmayı başarmıştım. Emir odada uyurken Yusuf telefonla görüştüğü için yanımızda değildi.

"Ay, bu belimi nasıl vurduysam," dedim oflayarak. Adım attıkça sızlıyordu.

"Bayağı da morarmış," dedi Güneş. 

"Sağ ol be Güneş'im içimi açıyorsun yeminle," dediğinde güldüm.

"Açmam mı açarım tabii. Gece annemleri zar zor odadan çıkarıp, üstünü giydirirken de açıyor muydum içini?" dediğinde ona sırıtarak baktım. 

"Sırıt sırıt annem görseydi bazı morluklarını eminim ki takunyayı  yemiş olurdun," dediğinde  tatlı tatlı gülerek baktım ona.

"Eh bir tanecik kız kardeşimsin toplayacaksın kıçımı..." dediğimde güldü. Omzumu öpüp "bir taneciğinim değil mi?" dediğinde gülüştük. Yürümeye devam ederken yolun başında bize doğru gelen Bennu'yla adımlarımız durdu.

"Bunun ne işi var burada?" dedi Güneş.

"Bilmem, gelişi pek hayra alâmet değil gibi ama..." dediğimde "anlarız şimdi," dedi. Bennu tam önümüzde durduğunda bir bana bir Güneş'e bakıp gözlerini ben de sabitledi.

"Geçmiş olsun," dedi imalı bir sesle. 

"Sağ ol," dedim onun gibi.

"İlahi adalet demeliyim sanırım," dediğinde kaşlarım alayla çatıldı.

"Ne saçmalıyorsun sen?" dedi Güneş.

"İlahi adalet diyorum... Senin yüzünden Pars günlerdir hastanede yatıyor, Baran benden ayrıldı sırf senin için eh ettiğim onca beddua yerini bulmuş çok şükür," dediğinde karşımdaki kadına şaşkınlıkla bakakaldım. 

"Ne diyorsun kızım sen!" diye bağırdı Güneş. Üzerine gidecekken tuttum onu.

"Senin kardeşin beni taciz ettiği için günlerdir hastanede Bennu! Pisliğin teki olduğu için dayak yedi. Gerçi kime neyi açıklamaya çalışıyorum ki ben..." dediğimde çenesi kasıldı.

"Sen bir erkeğin karşısına bornozla çık, ona göz süz cilve yap sonra sana adım attı diye tacizci ilan et. Diğerleri senin bu hanım hanımcık cici kız rollerini yer ama ben yemem Aden!"  dedi nefretle. 

"Kızım senin saçını başını yolarım, laflara bak!" diyerek bas bas bağırdı Güneş.

"Ne yalan mı?" dediğinde Güneş beni bırakıp Bennu'nun üzerine yürüdü.

"Bu nasıl bir zihniyet ya! Sen nasıl bir şeysin be?" dedi Güneş. Benim veremediğim tüm tepkileri o veriyordu. Bennu, Güneş'e hiç bakamadan bana konuşmaya devam etti.

"Baran'ı da sen doldurdun değil mi? Beni asla bırakmazdı o, ne dedin ne yalanlar söyledin kim bilir... Adam yüzüme bile bakmıyor!"  gülerek başımı sağa sola sallayıp  boğazımı temizledim. Birkaç adım atıp yüzümü yüzüne eğdim ve sinir bozucu bir gülüşle konuşmaya başladım.

"Sen kardeşinin tüm pisliğine, suçuna rağmen onu savunup onun yanında yer alırken Baran'ın ne yapmasını bekliyordun acaba?" dediğimde yutkundu.

"Sevgilimin kardeşi alt tarafı kız kardeşimi taciz etti, sevgilimde resmen kardeşine çanak tutup üstüne kardeşimi suçladı aman ne olacak canım deyip senin yanında mı olacaktı?" dediğimde dudaklarını dişledi.

"Sevgilim sevgilim diyorsun ama daha tanıyamamışsın sevgilini.  Baran'ın önceliği her zaman kardeşleri olur Bennu. " dedim. Sustu, hırsından burnundan soluyordu.

"Pars daha ilk gün hepimizi rahatsız edecek laflar etti, üstüne yetmedi uyarıldığı halde bizim katımıza çıkıp beni taciz etti ama sen onu uyarmak yerine, utanmak mahcup olmak yerine bize saldırıyorsun resmen!" dediğimde sinirle güdü. 

"Bu dediklerinle abilerini o sevgilini kandırırsın sen anca," dedi hırsla parmağını yüzüme sallayarak.

"Ben seni şimdi bir kandıracağım gözünü cehennemde açacaksın," dedi Güneş. Bennu aynı hırsla ona dönüp baktı.

"Yılanın başı sensin gerçi," dediğinde "hop hop!" diyerek Bennu'nun üzerine yürüdüm.

"Doğru konuş kardeşimle!" dediğimde Güneş araya girdi.

"Bırak bırak konuşsun, ne diyecek merak ediyorum." dediğinde Bennu tüm ilgisini ona yöneltti.

"İlk günden beri beni istemedin, aylarca her fırsatta eminim ki doldurup durdun Baran'ı ama engelleyemedin onu, bana geldi. Beni seçti, beni tercih etti senin gibi sorunlu bir akıl hastasını değil. Onun sevgilisi benim!" dediğinde Güneş karşısındaki kızın dediklerine koca bir kahkaha attı.

"Kızım sen neyin kafasını yaşıyorsun?" dedim hayretle.

"Mal mısın Bennu sen?" dedi Güneş gülerek hemen ardımdan.

"Kız kardeşiyim ben onun,  yaptığın ima o kadar iğrenç ki..." dediğinde Bennu bir an duraksadı. Sanırım ne dediğini ya da dediklerinin ne anlama vardığını yeni fark ediyordu.

"Siz, siz ayırdınız bizi... Ne yaptınız ne ettiniz ayırdınız bizi."  hatayı asla kendinde ya da kardeşinde görmüyordu. 

"Biz bir şey yapmadık Bennu. Baran da tıpkı senin gibi kardeşini tercih etti," dedim.

"Kardeşmiş, sen misin kardeşi?" dedi küçük görür gibi.

"Evet benim! Uğruna seni terk ettiği kardeşiyim!" dedim sert ve baskın çıkan sesimle. 

Gözleri öfkeyle parladı ve tüm gücüyle bağırarak "Keşke, keşke babanız sizi rehin aldığında öldürseydi, keşke ölseydiniz!" dediğinde Güneş'le Bennu'ya bakakaldık.  Bir insanın kalbi gerçekten bu kadar kötü olabilir miydi? 

"Ne dedin sen!" Baran'ın tüm bahçede yayılan sesi bizi  durudğumuz yerde korkuyla sıçrattı.

"Sen benim kardeşlerime ne dedin!" diye bas bas bağırarak yanımıza hızlı adımlarla geldi. Bennu'nun kolunu sıkıca tutup onu sarstı.

"Sana diyorum sen daha demin ne dedin benim kardeşlerime?" kelimeleri bastıra bastıra telaffuz etti Baran. Bennu korkuyla titremeye başladı. 

"Ben, ben öyle demek istemedim Baran... Onlar çok üzerime geldiler!" dedi. Daha demin öfkeli halinden eser yoktu Korkuyordu...

"Senin yalanını," Güneş'i susması için dürttüğümde gözlerini devirip sustu.

"Özür dile!" dedi ve kolundan çekiştirerek bize döndürdü bedenini.

"Baran," dedi Bennu ağlayarak.

"Kardeşlerimden özür dile Bennu!" dedi.

 Baran o kadar korkutucu görünüyordu ki onun bu haliyle asla baş başa kalmak istemezdim sanırım. Bennu bize nefretle bakıp arım ağız bir özür dilediğinde Baran kolunu sıktı. Acıyla inleyip Baran'a baktı.

 "Doğru düzgün özür dile!" dedi Baran. 

"Özür dilerim!" dedi. Baran bize baktı, gözleriyle bizi kontrol ettikten sonra elindeki poşeti Güneş' uzattı. Bennu'yu peşinden sürükleyerek yanımızdan uzaklaşmaya başladılar. Onların arkalarıdnan bakarken Yusuf belirdi birden karşılarında. Ne konuştular duyamasakta Yusuf'un bakışları her şeyi anlatıyordu. Baran'ın omzundan tutup bir şeyler söyledikten sonra yanımıza geldi.

"Güzelliklerim," dedi. Önce beni sonra da Güneş'i öptü. 

"Döner almış Baran haydi odaya çıkalımda yiyin," dediğinde karnım guruldadı.

"Vallahi üzerimizden geçip giden tırdan sonra helva niyetine çok güzel gömerim ben bu döneri," dedi Güneş. Önden önden yürümeye başladığında elindeki poşeti burnuna doğru götürüp kokladı.

"Sımsıcak haydi çabuk olun!" dedi bize bakmadan.

 Bozulan sinirlerim yüzünden gülerken Yusuf beni aniden kucağına aldı. Boynumdan öpüp yürümeye başladı. Başımı omzuna yasladım kucağında olmanın tadını çıkardım. Odaya çıktığımızda Güneş, Emir'i uyandırıyordu. 

Dönerleri yerken Bennu'yla olan olayı anlatıyorduk. Yusuf baştan sona bizi çatık kaşlarıyla dinlerken Emir, Güneş'e iltifatlar diziyordu. Aramıza Baran da katıldığında Bennu konusunu kapatmıştık. Bizden onun  adına özür dilediği için bir güzel fırça yemişti. Ertesi sabah hastaneden çıkıp eve geçtiğimizde babaannem odalarımıza çıkmamıza izin vermeyip hepimizi salona toplamıştı.

"Korkmaya başladım ben," dedi Doğu.

"Ben de," dedi Emir. 

Annemlerde hiç renk vermiyordu. Kapı çaldığında annem kapıyı açtı. Yusuf ve Merdo abi asık suratlarıyla içeri girdiler. Yanımıza geldiklerinde peşlerinde Sema abla, Gzel yenge ve Meryem babaannem girdi.

"Hazır mı her şey?" dedi Meryem babaannem.

"Hazır hazır," dedi Kiraz babaannem. 

Leyla abla elinde beyaz bir çarşafla yanımıza geldiğinde birbirimize baktık. Annemle Zümrüt Hanım salonun ortasındaki saphaalrı kaldırdığında Gazel yenge halının tam ortasına bir sandalye koydu.

"Aden sen sandalyeye otur," dedi Kiraz babaannem. 

"Neden?" dediğimde "otur sen kızım Allah Allah!" diye kızınca oturduğum koltuktan kalkıp sandalyeye geçtim.

"Sizde geçip oturun kardeşinizin etrafına sıkışın biraz ama sığmanız lazım," dedi bu sefer Meryem babaannem. 

"Yusuf, Merdo geçin sizde."

"Babaannem kurbanın olayım bu  nedir ya?" dedi Yusuf.

"Vakti geldi de geçti oğlum. Bak şu halinize başınıza gelmeyen kalmadı."  Yusuf'la Merdo abi oflaya oflaya yanımıza gelip oturdular. Kerem de Aslan'ın kucağına sıkıştığında annemler beyaz çarşafı tepemizde açtılar.

"Ya hayır ama ya!" diye hayıflandı Baran. 

"Babaannem bu ne Allah aşkına," dedi Aslan.

"Ay ne çok konuştunuz, susun artık!" diye azarlandık. Sema abla dışında herkes hummalı bir şekilde işe girişince onunla kısacık bir an göz göze geldik ve aynı anda başımızı sağa sola salladık.  Bilimde batıl inançlara yer yoktu...

Her şey hazır olduğunda Meryem babaannem "Allah Allah!" diyerek erittiği kurşunu Kiraz babaannemin tuttuğunu gördüğüm sini tepsinin içindeki su dolu geniş kaba döktü. Hep bir ağızdan dua edip geri çekildiler. Biz birbirimize şaşkın şaşkın bakmaktan öteye gidememiştik. Hepsi üzerlerine suyun dökülmesinden korktuklarınından tam ortada kaldığımdan bana yaslanmışlardı. 

"Elemtere fiş kem gözlere şiş demeyi unuttunuz," dedi Sema abla. Onun bu dediğine gülerken babaannemler onu azarlayınca sustu. 

"Bitmedi mi bunaldım yemin ederim," dedi Güneş. Peşinden onu destekleyen sesler yükseldiğinde bir azarda biz işittik. 

"Babaannelerim, güzel tontişlerim belim ağrıdı,  bitirsek mi acaba?" desem de fayda etmedi. 

Bir süre daha çarşafın altında durduktan sonra sonunda bitmişti. Herkes çil yavrusu gibi üst kata kaçarken ben sandalyede kalakalmıştım. Tam bağırıp onalara söyleneceğim sırada Yusuf geri geldi ve beni kucakladığı gibi merdivenlere yöneldi. "Unuttunuz beni resmen," diye triplendiğimde güldü. Burnumu öpüp merdivenleri hızlı hızlı çıktı. 

Günler birbirini kovalarak geçip giderken Yusufların beklediği haber gelmişti. Kaza davası yeniden görülecekti. Dava Mart ayının ortalarında olacaktı ve tüm işlerle Sevda'yla Merdo abi ilgilenecekti. İstanbul'a dönüş hazırlığımız başladığı için babaannemler ve dedemler somurtmaya başlamışlardı. Onlarda haklıydılar çok alışmışlardı bize.  Gideceğimiz güne kadar hep birlikte vakit geçirdik.  Babaannemler İstanbul'a götürmemiz için bir şey hazırlamışlardı. Turşudan kaymağa, baldan balığa... 

O gün gelip çattığında Artvin'den ayrılmak zor gelmişti. Herkesle vedalaştıktan sonra yola çıkmıştık. Uçakla değil hepimiz arabayla geri dönecektik. On altı saatte,  İstanbul'a kadar sürekli dönüşümlü olarak yolculuk ettik. Yusuf son molamızda beni anca bırakmıştı. Herkes kendi evlerine geçeceğinden arabalara öyle yerleşmiştik. 

Sonunda eve geldiğimizde hep birlitke eve geçtik. Emir ve Haydar abi valizleri taşırken annemle bizde geriye kalanları taşıdık.  Emir valizleri kapının gşirişinde bıraktığı gibi içeri girip "evim, evim güzel evim," diyerek kendini koltuğa bıraktı.  Ayakkabılarımı çıkarıp valizleri koridora doğru itekledim.

"Bana müsaade," diyen Haydar abiye döndüm.

"Nereye?" dedik annemle aynı anda. 

"Eve," dediğinde annem "yol yorgunusun Haydar geç içeri dinlen kaçmıyor ya ev," dedi.

"Annem haklı Haydar abi geç içeri. Bir güzel uyuyalım sonra güzel bir kahvaltı edelim." dediğimde Emir salondan "üçe karşı birsin cici babacağım, biz kazandık!" diye bağırdığında Haydar abinin yüzünde geniş, içten bir gülüş belirdi.

"Geç haydi geç," dedi annem. 

İçeri geçtiğimizde Emir koltuktan kalkacak gibi değildi. O yüzden Emirİ'n odasını Haydar abye ahzırladık. Annem çarşafları değiştirirken ben de kendi odama geçip kendi yatağımın çarşaflarını değiştirdim. Bir aydır boş boş durmaktan tozlanmıştı. 

Öğleden sonra uyandığımda annem yanımda değildi.  Yatakya gerindikten sonra direkt banyoya geçip hızlıca duş aldım.  Giyindikten sonra salona geçtim. Emir hâlâ  uyuyorken annem mutfaktaydı. Mutfağın cam kapısını açıp içeri girdim.

"Günaydın," dediğinde yanına gidip yanağından öptüm. 

"Günaydın Filiz sultan, erkencisin..." dediğimde çayın altını kısıp fırını kapattı.

"Arabada da hep uyudum kızım, uykum gelmeyince ben de kahvaltı hazırlayayım dedim, önce alışveriş yaptım sonra da girmiştim işe, " dedi. Bir sürü şey hazırlamıştı. Kızartmalar, börekler, menemen...

"Ada tezgaha mı hazırlayayım sofrayı yoksa masaya mı geçelim?" dedim.

"Çok şey hazırladım kızım, kahvaltılıklarda var masayı hazırla erahat rahat  oturarak yiyelim." dediğinde "emredersin komutanım," dedim ve salondaki masayı hazırlamaya başladım. 

"Kızım kaldır kardeşini ben de Haydar'ı kaldırayım," diyen anneme döndüm. Elindeki börek tabağını masaya bırakıp Emir'in odasına gitti.

Emir'in başında dikildiğimde önce omzunu dürtüp seslendim ancak Emir horul horul uyumaya devam etti. Omzunu daha sert dürtüp sesimi yükselttiğimde "git başımdan," dedi uykuyla harmanlanmış sesiyle.

"Annem masayı donattı oğlum, börekler, kekler, poğaçalar, menemenler, yumurtalar kalk haydi," dediğimde tek gözünü açıp bana baktıktan sonra kıçını dönüp uyumaya devam etti. 

"Benden günah gitti," dedim ve ayağını tutup onu çekmeye başladım.

"Lan," dediğinde gülerek biraz daha çektim. Yere düştüğünde "Aden!" diye bağırdı. Bana düştüğü yerden baktı ve koltuktaki küçük yastığı alıp bana attı. Onu gülerek izlerken yastığı havada yakaladım. 

"Kalksana oğlum," dediğimde pis pis sırıttı ve birden üstüme atıldı. 

"Yedim seni kızım," dediğinde beni yakalamasına izin vermeden ondan kaçtım ve anne diye bağırdım.  Emir ayağa kalkıp beni kovalamaya başladığında koltuğun etrafında dönmeye başladık. 

"Uyayacağım  dedim değil mi sana ne çekip duruyorsun?" dediğinde güelrek dil çıakrdım ona.

"Kahvaltı hazırladık o kadar," dedim. Adımlarını daha hızlandırdığında çığlık attım.

"Ne oldu size iki dakikada?" diyen annemle salonun girişine baktım. Haydar abiyle yan yana bizi izliyorlardı. Onlara doğru koştururken Emir de bana koştu. Tam yakalayacı sırada Haydar abinin arkasına saklandım. 

"Şike var hocam şike var!" diye bağırdı Emir. Başımı omzuma doğru eğip Emir'e baktım. 

"Haydarikom sen karışma bu meseleye, çekilir misin aramızdan," dediğinde Haydar abi beni kolunun altına aldı.

"Double double şike," dediğinde gülerek öpücük attım ona. 

"Ay darladınız iki dakika da haydi masaya soğudu her şey..." 

Bol kahkahalı, sohbetli kahvaltı uzadıkça uzamış bir türlü masadan kalkamamıştık. Annem yeniden çay koyarken Emir banyoya geçmişti. Haydar abiyle birlikte masayı toparladığımızda annemde bize eşlik etmiş mutfağı da hızlıca temizlemiştik. Tüm gün evde vakit geçirmiştik. Akşam yemeğini hazırlayacağımız sırada Haydar abi uğraşmayın demiş ve bizi yemeğe çıkarmıştı. 

Arabada yine şarkılar söylerek yolculuk ederken bir türlü ne yiyeceğimize karar verememiş, Emir sonunda iskender yiyelim deyince hepimiz kabul etmiştik. Yemekten sonra eve geri döndüğümüzde annemle Haydar abiyi kapının önünde baş başa bırakıp eve çıkmıştık. İkimizde direkt odalarımıza geçerken üzerimi değiştirdiğim gibi uyumak için yatağa geçmiştim. Annem dakikalar sonra geldiğinde üstünü değiştiri pyanıma yatmıştı. Ona sokulduğumda Emir de gelmiş annemin diğer tarafına geçmişti ve biz yine koyun koyuna uyumuştuk.

* * *




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL