ADEN 69. BÖLÜM ACITAN MUCİZELER

 69. ACITAN MÜCİZELER 

Gün doğuyordu. Gecenin karanlığı güneşin kızıllığıyla kırılıyordu. Baran'ın arabasında arkada oturmuş o kızıllığı izliyordum. Yusuflar hâlâ olay yerindeydi. Naaşı adli tıbba götürmek için hazırlık yapılıyorlardı.

"Tamamdır, son yetmiş iki saatteki kayıp ilanlarını da yolla," dedi Onur. Hemen Baran'ın yanındaki koltukta oturmuş telefonda konuşuyordu. Baran sürekli dikiz aynasından beni kontrol ediyordu.

"Arkadaşının ev adresini bulduk Aden," dedi Onur.

Bunca zaman evine hiç gitmemiştim. Arkadaşlığımız hep okul sınırları içerisinde kalmıştı. Beş yılın sonunda evine gidecektim lakin gitme nedenim o kadar can yakıcıydı ki aldığım nefesler beni rahatlatmıyordu. Beyoğlu'nun sokaklarından birinde durduğumuzda hemen arkamızda bir polis aracı durdu. O arabadan kamuflajlı memurlar indi. Arabanın camından önünde durduğumuz apartmana baktım. Eski apartmanlardandı. O mu kasvetli görünüyordu ben mi kasvetli görüyordum emin olmak zordu.

Onur arabadan önce indiğinde Baran bana döndü. Arabanın camından dışarıyı izleyen bakışlarımı Baran'a çevirdim. "Yanımdan ayrılma tamam mı?" dediğimde "ayrılmam abim," dedi. Arabadan indiğimizde Baran yanıma gelip elimi tuttu. Elimi tutan eline sıkıca sarındım.

"Haydi gidelim," dedi Onur. Önümüze geçip apartmana doğru ilerdi. Diğer polisler bizim arkamızdan geliyorlardı. Apartmanın kapısı açıktı. Direkt içerisine girip merdivenleri çıkmaya başladık. Beş numaralı kapıda durduğumuzda Onur omzunun üstünden bana baktı. Baran elimi sıkıp baş parmağıyla elimin üzerini okşadı. Onur baş komisere başımı salladım. Önüne dönüp kapıyı çaldı.

Dakikalar geçti ancak kapı açılmayınca Onur bu sefer zili çalmakla yetinmeyip kapıya peş peşe sertçe vurdu. İçeriden sonunda sesler gelmeye başladı. Saniyeler sonra kapı açıldı. Kapıyı açan Simge değildi. Kırmızı saçlı, pijamalı bir kızdı. Büyük ihtimalle Simge'nin ev arkadaşıydı.

"Buyurun," dedi merakla. Gözleri hepimizde gezindi.

"Simge Doğruer'in evi mi?" dedi Onur teyit etmek amacıyla.

"Evet kendisi ev arkadaşım, siz?" dedi. Onur ceketinin cebinden cüzdanını çıkarıp kimliğini gösterdi.

"Simge Hanım evde mi?" dediğinde kız başını salladı.

"İzninizle kendisiyle görüşmemiz gerekiyor," dediğinde kız önce kaşlarını çattı. Birkaç saniye düşündükten sonra kapıyı iyice açıp bizi içeri buyur etti.

"Uyuyor kendisi bekleyin çağırayım," dedi ve koridorda kayboldu. Simge'nin odasına giderken homurdanmalarını duydum. Dış kapının hemen karşısındaki salona geçtiğimizde hiç birimiz bir yere oturmadık. Hepimiz ayaktaydık. Dakikalar sonra Simge ve ev arkadaşı peş peşe geldiler. Simge anında beni fark edip yanıma geldi.

"Aden?" dedi merakla. Bakışlarını Baran ve diğerlerinde gezdirdi.

"Ne oluyor?" dedi polislere.

"Simge," dedim ancak sesim boğuk ve titrek çıkmıştı. Simge bana döndü.

"Ne oluyor hem bu halinle senin?" dedi. Gözlerim kıpkırmızı ve şişti. Baran'ın elini bırakıp Simge'nin ellerini tuttum.

"Simge Hanım, önce bir oturalım..." dedi Onur. Simge neler döndüğüne bir anlam veremiyordu. Bakışları sürekli hepimizin üzerinde dönüp duruyordu.

"Oturalım Simge," dediğimde bana şüpheli bakışlar attı. Elinden tutup koltuğa oturtturdum. Hemen yanına oturup ona döndüm.

"Ben," dedim ama devam edemedim. Ne diyeceğime nasıl bir cümle kuracağıma karar veremedim.

"Bir şey oldu değil mi? Bir şey oldu.... Gamze mi?" dedi. Gözleri dolmuş, sesi titriyordu.

"Offf," dedi ev arkadaşı sıkıldığını belli ederek.

"Benlik bir durum var mı memur bey?" dediğinde çatık kaşlarımla baktım ona.

"Var hanımefendi. Sizin de ifadenizi almamız gereken bir konu!" dedi Onur tüm sertliği ve otoritesiyle. Polis memurlarından kısa boylu olanına bir bakış attığında polis Simge'nin ev arkadaşının yanına gitti. Dikkatimi tekrardan Simge'ye verdim.

"Allah aşkına ne olduğunu söyler misiniz?" dedi Simge ağladı ağlayacak haliyle. Derin bir nefes alıp verdikten sonra Baran ve Onur'a baktım. Başlarını salladıklarında tekrar Simge'ye döndüm.

"Dün seninle ayrıldıktan sonra Yusuf'la buluştuk. Beykoz da hep gittiğimiz bir restorana gidecektik," dedikten sonra susup derin nefes aldım.

"O restoran biraz sapa sığ bir yerde. Patika bir yol var. Uzun iki yanı büyük sık ağaçlarla dolu..." sesim titriyordu artık.

"Arabayla giderken ağaçların arasında bir şey fark ettim. Ne olduğuna emin olayım diye arabadan inip bakmak için ağaçlara doğru ilerlediğimde," peş peşe yutkundum. Gözyaşlarım benden bağımsız çoktan akmaya başlamıştı. Baran yanıma gelip elini omzuma yasladı. Peş peşe yutkunup sıkışan göğsümü rahatlatmak için derin nefesler alıp verdim ama bir faydası olmadı. Simge'nin gözlerinden gözlerimi kaçırıp ellerimize baktım.

"Büyük bir çınar ağacının dalları arasında on yedi on sekiz yaşlarında kendisini asmış bir genç kız gördüm..." dedim tek seferde. Konuşmam iki saniye falan sürmüştü ama kelimelerin ağırlığı o iki saniyeye eş değildi. Daha fazlaydı.

Simge'ye tekrar baktığımda birkaç saniye yüzüme düz bakışlar attı. Zeki bir kızdı, bazen sadece bir bakışımla bile ne demek istediğimi anlayan birisi olması her zaman sinirimi bozardı. Şimdi de anlamıştı ama... Sonra güler gibi olup yüzünü sıvazladı. Göz göze geldiğimizde aklından geçirdiği her kelimeyi okur gibi oldum. Ama onunda dili benim gibi aynı kelimeleri söylemek istemiyordu.

"Sen," dedi ama devam edemedi. Peş peşe yutkundu. Ağlamak istemiyordu. Kendini sıktığı için burnunun ucu kızarmıştı.

"Çok üzüldüm, zor bir an olmalı senin için," dedi. Lafı nereye getireceğimi anlamıştı aslında çoktan. Bakışlarından bunu anlıyordum ama asla üstüne alınmıyordu. Alınmak istemiyordu...

"Simge," dediğimde susmam için elini kaldırdı.

"Gerçekten Aden ben de öyle bir manzarayla karşılaşmak istemezdim. Ama kader işte. Şimdi izninizle iki saate yola çıkacağım hazırlanmam lazım." dedi ve ellerini ellerimden ayırıp ayaklandı. Peşinden kalktım ve "Simge," dedim. Durdu ve bana döndü.

"Bursa'ya kardeşime gideceğim Aden. Senin ne gördüğünle ilgilenmiyorum şu an. Kardeşime gideceğim ben!" dediğinde çenem titremeye başladı. Ağlamamak için dudaklarımı birbirine bastırıp yutkundum.

"Polisler ağacın altında tek bir şey buldular." dediğimde başını sağa sola salladı.

"Duymak istemiyorum," dediğinde yanına gittim.

"Simge, o kızın Gamze olma ihtimali..." bakışları kararıp bedeni tir tir titremeye başladığında devem edemedim konuşmaya.

"Aden, deme ne olur... Deme yalvarırım deme..." dediğinde yüzümü sıvazlayıp gözyaşlarımı sildim. Devam edemeyeceğimi anladığımda Onur'a baktım. Anında yanıma geldi.

"Simge Hanım," dediğinde Simge titrek bakışlarını Onur'a çevirdi.

"Kız kardeşinizin uzun zincirli gümüş, ucunda tıp sembolü olan kabartma ve Latince Gamze yazan bir kolyesi var mıydı?" dedi. Simge'nin beyaz teni ruhu çekilmiş gibi sararıp soldu saniyeler içinde. Gözlerinde gördüğüm yıkılış tanıdıktı. Acı, yalvarış, pişmanlık tanıdıktı. Boğazına dizilip nefes almasını zorlayan yumruların sızısı tanıdıktı. Kabullenmemesi, başını şiddetle sağa sola sallaması, ağlayışları hepsi tanıdıktı. Aramızda saydam bir perde vardı sanki. Hissettiği her şey bendeydi.

"Simge," dediğimde kendisini daha fazla tutamadı. Dizlerinin üzerine düşecekken Baran hızlı davranıp Simge'yi düşmeden yakaladı. Kendinden geçmişçesine ağlıyor "benim kardeşim ölmedi, evde..." diye bağırarak ağlıyordu. Baran, Simge'yi koltuğa oturttuğunda hemen önünde diz çöktüm.

"Şaka yapıyorsunuz... Gamze bana çok kızdı acısını böyle çıkartıyor değil mi Aden?" dediğinde ağlamalarımız birbirine karıştı.

"Çok üzgünüm Simge..." dediğimde ağlamaları şiddetlendi. Kabullenmek istemiyordu, haklıydı kimse böyle bir şeyi kabullenemezdi.

Onur yanımıza gelip telefonunu açtı ve Simge'ye uzattı. "Emin olmak adına, kız kardeşinizin kolyesi mi?" dedi. Simge titreyen kirpiklerini yumdu. Eli göğsünde derin bir nefes alıp verdikten sonra telefona baktı.

Hıçkırıkları tekrar hızlandı. Gözyaşları durmadan akıyordu. "Onun," diyebildi kısık sesiyle.

"Kardeşimin kolyesi, ben onun için yaptırmıştım..." dedi.

"Allah'ım... Benim yüzümden, benim yüzümden..."

"Aden benim kardeşim ölemez, daha çok küçük o!" dakikalar boyunca hiç durmadan ağladı, dilinden sadece benim kardeşim ölmedi kelimeleri çıktı.

Simge'yi zar zor toparlamış evden çıkmıştık. Arabaya geçtiğimizde yan yana oturuyorduk. Ellerimiz bir an olsun birbirinden ayrılmıyordu. Adli Tıp Kurumu'na gidiyorduk. Simge, Gamze olduğunu düşündüğümüz naaşı teşhis edecekti. Geldiğimizde hep birlikte giriş yaptık. Onur bizim yanımızdan ayrıldığında yanımızda Baran ve iki polis memuruyla morga indik.

"Aden," dedi ve elimi daha da sıkı tuttu.

"Merak etme," dedim. Onunla birlikte ben de girecektim. Morgun önünde Yusuf'u beklemeye başladık. Dakikalar sonra yanında Onur'la yanımıza geldiler. Yusuf önce hepimizde göz gezdirip ben de biraz oyalandı.

"Simge Hanım, hazırsanız teşhis için girebiliriz," dedi Yusuf. Simge bana döndüğünde başımı salladım.

"Hazırım," dedi ağlamaktan ve bağırmaktan kısılan sesiyle. Yusuf morgun kapısını açıp içeri girdi. Simge'nin girmesi için kapıyı tuttuğunda Simge'den önce ben girdim. Yusuf bana çatık kaşlarıyla baktığında gözlerimi kaçırdım. Simge elimi bırakmadan içeri girdi onun peşinden de Onur. Morgun ortasında üzeri beyaz bir çarşafla örtülmüş naaşla karşılaştık arkamızı döner dönmez. Başında bir görevli bekliyordu. Simge'yle birbirine tutunan ellerimizi sıktık. O benden ben ondan güç alıyordum.

Yusuf oldukça soğukkanlı, tepkisiz bir şekilde naaşın yanına gidip bize baktı. Onur da yanına gittiğinde karşı karşıyaydık. "Maktulün vücut bütünlüğü tam. Yüzünde deforme oluşumu yok. Zorlanmadan teşhis edebilirsiniz." dedi Yusuf. Simge titrek nefesler alıp başını salladı, peş peşe yutkunup durdu. Tir titriyordu... Birçok kez kadavra görmüştük, o kadavraların üzerinde ders işlemiş incelemeler yapmıştık. Cesette görmüştük staj yaptığımız zamanlarda. Ancak bu farklıydı. Simge ölü görmeye alışıktı lakin göreceği kardeşinin ölüsü olabilirdi...

Simge küçük adımlar attı, ben de hemen yanında ilerledim. Naaşın başında durduğumuzda Simge'nin çenesine süzülen gözyaşları beyaz örtünün üzerine damladı. Başını kaldırıp Yusuf'a baktı. Burnunu çekip boştaki eliyle çenesinin altına toplanan gözyaşlarını silip elinin tersiyle burnunu sildi.

"Açabilirsiniz," dedi. Yusuf'un bakışları bana kaydı. Başımı salladım. Derin bir nefes alıp sakince bıraktı Yusuf. Naaşın başındaki görevli örtünün iki ucundan tutup sadece yüzü görünecek şekilde örtüyü açtı. Başımı anında Simge'ye çevirdim. Gözleri kapalıydı. Elimi tutan eli daha da sıkılaştığında diğer elimi de ellerimize yasladım. Gözyaşları hiç durmaksızın akıyordu.

Gözlerini yavaşça araladı. Kirpiklerini kırpıştırdıktan sonra bakışları hemen önündeki ölü bedene kaydı. Önce derin titrek bir nefes aldı. Göğsü şiddetle inip kalkmaya başladı. Başını bana çevirdi. Gözlerini ovalayıp tekrar naaşa baktı.

"Değil, Gamze değil Aden. Benim kardeşim değil!" dediğinde tuhaf bir hal aldı hepimizi.

"Emin misiniz?" dedi Onur. Simge ona dönüp başını salladı.

"Benim kız kardeşim değil..." dedi. Ardından şükretti. Hepimiz Simge'ye döndük. Yüzünde umudun yeşeren ışıkları vardı.

"Onur," dedi Yusuf sadece.

"Hemen savcım," dedi Onur ve morgdan çıktı. Yusuf görevliye kısa bir bakış attığında görevli örtüyü tekrardan örttü. Yanımıza gelip "çıkalım," dediğinde morgdan çıktık. Baran yaslandığı duvardan sıyrılıp yanımıza geldi. Morg kapısının solunda kalan koltuklara oturduğumuzda Baran ve Yusuf başımızda dikiliyordu.

"Allah'ım şükürler olsun, şükürler olsun..." diyordu Simge durmadan.

"Savcım," duyduğum sesle bakışlarımı Simge'den çekip uzun zamandır görmediğim Kübra'ya çevirdim. Bakışları bana kaydığında kısacık gülümseyip başıyla selam verdi. Aynı karşılığı verdim.

"Dökül," dedi Yusuf.

"Maktulün eşkâlinin uyuştuğu bir kayıp vakası var. Pazartesinden beri kızlarından haber alamıyorlarmış. Kızın son görüldüğü yer Esenler otogarı. Anne babasının kayıp ihbarında verdiği fotoğraflarla maktulün fotoğrafları arasında...." Yusuf, Kübra'nın daha fazla konuşmasına izin vermedi.

"Tamam, buradalar mı?" dedi Yusuf.

"Evet savcım," dediğinde Yusuf başını salladı.

"Destek ekibi al yanına sonrasında teşhis için getirin," dedi. Kübra başını sallayıp biraz ilerledikten sonra telsizle bir şeyler konuştu.

Dakikalar sonra kırklı yaşlarında bir çift göründü koridorun başında. Yanlarında Onur ve birden fazla polis memuru vardı. İki tane de sağlık çalışanı hemen yanlarındaydı. Kadın perişan bir haldeyken adam daha metanetli duruyordu. Yanımıza geldiklerinde Yusuf önlerinde durdu.

"Cumhuriyet Savcısı Yusuf Toral," diyerek kendisini tanıttı. Adam cevap vermedi, öyle bir baktı ki Yusuf'un gözlerine. Acısını, korkusunu en derinlerimde hissettim. Yusuf boğazını temizleyip yutkundu.

"Sadece sizi alalım isterseniz," dedi adama.

"Olmaz, olmaz, göreceğim ben kızımı. Göreceğim bebeğimi..." dedi kadın birden. Gözlerimi o manzaradan kaçırdım. Simge'yle birbirine tutunan ellerimize kaydı gözlerim. Sonra Simge'ye baktım. Gözleri kadındaydı, daha demin kardeşi için akan yaşları emindim ki şimdi o kadın için o kadının kızı için akıyordu.

Yusuf yanında Onur ve Kübra'yla birlikte morga girdi. Kadınla adamda girdiğinde morgun kapısı kapandı. Çok değil bir buçuk ya da iki dakika kadar sonra morgu ve tüm koridorda bir çığlık yankılandı. Kadının acı dolu haykırışları tüylerimi diken diken ederken Simge'yle birbirimize sığındık. Bir yanımız bahar bahçeyken bir yanımız kar kış kıyametti. İçeride o buz gibi odada vahşice öldürülen kız çocuğu Gamze değildi. En büyük sevincimiz buydu ama o sevinç buruktu, acıydı, yakıcıydı. Gamze değildi ama bir anne babanın evladı, en kıymetlisiydi.

Morgdan Kübra çıktı. Yanımıza gelip "Aden, savcım sizi çıkartmamı istedi." dediğinde ayaklandık. Adli tıbbın bahçesine çıktığımızda temiz havayı derin derin nefeslendik. Kübra yanımızdaydı.

"Utandım," dedi Simge fısıldayarak. Omzunu sıvazladım. O kızın kardeşi olmamasına sevindiği için utanıyordu. Koluna sarılıp omzunu öptüm. Onunla en samimi temasımın adli tıbbın önünde olacağını hiç tahmin etmezdim.

"Simge böyle düşünme, en azından şu anda böyle düşünme," dedim. Başını salladı. Yüzündeki yaşlarını silip bana baktı.

"Yaşıyordur değil mi?" elimi kalbine yasladım.

"Cevap burada," dedim. Buraya gelene kadar Gamze değil deyip durmuştu.

"Yaşıyor, Gamzeli yanağım yaşıyor..." dedi ağlamalarını durdurmaya çalışıyordu lakin o kadar hassastı ki ağlama bile diyemiyordum.

"Simge, kardeşin için hızlıca bir kayıp ihbarı vermemiz lazım," dedi Baran. Simge başını hızlıca salladı.

"Baran," dedim. Baran ne isteyeceğimi anlamış olacak ki başını salladı.

"Simge eğer bir avukatınız yoksa üstlenebilirim," dedi Baran. Simge'nin bakışları bana kaydı.

"Baran," dedim tanıştırmak için. Birazdan dilimden dökülecek kelime için kendimi hazırladım. Bir kez daha çok büyük konuşmamam gerektiği yüzüme sert bir darbeyle çarptı.

"Öz abim," dediğimde Simge bir süre sustu ve başını salladı. Yaşadığım 'aile' kaosunu yüzeysel biliyordu.

"Annemle babamın ayrı ayrı avukatları var ama şu an ilgilenebilecek tek kişi sizsiniz sanırım, "dedi Baran'a.

"Merak etme, Gamze'yi bulacağız," dedi Baran. Simge de ben de Baran'ın dudakları arasından firar eden kelimelere tutunduk. Benim bile buraya bir daha gelmeye mecalim yokken Simge ikinci bir teşhis olayını asla kaldıramazdı.

"Savcım geliyor," dedi Kübra. Başımı arkama çevirdim, tek geliyordu. yanımıza geldiğinde elini belime yaslayıp sıvazladı.

"Simge Hanım, emniyete geçmemiz lazım. Ailenizle de bir an önce iletişim kurmamız gerekiyor," dedi Yusuf.

Emniyete geçtiğimizde Simge ilk önce ailesiyle iletişime geçti. Annesi ve babası ayrıydı. Babası Amerika da yaşıyordu. Annesi kız kardeşiyle birlikte Bursa da yaşıyorlardı lakin annesi iş için Almanya'daydı. İlk ulaştığı kişi annesi oldu, sonrasında babasıyla görüştü. İkisi de buraya geliyordu. Yusuf ve Onur ortalıklarda görünmüyordu. Simge'nin ifadesini aldıktan sonra Yusuf ona söz vermişti. Gamze'yi bulacağım demişti...

"Eve gidebilirsiniz," dedi Kübra. Simge yine bana baktı, ben de Baran'a döndüm.

"Burada yapacak bir şey kalmadı, bir gelişme olunca direkt haber verecekler zaten. Eve gitmeniz daha iyi..." dediğinde Simge'yle ayaklandık. O sırada yanımıza bir polis memuru geldi ve elindeki dosyayı Kübra'ya uzattı. Kübra dosyaya göz attıktan sonra bize baktı.

"Bursa da evinize bir ekip yollamıştık. Ev boş, apartman güvenlik kameralarını almışlar onun incelemesinde kardeşinin son görülme tarihi 3 Nisan 16:25!" dedi.

"Ama mesaj atmıştı bana eve döndüm diye," dediğinde Kübra'nın kaşları çatıldı.

"Anlaşıldı," dedi Kübra. Baran'a bakıp baş salladıktan sonra yanımızdan ayrıldı.

"Haydi çıkalım bizde," dedi Baran. Emniyetten ayrıldığımızda Baran'ın arabasına geçtik. Simge'nin evine giden yolda hepimiz sessizdik. Baran'la ara ara dikiz aynasından bakışmak dışında başka bir iletişimimiz yoktu. Simge'nin evine geldiğimizde Baran bizi bırakıp gitti. Eve geçtiğimizde Simge salona geçip koltuğa oturdu. Ev arkadaşı ya odasındaydı ya da evde yoktu.

"Ben bir annemi arayayım," dedim yanına geçmeden. Mutfağa girip annemi aradım. Olaylardan haberi vardı. Simge'nin yanında olduğumu söyledikten sonra telefonu kapadım.

"Kız kardeşi mi?" duyduğum sesle arkamı döndüm. Simge'nin ev arkadaşıydı.

"Değil, çok şükür ki o değil..." dediğinde iç geçirdi.

"Salak kız, ergen tripleri yüzünden kim bilir başına ne geldi. Gerçi suç Simge de ama... Ucuz yırtar umarım," dediğinde öfkemi kontrol etmek istedim ancak pek başarılı olamadım.

"Bu nasıl bir üslup ya!" dedim sesimi çok yükseltmeden.

"Bu nasıl bir rahatlık, bir çocuk söz konusu ve senin diyebildiğin tek şey ucuz yırtması mı?" bu ona yaklaşıp karşısında durdum.

"Bu olaydan biraz da kendine pay çıkarman gerekirken şu tavrın hiç hoş değil!" dedim.

"Sen kimsin kızım, kimin evinde kime horozlanıyorsun?" dediğinde alayla güldüm.

"Bu horozlanmamış halim, şimdi git odana kapan. Bu kızın canını sıkacak en ufak bir şeye de yeltenme!" dedim ve omuz atıp yanından geçip gittim. Simge'nin yanına geçtiğimde telefonda konuşuyordu.

"Hayır, hayır gerek yok gerçekten," dedi.

"Tamam, Muhammed biliyor... Teşekkür ederim," dedi ve telefonu kapattı. Yanındaki boşluğa oturduğumda bacaklarını altına toplayıp yan döndü. Başını koltuğunun yastığına yaslayıp "bizimkiler, duymuşlar olanları gelelim dediler," dedi.

"Nereden duymuşlar ki..." dediğimde dudak büktü. Onun gibi dirseğimi koltuğa yasladım.

"Merak etme, Yusuf verdiği sözü her zaman tutar..." dediğimde buruk bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.

"Sağ salim bulalım, dizimin dibinden ayırmayacağım onu... Kızmayacağım, üzmeyeceğim bir daha. Sadece bulalım, yaşasın..." onu o kadar iyi anlıyordum ki... Simge kardeşiyle her zaman anlaşamadığını ama en çok onu sevdiğini hep dile getirirdi. İnsanın ailesinden birisini, en sevdiğini kaybetme korkusu en büyük sınavıydı sanırım. Annemi, sevdiğim adamı kaybetmekle sınanmıştım. Emir, Kerem, Güneş, tam boylar... Simge'yle empati yaptığımda kalbim daha da çok ağrıyordu. Kendi kardeşlerimle böyle bir durumla sınanmak asla istemezdim.

Kapı çaldığında Simge'den önce ayaklandım. "Sen otur," dedikten sonra kapıya gidip açtım. Sınıftan arkadaşlar gelmişti. En önde Muhammed ve Sude varken arkalarında bir iki kişi daha vardı.

"Hoş geldiniz," dedim kapıyı sonuna kadar açıp içeri geçmeleri için geri çekildim. En sonda gördüğüm yüzle şaşırdım. Kimsenin haz etmediği, yeni öğrenci Doruk'ta buradaydı. İçeri geçip başıyla selam verip diğerlerinin peşinden salona geçti. Simge ayağa kalkıp hepsiyle selamlaştıktan sonra herkes bulduğu yere oturdu.

"Geçmiş olsun," dedi Sude. Simge gülümsemeye çalıştı ancak beceremedi, başını sallamakla yetindi.

"Haber var mı?" dedi bu sefer Muhammed.

"Henüz yok, bekliyoruz..." dedi Simge.

"Sen nasılsın?" dedi adını tam hatırlayamadığım kız. Simge ona baktı, yüzünü sıvazlayıp saçlarını geriye doğru ittirdi.

"Bilmem... Koca bir boşluk," dediğinde hepimiz birbirimize baktık.

"Siz nasıl öğrendiniz?" dediğimde Sude'nin kaşları çatıldı.

"Senin ev arkadaşın herkese yetiştirmiş," dedi Simge'ye dönerek. "Nasıl ya?" dedik Simge'yle aynı anda.

"Alt dönemlerden duyduk bizde, stajdan tanıdığım birisi gelip söyledi. Baktık sen de yoksun bir arayalım dedik," dedi Muhammed açıklayarak.

"Duyduğumuz kişi de Havva söyledi dedi, " dedi Sude. Simge sinirle güldü, dirseklerini dizlerine yaslayıp saçlarına parmaklarını gömdü.

"Simge," dedim yanına geçerek. Saçlarını çekiştirdiği ellerini tuttum. Bakışlarını yüzüme kaldırdı. Kahverengi gözleri kan çanağıydı.

"Sakin ol," dedim. Diğerleri de aynı şekilde Simge'yi telkin etmeye başladıklarında koridorda sert bir kapı kapanma sesinden sonra sert adım sesleri duyduk. Simge'nin ev arkadaşı salonun girişinde durup "bu ne gürültü ya!" diye bağırdı.

"Sınavım var benim sınavım. Doluşturmuşsun herkesi eve!" çatık kaşlarımla sergilediği tavrını izledim.

"Yavaş ol kızım! Ne sesimiz çıktı ne bir gürültü çıkardık sen hayırdır?" dedi Sude.

"Havva, lütfen..." dedi Simge oturduğu yerden kalkıp. Hemen peşinden gidip yanında durdum.

"Ne lütfen ya, istila etmişler resmen evimi. Salak kız kardeşin yüzünden yarın ki sınavdan düşük alamam ben yolla şunları," dediğinde sesler yükseldi.

Bana bak!" dedik Sude'yle aynı anda. Havva bir adım geriledi. Sude, Simge'yi kolundan tutup geri çektiğinde "ne dedim ben sana!" diyerek karşısına geçtim.

"Sen bir sus be, cenaze evine döndü iyice ev. Gidin Bursa'ya orada kavurun helvanızı..." kızın çirkefliği, kötülüğü karşısında bir an kalakaldığımda Sude girdi araya.

"Kızım seni var ya!" diye atıldı Simge. Havva geri adım atıp bizden uzaklaştı. Dış kapıya gidip açtı ve "Simge arkadaşlarını da al defol evimden!" dedi.

"Bu nasıl bir düşüncesizlik ya," dedi Muhammed. Diğerleri Havva'ya tartışırken Simge'nin yanına gittim.

"Bize gidiyoruz," dedim direkt. O kızla aynı ortamda bulunmasını istemiyordum.

"Haydi Simge, al çantanı gidiyoruz!" dediğimde başını salladı. O Sude'yle çantasını alıp evden çıktığında Havva'nın yanına gidip kolunu tutup sıkarak çektim.

"Dua et şu an seninle ilgilenebilecek bir durumda değilim," kolunu daha da sıkıp kasılan çenemle "eğer ilgilenseydim o çok kıymetli sınavına değil acil servise giderdin!" dedim ve fırlatırcasına kolunu bıraktım ve evden çıktım. Diğerleri de peşimden geldiler. Sude, Simge'yi apartmanın bahçe duvarına yaslamıştı. Simge adına ayaküstü geldikleri için teşekkür etmiştim. Onlarla vedalaştığımızda geriye sadece Doruk kalmıştı.

"Ben sizi bırakayım," dedi Doruk.

"Taksi çağıracağız, teşekkür ederiz," dediğimde bakışları Simge'ye kaydı.

"Uğraşmayın bence, götüreyim haydi..." dediğinde Simge'ye baktım ben de. Ayakta zor duruyordu. Onu daha fazla yormamak için kabul ettim.

"Peki," dedim. Simge'nin yanına gidip koluna girdim. Doruk'un arabasına geçtik. Arka tarafta Simge'yle yan yanaydık. Doruk'a ev adresini verdikten sonra yola çıktık. Simge başını omzuma yaslar yaslamaz uyuya kaldı. Doruk normal hızda arabayı sürerken telefonum titredi. Ceketimin cebinden telefonumu çıkarttım.

"Sevgilim," diyerek açtım telefonu. O sıra başımı kaldırdığımda dikiz aynasından Doruk'la göz göze geldik. Gözlerini kaçırıp yola odaklandı.

"Ne yaptınız yavrum?" dedi Yusuf.

"Simge'deydik, bize geçiyoruz. Bir gelişme var mı?" dediğimde derin bir nefes alıp verdi. Vardı ama meslek etiğini çiğnememek için bir şey söylemeyecekti.

"Tamam, anladım sevgilim..." dedim.

"Sen nasılsın?" diye sorduğunda kendimi yokladım.

"Bilmem, tuhaf bir araftayım. Zırlamakla sakin kalmak arasında gidip geliyorum," güldü.

"Omzumu, göğsümü senin için bakıma alayım o zaman ihtiyacın olacak," dediğinde bu sefer gülen bendim.

"Seni çok seviyorum, iyi ki benimsin..." dediğimde iç çekti.

"Seni çok seviyorum yavrum, dikkat edin kendinize kapatmam lazım şimdi," dediğinde "tamam sevgilim, görüşüz sen de dikkat et kendine..." dedim.

Evin önüne geldiğimizde Doruk, Simge'yi uyandırmayalım deyince onu onayladım. Önce o aradan indi. Simge'nin tarafına geçip arabayı açtı ve Simge'yi kucakladı. Peşlerinden ben de inip önlerine geçip yürümeye başladım. Eve çıktığımızda kapıyı çaldım.

"Sonunda," diyerek kapıyı Emir açtı. Gözleri benden arkama kaydı.

"İzin ver Emir," dediğimde kapıyı sonuna kadar açıp geri çekildi. Doruk'a yol verdiğimde eve girdi. Emir'e şaşkın bakışlar atıyordu.

"Ayakkabılarını çıkar," dedi Emir sessizce. Doruk ayakkabılarını çıkarıp bana baktı. Eve girip kapıyı kapattım.

"Aden," diyerek annem geldi yanımıza. Onun hemen ardından da Haydar abi göründü.

"Bir dakika," dediğimde annem üstelemedi.

Ayakkabılarımı çıkarttıktan sonra Doruk'a yolu gösterdim. Yatak odama geçtiğimizde hızlıca yatağımı açtım. Doruk Simge'yi yatırdı ben de ayakkabılarını çıkardım. Üzerini örttükten sonra odadan çıktık. Salona geçtiğimizde Emir ayakta bizi bekliyordu. Çatılı kaşlarının altında kısık gözlerle Doruk'a bakıyordu.

"Sen?" dedi Doruk şaşkınlıkla Emir'e bakarken. Şaşkınlığın yanında hayranlıkta vardı. Emir, Doruk'a elini uzatıp "Emir," dedi. Doruk, Emir'in uzattığı elini tutup sıktı.

"Çok memnun oldum," dedikten sonra bana baktı. Ne alaka der gibiydi bakışları.

"Abim," dedim merakını gidermek amacıyla. Daha da çok şaşırdı.

"Tek başınayız Aden... Ha o Aden sensin..." dedi. Onun bu haline gülüp başımı salladım.

"Aynen," dedi Emir. Doruk gerçek bir tebessümle Emir'e baktı tekrardan. Heyecanlı görünüyordu.

"Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum. Gerçi böylesi kötü bir günde tanışmak istemezdim ama..." dedi. O sırada annemle Haydar abi salona girdiklerinde Doruk onlara baktı.

"Hoş geldiniz," dedi annem. Doruk oldukça saygılı bir tavırla başını sallayıp "Hoş buldum efendim. Sizde sanırım Aden'in annesiyle babasısınız." dediğinde Haydar abiyle bakışlarımız kesişti.

"Evet, öyleler... " dediğimde Haydar abinin dolan gözleri mutlulukla parladı. Ona gülümsediğimde göz kırptı. Doruk onlarla tokalaştıktan sonra gitmek içim müsaade istedi ancak annem izin vermedi.

"Otur oğlum, bir kahve iç en azından..." dediğinde Doruk bana baktı. Oturması için başımı salladım.

"Aden," dedi Emir. Ona baktığımda göz göze geldiğimiz an yanına gidip göğsüne sokuldum. Omuzlarıma sıkıca sarılıp başımın tepesini öptü.

"Annem," diyerek yanımıza geldi annem. Emir'in kollarından sadece sol gözüm ve alnımın bir kısmı görünüyordu. Annem orayı ve Emir'e sardığım kollarımın üzerini öptü.

"İyi misin bebeğim?" diye sorduğunda Emir'den kopup anneme sarıldım. Annem Emir'i de kendine çekti. En son üçümüzü de Haydar abi sardı. Bir süre salonla mutfak arasındaki o küçük kısımda sarılı kaldık.

"Çocuk içeride tek kaldı," diyerek ilk çekilen annem oldu.

Doruk'a kahve ikram etmiştik. Kahvesini içerken Emir'le birkaç cümlelik iletişimler kurmuşlardı. Sınıfta gördüğüm o Doruk'tan eser yoktu. Annem birkaç tane soruyla yetinmiş sadece nereli olduğunu öğrenmişti. Hiçbirimizin keyfi yoktu, bu da normal bir ziyaret ya da bir kahve içmesi değildi.

"Ben artık kalkayım, kahve için çok teşekkür ederim," diyerek ayaklandı Doruk. Kal diye üstelemedik. Onu kapıya kadar yolcu ettik. Evden çıkmadan klasik cümleler kurduktan sonra gitti.

Salona geri döndüğümde Haydar abiyle annemin arasına sıkışıp Haydar abiye sarıldım. Kollarım belinde başım göğsündeydi. Annem saçlarımı sevip kolumu sıvazladı. Emir de yanımıza gelip orta sehpayı önümüze kadar çekip kenarına oturdu.

"Cennet bahçem," dedi şefkat kokan sesiyle. Ailem tarafından sıkıca sarıp sarmalanmak iyi gelmişti. Bakışlarımı Emir'e kaydırdım, uzanıp elimi tuttu.

"Olanları biliyorsunuz," dediğimde başlarını salladılar.

"Gamze, yani Simge'nin kardeşi kayıp şu anda. O kız sandık hepimiz ama çok şükür değil, gerçi..." dedim acı acı güldüm.

"Gamze değil ama bir başkası, başka bir annenin babanın kızı..." Haydar abinin sarılışı daha da sıkılaştı. Bir eli omzumdayken diğer eli yüzüme yaslandı ve başımı öptü.

"Allah rahmet eylesin annem, mekanı cennet olsun..." dedi annem.

"Amin," dedik hep bir ağızdan. Başka bir soru sormadılar, konuşmadılar da. Ben de Haydar abinin göğsünde uyuyakaldım.

Uyandığımdaysa koltuğun üzerindeydim. Annem ayak ucumda oturuyordu. Çaprazımızdaki diğer geniş koltukta Emir, Güneş, Aslan ve Doğu vardı. Haydar abiyse yoktu. Kimseden çıt çıkmıyordu.

"Anne," diyerek doğrulup oturdum. Hepsinin bakışları bana kaydı.

"Günaydın annem," dediğinde esnedim.

"Simge," diye sorduğumda "uyuyor hâlâ," dedi. Gözlerimi ovalayıp başımı salladım. Güneş ayaklanıp yanıma geldiğinde bacaklarımı bağdaş yapıp ona yer açtım. Oturur oturmaz birbirimize sarıldık. Sıkıca sardım onu, dün geceden sonra daha da hassastım sanırım. Sürekli ya Kerem'in ya Güneş'in ya diğerlerinin başına bir iş gelirse diye alarm durumundaydım ancak kendi kendimi dizginliyordum.

Aslan ve Doğu da yanıma gelip beni sardılar. Emir de yanımıza gelip Aslan'ı itekleyerek kendine yer açıp yanıma kıvrıldı. Aslan kızmadı, terslemedi de Emir'in omzunu sıvazlayıp sıktı ve bir kolunu ona sardı. Bir süre öyle kaldıktan sonra yanlarından ayrılıp odama geçtim. Simge hâlâ uyuyordu. Hem kendime hem ona temiz kıyafetler çıkarttım. İç çamaşırı çekmecemden hiç kullanılmayan bir takım çıkarttım Simge için.

"Simge," dedim yüzüne düşen saçlarını itekleyerek.

"Simge," dedim biraz eğilip omzunu hafifçe dürterek. Gözlerini kırpıştırıp irkilerek uyandı.

"Sakin sakin," dedim. Doğrulup oturdu ve yüzünü sıvazlayıp bana baktı.

"Kaç saattir uyuyorum?" dediğinde komodinimin üzerindeki analog saate baktım.

"Yaklaşık üç saattir," dediğimde "haber var mı?" dedi.

"Yok, birazdan arayacağım. Haydi kalk duş alıp biraz kendine gel, toparlan..."

İlk başta itiraz etse de onu zorla banyoya soktum. Temiz havlu çıkartıp askıya astıktan sonra yanından ayrıldım. Kendime çıkarttığım kıyafetleri ve bornozumu alıp evin banyosuna geçip hızlı bir duş alıp çıktım. Odama geçtiğimde Simge üzerini giyinmiş yatakta oturmuş yerdeki halıya dalıp gitmişti. Yanına gidip oturdum. Sıçrayıp bana döndü, burukça gülümseyip tekrar önüne döndü.

"Küçükken çok usluydu, laf söz dinleyen bir çocuktu hep. Annemle babamın ayrılmasıyla Gamze bambaşka bir hale geldi. Ele avuca sığmaz, sürekli sorun çıkaran memnuniyetsiz bir çocuk oldu." dedikten sonra gözlerini ovalayıp burnunu çekti.

"Ben de kalkıp İstanbul'a gelince iyice koptu bir şeyler..." başını bana çevirdi. Gözleri kıpkırmızı ve dolu doluydu.

"Bazen konuşmasına bile katlanamazken şimdi çıkıp gelse ağzıma sıçsa gıkım çıkmaz," dedi ve ağlamaya başladı. Kardeş farklıydı, daha kıymetliydi.

"Gamze'ye sağ salim kavuşacağız Simge," dediğimde başını salladı.

"İnşallah," dedi.

"Gir," dedim. Kapı aralandı ve Güneş başını uzattı.

"Simge için geldiler, annesi gelmiş emniyete götüreceklermiş." dediğinde her şey çok ani oldu. Simge'yle birlikte evden çıktık. Yanımızda Aslan ve Haydar abi vardı. Diğerlerini zar zor evde kalmalarına ikna etmiştim. Emniyete geldiğimizde direkt Onur'un odasına çıktık. Odaya girdiğimizde bizimkilerden sadece Kübra vardı. Onur'un masasının önündeki sandalyede oturan kadın hızla ayaklandı. Simge koşarak annesine gitti ve sımsıkı sarıldılar ve ağlamaya başladılar.

İkiside kendisini suçluyor, kendilerine kızıyorlardı. Ağlamaları dinse de durmadı. Sıkı sıkıya sarıldılar birbirilerine. Oturduklarında da kopmadılar. Simge gelişme olup olmadığını sorduğunda Kübra sadece araştırıyoruz cevabını verdi. Ama belli ki bir şeyler oluyordu. Saatlerce geldiğimiz bu odada bekledik. Simge ve annesine eve gitmeyi teklif ettik ancak burada kalmak istediklerini söylediklerinde üstelemedik. Saatler sonra gecenin bir yarısında Kübra'ya bir telefon geldi. Sonra odaya bir polis memuru girdi. Kübra'ya selam verdikten sonra beklemeye başladı.

"Tamamdır baş komiserim hemen geliyoruz," dedikten sonra telefonu kapatıp Simge ve annesinin yanına gidip önlerinde durdu.

"Gamze'yi bulduk," dediğinde hissettiğim o rahatlığın bir tarifi yoktu. Ben böyleyken Simge ve annesi kim bilir nasıl hissediyordu? Simge iyi olup olmadığını nerede olduklarını sorduğunda Kübra önce sakin olmalarını sonra da hastanede olduklarından ama bunun normal bir gözlem olduğundan kısaca bahsedip bir iki saate burada olacaklarını söyledi. Söylediği gibi de oldu.

İki saat kadar sonra saat sabahın beşinde Onur baş komiserin kapısı açıldı ve içeriye önce Onur hemen ardından Yusuf ve onun elini sımsıkı tutan on yedi yaşlarında kumral yaşına göre çok uzun bir kız içeri girdi. Üstü başı kir pas içindeydi, saçları örgülüydü ama darmadağındı. Başı yerdeydi, Yusuf'un eline can simidiymiş gibi sarılmıştı.

"Simge," dedi Yusuf. Gözlerim ona kaydı... Gözleri buğuluydu tıpkı sesi gibi. Yorgun görünüyordu.

"Sana kardeşini getirdim," dedi ve peş peşe yutkundu. Bir hafta kadar öncesinde sarhoş olup telefonunu açmadığım gecenin ertesi günü bana söylediği sözler çınladı kulağımda. Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyordum.

Gamze başını kaldırıp ablasıyla annesine baktı. Çok güzel bir yüzü vardı. Solgun teni, morarmış dudakları, kan çanağına dönmüş gözleri güzelliğini gölgeleyememişti. Dudaklarını ısırıp durdu. Endişeli ve korkmuş görünüyordu.

"Annem," dedi annesi. Ona bir adım attığında Gamze çekinip Yusuf'un arkasına sakladı bedenini.

"Anne," dedi Simge ve annesinin omuzlarını tutup sıvazladı. Kulağına eğilip bir şeyler söylediğinde annesi kafasını salladı. Annesi bir adım gerileyip arkasını döndü ve ellerini yüzüne kapatarak sessiz hıçkırıklarıyla ağlama devam etti. Simge de Gamze gibiydi aslında. Tuhaf bir korku ve endişe vardı gözlerinde.

"Gamzeli yanağım," dedi bir iki adım atıp. Gamze başını hafifçe eğip Yusuf'un arkasından ablasına baktı.

"Abla," dedi. Sesi çok kısık çıkmıştı ama ablası onu duymuştu.

"Ablacığım, gel bebeğim..." dedi Simge. Gamze bedenin yarısını açığa çıkarıp ablasına kaçamak bakışlar attı.

"Çok kızdınız mı bana abla?" dediğinde kendimi daha fazla tutamadım. Gözyaşlarım sessizce dökülürken Aslan belirdi hemen yanımda. Beni göğsüne çekip sıkıca sarıldı.

"Kızmadık bebeğim, vallahi hiç kızmadık. Gel sarılalım haydi," dedi Simge hüngür hüngür ağlayarak. Gamze, Yusuf'un arkasından tamamen çıkıp önce Yusuf'a baktı. Yusuf ona gülümseyip başını salladıktan sonra Gamze, Yusuf'un elini bıraktı ve ablasına bir adım attı. Onun attığı o bir adımla Simge kardeşine koştu ve onu bağrına bastı. Odanın ortasında sığındılar birbirlerine. Saniyeler sonra anneleri sardı onları... Ağladılar, sadece ağladılar... Onlarla birlikte bizde ağladık. Aslan'ın kollarından çıkıp Yusuf'a gittim ve ona sımsıkı sarıldım. Ne denli zor, ağır bir işi olduğunun bilincine bir kez daha vararak ve onunla gurur duyarak sardım bedenini.

Gece sırasını gündüze bıraktığı esnada çıktık emniyetten. Simgelerin o eve gitmelerine izin vermeyip bize götürdük. Annemler onları çok güzel karşılayıp ağırladı. Gamze bir an olsun Simge'nin yamacından ayrılmıyordu. Simge de kardeşinden farksız değildi. Pek bir şey yiyemeseler de kahvaltı etmiştik. Gamze'nin sürekli kaşındığını fark edince Simge'yi köşeye çekip banyo yaptıralım demiştim. Ben Gamze'ye temiz kıyafet ayarlarken onlar benim banyomdaydılar. Gamze'yi Simge yıkıyordu. Haydar abi annemle Sinem teyzeyi -Simge'nin annesi- Simge'nin evine eşyalarını toplamaya götürmüştü.

"Sıhhatler olsun," dedim banyodan çıktıklarında. Gamze sessizliğini bozmadı onun yerine Simge teşekkür etti.

"Kıyafetler tamam, saç kurutma makinesinin yerini biliyorsun zaten... Ben sizi baş başa bırakayım." dedim ve odamdan çıkıp içeri geçtim.

Tam boylar ve Güneş gitmemişlerdi. Yusuf'ta bizdeydi. Gidip Yusuf'un yanına oturup yamacına sokuldum. Anında sardı bedenimi. Hepimiz sessizdik, aslında Yusuf'a ve Baran'a neler olduğunu sormak istiyorduk lakin duyacaklarımızdan korkuyorduk. Bildiğimiz tek şey Gamze'nin fiziki ve cinsel bir saldırıya uğramadığıydı. Kendisini korumayı başarmıştı çok şükür.

Sessizliği telefonumun sesi bozduğunda Doğu orta sehpanın üzerindeki telefonumu alıp bana uzattı. Zümrüt Hanım'dı. Birkaç kez hem o hem Yağız Bey aramıştı lakin ya cevap verememiş ya da birkaç saniye konuşmuştum. Telefonu açtım... Çok endişeliydi, onunla on dakika kadar konuşup kapattım.

"Nasıl olmuş olay?" dedi sonunda Emir dayanamayarak.

"Boş ver oğlum, kurtardık sağ salim kızı," dedi Baran.

"Ya merak ediyoruz, kısaca anlatın işte." dedi Doğu her zaman ki gibi Emir'e destek çıkarak. Baran, Yusuf'a göz attıktan sonra derin bir nefes alıp verdi. Olayı en başından sonuna kadar anlattı.

Gamze pazartesi sabahı ablasının evinden o uyurken çıkmış önce bir pastanede karnını doyurduktan sonra taksiyle Esenler otogarına gitmişti. Biletini saat 11:00 seferine tek kişilik olarak almış ve otobüsün kalkış saatine kadar otogarda beklemişti. Olayda otogarda başlıyordu. Gamze'den hemen sonra aynı firmadan Bursa'ya bilet alan kişi henüz on dokuz yaşında Uludağ Üniversitesi öğrencisi İpek'ti. Koltuğu hemen Gamze'nin arkasındaydı. Bilet satan pislik önce Gamze'yi sonra da İpek'i gözüne kestirmiş ve iki arkadaşına daha haber vererek bir servis aracıyla otogara gelmelerini söylemişti. Sonrasında kızlara Bursa'ya gidecek olan otobüsün buradaki yolcu sayısı azlığından dolayı gelmeyeceğini ve onları Anadolu yakasındaki otogara götürüleceklerini servisinde hazır olduğunu söylemişti. Kızlar hiç sorgulamadan şüphelenmeden o pisliğe ayak uydurmuş o servise binmişlerdi.

Bundan sonrası kızlar için cehennem saatleriydi. Köprüyü geçtikten sonra otogar yoluna değil de başka bir yola saptıklarını doğma büyüme İstanbullu olan İpek fark etmişti. Aracın içinde bir kargaşa çıkmış o üç pislikten ikisi kızları zar zor zapt etmişlerdi. Gamze daha uzun, çevik ve güçlü olduğundan onunla baş etmekte zorlanmışlardı. Beykoz'daki o patika yolda kenara çektikten sonra kızları aynı anda arabadan indirip o çınar ağacının altına kadar sürüklemişlerdi. O arbede sırasında Gamze'nin kolyesi kopup düşmüştü. Gamze savunma sanatlarında kara kuşak olmanın etkisiyle pislikleri geri savursa da üzerlerine çullanan üç erkeği tam anlamıyla engelleyememişti. Sesi çok çıktığından ona bir göz dağı vermek istemiş ve gözleri önünde İpek'e korkunç eylemlerde bulunduktan sonra boğarak öldürüp intihar süsü vermek için ağaca asmışlardı. Bunların hepsini Gamze'nin gözleri önünde ona zorla izlettirerek yapmışlardı.

Daha sonrasında orada daha fazla dikkat çekmemek için Gamze'yi de alıp Esenyurt'ta içlerinden birisinin tek yaşadığı derme çatma eve geçmişlerdi. Defalarca kez Gamze'ye saldırmayı denemişler ama Gamze her defasında onları geri püskürtmeyi başarmıştı. Hatta tutulduğu odadaki içki şişelerinden bir tanesini kırmış ve üçünde de küçük kesikler açmıştı. Gamze saatlerce kendisini korunmak için direnmiş ve sonunda bulunmuştu. Yusuflar tüm kamera kayıtlarını ve ipuçlarını didik didik edip kendilerine bir rotasyon belirlemiş ve sonucunda Gamze'yle ona bu vahşeti yaşatan ve İpek'in katillerini yakalamışlardı...

Sonuç ömür boyu cezaevinde yaşamlarını devam ettirecek olan üç pislikti. Sonuç henüz on dokuzunda sapkın düşüncelerin kurbanı olup yaşamı sonlandırılan bir gençti. Sonuç hayatının en büyük travmasını yaşayan bir kız çocuğuydu. Sonuç evlatlarıyla sınanan ailelerdi. Hiç dinmeyecek, unutulmayacak yeni acılardı sonuç... Bir ailenin kaybı diğer ailenin kaybetme korkusuydu...

Kendime çıkardığım sonuçsa acının yine beni bir araya getirdiği insanlardı...

***

Dinen fırtınalı günlerin ardından Mayıs ayını bitirmek üzereydik. Son günlerimiz çok sessiz ve sakindi. Simge, kardeşinin bulunmasından sonra okula ara vermiş, dava sonuçlandıktan sonra Gamze, babası ve annesiyle birlikte Bursa'ya gitmişti. Bu olay anne ve babalarını tekrar bir araya getirmişti. Gamze'ye ve İpek'e bunu yapanlar iki kez ağırlaştırılmış müebbet cezası almışlardı. Hukuki olarak adalet yerini bulmuştu... Lakin giden geri gelmiyordu, açılan yaralar kapanmıyordu. Bir anne ve baba her Allah'ın günü kızlarının mezarına giderken diğer anne baba her Allah'ın günü kızlarını doktora götürüyorlardı...

Simge'ye hocalar ve okul yönetimi oldukça tolerans göstermişti ancak onunda senesi benim gibi sarkmıştı. Her Allah'ın günü en az bir saat konuşuyorduk. Gamze yaşadığı o korkunç olaylara rağmen hızlı toparlanıyordu. Onunla birlikte Simge ve annesi de terapi görüyorlardı. Bir de ben... Yusuf, Gamze bulunduktan birkaç gün sonra sabahın çok erken saatlerinde bize gelmişti. Onun hemen arkasından da Haydar abi gelince bir şeyler döneceğini fark etmiştim. Hep birlikte kahvaltı ettikten sonra Yusuf konuyu açmıştı. Diretmemiş ve kabul etmiştim. Annem, Haydar abi ve Emir bana ilk randevumda eşlik etmek istemiş lakin ben istememiştim. Yaklaşık bir aydır devam ediyordum. İlk başta çok kapalı olsam da zaman içerisinde çözülmeye başlamıştım.

"Cennet bahçem," diyerek odama giren Emir'e baktım. Kapıyı kapatıp omzunu yasladı. Bugün ki randevuma onunla gidecektim.

"Klinikten sonra Yusuf Ali'ye mi gitsek?" diye sorduğunda gülerek başımı salladım. İyice tombik bir bebek olmuş dillenmeye başlamıştı. Çok enerjik sürekli gülen bir bebekti. Ağlama krizleri çok nadir oluyordu ancak o zamanda hepimizin canını okuyordu küçük bey.

"Gidelim de sinir stres atalım," dediğimde güldü.

"Öreyim mi saçlarını?" dediğinde başımı salladım. Arkama geçip saçlarımı mısır örgü yapıp salaş bıraktı.

Klinikten çıktığımızda önce bir pastaneye uğrayıp iki farklı tatlı alıp Yusuflara geçtik. Yusuf hâlâ işteydi. Sefa abiyle Sema abla bizi karşıladı. Sefa abiyle Emir salona geçerken biz Sema ablayla mutfağa geçtik.

"Yusuf Ali uyuyor mu?" dedim pastane paketlerini ada tezgaha bıraktığım sırada.

"Aynur Hanım'la. Bugün huysuz gününde uyuduğunu sanmıyorum." Aynur teyze ellilerin sonlarında oldukça tecrübeli bir bakıcıydı. Ben bakıcı ya da dadı kelimesini kullanmayı pek sevmezdim ama dile böyle yayılmıştı ne yazık ki. Onun gibi işinin ehli, hayatlarını çocuk yurtlarında, özel bakımlı çocukların gelişimiyle geçirmiş insanlar bence birer eğitimciydi.

"Ben bakayım o zaman özledim tombik tosbiğimi," dediğimde Sema abla kıkırdadı.

"Git bak bebeğim, ah bu arada annenleri akşama davet ettik. Zümrütlerde gelecekler," dediğinde "süper," diyerek mutfaktan çıktım.

Yusuf Ali'nin odasının önüne geldiğimde önce içeriyi dinledim. Eğer ses yoksa girmeyecektim. Ancak Aynur teyzenin Yusuf Ali'ye tatlı sitemlerini duyduğumda kapıyı aralayıp başımı uzattım.

"Ben geldim," dediğimde Aynur teyzeden önce Yusuf Ali başını bana döndürdü. Kadının kucağında çırpınmaya başladığında odaya girdim. Yusuf Ali bana atıldığında onu kucağıma aldım.

"Hoş geldin kızım," dedi Aynur teyze.

"Hoş buldum, bu tosbikle ben ilgilenirim Aynur teyze sen in aşağı dinlen istersen," dediğimde kabul edip odadan çıktı.

"Bebeğim," diyerek Yusuf Ali'yi sevmeye başladım. Pencerenin önündeki tekli koltuğa oturdum. Yusuf Ali tatlı mırıltılarıyla saçlarıma asılmış çoktan çenemi emmeye başlamıştı.

"Dişleri mi çıkacakmış benim bebeğimin, dişlerin mi çıkacak senin tombiğim hıı?" boynuna, yanağına öpücükler konduruyor küçük bedenini havaya kaldırıp karnını seviyordum.

"Şu ellere, şu kollara bak ya, poğaça mısın oğlum sen?" diyor bir yandan da çok abartmadan mıncırıyordum kollarını. "Oh mis gibi kokuyor bir de tek lokmada yiyeceğim seni çocuk!" ben sevdikçe Yusuf Ali heyecanlanıp daha da hareketleniyor benim onu sevdiğim gibi beni sevmeye çalışıyordu. Havada hafifçe zıplatıp yüzünü yüzüme yaklaştırdığımda küçük parmaklarıyla saçlarımı güçle kavrayıp burnumu ısırmaya çalıştı. Diş çıkarmaya biraz erkek başladığı için ağzı çok fazla sulanıyordu ve o ağız suları şu anda yüzümde süzülüyordu.

"Bana da yer var mı?" büyük Yusuf gelmişti.

"Beni bu küçük canavardan kurtarırsan neden olmasın sevgilim?" dedim. Yusuf Ali'nin salyaları dudaklarıma aktığında kendi halime güldüm. Yusuf yanımıza gelip Yusuf Ali'nin saçlarıma asılan ellerine sesli öpücükler kondurduktan sonra tombul bedenini kucağına çekti. Olaydan sonra Yusuf Ali'ye daha düşkün bir abi olmuştu. Üzerine titriyordu...

"Abim," dedi Yusuf Ali'yi peş peşe öperken. Yusuf Ali'nin bendeki rotası abisine dönünce bana yaptığı bol salyalı saldırısını bu sefer Yusuf'a yaptı. Yusuf gülerek hayıflansa da halinden çok memnundu. Oturduğum koltuktan kalkıp yüksek komodinin üzerindeki bakım setinin içindeki ıslak mendilden bir tane çıkarıp yüzümü sildim.

"Velede bak be," dedi Yusuf gülerek. Yusuf Ali'yi tek eliyle poposundan destekleyip havaya kaldırıp duruyordu.

"O çocuğu düşüreceksin en sonunda," diye azarladığımda sırıtarak bana kaydırdı gözlerini.

"Düşürmem yavrum merak etme," dedikten sonra yanıma geldi. Yorgun görünüyordu, parmak uçlarımda yükselip çenesinden öptüm.

"Özledim," dedikten sonra çenemi koluna yasladım. Beni sarıp göğsüne çekti.

"Ben de özledim yavrum, burnumda tütüyorsun," dedi ve alnıma dudaklarını yasladı. Oradan burnumu ve dudaklarımı da öptüğünde Yusuf Ali kızgın çığlıklar atıp saçıma asıldı.

"Ali ya," dedim minik ellerini tuttuğumda. Yusuf'a aşırı düşkündü. Eğer Yusuf o varken başka birisiyle ilgilenirse ortalığı çığlıklarıyla yıkıyor Yusuf'a kimseyi yaklaştırmıyordu.

"Abim, canı yanıyor ama Aden'imizin bırak haydi," dedi Yusuf.

"Kıskanç velet, söz konusu abin olunca sat hemen beni," dedim küskünce. Benim ona kızdığımı sandığından dudak büküp gözlerini doldurduğunda "ya sen ne oyuncu bir bebek oldun tombikim," dedim.

"Yengesine çekmiş işte," dedi Yusuf.

"Komik adam seni," deyip Yusuf'a dil çıkardım. Yusuf gülüp birden dilimi ısırdığında Yusuf Ali'yle aynı anda çığlık attık. Yusuf bizim bu hallerimize gülerken Yusuf Ali abisini bir kez daha kıskanarak bu sefer daha sert asıldı saçlarıma.

"Ama kızacağım bebeğim acıdı artık bırak," dediğimde Yusuf Ali'nin dudakları tekrar bükülüp gözleri yaşardı ve ağlamaya başladı. Abisinin tüm ilgisini istediğinden saçlarımdaki ellerini kendine çekip abisine yarım yamalak sarıldı ve ağlamaya devam etti. Yusuf sırtını sıvazlayıp boynunu öptüğünde sakinleşti.

"Hep sen şımarttın bu çocuğu," dediğimde Yusuf bana ters ters baktı.

"Hiç bakma bana öyle, iyi oldu bu hallerini gördüğüm ailemizin otoriter tarafı ben olacağım anlaşılan," dediğimde yüzünde bu sefer huzurlu bir tebessüm belirdi.

"Ol yavrum, bana da ol..." dediğinde çapkın bakışlarına ters ters bakıp gözlerimi devirdim.

Yusuf Ali'nin odasından çıkıp Yusuf'un odasına geçtik. Yusuf kardeşini yatağına uzandırdığında ben de yanına kıvrıldım. Yusuf Ali'nin boğum boğum olan kollarıyla oynamaya başladım. Ben boğumları sevip sıktıkça Yusuf Ali gülüyordu. Yusuf üzerini değiştirirken randevuyu sormuştu.

"İyiydi, bugün hep senden konuştum," dediğimde güldü.

"Ben de diyorum bu kulaklar neden çınlıyor davanın ortasında," dediğinde kıkırdadım.

"Sana olan sevdam artık resmi kayıtlarda sevgilim," dediğimde üzerime eğilip dudaklarıma güçlü bir öpücük kondurup geri çekildi.

"Senin sevdanı severim kadın," dedi.

Çıkarttığı kıyafetlerini toparladıktan sonra aşağı indik. Emir direkt Yusuf Ali'yi aldı. Yusuf babasının yanına geçip oturduğunda ben de tıpış tıpış mutfağa gittim. Yemekler çoktan hazırdı. Ben masayı kurarken annemler gelmişti. Onların hemen peşinden de Uyguroğlu ailesi eksiksiz gelmişlerdi. Ahsen Hanım da gelmişti. Geldiği günden beri sadece bir iki kere yan yana gelmiştik. Normal zamanlarda da onların evine gitmediğimden onların bize gelişleri fazlalaşmıştı. Hatta Kerem artık hafta sonları bizde kalıyordu.

Zümrüt Hanım'ın vakıf davetine bizde katılmıştık. O gün bana ve anneme karşı üstten ve kaba bir tavır sergileyecekken onun önünü Zümrüt Hanım kesmiş bana ve anneme saygısızlık yapmasını önlemişti. Gerçi bizde asla altta kalmazdık ama bize gerek kalmamıştı. O davetten sonra Zümrüt Hanım'ın dediği gibi olmuş ve annem peş peşe teklifler almaya başlamış ve kendi parasını kazanmaya başlamıştı. Yanlarına gidip hepsine selam verdim. Annemle Zümrüt Hanım, Sema ablanın yanındaydı.

"Mavişim, yüzünü gören cennetlik," dedi Aslan yeni oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi. Sarılmak için kollarını kaldırdığında sarılmasına izin verip beline kollarımı sardım. Onun peşinden Baran ve Doğu'yla da sarıldıktan sonra Haydar abiyi öpüp Güneş'in yanına geçtim. Oturduğu koltuğun kenarına yaslanıp Emir'in kucağındaki Yusuf Ali'yi seven Kerem'e havadan bir öpücük yolladım.

"Haydi sofraya geçelim," diyerek elinde salata tabağıyla bize seslendi. Sefa abi, Ahsen Hanım'ın koluna girip ona masaya kadar eşlik edip kendi yerine oturmasına yardımcı oldu.

"Emir oğlum alayım ben Yusuf Ali'yi," dedi Aynur teyze yanımıza geldiğinde.

"Paşamın keyfi yerinde Aynur teyze kalsın kucağımda," dediğinde Aynur teyze üstelemedi ve yerine geçti. Yemek devam ederken Yağız Bey'in biraz sert biraz da kızgın bakışları Kerem'in üzerindeydi. Geldiklerinden beri ikisinin de yüzü asıktı.

"Bir şey mi oldu?" dediğimde Kerem de olan bakışları bana döndü. Onunla bir araya geldiğimizde hiç konuşmamazlık yapmıyordum artık. Hayat çıkardığın derslerden ibaretti ve ben ders çıkaracağım olaylar silsilesi yaşamıştım. Son olay ise tüm duvarlarımın yıkılmasına neden olmuştu. Dilim anne, baba demiyordu ama onların kanını taşıdığımı kabulleniyordum artık. Yağız Bey'i belki ömrüm boyunca baba olarak kabul etmeyecek ona o gözle bakmayacaktım ama iletişim kurmaktan da çekinmiyordum artık. Benim ona attığım bir adıma o adımlar atmış hem benimle hem de çocuklarıyla daha yakından ilgilenmeye başlamış evde de Ahsen Yadigar'a gerekli resti çekmişti. Yani gözümle görmemiştim ama kuşlar öyle söylüyordu.

"Oldu, Kerem'e sen sor istersen ablası?" dediğinde bakışlarımı Kerem'e çevirdim.

Bakışları tabağındaydı, yemeğini yemiyor çatalıyla oyalanıyordu. Zümrüt Hanım'a ve tam boylara göz attığımda dudak büküp omuz silktiler. Tekrar Kerem'e döndüm ve "ablacığım?" dedim. Yusuf nasıl Yusuf Ali'nin üzerine daha çok düşüp titremeye başladıysa ben de Kerem'e karşı öyleydim. Tam boylar ve Emir de bize karşı öylelerdi. Özellikle Aslan son bir ayda aşırı korumacı olmuştu.

Yüzü düşüktü, kaçamak bakışlarıyla bana bakıp önüne döndü. Masada birden hepimizin bakışları ona dönünce bu durumdan utandı. Üstüne gitmek istemediğim için önüme döndüm. Yemeğin sonlarına doğru Yusuf Ali huysuzlaşınca Emir hızlıca yanındaki Yusuf'un kucağına bıraktı bebeği. Yusuf Ali'yi çok seviyordu ancak ağlamadığı zamanlarda.

"Uykusu geldi," dedi Yusuf. Aynur abla ayaklanacağı sırada Sema abla daha hızlı davrandı.

"Siz yemeğinizi yiyin Aynur Hanım, biz ana oğul biraz uyuyalım," dedi ve Yusuf Ali'yi alıp yukarı çıktılar.

Yemekten sonra Sefa abiler salona geçerken Emir ve Doğu bize yardımcı oldular. Mutfağı toparlayıp çay da koyduktan sonra salona geçtik. Sema abla hâlâ gelmemişti. Yusuf'un yanına gidip oturduğumda Kerem babasının yanından kalkıp yanıma geldi ve Yusuf'la aramıza oturup kollarını belime başını göğsüme yasladı. Sarı saçlarını sevip çenesinden tutup bana bakmasını sağladım.

"Fındık kurdum, kurtlandın mı?" dediğimde omuz silkti. Yusuf dediğim şeye gülerken Doğrulup yan oturdu ve Kerem'in yanağından makas aldı.

"Yavru aslanım hayırdır?" dediğinde Kerem bu sefer ofladı.

"Deneme sınavından çok düşük aldım, babam ona kızdı." dediğinde Yusuf'la göz göze geldik. İkimizde boğazımızı temizleyip ciddileştik.

"Ama matematik ve fen bilgisinin hepsini doğru yaptım." saçlarını öpüp omzunu sıvazladım.

"Kaç almışsın?" dediğimde bir bana bir Yusuf'a baktı.

"320," dedi ve "çok mu düşük abla?" dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırıp küçük burnuna bir fiske vurdum.

"Eminim ki hiç çalışmamışsındır," dediğimde başını salladı. Hiç çalışmadığı halde çokta kötü almamıştı bence. Lakin her an değişmeye açık olan eğitim sisteminde iyi bir okul iyi bir eğitim için tam puan ya da tam puana yakın not almak en iyisiydi.

"Ben daha altıncı sınıfım, neden deneme sınavlarına giriyorum ki?" diye dert yandığında güldüm. Elimi yüzüne kapatıp sertçe sevdim. Yanağını, burnunu, dudaklarını vura vura sevdim.

"Yusuf abi kurtar beni," dedi benden kaçmak için.

"Ooo olmaz öyle, anca Kerem anca Kerem!" dedi Emir somurtarak.

"Seni de mi döverek seveyim?" dediğimde başını salladı. Gülüp yanıma çağırdığımda geldi. Yanaklarını mıncırarak sevdikten sonra yanıma oturdu.

"Aslanım, sınavlarına daha iyi hazırlan tamam mı?" dedi Yusuf, Kerem'e. Kerem'in omuzları düşüp yüzü tekrar asıldı. Matematik çözmeyi fen okumayı seviyordu ancak sözel derslerden asla haz etmiyordu. Neyse ki kitap okumayı alıştırmıştım.

"Matematik sorsalar ya bana hep," dediğinde güldük.

"Öyle olmuyor ne yazık ki ablacığım," dedim.

"Bu sana çekmiş benden demesi," dedi Emir. Sanırım öyleydi, ben de sözel dersleri hiç sevmezdim ama Kerem gibi çalışmamazlık yapmazdım. O derslerimde her daim yüksek olurdu.

"Kerem," dedi Emir. Kerem başını göğsümden kaldırıp Emir'e baktı.

"Efendim Emir abi," dedi.

"7.7=?" dediğinde Emir'e yok artık dercesine baktım.

"Kırk dokuz," dedi Kerem saniye kaybetmeden. Emir "bak şimdi," dedi ve yanımdan kalkıp Kerem'le benim önüme yere oturdu. Cebinden telefonunu çıkartıp hesap makinesini çıkarttı. Güldüm, küçükken bana da hep böyle yapar çok zekisin ama sen diye hayıflanır bana küserdi.

"Aden bu sorum sana ama Kerem sen de bulursan Aden'den önce söyle aslanım," dedi. Bakıştığımızda başımı salladım. Cevabı söylemeyecektim.

"45.147=?" içimden saymaya başlayarak Kerem' e baktım. Gözlerini tavana dikmiş büyük ihtimalle aklından hesap yapıyordu. Bakışları Emir'e döndüğünde benim saliseler içinde bulduğum cevabı söyledi. Sadece 8,01 saniyesini almıştı.

"Altı bin altı yüz on beş," dediğinde Emir bana havalı bir bakış attı.

"Peki... 325.89=?" dediğinde Kerem'in kaşları çatıldı. Tekrar başını tavana kaldırıp ellerini de hızlıca kullanarak hesabını yaptı.

"Yirmi sekiz bin dokuz yüz yirmi beş," dediğinde Yusuf "yok artık," diyerek başını telefonundan kaldırdı. O da telefondan hesap yapıyordu. Birkaç tane da soru sorduktan sonra Emir bilmiş bilmiş gülümsedi.

"Keremciğim biraz zamana ihtiyaç duyuyorsun ama olacak o kadar. Bak Aden ablana şimdi bana nasıl tak diye cevap verecek," dedi ve bana döndü Emir. Onun bu bilmiş hallerine güldüm.

"5688.2442=?" dedi. O daha eşittir işaretine basmadan cevabı söyledim.

"On üç milyon sekiz yüz doksan bin doksan altı," dediğimde Yusuf'un ve Kerem'in şaşkın bakışlarına gülerek baktım.

"Ne?" dediğimde Yusuf güldü. Daha da hayran bakıyordu güzel gözleri.

"Yavrum 138'den emin miyiz?" dediğinde güldüm.

"Eminiz sevgilim o teste üç kere girdim, IQ seviyem tam olarak 138!" dedim bastırarak.

"Bence daha fazla," dediğinde gözlerimi devirdim.

"Alt tarafı matematik işlemi, üstelik çarpma..." dediğimde Emir'le gülüştüler.

"Yusuf abi, ablama daha da çok hayran olursam bana kızmazsın değil mi?" dedi Kerem. Gülüştük, Kerem'in yanaklarını sulu sulu öpüp sildim.

"Çocuk vallahi ben de döverek severim seni," dedi Yusuf. Kerem gülüp yanağımı onu öptüğüm gibi ıslak ıslak öptü.

"Emir abi bana da zor sor," dediğinde güldüm.

"Sorayım madem," dedi ve Kerem'e üç dört işlemli sorular sordu. Kerem hepsine şakır şakır hiç sekmeden doğru cevaplar verdi. Onlar bu matematik oyununa devam ederken kalkıp Zümrüt Hanım'ın yanına gittim. Oturduğu tekli berjerin kolçağına popomu yaslayıp kolumu berjerin sırtına yasladım. Dönüp bana baktığında gülümsedim.

"Kızım," dediğinde gülümsemem büyüdü. Bana böyle seslenmesini çok seviyordum.

"Siz Kerem'i hiç IQ testine götürdünüz mü?" dediğimde biçimli kaşları çatıldı. Cevap ondan değil çaprazımda oturan Aslan'dan geldi.

"Niye sordun kız geri mi zekalı çocuk?" dediğinde sırıttım.

"Yok tatlım merak etme sana değil bana çekmiş," dediğimde Zümrüt Hanım ve Aslan'ın yanında oturan Baran'la Doğu kıkırdadı.

"Oldu mu ama mavişim," dediğinde omuz silkip yüzüne yüzüne güldüm. Tekrar Zümrüt Hanım'a döndüğümde "yok hiç götürmedik kızım," dedi.

"Bizde hiç gitmedik lan," dedi Doğu.

"Senin gitmene gerek yok abim ben biliyorum senin IQ seviyeni," dedi Baran. Tekrar onlara döndüm, Doğu gözlerini kısmış Baran'a bakıyordu.

"Kaçmış?" dediğinde Baran gülüp "embesiller grubundasın sen," dediğinde kahkaha atarak güldüm. Aslan ve Baran da gülerken Doğu bize dudaklarını oynatarak "götler," dedi ve kalkıp Emir'in yanına geçti. Onun boşalttığı yere Güneş yerleşti. Yemekten sonra ben kek yapacağım deyip mutfağa kapanmıştı.

"Götürelim mi maviş teste yavru aslanımı?" dedi Aslan. Başımı salladım.

"Mutlaka götürmeliyiz," dedim.

"Nerede yapılıyor ki?" dedi Baran.

"Milli eğitime bağlı merkezler var. Öğretmenlerim beni o merkezlere götürmüştü. Üniversite birinci sınıfta da özel nöroloji kliğinde yaptırmıştım ben. Önce öğretmenleriyle iletişime geçelim," dedim.

"Tamam kızım, yarın Kerem'le gider hocalarla görüşürüm," dedi Zümrüt Hanım.

"Yavru aslanıma bak sen, Bill Gates olacak çocuk işte. Sahi dünyanın en zekisi miydi o, kaçtı lan o adamın IQ'sü?" dedi Baran.

"Açıklanan 160 ama dünyanın en zeki insanı Bill Gates değil." dediğimde bana hadi oradan der gibi baktılar.

"Einstein mi?" diye sorduklarında dudak büktüm. "Onun IQ'sü kaç bilinmiyor. Tahminen 160-180 civarı deniliyor ama," dedim.

"Oha lan, ne yiyip içtiler acaba bu insanlar?" dedi Aslan. Bu şapşal hallerini gülerek izledim.

"Peki mavişim dünyanın bilenen en zeki insanı kim?" dedi Baran merakla.

"William James Sidis," dediğimde ikisi de aynı anda "o kim be?" dediler.

"Gidin araştırın canım aa aaa!" diyerek yanlarından kalkıp mutfağa gittim. Çay çoktan demlenmişti. Gündüz gelirken aldığımız tatlıları ve Güneş'in yaptığı keki çıkarıp tabakladım. Artık ufak tefek şeyler yapabiliyordu Güneşciğim.

"Emir, Güneş yardıma gelin..." diyerek içeriye bağırdım mutfaktan. Emir ve Güneş'ten önce Sema abla geldi.

"Uyudu sonunda, yorulmakta bilmiyor artık," dedi ve kendisine su doldurup içti.

"Büyüyor," dediğimde gülümsedi.

Emir ve Güneş geldiğinde ikisinin eline birer tepsi verip içeri yolladım. Sema ablayla çay dolu tepsileri alıp içeri geçtik. Akşam huzurlu eğlenceli devam ediyordu. Yusuf'la yan yana oturmuş gülüşerek sohbet ederken ikidir Ahsen Hanım'ın bakışlarını üzerimde yakalıyordum.

"Ahsen Hanım," dedim tatlı tatlı. Yan gözlerle bana bakıp çayından bir yudum aldı.

"Bir farklılık falan mı var ben de, o güzel mavi gözlerinizi üzerimden bir türlü alamadınız," dediğimde yanımda oturan Aslan ve Yusuf aynı anda gülmemek için kaba bir ses çıkardılar boğazlarından.

"Yok, hala aynısın." dediğinde sırıttım.

"Ne yazık ki sizde hâlâ aynısınız," dedim. Kısık seste gülüşmeleri duyunca sert bakışlarını etrafta gezdirdi.

"Bu edepsizliğin hiç şaşırtmıyor beni," dediğinde "ayol ne edepsizliğini gördün benim kızımın?" dedi annem bana konuşma zamanı bile tanımadan.

"Ehh, doğduğun değil büyüdüğün yer önemli diye dememişler boşuna, yetişene bak yetiştirene bak! " dediğinde yüzümdeki sırıtışım dondu. Bitmiyorlardı Allah'ım... Biri bitmeden diğeri hoplayarak ben de ben de diye çırpınıyordu resmen!

"Anne," dedi Zümrüt Hanım sert bir uyarıyla. Ahsen Hanım çayını yudumlayıp bir bana bir anneme baktı.

"Ne dedim canım," dedi. Aslan ve diğerleri tam lafa gireceklerdi ki elimi kaldırıp susturdum onları.

"Haklısınız aslında," dediğimde çay bardağını yanındaki sehpaya bırakıp gözlüğünü düzeltti. O bana ben ona dik dik baktım.

"Büyüdüğümüz yer çok önemli, Allah korusun ya sizin evinizde büyüseydim?" dediğimde etrafı ölüm sessizliği sardı. Bakışlarımı mavi gözlerinden çekmedim. Ona tıpkı bana ve aileme baktığı gibi üstten küçümseyen bakışlar attım.

"Bence siz bana, benim edepsizliğime laf edeceğinize geriye kalan ömrümü nasıl güzel geçiririm diye düşünün. Hem merak etmeyin ben annemden çok iyi bir terbiye gördüm burada beni uyaracak bana laf söyleyebilecek tek kişi de o!" kirpiklerini kırpıştırıp bakışlarını benden tavırla çevirip çenesini dikleştirdi.

"Kız Zümrüt ne güzel doğurmuşuz ne güzel yetiştirmişiz kızlarımızı!" dedi benim sözlerimin üstüne bal kaymak sürerek.

"Yavrum," dedi Yusuf. Ona döndüğümde sırıtarak bana doğru eğildi ve " dinsizin hakkından imansız gelirmiş, aferin kızıma," dediğinde kıkırdadım.

Çaylar içilmiş, peşine kahvelerde içilmiş gecenin geç saatlerinde Yusuflardan ayrılmıştık. Eve gider gitmez uyumuştum. Ertesi gün erkenden uyanıp hazırlanmış ve kütüphaneye gitmiştim. Saatler öğleden sonra ikiye geldiğinde başımı anca kitaplardan kaldırdım.

Masanın başında bir karartı fark ettiğimde başımı kitaptan kaldırıp kim olduğuna baktım. Gelen Doruk'tu. "Selam," dedi kısık sesle.

"Selam," dedim aynı şekilde. Birkaç kez daha kütüphanede ve yine okulu ve hocaları ziyaret ettiğimde rast gelmiş birkaç kez Muhammed ve Sudelerle hep birlikte kahve falan içmiştik.

"Müsaade var mı?" dedi karşımdaki boş sandalyeyi göstererek. Sınav dönemi olduğundan kütüphane dolu doluydu. Başımı salladığımda oturup yerleşti. Kitap ve defterlerini çıkarttığında göz ucuyla notlarına göz attım. Nöroloji notlarıydı...

"Stajı zordur," dediğinde gözlerimi notlarından çekip ona baktım.

"Zor olmayanı var mı?" dediğimde güldü.

"Haklısın, yok hatta daha zoru var..." dedi iç çekerek. Cevap vermeyip başımı salladım. O kendi notlarına ben kendi notlarıma gömüldüm. Simge ve diğerlerinden bu senenin tüm notlarını almıştım. Sıkı sıkıya çalıştığım için okula başladığımda zorlanmayacaktım. Çalıştığım konuyu bitirdiğimde gerindim. Gözlerim Doruk'a kaydı. Bir soruda takılıp kalmıştı. Soru kitapçığı bana ters olsa da soruyu okuyabildim.

"Pellagra," dediğimde irkilip bana baktı.

"Ne?" dediğinde sırttım.

"Pellagra, cevap pellagra..." dediğimde kaşları çatıldı. Cevap anahtarına baktığında çatık kaşları daha da çatıldı.

"Daha bu dersi görmedin bile," dediğinde sırıtmam genişledi.

"Görmemiş olmam bilmediğim anlamına gelmez," dediğimde cevap veremedi.

"Haklılarmış," dediğinde "efendim," dedim.

"Sınıftakiler, senin için o seni havada karada yer demişlerdi... Doğruymuş," dediğinde güldüm. Doruk ve ondan daha zeki olduğumu kabullenmesi şaşırtıcıydı.

"Alt tarafı çözemediğin bir soruyu çözdüm," dediğimde omzu silkti.

"Sınavlardan hep tam puan olduğun doğru mu?" diye sorduğunda şaşırarak "ne alaka ?" dedim.

"Doğru mu değil mi?" dedi bir kez daha.

"Yani, evet sadece ilk staj notum 98 idi." dediğimde bana alay mı ediyorsun der gibi baktı.

"Çan bükücüymüşsün harbiden!" sessizce güldüm.

"Merak etme senden sonra mezun olacağım, büyük ihtimalle birincilikle mezun olacaksın!" dedim.

"Aksi mümkün değil, sen olsan da birinciliği sana kaptırmazdım," dediğinde dudak büküp içimden he canım he diyerek ağır ağır başımı salladım.

"Bugüne dek hep birincilikle bitirdim okullarımı Doruk, emin ol seni çok fena ezer geçerim!" güldü, kendinden emin küstah bir gülüştü.

"Birde bana egoist derler," dediğinde sırıttım.

"Hak edene hak ettiği muamele," dedim.

"Neyse ki zeka seviyem senden daha yüksek, yani bence öyledir..." dediğinde kütüphanede olduğumu unutmadığımdan kahkahamı tuttum.

"Ne bu kıyaslama yarışın anlamadım?" dediğimde omuz silkti. Sürekli omuz silkmekten omzu çıkacaktı.

"Ben değilim. Hocalar, sınıf..." dediğinde "daha güler yüzlü ve saygılı olduğumdan beni daha çok seviyor olmaları bence daha açıklayıcı," dediğimde güldü.

"Gereksiz laubalilik bence," dediğinde gözlerimi devirdim.

"Hastalarına da gereksiz gereksiz davranmazsın artık," dedim. Ofladı, kütüphanede gözlerini gezdirip tekrar bana döndü.

"Sahi kaçtı senin IQ?" dedi.

"Kaç olsun isterdin?" dediğimde düşünür gibi gözlerini kıstı.

"Benimkisi 119, seninkisi de olsa olsa 106-107 falandır..." dediğinde ona onun gibi küçümseyici bakışlar attım.

"Benim yanımdan bile geçemezsin be Doruk, senin parlak zekana benim çok üstün zekam birkaç tık fazla gelir," dediğimde kaşları havalanıp gözleri irileşti.

"Kaç ki?" dediğinde egoyla ve kasıntılı bir yüz ifadesiyle ona baktım. Emir'in etrafa benim IQ seviyemle hava atmasını şimdi anlıyordum.

"138," dediğimde önce gözleri büyüdü sonra yüzü asıldı.

"Öyle her önüne geleni küçük görürsen böyle somurtursun işte," dedikten sonra eşyalarımı toplamaya başladım. Sessizce oturmuş beni izliyordu.

"Sabahın beşinden beri buradayım bugünlük bana müsaade," dediğimde o da hızla eşyalarını toparladı. Onu gerimde bırakıp aşağı inmek için merdivenlere yöneldim. Peşimden gelip yanımda merdivenleri inmeye başladı. Göz ucuyla ona bakıp merdivenleri inmeye devam ettim. Kütüphaneden çıktığımızda güneş gözlüğümü ve telefonumu çantamdan çıkardım. Gözlüklerimi çıkardıktan sonra telefonuma göz atarak çıkışa doğru yürümeye başladım.

"Bir şey mi diyeceksin?" diyerek durup Doruk'a döndüm.

"Kahve, kahve içelim mi?" diye sorduğunda kaşlarım çatıldı.

"Teşekkür ederim, ama istemez sağ ol." dedim ve telefonuma gelen mesajları okuyarak yürümeye devam ettim. Haydar abinin mesajına cevap yazarken tekrar konuştu.

"Yemek?" dediğinde yine durdum. Bir iki adım gerimde kaldığı için ona döndüm. Ona dönerken saçlarım hemen dibinde durduğum ağacın dallarına sataştı.

"Sağ ol Doruk. Abimle buluşacağım..." dedim ve tekrar önüme dönerek kampüsün çıkışına ilerledim.

"Emir Erez'in hâlâ abin olduğuna inanamıyorum bu arada," dediğinde gözlerimi devirdim. Ona bakmadan yürümeye devam ettim. Okuldan çıktığımda Doruk hemen yanımda bitti.

"Ne?" dedim düz düz yüzüme baktığı için.

"Sen benden pek haz etmedin sanırım," diye sorduğunda güldüm.

"Evet," dedim direkt. Bu dürüstlüğüm karşısında şaşırdı. Bir şeyler demek istedi ancak ne diyeceğini kestiremez bir hali vardı. Bakışları saçlarımda oyalandığında kaşlarımı çattım. Bir iki adım attıktan sonra önümde durdu ve parmakları saçlarımın arasına karıştı.

Ben daha ne oluyor demeye kalmadan etrafımızda "Aden!" diye bağıran gür bir ses yankılandı. Başımı hızla Doruk'un ellerinden uzaklaştırıp sesin geldiği karşı kaldırıma baktığımda Doruk'a kırmızı görmüş boğaz gibi bakan bir adet Yusuf Toral ile karşılaştım.

Sağa sola baktıktan sonra caddeye indi ve yanımıza büyük adımlar atarak geldi. O gelene kadar Doruk'tan üç dört adım gerileyip tamamen Yusuf'a döndüm. Kaldırıma çıktığı gibi beni belimden sarıp yanına çekti. Birbirilerine kötü kötü bakarken araya girdim.

"Eeee, Doruk bölümden." diyerek Doruk'u tanıttım. Yusuf elini tokalaşmak için uzattı.

"Yusuf," dedi adını söyleyerek. "Aden'in sevgilisiyim," diyerek tamamladı cümlesini. Doruk aynı soğukluk ve ciddiyetle Yusuf'un uzattığı eli tuttu ancak saniyeler sonra önce boynu sonrada yüzü kızarmaya başladı. Gözlerimi ellerine kaydırdığımda Yusuf'un orantısız bir güçle Doruk'un elini sıktığını gördüm. Yani karşısında başka birisi olsa tamamdı da bizim için el önemliydi. Sigortalatsak bile az gelirdi yani. Doktorun eli en kıymetli organıydı.

"Sevgilim, gitsek mi artık?" dediğimde Yusuf gülümseyip Doruk'un elini son kez sallayıp bıraktı.

"Memnun oldum," dedi Yusuf ama hiç öyle görünmüyordu.

"Ben de," dedi Doruk ancak o da pek memnun görünmüyordu. Yusuf'un beline sardığım elimle ceketini çekiştirdiğimde bana döndü bakışları. Kısacık baktıktan sonra tekrar Doruk'a döndü.

"Aden'in yanında seni ilk ve son görüşüm olur umarım." dedi ve elimi tutup karşıdan karşıya geçtik. Saniyeler içinde ne olduğunu anlayamadan kendimi arabada buldum. Doruk hâlâ aynı yerdeydi.

"Aşkım," dedim sorar gibi sakin bir sesle. Önce kendisinin sonra da benim emniyet kemerimi takıp "canım," dedi sıkılı dişlerinin arasından.

"Neden sinirlendin bu kadar anlamadım," dediğimde dikiz aynasını düzelttikten sonra kontağı çalıştırdı.

"Ne sinirlenmesi yavrum, sakinim ben." dedi ama sesiyle bile adam dövecek durumdaydı. Trafiğe karıştığımızda parmaklarının direksiyon üstündeki sert hareketleri devam ediyordu. Ona yandan yandan bakıp önüme döndüm. Yusuf benim insanlarla olan iletişimime ya da görüşmeme karışan birisi değildi Doruk'a bu denli takılmasının nedeni ne diye düşünürken dank etti. Büyük ihtimalle Doruk'un saçlarıma dokunan elini görmüştü.

"Yusuf'um," dediğimde dönüp bana baktıktan sonra tekrar yola odaklandı.

"Sen kıskandın mı?" dediğimde gözlerini devirdi.

"Yusuf, cevap versene..." dedim uzatarak. Dudağı sol yanağına doğru kayıp yarım ağız güldü.

"Ben seni kendimden bile kıskanıyorum yavrum," dediğinde gözlerimi devirdim.

"Doruk saçlarıma dokundu diye mi kıskandın?" dedim üstüne giderek. Kızgın bakan gözleri bana kaydı.

"O eli kıracaktım da doktor olacağı aklıma geldi, it herif birde melül melül bakıyor sana!" dediğinde sırıttım.

"Sırıtma Aden," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Yanına yanaşıp çenemi omzuna yasladım ve yanağından makas aldım.

"Ya benim sevgilim kıskanmış mı beni, aman da aman..." bana ters ters baktı ama bir şey demedi. Ben de arsızlığıma devam edip durdum.

"Kim o lavuk, ne ayak?" dediğinde kıkırdadım, yine ters bakışlar atınca boğazımı temizledim.

"Bizim sınıfa yeni gelmiş. Yani yeni dediğim dönem başında yatay geçişle gelmiş. Okula gittiğimde tanışmış oldum," dedim. Çenesini kaşıyıp başını sallayıp homurdandı. Tahmin ediyordum ki Doruk'a bir güzel sövüyordu. Olayı kapatmak için konuyu değiştirdim.

"Sahi ben hiç beklemiyordum seni, mesaj da atmadın geleceğim diye," dediğimde vitesteki elini bacağıma yaslayıp parmak uçlarıyla tenimi sevdi.

"Aslan akşam için yer ayırtmış, biz bize takılalım dedi. Ben de hazır erken çıkmışken seni alayım akşama kadar baş başa olalım dedim," dedi.

"Hmm, çok mu özledin beni?" dedi fısıldayıp nefesimi boynuna üfleyerek.

"Çok," dedi uzatarak. Bana baktığında birbirimize sırıttık. Boynunu öpüp geri çekildim. Onların evine doğru ilerlerken telefonum çaldı. Emir arıyordu.

"Eyvah! Emir'i unuttum," dedim ve telefonu açtım hemen.

"Neredesin cennet bahçem?" dedi Emir açar açmaz.

"Şey, ben okuldan çoktan çıktım..." dedim.

"E hani alışveriş yapacaktık yarın için," dediğinde alnıma vurdum. Yusuf'u görünce her şey uçup gitmiş puf olmuştu. Yarın Yusuf'la birinci yıl dönümümüzdü ve onun için hazırlık yapacaktım.

"Öyle bir taneciğim canım abiciğim ama Yusuf geldi beni almaya. Onlara geçiyoruz. Aslan akşam için yer ayırtmış ama henüz ben de neresi bilmiyorum. Büyük ihtimalle boğaza karşı oldukça lüks restoranlardan birine gideriz," dediğimde hem Yusuf hem Emir güldü. Emir tahmin ettiğim gibi kızmamıştı.

"Tamam o zaman, alışveriş?" dediğinde Yusuf'a kaçamak bakışlar attım.

"Yarın erkenden hallederim ben onu ya, sen benim işi hallettin mi?"

"Hallettim hallettim merak etme. Haydi öptüm görüşürüz," dedi kapattı. Telefonu çantama koyduğum esnada "ne işi?" diye sordu Yusuf.

"Kitap, sipariş vermiştim de onları almasını istemiştim." dedim yalanda değildi ama o kitapların gelmesine daha vardı. Eve geçtiğimizde kimse yoktu. Sema ablalar hastanede Yusuf Ali ise Aynur teyzeyle yanlarında korumayla parka gitmişlerdi.

"Karnın aç mı?" dediğimde başını salladı.

"Ben bir duş alayım sen de güzel bir tost yapsan?" dediğinde yanaklarını tutup dudağına küçük bir öpücük kondurdum.

"Yaparım sevgilim," dediğimde kollarını belime sardı. Dudakları boynumda gezinmeye başladığında başımı geriye itip ona yer açtım.

"Duş almayacak mıydın sen?" dediğimde mırıldanıp dudaklarını çeneme oradan dudaklarıma kaydırdı. Evin girişinde uzun uzun öpüştükten sonra nefes nefese ayrıldık.

"Şimdi alabilir sanırım," dedi ve son kez öpüp yukarı çıktı.

Mutfağa geçmeden önce bu kattaki lavaboya geçip elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa geçtiğimde tost yapmak için malzemeleri çıkardım. Kaşar peynirini ve sucuğu doğradıktan sonra domatesi ve salatalık turşusunu incecik kestim. Ekmelere salça sürmek için kavanozu buzdolabından çıkardım ama açamadım. Açmak için uğraşıp en sonunda karnıma yaslayıp açtığımda kavanozun ağzında biriken yağ beyaz, sarı çiçekli gömleğime döküldü.

"Ama ya," diye hayıflandım.

Ev yapımı olduğundan market salçalarından biraz daha sulu ve yağlıydı. Etrafa da dökülen yağı sildikten sonra ellerimi yıkayıp üst kata çıktım ve Yusuf'un odasına geçtim. Yusuf hâlâ duştaydı. Gömleğimi çıkarıp yere bıraktıktan sonra dolabının kapağını kaydırdım ve tişörtlerinin olduğu raflara bakındım. Bakınırken aklıma Aslan'ın Yusuf'a aldığı pembe panterli beyaz tişörtü geldi. Yusuf onu hiç giymemiş Aslan'a da bir güzel saydırmıştı. Ta o zamandan gözüme kestirmiştim ama araya çok zaman girmişti. Şimdi tam vaktiydi hem Yusuf'ta o tişörtü hiç sevmemişti.

Katlı duran beyaz tişörtlerini dağıtmamaya özen göstererek karıştırdığımda arkaya düşmüş tişörtü anında fark ettim. Sırıtıp tişörte uzandım ve aldım. Elimi geri çekecekken üst rafın altına elim çarptı tenimde yapışkan bir şey hissettim. Elimi hızla çekip tişörtü yatağa bıraktım ve başımı eğip rafın altına baktım. Görünürde bir şey yoktu. Biraz daha eğilip elimi rafın altına soktum ve rafın her yanında gezindim. Elimi bulaşan şeyi tekrar hissettiğimde diz çöküp diğer elimle yer açmak için tişörtleri çıkardım ve başımı rafın altına soktuğumda rafa yapıştırılmış üzerinde ne yazdığını anlamadığım ama Arapça olduğu ayan beyan belli olan bir kağıt yapışmıştı. Kağıdın bir kenarını tırnaklarımla kazıdığımda diğer kısımlarını çekerek çıkarttım. Oturduğum yerde kağıdı tuttum ve ne olduğunu anlamak için inceledim. Yapış yapış pis kokan bir şeydi. Arapça harfler ise kırmızıyla yazılmıştı.

"Allah Allah," diyerek ayaklandım. Kağıdı komodine bırakıp banyoya girdim ve ellerimi sıcak su ve sabunla yıkadım. O esnada Yusuf suyu kapatıp duşakabinden çıktı. Havlusunu alıp beline doladıktan sonra yanıma gelip başımı öptü.

"Yavrum yanıma geleceğini söyleseydin çıkmazdım," dedi. Gözleri sütyenimde geziniyordu.

"Üzerime salça yağı döküldü," dedim dalgın dalgın. Aklım kağıttaydı. Yusuf kollarını çıplak belime sarıp omzuma nemli dudaklarını yasladı.

"Benden giyseydin bir şeyler," dediğinde aynadaki yansımasına baktım. Burnunu saçlarımda gezdiriyor derin derin nefesler alıyordu.

"Öyle yapacaktım da," dediğimde "da ne?" dedi. Sol avcunu göğsüme yaslayıp hafifçe sıktı.

"Yusuf," dediğimde başını boynumdan çekip aynadan çatık kaşlarıyla bana baktı.

"Bir şey mi oldu güzelliğim?" dediğinde dudak büktüm. Göğsümdeki elini tutup odaya geçtim ve komodinin üzerindeki kağıdı alıp ona gösterdim.

"Bu ne yavrum?"

"Bilmem, tişört alacakken fark ettim. Yapış yapış kötü kokulu bir şey üstelik Arapça yazılar var," dediğimde elimdeki kağıda daha detaylı baktı ve çatık kaşları iyice derinden çatıldı.

"Tövbe tövbe," dedi ve ensesini kaşıdı. Banyoya geri gidip elinde bir parça tuvalet kağıdıyla geri geldi.

"Koy şunun üstüne, birde çıplak elle dokunmuşsun..." dediğinde kağıdı peçeteye bırakıp tekrar banyoya geçtim ve ellerimi yıkadım.

"Leyla abla Arapça biliyordu," dedi ve telefonunu çıkarıp Meryem babaanneyi aradı. O sırada ben de tişörte uzandım. Giyinmeden önce kokladım. Deterjan kokuyordu. Yusuf babaannesiyle konuşurken ona kıyafet çıkarttım. Telefonu hoparlöre alıp üstünü giyinmeye başlarken babaannemle ben konuşuyordum.

"Evet babaannem, hemen rafın altında yapışık halde buldum," dedim.

"Sen bir daha anlat bakayım kuzum şu kağıdı," dediğinde kağıdı her detayıyla ve harfleri de tarif ederek anlattıktan sonra telefondan "tövbelerim olsun!" diye nidalar yükseldi. Sadece babaannem değil diğerleri de duymuştu beni anlaşılan.

"Ne oldu babaanne?" dedik Yusuf ile aynı anda. Ancak sorduğumuzun sorunun cevabını hiç tahmin edememiştik.

"Yavrum dokunmayın o kağıda sakın ha büyüdür o büyü!"

* * *

İpek ve Gamze aracılığıyla hayatlarını kaybeden tüm kadınlara, çocuklara, insanlara selam olun...





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL