ADEN 70. BÖLÜM BİR TUTAM MUTLULUK

 70. BİR TUTAM MUTLULUK 


Sinirin, öfkenin başka bir ismi olsaydı sanırım o isim Aden olurdu. Öyle böyle değildi. Kafamın içi alev alev yanıyor, enseme iğneler batıyordu. Fazla stres ve sinirden, kendimi kasmaktan burnum bile kanamıştı. Geçen gün itinayla bakım yaptığım tırnaklarımı yiye yiye bir hal olmuştum. Sinirli ve öfkeliydim, gergin ve tuhaf bir şaşkınlığın içindeydim. 

Babaannemleri hemen görüntülü aramış kağıdı detaylıca okumalarını sağlamıştık. Leyla ablanın dediğine göre büyüyü yapanın amacı benim zarar görmem, Yusuf'u benden ayırmak ve kendisine bağlamakmış. Büyüyü yapan bizi ayırmayı, kendisine bağlamayı pek becerememişti. Aksine Yusuf'la geçip giden her Allah'ın günü birbirimize daha bağlı, birbirine daha aşık bir çift oluyorduk. Artvin de yaşadığım kaosları ise bu salak şeye bağlamayacak kadar aklı başında biriydim. 

"Tamam anne, yok yok sonra konuşalım tamam mı?" dedi ve telefonunu kapatıp yanıma geldi Yusuf. Salona inmiş koltuklara tünemiştik. Bu işi yapacak tek bir kişi vardı  ve aklımıza sadece o gelmişti. Yusuf'un başının etini yemiştim o kızı bulsun diye.

"Verdi mi?" dediğimde başını salladı.

"Ara, ara uydur bir şeyler gelsin hemen..." dediğimde bana pek emin olamayarak baktı. Büyü şokunu benden önce atlatmıştı ancak benim öfkemin şokundaydı hâlâ.  

"Yavrum ben usulüne uygun hallederim sonra," dediğinde sadece yüzüne baktım. Yutkundu, gözlerini benden kaçırıp ensesini kaşıdı. 

"Hurafe böyle şeyler, hem kendinde duydun bir boka yaramamış. Gözümde, gönlümde, dilimde, aklımda sen de..." dudaklarımı birbirine bastırdım, yüzümü sıvazlayıp saçlarımı geriye doğru sertçe ittirdim.  Sinirden kıpkırmızı kesildiğime emindim. 

"Ara gelsin şu kız buraya!" diye bağırdığımda ne yapacağını bilemez bir hale büründü. Elindeki telefonu avcunun içine vurup bana bakıyorken o telefon çaldı.

"Kardeşim," dedi açar açmaz, "aynen aynen, acil!" diyerek bakışlarını benden kaçırıp bahçeye açılan büyük camekana ilerledi.

"Yok bize gelin, tek başıma zapt edemeyecek gibiyim," dedikten sonra başını salladı ve ardından telefonu kapatıp cebine attı. Hızla ayağa kalktığımda bana döndü.

"Ara artık Yusuf, çağır o kızı buraya!" diye cırladım. 

"Sakin olacağız ama tamam mı onun olduğunu kesin olarak bilmiyoruz," dediğinde başımı salladım geçiştirerek. Bana pek inanmadığını bakışlarıyla belli etse de telefonunu tekrar çıkarttı ve arama yaptı. Saniyeler sonra "merhaba Ebru," dedi.

"Evet, evet benim..." eli ensesinde ileri geri yürüyüp duruyordu salonun ortasında.

"Ya aslında bizim eve gelmen gerekiyor... Seninle," dedi ve bakışları beni buldu.

"Seninle konuşmam gereken bir şey var. Seni ve beni ilgilendiren bir konu," dediğimde ellerimi yüzüme sertçe kapayıp kısık bir çığlık attım. Öldürecektim o kızı!

"Evet, şimdi... Taksiye atla gel ben hallederim..." dedi ve ardından kısa bir sessizlik. 

Ellerime yaslanan ellerini yüzümden çekip göğsüne yasladı ve ellerini ellerimin üzerine kapattı. Alnını sakince alnıma yasladı ve burnumun ucunda dudaklarını bastırdı. Sol eli ellerimin üzerinde dururken sağ eliyle beni sıkıca sarıp çenesini başıma yasladı.

"İnan ne hissediyorsan aynı şeyleri hissediyorum güzelliğim. Kalbinden, aklından geçen her duyguyu inan hissediyorum... Ama sakin olmalıyız, sakin ve mantıklı düşünmeliyiz tamam mı?" dediğinde hiçbir şey demedim. Enseme batan iğneler, kafamın içindeki ateş hâlâ yerli yerindeydi.  Salonun ortasında sarmaş dolaş bir haldeyken evin kapısı açıldı. İkimizde dönüp baktığımızda Aynur teyzeyi ve bebek arabasındaki Yusuf Ali'yi gördük.

"Gel bakalım paşam," diyerek arabayı köşeye iteledikten sonra başını kaldırıp etrafa göz atan Aynur teyzeyle göz göze geldik. 

"Çocuklar, merhaba." Yusuf'la birbirimizden ayrıldık. Yusuf yanlarına gidip Yusuf Ali'yi arabasından çıkarıp kucakladı.  Onlar oradayken tekrar koltuğa oturdum. Birkaç dakika sonra Aynur teyzenin Yusuf Ali'yle yukarı çıktığını göz ucuyla gördüm onun hemen peşinden kapı zili çaldı. 

"Ne oluyor?" diyerek giriş yaptı Aslan ve diğerleri. 

"Cennet bahçem," diyerek yanıma geldi Emir hızlıca. Önümde diz çöküp yüzüme baktığında kaşları aynı anda havalanıp dudaklarını birbirine bastırdı.

"Mevzu fena desene," dediğinde gözlerimi devirdim. Tam boylar ve Güneş'te yanıma geldiler. Aslan asık suratıma birkaç saniye baktıktan sonra kaşlarını çattı.

"Ne yaptın lan kardeşime?" diye Yusuf'a dayılandı Aslan.

"Boş yapma lan," dedi Yusuf. Aslan'ı itekleyip karşıma oturdu.

"Kavga mı ettiniz?" dedi bu sefer Güneş. 

"Hayır," dedik aynı anda Yusuf'la.

"O zaman ne bu hal?" dedi Baran. Yusuf oflayarak yüzünü sıvazlayıp bir şeyler homurdandı. 

"Büyü," dediğimde bana baktılar.

"Ne büyüsü mavişim, ne alaka?" dedi Aslan.

"Yusuf'a büyü yapmış birisi," dedim. İlk başta hepsine bir kal geldi. Dönüp birbirilerine baktıktan sonra Yusuf'a döndüler. 

"Nasıl?" dedi Baran. Onlarda bizim yaşadığımız ilk şok dalgasını yaşıyorlardı şu anda. Yusuf'a bakışlarımı çevirdim, elinde telefonunu döndürüp duruyor bana bakıyordu. O da sinirli, gergindi ancak duygularını kontrol etmekte benden profesyoneldi.

"Cennet bahçem, korktun mu?" dedi Emir bu halimi ona yorarak. Sol elini yanağıma yaslayıp baş parmağıyla tenimi okşadı.

"Korkmadım Emir, ne korkacağım?" dedim aksi aksi.  Kaşları çatılıp dudaklarını birbirine bastırdı. Göz göze geldiğimizde öfkemin büyüklüğünü anladığını fark ettim. 

"Mavişim dikenlerini batırdığında göre durum vahim," dedi Aslan benim tersliğime yorum yaparak.  Cevap vermedim, konuşmalarına dahilde olmadım. Bacaklarımı sallayıp, tırnaklarımı kemirip durdum. Gözüm sürekli dış kapıya kayıp duruyordu. 

"Lan geçen gün bir arkadaşım demişti. Kızlar artık hep büyüdür, ritüeldir hep o işlerle düşürüyorlarmış erkekleri. Tövbe ya rabbim tövbe..." dedi Doğu. Baran gülüp Doğu'nun ensesine vurdu.

"Bir sabah bir kalkıyorsun ayakların falan ters dönmüş düşünsene," dediğinde Doğu güldü.

"Direkt anneannemin odasına giderdim," dediğinde Yusuf dışında herkes güldü.  Ben ise gerginlikle hâlâ kapıya bakıyordum.

"Fanteziye bak abi," dedi Aslan. Yusuf'un yanına gidip kulağına bir şeyler söylediğini göz ucuyla gördüm.  Yusuf başını sallayıp göz ucuyla bana baktı. 

"O değil de bir Dabbe, Paranormal Activity vakası yaşasaydık keşke be," dedi Doğu. Ters ters ona baktım. Ellerini havaya kaldırıp "tamam, affedersin!" dedi ve sustu. 

"Sahi, kim neden sana büyü yapsın  abi?" dedi Doğu tekrar konuşarak. 

"Yusuf'u kendisine aşık etmeyen kızlardan birisidir," dediğimde Yusuf ve Aslan aynı anda öksürmeye başladılar. Onlara ters ters baktım. 

"Anlaşıldı şimdi," dedi Emir. Sinirden çenem titremeye başladığında ağlamamak için kendimi daha çok sıktım. 

Kapı çaldığında hızla o tarafa döndüm. Yusuf'la aynı anda ayaklandığımızda yanıma gelip kolumu tuttu. "Ben açarım," dedi. Kolumu kendime çekip kalktığım yere geri oturdum. Bacak bacak üstüne atıp ayağımı sallamaya başladım  bu sefer.

"Karışanı affetmem haberiniz olsun!" dedim tehditkar davranarak. 

" Yusuf kapıyı açtığında birkaç saniye orada bekledi sonra kapıyı sonuna kadar açtı. Ebru içeri girdiğinde dilimi ısırdım. Üzerinde kısacık bir elbise, ayağında topukluları, yüzünde de oldukça iddialı makyajıyla buradaydı. Bakışları Yusuf'taydı. 

"Beni aramana çok şaşırdım ama çokta mutlu oldum," dedi cilveli cilveli. Siz biz değil sen bendi  demek! Yusuf kapıyı kapatıp  bize döndüğünde Ebru'nun da bakışları bize doğru döndü. Göz göze geldiğimizde gülen yüzü salise kaybetmeden bozuldu. 

"Geç içeri Ebru," dedi Yusuf oldukça sert ve otoriter bir tavırla. Çenesini dikleştirip bana olan bakışlarını kıstı ve uzun siyah saçlarını elinin tersiyle sırtına itti ve Yusuf'a döndü.

"Ben, yalnız oluruz diye ummuştum, hem bu kız neden burada?" dediğinde kafamın içindeki yangın tüm bedenime sıçradı.  Eklem yerlerimde keskin bir his belirdi. Ellerimi yumruk yapıp sıktım. 

"Vaziyet alın kan çıkacak," dedi Emir hemen yanımda otururken. Oturduğum yerden kalkıp yanlarına ilerledim. Ebru ben ona yürüdükçe Yusuf'a yaklaştı. Koluna gireceği sırada Yusuf ondan uzaklaştı ve çatık kaşlarıyla baktı ona.  Yüzüme bir gülümseme yerleştirip Ebru'nun koluna girdim. Bana aval aval bakarken daha da büyüttüm gülümsememi.

"Özledik seni Ebru, biraz hasret giderelim seninle!" dedim. Çekiştirerek salona ilerledim ve tekli koltuğa fırlatırcasına oturtturdum.

"Yusuf, ne oluyor?" dediğinde dişlerimi dudaklarıma sertçe geçirdim.

"O dilini kopartmamı istemiyorsan sakın bir daha o ismi telaffuz etme!" diyerek bağırdım.

"Bana böyle davranamazsın sen," dedi dikleşerek. Omzundan bastırıp tekrar oturtturdum. Ona saldırmamak, saçlarını elime dolamamak için zor tutuyordum kendimi. 

"Bu ne ki Ebru, ben birazdan sana öyle güzel öyle güzel davranacağım ki feleğin şaşacak!" dediğimde korkuyla yutkunup kıskacımdan kurtulmak istedi.

"Yusuf, bir şey yap!" dedi. Dilimi ısırmaktan ağzımın içine kan dolarken o kanı yutup boğazımı peş peşe temizledim. 

"Bir daha sevgilimin adını o ağzına alırsan konuşacak bir dilin kalmayacak haberin olsun!" Ebru yutkunurken arkamdan eğlenceli bir ıslık sesi duydum. Güneş'ti... Hırıltılı nefesler alıp verdikten sonra Yusuf'a döndüm. 

Sevgilim, kağıdı getirir misin?" dedim. Yusuf güçlü bir iç çekişle göğsünü şişirip ensesini kaşırken bakışlarım kısıldı. 

"Enişte, ne diyorsa yapmanı öneririm!" dedi Emir. Yusuf ona baktığında Emir hadi dercesine başını salladı. 

"Yusuf!" dedim sıkılı dişlerimin arasından. Cebindeki kağıdı çıkarıp yanıma geldi ve bana uzattı. Kağıdı alıp "teşekkür ederim," dedim. Ebru'ya geri döndüğümde bakışları elimdeki kağıttaydı.  Oturduğu koltuğun yanındaki sehpalardan bir tanesini alıp karşısına koydum ve oturdum.

"Yusuf'a aşık mısın?" dedim direkt.  Gözleri benden Yusuf'a kaydı. Çenesinden tutup bana çevirdim. Dudaklarında dilini gezdirdikten sonra birbirine bastırdı ve meydan okuduğunu sandığı bir egoyla bana cevap verdi.

"Evet, ne yapabilirsin ki ona aşığım. Yusuf'a aşığım, " dedi. 

"Ovvvv," bu ses tam boylardan çıkmıştı. Derin bir nefes alıp başımı salladım. Parmaklarımın arasındaki çenesini sıkıp yüzümü yüzüne yaklaştırdım.

"Olmazsın! Benim sevgilime aşık olamazsın!" dedim ve daha da eğildim yüzüne.

"Aşk bu insan seçemiyor değil mi?" dedi küstah bir tavırla. Sinirle tekrar dilimi ısırdım. 

"Seçeceksin kızım seçeceksin! Başkasına ait olan adamlardan uzak duracaksın, bana ait olandan uzak duracaksın!" dediğimde ukala, sinsi bir gülüş belirdi sol dudak kenarında. 

"Ben durmam, belki o da durmaz artık buna da bir şey diyemezsin ya! " dediğinde sinirle güldüm ve Yusuf'a döndüm. "Bence eminiz artık!" dediğimde başını salladı. Ebru'ya tekrar döndüm. 

"O küçük beyninle, başka birisine ait olduğunu bildiğin adamı türlü saçmalıklarla kendine aşık edebileceğini, benden ayrılıp sana geleceğini sanmana sanırım bir şeyler diyebilirim. Diyebilirim değil mi gençler?" dedim arkamı dönüp diğerlerine baktığımda.

"Hakkındır kardeşim," dedi Güneş.

"Hakkındır abim," dedi Aslan. Yusuf onlara ters bakışlar atınca hepsi sustu. Ebru'ya geri döndüm.

"Çoğunluk benden yana!" dedim. Parmaklarımı çenesinden çekip bacak bacak üstüne attım. Ebru'nun, Yusuf'a kaçamak bakışlar attığını fark ettiğimde önümde duran kaval kemiğine sert bir tekme attım.  Acıyla inleyip bakışlarını bana çevirdi.

"Fotoğrafımın ve Yusuf'un dolabındaki bazı eşyalarımın neden ortadan kaybolduğunu bugün anlamış oldum Ebru. Hani senin şu 'temizlik yaparken yanlışlıkla düşürüp kırdım' dediğin çerçevedeki fotoğrafım!"  dediğimde gözbebekleri korkuyla büyüdü.

 "Buraya da o yaptığın şeyin işe yaradığını düşündüğün için koştura koştura geldin değil mi?" kağıdı kaldırıp yüzüne yaklaştırdığımda korkarak geri kaçtı.

"Neden korkuyorsun ki alt tarafı bir kağıt parçası. Yoksa üzerinde ne yazdığını biliyor musun?" kağıdı biraz daha yaklaştırdığımda kafasını geriye attı ve yüzünü yana çevirdi. 

"Biliyor bence, yoksa neden bu kadar korksun değil mi?" dedi Güneş.

"Bence de biliyor," dediğimde "ben, ben..." deyip durdu Ebru. 

"Salaksın kızım, malsın mal!" dediğimde Emir'in kıkırdamasını duydum. 

"Böyle hurafelerle uğraşacak kadar beyinsizsin!" Ebru sonunda gözlerini bana çevirdiğinde gözlerinde gördüğüm nefretle sırıttım. Normalde şiddet yanlısı birisi değildim. Takdir eden, aferin iyi yapmışsın diyen biri değildim ancak bazıları gerçekten hak ediyordu. 

"Bana gelecek, benim olacak sen de avcunu yalayacaksın!" diye yüzüme bağırdı.

"Oğlum bu kız ne yaşıyor lan!" dedi Baran. Doğu da hemen peşinden "kızın gözlere baksana korkunç. Tövbe ya rabbim sen koru bizi!" dedi. Ebru da olan bakışlarımı Yusuf'a çevirdim. 

"Sevgilim, senin öyle bir niyetin var mı?" dedim Yusuf'a.

"Yok, yok yavrum," dedi anında cevap vererek. Benden şu anda çekindiğini hissetmem ne kadar normaldi kestiremesem de bunu sonraya erteledim. Şu an benden çekinmesi gereken o değil Ebru'ydu.

"Duydun," dedim Ebru'ya. "Sana gelmek gibi bir niyeti yokmuş ama benim başka niyetlerim var!" dediğimde yutkundu Ebru sonra da güldü. Bu gülüşü çok sakin bir anımda görsem büyük ihtimalle ürkerdim. 

"Ben de o zaman daha kötüsünü yaparım," dedikten sonra kıkırdadı. Hala avcumda tuttuğum kağıda kaydı gözlerim.

"Kabul ediyorsun yani," dediğimde "evet ben yaptım. Başına türlü belalar gelsin diye yaptım. Senden ayrılsın bana gelsin diye. Şimdi daha beterini yapacağım!"  derin derin nefesler aldım.

"Senin gibi bir çocuktan sonra ben ona ilaç gibi gelirim." dedi. Konuşmasını bölmedim.

 "Benim gibi bir kadın varken senin gibi bir çocuğu ne yapsın o adam?" kahkaha atarak gülmeye başladı. 

"Hem benden memnun kalır her anlamda! Sen oyuncak bebeklerinle oyna kenarda ben her konuda tatmin ederim Yusuf'u!" dediğinde nevrim döndü. Hiddetle ayağa kalktığımda  "Aden, sakin demiştik yavrum..." dese de duymadım Yusuf'u. Ebru'yu saçından tuttuğum gibi  sürüklemeye başladım. 

"Oha oha," bağırtılarını duydum tam boyların.  Evin kapısını açıp önümdeki iki basağımı hızlıca inip Ebru'yu önüme doğru fırlattım. Yüzüstü yere düştükten sonra hızla bana döndü.

"Demek benim sevgilimi, bana ait olan adamı daha çok memnun edersin öyle mi?" diye bas bas bağırdım yüzüne. Dirsekleri üzerinde doğrulup yapıştığı yerden geri kaçmaya çalıştı ancak izin vermedim.

"Tatmin edersin demek!" dedikten sonra yanına gidip karnına oturdum. Nereye vurduğuma bile bakmadan sertçe vuruyordum bedenine. Vurdukça avuçlarım acıyla yanıyor, parmak eklemlerim sızlıyordu. 

"Ben de seni memnun edeyim madem," elim tekrar saçına yapıştığında "aç ağzını!" diye bağırdım. Ağzını açmadıkça kağıdı tuttuğum elimle yüzüne birkaç kez vurdum.

"Aden, yeter!" diyerek yanıma geldi Yusuf. Kollarını belime dolayıp geri çekmeye çalıştı ama inatla bırakmıyordum Ebru'nun saçlarını. Yusuf ve Baran beni çekmeye çalışsa da öfkeden kaskatı kesilen bedenimi istedikleri gibi yönlendiremiyorlardı. 

"Aç o ağzını!" diye daha şiddetli bağırdığımda kanayan dudaklarını araladı. Kağıdı ağzına tıktığımda korkarak daha da çok çırpındı ve kıskacımdan kurtulmaya çalıştı ancak beceremedi. Tüm kağıdı ağzına soktuğumda çenesini ittirterek kapattım.

"Yut onu!" diye bağırdım bu sefer.  Öğürmeye başladığında avcumu ağzına kapattım.

"Yutacaksın onu, duydun mu beni yutacaksın!" başını salladı. Gözlerinden yaşlar akıp şakalarından saçlarına doğru süzülürken kıpkırmızı kesilmişti. 

"Aden, tamam bırak kızı!" dediğini duydum Baran'ın. Sürekli bir şeyler demişlerdi ancak çoğunu duymamıştım bile.  Ebru'yu bırakmadım, kağıdı hâlâ çiğniyordu. Saçını biraz daha çekip "oyalanma kızım yut şunu!" dedim.

"Aden," Emir yanıma gelip Yusuf ve Baran'ı benden uzaklaştırıp ellerini kollarıma yasladı. 

"Bırak artık cennet bahçem," dediğinde durdum. Yutkunup soluklandıktan sonra başımı Emir'e çevirdim. Yüzü ifadesizdi, gözleri her zamanki gibi bana sevgiyle bakıyordu ama şu an bulunduğumuz bu duruma da öfkeli olduğu belliydi.

"Yutmadı daha," dediğimde Ebru'ya baktı. 

"Yutar şimdi, haydi kalk bebeğim." dediğinde Ebru'nun saçındaki elimi çekmeye çalıştım. Saçlarını o kadar sıkı dolamıştım ki elimi kurtardığımda kopan saçları da elime gelmişti. Emir beni koltukaltlarımdan tutup kaldırdığında Ebru yan döndü ve kusmaya başladı. 

"Aden, elini yüzünü yıkayalım bir kendine gel," dedi Güneş yanıma gelip koluma girdi. Emir bir kolumda Güneş diğer kolumda eve ilerlerken tam boyların, Yusuf'un ve iki korumanın  bakışlarını fark ettim.

"Ne, ne bakıyorsunuz!" diye onlara da bağırdığımda Yusuf dışında hepsi bakışlarını benden kaçırdı. 

"Geçin içeri!" dedi ve Baran'a dönüp yerdeki Ebru'yu başıyla işaret etti. Biz eve girdiğimizde onlar dışarıdaydı. 

"Tamam bırakın," dedim. Agresifliğim, sinirim henüz geçmemişti. Lavaboya geçtiğimde yüzümü, ensemi, boynumu ve gerdanımı ıslattım. Islak ellerimi saç diplerime geçirip beklettim. Soğuk iyi gelmişti. 

Salona tekrar döndüğümde Yusuf ve Baran yoktu.  Aynur teyze de kucağında Yusuf Ali'yle buradaydı. Yanlarına gittiğimde oturmadım ve direkt Aslan'a dönüp "nerede?" dediğimde "dışarıdalar, gelirler birazdan," dedi. Tam dönüp gidecektim ki Aslan bileğimi tutup yanına çekti beni.

"Gelecek şimdi abim," dedi.  Kolunu omzuma atıp beni göğsüne çekti. 

"Aynur teyze ver bakalım bizim bebek aslanımızı," dediğinde Aynur teyze kucağındaki Yusuf Ali'yi Aslan'a verdi. Aynur teyze büyük ihtimalle neler olduğunun farkındaydı ama kadıncağız bambaşka bir Aden görünce bayağı şaşırmış gibiydi. 

"Oğlum iki saniye sevdirmiyorsun kendini ne bu Aden aşkı," dedi Aslan. Yusuf Ali'yi göğsüne yatırmıştı ama beni fark ettiği için bana gelmeye çalışıyordu. Yusuf Ali'yi kendi kucağıma çektiğimde başını göğsüme yaslayıp parmaklarını direkt saçlarıma daldırdı. Acıtmıyordu sadece sıkı sıkı tutuyordu. 

"Anladı tabii çocuğum Aden'inin öfkeli olduğunu," dedi Emir. yanağımı Yusuf Ali'nin başına yaslayıp kendimi onun huzuruna bıraktım. Dakikalar sonra dış kapı çaldığında Emir koşar adım gidip kapıyı açtı. 

"Aden," dedi Yusuf yanımıza geldiğinde. Öfkeli görünüyordu ama bunu yansıtmamaya çalıştığı belliydi. Ayağa kalkıp Yusuf Ali'yi Güneş'in kucağına bıraktım ve kimseye bakmadan mutfağa geçtim. Saniyeler sonra Yusuf geldi ve mutfak kapısını kapatarak  masanın diğer tarafına, karşıma geçti.

"Sen ne yapıyorsun?" dedi. Kendini, sesini kontrol etmeye  çalışıyor gibiydi. 

"Ne yapıyormuşum!" dedim dikine giderek.

"Kızı dövdün Aden," dediğinde sinirle güldüm.

"İyi yaptım hak etti!" göğsünü şişirip yüzünü sertçe sıvazladıktan sonra bana baktı. 

"Hak etti diye bir şey yok Aden, suç işlediğinin farkında mısın?" sinirle dudaklarımı dişledim.

Benim işlediğim şey suç tamam,  onun yaptığı ne peki?" ensesini sertçe ovalayıp başını tavana çevirdi.

"Şikayetçi olsak hapse mi girecek müebbet mi yiyecek, sen söyle savcı olan sensin elini kolunu sallaya sallaya çıkmayacak mı o  adliyeden?" başını bana çevirdi. Haklıydım ve o da bunun  farkındaydı. 

"Haklı olman şiddet uygulama hakkı vermez sana Aden," dediğinde sinirle "bal gibi  de verir!" diye bağırdım. O da daha fazla kendisini tutamadı ve sonunda patladı.

"Ya bir şey olsaydı ya şu anda o kızı hastaneye seni de karakola götürüyor olsaydık, kendini nasıl bir riske attığının farkında mısın?" büyük adımlar atıp yanıma geldi ve "bir geri zekalı yüzünden sicilini yakıp girseydin değil mi hapse, salaklık bizde neden engelledik ki seni. Bunca yıllık emeğini çöp etseydin ya!" dedi. 

"Hak etti," diye diye direttim. 

"Aden," dedi sinirle. 

"Ne Aden ne duymadın mı neler dedi, duymadın mı? Birde hazırlanıp gelmiş niyeti neydi acaba, büyülü odanda seni memnun etmekti galiba! Tatmin olurdun sen de işte fena mı?"

Aden!" işte şimdi gerçekten bağırmıştı.  Sesi ilk defa bu kadar yüksek çıkmıştı. Bağırışı karşısında gözlerim doldu, çenem titrerken  ürküp ondan bir adım uzaklaştım. Yüzünü sertçe sıvazladıktan sonra bana uzanmak istedi ancak tam o sırada mutfağın kapısı açıldı. 

"Lan!" diyerek mutfağa Emir daldı. Hemen arkasında Aslan ve diğerleri vardı.

"Aden'e mi bağırdın sen!" diye yanımıza geldi Emir ve beni kolumdan çekip arkasına aldı. Aslan da onun önüne geçip Yusuf'u omzundan itekledi ve "ne bağırıyorsun oğlum kıza tüm ev inledi," dedi.

"Aden," dedi Yusuf. Bana gelmek istediğinde Aslan onu bir kez daha itekledi.

"Yaklaşma kıza," dediğinde Aslan'a öfkeli bakışlar attı.

"Karışma sen," dedi ve Aslan'ı önünde çekmek istedi ancak Aslan önünden bir adım bile gerilemedi. Kendimi toparlayıp karışmamalarını söyleyecektim ancak onun bağırışıyla sesim içime kaçmıştı sanki.

"Herkes bir sakin olsun," diyerek araya girdi Baran. 

"Yusuf, abi sen bir sakinleş. Gidip elini yüzünü yıka hava falan al," dedikten sonra bana döndü.

"Mavişim, eve gitmek ister misin?" dediğinde başımı salladım. Şu an Yusuf'la uzak kalsak daha sağlıklıydı sanırım. 

"Sakinim ben, Aden özür dilerim yavrum ben..." dedi ama ona bakmadım. 

"Bağırmadan önce düşünecektin sen onu," dedi Emir. Beni omuzlarımdan tutup Baran'a ilerletti ve Yusuf'a dönüp "sakın bir daha benim kardeşime o sesini yükseltme!" dedi Emir. O da en az Yusuf kadar benim kadar sinirli ve gergindi. 

"Tamam, tamam bir uzaklaşalım sakinleşelim," dedi Doğu. 

"Emir, Aden çıkalım biz haydi," dedi hemen ardından Baran.

"Güzelim, "dedi Yusuf. Baran'a giden adımlarım durdu. Yusuf'a döndüm ve "Biraz uzaklaşalım olur mu? Birbirimizi üzmek istemiyorum," yutkundu, başını salladı ve istemeye istemeye "tamam tamam güzelliğim," dedi. 

Mutfaktan çıktığımda Yusuf Ali'nin ağlayışlarını duydum. Evden çıkmak yerine salona ilerlediğimde Aynur'un teyzenin kucağında ağlamaktan kıpkırmızı kesilen Yusuf Ali'yi kucağıma aldım.

"Abisi bağırınca korktu, susturamadım da kızım," dedi Aynur Teyze. Başımı sallamakla yetindim. 

"Ben Yusuf Ali'yi uyutayım sonra eve geçeriz," dedim Emir'e.

Yusuf Ali'nin odasına çıktığımızda pencere kenarındaki koltuğa oturdum. Küçük sırtını sıvazlayıp poposunu pışpışladım. Ağlaması durmuştu ama hâlâ iç çekiyordu. Küçük ellerini gerdanıma, başını da  göğsüme yaslamıştı. 

"Korkuttuk mu seni bebeğim, çok ağladın ama kıyamam sana ben," boynunu koklayarak durmadan öptüm.  Gözleri gittikçe kapanıyor dalıp salıp sıçrayarak tekrar uyanıyordu.  Bir süre sonra tamamen uykuya dalınca beşiğine yatırıp üzerini örttüm. Üzerine eğilip kokusunu uzun uzun soluduktan sonra uyanmaması için öpmeden yanından ayrıldım.  Odanın kapısını açıp çıktığımda kendi odasının önünde omzunu duvara yaslamış olan Yusuf'u gördüm. 

"Uyudu," dediğimde başını salladı. Yaslandığı yerden doğrulup yanıma geldi. Başımı parmaklarıma indirip onlarla oynamaya başladığımda çenesini başıma yaslayıp kollarını omzuma sarıp beni göğsüne çektiğinde kollarımı beline sardım. 

"Özür dilerim," dedi. Sinirlenmekte haklıydı onu sözlerimle kışkırtmıştım.  Ellerini boynuma yasladı. Baş parmakları yanaklarımı okşadı. 

"Kışkırttım seni, özür dilerim,"  dediğimde alnını alnıma yasladı.

"O kadar sinirliyken üzerine gelmemeliydim," dedikten sonra alnımı öptü.

"İyice sakinleşelim sonra konuşuruz tamam mı güzelliğim?" başımı salladım.  Başımı, alnımı öpüp geri çekildi.

"Emir..." dediğimde dudaklarını dudaklarıma yaslayıp bir süre bekledi.

"Haklı zibidi, sen düşünme bizi. Biz abi kardeş hallederiz," dediğinde başımı salladım. 

Birlikte aşağı indiğimizde Emir hemen yanımıza geldi. Beni kendisine çekti ve Yusuf'a kötü kötü bakışlar attı.  "Güneş'im, cennet bahçem haydi gidelim evimize." dedikten sonra bizi çekiştire çekiştire evden çıkarttı.  Baran'ın arabasının önünde durduğumuzda yanımıza tam boylar da peşimizden geldi. Yusuf ev kapısının önünde durmuş bize bakıyordu.

"Sen Yusuf'la kalacaksın değil mi?" dedim Aslan'a. 

"Kalmam dersem kal diye ısrar edecekmişsin gibi hissettim," dediğinde dudaklarımı büktüm. 

"Kal," gülümseyerek başını salladı. Yusuf'a baktığımda el salladı. 

Eve geçtiğimizde annem halimi görünce soru yağmuruna tutmuş Güneş ve Emir bir şekilde onu idare etmişlerdi. Geldiğim gibi yatağa girmiş hiç çıkmamıştım. Yusuf ara sıra mesaj atmış ben de kısa kısa cevaplar vermiştim. Uyumak istesem de uyuyamayacağımı anlayınca yataktan doğruldum. Göz bandımı almak için komodinimin çekmecesini açınca ıvır zıvırı koyduğum kutuyu görünce uzanıp aldım. İçinden Şile'deki evin anahtarını çıkarttığımda burnumun direği sızladı. Bugün ve yarın için ne hayallerim vardı oysa ki. 

"Cennetim bahçem," Emir başını kapı aralığından uzatmış bana bakıyordu. 

"Gel," dediğimde yanıma gelip bağdaş kurarak karşıma oturdu. 

"Dudaklar büzülmüş," dediğinde fark ettim büktüğümü.

"Yarın  yıl dönümümüz," dediğimde başını salladı.

"Şile?" dediğinde anahtara baktım. Yıl dönümümüz için Şile'yi hazırlayacaktım güya.

"Hevesim kaçtı," dediğimde kafama geçirdi bir tane.

"Ne vuruyorsun oğlum," dediğimde sırıttı.

"Malın biri yüzünden kendi ağzınıza sıçtınız kızım, salaksınız!" dediğinde omzuna vurdum.

"Sensin salak,"  dediğimde güldü. 

"Annem zor tutuyor kendini bu arada, Yusuf'u bile arar ama ayıp olur deyip duruyor," ofladım. Ev üstüme üstüme geliyordu. 

"Yalnız kalmak istiyorum. Beni Şile'ye götürür müsün?" yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Annemi az buçuk tanıyorsam bana biraz daha zaman tanıdıktan sonra yanıma gelecek ve bir yığın soru soracaktı. Emir de her fırsatta nasıl olduğumu sorup duracaktı. Uyku kaçışımdı ama sağ olsun o da bugün bir türlü bana ayak uydurmuyordu. 

Emir başta kem küm etse de onu ikna etmiştim. Doğu'yla beni Şile'ye bıraktıklarında yanımda kalmak istemişler ancak kabul etmemiştim. Ayak direttiklerinde bayağı çemkirmiş ve onları geri yollamıştım.  Evde boş boş oturup açık televizyonun önünde gelirken aldığımız pizzayı yiyordum.  Kolama uzandığım sırada mutfak tarafından tıkırtı sesi geldiğini duydum. Başımı o taraf çevirdiğimde görünürde bir şey yoktu. Tekrar önüme döndüğümde bu sefer bir çarpma sesi geldi.

"Tövbe tövbe," koltuktan kalkıp mutfağa ilerledim. Hiçbir absürt durum yoktu. Yatak odasına ve banyoya da baktığımda her şey normal görünüyordu. Evin tüm kapılarını kontrol ettiğimde hepsi kilitliydi. Doğu ve Emir gidene kadar evi havalandırmış sonra tüm kapı pencereyi sıkı sıkıya kapatıp kilitlemiştim.  Aklıma birden büyü geldiğinde ürperdim. 

"Saçmaladın iyice Aden," diye kendime kızdım. Koltuğa tekrar oturup yemek yemeye devam ettim.  Bir saat kadar sonra uyku bastırdığında  etrafı toplamadan yatak odasına geçtim. Direkt yatağa geçip yastıklara sarılıp uyuyacakken telefonum titredi. 

HAYRANIM: 

Uyudun mu? (02:47)

SİZ:

Hayır, sen de uyumamışsın.

HAYRANIM:

Aklım sen de, kalbim de. 

Uyumak için kollarımda olman, kokunla bütünleşmem lazım.

İç çekerek nefes alıp verdim. Benimde ondan farkım yoktu şu anda. Şimdi Şile'deyim kalk gel desem hemen gelirdi.  Ama demedim, hem geç olmuştu hem de bu geceyi ayrı geçirmemiz gerekiyormuş gibi hissediyordum.

HAYRANIM:

Aden? (02:55)

Geleyim mi  yanına?

İstersen hiç konuşmayız. 

Hatta sarılmayız bile. Aynı çatı altında olalım yeter bana.

Aden? (03:02)

Geleyim mi yavrum?

SİZ:

Gelme, gündüz gelirsin.

İyi geceler...

Telefonu sessize alıp diğer yastığın altına koydum. Oflayıp sırtüstü döndüm. Tavan bana baktı ben tavana. Sağa döndüm, sola döndüm bir türlü uyuyamadım. Uykuya dalar gibi olduğumda da kulağıma sürekli tıkırtı sesleri geldiğinden irkilip irkilip uyanıyordum. O irkmelerin arasına inli cinli Ebru'nun olduğu kabuslar dahil olunca korkup yataktan kalktım ve odanın ışığını yaktım. Işığın ayarını en düşüğe alıp yatağa tekrar girdiğimde tıkırtıları tekrar duymaya başladım. 

"Fare falan mı dadandı acaba?" dedim esnerken. Gördüğüm kabuslardan korktuğumdan yataktan çıkmaya korkunca yorganı tepeme kadar çekip uyumaya çalıştım. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerdeydim. Gözlerimi açamayacak kadar uykuda etraftaki her sesi, tıkırtıyı algılayacak kadar uyanıktım. Korkunç rüyalarımın ortasında saçımı okşayan bir el ve yüzüme vuran bir nefes hissettim.

"Yusuf," diye sayıkladığımda "ştt uyu güzelim buradayım ben, uyu yavrum."  dediğini işittim. Burada rüyamdaydı... Kirpiklerimi birbirinden ayırıp gözlerimi araladığımda yüzü tam karşımdaydı.

"Yusuf," dedim.

"Buradayım güzelim, uyumaya devam et sen, haydi..." dediğinde yanağımdaki elini tutup göğsüme çektim ve eline sarıldım. Rüyada da olsa tenini, bedeninin oluşturulduğu ağırlığı hissetmek gerinen bedenimi rahatlatmıştı. 

"Gitme," dediğimde yanağıma dudaklarını yasladı.

"Gitmem sevgilim," dedi. 

Sabah uyandığımda gerindikten sonra gördüğüm rüyanın etkisi vardı hâlâ üzerimde. Yusuf'u görüp rüyamda dahi olsa varlığını hissetmek rahat, güzel bir uyku uyumamı sağlamıştı. Esneyip yatakta doğrulduğumda çok terlediğimi fark ettim. Ellerim boynumda sağa sola çevirdim bedenimi o sırada  gözüm boş kısma takıldı. Ben uyurken çok hareket edip dönen biri değildim, uyuduğum gibi uyanırdım o yüzden yatağın boş tarafının kırışma gibi bir ihtimali olamazdı ki dün gece yastığın altına koyduğum telefonumda o taraftaki komodinin üzerindeydi. 

"Allah Allah!" telefona uzandığımda yatağa eğildiğimden burnuma dolan kokuyla şaşırdım. Dün deterjan kokan çarşafların üzerinde Yusuf'un kokusu vardı. Telefonumu hızlıca alıp yataktan indim ve salona geçtim. Dün örttüğüm perdeler açık, dağınık bıraktığım yerler ve boş pizza kutuları yoktu. Mutfağa geçtiğimde mutfak masasının sandalyesinde Yusuf'a hediye aldığım lacivert şişme yelek asılıydı ve  ocağın yanan küçük gözünde de çaydanlık vardı.

"E ben rüya görmedim o zaman," dedim rahat bir nefes vererek. Bir an gerçekten korkmaya başlamıştım açıkçası. Burada olmasının sevinciyle huzur doldum. Evde yoktu. Belki çardaktadır diye camekanın önüne koşturup dışarıya baktım ama yoktu. Pencereden ön tarafa baktığımda da yoktu. Arabası da yoktu büyük ihtimalle markete falan gitmişti.  Çayı demledikten sonra kendime Yusuf'un buradaki kıyafetlerinden bir boxer ve tişört alıp banyoya geçtim ve hızlıca yıkanıp odaya döndüm. Üstümü giyinip saçlarımı taradığım sırada dış kapının açılıp kapandığını duydum. Islak saçlarımı tepemde sıkıca topuz yaptıktan sonra odadan çıktım. Yusuf tam karşımda bahçeye açılan camekanın önünde durmuş dışarıya bakıyordu. Açtığım kapıyı biraz sertçe kapattığımda bakışları bana döndü. Bakışları baştan aşağı beni süzdükten sonra ellerini pantolonun cebine sokup keyifli bir ıslık çalıp yürümeye başladı.

"Günaydın güzelliğim," dedi ve yanıma gelip bir ıslık daha çaldı, yüzündeki keyifli hal hoşuma gitse de ona hâlâ birazcık olsa da kızgındım. Gözleri bedenimde dolanırken kendime baktım. Onun, dizlerime kadar gelen siyah tişörtüyleydim. 

"Sabah mı geldin?" dedim bilmezlikten gelerek. Başını sağa sola salladı. 

"Ben hep buradaydım yavrum," dediğinde kaşlarım çatıldı. Aklımdan geçirdiğim soruları duymuş gibi açıklama yaptı. 

" Sen burada geceyi tek geçirecektin ben de evimde rahat rahat uyuyacak mıydım sence?" dediğinde göğsündeki bakışlarımı gözlerine çıkardım.

"Burada mıydın?" dedim.

"Doğu ve Emir'in  gittiği ilk andan beri buradaydım. Arabada sabahlayacaktım ama ışığı açıp söndürmeyince korkuttuğunu anladım. Dayanamadım geldim yanına,"  dedi.

"Rüya sandım seni," dediğimde gülümsemesi tüm yüzüne yayıldı.

"Gerçektim yavrum," onun gibi gülümsediğimde burnunu burnuma vurdu.  

"Herkesten seni küstürdüğüm için azar yedim." dediğinde gözlerimi kaçırdım. İkimizde haklı ikimiz de haksızdık ama dünkü bağırmasıyla tüm tepkileri o almıştı. 

"Hak ettin," dediğimde "eyvallah," dedi. 

"Ben de hak ettim ama," dediğimde parmakları çeneme yaslandı. Başımı kendisine çevirip gözlerini gözlerime kenetledi. Yüzündeki gülümsemesi o kadar güzeldi ki dudaklarım kıpırdandı. Yüzünü yüzüme eğip burnuyla burnumu dürtüp dudağımın kenarına dudaklarını yasladı. 

"Yılışma," dediğimde gülerek geri çekildi. Ellerini belime sarıp yanında hep küçücük kalan bedenimi göğsüne yasladı. Elleri topuzumdan firar eden saç tutamlarımı sevdi. 

"Ben gibi kokuyorsun," dediğinde omuz silktim.

"Senin şampuanından başka sabun yoktu," dediğimde güldü.

"Alırız yavrum seninkilerden de," dediğinde yine omuz silktim. Saçlarımdaki elleri belime indi. Başımın tepesine, alnıma buseler kondurup yüzümü avuçladı.

"Saçlarını neden kurutmadın," dediğinde omuz silktim. Elimi tutup banyoya ilerlerdi. Banyo tezgahının önünde durduk. Çekmecedeki kurutma makinesini çıkarıp fişe taktı. Çalıştırmadan önce topuzumu çözdü ve saçlarımı kurutmaya başladı.  Kuruttuktan sonra oyalanarak taradı ve sonunda örüp başımın tepesini peş peşe öptü.

"Sakinleştin mi?"  dediğinde aynadan  yüzüne baktım.  Ona dönüp yüzüne avcumu yasladım. Mavilerimi kahvelerinden koparmadan kırpıştırdım. 

"Sakinleştim," dediğimde usulca öptü dudaklarımı. Geri çekildiğinde parmaklarım dokundu dudaklarına. Ben dudaklarına dokundukça o her birine öpücükler kondurdu. Ne kadar tartışsak ta sonunda hep böyle oluyorduk onunla. Birbirimizden ayrı kalamıyor, kırgın duramıyorduk.  Belimdeki ellerinden birisi bacaklarıma kaydı ve beni kucağına aldı. Kollarımı boynuna sardığımda çeneme bir öpücük kondurdu. Banyodan çıkıp salona geçtiğimizde koltuğa ilerledi. Oturduğunda bacaklarımı koltuğa uzatıp başımı omzuna yasladım. 

"Durum ne?" diye sordum.

"Baran halletti, şikayetçi olmayacak!" dediğinde iki saniye yaslanamadığım omzundan başımı kaldırıp yüzüne baktım.

"Biz olmayacak mıyız?" dediğimde bana resmen gözleriyle 'Aden!' dedi uzatarak. 

"Ne?" diye homurdandım.

"Yavrum kayda değer içini rahatlatacak bir ceza almaz ki," dediğinde "of of!" diye söylenip tekrar omzuna yerleştim. Bacağımda gezinen sol elini yüzüme yasladı. Başını biraz geriye atıp başımın üzerinden öpüp kokumu uzun uzun içine çekti. 

"Merak etme, Baran halletti. İstediği zaman ne denli çirkin bir insana dönüştüğünü biliyorsun," dediğinde Baran'la ilk zamanlarımız aklıma geldi.

"Ay hatırlamak istemiyorum o hallerini," dediğimde başını salladı.

"Babaannemler annem ve Aynur ablayla o büyü olayını falan hallettiler bu arada, hatta Filiz abla ve teyzem de dahil oldu," dediğinde kaşlarım çatıldı. 

"Nasıl yani?" dediğimde güldü.

"Bakanlar kabinesine dönüştüler resmen," dedi gülerek. 

"Başka yerde var mı acaba?" dediğimde başını sağa sola salladı.

"Yok annem evi didik didik etti hiçbir şey yok, babaannemlerde bozmuşlar o safsatayı güya, te Allah'ım," dedi.

"Bunu da yaşamadık demeyiz," dedim. Sinirlerim bozulduğundan gülüyordum.

"Bazen gerçekten insanlara anlam veremiyorum. Kaçıncı yüzyıldayız büyü nedir ya!" dediğimde elleri belime sarıldı.

"Cahillik yavrum başka bir şey değil." iç çekip ellerimi beline sarıp koltuğa uzattığım bacaklarımı kendime çektim.  Sakalsız yüzünü peş peşe öpüp parmaklarımı dudaklarında gezdirdim.

"Güzel dövdüm ama değil mi?" dediğimde ona alttan bakışlar attım. Çatık kaşları düzeldi ve dudaklarında bir gülüş belirdi.

"Nasıl tıktım ağzına büyüyü ama, çarpılır inşallah!" büyük bir kahkaha attı ve yanağını alnıma yaslayıp bir elini bacaklarıma sardı.

"Çarpılmasına gerek yok yavrum sen çarptın zaten," dediğinde bu sefer ben güldüm. İyi yapmıştım hak etmişti. 

"Oy oy," dedi gülmesini sonlandırıp nefesini gürültüyle vererek. Alnını alnıma yaslayıp gözlerini kapattı.

"Dün için tekrar özür dilerim, kesin ve emin cümleler kuramam ama sana sesimi yükseltmemek, bu boncukları doldurmamak için çok dikkat edeceğim," dudaklarını öpüp geri çekildim. Biliyordum ki birkaç gün boyunca benden sürekli özür dileyip duracaktı. 

"Ben de özür dilerim üzdüm seni," dediğimde alnımı öpüp geri çekildi.

"Kurban olurum ben sana," dediğinde tebessüm edip boynuna sokuldum. 

"Güya bugün yıl dönümümüzdü değil mi?" dediğinde omzundan doğruldum ve yüzüne bakarak başımı sallayıp dudaklarımı büktüm. 

"Çok güzel hayallerim vardı vallahi sevgilim ama birileri sağ olsun ne akıl bıraktı ne başka  bir şey," dediğimde burnumu parmakları arasında sıkıştırıp çenemden öptü.  Kolunu bacaklarımın altından geçirip ayaklandı ve beni yere bıraktı. Yüzüne aval aval baktığımda güldü ve yanaklarımı mıncırıp burnumun ucunu ve çilleri öptü. 

" Önce kahvaltı yapalım sonra da alışveriş yapmaya markete gidelim, güzel bir masa kuralım rakımızı içelim bu gece," dediğinde büyük bir gülüş belirdi yüzümde.

"Ben de tam bunu hayal etmiştim, çardakta baş başa. Rakımız, radyomuz, aşkımız..." dedim. Gülüp bu sefer önce alnımdan sonra da dudaklarımdan öptü. 

Mutfağa geçtiğimizde Yusuf fırından aldığı simit ve poğaçaları tabaklarken ben de domates, peynir, salatalıkları hazırladım. Kahvaltı ettikten sonra birlikte masayı topladık. Bulaşıkları hızlıca yıkadıktan sonra ellerimi kurulayarak Yusuf'a döndüm. Yanına gittiğimde kolunu belime sardı.

"Şimdi mi gidelim sonra mı?" diye sorduğunda "şimdi gidelim," dedim. 

"Haydi koş giyin o zaman," dedi ve beni yatak odasına doğru döndürüp popomu şaplakladı. Odaya geçtiğimde hızlıca taytımı ve ince kapüşonlu hırkamı üstüme geçirip Yusuf'un yanına geri döndüm. 

Mutfak kısmında su içiyordu, ben de kendime su doldurup içtim. Bardakları sudan geçirip süzülmesi için kenara bıraktığımda dün gece duyduğum tıkırtıları duydum. Hemen  Yusuf'a dönüp "duydun mu?" diye sordum.

"Neyi?" dediğinde tekrar tıkırtılar duyuldu. Kaşları çatıldığında "dün geceden beri sürekli bu tıkırtıları duydum. Fare herhalde?" dedim. Tezgahın dolaplarını açıp içlerini kontrol etti ama hiçbir şey yoktu.

"Depoya bir bakayım,"  dedi. O evden çıktığında ben de peşinden ilerledim. Mutfak kısmının dış tarafında küçük bir kulübe vardı. Kapısını açtığında peş peşe içeri girdik. Tipik erkek kulübesiydi. Tamirat aletleri, merdivenler ve cabasıydı. Yusuf fare ararken ben de etrafı incelemeye daldım. Köşede duvara yaslı duran siyah bisikleti gördüğümde o tarafa yöneldim. Çok eski görünüyordu. 

"Bisikletin ben unutulup öldüm diye ağıtlar yakıyor sevgilim," dedim ona bakarak. Başını bana çevirip güldü.

"Çok uzun süredir kullanım dışı o yavrum hatırası var diye hurdaya vermedim," dedi.

"Ne hatırası?" dediğimde yanıma geldi.

"Aslan'dan çaldığım ilk ve son şey,"  dediğinde güldüm. 

"Sen ve çalmak?" gülerek başını salladı. 

"Abin bazen gerçekten insana her şeyi yaptırabiliyor," dediğinde güldüm. Haklıydı Aslan'ın öyle bir enerjisi vardı. Yapmam dediğinizi bile yaptırıveriyordu.  Bisikletin tozlu yüzeyine dokunmadan parmaklarımı gezdirdim.

"Bir tur sürsem?" dedim hevesle. Biçimli kaşları çatılıp bana yaramaz öğrencisini uyaran öğretmenler gibi bir bakış attı.

"Hayır, çok eski ne freni var ne zinciri yere yapışırsın," dediğinde "bir dakika kadar ömrü vardır bence," dedim. Bisikletin zincirlerine baktı.

"Hayır yavrum," dediğinde dudak büktüm.

"Kadersiz bedeviyim yemin ediyorum, rabbim yasak kılmış bana bisikletleri," dedim dert yanarcasına.  Kaderimde bisiklete binmek yoktu demek ki. Yusuf büktüğüm dudaklarımı öpüp geri çekildi. Ben bisiklete o bana bakarken tıkırtıları tekrar duyduk. 

Yusuf sesin geldiği tarafa gidip duvarın dibindeki uzun tahta parçasını kaldırdığında "ha siktir," dedi. Yanına gittiğimde gördüğüm şeylerle kocaman gülümsedim. 

"Yusuf şunlara bak," çömelip yavru sincapları kucağıma aldım. Turuncu renkte  üç tane yavruydu. Anneleri görünürde yoktu. 

"Alma hemen kucağına pireli hastalı olabilirler," dediğinde yavruları tekrar yere bırakıp hırkamı çıkarıp yavruları onun üzerine alıp sardım. Titriyorlardı.

"Anneleri nerede acaba?" dediğimde Yusuf etrafa bakınmaya başladı. 

"Burada," dediğinde çömeldiğim yerden kalkıp duvarın diğer ucuna gittim. Bayılıp kalmış gibiydi. Yerden alıp yavrularının yanına koyduğumda yavrular annelerine resmen saldırdı.

"Açlar," dedi Yusuf. 

"Veterinere götürelim," dediğimde "önce su içirelim. Sen bu yavruları dışarı çıkart ben su - süt bir şeyler getireyim," dedi. Ben kapının önündeki verandaya oturup sincapları severken Yusuf iki kapla yanımıza geldi. Birinde su birinde süt vardı.

"Sincaplar ne yer içer bilmiyorum, sütten bir şey olmaz herhalde?"  geniş saklama kaplarını yere bıraktığında önce anne sincabı kabın önüne bıraktım. Biraz kendisine gelmesi için suyla yüzünü yıkadım. Birkaç titremeden sonra kendine geldi. 

Peş peşe su içip süt içtiklerinde dakikalar içinde su da bitmişti sütte. Yola çıktığımızda önce Şile veteriner kliğine geldik. Sincaplar gayet sağlıklıydı. Uzun bir süre aç kalmışlardı ama çok şükür iyilerdi. Gerekli birkaç aşı ve bakımdan geçtikten sonra oradan ayrıldık. Merkeze inip sincaplar için yuva aldık. Sonrasında akşam için markete geçip alışveriş yaptık. Gelmişken birazda gezindikten sonra eve geri döndük. 

Yusuf verandaya sincaplar için yuvayı hazırlarken ben de yemeği hazırlıyordum. Çoğu şeyi hazır aldığımızdan sadece balıklarla uğraşıyordum. Balıkları fırına attıktan sonra çardağa taşıyacağım tabakları streçledim. 

"Yuva tamamdır güzelliğim, kısa bir duş alıp geliyorum," dedi. Yanıma gelip yanağımı öpüp banyoya geçti. 

Yusuf duştan çıkana kadar mutfakta oyalanıp tabakları ve yemekleri çardağa taşıdım. Buzları ve suyu hazırlayıp rakıyı da alıp bahçedeki çardağa geçtim. Elimdekileri masanın köşesine yerleştirdikten sonra masanın üzerinde streçlediğim tabakları açmaya başladım. 

"Yavrum, getirilecek bir şey var mı?" diye bağıran Yusuf'a baktım. Camekanın önündeydi. Altında siyah eşofmanı üzerinde beyaz tişörtü vardı. 

"Fırında balık vardı,  getirir misin?" dediğimde başını sallayıp eve girdi.  Dakikalar sonra bir elinde balıkların olduğu borcam diğer elinde eski nostaljik bir radyoyla ve bir örgü şalla yanıma geldi. Elindekileri masaya yerleştirip yanaklarımı ve omuzlarımı öptükten sonra şalı omzuma bıraktı. 

"Neyi kutluyoruz bakalım?" dedi karışıma geçip oturduğunda.

"Kuzey Sincap Cumhuriyeti'nin kuruluşunu yavrum," dediğimde sırıttı.  Rakıyı alıp açtı.  Önüne rakı kadehlerini bırakıp küçük buz kovasına uzandım. Kendi kadehime buz koyup kovayı tekrar yerine bıraktım. Yusuf buzlu içmeyi sevmezdi. Suyu da doldurup oturdum. 

  Yusuf balığımı benim için ayıklamış kendi balığının üzerindeki pişmiş limon dilimlerini sevdiğimden benim tabağıma bırakmıştı.  Güzel anılarımızı yad ediyor, yemek yiyor, sohbet ediyorduk. Radyoda aynı nostaljik şarkılar dönüp dönüp çalıyordu.

"Bisiklet için kaderimde yokmuş dedin ya, ne demek o?" dediğinde güldüm. Emir'le çocukluğumuz gözlerimin önünden  geçip gitti.

"Çocukken büyüdüğümüz mahallede hemen her çocuğun bisikleti vardı. Bir benim birde Emir'in yoktu. Diğer çocuklar bize bisikletlerini de vermezlerdi.  Verseler de bir dakika bile bindirmezlerdi," dedim gülerek.  Şimdi anlatırken gülüyordum ama o zamanlar bu yüzden çok ağlamıştım.

"Annemin hali malum, Emir'in dedesi evi zar zor geçindiriyor bir bisiklet alacak halleri yoktu. Sonra mahallenin bakkalı, adını bile hatırlamıyorum. Halimize acıyıp Emir'le bana bir tane bisiklet almıştı. Lacivert beyaz bir bisikletti. Hayalimizdeki gibi değildi ama bisikletti sonuçta. Bizi bir görsen mutluluktan nasıl havalara uçuyoruz. O mutlulukta bir gün sürdü ama. Bakkalın oğlu, gıcığın tekiydi hiç sevmezdik o salağı. Sen kıskan gel bizim bisikleti kır." 

"Pezevenk!" dedi Yusuf birden. Ani çıkışına gülüp anlatmaya devam ettim. 

"Babası çok fena dövdü çocuğu ama. Bir daha ne bana ne Emir'e tek  bir kelime edip selam bile veremedi. Annemde bizi dövdü ama o günü hatırladıkça vurduğu yerler sızlıyor vallahi," dediğimde derin nefesler alıp iç geçirdi. 

"O günden sonra bisiklet yüzü görmedik, sonra da unuttuk gitti zaten," dedim. 

"Hayalinizdeki nasıldı?" diye sorduğunda sırıtmam büyüdü.

"Emir hep kırmız, tekerleklerinde pokemon süsleri olan ben de hep pembe, sepeti olan bir bisiklet hayal etmiştim, çocukluk işte..." bana buruk bir bakış atıp masanın üzerindeki duran elimi alıp avcuma öpücükler kondurdu. 

Biraz daha havadan sudan bahsettikten sonra dans edip sarmaş dolaş salındık çardağın altında.  Kokumuzla soluklanıp nefeslerimizle sevdik tenlerimizi. Yusuf bir an olsun çekmedi ellerini belimden, bir an olsun kaldırmadım başımı boynundan. 

Gecenin ilerleyen saatlerinde çardağı toparlayıp eve geçtik. Yusuf mutfağı temizlerken ben de sincaplara yemek ve su verip biraz yavruları sevdim. İlk başta kaçınsalar da kısa sürede bize alışmışlardı. İçeri geçip Yusuf'a yardım edip mutfağı hızlıca toparladıktan sonra salona geçtik. Kucak kucağa oturup sessizliği paylaştık bir süre. 

"İtalya mı Fransa mı?" diye sorduğunda başımı omzundan kaldırıp yüzüne baktım. 

"Ne?" dediğimde çenemi sevdi.

"Seç birisini," dediğinde heyecanla doğruldum kucağında.

"Tahmin ettiğim şey mi olacak?" dediğimde gülüp başını salladı.

"Aslında şu anda Paris ya da Roma da olacaktık ama dava üstüne dava yığıldı ayarlayamadım bir türlü. Haziran'ın ilk haftası kaçırayım seni seç haydi," dediğinde kucağında kıpırdanıp durdum.

"Ya birden seçemem ki... iyi düşünüp karar vermeliyim," dediğimde güldü.

"Vize sürelerim 20 Haziran da bitecek. Sana pasaport çıkarma, vize alma desen en az bir haftamızı alır. O yüzden sabaha kadar karar vermelisin bence," dediğinde ofladım. Çok heyecanlıydım şu anda. 

"Çok heyecanlandım," dediğimde bu heyecanıma gülüp saçlarımı sevdi.

"Ben de işte burada güzel bir gece hazırlayacaktım güya sana. Vizyon farkımıza bak Allah'ını seversen," dediğimde kahkahalara boğuldu. Yusuf'a aldığım hediyemde evdeydi. 

"Gül gül," dedim gülüşlerinden öperken. 

"Aden," dediğinde "hmm," dedim.

"Çok seviyorum be kızım," dedi. Huzurla gülüp öpücüklerimi arttırdım.

"Seni karşıma çıkarana, gönlüme düşürene şükürler olsun,"  dediğinde alınlarımızı birleştirdim. Gözlerimiz birbirinde kaybolurken parmak uçlarımla sevdim yüzünü.

"Seni seviyorum Yusuf.  İyi ki birbirimize hoş gelmişiz, iyi ki canım olmuşsun. Tuhaf bir sevgi sana hissettiğim. Bu kelimelerle anlatabileceğim bir şey değil. Ama sen bil tamam mı Aden'in Yusuf'unu çok seviyor," dedim.  Yüzümü tutup dudaklarıma yapıştı. Dakikalarca nefessiz kalana kadar tükettik nefeslerimizi.

"Aden," dedi yüzünde miskin bir gülüşle.

"Hımmm," diye mırıldandığımda gülüşü büyüdü. Çenesinde gezinen parmaklarımı sürükleyerek boynuna doğru indirdim. Adem elmasına geldiğimde parmaklarım durdu. Boyuna eğilip o çıkıntıya dudaklarımı bastırdım. Üzerinde doğrulmadan boğazına öpücükler kondurmaya devam ettim.  Ellerini kalçalarıma yaslayıp uzandığı yerden doğruldu. Koltuktan kalktığında  bacaklarımı beline kollarımı da sıkı sıkı boynuna sarıldım.  Odaya geçtiğimizde güneş doğana kadar kopmadık birbirimizden, sabaha karşı birlikte duş alıp sonunda hep olduğu gibi sarmaş dolaş uykuya dalmıştık. 

Şile'den döndüğümüz günün ertesi günü Aslan'ın yer ayırttığı mekana gitmiştik. Ocakbaşına yer ayırtmıştı manyak. Hep birlikte Yusuf'la yıl dönümümüzü kutlamıştık. Aslan bize hediye almış verirken de "benim kadar medeni bir kuma olduğunu sanmıyorum, değerimi bilin," demişti.

Yeni  haftayla birlikte pasaport işlemlerine başlamıştık. Yusuf araya birkaç tanıdığını sokmuş işleri hızlandırmıştı. Tüm günlerimi kütüphanede geçiriyordum. Yine öyle bir günün sonunda eve geldiğimde beni hasta bir Emir karşılamıştı.  Dün gece bazı müzisyen arkadaşlarıyla vakit geçirmiş sürekli buzlu soğuk şeyler içtiğinden hastalanmıştı geri zekalı.

"Anne sen kal yanımda," dedi Emir nazlı nazlı. Yorganı tepesine kadar çekmişti mal birde. 

"At şu yorganı Emir tependen daha da çıkartacak ateşini," dedim azarlayarak. Kaşlarını daha da indirip içli içli nefes alıp verdi ve kısılan sesiyle beni anneme şikayet etti.

"Görüyorsun değil mi anne, bu halimde bile kıskanıp huysuzluk çıkarıyor," dediğinde annem güldü. Kısık sesiyle konuşuyordu birde geri zekalı.

"Haspam ya," dedim göz devirerek. Annem yanına uzanıp yorganı itince anneme sokulup sarıldı. 

"Ele hoş," dediğinde güldüm. Emir bana bakıp dil çıkardıktan sonra "Haydarikom sen de kızınla birlikte oğluna güzel bir makarna yaparsın değil mi?" dedi. Haydar abi omzunu duvara yaslamış gülen gözlerle Emir'e bakıyordu.

"Kardeşinden adam akıllı istersen yaparım oğlum," dediğinde pis pis sırıttım. Emir yenilgiyle bana baktı ve "canım kardeşim, cennet bahçem bana bol soslu makarna yapar mısınız?" dedi.

"Önce çorba içilecek, sonra ilaçlarını alacaksın. Makarnaya da sonra bir el atarız o da belki." dediğimde gözlerini devirdi.

Hainsin kızım hain!" dedi.

"Ben de seni çok seviyorum canım kardeşim," dedikten Haydar abinin koluna girdim ve odadan çıktık. Birlikte mutfağa geçtik. 

"Önce çorbasını yapayım," dediğimde başı012nı salladı. Ben hızlıca çorbayı yaparken o da makarna sosu için kullanılacak malzemeleri hazırlıyordu. Domatesleri doğrarken bir an duraksadı. Ellerini temizledi. Cebinden telefonu çıkarıp şarkı açtı ve telefonunu tezgaha bıraktı.

Çalan şarkılara eşlik ederek devam ediyorduk. Çorbanın altını kısıp kaynayan suya makarnaları bıraktığımda Haydar abi elini uzattı ve "küçük hanım, bu dansı bana lütfeder misiniz?" dedi. Gülerek başımı salladım ve uzattığı elini tuttum. Mutfağın ortasında dans etmeye başladık. Haydar abi beni döndürdükçe gülüşlerim büyüyor evin her yanına yayılıyordu.

Dans etmeye devam ederken kapı çaldı. İstemeye istemeye Haydar abiden ayrıldım ve kapıya ilerledim. Kapıyı açtığımda karşımda Yusuf ve sağ ve solunda büyük ve uzun hediye paketiyle süslenmiş kutuları gördüm.

"Sevgilim, hoş geldin. Bunlar ne? "

"Hoş buldum yavrum, sana ve Emir'e sürpriz! " dedi ve önce kutuları içeri soktuktan sonra kendisi girdi. Sıkıca sarılıp yanaklarından öptüm.

"Ne sürprizi?" dedim heyecanla.

"Görürsün birazdan güzellik," dediğinde dudak büktüm.

"Tüm gün olmayacağım demiştin?" dediğimde sırıttı.

"İşlerim erken bitti, Emir nerede?" dedi.

"Hasta olmuş beyzadem yatıyor." dedim. Gözlerim kutulardaydı. O sıra Haydar abide yanınıza geldi. Yusuf, Haydar abiyle selamlaştıktan sonra bana döndü.

"Ciddi bir şey mi nesi var?" dedi endişeyle.

"Yok ya gece gezmelerinde üşütmüş mal, sesi de kısılmış. Hastayım triplerinde yatıyor şu an, " başını salladı.

"Ben onu kendisine getiririm şimdi," dedi ve Emir'in odasına doğru ilerledi. Şile'den döner dönmez ilk işi Emir ile konuşmak olmuştu Yusuf'un. Konuşmalarını uzaktan izlemiş sonunda birbirlerine sıkıca sarıldıklarında rahata ermiştim. 

"Yusuf bakayım mı kutulara?" dediğimde "hayır, bekle!" dediğinde ofladım. Yusuf odaya girince hızla kutulara yöneldim ama Haydar abi başını hayır diye sallayınca oflayıp kollarımı göğsümde bağladım ve heyecanla Yusuf'un gelmesini beklemeye başladım. Dakikalar sonra Yusuf ve Emir odadan gülüşerek çıktılar. Yusuf, Emir'in omzuna kolunu atmış diğer eliyle Emir'in saçlarını karıştırıyordu.

"Haydi hızlı olun ya çatlayacağım meraktan," dediğimde bakışları bana döndü. Emir bana gözlerini devirirken Yusuf bu heyecanıma güldü. Yanıma geldiklerinde annemde odadan çıkıp yanımıza geldi.

"Salona alalım bunları rahat rahat açarsınız," dedi Yusuf. Bir kutuyu o alırken diğer kutuyu Haydar abi aldı.  Salona geçtiğimizde Yusuf kendi taşıdığı kutuyu Emir'e göstererek  "bu senin,"  dedi. Sonra Haydar abinin yanına gelip diğer kutuyu bana itekledi ve " al bakalım," dedi. Heyecanla ellerimi çırpıp kutuyu tuttum.  Kutunun üzerindeki renk renk fiyonk süslerinde parmaklarımı gezdirdim önce. Sonra tunun yan kısımlarındaki kapaklarını açamaya çalıştım ama beceremedim. Haydar abi bana annemde Emir'e yardım etti. Kutuyu resmen parçalayarak açtığımızda karşımıza çıkan şeyle Emir'le göz göze geldik ve aynı anda mutlulukla çığlık attık. Tabii onun o güzelim sesi kısık olduğundan çok garip bir ses çıkarmıştı. 

Çocukluğumuzda hayalini kurduğumuz bisikletler şu an karşımızdaydı.  Emir'in hep hayalini kurarak uyuduğu kırmızı bisikleti ve benim annemin paçalarına yapışıp alması için yalvardığım pembe bisikleti almıştı Yusuf bize. Dolan gözlerimi ovalayıp Yusuf'a ilerledim ve ona kocaman sarıldım. O kadar mutluydum ki...

"Yusuf," dedim hem ağlayan hem gülen sesimle.

"Yusuf'un canı," dedi gülerek.

"Beğendiniz mi? " dediğinde başımı salladım. Emir'e baktığında Emir bisikletinden zar zor ayrılıp yanımıza geldi ve Yusuf'a sarıldı. Rahat sarılsınlar diye Yusuf'tan ayrıldım ancak Emir kolunu belime sarıp üçümüzün sarılmasını sağladı.  Yusuf  bugünkü bizi  değil de altı yaşındaki Aden'le yedi yaşındaki Emir'i sıkı sıkı sarıp kollarının altına aldı sanki. 

"Ay bozmayan şöyle çekeyim sizi," dedi annem ve yüzümüzde flaş patladı. 

"Ya pokemon çıkartmaları bile var tekerleklerde," dedi yedi yaşına geri dönen Emir.  Bisikletine geri dönüp hülyalı bakışlar eşliğinde parmaklarını gezdirmeye başladı. 

"Benimkinin sepeti var," dedim ve ben de aynı heyecanla tekrar bisikletime döndüm. Toz pembe çok güzel bir bisikletti. Tekerlekleri, zincir kısmı ve direksiyonu beyazdı. İkisi de Yusuf'a anlattığım gibiydi. Tek bir falsosu bile yoktu. 

"Kaskınız, dizlikleriniz, kolluklarınızı da aldım. Onları kullanmadan sürmek yok!" dedi Yusuf. Emir ile tatlı tatlı gülüp Yusuf'a baktık ve aynı anda "tamam anne!" dedik. Onlar bizim bu halimize gülerken Emir'le hevesle bisikleti tamamen kutularından çıkardık.

"Haydi inip sürelim," dedim Emir'e. Emir de hevesle ayaklandığında kırmızı yanakları ve terli alnı dikkatimi çekti. Hasta olduğunu hatırlayınca dudak büktüm.

"Ama hastasın sen, of Emir ya tam zamanını buldun sen de!" dediğimde o da dudak büktü.

"Çemkirme kız oğluma," dedi annem.  Emir keyifle anneme yanaşıp yanağından öptü ve kollarını anneme sardı.

"Hastayım ben cennet bahçem, insan az güzel davranır abisine ama sen hiç! Birde doktor olacaksın cık cık cık." dedi Emir. Ona tip tip bakmakla yetindim.

"Yavrum çok istiyorsan biz inelim sür sen," dedi Yusuf. Omuz silkip ona baktım.

"Emir olmadan olmaz," dedim. Emir olmadan sürmemin tadı tuzu olmazdı ki...

"Kız, kıyamam ben sana," dedi ve bu sefer benim yanıma geldi ve sarıp sarmaladı beni Emir.

"İnip sürelim desem sen izin vermeyeceksin kızım," dedi. Başımı salladım, bisiklet sürerken çarpan rüzgarla daha kötü olurdu.

"Neyse iyileştiğinde süreriz," dediğimde şakağımdan öptü.

"Ya öpüp durma oğlum bizi, yayacaksın hepimize mikroplarını!" diye iteledim. Gülerek geri çekildi ve yüzüme yüzüme hapşırdı.

"Emir!" dedim bağırarak.

"İstemeden oldu cennet bahçem," dedi ve tıpış tıpış annemin yanına geçti tekrar.  

Akşam yemeğinden sonra Yusuf erkenden kalkmıştı. Emir odada yatmaktan sıkıldığından salona yer yaptırmıştı. Hep birlikte televizyon karşısında vakit öldürdükten sonra ben de Emir'in ayak tarafında uyuyakalmıştım. 

"Aden, kızım uyansana..." Emir'in dürtmeleriyle gözlerimi açtığımda başımda dikilen Emir'i fark ettim.

"Sonunda cennet bahçem, günaydın." dediğinde esneyip gerindim.  Salondaki koltukta ayaklı başlı olacak şekilde uyumuştuk en son ama şu anda yatağımdaydım. 

"Salonda değil miydik biz en son ya," dediğime esneyerek doğrulup oturdum.

"Haydar abi taşıdı," dediğinde aydınlandım. 

"Hadi kalk bisiklete binelim," dediğinde gözlerimi ovalayıp kollarımı kaldırıp biraz daha gerindim.

"Olmaz hastasın," dedim ancak şeytan ikimizi de dürtmüştü bir kere. Hızlıca hazırlanıp bisikletler birlikte aşağı indik. Sitenin dışına çıkmadan sürmeye karar verinde bahçe kısmına ilerledik. Yan yana durup birbirimize baktık ve sırıttık.

"Hazır mısın?" dedik aynı anda. Bu halimize gülüp başımızı salladık ve bisiklete bindik.  

İçimizde ukde kalan o iki küçük çocuğun hevesiyle hiç durmadan, yorulmak ne bilmeden saatlerce sürdük bisikleti. Düştük, düştüğümüz yerde durup halimize güldükten sonra tekrar bindik. Susadığımızda eve çıkıp su içtikten sonra tekrar aşağı inip  bisikleti sürmeye devam ettik. Tüm sitede seslerimiz yankılanıyor, yanımızdan geçip gidenler bizi gülerek izliyordu. Sitedeki çocuklarda kendi bisikletleriyle bizim peşimize takılmışlardı.

Akşama doğru aç karnımızla yorgun argın eve çıktığımızda annemden azar yesekte hiç etki etmemişti. Sanki hiç yemek yememiş gibi yemeklere saldırmış elimize yüzüme bulaştırarak yemiş yerken de her tarafı kirletmiştik. Annem küçük çaplı bir sinir krizi geçirince ikimizde odalarımıza kaçmıştık. Kısacık bir duş alıp içeri tekrar geçtiğimde Haydar abi buradaydı. Emir de yanımıza geldiğinde salonda biz Emir'le yan yana annemde Haydar abiyle yan yana oturmuş öylece birbirimize bakıyorduk.

"E konuşun ama," dedi Emir sonunda. Zaten kısık olan sesi daha da kısılmıştı ama bu pek umurunda değildi. Allah'tan ateşi yoktu. 

"Evet, konuşmak için kendimizi hazırlayıp sonra susuyorsunuz," dediğimde birbirlerine baktılar. Annem başını sağa doğru eğip hadi der gibi göz kırptı Haydar abiye.

"Ben sizinle geçmişim hakkında konuşmak istiyorum aslında," dediğinde gerildim. Yusuf'un anlattığı şeyler birer birer zihnimde canlandı. Haydar abinin de kolay bir hayatı olmamıştı, büyük bir ihanete uğramış ağır darbe almıştı. 

"Konuşalım Haydarikom," dedi Emir rahat bir tavırla. Çok fazla konuştuğundan kısa bir öksürük krizini atlatıp su içti.

"Ben nereden başlasam bilemedim şimdi," dediğinde dizlerine yasladığı ellerini tuttum. 

"Sen bizim için çok değerli, çok kıymetlisin Haydar abi. Ne anlatırsan anlat sana olan hislerimizde, görüşümüzde hiç değişmeyecek," dolu dolu olan mavileri parladı, dudaklarına yerleştirdiği tebessümle ellerini tutan ellerimi öptü.

"Cennet bahçem haklı Haydar abi, sen bizim Haydarikomuzsun hep te öyle kalacaksın..." Haydar abi bizden aldığı güçlü peş peşe yutkunup gücünü topladı.

"Ben daha önce bir evlilik geçirdim," dediğinde Emir'in şaşkın bakışlarını görmesem bile hissedebiliyordum.

"Görücü usulü tamamen ailemin isteğiyle olan bir evlilikti. O evlilik pek güzel ilerlemedi ama," dediğinde annem Haydar abinin koluna sarılıp koluna yaslandı. Onları böyle görmek bana o kadar iyi geliyordu ki hem fiziksel olarak  canlanıyor hem de psikolojik olarak güçleniyordum. 

"İhanete uğradım, evli olduğum kadını yakaladım. Hayliyle arbede yaşandı. O arbede sırasında da diğer adamla itişip dururken o kadın aramıza girip ikimizi de itekledi. O dengesini kuramadı ve düştü...." güçlü bir nefes çekti içine.

"Öldü mü?" diye sordu Emir. Haydar abi başını salladı. Üzgündü, gözlerinde bir parça pişmanlık vardı.

"Öldü, ben de hapse girdim. Beş yıl kadar yattım sonra aklandım. Ama olan oldu ne aile kaldı ne başka bir şey. Annemle babamda sırtını dönünce..." dediğinde oturduğum yerden kalkıp yanına oturdum ve annem gidi koluna sarılıp başımı koluna yasladım. 

"Bir kızım vardı, onunda benden olmadığını öğrendim. Her şeye rağmen olsun dedim, benim kızım  o. Ama  beni istemeyince..." devam edemedi.  Kelimeleri boğazına dizildi, ağlamamak için kendini tuttuğu titreyen sesinden belliydi.

"Sıfırdan başladım, İstanbul'a geldim. Kalacak yer bulmak zor oldu tabii. Elde avuçta yok... Çeşit çeşit türlü işlerde çalıştım. Sonra yolum Suna ile kesişti. Sağ olsun o olmasa belimi bu kadar doğrultamaz iyi bir hayat kuramazdım kendime. Siz olmazdınız, en büyük şükrüm bu. Sizsiniz," dedi. Emir de oturduğu yerden kalkıp yanımıza geldi. Önümde oturup başını Haydar abinin dizlerine yasladı. 

"Suna reis hepimize el atmış sağ olsun," dedi Emir gülerek. Öyleydi, zamanında Emir'e uzattığı eli Haydar abye de uzattığı için ona akrşı minnettar hissediuotrdum. 

"Annenize yol arkadaşı size bir abi bir baba olacağım. Beni her şeyimle bilmek sizin hakkınız. Haydar abinizin geçmişi bu. En ufak bir çekinceniz, korkunuz olursa anlarım çocuklar bana açık olabilirsiniz," dedi.

"Bizim senden yana hiçbir çekincemiz, korkumuz yok Haydarikom," dedi Emir. Doğru söylüyordu. Haydar abiden bugüne kadar asla korkmamış hiç çekinmemiştim. Ona tüm kalbimle inanıyor ve güveniyordum. Güvenimde küçük küçücük bir yanılma payı bile yoku.

"Seni çok sevdiğimizi de asla unutma," dediğimde şükredercesine nefesler alıp verdi. Eğilip Emir'in başına sonrasında benim ve annemin alnına birer buse kondurdu. Bizi sıkıca sarıp sarmaladı. 

Aile olmanın, maneviyat olarak bir olmanın sadece kan bağından geçmediğini yüreklerde yer edinmenin DNA'dan daha değerli olduğunu anladığım bir sarılmaydı. Annemin kanından değildim. Onun karnında büyümemiştim ama onun sütünü içmiştim. Haydar abinin kanından değildim  ama olsaydım da en az bu kadar sevgiyle, değerle sarmalanacağımı biliyordum. Emir'le aynı karında değil aynı sokakta büyümüştük. Beni sanki canından bir parçaymışım gibi sevip saymış o küçük boyuyla, çocuk yaşında bile beni her daim koruyup kollamıştı.

Öz ailemle büyümemiştim, bu yaşa kadar çok ağır şeyler yaşamıştım, çok ağlamış çok ağlatmıştım. İsyan etmiş, pes etmiş düşmüş kalkmış ağlaya zırlaya büyümüştüm, büyümüştük. Sadece ben ve Emir değil annemde büyümüştü bizimle birlikte. Belki bizden çok uzakta birbirimizden habersizdik ama Haydar abide yaşadığı onca zorlukla büyümüştü. Büyümüş ve kaderin bizim için çizdiği yolda birbirimizi bulmayı başarmıştık. Aile olmak için aynı kandan aynı genden olmaya gerek olmadığının en güzel örneğiydik. 

Aile olmanın en önemli koşulu sevgiydi. O sevgiyi kuvvetlendiren güvendi, güveni sağlamlaştıran ise sadakatti. Sadakati sonsuz kılanda saygıydı. Birbirimize duyduğumuz saygı sadakatimizi kalıcı kılmış o sadakat güveni sağlamlaştırmış ve geriye en önemli olan sevginin değerini görmemizi sağlamıştı.

* * * 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL