ADEN 68. BÖLÜM KAMP

 68. KAMP

Aslan'ın doğum gününün üzerinden dört gün geçmişti. Ahsen Hanım'ın gelişiyle ortamdaki neşeli hava bir anda tuz buz olmuştu. Zümrüt Hanım gelme demiş o ise kızına aldırmadan gelmişti.  Selam sabah vermeden temelli dönüş yaptığını ve artık Uyguroğullarıyla birlikte yaşayacağını söylemişti. Kimse anın verdiği şoktan bir şey diyememişti. 

Uyguroğlu ailesinden hiç kimse bu durumdan  memnun değildi ancak kalma, istemiyoruz da dememişlerdi. Tam boylar özellikle Aslan anneannesinin üzerinde baskın olan kişiydi. Evlerindeki dengeyi bu saatten sonra büyük ihtimalle Aslan kuracaktı. En üzüldüğüm kişi ise şüphesiz Zümrüt Hanım'dı. Kaç yaşında kadındı, anneydi ama sonuç olarak o da bir annenin evladıydı ve annesiyle tahmin ettiğimden de uzak ve mesafeliydi. Ahsen Hanım hem tam boyları hem de Zümrüt Hanım'ı anlamamı ve empati yapmamı sağlayan kilitti aslında.  

Ne denli otoriter, disiplinli, katı ve gamsız olduğunu geldiği geçen seferde tamamen Yusuf'a odaklı olduğum için fark edememiştim ancak geldiği akşam anlamıştım ki Ahsen Yadigar denk geldiğim en zor insandı.

"Aden, bitmedi mi hazırlığın hadi kızım..." annemin bana seslenişiyle daldığım yerden sıçrayarak kendime geldim. Gardırobumun karşısında oturmuş dalıp gitmiştim. Silkelenip düşüncelerimden sıyrıldım ve kamp için ayırdığım kıyafetlerimi kucaklayıp ayağa kalktım. Yatağın üzerindeki büyük sırt çantama düzgünce yerleştirdim. Her şey tamamdı... Çantamı alıp odamdan çıktım. Annemin yanına mutfağa geçtiğimde ada tezgahın üzerinde bir sürü kap vardı.

"Döktürmüşsün yine," dedim ve omzuna sarılıp yanağından öptüm. 

"Dağ başında, ormanın içinde ne yiyeceksiniz kızım döktüreceğim tabii. Hepsi doyurucu şeyler. Güzel güzel yersiniz..." dedi. Kamp olayını ilk duyduğunda itiraz edecek gibi olmuştu ama Haydar abi annemi ikna etmişti. 

"Eh sizde Haydarikomla baş başa takılırsınız artık," dediğimde bana yandan bir bakış attı. Tezgaha yaslanıp kapaklı kaba dizdiği sarmalardan yemeye başladım.

"Hem tek kalma hafta sonu. Sema ablalarla falan görüş," dedim.  Yeni bir sarma alacağım sıra elime vurup kabı önümden aldı ve kapatıp streçledikten sonra tezgaha bıraktı.

 "Yarın Semalar çağırdı yemeğe," dediğinde sırıttım.

"Dünürler akşamı diyorsun?" yeni bir kap çıkarıp fırından kurabiyeleri aldı.

"Zümrütleri de davet etmişler ama malum." dediğinde dudak büktüm.

"Gelemeyeceklermiş, biz bize olacağız işte..." dedi. Başımı salladım. Hazırladığı yiyecekleri poşetlere yerleştirip akşam yemeğini hazırlamaya başladık. Gece yola çıkacaktık, Trakya taraflarında bir yere gidecektik. Herkes buraya gelecekti, akşam yemeğini bizde yiyip sonra yola koyulacaktık.  Yemekleri hazırladıktan sonra birer kahve yapıp salonda televizyon karşısında içtik.

Akşam olduğunda ben masayı hazırlarken annem yemekleri ısıtıyordu. Emir ve Haydar abi bilgisayardan telefon modellerine bakıyorlardı. Haydar abinin telefonu artık hurdaya çıkmıştı çünkü. O da benim gibi bir şeyi kullanamaz hale gelene kadar kullanıyordu. 

"Oğlum bu iyi işte," dedi Haydar abi bıkkınlıkla. 

"Emin misin?" dedi Emir. Haydar abi oflayıp "Aden birde sen bak kızım," dediğinde elimdeki tabağı bırakıp koltuğun tepesinden bilgisayara eğilip gösterdikleri modele baktım. Özellikleri iyiydi.

"Bence tamamdır," dediğimde "tamam  alalım bunu," dedi Haydar abi.  

"Reis ama bu ayrımcılık yani sana o kadar şey gösterdim Aden'in tamam dediğine hemen he dedin ben ne diye bakıyorum o zaman," diyerek trip attı Emir. Haydar abiyle güldük.

"İyi madem rengini sen seç," dedi Haydar abi. Gülüp  ikisinin de yanağından öpüp mutfağa geri döndüm.  Son kalanları da alıp masaya yerleştirdiğim sırada kapı çaldı. 

"Ben baktım," diyerek koşarak kapıya gittim.

"Hoş geldiniz," dedim. Önden Güneş ve Kerem girdi, peşlerinden tam boylar ve Fındık 'ta girdikten sonra Yusuf'u sonunda görebildim. 

"Hoş geldin sevgilim," sarılıp yanağından öptüm. Kolunu omzuma atıp beni göğsüne çekti.

"Hoş buldum yavrum," dedi.

Direkt masaya oturduk. Normalde hep bir aradayken neşeli, hoş sohbetler olduğu masa sessizdi. Tam boyların, Kerem, Güneş'in hatta Fındık'ın bile yüzü asıktı. Yusuf'a bakıp ne oldu der gibi göz kırptığımda iç geçirip "sonra" dedi sessizce. 

"Gençler ruhumuza el Fatiha," dedi Emir ve hızlıca duayı okuyup ellerini yüzüne sürdü.  Tam boylar Emir baktılar.

"Ne bu haliniz sanırsınız cenazeye gidiyoruz," dediğinde Kerem araya girdi.

"Anneannem yüzünden," dediğinde ona döndüm. Hemen yanımda oturuyordu her zamanki gibi. Sarı saçlarını sevip alnına düşen tutamlarını geriye doğru taradım.

"Fındık kurdum sana dondurma yaptım, kampa da götüreceğiz. İstersen şimdi birazcık yiyebilirsin," dediğimde başını salladı. 

"Git al ablacığım buzluktan mavi kapaklı küçük kapta." dediğimde masadan kalkıp mutfağa ilerledi. Tam  boylara göz atıp Güneş'e döndüm. 

"Ne oldu?" dediğimde başını kaldırıp bana baktı.

"Her zamanki Ahsen Yadigar işte. Her şeyimize karışıp duruyor, annem sinir küpü olmuş durumda. Allah'tan abimden çekiniyor da ara ara nefes alabiliyoruz." dediğinde Aslan'a kaydı bakışlarım. Yemeğini yiyordu. 

"Aman canım yaşlı başlı kadın he deyin geçin kızım," dedi annem. Doğu gülecek gibi olunca Baran ona baktı ve başını sağa sola salladı lakin kendini tutamayıp büyük ihtimalle bozulan siniriyle güldü.

"Biz bu karavanları satın alalım bence," dediğinde Aslan gülüp başını salladı. "Bu gidişle öyle olacak zaten," dediğinde kaşlarım çatıldı. Daha bir hafta bile olmamıştı.

"Biz üç günde patladık annem nasıl dayanmış ya," dedi Doğu. Bu hallerinin sebebi kendileri değil anneleriydi. Her şey düzeliyor iyiye gidiyor derken büyük ihtimalle Zümrüt Hanım'ın eski haline dönmesinden endişe ediyorlardı.

"Zümrüt güçlü bir kadın, eminim ki korktuğunuz şey olmayacak," dedi annem. O da benimle aynı şeyleri düşünüyordu demek ki. 

"Hem siz merak etmeyin olmadı ben el atarım," dediğinde hepsinin yüzünde bir tebessüm oluştu.

"Cadı Filiz'le kimse baş edemez," dedi Emir gülerek.  En azından asık suratları normale döndüğü için içim rahatladı. Kerem dondurmayla yanımıza geri geldi. Onun yanında konuşulmasını istediğimden konuyu kampa getirdim.

"Eeee kamp için heyecan var mı gençler?" dedim. Gözlerim Kerem'deydi ama. 

"Ben çok heyecanlıyım abla, Fındık'la ilk tatilimiz o da çok heyecanlı." dediğinde döve döve sevmemek için tuttum kendimi. 

"Fındık'ını severim senin çocuk," dediğimde masada gülüşmeler oldu. İçimden sonunda diyerek diğerlerine göz attım.

"Kim kiminle gidecek ayarlamadık," dediğimde Yusuf öne çıktı.

"Sen benimle yavrum diğerlerini bilmem," dediğinde Tam boylar ve Emir aynı anda 'Allah Allah!" dediler. 

"Öyle," dedi Yusuf ve Kerem'e bakıp göz kırptı. 

"Yavru aslanımla onun aslanı da bize eşlik edebilir isterse," dediğinde Kerem başını sallayıp bana baktı.

"Güneş ablamda bizimle olsun ama," dediğinde kendimi daha fazla tutamayıp yanaklarını biraz acıtarak sevdim. Yüzünü buruşturup yanaklarını kurtarmak için başını arkaya doğru attı. 

"Güneş'im nerede ben orada," dedi Emir.  Kerem'in yanaklarını bırakıp sesli sesli öptüm. 

"Filiz ablacığım, Haydar abiciğim," dedi Aslan. Bakışları Emir'in üzerindeydi.

"Kamptan bir kişi eksik dönersek polise başvurmanıza gerek yok. Ben dürüst bir adamım karakola gider adam öldürdüm diye teslim olurum," dediğinde Emir dışında hepimiz güldük.  Haydar abi solunda oturan Aslan'ın omzuna elini yaslayıp gözlerini gözlerine dikti.

"Oğlum evine sapasağlam gelmezse karakola değil hastaneye gidersin büyük ihtimalle," dediğinde Emir'den "Ooooowww," diye bir nida döküldü. 

"Cici babam be!" dedi ve ayaklanıp Haydar abinin yanına gidip omuzlarına sarıldı. 

"Korkun ulan bizden," dedi coşkuyla. Onun bu hallerine eksiksiz hepimiz gülüyorduk. 

Yemekten sonra  Kerem'le küçük kütüphaneme geçtik. Benim için artık çocuk kitabı yerine geçen kitapları Kerem için ayırmıştım. Kerem'in seçtiklerini ona verecek geriye kalanları köy okullarına yollayacaktım. 

"Kuroku'yu bitirdim abla. Altıncı kitabını yanıma alsam, diğerlerini sonra alırım." dedi. Seçtiği kitapları ayırmıştı. 

"Olur bebeğim." 

Gidiş vaktimiz geldiğinde annemle Haydar abi aşağı inmek isteseler de izin vermedik. Boşuna soğuğa çıkmalarına gerek yoktu. Evde vedalaşıp çıktığımızda asansörün önünde bel çantamı unuttuğumu fark ettim. Diğerlerine "siz inin," dedikten sonra eve dönüp kapıyı çaldım. Kapıyı Haydar abi açtı ve bana bel çantamı uzattı. 

"Canımsın var ya," dediğimde güldü. Çantamı alıp taktıktan sonra hızlıca Haydar abiye sarıldım.

"Dikkat edin birbirinize," dediğinde kolları arasından  çıkıp "baş üstüne Haydarikom, hadi kaçar ben," dedim ve yanağından öpüp el sallayarak ondan uzaklaşıp asansöre koştum.  Üç asansörü çağırıp ilk gelenine bindim. Montumun cebindeki kulaklığımı çıkardım. Çantaya koymak için fermuarı açtığımda çantanın köşesine sıkıştırılmış parayı gördüm.

"Haydar abi yaaa..." dedim. 

Parayı çıkarttım,  iki yüzlüklerden oluşan bin lira vardı. Parayı cüzdanıma kulaklığı da çantaya koyduktan sonra fermuarını çektim. Mesele para değildi, beni düşünmesiydi. Geçen sefer taksi için para vermesi ya da kampa gidiyoruz diye çantama para sıkıştırması değildi beni bu kadar mutlu eden ve duygulandıran. Manevi olarak her daim yanımda olduğunu bana hissettirmiş ve kabul ettirmişti. Şimdi de maddi olarak arkandayım mesajı veriyor, vermekle kalmayıp gerçekleştiriyordu. İtiraf etmem gerekirse bu durum bana çok iyi hissettiriyordu. Telefonumu çıkarıp haydar abiye mesaj attım.

SİZ:

Teşekkür ederim, 

iyi ki varsın ❤

HAYDARİKOM:

Asıl sen iyi ki varsın.

❤❤

Asansör sonunda durduğunda apartmandan çıktım. Benimkiler, binanın önündeki açık otoparkın önünde yan yana park edilmiş karavana dönüştürülmüş servis araçları ve motosikletin önündeydiler, Güneş, Kerem ve Fındık çoktan karavana geçmişlerdi. Doğu'nun kolunda kask asılıydı. Karavanlar tamam da motosiklet ne alakaydı?

"Bu ne alaka?" dedim motosikleti göstererek.

"Benim," dedi Doğu. Şaşkınlıkla ona baktım. 

"Oha sen motosiklet mi sürüyorsun?" dedim ve heyecanla motosiklete ilerleyip incelemeye başladım. Lise zamanlarında tam bir motor aşığıydım. MotoGP yarışlarını asla kaçırmaz düzenli olarak izlerdim.  Tam olarak Valentino Rossi hayranıydım. Bir zamanlar...

"Ne sandın kızım?" dedi Doğu gülerek. Ellerimi motorda dolaştırıp hayran hayran inceledim.

"Çok güzel," dedim. Honda markasının en iyi ürünlerinden bir tanesiydi. 

"Adentino Rossi ile tanışmış oldunuz," dedi Emir. Sırıtarak onlara baktım. Benim hayranlığım karşısında tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı. 

"Tam bir yarış izleyicisiydi. İddia falan oynasa müthiş para kazanırdı da işte..." dediğinde gözlerimi devirdim Emir'e. 

"Sen bununla mı geleceksin?" dedim Doğu'ya.

"Evet güzellik." dediğinde "bende senle gelsem ya," dediğimde Doğu dışında hepsi birden "hayır!" dediler.

"Ama neden?" dedim.

"Çok eser yavrum hasta olursun. Geri döndüğümüzde tam teçhizatlı olarak binersin." dedi Aslan. Omuzlarım anında düşerken hepsi Aslan'a katıldıklarını belli ettiler. Doğu üzerindeki motosiklet ceketini çıkarıp yanıma geldi ve bana giydirdi.

"Markete kadar benimle gelsin sonra karavana geçer," dediğinde ellerimi çırpıp durduğum  yerde zıpladım.  "Abi görün abi," dedikten sonra Doğu'ya sarıldım. 

"Aslan  bu sefer sen bak benim pabuç nerede?" dedi Emir. Doğu'dan ayrılıp Emir'in yanına gittim. İki yanağından  öpüp sıkıca sarıldım ona "sen en en en müthiş abimsin koçum," dediğimde gülüp yanağımdan makas aldı. 

"Al şunu o zaman," dedi Baran kendi üzerindeki montu çıkarıp Doğu'ya uzattı. Anlaşılan hiçbirimiz fazladan mont almamıştık yanımıza.  Yusuf'un bakışlarını fark ettiğimde yanına gidip kollarımı beline sardım.

"Üşümem ki, hem market beş dakikalık mesafede bu canavarla bir dakikada orada olacağız," perçemlerimi kulaklarımın arkasına sıkıştırıp yüzümü sevdi.

"Motor sevdalısı olduğunu bilmiyordum," dediğinde sırıttım. 

"Eskidendi yakışıklım, şimdi görünce heves ettim." çillerimden öpüp Doğu'nun giydirdiği montun fermuarını sonuna kadar çekti. 

"Gitmiyor muyuz?" dedi Güneş karavanın kapısından bize seslenerek.  

Herkes karavanlara dağıldığında Doğu'nun yanına gittim. Bana kendi kaskını taktıktan sonra motora binip benimde arkasına geçmem için yardım etti. Arkasına yerleştiğimde beline sıkıca sarıldım. 

"Hazır mısın?" dedi Doğu.

"Çok hazırım, uçur beni Süpermen!" dediğimde güldü. Motoru çalıştırıp gazı köklediğinde heyecanla coşkulu bir çığlıkla kahkaha attım. Doğu hızlı ama bir o kadar da kontrollü ilerliyordu. Market yolunu uzatmak için dönüş yaptığında arkamızdan korna sesleri geldi. Büyük ihtimalle Aslan ver Yusuf aynı anda kornaya basmışlardı. 

Markete ulaştığımızda Yusuf'la Aslan markete girmemiş kapının önünde bizi bekliyorlardı. Motordan inip kaskı ve montu çıkarıp Doğu'ya uzattım. "Sen süpersin süper," dedim ve boynuna sarıldım. 

"Her zaman mavişim," dedi. Yusufların yanına gittiğimizde bize kızgın bakışlar attılar. 

"Hayatımda ilk defa motora bindim ve bu benim bir zamanlar hayalimdi. O nedenle ikinizde susun," dedim ve Doğu'nun koluna girip önden önden yürüyüp markete girdik. 

"Bir tanesin kızım sen, fena haşlayacaklardı beni. Kurtarıcı meleğim benim," dedi. 

"Ne sandın Doğucuğum?" dedim gülerek. 

Alacaklarımızı alıp yola tekrar çıktığımızda Yusuf'un yanına kurulmuştum. O arabayı sürerken ben durmadan konuşup onu sürekli güldürüyordum. Kerem ve Fındık en arkada yatakta çoktan uyumuşlardı. Emir ve Güneş ise hemen arkamızda oturmuş dizüstü bilgisayarlarında gezinip kendi aralarında bir şeyler tartışıyorlardı. 

"En sevdiğin kimdi?" dedi Yusuf. MotorGP'den bahsediyorduk.

"Rossi... Tamamen Rossi fanıydım arada gönlüm başkalarına kayıyordu ama Rossi'min eline kimse su dökemez!" dediğimde çatık kaşlarıyla bana döndü

"Ne Rossi'ymiş arkadaş!" dediğinde sırıttım.

"Öyle ama adam bir efsane sevgilim. Hem yakışıklı, karizmatik, başarılı hem de İtalyan daha ne olsun," dediğimde kaşları daha da çatıldı. Somurtarak önüne döndüğünde içine içine homurdandı.

"Ama şimdi sen varsın," dediğimde "sağ ol ya," dedi bozulan sesiyle.  

"Kıskandın mı savcım?" dediğimde bana yandan yandan baktı.

"Yaaaa kıskanırmış sevdiceğini benim yakışıklım," uzanıp yanağından öptüm. Çenemi omzuna yaslayıp ellerimi koluna sardım. 

"Şimdi düşününce kimse senin yanından geçemez sevgilim," dediğimde gülecek gibi oldu.

"Hem evli barklı adam, yaşı da geçmiş bayağı yapacak bir şey yok el mecbur sana kaldım," dediğimde "Aden!" dedi kızarak. Kahkaha atarak ondan uzaklaşıp sırtımı kapıya yasladım. 

"Aden'in canı, afkuranım benim..." dediğimde sinirle gülüp "La havle!" dedi. 

"Tamam tamam," dedim gülerek. Boğazımı temizleyip önüme döndüm ve karanlık yolu izlemeye koyuldum. Ara ara Yusuf'a yan bakışlar attım. 

"Ama o kıvırcık saçları, yeşil gözleri, motor kullanması. Ah Ahh," diye iç çektim. 

Yusuf boğazını kaşıyıp direksiyonu sıktı. Bakışlarını itinayla benden kaçırıp önüne baktı. Sinirle dudaklarının iç kısımlarını ısırdığını fark ettiğimde dayanamayıp yine sırnaştım. Boşta olan eline elimi geçirip başımı omzuna yasladım.  

"Sevgilim," dediğimde "hmm," diye mırıldandı. 

"Kızdın mı?"

"Yok canım ne kızacağım hatta devam et sen Rossi aşkını anlatmaya," dediğinde güldüm. Yanağını öpüp tekrar omzuna yaslandım.

"Tek aşkım sensin sevgilim Rossi mazide kaldı," dedim gülerek.

"Mazi kalbinde yara kalmış sanki," dediğinde kıkırdadım. Tuttuğum elini sevip bakışlarımı ona çevirdim. 

"Yok kalbim senle dolu olduğundan kimsenin mazisi kalmadı," dudaklarını birbirine bastırdı. Gülümseyecekti ama tuttu kendisini. 

"Hem," dedim uzatarak.

"Hayranım kaşına gözüne maşallah," diye şarkımızı söylemeye başladığımda gülüp yanağını başıma yasladı. Koluna sıkıca sarılıp Hayranım şarkısını söylemeye devam ettim. Üç saatlik yolculuğun sonunda gecenin ilk saatlerinde çok güzel bir yere geldik. Gecenin karanlığından pek bir şey seçilmese de karavanları park ettiğimiz yerin tam karşısında büyük bir göl vardı. Etrafımız ise sık ağaçlarla çevriliydi ve birkaç tane daha kamp yapan grup vardı. Karavanlardan inip ortasında bir araya geldik. Doğu motosikletini tam boyların kullandığı karavanın hemen önüne park etmişti. 

"Nasıl yapalım şimdi?" dedi Baran. Montuma sıkı sıkıya sarıldım. Çok soğuktu...

"Acıktınız mı?" dedi Aslan. Ben öyle aman aman bir açlık hissetmiyordum lakin çoğunluk acıkmıştı.

"O zaman güzel bir ateş yakalım, yemek yiyelim sonrasında bakarız." 

Biz Güneş'le yemek için bir şeyler hazırlarken diğerleri dışarıda ateş yakıp oturacağımız yeri hazırlıyorlardı. "Kerem'i uyandırsak mı?" dedi Güneş.  Başımı uzatıp Kerem'e baktım. Mışıl mışıl uyuyordu. Fındık ara ara uyansa da mamasını yemek dışında Kerem'in yanından ayrılmıyordu. 

"Kendisi uyanırsa uyanır yavrum. Şimdi uyandırıp uyku düzenini bozmayalım çocuğun," dediğimde başını salladı. 

Aslan'ın yaktığı ateşin etrafına kamp masa ve sandalyeleri kurulmuştu. Hepimiz yerleştikten sonra çayın yanında bir şeyler yedikten sonra gecenin ilerleyen saatlerine kadar sohbet muhabbet edip ertesi gün neler yapacağımızı planlamıştık. Karavanlara uyumak için geçtiğimizde biz Güneş'le birlikte Kerem'in yanına sıkışmış Yusuf'aysa arabanın salon kısmı olarak adlandırılan orta kısmındaki koltuğa yer ayarlamıştık. Emir de diğer karavana geçmişti.

Güneş yattığı gibi uyurken ben bu saate kadar uyuyamadığım için kaçan uykumla oflayıp durdum. Sol tarafıma dönmek için bacağımı attığımda Fındık'a çarptım. Bana hırladı,  yataktan atlayıp ön tarafa gittiğinde Yusuf'un "gel oğlum," dediğini duydum.  Fındık memnun mırıltılar çıkarttığında yataktan kalkıp yanlarına gittim. Yusuf bacaklarını karşı koltuğa uzatmış kucağına kıvrılan Fındık'la telefonundan bir şeyler izliyordu. 

"Yavrum?" dedi beni fark edince.

"Uyuyamadım, Fındık'ı da yerinden ettim ama onun keyfi yerinde gibi," dediğimde elimi tuttu ve beni yanına çekti. Başımı Fındık'ın sırtına yaslayıp telefona baktığımda gördüğüm şeyle güldüm. Yusuf hemen telefonu kapatıp karşı koltuğa attı.

"Rossi aşkımı izliyorsun demek ki," dediğimde gürültü nefesi alnıma vurdu. Başımı kucağında verip ona baktığımda elini yüzüme yasladı. 

"Öyle aşkımın ilk aşkı kimmiş merak ettim," dediğinde kıkırdadım. Fındık yine benden rahatsız olup hırladığında başımı kalksın diye kaldırdığımda Fındık karşı koltuğa zıpladı. O kalkınca ondan boşalan yere ben yerleştim. Yusuf'un kucağına çıkıp bacaklarımı beline kollarımı da boynuna sardıktan sonra başımı göğsüne yasladım. Bebekler gibi sarılıyordum şu an. 

"İlk aşkım sensin, ilk sevdiğim, ilk ait olduğum... Tüm ilklerim sana tüm sonlarımda..." dediğimde alnıma küçük buseler kondurdu. 

"Çok huzurluyum şu an," dedim derin derin nefesler alıp kokusunu solurken. Belimi ağır ağır okşayıp saçlarımın uçlarıyla oynadı. Kucağına daha da yayıldığımda kıpırdanıp oturuşunu düzeltti.

"Yavrum sen kilo mu aldın?" dediğinde başımı hızlıca kaldırıp yüzüne baktım. Artvin de kilo almıştım, döndüğümüzde de sürekli yiyordum ama gözüme çarpmamıştı hiç.

"Ağır mıyım?" dediğimde başını salladı.  Kucağından kalkmaya çalıştığımda engel olup sıkıca belime sarıldı.

"Ağırsın dedim yavrum kalk demedim," dediğimde göğsüne vurdum hafifçe. Yüzümü asıp tavır yaptığımda gülüp çenemi ısırdı. Başımı geriye çekip elimle yüzünü ittirdim. Avuç içimi öptüğünde elimi çektim. 

"Yavrum kötü bir şey demedim ki," dedi küçük çocuklar gibi. 

"Kötü bir şey söylemedin mi? Senden hiç beklemezdim," dedim küskün küskün. Kollarımı göğsümde bağladım, hala kucağında oturuyordum. Ellerini kalçalarıma yaslayıp beni yükseltti. Bacaklarını uzattığı koltuktan kaldırıp zemine yasladıktan sonra beni  tekrar kucağına oturtturdu.

"Hem çok yakışıyor sana, kucağıma falan alırken fıtık olabilirim ama olacak o kadar her güzelin bir kusuru vardır sonuçta," dediğinde eğlendiği apaçık belliydi.

"Yusuf ya!" dedim yine göğsüne vurup.  Çenemi tutup yüzümüzü birbirine yaklaştırdı ve küçük bir öpücük kondurdu alt dudağıma. Yanaklarıma, çeneme, burnumun ve çillerimin üzerine bastırdı dudaklarını.

"Çok seviyorum ulan seni, " diye bağırdı çok kısık sesle. Şımarık kız çocukları gibi göz süzüp omuz silktim.

"Seviyorum diyorum kızım, çok seviyorum," dediğinde yine omzumu silktim.

"Kilom sevgiden daha ağır gibi savcım," dediğimde sırıttı. Çenemi biraz sert tutup yüzümü yüzüne çevirdi ve dudaklarıma yapıştı. Hiddetli ve hızlı başlayan öpüşmemiz git gide narinleşip yavaşladı. Gece boyu kucağından hiç kalkmadım. Sürekli öpüşüp koklaştık. Sabaha karşı Yusuf'un çok sevdiğim göğsünde uyuyakaldım. 

Sabahın köründe dürtüklenerek uyandırıldığımda bir an nerede olduğumu hatırlayamadım. Esneyip gözlerimi ovaladıktan sonra etrafı bakındım. Yusuf'un kucağından yana doğru kaymış ağırlığımın bir kısmını boşluğa bırakmıştım. Ensemi ovalayarak soluma döndüğümde Kerem'i gördüm. 

"Fındık kurdum günaydın," dedim sessizce. Yusuf'un kucağından yavaşça kalkıp bedenimi esnettim.

"Günaydın abla, uyandırdığım için özür dilerim." dediğinde gülümsedim.  Karavanın camından dışarıya göz attığımda güneş doğmuştu ancak etraftaki sis kalkmamıştı. Büyük ihtimalle saat 08:30 - 09: 00 arasındaydı.

"Sorun yok bebeğim, karnın aç değil mi?" dediğimde, esnedi ve başını salladı. Dün gece on birden beri hiç uyanmadan uyumuştu. 

"Tamamdır, sen tuvalete geç elini yüzünü yıka ben de sana hemen sandviç yapayım." dediğimde başını sallayıp karavanın küçük tuvaletine gitti. Küçük buzdolabından sandviç malzemelerini çıkarttım. Poşetlediğimiz ekmeklerden bir tane sandviç ekmeği alıp Kerem çıkana kadar sandviçi hazırladım. 

Kerem yanıma geri geldiğinde ona ekmeği verip yatağa geri yolladım. Fındık'a da mama ve su doldurduğumda Kerem'in yanına gidip "ablacığım ben abinleri uyandırıp geliyorum," dediğimde dizleri üzerinde doğruldu. 

"Fındık'ın tuvalete çıkması lazım abla," dedi.

"O zaman küçük bey sıkıca giyinip birlikte dışarı çıkıyoruz," dedim. Güneş ve Yusuf uyuduğu için çok sessiz konuşuyorduk. 

Karavandan çıktığımızda Fındık heyecanla koşmaya başladı. İki karavanın arasında dönüp duruyordu. Kerem " uzaklaşma Fındık," dediğinde Fındık kuyruğunu sallayarak yanımıza gelip Kerem'in bacaklarının etrafında dönmeye başladı. 

Diğer karavanın kapısına vurmak için hareketlendiğimde kapı açıldı. Baran kapıyı açıp "günaydın," dedi ve esneyerek gerindi.

"Günaydın," dediğimde Kerem yanıma koştu.

"Abi Fındık tuvaletini yapmalı nereye gideceğiz?" dediğinde Baran karışık saçlarını kaşıyarak karavanın iki basamağını indi.

"Gel götürelim de yapsın tuvaletini Fındık Bey," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Üstüne bir şey alsaydın," dediğimde "sabah soğuğu iyi geliyor abim," dedi. 

Kerem'le birlikte uzaklaştıklarında karavana girdim. Emir, oturma kısmındaki açılmış koltuğa yayılmış uyuyordu. E bu koltuk açılıyorsa biz neden açmadan uyumuştuk diye söylendim içimden. Açık kapıdan soğuk ayaz karavana dolmaya başlayınca kapsını kapatıp arka kısma geçtim. Doğu ve Aslan sırt sırta vermiş uyuyorlardı. 

"Günaydın," dedim heceleyip bağırarak. Aslan sıçrayarak uyandı ancak Doğu yastığına daha da sarılıp yatağa yayıldı. 

"Günaydın," bu sefer daha güçlü yüksek sesle bağırdım. 

"Lan baskın mı yedik," diyerek ön taraftan Emir bağırdı.

"Kızım senin böyle bir sesin mi vardı? Borazan mübarek!" dedi Aslan. Gülerek yanağından makas alıp "oymakbaşı kalk kalk kalk kamp kahvaltısı hazırlayacağız," dediğimde esneyip kendisini yatağa geri bıraktı. 

"Koğuş kalk!" diye tekrar bağırdığımda Doğu tek gözünü açıp bana baktı.

"O motora bir daha binmek istiyorsundur diye tahmin ediyorum," dediğinde sırıttım.

"Bana tehdit işlemez koç arkamda kapı gibi yaverlerim var," dediğimde Aslan güldü. 

"Haydi kalk kalk haydi," dedim ve diğer tarafa geçtim. Emir çoktan ayaklanmış yattığı yeri topluyordu.

"Ya bebeğim işte, adam görün adam. Alın örnek adam diye okullarda ders olarak gösterin bu çocuğu... dedi ve yanaklarını mıncırıp "günaydın kral," dedim. 

"Günaydın cennet bahçem bu ne enerji sabah sabah?" dediğinde güldüm.

"Enerjik bir Aden'i her şeye tercih edersin sanıyordum," dediğimde başını salladı. 

"Git Güneş'i uyandır haydi,"  diye fısıldadığımda elindeki yastığı koltuğa fırlatıp karavandan indi. Emir'in gitmesiyle Aslan yanımda bitti.

"Kahvaltıdan sonra hamak kurayım mı sana?" dediğinde "yaaaa!" dedim heyecanla. 

"Gerçekten mi?" başını salladı. 

"Ben ateşi yakayım, şöyle güzel uzun uzun ağız tadıyla kahvaltı edelim." dediğinde hevesle başımı salladım. 

"Doğu'yu uyandırmak istiyorsan ona sucuk ekmek yapacağız kalk de," dediğinde sırıttım. o dışarı çıkarken ben de Doğu'nun yanına gittim. Başını yastığının altına sokmuş yüzüstü yatıyordu. 

"Doğu, kalksana!" yastığın ucundan tutup çekiştirdiğimde oflayıp başını yastığın altından kaldırıp bu sefer battaniyeyi kafasına kadar çekti. 

"Sucuk ekmek yapacağız, sana bırakmam yerim hepsini," dediğimde battaniyeyi kafasından indirip "helal hoş olsun, lop lop et olsun abim," dedi.

"Of!" diye bağırdım. Gülüp doğruldu ve gerindi. 

"Neyse kızdırmayalım küçük kardeşi," dedikten sonra yataktan kalkıp tuvalete geçti.

Dışarı çıktığımda Güneş ve Yusuf'un da uyandığını gördüm. Baran, Kerem'le birlikte Fındık'la frizbi oynarken -sabahın köründe- Aslan ve Yusuf yaktıkları ateş başında konuşuyorlardı. 

"Günaydın," diyerek yanına gidip yanağından öptüm. 

"Günaydın güzellim," dedi Yusuf. O da yanağımı öptüğünde Aslan homurdandı. Ona bakınca yanağını öpmem için eğildi. 

"Kıskanç," diyen Yusuf'a ters ters baktı. Sonra bana bakıp muzipçe göz kırptı. Yanağını hızlıca öpüp Güneş ve Emir'in yanına doğru ilerledim. Güneş masanın üzerinde domates salatalık doğrarken Emir de  dirseğini masaya yüzünü de avcuna yaslamış Güneş'e dalıp gitmiş. Bu hali çok hoşuma gidince geri dönüp Yusuf'tan telefonunu istedim. 

Telefonu alınca yeniden Güneşlerin yanına geçtim. Çok yaklaşmadan fotoğraflarını çekip kendime yolladım.  Telefonu cebime sıkıştırıp yanlarına gittim. "Günaydın gençler," dediğimde Güneş bana bakıp "günaydın," dedi enerjik sesiyle. Emir hâlâ aynı durumdaydı. 

"Sana da günaydın Emir," dedim kulağına bağırarak. Sıçrayıp kulağına kapattı. 

"Kızım neden bağırıyorsun?" dedi azarlayarak. 

"Ayakta uyuyordun ondan," dedim. Yanağından makas alıp karavana girdim. Kahvaltı için poğaça ve börekleri çıkarıp geniş bir tabağa koydum. Dilimli ekmekleri de alıp tekrar dışarı çıkıp Aslanların yanına gittim. Doğu da ateşin başında durmuş ısınmaya çalışıyordu. 

"Beyler en son bunları da ısıtın olur mu?" dediğimde Aslan uzattığım tabağı aldı.

"Olur abim sana zahmet çayı getirsene onu almayı unutmuşum," dediğinde başımı sallayıp  karavana gidip çay kutusunu alıp tekrar yanlarına geçtim.  Çayı demlediğimde Doğu yanıma gelip üst çaydanlığın kapağını açıp içine karanfil ve bir tane küp şeker attıktan sonra göz kırptı. 

Aslan'ın dediği gibi olmuş uzun, eğlenceli bir kahvaltı yapmıştık. Kalabalık olduğumuzdan etraftaki en sesli grup bizdik.  Kahvaltıdan sonra Güneş'le yaptığımız pastayı çıkarmış Aslan'ın doğum gününü bir kez daha kutlamıştık. Kutlama sonrasında tam boylarla hamak kurmuştuk. Kerem ve Fındık sabırsızlıkla bizi beklemiş hamaklar kurulur kurulmaz kucak kucağa hamağa kurulmuşlardı. Güneş'le etrafı toparladıktan sonra bizde diğer hamaklara geçmiştik. Güneş müzik dinlerken ben de kitap okuyordum.  Yüzüme vuran güneş gölgelendiğinde başımı kitaptan kaldırdım.

"Sevgilim," eğilip burnumun ucunu öptü. 

"Yusuf Ali huzursuzlanmış biraz annem belki Aden'in sesini duyunca rahatlar dedi." dediğinde kaşlarım çatıldı. Hamaktan kalkmak için hareketlendiğimde "sakin, alıştı çocuk bize tabii tek kalınca normal bence," dedi Yusuf.

"Keşke onu da getirseydik," dedim. Getirmeyi düşünmüştük ancak kamp konusunda tecrübesiz olduğumdan emin olamamıştım. Hamakta oturup Yusuf'a yer açtım. Yanıma oturduğunda telefonunu çıkarıp annesini görüntülü aradı.  Telefon açıldığında Yusuf Ali'nin ağlayışlarını duydum. 

"Bir dakika çocuklar," dedi Sema abla. Yusuf Ali'nin odasındaydı. Telefonu bir yere sabitledikten sonra görüş açımızdan çıktı. 

"Gel bebeğim, abisiyle ablasıyla konuşacak benim bebeğim. Gel anneciğim..." deyişlerini duyuyorduk. Kucağında Yusuf Ali'yle tekrar kadraja girdi. Yusuf Ali krize girmiş gibi ağlıyordu. Beyaz teni kıpkırmızı kesilmiş annesinin saçlarını asılmıştı.

"Bak bebeğim Aden burada," dediğinde "Yusuf," dedim sesimi duysun diye gür sesle.  Bunu birkaç kez tekrarladığımda Yusuf Ali sonunda sesimi duydu. Başını telefona doğru çevirdi. Beni tam göremese de sesimi duyması işe yaramıştı.  Onunla konuşmaya başladım. Dün geceden itibaren neler yaptığımızı anlattım. Bir süre sonra Yusuf Ali sakinleşmiş benim her dediğime o güzel mırıldanmalarıyla cevap veriyordu. Bana Yusuf'ta eşlik edince heyecanla Sema ablanın kucağında hareketlenmiş elleriyle ayaklarını sallamaya başlamıştı. Yusuf Ali uyuyana kadar böyle devam ettik. Annesinin kucağında bizim sesimizle uykuya daldığında hepimiz aynı anda rahat bir nefes verdik. 

Sema ablayla vedalaştıktan sonra telefonu kapattık. Yusuf yanımdan kalkıp şişme yeleğinin cebine koydu. "Yavrum kahve yapsan da içsek ya," dediğinde hamaktan kalktım. Koluna girdiğimde söndürmediğimiz ateşin başında oturan diğerlerinin yanına gittik. Aslan ve Emir tavla oynuyordu. 

"Kahve?" diye sorduğumda hepsi onayladı. Ateşin közünde yaptığım kahve piştikten sonra Doğu'nun yardımıyla fincanlara pay ettim. Kahve olana kadar Emir tavlayı kazanmıştı. Yusuf, Aslan'ın koltuğunun altındaki tavlayı alıp masanın diğer ucuna geçti. 

"Yavrum, geç bakayım karşıma..." dediğinde Aslan'la ister istemez birbirimize baktık. Diğerleri bu halimize gülerken Yusuf başıyla beni çağırdı. Karşısına geçtiğimde tavlayı açtı. Hemen siyah taşları toplarken bu halime güldü. Doğu kahveleri dağıttığı esnada diğerleri de etrafımıza toplandı. Güneş ve Kerem dahi gelmişti. Emir hemen yanıma oturup "seni çok fena yeneceğiz Enişte," dedi. Cevap Yusuf'tan değil Aslan'dan geldi.

"Göreceğiz örgülü star göreceğiz," dediğinde güldüm. 

Oyuna başladığımızda Emir bana Aslan Yusuf'a taktikler veriyordu ancak ikimizde verdikleri taktikleri dinlemiyor kendimiz oynuyorduk. 

"düşeş," dedim sırıtarak.  Zarlar altı altı gelmişti. Kendi alanımda peş peşe kapı alıp dışarıda sadece iki taşımı bıraktım. 

"Abi kızdaki bala bak be," dedi Baran. Peş peşe iyi zar atmıştım.

"Eliyle değil IQ'suyla atıyor kız zarlarını yemin  ederim," dedi Aslan pes der gibi. Yusuf sıkkın bir nefes alıp verdi. Zarları alıp gözlerime bakarak salladı ve attı.

"Hep yek," dedi Baran gülerek. 1-1 atmıştı. 

"Hay senin gibi zara!" dedi Yusuf sinirle. Bir türlü benim gibi 5-6 / 6-6 atamamıştı. İlk turda ikimizde taşlarımızı kendi alanımızda toplamayı başarmıştık. Ben yine iyi zart atıp iki taş farkla ilk oyunu aldım. Yusuf ikinci oyunu daha iyi oynayıp kıl payı oyunu aldığında bir birdik. 

"Oha mars yapacak," dedi Doğu. Üçüncü oyunun sonunda Yusuf'u kilitlemiştim. Dört taşını kırmış kendi alanımda da hep kapı almıştım. O taşlarını içeri sokana kadar Doğu'nun dediği olmuş ve Yusuf'u mars etmiştim. 

"İşte bu beee," dedi Emir.  Ben tebrikleri kabul ederken Yusuf gülerek beni izliyordu. 

"Yakışıklım sen tebrik etmedin," dediğimde elini uzattı. Tuttuğumda tokalaştık.

"Tebrik ederim, hayatımın en güzel yenilgisiydi," dedi. Gel de sevme bu adamı arkadaş!

"Artist," dedi Aslan, Yusuf'a burun kıvırarak. Tavlayı kapatıp Yusuf'a doğru ittirdim. Kolunu kaldırdığında koltukaltına yerleştirdim.

"Eee yenilmek isteyen başka biri var mı?" dediğimde Emir güldü.

Tavladan sonra hep birlikte kağıt ve kutu oyunları oynayıp sonrasında hepimiz bir yere dağılmıştık. Ben Fındık ve Kerem'le vakit geçirirken tam boylar film izliyor, Emir'le Güneş hamakta birlikte kitap okurken Yusuf diğer hamakta uyuyordu. 

"Abla gölün kenarına gidebilir miyiz?" diye sordu Kerem. Sabahtan beri sürekli gitmek istiyordu. Daha fazla itiraz etmemek için başımı salladım.

"Tamam bebeğim ama bekleyin bir dakika," deyip karavana geçtim.   Şarja taktığım telefonumu aldıktan sonra masada oturan tam boylara gölün kenarında olacağımızı söyleyip Kerem'in yanına gittim. 

Gölün kenarına gittiğimizde Fındık suya girmek için birkaç kez havladı ancak hava soğuktu ve ne Fındık'ın ne Kerem'in hasta olmasını istemiyordum. Gölün kenarında ikisinin fotoğrafını bol bol çekip Zümrüt Hanım'a yolladım. 

"Kerem," diye bağırdı Doğu. Ona baktığımızda elinde voleybol topu vardı. Topu bize doğru attığında Fındık heyecanla topun peşinden Kerem de Fındık'ın peşinden koşturdu. Göl maceramız kısacık sürünce güldüm. Kerem ve Fındık'la Doğu ilgilenmeye başlayınca ben de onun boşluğunu doldurmak adına Aslan'la Baran'ın yanına geçtim. 

"Akşama hamburger yapayım mı?" dediğimde gözleri parladı. 

"Yanında da patates kızartması, salata..." benim bile ağzım sulanmıştı.

"Olur fıstığım, bir saate başlarız yapmaya daha erken..." dedi Aslan. 

Tam boyların izledikleri film sarmayınca kalkıp Yusuf'un başında dikildim. Gözlerini kırpıştırıp araladı. "Yavrum," dedi sesi boğuk çıkınca boğazını temizledi.

"Çok canım sıkıldı, biraz dolaşsak ?" yüzünü sol eliyle sıvazlayıp kalktı.

"Bir elimi yüzümü yıkayayım dolaşalım güzelim, diğerlerine de sor gelmek isteyen var mı ayıp olmasın." dediğinde başımı salladım. O karavana geçerken ben de diğerlerine sordum. Sadece Emir gelmek istedi. Üzerine daha kalın bir şeyler giyinip geldi. Beyaz oldukça büyük kapüşonlusunu giydiğini görünce güldüm. Şapka kısmında kırmızı şeytan boynuzları vardı. 

"Biraz dolanır geliriz sizde o sırada yemek için malzemeleri hazır edin olur mu?" dedim Aslan'a.

"Merak etme hallederiz biz," dedi Aslan. Yusuf yanımıza geldi.

"Ateş söndü sönecek bu arada," dedi Baran.

"Tamam biz Emir'le çalı çırpı da toplarız," dediğimde hepsi onayladı. Solumda Yusuf sağımda Emir ormanın derinliklerine doğru yol aldık. 

Yusuf ciddiyetle gözüne kestirdiği yakılabilecek çalı çırpıyı toplarken biz Emir'le şakalaşıp duruyor sürekli kıkırdıyorduk. Durmadan saçmalıyorduk.  Emir yerden aldığı yaprakları tek tek ördüğüm saçlarının arasına sıkıştırıp bale yaparak opera sanatçısıymışçasına "tek başınayız Aden," kısmını tekrarlayıp duruyordu.

"Lan sus artık yeter!" dedi Yusuf daha fazla dayanamayarak Emir'e. 

"Eniştem bana kızıyor Aden," dedi şarkıyı söylerken. Parmak uçlarında yükselip ellerini yukarıda başının üzerinde dönerek Yusuf'un yanına gitti.

"Bana kızma Enişte," dedi melodik bir şekilde. Ben onun bu hallerine gülerken Yusuf ifadesizdi. Emir kapüşonlusunun şapkasını başına geçirip boynuzlarını düzeltti. Yusuf'a sert, tehditkar bakışlar atmaya çalıştı ama o kadar komik duruyordu ki. Emir gerçekten sinirlenmediği müddetçe korkutucu olmayanlardandı.

"Tehdit mi ediyorsun lan sen beni, kardeş dedik kalleş mi çıktın lan!" dedi Yusuf. Emir şaşkınlıkla bana baktı. Ben de Yusuf'a bakarken bana göz kırptı. Emir yutkundu.

"Yok eniştem canım eniştem eğleniyorum ben," dedi ve R yaparak tıpış tıpış yanıma geldi.

"Kızım bu adam birden çok ciddi oluyor ya ben çok tırsıyorum. Şerefsizim sorgu yaparken konuşturamadığı adam olmamıştır bugüne kadar," dedi kulağıma fısıldayarak. 

"Ne sandın koçum," dedim Yusuf'ta bile olmayan egoyla. 

"Kızım ben senden, sen Yusuf'tan geçiniyorsun," gülüp kolumu omzuna attım. 

"Sen hepimizi tek geçersin Emir'im rap starım benim." dediğimde kasım kasım kasılıp  güldü.

"Öyleyim tabii," o da kolunu benim omzuma attı. Gülerek ona baktığımda başını salladı. Yusuf'a doğru "önümüze gelene yüz tekme!" diye bağırarak yürümeye başladık. Yusuf çatık kaşlarıyla bize döndüğünde durduk.

"Çocuk gibisiniz!" dediğinde güldük. Yusuf'un elindeki çalılardan bir tanesi dikkatimi çekince yanına gidip elinden aldım. Ben çalıyı sanki bir asa gibi tutarken Emir kafasına kapüşonlusunun şapkasını geçirdi. Boynuzlarını görünce aklıma gelen şeyle sırıttım. Asayı sihir yapar gibi sallayıp Emir'e doğrulttum.

"Anteoculatia!" dedim Harry Potter'dan alıntı yaparak. Yusuf durumu hemen fark edip güldüğünde Emir bize aval aval baktı. 

"Ey Dumbledore,  Emir'in saçlarını boynuza çevir," dedim gülerek. Emir de jeton düşünce gülüp boynuzlarını tuttu.  Gezintiye devam ederken sonunda Yusuf'u da kendimize benzetmiştik. Biz birbirimize gülerken o da bize gülüyordu.  

Kamp alanına geri döndük. Hep birlikte hızlıca akşam yemeğini hazırlayıp yedik. Uyuyana kadar konuşup durduk. Uyuman için karavanlara geçtiğimizde Yusuf'u Kerem'in yanına postalayıp koltukları Güneş'le kendimize hazırlamıştık. Ertesi gün bizim için daha hareketli geçmişti.  Bol bol top oynayıp kısa keşif gezileri yapmış dönüş saatine kadar tadını çıkarmıştık. 

Kamptan döner dönmez sıkı bir ders çalışma programına başlamıştım. İki gün boyunca evde çalışma odama kapanmıştım. Bugünse kampüse gidecektim. Simge'yle haberleşmiştik. Hazırlanıp evden çıktım. Otobüs durağına yürürken dinlediğim şarkı kesildi ve telefonum çalmaya başladı.

"Sevgilim," diyerek açtım telefonu. Durağa gelip otobüslerin geliş bilgilerini veren panoya göz attım.

"Ne yapıyorsun güzelliğim,"  dedi.

"Kampüse çıkartmaya yapmaya karar verdim sevgilim. Kuşandım kılıcımı gidiyorum," güldü. 

"Destek lazımsa orduyu yollayayım yavrum," dediğinde bir an ciddiye aldım.

"Ne ordusu?" dediğimde daha da çok güldü.

"Tam boyları diyorum mavişim," dediğinde kıkırdadım. 

"Kaça kadar okulda olacaksın?" 

"Bilmem, önce hocaları bir göreceğim sonra da Simge'yle olacağız. Neden?" dedim.

"Kampüsten sonra Beykoz çıkartması mı yapsak?" dedi. o sırada gelen otobüse binip boş bir yere geçip oturdum.

"Yapalım sevgilim, seninle baş başa vakit geçirmeyi özledim." 

"Ben paydos edince sana mesaj atarım yavrum. Gelir alırım neredeysen..." dediğinde "tamam sevgilim. Haberleşiriz..." dedikten sonra telefonu kapattık. Otobüsten indiğimde Simge'ye geldiğime dair mesaj attım. Bir iki dakika cevap alamayınca derste olduğunu anladım. Telefonumdan bu dönemin ders programını açıp bu saatte hangi ders olduğuna baktım.

Ders bitmek üzereydi. Önce kafeteryaya gidip iki kahve alıp fakülteye geçip amfinin önünde beklemeye başladım. Beş dakika kadar sonra amfinin kapısı açılıp Selçuk hocanın asistanı çıktı. Amfiden tek tük öğrenci çıkınca amfiye girdim. Öğretmen masasının önünden amfi sıralarına göz attım.

"Çıkar mısın oradan?" diyen sesle hemen önüme baktım. Daha önce hiç görmediğim bir çocuktu. Kumral, ela gözlüydü. Saç kesimi üç numaraydı. Üzerinde beyaz önlüğü vardı. 

"Bana mı dedin?" dediğimde sinir bozucu bir şekilde güldü.

"Önümü senden başka kapatan yok!" dediğinde dönüp arkama baktım. Kapalı projeksiyonun yanındaki beyaz tahta tamamen doluydu.

"Hâlâ oradasın!" çocuğa tekrar döndüm. Tam ağzımı açıp cevap verecekken tekrar konuştu.

"Hem sen kimsin ne işin var kızım bu sınıfta?" dediğinde kaşlarım çatıldı. 

"Aden," diye amfinin ortalarında bana seslenen Simge'yle bu sefer on a baktım. Oturduğu yerden kalkmış ara koridora doğru ilerliyordu. Onun bana seslenmesiyle sınıftaki birkaç kişi daha bana döndü ve oturdukları yerden kalkıp yanıma gelmeye başladılar. Çoğuyla selamlaşmak dışında bir iletişimim yoktu lakin birbirimizi sever sayardık. 

"Aden hoş geldin, seni özlemişiz," dedi adının Muhammed olduğunu hatırladığım çocuk. Bizim dönemin en tembellerindendi ancak sınav notlarıyla her daim kıl payı kalmaktan yırtardı.

"Ben de öyle, uzun zaman oldu..." dedim. Okulda, amfide onlarla bir arada olmayı özlemiştim. 

"Yaaa açılın açılın," diyerek basamakları koşarak indi  Simge. Elimdeki kahveleri tutması için Muhammed'e uzattım. Simge yanıma gelir gelmez boynuma atladı. 

"Kızım nasıl özlemişim. Bir de arkadaş değiliz deriz birbirimize..." dediğinde güldüm. Kollarımı beline dolayıp sarılışına karşılık verdim. 

"Hey çekilin şuradan!" daha demin beni oldukça kaba bir şekilde uyaran çocuk ayağa kalkıp bağırdı. 

"Oğlum sen neden ilkokul çocuğu gibisin? Kaçmadı tahtada yazılanlar merak etme!" dedi Muhammed. 

"Çekilin önümden," dedi bir kez daha. 

"Ay uğraşmayın şununla," dedi Simge benden ayrılarak. Muhammed'in tuttuğu kahveleri alıp birini bana uzattı. Başıyla amfinin girişini gösterdiğinde diğerlerine dönüp "görüşürüz sonra," dedim.  Simge'yle kapının köşesine çekildik.

"Kim bu dağ ayısı?" dediğimde tahtadaki notları yazan çocuğa baktı. Ben de baktığımda çocuk ona baktığımız hissetmiş olacak ki dönüp bize baktı. Yüzünü ekşitip gözlerini benim üzerimde oyaladıktan sonra tekrar tahtaya döndü.

"Adı Doruk, Hacettepe'den yatay geçişle geldi. Dönem başından beri hepimizi delirtiyor. Aşırı aşırı zeki, çalışkan ama bir o kadar da kaba ve gereksiz atılgan... Şu anda sınıfın en iyisi ama merak etme  çan bükücümüz hâlâ sensin sana bok yetişir o!"  dediğinde güldüm.  

"Her neyse, tamam... Sen nasılsın nasıl gidiyor?" dedim. Omzunu silkip kahvesini içti.

"Nasıl olsun aynı işte. Dersler, stajlar, sınavlar.... Bunların arasında kardeşimle uğraşıyorum," dedi sonra iç çekti.

"Boş ver sen beni, on dakika aramız var nasılsınla mı geçireceğiz. Bu dersten sonra boşum Langa'ya gidelim mi özlemişsindir," dediğinde başımı salladım. Genellikle bizim gibi öğrencilerin gittiği bir kafeydi.

"Olur, ben de hocaların yanına uğrarım o arada," dedim.  Sırıtıp yüzüme doğru eğildi.

"Aramızda kalsın Selçuk hocayla Kaan hoca hiç haz etmiyor Doruk'tan bu derse Selçuk hoca girecek bekle de selam ver adama. " dediğinde gözlerimi kıstım. Kaan ve Selçuk hocayı çok severdim lakin Kaan hoca benim için bambaşkaydı.

"Sen var ya çok fenasın," dediğimde güldü.

"Aden, öyle böyle gıcık değil ama çok beter. Bir ara bu bayağı hava basıp işi hak yemeye kadar götürünce herkes senden bahsetmeye başladı. Aden bundan daha zeki daha çalışkandı ama onda bu kadar ego yok falan demeye başladılar. Hatta gece kuşu Sude bile seni övdü bu gıcığa." dedi Doruk'a tekrar bakıp konuşarak. Sude sınıfta en anlaşamadığım kişiydi sanırım. Birkaç stajda aynı yere denk gelmiş birbirimize laf sokup durmuştuk.

"Sude?" dediğimde başını salladı. Telefonu çaldığında izin isteyip açtı o esnada arkamdan "Aaa aa Aden," diyen Sude'yle ona baktım. Okula her zamanki gibi geç gelmişti. Saçı tepesinde karmaşık bir şekilde toplanmıştı.

"Selam," dediğimde yanıma geldi.

"Tuhaf ama seni gördüğüme sevindim, " dediğinde güldüm.

"İnanmayacaksın ama ben de sevindim..." dedim. 

"Geçmiş olsun bu arada. Yaşadıkların biraz kulaktan kulağa gezindi." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım.

"Sağ ol," dedim. Konuşmamız bu kadardı. Amfinin en arkasına geçip her zamanki köşesine çekildi.

"Of çıldırtacaklar beni!" diye hayıflanan  Simge'ye döndüm.

"Ne oldu?" vardı bir derdi ama Simge çok ketum birisiydi. Derdini kolay kolay açmaz, dillendirmezdi. Bana benziyordu.  Bunca insanın arasında da onu arkadaş olmam şans değildi.

"Kardeşim," dedi ve ofladı.

"Mal kendi kafasına göre yanıma geldi kızınca da kafasına göre geri döndü. Arıyorum açmıyor da. Evdeyim diye mesaj attı sadece..." dediğinde kaşlarım çatıldı. 

"Niye kızdın ki?" dediğimde "boş ver, uzun hikaye..." dediğinde üstelemedim. Kafeye geçince konuşurduk zaten. 

"Hoca geldi", dediğinde arkama döndüm Selçuk hoca asistanıyla amfiye girdiğinde gözleri anında bana kaydı.

"Kimleri görüyorum," dedi gülerek.

"Merhaba hocam," dedim. Asistanı amfini kapısını kapatıp kürsüye geçti. Simge omzuma dokunup yerine geçtiğinde Selçuk hocanın yanına gittim. kapının önünde kısacık selamlaşıp konuştuktan sonra amfiden çıktım. Hocaların odalarının olduğu kata geldiğimde direkt Kaan hocanın odasına gittim. Şansıma odasında ve müsaitti. Onunla uzun uzun sohbet edip Sefa abi aracıyla bana yolladığı makalesi hakkında konuştuk. 

Kaan hocanın yanından çıktıktan sonra birkaç tane hocamla daha görüşüp amfinin önüne geri döndüm. Ders bittikten sonra Simge'yle kafeye geçip tatlıyla kahve sipariş ettik. Telefonu durmadan çalıyor sürekli annesi arıyordu. Sonunda telefonunu tamamen kapattı. Birbirimize eskiden ne oldu neyin var diye sormazdık lakin ben eski Aden değildim. Canının neden bu kadar sıkıldığını merak ettim.

"Simge yardım edebileceğim bir sorunsa çekinme lütfen," dedim. Derin bir nefes alıp verdi.

"Kız kardeşimin tripleri işte. Geri zekalı ergen," dedi sinirle.  Bir şey demedim, yüzünü sıvazlayıp konuşmaya başladı.

"Pazar akşamı kapı çaldı bir açtım karşımda. Haber verme yok, sorma yok dan diye çıktı geldi. Ev arkadaşımla da kavgalıyız. Kız buldu fırsatını tabii başladı söylenmeye..." dedi burnundan soludu.

"Gamze'ye de laf atınca... Ben de o sinirle buna sataştım. Pazartesi sabah erkenden çekip gitmiş. Aradım açmadı, mesaj attım dönmedi. Gecenin bir körü eve döndüm merak etme diye mesaj attı. Atış o atış iki gündür açmıyor telefonu. Bu sabahta tamamen kapatmış. Annem de Almanya da orada tek kız." siparişlerimiz geldiğinde sustu. Garson yanımızdan gittiğinde kahvenin yanında getirilen suyu açıp içti.

"Önümüzdeki hafta başlıyor sınavlar. Gitsem mi gitmesem mi ikilemi yaşıyorum. Hayır bilerek yapıyor biliyorum... Hep böyle o mal,"  belki kardeşini tanımadığımdandı bilmiyorum ama o hep böyle yapıyor dese de tuhaf bir endişe sardı içimi. 

"Polisi ara istersen, senin için kontrol etsinler." dediğimde ofladı.

"Yok ya gerçekten hep böyle yapıyor o, ilgi arsızının teki iki ters yaptım ya aklınca ders veriyor. Şimdi boşuna uğraşmasınlar yarın sabaha kadar müddet verdim kendime yine açmazsa kalkıp Bursa'ya  gideceğim ne yapayım," dediğinde üstelemedim. 

"Sen bilirsin," dedim. 

Simge'yle iki saat kadar görüştükten sonra ayrıldık. O evine giderken ben kafede duru Yusuf'un gelmesini bekledim. Yusuf geldiğinde hesabı ödeyip kafeden ayrıldık. Arabaya geçtiğimde Yusuf'u bol bol öptüm. Yola çıktığımızda radyoyu kısık seste açmış günümüzü anlatıyorduk birbirimize. 

"Çok özlemişim okulu, o rutubetli koridorların bile kokusunu uzun uzun soludum," dediğimde gülerek baktı bana.

"Az kaldı," dediğinde başımı salladım. Köprüden geçip Beykoz yoluna sapmıştık. 

"Bu yolu özlemişim," dedim. Rıza amcanın mekanına giden yol ağaçlarla dolu patika bir yoldu. Radyoda sevdiğimiz haraketli bir şarkı başladığında hem eşlik edip hem yerimde kıpırdanarak dans ettim.

Kalan yolu gülüşerek şarkı mırıldanarak devam ederken başımı pencereden tarafa çevirdiğimde gözüme arpan şeyle bir an  kalakaldım.  Ne gördüğümü tam anlamadığımdan "Yusuf dursana," dedim. 

"Ne oldu yavrum," dediğinde "dur, dur Yusuf!" dediğimde ani bir manevrayla sağa çekip arabayı durdurdu. Arabadan inip geldiğimiz yolu koşup az önce gözüme takılan şeyi görebilmek için ağalara bakıyordum. Yusuf' ta arkamdan yürüyüp" Aden ne oluyor?" diye soruyordu. 

"Aden!" diye bağırdığında ona dönüp bakmadım, birkaç adım daha atıp durdum ve yol kenarındaki sık ağaçların arasında gözlerimi gezdirdim ve saniyeler sonra gördüğümü sandığım şeyin gerçekten karşımda olduğunu fark ettim.

Büyük bir çınar ağacının geniş yeşil yapraklı dalları arasında gördüğüm asılı bedenle kendimden hiç beklemediğim bir çığlık koptu dudaklarımdan. Yusuf hızla koşup yanıma geldi.

"Aden, yavrum ne oldu?" dedi. Yüzümü kavrayıp neler olduğunu anlamaya çalışıyordu.  Başını çevirip baktığım yere baktığında "ha siktir," dedi ve tamamen önüme geçip görüş alanımı kapattı. 

"Aden, bana bak yavrum. Bana bak güzelim," dedi ve çenemden tutup ona bakmamı sağladı.

"Yusuf, o... oradaki..." dedim ancak kelimelerimi toparlayamadım. 

Ştt," dedi beni göğsüne yaslayarak.  Bir koluyla bedenimi sardı ve arabaya doğru yürütmeye başladı. Beni arabaya oturttuktan sonra telefonunu şarj haznesinden çıkartıp son arananlarına girdi.

"Onur, Rıza abinin mekanına giden patikaya ekip ve olay yeri inceleme de yolla," dedikten sonra kapattı.  Arabada bacaklarım dışarıda olacak şekilde yan oturmuştum. Bacaklarımın önünde diz çöktü. Hemen solumdaki torpido gözüne uzanıp açtı ve içinden su çıkardı. O suyla yüzümü ve ensemi ıslattı. 

"Kusacağım," dediğimde başını hızlıca sallayıp önümden çekildi. Hemen iki adım ötemdeki yeşil çalıların önünde diz çöktüm ve öğürmeye başladım. Yusuf saçlarımı tutup belimi rahatlatmam için ovaladı. Öğürüyordum lakin bir türlü kusamıyordum. 

"Sakin ol güzelim, geçti sakin ol," dedi. Öğürmelerim durduğunda yüzümü yıkayıp beni tekrar arabaya götürdü.  Yine önümde diz çöküp beni toparlamaya çalıştı. Kulağıma siren sesleri dolduğunda Yusuf'a baktım. Polis araçları peş peşe yanımızda durduğunda Onur'un sesini duydum uzun zaman sonra.

"Savcım," diyerek yanımıza geldi.

"On beş metre kadar ileride sağ kısımdaki korulukta geçin geliyorum," dedi Cumhuriyet Savcısı Yusuf Toral.

Onur peşine diğer polisleri takıp Yusuf'un tarif ettiği yere gittiler. "Siz ikiniz burada kalın," dedi Yusuf iki polis memuruna. 

"Yavrum, " dedi. Yüzümü kavrayıp alnımdan öptü.

"Burada kal tamam mı?" dediğinde başımı salladım. Yusuf yanımdan ayrılıp polislerin yanına doğru koşar adım ilerledi. Ne kadar oldu sayamadım, güneş tamamen batmış gökyüzü karanlığa boyanmıştı. Yola belli aralıklarla dizilen sokak lambalarından, polis sirenlerinden ve olay yeri ekibinin aydınlatmasından başka ışık yoktu.

Olay yerinden bir polis gelip diğer polislerin yanında durduğunda konuştukları şeye istemsizce kulak misafiri oldum. Cesetten bahsediyorlardı.

"İki üç günü var, çok fena kokuyor," dedi bir tanesi. 

"İntihar mı?" dedi içlerinden biri.

"İlk incelemeye göre kızın boynu kırık değil, darp ve boğuşma izleri mevcut. Cinayet gibi duruyor, " iç çekip gürültüyle bıraktı nefesini sonra da "yazık lan küçük daha belli ki..." dedi olay yerinden gelmiş olan genç polis memuru.

"Tecavüz?" diye sordu başka biri.

"Büyük olasılıkla..." dedi cinayet olduğunu söyleyen polis. 

"Yusuf savcım didik didik ediyor yine," dedi kadın polislerden birisi.

"O adam hep öyle. İşini şansa asla bırakmaz! Bu geceyi burada geçirip bir de gün ışığıyla yapar incelemesini," dedi yine içlerinden biri. 

Derin bir nefes aldım. Oturduğum yer bana daracık hissettirdiğinden kalktım. Arabanın kapısını kapattığımda arabanın bagaj kısmında durup konuşan polisler bana döndü. Arabanın önüne doğru ilerleyip kaputa yaslandım ve güçlü nefesler alıp verdim.  Uzun bir süre sonra yolda bir araba sesi duyuldu. Saniyeler sonra "Aden," diye bana seslenen Baran'ı duydum. Yaslandığım kaputtan doğrulup yolun ortasına geçtim. Baran beni fark ettiğinde koşmaya başladı. Yanıma geldiğinde ona sıkıca sarıldım ve sonunda onun kolları arasında ağlamaya başladım. 

"Ştt," diyor saçlarımı okşayıp belimi sıvazlıyordu. Ağlama demedi, aksine ağlayıp rahatlamam için elinden geleni yaptı. Ağlamalarım dindiğinde başımı göğsünden kaldırdım.

Gözyaşlarımı silip alnımla saçlarımı öptü. Ağlamaktan akan burnumu çekip elinin tersiyle ıslanan dudaklarımı sildim. Baran da yanaklarımı kurulayıp beni tekrar göğsüne çekti. Kollarımı beline sarıp gözümün önünden gitmeyen görüntüyü yok etmek için alnımı Baran'ın göğsüne yaslayıp sımsıkı gözlerimi kapadım ancak o görüntü hâlâ oradaydı.

"Tamamdır savcım," diye biraz uzağımızdaki Onur'un sesini duydum. Başımı kaldırıp sesin olduğu tarafa baktım. Yusuf yanında Onur ve olay yeri polisi olduğu belli olan diğer polisle doğru geliyorlardı. Baran'la onlara doğru ilerledik. 

"Burada mısın?" diye direkt Yusuf'a sordu Baran.

"Evet, siz Aden'le eve geçin..." dedikten sonra yanıma geldi. Ellerindeki lateks eldivenleri çıkartmamıştı.

"Tamamdır," dedi Baran. Sonra da "bir şey buldunuz mu?" dedi. Sanırım olayı tüm detayıyla biliyordu.

"Ağacın altında  bulduk. Üzerinde Latince ya da Grekçe yazı yazan bir kolye dışında bir şey yok. Çanta, kimlik, telefon. hiçbiri yok..." dedi Onur. Aklım kolyedeydi.

"Yusuf," dediğimde hepsinin bakışları bana döndü. Yusuf elindeki eldivenleri çıkarıp Onur'a uzattı. Yüzüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına itişip " söyle yavrum," dedi.

"Kolyeye bakabilir miyim?" dediğimde itiraz edeceğini hemen anladım.

"Latince biliyorum az çok belki anlarım kolyede ne yazdığını..." dediğimde yanımızdakilere baktı. Başını salladığında olay yeri polisi kağıt torbanın içinden çıkarttığı delil poşetini bana uzattı. Paketi aldığımda Baran yanıma geldi ve telefon fenerini açıp görebilmem için kolyeye tuttu. Gümüş, uzun zincirli bir kolyeydi. Kolye ucu da uzun dikdörtgen formdaydı. Ön yüzünde tıp sembolü olan asaya dolanmış yılan caduceus simgesi vardı. Kolyeyi poşetin içinde döndürdüğümde sadece asanın arkasında yazı vardı. 

"Latince bu," dedim ve yazan kelimeyi okumaya çalıştım. Harfleri tek tek seçip bir araya getirdim.

" Gamze yazıyor," dedim ve poşeti polise tekrar uzattım.

"Gamze mi?" dedi Onur. Başımı salladım "ön yüzeyinde de tıp sembolü var.." dedim.

"Gamze... " dedi Yusuf düşünceli bir halde. Çenesini sıvazlayıp "adı Gamze'dir belki..." dediğinde beynimde şimşekler çaktı sanki. Simge'nin kardeşinin adını söylediği an, polislerin iki üç günlük demesi... 

"Hayır ya," dedim.  Bu olamazdı böyle bir  şeyin ihtimali bile olmamalıydı.

"Aden?" dedi Yusuf. Yanıma gelip kolumu tuttu. Gözlerimden peş peşe yaşlar akarken boğazıma dizilen yumruları gidermek için peş peşe yutkundum.

"Abim ne oldu?" dedi Baran. 

"Okuldan arkadaşım Simge..."dedim boğuk sesimle. Yusuf'a baktım, bedenimi sarıp beni destekledi.

"Kız kardeşine iki gündür ulaşamıyor, " dedim ve hıçkırdım. Gözyaşlarımı daha fazla tutamayıp hıçkırıklara boğuldum. Ağlamalarım durmuyordu, Yusuf ve Baran hemen yanımda beni sarıp sarmalıyorlardı.

"Gamze," dedim ağlayışlarımın arasından. 

"Kızın adı Gamze..."

* * *





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL