ADEN 71. BÖLÜM DÜNYANIN KIYISINDA
71. DÜNYANIN KIYISINDA
Heyecanı doruklarda yaşayacağımız bir güne uyanmıştık. Haydar abiyle annemin isteme törenini ve nişanını yapacaktık. Annem istemese de Haydar abi diretmişti. Annem ilk evliliğini kaçarak yaptığından evlilik sürecinin keyfine varamamıştı. Hatta gelinlik bile giyinmemişti. Haydar abi bunları bildiğinden annemin hiçbir şeyden geri durmasını istemiyordu. Sabah erkenden evde bir curcuna başlamış dört elden her şeye koşturmaya başlamıştık. Haydar abiye bu gece Toral ailesi eşlik edecekken Uyguroğlu ailesi de tam kadro olarak biz kız tarafıyız diyerek taraflarını belli etmişlerdi.
"Saat kaç?" dedi annem. Allık sürmeye bir son verip anneme döndüm.
"On dakika olmadı anne soralı bir dur Allah için," dediğimde aynadaki yansımalarımız göz göze geldi. Midi boy kalem formunda ince ip askılı lacivert renkte çok şık bir elbise giyinmişti. Gümüş rengi stilettolarıyla ve at kuyruğu toplattırdığı saçlarıyla oldukça tamamlanmış ve şık görünüyordu.
"Hiç bakma öyle," dedim. Oflayıp sıkıntıyla oturduğu puftan kalkıp odanın içinde volta atmaya başladı. Heyecanlı, gergin ve agresifti. Yanına gidip ellerini tutup öptüm.
"Sakin ol anne, her şey çok güzel olacak hiçbir sorun olmayacak." dediğimde iç çekip derin derin nefesler alıp verdi.
"Demesi öyle de, korkuyorum kızım," sıkıca sarıldım anneme. Güzel kokusunu uzun uzun içime çektim.
"Korkma, artık hep güzel günlerimiz olacak anne. Bundan sonrası daha da güzel olacak," dediğimde yanaklarımı sevdi.
"Sen diyorsan olur kızım, sen öyle diyorsan olur." birbirimize tekrar sarıldığımızda kapı tıklatılıp açıldı.
"Kızlar, hazır mısınız?" diyerek içeri Zümrüt Hanım girdi.
"Kız Zümrüt ben çok heyecanlıyım," dedi annem. Zümrüt Hanım gülümseyerek yanımıza gelip annemin omzunu sıvazladı.
"Çok normal, doya doya yaşa o heyecanını. Tadını çıkar bu senin gecen," dedi Zümrüt Hanım.
"Öyle değil mi normal bu heyecanım..." dedi annem. Zümrüt Hanım içten bir gülüşle başını salladı.
"Yemeği akşam hep birlikte yiyeceğiz ama gel bir iki lokma bir şey ye. En azından biraz tatlı ye de bir kendine gel..." annem başını sallayıp onayladı Zümrüt Hanım.
İçeri geçtiğimizde tam boylar ve Yağız Bey salondaydılar. Hepsi jilet gibiydi. Annemle Zümrüt hanım mutfağa geçerken ben de salona geçip Aslan ve Doğu'nun ortasına geçip oturdum. Doğu beni gördüğünden beri ıslık çalıyordu.
"Tamam Doğu anladım çok güzelim," dediğimde hepsinden büyük bir kahkaha yükseldi.
"Maşallah mavişim maşallah. Bu renk sana ayrı bir yakışmış," dedi Baran.
"Değil mi ben de çok beğendim," dedim. Elbiseyi görür görmez karar vermiştim. Su yeşili, mini, drape detaylı bir elbiseydi. Beyaz ipli topuklu ayakkabılarımla tamamlamıştım. Saçlarımı düzleştirmiş ortadan ikiye ayırmıştım. Makyajımı da oldukça sade tutmuştum.
"Çok güzel olmuşsun kız, kime niyet kime kısmet olmasın bu isteme?" dedi Aslan. Aslan'ın dediğiyle hepsinin kaşları çatıldı.
"Bismillah oğlum bismillah," dedi Yağız Bey aksileşerek.
"Vermeyiz kızım seni, savcım çok sürünür haberin olsun," dedi Doğu.
"Kaçarım Doğu ben de," dediğimde Baran'dan tüm evi inletecek bir kahkaha yükseldi. Bana göz kırpıp Doğu'ya 'salaksın oğlum' bakışları attı.
"Aden bize mi soracak sanki oğlum evlenince," dedi gülerek. Eğlenceli ortam bir anda sessizliğe gömüldü. Baran boğazını temizleyip oturuşunu dikleştirdi.
"Yani düğünüm nerede olsun, evim nerede olsun diye danışırım belki, ama söz vermiyorum. Belki..." dedim gülerek.
"Sahi mavişim, sen evini nerede nasıl istediğini bana şimdiden anlat, "dediğinde ona döndüm. Müteahhitliğini konuşturacaktı anlaşılan.
"Bak bak nasıl büyüdü mavişleri, heyecanlandın mı kız?" dediğinde elimin tersini karnına geçirdim.
"Neden anlatmam gerekiyor?" dediğimde pis pis sırıttı.
Aslan sorularıma inatla cevap vermezken ben de sonunda pes ettim. Oturmaya devam ederken Güneş, Emir ve Kerem yanımıza geldiler. Emir bir türlü ne giyineceğine karar veremediğinden Güneş'i esir almıştı. Kerem de kütüphaneye kapanmıştı gelir gelmez.
"Abla, ben de kravat takmasam olur mu?" dedi Kerem. Emir hiç sevmediğinden bugün de takmamıştı.
"Takma bebeğim böyle de çok yakışıklısın," dediğimde rahat bir nefes verdi. Kravatını çözmem için yanıma geldiğinde önce yanaklarını mıncırdım. Kravatını çözdüğümde yıllar sonra özgürlüğüne kavuşan mahkumlar gibi rahatladı. Emir'le Güneş'e kaydı bakışlarım. Güneş bu aralar turuncu rengi aşkına tutulduğundan turuncu bir elbise giyinmiş saçlarını su dalgası yapmıştı. Emir siyah bir kot üzerine beyaz gömleğini geçirmiş o kadarla yetinmişti. Örülü saçları her zamanki gibi yerli yerindeydi.
"Annem tatlı krizine girmez inşallah," dedi Emir. Arkama dönüp mutfağa baktığımda annemlerin karşılıklı oturmuş baklava yediklerini gördüm. Aç karınlarına şerbet komasına gireceklerdi.
"Emir git durdur şunları sonumuz hastane de bitecek yoksa," dediğimde Emir anında mutfağa geçti. Ben durdurur diye beklerken oturup onlara eşlik etmeye başladı. Emir şerbetin kaynasın Emir!
"Salak bu çocuk ya yemin ediyorum mal," diye homurdandım. Kalkıp yanlarına gittiğimde hepsini bir bakışımla tatlıdan uzaklaştırdım. Emir anında homurdanmaya başlayınca "aç karnınıza şerbet doldurdunuz sakıncalı, ayrıca şaşkınlıklar içerisindeyim," diyerek Zümrüt Hanım'a baktım. Elindeki çatalı bırakıp bir peçete aldı ve ellerine bulaşan şerbeti temizledi.
"Öyle kaptırmışız," dediğinde kıkırdadım.
"Haydi haydi yeter bu kadar, bize bir şey kalmayacak," dedim. İçeri geçtiğimizde daha oturmamışken kapı çaldı. Annem heyecan ve panikle kapıya baktı.
"Geldiler, ama çok erken daha!" dediğinde "sakinleş anne," dedi Güneş.
"Aynen anne sakin," dedi Emir de.
"Ay sakinleş sakinleş deyip durmayın çocuk mu doğuruyorum da sakin olayım Allah Allah!" diye birden yükselen annemle gülmemek için alt dudağımı kemirdim resmen. Güneş'in de benden farkı yoktu. Annem soluklanıp kapıya ilerlediğinde bizde peşinden ilerledik. Annem en önde hemen ardından sırasıyla ben, Emir ve Güneş beklerken diğerleri biraz uzağımızda kapının açılmasını bekliyorduk.
"Anne, haydi..." dedi Emir sabırsızlıkla. Annem sert bakışlarını önce Emir'e ondan da bize sektirdi. Kapı bir kez daha çalınca annem sonunda gözlerini bizden çekip sonunda kapıyı açtık. Sadece Emir'in kahkahası tüm antrede yankılandı. Tam boylar peş peşe gülmemek için boğazlarını temizlerken ilk tepki Zümrüt Hanım'dan geldi.
"Anne?" dedi şaşkınlıkla. Ahsen Yadigar tam karşımızdaydı. Yanında Uyguroğlu ailesinin şoförlerinden bir tanesi vardı.
"İyi akşamlar," dedi Ahsen Hanım her zamanki burnundan kıl aldırmayan tavrıyla.
"İyi, iyi akşamlar," dedi annem şaşkınlıkla. Bu akşam için Ahsen Hanım'ı da davet etmiştik ancak kendisi gelmeyeceğini söylemişti. Şimdi burada olmasına şaşırmamız normaldi.
"Ahsen Hanım teyzeciğim hoş geldiniz sefalar getirdiniz buyurun," dedi Emir. Şerefsiz şimdiden aşırı eğlenmeye başlamıştı. Annem anında toparlanıp Ahsen Hanım'ı içeri davet etti. Salonda sessizlik içerisinde oturuyorduk. Zümrüt Hanım annesine bakışlar atarken tam boylar kaçak bakışlarla ikisini izliyordu.
"Bir şey içer misiniz?" diye sorduğumda bakışları beni buldu. Mavi gözleri baştan aşağı beni süzdükten sonra "su rica edeyim," dediğinde başımı sallayıp mutfağa geçtim. Büyük bir bardağa su doldurup yanında peçeteyle birlikte yanına gidip uzattım. Emir de peşimden Ahsen Hanım'ın önüne sehpa bıraktı.
O suyunu içerken kapı bir kez daha çaldı. Annem yine bir heyecanla ayağa kalktı ve kapıya yürüdü. Bizde peşinden ilerledik. Annem saçını, elbisesini düzletip bize aktı. Gözlerimiz kesiştiğinde başımı salladım. Peş peşe derin nefesler alıp verdi.
"Hoş geldiniz," diyerek açtı kapıyı annem. En önde elinde çiçek buketleri ve çikolatasıyla Haydar abi, Hemen yanında ise Yusuflar vardı. Annesinin kucağındaki Yusuf Ali'nin üzerinde takım elbiseyi görünce yumuş yumuş oldum. İçeri girdiklerinde Haydar abi büyük buketi anneme diğer iki küçük buketi bana ve Güneş'e verdi. Çikolatayı Emir alırken Sefa abilerde içeri girdi. Yusuf Ali'yi kucağıma alıp öpücüklere boğmaya başladığımda Yusuf yanıma gelip kolunu omzuma attı. Hep birlikte salona geçtiğimizde herkes yerleşmişti. Yusuf, Ahsen Hanım'ın elini öpüp alnına yasladıktan sonra Aslan'ın yanına geçerken ben de hemen annemle Emir'in yanına geçip oturdum.
"Hoş geldiniz," dedik tekrardan. Cevap hep bir ağızdan geldi. Haydar abi çok heyecanlı görünüyordu. Ellerini sürekli ovuşturuyor gözlerini annemden ayıramıyordu. Annem diye demiyorum ama hatun alev ateşti.
"E daha daha nasılsınız?" diyerek ortamdaki tuhaf sessizliği bozdu Emir.
"İyiyiz çok şükür Emirciğim, sizler nasılsınız?" dedi Sema abla tüm naifliğiyle.
"Nasıl olalım Sema sultanım, kız evi burukluğu var üzerimizde," dediğinde tam boylarda gür bir kahkaha koptu.
"Babamların çok selamı var, malum davaydı, Merdo'ydu derken gelemediler. Düğünde inşallah hep bir arada olacağız," dedi Sefa. Dün hem Tahir hem de Yavuz dedemler ayrı ayrı arayıp gelemeyeceklerini söylemişlerdi. Önümüzdeki ay Ali ve Esma Toral'ın ölümünün kaza olarak değil r cinayet davası olarak ilk duruşması görülecekti ve davalı olan aile oldukça saldırgan davranıyordu.
"Konuştuk bizde, daha güzel günlerimizde olacak o zaman yanımızda olurlar eminim," dedi annem. Bundan hiçbirimizin şüphesi yoktu.
"Ahsen Hanım teyzeciğim, keyfiniz yerinde inşallah?" diyerek bu sefer Ahsen Hanım'a sataştı Emir. Ahsen Hanım burnun ucundaki gözlüğünü itekleyip Emir baktı.
"Adın neydi senin?" dediğinde Emir sırıttı.
" Adım Emir ama sizin bu damadınızla ki kendisi benim kayın babacığım olacak ve bu torunlarınız bana değişik derler," dediğinde gülmemek için dudaklarımı dişledim. Ulan Emir ulan Emir!
"Sevdiğimiz bir değişik ama," dedi Doğu gülerek. Emir sırıtarak ona bakıp göz kırptı. İkisinin arasında sıkı bir arkadaşlık bağı oluşmuştu. Hatta aralarından su sızmıyor bile diyebilirdik.
"Belli herkes birbirini çok seviyor," dedi Ahsen Hanım. Bakışları bana kaydığında gözlerimi kaçırmadan ona baktım. Sessiz sakindi ama her an patlayacak gibi bir hali vardı. Hoş bu hallerine bir anlam da veremiyordum. Babaannemler, dedemlerle kıyasladığımda karşıma çıkan tek sonuç mutsuzluktu. Ahsen Hanım mutsuzdu ve bu mutsuzluğunun acısını çevresinden çıkarmaktan geri durmuyordu.
Akşam çok güzel, sıcak bir sohbet ortamında devam ederken annemin ve Haydar abinin heyecanı, gerginliği artıyor gibiydi. Sefa abi, Yağız Bey'le koyu bir sohbetin içindeyken Sema ablalarda annemle ilgileniyorlardı. Yusuf Ali kucağımda uyumuştu. Onu yatırmak için odama geçtim. Yatağın ortasına yatırıp üzerini örttükten sonra etrafını yastıklarla çevreledim. İçeriye geçtiğimde yerime oturmayıp ayakta durdum. Boğazımı temizlediğimde bakışlar beni buldu. Sefa abiye baktığımda başını sallayıp oturuşunu dikleştirdi.
"Evet," dedi araya girerek. Haydar abi ters bakışlarıyla ona baktığında Sefa abi 'ne' der gibi başını salladı. Onların bu hali yüzümde bir tebessüm oluşturdu. Annem heyecanla yerinde kıpırdandığında yanına gidip arkasına geçerek ellerimi omzuna yasladım.
"Sebebi ziyaretimiz malum," diyerek konuya giriş yaptı Sefa abi. Emir durur mu durmaz!
"Malum mu o da ne?" diyerek Sefa abinin sözünü kesti Emir. Haydar abinin sert bakışları anında buldu Emir'i.
"Ben sana sonra güzelce anlatacağım malumun ne demek olduğunu," dedi Haydar abi sıkılın dişlerinin arasından. Emir daha da keyiflendi.
"Tamam reis, sen nasıl istersen," diyerek Haydar abiye göz kırptı. Sefa abi boğazını temizleyip Emir'e ters ters baktıktan sonra konuşmaya başladı.
"Aşk güzel şey," dedi. Sema ablaya bakıp gülümsedi. Bakışlarım Yusuf'a kaydı, o da bana bakıyordu. Aşk güzeldi, sevmek sevilmek daha da güzeldi.
"Haydar ve Filiz de bu aşktan nasibini aldı." Sefa abini gülerek söylediklerine hepimiz tebessüm ettik. Sefa abi iç çekti.
"Çocuklar," diyerek bana ve Emir'e baktı Sefa abi.
"Annenizin sizler için ne denli kıymetli olduğunu biliyorum. Birbirinize olan bağınız, düşkünlüğünüz, sevginiz beni her zaman etkilemiştir," dedi. Annemin omuzlarını sıvazladım. Emir oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi ve bir kolunu belime sarıp diğer elini benim gibi annemin omzuna yasladı.
"Annenizi en az sizin kadar çok sevecek, onu el üstünde tutacak, kıymetini değerini her zaman bilecek bir adam var yanımda. " Haydar abiye kaydı bakışlarım, onun bakışları annemdeydi. Çocukken çok imrendiğim bir sahneyi yaşıyordum şu anda. Annelerine aşka bakan babalara sahip çocukları hep kıskanırken şimdi ben de öyle bir anın içerisindeydim.
"Annenizi Allah'ın emri peygamberin kavliyle Haydar'a istiyoruz," dediğinde Emir'le birbirimize baktık. Gözlerim dolup çenem titrerken Emir yanağımdan bir makas alıp sırıttı ve Sefa abilere döndü.
"Oğlumuzun işi gücü var mı?" diye birden sorduğunda Yusufların oturduğu kısımdan kıkırdamalar yükseldi. Annem başını bize çevirirken Haydar abi, Emir'e kötü bakışlarından attı.
"Var, işi gücü var oğlum merak etme," dedi Sefa abi. O da şu anda en az Emir kadar keyif alıyordu.
"İçkisi, kumarı yoktur umarım. Hayır yani bu yaştan sonra karakollardan, pavyonlardan adam toplamayalım," dediğinde bana da bir gülme geldi. Haydar abi ve annem dışında hepimiz gülüyorduk. Ahsen Hanım'ın yüzünde bile bir tebessüm vardı.
"Yok oğlum yok," dedi Haydar abi. Emir'i sesiyle dövüyordu resmen ama Emir'e hiçbir şekilde işlemiyordu.
"Emir haklı ama Filiz sultan bizim kıymetlimiz öyle hemen veremeyiz," dedi Doğu Emir'e destek çıkarak. Emir aldığı destekle omuzlarını dikleştirdi.
"Haydar Beyciğim, sizin maaşınız annemin benzinini karşılayabilecek mi?" dediğinde Güneş'le kendimizi tutamadan güldük.
"Emir, sonra hatırlat bana oğlum ben senin deponu doldurayım," dedi Haydar abi.
"Lama cimi yok Haydarikom, karşılar mı karşılamaz mı?" dedi Emir devam ederek.
"Karşılar Emir, karşılar oğlum. Annene de sizde yeterim çok şükür," dedi Haydar abi. Daha da dikleşip boynunu kütletti.
"Peki," dedi Emir. Yüzündeki sırıtış tebessüme döndü. Alaycı tavrı bir yana bırakıp ciddileşti.
"Anneme çok iyi bir yol arkadaşı olacağına eminim," dedi Emir. Derin bir nefes alıp göğsünü şişirecek kadar iç çekti. Kolunu omzuma sarıp beni yamacına çekti.
"Bana ve Aden'e de çok iyi bir yol arkadaşı olacağının, her daim yanımızda ve arkamızda olacağının, bize baba olacağının sözünü verebilir misin?" dediğinde sol gözümden bir damla yaş akıp gitti. Dakikalar önceki eğlenceli anın yerini ağır bir duygusallık almıştı. Herkes durmuş Haydar abiye ve bize bakarken gözüm Yağız Bey'e kaydı. Yüzünden okunan pişmanlığı, acısı kırılgan duran tebessümünde saklıydı.
"Her zaman sebebi ve sonucu ne olursa olsun her durumda hemen yanınızda olacağıma, sizi asla yüzüstü bırakmayacağıma, bana olan güveninizi ve sevginizi sarsmayacağıma söz veriyorum," dedi Haydar abi. Bakışlarımı ona çevirdim. Gözlerim gözlerine değdiği an huzurla saf bir güvenle daha da dikleştirdim omuzlarımı. Babam yoktu belki ama Haydar abim... Vardı!
"O zaman," dedi Emir ve bana baktı. Başımı salladığımda başımdan tutup beni göğsüne yasladı.
"Annemizle evlenebilirsin Haydarikom," dedi Emir. Haydar abi rahat bir nefes verip bakışlarının annemden bize kaydırdı. Bize başını sallayıp göz kırptı.
"O zaman kahvelerimizi içebiliriz," dedi Sema abla. Annem anında ayaklanırken Güneş'le birlikte peşinden ilerledik. O Haydar abinin kahvesini yaparken Güneş'le bizde diğerlerine kahveyi yaptık. Ben Yusuflara kahveleri dağıtırken Güneş'te Sefa abilere dağıttı. Annem Haydar abisini kahvesini verdikten sonra yerine geçip oturdu.
"Ben de içsem kahve?" diyen Kerem'le hepimiz gülüştük. Doğu bir yudum aldığı kahvesini Kerem'e uzattı. Kerem hevesle fincanı alıp ilk yudumu aldığında yüzünü ekşitti. Fincanı tekrar Doğu'ya uzattığında hepimiz onun bu tatlı hallerine gülüyorduk. Tatlı içecekler seven Kerem'in, Doğu'nun acı kahvesini içmesi sürpriz olurdu zaten.
"Dolapta meyve suyu var ablacığım," dediğimde mutfağa koşarak gitti.
"Damat bey, fondip isteriz haberin olsun," dedi Aslan gülerek. Haydar abi gülüp fincanını kavradı. Anneme çapkın bir bakış atıp kahveyi bir dikişte bitirdi. Gaza gelip alkışladığımda diğerleri de bana eşlik etti. Haydar abi yüzünü hiç ekşitmeden suyunu da içti.
Yüzükleri takmak için ayaklandığımızda yemek masasındaki yüzük tepsisini alıp yanlarına gittim. Annem ve Haydar abi yan yana ayaktaydılar. Ahsen Hanım dışında hepimiz ayaklanmıştık.
Annemin yanında Güneş'le yan yana durduk. Sefa abi yanımıza gelip tepsiden kurdeleli yüzükleri aldı. Dua edip "hayırlı uğurlu olsun," dedikten sonra yüzükleri taktı. Alkışlar havada uçuşurken ben bu anları gülerek izliyordum. Sefa abi makası aldığı sırada Emir araya girdi.
"Kesmiyor o makas, kesmiyor!" dediğinde Yusuf, Emir'i ensesinden tutup yanına çekti. Haydar abi ve Sefa abi tepsiye iki yüzlük bıraktılar. Sefa abi, Emir'e dönüp gömleğinin cebine de bir iki yüzlük sıkıştırdı.
"Allah bereket versin," dedi Emir sırıtarak.
"Ama zenginin cimrisi hiç çekilmiyor arkadaş," dediğinde Sefa abi Emir'e ter ters baktı. Yusuf kendi cebinden cüzdanını çıkarıp tepsiye yüzlük ve iki yüzlükten oluşan küçük bir tomar bıraktı. Sonra da Emir'in cebine de tepsiye bıraktığı kadar para sıkıştırdı. Emir para koparmanın mutluluğunu çok kısa yaşadık. Sonrasında gömleğinin cebindeki parayı alıp Kerem'in pantolonunun cebine koydu. Güneş'e tepsideki paraları işaret ettiğimde o da paraları alıp Kerem'e verdi.
"Küçük olmak harika," dedi Kerem gülerek.
Kurdele kesildiğinde alkışlar tekrar yükseldi. Haydar abi annemin alnından öptükten sonra sıkıca sarıldılar birbirlerine. Tebrikler havada uçuşurken kendimi geri çektim. Onları uzaktan izlerken annemin mutlulukla parlayan yüzüne dalıp gittim. Kendimi bildiğim andan beri annemle olan anılarım geçip gitti gözlerimin önünden. O mutsuz, yüzü hep asık, kızıyla zar zor ilgilenen kadın yoktu artık karşımda. İyileşmiş, hayatın değerini anlamış, bana ve Emir'e hayalimden de öte bir anne olmayı başarmıştı. Şimdiyse henüz on sekizindeyken gerçekleştirdiği evliliğin yükünden, kötü anılarından çok uzakta gerçek bir birlikteliğin ilk adımını atıyordu. Annem seviliyordu, annem seviyordu ve mutluydu...
"Aden," dalıp gittiğim yerden Yusuf'un sesiyle sıyrıldım. Önümde durmuş bana bakıyordu. Ona baktığımda yüzümü avuçlayıp alnımı ve burnumun ucunu öptü.
"Bu gözyaşları mutluluktan sanırım," dediğinde yüzümdeki ıslaklığı fark ettim. Ağladığımın farkında bile değildim. Baş parmakları gözaltlarımı silerken usulca başımı salladım. Mutluluktandı... Yusuf'un şefkatli bakışlarında huzurla nefeslendim.
"Hep mutlu olsun," diye fısıldadım. Yusuf buruk bir gülüşle beni sinesine çekti.
"Aden," dedi bu sefer annem. Bakışlarım Yusuf'tan anneme kaydı. Bana kollarını açtığında gülümsedim. Yusuf'u arkamda bırakıp anneme ilerledim ve kollarının arasına girdim. Sıkıca sardık birbirimizi.
"Mutlu ol anne, hep çok mutlu ol," dedim. Titrek nefesi gözlerimi daha da doldurunca ağlamamak için derin nefesler alıp verdim. Sarıldıktan sonra geri çekildik. Ben onun o benim yüzümü avuçladı. Dillerimiz değil gözlerimiz konuştu. Annemle birlikte atlattığımız onca sene aramızdaki bir perdeye yansıdı sanki. Sonra o perdeye Emir yansıdı. Hayatımıza, hikayemize, ömrümüze sonsuza dek dahil oldu. Onun hemen ardından da Haydar abi belirdi o perdede...
"Annemi salsan mı artık," dedi Emir duygusallığımızı bozmak adına. Ona dönüp dil çıkardıktan sonra Haydar abiye döndüm. Ellerini önünde kavuşturmuş parlayan gözleriyle annemle bizi izliyordu.
"Haydarikom," diyerek göğsüne sığındım. Kollarını omzuma sarıp başımın üstünü peş peşe öpüp sırtımı sıvazladı.
"Annemi hep mutlu et, onu çok sev tamam mı?" dedi fısıldayarak.
"Hem anneni hem sizi çok sevip çok mutlu edeceğim, Haydariko sözü!" dediğinde başımı göğsünden gülerek kaldırdım. Verdiği o söze sıkı sıkıya tutundum.
"Hoş geldin..." dediğimde gülümsemesi büyüdü. Gerçekten de hoş gelmişti. Hayatımıza sızışı yavaş olmuştu ama köklerini sağlam atmıştı. Bizi o güvenli kollarıyla, büyük kalbiyle sarıp sarmalamış kollarının altında güvenle tutuyordu. Hoş gelmişti, iyi ki gelmişti.
"Hoş buldum kızım, çok hoş buldum..."
Akşamın devamında fotoğraf çekinmiş ardından yemek masasına geçmiştik. Masada Nikah tarihini konuşmuş ve ileriye dönük sohbetler etmiştik. Gecenin sonunda biz bize kaldığımızda Haydar abiyi göndermemiş gecenin geç saatlerine kadar birlikte vakit geçirmiştik.
Nişanın üzerinden iki gün geçmişti. Annemin iki gündür ayakları yerden kesilmiş haldeydi ta ki benim İtalya olayım tekrar hortlayana kadar. İlk söylediğimde izin vermemiş sürekli söylenmişti ama araya Emir'i ve Haydar abiyi sokmuş onların sayesinde izin vermesini sağlamıştım. İzin almama gerek yoktu lakin annemi yok sayıp kafama göre hareket etmek onu incitebilirdi.
"Anne sen gidip nişanlınla görüşsene özlemedin mi?" dedim bıkkınlıkla. Saatlerdir bir valizi hazırlayamamıştım. Başımda durmuş, valize koyduğum her şeye laf edip karışıyordu.
"Bana bak izin verdim diye hemen şey etme bana," dedi annem. İzin vermesi oldukça uzun sürmüştü hanımefendinin.
"Tamam anneciğim, tamam canım anam tamam!" dedim. Tam çemkirecekken kapı çaldı. Annem kapıya açmak için odadan çıktığında kendimi halının üzerine bıraktım. Hiçbir şey yapmadan yorulmuştum resmen.
"Ben geldim," diye tüm neşesiyle bağırarak içeri girdi Güneş. Sonunda be bacım sonunda! Doğrulup oturduğumda elindeki üzerinde büyük markaların isimleri olan torbaları yatağın üzerine bıraktı. Yanıma gelip yanaklarımdan öptükten sonra hemen arkasındaki anneme döndü.
"Anne, bana baklava yapar mısın lütfen. Regl oldum dün geceden beri rüyalarımda anne baklavası görüyorum. O güzel ellerinle şu güzel kızlarına yap bir baklava," dediğinde annemin bakışları bana kaydı.
"Sen de şıracı oluyorsun galiba," dedi annem ve odadan çıktı. Annemin çıkmasıyla ikimizde gürültüyle nefesimizi bıraktık.
"Yordu ama," dediğimde sırıttı. Yatağa bıraktığı torbaları kucağına alıp yanıma oturdu.
"Sana İtalya için ciciler getirdim, siparişlerinde burada..." dediğinde heyecanla torbalara uzandım. Annem yanımdan bir türlü gitmediğinden İtalya için aldığım çoğu iç çamaşırımı, elbiselerimi bir türlü valize koyamamış nerede saçma sapan kıyafet varsa tıkmıştım resmen valizin içine. Ben o kıyafetleri çıkartırken Güneş'te torbaların içindekileri çıkarıyordu.
"Bak bunu geçen hafta almıştım ama malum ben de memeye dair hiçbir şey yok hiç güzel durmadı. Sen de efsane olur." dediğinde başımı kaldırıp gösterdiği elbiseye baktım. Turunç tonlarında saten, ip askılı mini bir elbiseydi. Göğüs kısmı dökümlüydü. Arkasını çevirdiğinde ağzım açık kaldı. Dekolteli ve oldukça iddialı bir parçaydı.
"Çok güzel bu," dedim hayranlıkla. Başını salladı, dudaklarını büküp elbiseyi bağrına bastı. Sonra havaya kaldırıp bana doğrulttu.
"Bebeklerimi normalde kimseyle paylaşmam ama bu elbisenin hakkını ancak sen veririsin, tabii birde kız kardeş kontenjanın var," gülerek elindeki elbiseyi alıp ayağa kalktım. Odanın kapısını açıp koridora bir göz attım. Annemin mutfakta olduğuna dair sesleri duyunca odaya geri girip elbiseyi hızlıca üzerime geçirdim. Elbise tüm vücudumu sarmıştı ve benim giyindiğim kısalıktan dahi daha kısaydı. Sırtı tamamen açıktı ve sol kısım büzgülüydü. Elbise o kadar güzeldi ki... Güneş arkamdan ıslık çalarken aynadan göz göze geldik.
"Elbise çok güzel de benim giyemeyeceğim kadar kısa ve açık gün ışığım," dediğimde gözlerini devirdi.
"Kısa falan değil. Çok güzel oldu vallahi. Yusuf abimin aklı başından gider," dedikten sonra valizin yanındaki topuklu ayakkabılardan ince bantlı taşlı olan topukluyu bana uzattı.
"Giyinmişsin bunları, güzel bir saç makyaj. Çıkmışsınız yemeğe... Gerçi yemek mi yersiniz birbirinizi mi bilemeyeceğim ama," dedi gülerek.
"Güneş!" gülüp omuz silkti.
"Göğüslerime baksana, vallahi ben bunu giyersem Yusuf'la kavga ederiz," dediğimde ofladı. Elbise ikinci bir deri gibi sarmıştı bedenimi. Büyük göğüslerim elbisenin hakkını veriyordu ancak çok göze çarpıyordu.
"Sevişmekten vakit bulup kavga ederseniz büyük başarı olur," dedi gülerek.
"Güneş," dedim sinirle gülerek. Gülerek bana bakıp boğazını temizledi.
" Tamam tamam! Bak sana ne aldım," diyerek karton torbanın içinden Victoria's Secret marka kutular çıkardı. Kutuları bana uzattığında yanına yatağa oturdum. Kutuları açtığımda gözlerim iri iri açıldı.
"Güneş bunlar ne?" dediğimde "gel beni parçalayarak sev çamaşırlarım," dedi. Sonra yüzünü asıp iç geçirdi. "Ah ah, benim hödük sevgilim çok utangaç olmasa ben neler neler giyerim de çocuğuma kıyamıyorum," dediğinde yüzümü ekşittim. Kardeşlerimi erotik hayallerin içinde düşünemiyordum.
"Sen kırmızı seviyorsun diye çoğunluğunu kırmızı aldım. Mavi, yeşil ve siyahta var ama," dediğinde iç çamaşırlarından gözlerimi zar zor alıp Güneş'e baktım.
"Çok güzeller," dediğimde sırıttı. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp "bana bak daha demin dediğim şeye takılma sakın. Lütfen bunlara harcadığım paralar çöp olmasın tamam mı bebeğim, enişteciğim bunları düzgünce çıkarsın üzerinden," dediğinde bacağına sertçe vurdum.
"Ahh, Ya Aden acıdı!" dedi bacağını ovalayarak.
Üzerimi değiştirdikten sonra valizi hazırlamaya koyulduk. Güneş bu olayı kendisine görev edinerek koca valizi kendisi hazırlardı. Koyduğu her parçayı birbiriyle tamamlayıp nasıl giyinip hangi çantayı, ayakkabıyı kullanmam gerektiğini anlattı.
"Bari bir pantolon koysaydın," dediğimde sırıttı. Kapakları açık dolaptan bir tane siyah kot bir tanede yüksel bel mavi kot palazzo pantolonlarımdan birisini yerleştirdi.
"Sağ ol ya," dediğimde "rica ederim bebeğim ne demek," dedi.
Valiz olayını tamamladıktan sonra odadan çıktık. Annem hâlâ baklava yapıyordu. Yanına gittiğimizde bize yandan bakışlar attı. Oklavaya sardığı son hamuru büzüp borcama yerleştirdikten sonra fırına yöneldi. Tekrar bize döndüğünde bir bana bir Güneş'e baktıktan sonra tezgaha yaslandı.
"Bana bakın ikinizde ayağınızı denk alın vallahi koca kızlar demem döverim sizi," dediğinde Güneş'le bakıştık.
"Ne yaptık biz şimdi anne?" dedi Güneş. Annem Güneş'e cevap vermedi. Bize son kez baktıktan sonra mutfaktan çıkıp salona geçti. televizyonun karşısındaki koltuğa oturup televizyonu açtı. Güneş annemin bu gerginliğini anlamadığından bana bakıp "hayırdır?" diye sordu.
"Dün gece Yusuf'la konuşmamı duydu," dedim fısıldayarak. Bir yandan da annemi izliyordum göz ucuyla.
"Ne duydu?" dedi Güneş sessizce. Buzdolabından kendisine bir soda çıkarıp tekrar karşıma geçti.
"Yusuf'a hazırlıksız gelme dediğimi," dediğimde kafasına diktiği sodayı püskürttü. Ada tezgahın üzeri soda olurken öksürük krizinin ortasında irileşmiş gözlerle bana baktı. Elbette onunda aklına annemin aklına gelen şey gelmişti.
"Aden şaka yapıyorsun," dedi gülmemek için kendisini zor tutuyordu.
"Gülme Güneş, sakın gülme!" desem de güldü. Bozulan sinirlerimle ben de gülünce kahkahalarını serbest bıraktı.
Akşama kadar Güneş'le vakit geçirdik. Akşam Haydar abinin de olduğu akşam yemeğinde düğün hakkında sohbet ettik. Annem nikah yeter dese de biz bir nikahla yetinmeyecektik. İtalya'dan döndükten sonra Emir ve Güneş'le birlikte düğün işine el atacaktık. Ertesi erkenden uyandım. Güneş'i uyandırmamaya çalışarak hazırlandım, odadan çıkmadan Güneş'i öpüp valizimle birlikte odadan çıktım. Kapıyı kapattıktan sonra Emir'in odasına geçtim. Onu da öpüp üstünü örttükten sonra odasından çıktım. Salan kısmına geçtiğimde valizi dış kapının önüne bırakıp salona geçeceğim sırada annemin mutfakta olduğunu fark ettim.
"Anne, günaydın..." diyerek yanına ilerledim. Elindeki işi bırakıp bana döndü.
"Günaydın annem," dedi. Kendime bir bardak su doldurup içtim.
"Bu saatte neden uyandın?" dediğimde bana yandan bakışlar attı.
"Yolcu edeceğim seni, aç aça gitmeyin diye de sandviç yaptım. Yusuf'a da söyle yok saat çok erken deyip yememezlik yapmasın. Yesin mutlaka," dediğinde yumuşacık oldum.
"Tamam reis," dedim.
"Beni sürekli ara, haberdar et. Aklım kalır sen de," dediğinde başımı salladım. Bardağı tezgaha bırakıp kollarımı beline sarıp yanağını öptükten sonra başımı omzuna yasladım.
"Ararım, hem merak etme Yusuf bir an olsun yalnız bırakmaz beni," dedim.
"Kız bana bak sakın el alemin ülkesine gidiyorum annemin ruhu duymaz diye abuk sabuk şeyler yapma vallahi yediririm sana takunyayı," dediğinde gülecek gibi olsam da kendimi anında toparladım. Annem yediğim bokları öğrense büyük ihtimalle beni takunyaya dövmekten öldürecekti.
"Merak etme anneciğim, ölmeye hiç niyetim yok," dedim.
Yusuf geldiğinde annemle vedalaşıp aşağı indim. Havalimanına giderken annemin hazırladığı sandviçleri hem kendim yiyip hem de Yusuf'a yedirdim. Havalimanına geldiğimizde çok beklememiş işlemleri hızlıca hallettikten sonra uçağa geçmiştik.
İtalya'ya inince Yusuf'un gelmeden kiraladığı arabanın işlemlerini hallettikten sonra otele geçtik. Roma'nın merkezinde, birçok tarihin eserin çevrelediği bir otele rezervasyon yaptırmıştık. Otele gidene kadar geçip gittiğimiz her yolu heyecanla incelemiş Yusuf'a bin türlü soru sormuştum. Otele geldiğimizde bizi çok güler yüzlü çalışanlar karşıladı. Otelin üçüncü katında, çift kişilik odaya yerleştik. Otel tertemizdi, özellikle temiz ve güzel kokusu beni tatmin etmişti.
Odaya girdiğimiz gibi kendimi yatağa attım. Ellerimi beyaz nevresimlerin üzerinde gezdirip memnuniyetle iç geçirdim. Yusuf'la İtalya da dolu dolu geçireceğim yedi günü hatırlayınca uzandığım yerde keyifle kudurdum resmen.
*"Grazie, buona giornata," dediğini duydum Yusuf'un. Valizlerimizi taşıyan çalışanla konuşuyordu büyük ihtimalle. Ayak seslerini duyduğumda dirseklerimin üzerinde doğruldum. Yusuf gömleğinin düğmelerini çöze çöze bana doğru ilerliyordu. Yataktan sarkan ayaklarımı sallayarak ıslık çaldım. Gömleğini çıkardıktan sonra hafifçe silkeleyip gelişi güzel katladıktan sonra yatağa bırakıp yanıma geldi ve üzerime eğildi.
"Yorgunluğun ne durumda güzelliğim, uyuyalım istersen?" dediğinde "cık," dedim.
"Yorgun değilim ama bir duşa hayır demem, tabii sana da hayır demem. Çarpılırım maazallah!" dediğimde güldü. Boynuma sulu öpücükler kondurduktan sonra doğrulup ellerimden tuttu ve beni yataktan kaldırdı. O banyoya ilerlerken bende valizlerimizden bornozlarımızı çıkarttım. Banyodan sonra kıyafetleri dolaba yerleştirdim.
Yusuf'un yanına geçtiğimde çoktan duşa kabine girmişti. Bornozlarımızı ve saç havlularımızı banyo tezgahına bıraktım. Otelde de vardı ama titiz yanım ağır bastığından onları hiç kullanmayacağımı biliyordum.
"Yavrum, gel haydi..." dedi Yusuf. Soyunup yanına girdim. Yusuf anında kollarını belime sarıp beni yamacına çekti. Islanıp yüzüme yapışan saçlarımı iteleyip sırtımda gezdirdi parmaklarını.
"Hemen uzamış saçların," dedi. Sırtımdaki parmakları saçlarımın uçlarını sevdi.
"Hımmm," dedim dokunuşlarından mest olmuş bir halde. Dudakları çenemdeki yuvasına kavuştuğunda uzun uzun öptü. Çenemden yanağıma, yanağımdan dudaklarıma ulaştı nefesi. Sıcak suyun altında tükettik birbirimizi. Ben onu, o beni yıkadıktan sonra çıktık. Üzerimizi giyinmeden yatakta uzanıp keyif yaptık. Birden uyku çökünce yataktan kalktım. Uyursam koca gün çöpe giderdi. Yataktan kalktığımda Yusuf beni yattığım yere yayıldı.
"Yusuf, kalk sen de haydi. Giyinip çıkalım, sokak sokak gezeceğiz bugün..." dediğimde gözleri kapalı olsa da gülümsedi. Planımızı gelmeden yapmıştık. İlk gün kendimize çok yüklenmeden sadece sokaklarda yürüyecek ve yemek yiyecektik. Diğer günlerde tarihi yapıları, müzeleri, galerileri gezecektik.
"Yusuf," dedim uzatarak. Açık valizlerimizden kendime beyaz elbisemle spor ayakkabılarımı çıkardım. Yusuf'a da mavi tişörtle kot pantolonunu çıkarttıktan sonra valizleri dolaba yerleştirdim. İşim bitince Yusuf'a baktım.
"Yusuf, uyudun değil mi?" dediğimde mırıldandı. Yanına gidip yanağını peş peşe öpüp nefesimi kulağına, boynuna üfledim.
"Tamam, kalktım..." dedi esneyerek. Doğrulup gerindikten sonra uykulu gözlerle bana baktı.
"Ben sana dedim o kadar yüklenme kendine diye," dediğimde "senin için, bizim için vakit yaratmam gerekiyordu," dedi. Tatilde kafası rahat etsin, arayan olmasın diye ekstra mesai yapmıştı. Yüzünü tutup her yanına buseler kondurduktan sonra ellerinden tutup yataktan kaldırdım.
Birlikte hazırlandıktan sonra sonunda İtalya sokaklarına çıktık. Yusuf daha önce defalarca kez geldiğinden Roma'yı avcunun içi gibi biliyordu. Otelin civarından çok uzaklaşmadan sokaklarda el ele cirit attık. Kalabalık ve canlı sokakları vardı, hemen her yerde bir restoran ya da dondurma dükkanları vardı.
"Pizza mı makarna mı?" diye sordu Yusuf.
"Pizza," dedim direkt. Düşünmeme bile gerek yoktu. Önce pizza yiyecektim. Diğerlerini sonra yesem de olurdu. Yusuf beni Roma'nın ara sokaklarında bulunan çok tatlı küçük bir pizzacıya getirdi. Mekanın adı Pizzeria La Boccaccıa idi.
*"Cıao," çalışanlara merhaba diyerek dükkana girdik. Oldukça güler yüzlü ve seri hızlı çalışan insanlardı. Yusuf pizza şefiyle sohbet ederken ben de pizzaları inceliyordum. İtalya da Roma pizzası ve Napoli pizzası olarak iki çeşit pizza vardı. Roma pizzası genellikle kara ve aşırı ince hamurlu oluyordu.
"Hepsinden birer dilim söyledim," diyen Yusuf'a döndüm. Gülerek bana bakıyordu.
"Küçük dilimleri merak etme, denersin hepsini. Sana kalsa direkt margarita isteyeceksin," dedi. Doğru diyordu, pizza da hep margarikti tercih ederdim. Burada da para boşa gitmesin belki diğerlerini beğenmem diye margarita söyleyecektim ama benim canım sevgilim benden önce davranmıştı.
Pizzaların hazırlanışını beklerken annemi aradım. Bir iki dakika konuştuktan sonra kapattık. Pizzalarımızı aldıktan sonra mekanın dışındaki masalardan birisine geçip oturduk. Yusuf pizzaları tam önüme bırakıp geriye yaslandı.
"Başla bakalım," dediğinde elim direkt margaritaya gitti ama Yusuf elime vurup benden önce o dilimi alıp iki lokmada yedi.
"Yasak sana margarita buradan döneceğimiz gün yiyeceksin sadece," dudak büküp rastgele bir dilim alıp yemeye başladım. Yedikçe yemeye başladığımda Yusuf'un keyfi daha da yerine geldi. Manyak adam ben yedikçe mutlu oluyordu resmen. Pizzaları birlikte bitirdikten sonra sokak gezmelerimize devam ettik. Yemek yediğim için canlanmış cıvıl cıvıl olmuştum. Gördüğüm her güzel köşede Yusuf'la fotoğraf çekiniyorduk. Hava kararmış, sokaklar daha da hareketlenmişti. Dondurmalarımızı alıp bir köşeye oturduk.
"Yoruldum," dediğimde gülerek bana baktı. Kendi dondurmasını uzattı. Bir parçasını yiyip gülerek ona baktım. Kendi dondurmamı ona uzattığımda çenemden tutup dudaklarımdan öptü.
"Güzelmiş," dedi gülerek. Dudaklarına bulaşan dondurmayı baş parmağımla silip çenesinden öptüm.
"Şapşal," dedim onun gibi gülerek.
Akşam çok geç olmadan otele geri döndük. Sırayla duş aldıktan sonra direkt yatağa geçtik. Erken uyanmanın, uçak yolculuğunun ve sokak gezmelerimizin yorgunluğunu yatağa girince fark ettim. Yusuf'a sokulup koluna sarınarak uyku moduna geçtim.
Ertesi gün erkenden kalkıp hazırlandık. Güneş'in seçimlerinden mavi elbisemi ve sandaletlerimi giyindim. Hafif bir makyaj ve açık saçlarımla hazırdım. Otelin terasında kahvaltı ettik. İlk durağımız Kolezyum'du. Erkenden gittiğimiz için sıranın başlarındaydık. Kolezyum, dünyanın yedi harikalarından bir tanesiydi. Antik Roma döneminin en önemli, ünlü tiyatrosuydu. Gladyatörlerin savaştığı, antik mitoloji dramalarının yapıldığı çok köklü bir tarihi eserdi.
Kolezyum'a girdiğimizde rehber eşliğinde her bölümünü büyük bir hayranlıkla gezdim. Rehberin anlattıklarını kaçırmamaya çalışsam da fotoğraf çekmekten yapının güzelliğine dalıp gitmeden duramıyordum. Neyse ki Yusuf kaçırdığım şeyleri bana anlatıyordu. Kolezyum'dan sonra Pantheon Tapınağı'na geçtik. Burası, Tüm Tanrıların Tapınağı olarak bilinen bir yapıydı. Hükümdarların, sanatçıların, mimarların mezarlarıyla doluydu. Yapının içine girdiğimde hayranlığım ve şaşkınlığım kat kat artmıştı.
Tapınaktan ayrıldıktan sonra yemek yemek için bir restorana geçtik. Makarnamı ayıla bayıla yedikten sonra mayışıp kalmıştım. Yusuf benim bu hallerimle aşırı eğleniyor her halimi ya videoya alıyor ya da fotoğraflıyordu.
"Sanırım sırf makarnası ve pizzası için bile burada yaşayabilirim," dedim mest olmuşçasına. Kendi makarnam yetmemiş Yusuf'un tabağına da dadanmıştım.
"Söyleyelim mi bir tabak daha?" dediğinde dolu ağzımla ona baktım. Gülerek halimi izliyordu. Başımı hayır anlamında sallayıp lokmamı çiğneyip yuttum. Yusuf peçete alıp ağzımı yüzümü sildi. Çocuğu gibiydim şu an resmen.
"Yok doydum, sosları çok iyi ama dayanamıyorum. Ekmek banıp yemelik tam," önündeki tabağını alıp benim önüme bıraktıktan sonra garsondan ekmek istedi. Garson şaşkın bakışlarıyla yanımızdan ayrıldığında Yusuf'la birbirimize bakıp güldük. İtalya da olmuş olmam Türk olduğum gerçeğini değiştirmiyordu.
Restorandan çıktıktan sonra Trevi Çeşmesi'ne gittik. Aşk çeşmesi olarak anılan bu yer dilek dileyenlerle doluydu. Yusuf birkaç poz fotoğrafımı çekip kendi sosyal medyasında paylaştı. Çeşmenin her tarafını inceledikten sonra dilek ritüeli için hazırdım. Çeşmeye arkamı dönüp dileğimi tuttuktan sonra sağ elimle tuttuğum bozuk parayı sol omzumun üzerinden çeşmeye attım.
"Haydi sen de," dedim Yusuf'a. Pek istekli olmasa da beni kırmadı ve dilek tuttu.
"Şimdi nereye?" dedim heyecanla.
"Bugünlük yeter bebeğim, çok yorulmaman taraftarıyım," dediğinde çapkın bakışlarının yakaladım.
"Neden çok yorulmamam lazım ki, gezmeye geldik sonuçta..." dediğimde sırıttı. Yanıma gelip kollarını belime sarıp burnunu burnuma sürtüp dudaklarıma kısa bir öpücük kondurdu.
"Ben de biraz özlediğim yerlerde gezinmeliyim," dediğinde onun gibi sırıttım. Alt dudağını ısırarak öptüm.
"Öyle olsun madem," dedim.
Trevi Çeşmesinden sonra mağazalara dadandık. Herkese bir şeyler aldıktan sonra kendimi tamamen Emir için alışverişe verdim. Kıyafetlerin dışında ayakkabı, şapka bakınıyordum. Herkese bir hediye almaktan mutlu oluyordum ancak Emir ayrıydı. Ona ne alırsam alayım, ne verirsem vereyim az geliyormuş gibi hissettiğimden sürekli elim ona bir şeyler almaya gidiyordu.
"Aden, yetmez mi sence? " diyen Yusuf'la elimdeki kot ceketten gözlerimi ayırmadan Yusuf'a döndüm. Akşam olduğu halde alışveriş yapmaya devam ediyorduk. Gerçi ben alışveriş yapıyor, Yusuf'u peşimden sürüklüyordum. Yorulmuş ve bıkmış görünüyordu.
"Bunu da alalım, bitti..." dedim. Yani en azından bugünlük bu kadar yeterdi. Herkese bir iki parça bir şeyler almıştık ama konu Emir, Kerem ve Yusuf Ali'ye gelince kendimi sınırlandırmadan birçok şey almıştım. Biriktirdiğim paramın çoğunu bugün yemiştim.
Ellerimiz dolu dolu otele geri döndük. Akşam yemeği için Yusuf'un rezervasyon yaptırdığı lüks bir restorana gidecektik. Birlikte hızlıca duş aldıktan Yusuf giyeceği kıyafetlerini hazırladıktan sonra kendisini yatağa bıraktı. Ben hazırlanana kadar dinlenecekti. Hazırlanmak için banyoya geçtim.
Güneş'in artık benim olan turuncu elbisesini giyinecektim. Biraz tereddütlü olsam da giyinecektim. İddialı bir makyaj yapıp gözlerimi ön plana çıkardım. Saçlarımı dağınıkça ensemde toplayıp sadece Sefa abini hediyesi olan kolyemle kombinimi tamamladım. Elbiseyi ardından topuklu ayakkabılarımı giyindikten sonra parfümümü boca ettim ve arttık hazırdım. Aynadan kendime son kez göz atıp banyodan çıktım. Yusuf çok giyinmiş elleri cebinde pencerenin önünde durmuş dışarıyı izliyordu.
"Sevgilim ben hazırım," dediğimde bana döndü. İrileşen gözleriyle beni baştan aşağı süzerken dudaklarının sol köşesi kıvrıldı. Islık çaldığında yerimde kıpırdandım.
"Güzel miyim?" dedim beklentiyle. Yanıma gelip sol elini yanağıma yasladı. Gözlerini kapatıp biraz yüzüme eğildi ve kokumu uzun uzun soludu.
"Çok... Çok güzelsin. Seni ilk gördüğümden beri 'hayatında gördüğün en güzel şey bu kadın Yusuf, ' diyorum kendime ve bunu yüzünü her gördüğümde, fotoğraflarına her baktığımda yineliyorum . Ve sen her seferinde bu tezi çürütüp o enlerin başına sürekli yeni bir en koyuyorsun. Sen benim hayatımda görüp görebileceğim en en en en güzel şeysin," dedi. Dolu dolu olan gözlerimi kırpıştırıp yüzümü avcuna yasladım.
"Yusuf," dedim şükredercesine. Adı her seferinde dudaklarımdan dua eder gibi, taparcasına çıkıyordu.
"Yusuf'un canı," dedi. Burnumun ucunu öpüp alnının alnıma yasladı.
"Seni çok seviyorum sevgilim ve her defasında iyi ki sen diyorum," dediğimde usulca birleştirdi dudaklarımızı.
"Çok, çok seviyorum kadın," dedi.
Restorana geçtiğimizde cam kenarında Kolezyum'a bakan bir masaya yerleştik. Restoran çok şık ve bir o kadar antik ve modern bir havaya sahipti. Tavanları ikonalarla tasarlanmıştı. Girişin iki yanında Afrodit heykeli varken restoranın silindir formlu kolanları mermerden yapılmış sarmaşıklarla sarınmıştı.
"Çok güzel," dedim. Gözlerimi tavandan ayıramıyordum.
"İlk geldiğimde ben de senin gibiydim, insanın uzanıp seyredesi geliyor," dedi Yusuf.
Siparişlerimizi verdikten sonra yemeklerimiz gelene kadar gezdiğimiz yerlerin kritiğini yaptık. Yusuf'a merak ettiklerimi heyecanla soruyor o da hiç sıkılmadan beni cevaplıyordu. Yemeklerimiz geldiğinde sohbetimizi bölmeden yedik yemeğimizi, ben yine kendi yemeğimle yetinmediğimden Yusuf'un yemeğini de tattım. Onun yemeğini tırtıklamayı huy edinmiştim resmen. Tatlılarımız geldiğinde kendi tatlımdan bir parça yedikten sonra Yusuf'un önüne bıraktım. iki gündür hayvan gibi sürekli dondurma yediğimden canım tatlı çok istemiyordu. Yusuf iki tatlıyı da yerken çantamdan ilk yıl dönümümüzün hediyesini çıkardım.
"İlk senemizin anısına," dedikten sonra kutuyu önüne bıraktım. Lokmasını yutup dudaklarını sildi. Şaşkın bir gülüş vardı yüzünden. Şile de ve sonrasında ona hediye vermediğimden büyük ihtimalle almadığımı düşünmüştü.
"Sen yurt dışı deyince ben de burada vermek istedim," dedim açıklama yaparak. Hediyesini açtığında yüzünde daha da şaşkın bir ifade belirdi.
"Yavrum," dediğinde ne diyeceğini tahmin ettiğimden "hediyenin üzümü yenir bağı sorulmaz sevgilim, güle güle kullan." dediğimde gülerek başını salladı. Saati kutusundan çıkarıp incelemeye başladı. Yusuf'un tek lüksü saatleriydi. Bir sevdiklerine birde saatlerine para harcadığında hesap kitap yapmazdı.
"Çok güzel," dedi. Şu an resmen saatiyle aşk yaşıyordu. Tamamen siyah, metal parçaları bronzdu. Arkasındaysa Yusuf'un Can'ından 25.05 ∞ yazıyordu. O yazıyı gördüğünde ban baktı.
"Yusuf'un Canı," dedi ve iç çekti. Elini uzattığında tuttum. Önce avucumun içine peş peşe sonra da elimin üstüne buseler kondurdu.
"Teşekkür ederim güzelliğim, yıllarımız daim olsun..." dediğinde "amin," dedim. O bana aşkla bakıp elimi öpmeye devam ederken Trevi Çeşmesi'nde dilediğim dileği bir kez daha tekrarladım. Allah'ım yollarımızı hiç ayırma, ömrümüzün sonuna kadar hep böyle sevgi dolu kalalım.
"Hayret, Aslan'dan not falan yok..." dediğinde tüm restoranda yankılanan bir kahkaha attım.
"Anlaşma yaptık diyelim," dediğimde güldü. Saati alırken sevgililer gününde olduğu gibi bana yardımcı olmuştu her mana da. Ancak bize kendi hediyesini de aldığından benim hediyeme salça olmamıştı.
Restorandan çıktıktan sonra gecenin karanlığında sokaklarda sarmaş dolaş yürüdük. Durup gecenin gürültüsünü müzik sayıp dans ettik, sıkı sıkı sarılıp ulu orta yerde çekinmeden uzun uzun öpüştük.
"Sanırım bir an önce otele gitmemiz lazım," dediğimde gülerek başını salladı. Dudaklarımdan son kez güçlü bir öpücük çaldıktan sonra arabaya geçip kısa sürede otele ulaştık. Odaya çıkana kadar tamamen Yusuf'a yaslıydım.
Odaya girdiğimizde Yusuf önden geçmem için yol açtı. Odaya girip yatak odasına ilerlediğimde yatağın başında durdum. Yusuf'un omuzlarıma bıraktığı ceketini çıkarıp yatağa bıraktım ve eğilip topuklularımı çıkardım. Doğrulduğumda hemen arkamda Yusuf'un varlığını hissettim. Aramız bir iki adımlık mesafe vardı.
"Bu elbise çok güzel, sana da çok yakışmış," dedi. Parmaklarının sırtı çıplak belimde geziniyordu.
"Ama," dediğimde nefesini ensemde hissettim.
"Tehlikeli, fazla tehlikeli bir elbise yavrum," dedi kulağıma fısıldayarak. Aramızdaki mesafeyi kapatıp bir elini karnıma sarıp diğer elini sol omzuma çıkardı. Parmakları elbisemin askısında gidip gelirken dudaklarını boynuma yasladı.
"Kıyafetlerine asla karışmam, haddim de değil zaten güzelliğim. Ama giyinirken benim kalbin durumunu unutmamalısın zira güzelliğin böyle iddialı kıyafetlerle birleştiğinde benim nabız aşırı yükseliyor," dediğinde onun gibi benimde nabzım yükselmeye başladı. Karnımdaki eli çıplak bacağımda gezinmeye başlayınca parmak uçlarımla yükselip başımı omzuna yasladım. Elbisenin sol askısını indirip omuz başımdan boynuma kadar ıslak öpücükler kondurdu.
"Sana güzel görünmek istedim," dediğimde etimi dişlerinin arasında ezdi.
"Sen bana hep güzelsin yavrum, sen en berbat halim diye sıfatlandırdığın anlarında bile benim için çok güzelsin..." nefes nefese soluklandım. Bana olan sevgisini böyle dile getirip benim ondaki yerimi bana gösterdikçe ona olan sevgimde aşkımda büyüdükçe büyüyordu. Çok seviyordu, çok seviyordum. Çok sevecektik...
"Sen daha güzelsin ama! Kalbin, ruhun, hele o yüzün," dedim gülerek. Bazen ders çalışmaktan sıkılınca Yusuf'un fotoğrafını açıp dakikalarca güzel yüzünü izliyordum.
"Senin yanında ben çirkin kalıyorum yavrum," dediğinde gözlerimi devirdim. Yusuf yakışıklılığını kabul etmedikçe beni delirtiyordu. Isırdığı yerleri öperken elbisenin sağ askısını da indirdi. Elbiseyi sıyırıp ayaklarımın dibine düşürürken ellerini bedenimde gezdirip göğüslerimi kavradı.
"Aden Hanım izninizle gezintime başlamak istiyorum," gülüp ona döndüm ve kollarımı boynuna sardım.
"Başlayabilirsiniz Yusuf Bey..."
Beyaz gömleğinin düğmelerini hiç acele etmeden çözdüm. Omuzlarından sıyırıp yere bıraktıktan sonra kemerini çözüp hemen gömleğin üzerine bıraktım. Pantolonunun düğmesini çözüp fermuarını indirdikten sonra dudaklarına kapandım. Belimden kucaklayıp yatağın ortasına bıraktı beni. Bacaklarımı aralayıp arasına yerleşti. Kasıklarımdan öpmeye başlayıp göğüslerime kadar geldi. O göğüslerimde gezintisine devam ederken bacaklarımı beline sardım. Islak dil darbeleri, sıcak nefesi, tenimi hoyratça seven ellerinin dokunuşlarına bıraktım kendimi.
Dudakları göğüslerimde oyalanırken sol eli usulca aramızdan süzülüp iç çamaşırımın üzerinden kadınlığımı avuçladı. Aralıklı dudaklarımın arasında gürültü bir nefes çekip tırnaklarımı tenine bastırdım. Bir eli kadınlığımda diğer eli göğsümdeyken nefesimin teklemesi normaldi bence.
"Güzelliğim benim, güzel bebeğim..." diye fısıldadı tenime. Göğüs oluğuma baskın ıslak bir öpücük kondurup orada soluklandı. Yüzünü yüzüme hizaladığında kollarımı boynuna dolayıp dudaklarına asıldım. Sert başlayan öpüşmemiz daha sertleşip vahşi bir hal almıştı. Dudaklarımın arasına sıcak dili dilime çarptığında ikimizde ihtiyaçla inledik. Dişleri dilimin üzerinde sert ısırışlarının izini bırakırken ellerim ensesinde, yüzünde kollarının her yanında gezindi.
Kadınlığımda gezinen parmakları dokunuşlarından sırılsıklam olan çamaşırımı yırtarak bacaklarımdan sıyırıp attı. "Vahşi Yusuf demek ha, sevdim bunu!" dediğimde gülerek nefeslendi. Burnumun ucunu ısırdıktan sonra dudaklarıma güçlü bir öpücük kondurup çeneme oradan da boynuma kaydı. Hareketleri her saniye daha da sertleşiyordu.
Dudakları bedenimde kayıp kasıklarıma kadar geldiğinde dizleri üzerinde doğrulup bacaklarımı iyice iki yana açıp dizlerimin altından kollarını geçirip beni ters geçirdi. "Yusuf!" dedim şaşkınlıkla gülerek. Üzerime eğilip saçlarımı avcunda topladıktan sonra omuz başlarımı öpüp omurgam boyunca ıslak buseler kondurdu sırtıma. Elleri göğüslerimi acıtarak avuçladı. Sırtımı boydan boya tekrar öpüp boynuma gömüldü ve tüm ağırlığını bedenime yaslayarak beni yatakla kendi arasında sıkıştırdı.
"Yusuf," diye nefes nefes inlediğimde sol göğsümdeki elini tenimi okşayarak kasıklarıma götürüp kadınlığımı okşamaya başladı. Nefes nefese dirseklerimin üzerinde doğrulduğumda Yusuf kulak mememi ısırıp hareketlerini hızlandırdı. Birbirine yaslı bedenlerimizin nabzı da teri de birbirine karışırken sertliğini bacak arama sürtüyordu.
"Titriyorsun," kulağımı yalayıp geçen nefesi tüylerimi diken diken ediyordu. Elleri arasında titrememem imkansızdı.
Yatağın başucunda duran yastıklarından birisine uzanıp aldıktan sonra kolunu karnıma sarıp beni yükseltti. Yastığı karnımın altına koyduktan sonra dizlerimi kırıp üzerinde durmamı sağladı. Başımı ona çevirdiğimde dudaklarımı ısırarak öpüp geri çekildi ve iç çamaşırını çıkardı. Üzerime tekrar eğilip belimin ortasına ıslak darbeler bıraktı ve dudakları bacaklarıma süzüldü. Bacaklarımın her yanında gezinen dudakları bacak arama kaydığında kadınlığıma çarpan ılık nefesiyle kasıldım. Kadınlığımdaki ıslaklığı parmaklarıyla yaydıktan sonra dudaklarını o ıslaklıkla buluşturdu. Dakikalarca bana eziyet etmekten çekinmeden hoyrat bir arzuyla tüketti beni.
Adını durmadan inliyordum. Ben inledikçe dil darbelerinin arasına dişleri karışıyor tepe noktama ısırıklar bırakıyordu. Nabzım boğazımda atarken nefesim tekliyordu ama yine de yetmiyor gibi hissediyordum. Yusuf'a karşı hissettiğim doyumsuzluğum ne yaparsa dinmeyecek gibi geliyordu.
"Yavrum, iyi misin?" diye alayla sorduğunda sırıtarak başımı ona çevirdim.
"Çok," dedim uzatarak. Değildim, şuurumu kaybetmemek için direniyordum.
İçime iki parmağını peş peşe içime yolladığında dudaklarımı birbirine bastırıp inlememi bastırdım. İki parmağı git gel yaparken baş parmağı beni okşamakla meşguldü. "Eğer," dedim nefes nefese.
"Eğer sana dokunurken beni kısıtlarsan... Ah!" üçüncü parmağı da içimde yer aldığında nefesim kesildi.
"Ne yaparsın?" dedi. Parmakları kadınlığımda cirit atarken gövdesini sırtımla birleştirip yüzünü yüzüme eğdi.
"Immm, Yusuf..." ben inledikçe gözleri kararıyordu. Parmaklarının hızı git gide arttığında yüzümü yatağa gömüp boğuk çığlıklar attım.
"Rahatla yavrum," diyerek kulağıma fısıldadı Yusuf. Nefes nefese kendimi bıraktığımda titremelerimi kontrol edemiyordum. Uyuşan bacaklarım yoğun bir hissizlik yaşarken karnım kasılmaktan ağrıyordu. Yusuf boynuma, omzuma çeneme ıslak buselerini tekrar konduruyordu. Yüzümü ona çevirdiğimde yüzünde beni tatmin etmenin memnuniyeti vardı. Bacağıma yaslı olan sertliğini hissettiğimde dizlerimin üzerinde doğruldum.
"Eğer sana dokunmama izin vermezsen gezintin yarıda kalır sevgilim," derken gözlerimi gözlerinden bir an olsun ayırmadım.
"Bak sen, tehdit ha?" dedi gülerek.
Uzandığı yerden doğrulup benim gibi dizlerinin üzerinde durdu. Yüzümü avuçladıktan sonra dudaklarımı ıslattığı dudaklarıyla öpüp geri çekildi ve yatağın tam ortasına sırtüstü uzanıp ellerini başının altına birleştirdi. Keyifle ıslık çalmaya başladığında dizlerimin üzerinde yanına yürüdüm ve bir bacağımı diğer tarafa atıp karnına oturdum.
"Yavrum dalıp gittin?" göğsümdeki bakışlarımı yüzüne çevirdim. Yüzündeki şapşal sırıtışa gözlerimi devirip üzerine eğildim ve burnunun ucuna hafif bir buse kondurduktan sonra dudaklarına saldırdım. Bel boşluğumdaki elleri kalçalarıma kayıp sertçe avuçladı. Dudaklarını ısırdıktan sonra boynuna kaydım. Boynuna, boğazına, omuzlarına izler bıraktıktan sonra göğsüne oradan da karın kaslarına kadar ıslak darbeler bıraktım.
Doğrulup gözlerine bakarak dizlerimin üzerinde geri geri giderek dizlerinin üzerine oturdum ve erkekliğini avuçladım. Önce diliyle dudaklarını ıslattı sonra yavaşça yutkundu. Ereksiyon halindeki erkekliği avcumun içinde büyümeye devam ederken Yusuf dirseklerinin üzerinde doğruldu.
"Sevgilim, iyi misin?" diye sorduğumda yutkunuşları hızlandı. Cevap vermeyişi sırıtmama neden olurken kasıklarında önce dilimi sonrada dudaklarımı gezdirdikten sonra hâlâ avcumun arasında okşadığım erkekliğine nefesimi üfledim.
"Aden!" diye dişlerinin arasından inlediğinde bu sefer keyifle gülen bendim. Gözlerimi gözlerinden çekmeden onun bana yaptığının aynısını yaptım ve en mahrem yerini dudaklarımla keşfettim. Yusuf ilk anda büyük ihtimalle yaşadığı hazzın şokuyla kalakalırken onu bu hallerine içten içe güldüm. Dudaklarımın arasında daha da büyüyen erkekliğine dişlerimi geçirdiğimde "Aden!" diye acıyla inledi.
Derin derin nefesler alıp verdi. Başını geriye atıp kendisini yaşadığı hazzın kollarına bıraktı. İlk defa deneyimlediğimiz bu hazların etkisi geçip giden her saniye de daha da artıyordu.
"Yeter, yeter yavrum dayanamayacağım," diyerek beni kendisinden uzaklaştırıp koltuk altlarımdan tuttu ve yatağa yatırdı. Nefes nefese çıplak bedenimi izlerken beni aniden yine ters çevirdi.
"Dizlerinin üzerinde dur yavrum," dedi. Dediğini yaptıktan sonra dizlerimi araladı ve bacaklarımın arasına yerleşti. Karnımın altına yine bir yastık yerleştirdikten sonra eliyle sırtıma bastırıp gövdemi yastığa yasladı. Gövdesini sırtıma yasladıktan sonra kulağımın arkasını öptü ve bedenlerimizi sert bir darbeyle kavuşturdu. Onu bu pozisyonda tamamen içimde hissederken daha yoğun bir hazla dolup taştım. Ellerini belime sıkıca sardıktan sonra hızlı ve sert darbelerle bütünlüğümüzü devam ettirdi.
Göğsünü sırtımdan ayırıp doğrulduğunda hızı daha arttı. Hem kendini bana itiyor hem de beni kendisine çekiyordu. İnleyerek başımı geriye attığımda göğsünü tekrar sırtıma yasladı ve üzerime abandı. Saçlarımı avuçlarında toplayıp başımı kendisine çevirdi ve dudaklarıma dadandı. Odanın içinde birbirine çarpan tenlerimizin ve tükenen nefeslerimizin sesi yankı yaparken Yusuf kendisiyle birlikte beni de doğrulttu. Nefes nefese durduğumuzda erkekliği içimdeydi. Dilini boynumda boydan boya gezdirdikten sonra kulak mememi dişledi.
"Hareket et yavrum," dediğinde yutkundum. Elleri göğüslerimi sıkıca avuçlayıp yoğururken komutunu yineledi.
"Hareket et Aden," dediğinde ellerimi ellerinin üzerine yasladım ve dediğini yapmaya koyuldum. O arkamda sabit dururken ben gidip gelmeye başladım. Yavaş başlayan hareketlerim gittikçe hızlanırken Yusuf bitişik olan bedenlerimizi biraz ayırdı. Alnını enseme yasladığında nefes nefeseydi.
"Güzelliğin öyle büyülüyor ki beni, seni böyle izlemek..." dediğinde yutkunuşlarım aniydi. Ben Yusuf'un gözleri önünde birbirimizi bütünlerken onun bu anı izlemesi...
Yorulduğumdan hareketlerim yavaşlayınca Yusuf beni tekrar uzandırdı iki eliyle bedenimi kavrayıp kendini bana hizaladı ve tekrar sert bir giriş yaptı. Ellerimin üzerinde durup soluklanırken tir tir titrememize rağmen nasıl hâlâ yığılmadığımızı anlayamadım.
Saçlarımı avucuna toplayıp tatlı tatlı çekiştirirken "Yusuf," diye inleyip dişlerimi koluma geçirdim. Üzerime abanıp boynuma dişlerine geçirip bir eliyle göğsümü diğer eliyle tepe noktamı okşamaya başladığında gözlerimi açık tutmaz bir hale geldim. Hızı artıkça yatağın gıcırtısı da bedenlerimizin çıkardığı seslere karışmaya başladı.
Sona yaklaştıkça benim inlemelerim etrafımızı sararken Yusuf'un hırıltılı nefesleri darbeleri hızlanıp sertleştikçe çoğalıyordu. Birbirimizin bedenlerinde haz dalgasında bir kıyıdan bir kıyıya savrulurken Yusuf nefes nefese "siktir..." dedi. Kesik kesik solurken dişlerini bu kez omzuma geçirdi. Hem dayanamıyor hem de bitmesin istiyordu. Benimde ondan bir farkım yoktu ancak daha fazla dayanamıyordum.
Onun hızına ben de eşlik etmeye başladığımda benim inlemelerime onunda inlemeleri karıştı. "Hayır, hayır..." dese de kendisini frenlemek yerine daha da hızlanmıştı. Daha fazla dayanamayıp peş peşe kuvvetli darbelerle kendini bıraktığında hemen peşinden sona ulaştım.
Yan yana yatağa yığıldık. Bacaklarımın hissizliği devam ederken kollarımı yastığın altından geçirip başımı yasladım. Yusuf bana dönüp yüzüme yapışan saçlarımı parmak uçlarıyla kulağımın arkasına iliştirdikten sonra parmaklarını yüzümden sırtıma sürükledi.
"O kadar güzelsin ki..." diye mırıldandı. "En en en güzelsin."
Terli tenime dudaklarını yaslayıp çillerimi öptükten sonra beni göğsüne çekip kollarını omuzlarıma sardı. Kollarımı sıkıca beline sarıp göğsüne küçük buseler kondurdum. Terden sırılsıklam olan saçlarımı avcunda toplayıp "yıkayayım mı seni?" dedi.
Banyo yaptıktan sonra kucak kucağa uyuduk. Devam eden günlerde Roma'nın hemen her yerini geziyor, yeni tatlar keşfedip her kafeden kahve içiyorduk ve durmadan sevişiyorduk. Yusuf'un yanı sıra ben de korunmaya başlamıştım. Roma maceramızı beş günde bitirip Napoli oradan da Venedik'e geçtik. İtalya'yı doya doya yaşadıktan sonra dönüş vaktimiz gelmişti.
Havalimanında uçağa geçeceğimiz zaman Yusuf'un benim adıma yanlış bilet alması ve benim kendimi Paris uçağında bulmam onun ise İstanbul uçağına binmesinin şokundaydım. Yusuf'un "hay Allah, o zaman sen Paris'e geç sevgilim iner inmez oradan bilet ayarlarız bu bilet boşuna yanmasın!" demesinin şaşkınlığını yaşıyordum. İtiraz ettiğimde Yusuf uzun uzun bilet bakmıştı lakin ne kendi bineceği uçakta ne yarına kadar İstanbul uçağında boş yer yoktu. Bana " Paris'e geçersin güzelliğim, önce bir otel ayarlarız sonra uçuş var mı bakarız," demiş ve kendi uçağının anonsunu duyunca beni öpüp arkasına bakmadan kendi kontrol noktasına geçmişti. Onun bu hali karşısında gerçek bir şok yaşarken ne yapacağımı bilemeden Paris uçağına binmiştim.
Paris' e indiğimde valimizi aldıktan sonra dış hatlar çıkışına ilerledim. Yusuf'a içimden saydırıp dururken etrafıma da bakınmaktan geri durmuyordum. Gereksiz yere gerilmiştim. Dış hatlardan çıktığımda gelenleri karşılayanların olduğu kısmına geldiğimde ne yapacağımı bilemeden olduğum yerde durdum. Tek başıma yolculuk yapmayı hiç sevmezken şu anda bir başıma Paris'te olduğuma inanamıyordum.
"Of of!" diye söylendim. En iyisi Yusuf'un dediğini yapmaktı. Önce bilet bakacak eğer bugün varsa beklemeden alacaktım ama öncesinde bir yere oturup kafamı toplamam lazımdı.
Yürürken bir yandan da havalimanın çıkışını bulmak için tabelalara göz atarken bana sırıtarak bakan Aslan'ı görmüş olamazdım. Gözlerimi kapatıp kolumu cimcikledim. Gözlerimi açtığımda bana doğru elleri cebinde sırıtarak yürüyen Aslan'ı hâlâ görüyordum.
"Hadi canım," diyerek koşar adımlarla yanına gidip boynuna sarıldım. Kollarını belime sardı.
"Seni gördüğüme bu kadar sevineceğimi hiç düşünmezdim," dediğimde güldü. Geri çekildiğimde burnumu sıkıştırıp yanağımdan makas aldı.
"Beni görünce sevinmeyenler utansın mavişim," gülerek baktım ona. Saniyeler önceki korkum, gerginliğim tuzla buz olmuştu resmen. Aslan'ın varlığıyla kırılan güvenim tekrar hızlıca toparlanmıştı. Hiç bilmediğim bir ülkeye yanlışlıkla gelmek biraz korkutucu gelmişti açıkçası gözüme.
"Bir dakika!" dedim derin bir aydınlanma yaşayarak. Aslan kıkırdayıp başını salladı.
"Sana küçük bir şaka yapalım dedik," gözlerimi devirmekle yetindim. Ne şakaydı ama!
"Yusuf görecek gününü ama!" dediğinde sırıtışı daha da büyüdü.
"Kız kocama laf ettirmem ha! Bizim başımızın altından çıktı," dediğinde ben kocam kısmında kalmıştım.
"Aslan bazen beni gerçekten korkutuyorsun bu konuda haberin olsun," dedim tüm ciddiyetimle. Gülmeye devam ederken valizimi alıp beni de kolunun altına aldı. Çıkışa ilerlerken "korkma kız yemem seninkini," dedi. Karnına elimin tersini geçirdiğimde yalandan acıyla inledi.
"Ama bu düpedüz abiye şiddet," dediğinde " beter ol," dedim.
Havalimanından çıktığımızda taksiye bindik. Aslan bir otelin adını söylediğinde hareket ettik. Telefonumu açıp Yusuf'u aradığımda telefonu kapalıydı. Telefonu çantama koyup Aslan'a döndüm.
"Şimdi Paris olayı ne anlat bakalım müteahhit bey," dediğimde başını bana çevirdi.
"Tatil yapacağız," dediğinde kaşlarım çatıldı. İşaret parmağını kaşlarımın ortasına yaslayıp başımı ittirdi.
"Roma'yı seçince Paris içinde kalmasın dedim. Kardeşler A.Ş.'nin baş müteahhitti olarak bu tatili ayarladım," dedi. Kardeşler A.Ş. ye gülüyordum şu an.
"Emir de burada mı?" dediğimde başını salladı.
"Kambersiz düğün Emir' siz tatil olmaz mavişim..." dedi.
Otele geldiğimizde lobide diğerleriyle buluştuk. Hepsiyle selamlaşıp sarıldıktan sonra Kerem ve Emir'le uzun uzun sarılıp hasret giderdim. Önce odalarımıza yerleşip sonrasındaysa dışarı çıktık. Tıpkı İtalya da olduğu gibi ilk gün için sadece sokak gezmesi yaptık. Diğer günlerin planını Güneş çoktan yapmıştı. Otelin civarından çok uzaklaşmadan gezindik. Eyfel'e gittiğimizde ise Emir'le uzun bir süre boş boş kuleyi izledik.
"E bu demir yığınıymış harbiden," dedi Emir.
"Yani çokta abartıldığı gibi değilmiş," dedim ben de ona katılarak.
"Ama bir fotoğrafımız olsun," dedikten sonra Eyfel'e arkamızı dönüp hem baş başa hem de hep birlikte bir sürü fotoğraf çekindik. Bir kafede oturup tatlı ve kahve molası verdikten sonra gezmeye devam ettik. Akşam otele döndüğümüzde yorgunlukla kendimi yatağa attım. Yusuf'la ve annemle peş peşe telefonda görüntülü konuştuktan sonra duşa girip çıktım.
"Sıhhatler olsun mavişim," dedi Güneş telefonunu kapatıp yatağa bıraktıktan sonra yattığı yerde doğruldu.
"Sağ ol bebeğim," dedim yanına gidip oturdum.
"Baran abim bir arkadaşıyla görüşecekmiş bu akşam, Aslan abimde çoktan uyudu. Çok yorulmuş beyefendi. Akşam yemeği için rezervasyon yapmıştık ama onu iki gün sonraya erteledik. Onun yerine otelde yedikten sonra lunaparka gidelim diyoruz?" dediğinde kendimi yatağa bıraktım.
"Benim bir adım atacak dermanım kalmadı gün ışığım, yemek bile yiyecek halim yok siz gidin," dedim. Peşinden art arda esnedim.
"Ya mızıkçılık yapma," diretti.
"Vallahi Güneş hiç halim yok. Söz dönmeden hep birlikte gideriz. Aslan da Baran da olur hem. Çok yorgunum gerçekten..." Güneş ısrarlarına devam etse net bir şekilde geri çevirdim. Gerçekten yorgundum. Sonunda kabullenip terk başına hazırlanmaya başlarken bende pijamalarımı giyinip yatağa yayıldım.
"Gelmeyeceğine emin misin?" diye son bir umut sordu.
"Size bol eğlenceler, öpüldünüz..." dediğimde yanıma gelip yanağımdan öptü ve odadan çıktı.
Güneş'ten sonra uyumaya çalışsam da uykum olduğu halde bir türlü uyuyamadım. Sonunda dayanamayıp yataktan kalktım. Balkona geçip oturdum ve telefonumdan rastgele bir video açıp izlemeye başladım. Videolar peş peşe akıp giderken odanın yumruklanan kapısıyla korkuyla sıçradım.
Odaya geçip kapının önünde durduğumda korkuyla telefonumun rehberini açıp Aslan'a tıkladım. Otelde bana en yakın olan şu anda oydu. Kapı daha sert çalındığında korkuyla bir adım geriledim.
*"Who are you?" diye sorduğumda "Aden, benim aç kapıyı..." Aslan'dı.
"Aslan!" ani sarılışı, korkulu hali, yüksek nabzıyla birisinden kaçmış gibiydi. Onun bu hali saniyeler önceki korkumu alıp götürmüştü.
"Ne oldu?" diye sordum sarılışına karşılık verirken. Birkaç dakika sonra ayrıldığımızda güçlü nefesler alıp verdi. Alnında boncuk boncuk terler varken üzerindeki mavi tişörtü terden sırılsıklamdı.
"Aslan?" bakışları sonunda beni buldu. Peş peşe yutkunduktan sonra ellerini dizlerine yaslayıp iki büklüm oldu.
"Bir şey mi oldu konuşsana korkutma beni!" başını sağ sola salladıktan sonra doğruldu. Alnındaki terini sildi. Hala kapının önünde olduğumuzu fark edince onu içeri çekip kapıyı kapattım. Direkt yatağa geçip oturdu. Mini buzdolabının üzerinde duran su şişelerinden bir tanesini ona verdim. Suyu saniyeler içinde bitirdi.
"Korkunç bir rüyaydı. Rüya da değil kabus!" rahat bir nefes verdim. Mal adam yüzünden birisine bir şey oldu sanmıştım.
"Aklıma bin türlü şey geldi, birisi kapıma dayandı, birisine bir şey oldu sandım mal!" gülerek nefeslendi. Elini bana uzattığında tereddüt etmeden tuttum. Yanına oturduğumda kolunu omzuma sardı. Başımı ona çevirdiğimde zaten bana bakıyordu. Yüzüme düşen gözlerinde endişe, tedirginlik vardı.
"Ne gördün?" dediğimde gözlerini yumdu. Kaşları çatılıp başını sağa sola salladı.
"Dile getirmek istemediğim, kabusmuş bu rahatlığını yaşayamadığım bir şey." dediğinde güldüm.
"Aşık mı oluyordun yoksa?" o da güldü.
"Sanırım o daha katlanılabilir bir kabus olurdu," iç çekti. Beni göğsüne çekip başımın tepesini öptü. Saçlarımda gezindi parmakları. Ses etmedim, kabus gördü bahanesine içten içe sığınıp Aslan'ın, öz abimin beni sevmesinin tadını çıkardım.
"Kabusunda beni mi gördün?" gözlerini ovalayıp burnunu çekti. Gülümsemeye çalışarak baktı bu sefer gözlerime. Uyanır uyanmaz direkt bana gelmesi bana bunu düşündürdü.
" Sanırım kabusumun en güzel anı peşimde yayı diye dolanan yeğenimdi, çok güzel bir kızın vardı... " dediğinde gülümsedim. Kirpiğinden damladı damlayacak olan gözyaşını sildim.
"Beni ve olmayan kızımı görüp buna kabus mu diyorsun?" güldü, elinin tersiyle akmayan sümüklerini sildi. Yüzünü sıvazlayıp ensesine ovaladı. Beni tekrar göğsüne çekip yanağını başıma yasladı.
"Aden," dediğinde "hmm," diye mırıldandım.
"Yaşa tamam mı?" dediğinde kaşlarım derinden çatıldı.
"Bundan sonra her yaşını, her anını dolu dolu yaşa." dediğinde başımı göğsünden kaldırıp yüzüne baktım. Gözleri dolu doluydu.
"Ağlıyor musun sen?" diyerek takıldım ona. Güldü ama sol gözünden bir iki damla gözyaşı süzüldü.
"Ne ağlayacağım kızım Allah Allah," dedi. Aynı zamanda da gözlerini siliyordu. Burnunu çektikten sonra ayaklandı. Oda telefonundan odaya yemek istedikten sonra beni yataktan kaldırdı ve balkona geçtik.
"Diğerleri lunaparka gitmiş," dediğinde başımı salladım.
"Sen neden gitmedin?"
"Yorgunum, uyuyayım dedim ama uyku tutmadı." dediğimde esneyerek gerindi. Ayaklarını balkonun tırabzanlarına yaslayıp ellerini başının arkasında birleştirip Eyfel'i izlemeye başladı.
"İtalya nasıldı?" diye sordu. onun gibi oturup ayaklarımı tırabzanlara uzattım.
"Çok güzeldi, ağzım açık dolaştım resmen," dediğimde güldü.
"Yusuf en son konuşmamızda Aden aynı sana çekmiş her şeyi silip süpürdü diye şikayet ediyordu seni bana," dediğinde başımı anında ona çevirdim. Çatık kaşlarımı fark ettiğinde kıkırdadı.
"Pizza, dondurma, spagetti hesabı ödemekten iflas etmiş çocuk. Ayıp ama abim devlet memuru adam sonuçta..." dedi. Ayaklarımı tırabzanlardan indirip sandalyenin kırlentini alıp yüzüne yapıştırdım.
"Birde dedikodumu mu yaptınız?" gülerek başını salladı.
"Tamam sevgilin, ileride kocan olacak ama el adamı sonuçta yavrum. Yarın öbür gün yüzüne çarpar vallahi yediğini içtiğini. Kuman olarak seni uyarmak benim vazifem," dediğinde uzattığı bacaklarını tekme attım.
"Yusuf'u kendinle karıştırdın herhalde?" dediğimde "cık, cık, cık..." dedi.
"Kilo da almışsın, yanakların aynı Şile'deki sincapların yanakları gibi şişmiş," dediğinde peş peşe tekme attım bacaklarına.
"Ya pisliksin," dedim. Kahkaha atıp bacaklarını tırabzandan çekip bana döndü. Yanaklarını sıkıştırıp çekiştirerek "aman da aman, aman da aman kızmış mı benim mavişim?" dedi. Ellerine vurup yüzümü kurtarmaya çalıştım ama ben kendimi geri çektikçe o daha da çok sıkıyordu yanaklarımı.
"Acıyor ya, bırak!" dediğimde bıraktı. Sızlayan yanaklarımı ovuştururken beni sırıtarak izliyordu.
"Yusuf harbi öyle mi dedi?" diye sorduğumda gülüşü büyüdü.
"Aslan beni vallahi sinir ettin ya!" boğazını temizleyip gülüşünü durdurdu.
"Kızım saçmalama eğleniyorum seninle şurada. Yusuf sen yiyip içtikçe mutlu olmuştur eminim ki," dediğinde rahat bir nefes verdim. Ben de öyle olduğunu biliyordum ama Aslan o kadar kendinden emin konuşunca bir an acaba demedim değildi yani.
Odanın kapısı çaldığında Aslan kalkıp gitti. Geri geldiğinde elinde büyük karton bir paket vardı. Ortamızdaki sehpaya bırakıp kalktığı sandalyeye geri oturdu. Hamburgerleri karton paketlerinden çıkarıp sehpaya yığdıktan sonra tekrar kalkıp içeri geçti ve odadaki mini buzdolabını açtı. İki tane kutu kola ve bir suyla tekrar gelip oturdu. Suyu ve kolayı bana uzattıktan sonra kendi kolasını açtı. Önüme iki tane hamburger bırakıp paketten soğan halkası ve çıtır peynirleri çıkarttı.
"En sevdiklerin," dediğinde başımı salladım. Patates kızartmalarını yırttığı paketin içine boşaltıp barbekü ve acılı sosu bana uzattı. Yüzümdeki gülüşü gizlemeden sosları aldım. Bana dair küçükte olsa böyle detayları bilmeleri hoşuma gidiyordu.
"O sincapları bence yanımıza alalım," dedi dolu ağzıyla. İtalya'ya gitmeden önce sincaplarla ilgilenmesini istemiştik.
"Doğadan ayrılmamalılar bence," dediğimde bana tip tip baktı.
"Doğadan ayrılmasın deyip yuva yapmanızda ne bileyim," dediğinde dudak büktüm.
"Şehrin ortasında bir villanın bahçesine hapsetmedik sonuçta," dediğimde hamburgerinden büyük bir ısırık aldı. Ben de onun önündeki mayonezi alıp birkaç tane patates yedim.
"Tatlı yemeye gidelim mi?" dediğinde ağzımdaki lokmayla ona baktım. Yüzüme iki saniye bakakaldıktan sonra başı geriye gidecek şiddetle bir kahkaha attı.
"Ne?" dediğimde gülmeye devam ediyordu.
"Harbiden sincaba benziyorsun şu an," dedi. Ellerimi şiş yanaklarıma yasladığımda oldukça şiş olduklarını fark ettim. Ağzımdaki lokmayı çiğneyip yuttuktan sonra ona ters ters bakıp yağlı ellerimi silip suyumu içtim.
"Keşke fotoğrafını çekseydim ya," dediğinde elimdeki yağlı mendili yüzüne attım. Mendili alıp kendi ellerini sildikten sonra çöpleri toparlayıp ayaklandı.
"Haydi hazırlanıp çıkalım," dedi.
Paris'in ara sokaklarından birinde küçük, çok tatlı bir kafeye gelmiştik. Aslan kafedeki çalışılanlarla sanki kırk yıllık tanıdığıymış gibi selamlaştıktan sonra masaya geçip oturduk. Garson önümüze menüleri bıraktığında Aslan bana tercihlerimde yardımcı oldu.
"Döner dönmez İtalyanca ve Fransızca öğrenmeye başlayacağım," dedim. Menüyü kapatıp garsonu çağırdıktan sonra "halledersin sen, Yusuf 'la İtalyancayı bizimle de Fransızcayı çok kolay öğrenirsin," dedi.
"Yusuf tamam da sizden dil öğrenebileceğimi sanmıyorum," dediğimde sataştığımı anladı.
"Yavrum senin bu abin kimlere neler neler öğretti sana bir dil mi öğretemeyecek," dediğinde bu kendinden emin duruşuna, egoyla karışık özgüvenine güldüm.
"Kimlere ne öğrettin?" dediğimde bir an kal geldi.
"Hı," dediğinde güldüm.
"Kime ne öğrettin diye soruyorum," dediğimde dudaklarını büküp yanağını yumruğuna yasladı.
"Mesela... Yusuf'a bisiklet binmeyi öğrettim, Baran'a kaykay kaymayı. Doğu'ya yüzmeyi. Esma'ya at binmeyi. Ama bak bunu Yusuf'la Merdo'ya desen hadi oradan derler bana ama ben öğrettim. Güneş'e çizim yapmayı, Kerem'e de aklına gelebilecek çoğu şeyi öğrettim... Öğrettik, "dedi. Bizde Emir'le her şeyi tek başımıza öğrenmiştik. Öğrendiğimi öğretmiş, öğrendiğini öğretmişti. Yüzüm istemsizce asıldığında onunda yüzündeki gülüş bozuldu.
"Sana da bu hayatta öz abine bile güvenmemeyi öğrettim," dediğinde başımı hayır anlamında salladım.
"Güvenmemeyi senden çok daha önce öğrendim Aslan. Senin bana öğrettiğin şey ön yargı oldu," dediğimde yutkunup oturuşunu dikleştirdi. Gözlerini gözlerimden çekmeden "özür dilerim," dedi. İçtendi, samimiydi, gerçekti.
"Sonra toparladın ama," dediğimde benden bu tepkiyi beklemiyor olacak ki şaşkındı.
"Toparladım mı?" dedi hevesle.
"Yani, aslında hatanızdan erken döndünüz ama," dediğimde tatlılarımız ve kahvemiz geldi. Garson gidene kadar konuşmadık.
"Ama?" dedi. İç çekip omuz silktim.
"Boş ver tatlımızı yiyelim," dedim. Tatlımı kaşıklayacağım sırada elimi tuttu. Kendisine çekip avcumu öptükten sonra.
"Bence artık abi kardeş olarak dertleşebilecek bir seviyedeyiz," dedi inançla. Gözlerim dolu dolu gülüp "sanırım bu konuda haklısın..." benim gibi akmayan yaşlarıyla parlayan mavilerinden gözlerimi kaçırıp etrafa bakındım. Birlikte çok şey atlatmıştık ve Aslan her daim yanımda olmuştu. Baran da Doğu da aynı şekilde... Onunla gerçekten konuşmak istediğimi hissedince kendime ket vurmadım.
"Kendimi çok kindar sanırdım," dedikten sonra kahvemden bir yudum aldım. Bakışlarını bir an olsun yüzümden çekilmedi.
"Sana bir gerçeğimi söyleyeyim mi?" dedim. Gözleri merhametle parladı. Kollarını masaya yaslayıp bana doğru biraz eğildi.
"Söyle mavişim," dedi.
"Aslında, kindar değil korkakmışım..." dedim. Bakışlarımı gözlerinden kaçırıp fincanıma düşürdüm.
"Küçükken... O, hep gittiğinde dönmeyecek diye korkardım. O korkaklığım kırgınlığa döndüğünde de gelse de asla affetmem der kindarlığa sığınırdım. Ya da annemi, beni, Emir'i dövdüğünde onu affetmemek için kendime hep; sen çok kindarsın Aden onu affedemezsin, derdim. Onu affetmekten korktum hep, o korkumu da kindarlıkla gölgeledim. Bazen çok nadirde olsa bana iyi davranırdı. O zamanlar o kadar umutlanır bu sefer bizi sevecek diye o kadar mutlu olurdum ki... Sonra hüsrana uğradığımda yine kindarlığa sığınırdım," dedikten sonra başımı kaldırıp ona baktım.
"Bizi affetmekten korktun," dediğinde başımı salladım.
"Sizi affetmekten korktum. Affedersem yine üzersiniz diye korktum, bir kere hayal kırıklığına uğratmıştınız yine o kırgınlığı yaşamamak için kaçtım sizden..." dudaklarını birbirine bastırıp başını salladı. Bakışlarını benden kaçırıp gözlerini sertçe ovaladı.
"Benimde kaçışım bu. Duygusal olarak bir şeyden korktuğumda kindarlıkla, nefretle gölgeliyorum kendimi..." yanağımdan süzülüp çenemde biriken yaşlarımı sildi. Kendini toparlamak için gülümsese de onunda yanakları yaşlarıyla ıslanıyordu.
"Hepsini, sana yaşattığımız ve hissettirdiğimiz tüm o kötü anıları, duyguları sileceğiz senden. Yemin ederim bak affettireceğim, affettireceğiz kendimizi sana. İzi bile kalmayacak... " dediğinde güldüm.
"Bir beklentim yok," dedim. Beklentilerde hayal kırıklığıyla doluyken kendimi asla bir beklentiye sokmazdım.
"Ben her şeyi zamana bıraktım, affetmekse sizi çoktan affettim aslında... Affetmek değil zaten mesele. Neyse öyle işte," deyip soluklandım. Sandalyesinden kalkıp yanımdaki boş sandalyeye oturup beni göğsüne çekip sarıldı.
"Mavişim benim," saçlarımı sevip başımın üstüne buseler kondurdu.
"Babamı o yüzden," dediğinde başımı salladım.
"İlk öğrendiğimde o çıkmazın, karmaşanın içinde bana öyle yakın davranınca ben... Babası olsun isteyen içimde büyütemediğim Aden'i susturamadım. Dışarıdan bakıldığında Yağız Bey'e de uzaktım ama içten içe umutlanmıştım lakin sonu aynı bitti... Bir daha o hissi yaşamak istemiyorum ben Aslan o yüzden de babanızla bir bağ kurabileceğimi sanmıyorum," kollarını daha sıkı sardı bedenime. İçine hapsetmek istercesine göğsüne yasladı başımı.
"Aslan," dedim titreyen sesimle. Kolları arasında kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyordum.
"Mavişim," dediğinde başımı göğsünden kaldırdım. Burnumu çekip yanaklarımı kuruladım.
"Benim sendeki yerim ne?" dedim. Bunu bilmezsem asla rahat edemeyecektim, Yusuf bir yerde haklıydı ben ilk zamanlar onlar için bir yabancıydım ama şimdiyi merak ediyordum. Mavilerimi mavilerinden çekmedim. Kaşları çatıldı, dudakları kırık bir gülüşle kıvrıldığında yüzündeki ifadeden kendisine ve diğerlerine sövdüğünü anladım.
"Sen benim mavişimsin, sincap yanaklı kız kardeşimsin! Canımsın... Diğerlerinden ne geri ne ileri. Kardeşimsin tıpkı diğerleri gibi..." çenemin titreyişini durduramazken "yani Güneş'in..." dediğimde lafımı böldü.
"Hayır, hayır... İlk zamanlar ön yargımla çoğu şeyi bok etmiş olabilirim. Ama sağlıklı düşünmeye başladığımda, seni tanıdıkça ne kadar salak olduğumu anladım. Herkesin herkeste yeri ayrı Aden. Anne ve babalarda bile biz ne kadar eşitiz deseler de çocukları birbirlerinden bir yerde ayrılıyorlar..." soluklanıp terleyen alnını elinin tersiyle sildi.
"İlk zamanlar yaşadığımız olaylara olan öfkemi sana yansıttım, acısını senden çıkarmak istedim çünkü o zamanlar bana yabancıydın ve ben salaklığımla bütünleşerek acımı senden çıkardım. Seni üzmek, seni incitmek daha kolaydı, yabancıydın çünkü... O zaman tek odağım Güneş'ti evet. Onun yerine başka kimseyi düşünemiyordum... Haklısın ben hep ön yargılı bir insan oldum. Benim de senden öğrendiğim şey ön yargılarımı yıkmak oldu," dediğinde karşılıklı tebessüm ettik.
"Kendimi toparladığımda oturup iç muhakememi yaptım. Kendimi idamla, müebbetle cezalandırdım hatta," dediğinde güldüm. Masadaki peçeteyi alıp burnumu sildi.
"Cezayı kesmesi gereken sensin gerçi..." bir şey demedim sadece omuz silktim.
"Aden," yüzümü avuçlayıp alnımı öptü.
"Sen benim kardeşimsin, ötesi canımsın. Aden olarak, mavişim olarak benim kız kardeşimsin. Kimseyle bir değilsin, kimsenin yerinde değilsin," elimi tutup kalbine yasladı.
"Burada kız kardeşim Aden'e bir yer açtım ve o yeri sadece onunla doldurdum, dolduruyorum. Ben de sana bir gerçeği söyleyeyim mi?" dediğinde başımı salladım.
"Ben mavişimi çok seviyorum," dediğinde kollarımı beline sardım. Aslan Uyguroğlu'na değil de abim olan Aslan'a sarıldığımın kabulüyle, gerçekliğiyle sardım kollarımı. Gözyaşlarım göğsüne bulaştı. Dakikalarca kimseye aldırmadan sarıldık. Sesli dile getirmeye cesaret edemesem de içimden ona onu sevdiğimi söyledim defalarca.
Ağlaşmamız bittikten sonra Aslan yeniden kahve tatlı istedi. Duygusallığımızı dağıtmak için başka konular açıp Yusuf'la olan anılarını anlattı. İki saat kadar vakit geçirdikten sonra otele geri döndük. Diğerleri daha gelmediğinden Aslan kendi odasına geçmemiş yanımda kalmıştı. Yan yana yatağa uzanmış telefondan bir şeyler izlerken ne ara Aslan'ın omzunda uyuya kaldığımı fark etmemiştim bile.
Paris'i keşfe çıktığımızda ilk durağımız Eyfel Kulesi sonrasında ise Louvre Müzesi oldu. Müzenin Napolyon Avlusundaki piramidi es geçmedik. Müzeden sonra diğer müzeleri gezip metrosuna indik. Metroyla III. Alexendere Köprüsü'ne gittik. Baran rehberliği üstlenmiş bana ve Emir'e gittiğimiz gördüğümüz her yeri anlatıyordu. Gezintimiz bittikten sonra yemek yemiş sonrasında Kerem'in isteğiyle buz patenine gelmiştik. Sorun şuydu ki ne ben ne Emir paten kaymayı bilmiyorduk.
"Biz kaymasak olur bence," dediğimde Doğu elindeki patenlerle yanıma gelip beni oturtturup patenler giydirmeye koyuldu. İtiraz etsem de hiç kimse oralı olmadı. Güneş, Emir'i peşinden sürükleyerek piste çıktığında onların peşinden Aslan ve Baran ilerledi.
"Abla sen çok zekisin hemen öğrenirsin kaymayı," dedi Kerem. Benimle kaymaya çok hevesli görünüyordu.
"Düşmeme izin vermek yok, düşersem gülmekte yok... " dediğimde başını salladı.
"Kardeş sözü abla," dediğinde içime sokasım geldi.
Doğu kendi patenlerini giyindikten sonra üçümüz el ele piste indik. Emir ve Güneş düşe kalka gülerek vakit geçirirken Aslan ve Baran bir yarışın içine girmişlerdi. Doğu'nun elini sıkı sıkı tutup tüm kontrolümü ona bıraktım. Kerem elimi bırakıp önüme doğru kaydı.
"Abla bak böyle kayacaksın," dedikten sonra uzun adımalar atarak kaymaya başladı.
"Merak etme, düşmene izin vermem maviş..." dedi Doğu. Başımı salladığımda "güçlü olan ayağının üzerinde dur ve çok küçük bir açıyla diğer ayağını öne kaydır," dedi.
Dediğini yapmaya çalıştığımda dengem anında kayboldu. Doğu belimden sıkıca kavrayıp düşmeme izin vermedi. Beni bir kaç kez kaydırmayı deneseler de pek başarılı olamıyordum. Kerem etrafımda döndükten sonra önümde durup elimi tuttu. Doğu da onun yanına geçip avcunun içindeki elimi sıkıca tuttu.
"Rahat bırak kendini kaydıracağız seni," dedi Doğu. Ellerini sımsıkı tuttuğumda kaymaya başladılar. Onlar kaydıkça ben de onlarla kayıyordum. Dakikalar sonra hepimizin gülüşleri birbirine karışmaya başladı. Doğu hızlandıkça gülerek durmasını söylüyordum ancak ondan yana olan Kerem de abisiyle aynı hızda kayıyordu.
"Tamam tamam düşeceğim," gülmekten konuşamıyordum. Doğu bana omzunun üstünden bakıp "yağma yok," dedi. Kaymaya devam ederken Emir ve Güneş'in çok hızlı bir şekilde bize doğru kaydıklarını görünce çığlık attım. Dile bile getiremediğim şey saniyeler içinde yaşandı ve Emir'le çok fena çarpıştık. Yere kapaklanacağım sırada belime sarınan kollarla yere daha doğrusu Doğu'nun gövdesine düştüm.
Doğu "tuttum seni," dediğinde ellerimin üzerinde doğruldum. Emir ve Güneş yerden kalkmaya çalışıyorlardı ancak girdikleri gülme krizinden dolayı bir türlü toparlanamıyor gibi görünüyorlardı. Kerem ise düşmemişti. Yanında Aslan ve Baran duruyordu.
"Gel abim gel," diyerek yanıma geldi Aslan. Beni kaldırdıktan sonra Doğu da ayaklandı ama Güneş ve Emir hâlâ buzun üstünde uzanıyor gülüyorlardı.
Akşam yemeğini dışarıda yedikten sonra otele döndük. Güneş'le peş peşe duş alıp yatakta keyif yaparken kapı çalındı. Güneş daha yakın olduğundan kapıyı açmaya gitti. Odaya önce Kerem onun peşinden Emir ve Doğu girdi.
"Canımız sıkıldı," diyerek koşarak yatağa çıktı Kerem. Yanıma uzanıp bacaklarını karnımın üzerine uzattı.
"Abimler dışarı çıktı," diyerek odadaki koltuklardan bir tanesine oturdu Doğu. Emir de Güneş'le birlikte diğer koltuğa geçip oturdular.
"Ne kadar çok Fransız arkadaşları varmış," dedi Emir.
"Çoğu üniversiteden," dedi Doğu. Emir dudak büküp başını salladı. Fesat aklından neler geçtiğini kısılan gözlerinden rahatlıkla anlıyordum. Göz göze geldiğimizde sırıtıp başını sağa sola salladı.
"Haydi Sinemaya gidelim," dedi Güneş birden. Hepimizin ona bakarken çoktan ayaklanıp dolaba yönelmişti.
"Sizin için bilim kurgu, aksiyona da tamamım..."
Hazırlandıktan sonra önce Sen Nehri boyunca yürüyüş yapıp dondurma yedik ardından da sinemaya gittik. Erkeklerin karar kıldığı bilim kurgu / aksiyon temalı filme girdiğimizde benlik bir sorun yoktu ama romantik komedi ve dram seven Güneş için film tam bir kabustu.
Ertesi gün erkenden hazırlanıp otelden çıktık. İstikametimiz Disneyland'dı. Biletlerimizi alıp içeri girdiğimizde gezinmeye başlamadan önce kahvaltı için Disneyland restoranlarından birine oturduk. Kahvaltı yaparken Güneş'le beni peş peşe annemle Zümrüt Hanım arayınca görüntülü konferans yaptık. Annemin yanında Haydar abi, Zümrüt Hanım'ın yanında Yağız Bey vardı. Yarım saat kadar sohbet ettikten sonra vedalaşıp kapattık.
Disneyland'ı gezmeye başladığımızda Emir'le rüyada gibiydik. Tam bir Star Wars aşığı olan Emir için şu anda burası cennetti. İkimiz el ele tutuşmuş önümüze çıkan her yere girip inceliyor, aktivitelere katılıyorduk. Her filmin, animasyonun mağazasına giriyorduk. Tam boylar gözümüzün değdiği, elimize alıp bıraktığımız her şeyi alınca ben onları azarlamış Emir ise "aferin aferin alın istediklerimi," demiş ve onlara bir sürü şeyler aldırmıştı onlara. Onların yanından ayrılıp dışarı çıktığımda Güneş'in yanına ilerledim.
"Abinler bazen gerçekten çok uyuz oluyor," dediğimde kıkırdadı.
"Ne yaptılar yine?" dedi.
"Ne yapacaklar yine sorup sormadan gözümün değdiği her şeyi aldılar," dudaklarını birbirine bastırdı.
"Yani abilerimiz sonuçta almaları çok normal, hem sana kartı vereceklerdi kabul etmedin mi?" dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Ne kartı?" dudaklarını büküp öne doğru uzattı.
"Şey," dedi geveleyerek.
"Güneş ne kartı?" dediğimde ofladı.
"Abimler senin ve Emir için hesap açmışlardı. Benim ve Kerem'in de var. Yusuf Ali'ye de açtılar. Esma'nın da vardı hatta. Her ay düzenli olarak yatırım yaparlar. Yusuf abimde aynı şekilde," dedi. Bir an ne dediği şeyin anlamını kavrayamadım. Söylediği cümleyi içimden tekrar ettiğimde gözlerim irileşti.
"Nasıl ya neden böyle bir şey yaptılar?" dedim birden yükselerek.
"Ya kızacak bir şey yok, kendi kişisel gelirlerinin bir bölümünü kardeşlerine yatırıyorlar. Ben de Kerem'in hesabına yatırım yapıyorum. Kardeşiz biz normal yani," dedi panikle. Nefesimi gürültüye bırakıp yüzümü sıvazladım.
"Aden, lütfen ters bir şey söyleme. Bizim geleceğimizi düşünüyorlar onlarda. Gerçek birer abi olarak kardeşlerini böyle düşünmeleri çok normal. Sadece... Sadece ne tepki vereceğinizi bilmediklerinden sanırım henüz konuyu sana açamadılar," dedi.
"Sadece onlar mı?" dediğimde anlamadı.
"Sadece tam boylar ve Yusuf mu para yatırıyor?" dediğimde "hı hı," diyerek başını salladı.
"Vallahi billahi sadece abimler. Ne annem ne babamın bir kuruşu girmiyor o hesaplara. Sadece tam boylar ve Yusuf abim," dedi telaşla. Başımı salladım. Bu konuyu şimdilik rafa kaldıracaktım.
"Şimdilik aramızda kalsın öğrendiğim. Tatili güzel bitirelim," dediğimde "tamam, sen ne dersen o!" dedi ve sarıldı.
Gece geç vakitlerde otele döndüğümüzde direkt yatağa gömülmüştük. Yorgunluktan canımız çıkmıştı resmen. Ertesi gün öğleden sonra uyandığımızda kahvaltı ettikten gezemediğimiz bir iki müze daha gezmiştik. Güneş'le her fırsatta fotoğraflar çekinmekten diğerlerinden azar işitmiş, Emir sokak sanatçılarının arasına katılıp kendi şarkılarından söylemişti.
Şimdiyse yine oteldeydik. Güneş, Emir'le çıkacağı akşam yemeği için hazırlanıyordu. On makyajını yaparken ben de Yusuf'la konuşuyordum. Önümüzdeki hafta dava için Artvin'e gidecekti. Dönerken de Merdo abiyi alıp gelecekti. Yusuf'tan Yusuf Ali'ye geçtiğimde yüreğim özlemle sızlamıştı. Yavrum burnumda tütüyordu resmen.
"Bak yengesi ilk dişi patladı patlayacak," diyerek Yusuf Ali'nin dudaklarını aralamaya çalışıyordu bana göstermek için. Yusuf Ali abisinin bu çabasını oyun sanmış olacak ki sürekli gülüp başını Yusuf'tan çekip duruyordu.
Yusuf'la konuşmayı sonlandırdığımda Güneş'te hazırdı. Siyah elbisesini kırmızı çantası ve topuklularıyla tamamlamış saçlarını sıkı bir at kuyruğu yapmıştı. Makyajını sade tutmuş sadece dudaklarını ön plana çıkartarak kırmızı ruj sürmüştü.
"Emir'i baştan çıkaracaksın diye yorumladım," dediğimde güldü.
"Nerede o günler," dedi iç çekip. Yatağın ucuna oturup bacak bacak üstüne attı.
"Yanaşmıyor ki bana, bir Artvin de yakınlaştık o kadar... Anlamadım ki neden uzak duruyor benden," dediğinde yanına sürünüp yanağından makas aldım.
"Annemden, tam boylardan çekiniyordur belki..." dediğimde iç çekti. Bakışanlarını gördüğümde güldüm.
"Oynağım kızım ben, benle onu kıyaslama sakın." dediğimde güldü.
"Kıyaslamak değil de. Yani sen bu kadar rahatken onun kendini sürekli geri çekmesi, ne bileyim. Aynı evin içinde büyüdünüz sonuçta," dediğinde iç çekip kendimi yatağa bıraktım.
"Bebeğim bak bir hepimize beş parmağın beşi bir mi sence hem sen konuşmayı denedin mi?" dediğimde başını hayır anlamında salladı.
"Belki o da senin düşündüğün gibi düşünüyordur. Yani kimi çift ilk dokunuştan sonra bizim gibi kayışı koparırken kimi çift o kayışı daha da sıkı kapatıyor. Sen nasıl Emir neden geri duruyor diye düşünürken o da belki Güneş neden geri duruyor diye düşünüyordur. Bence açık açık konuşun bebeğim," dediğimde "haklısın," dedi ve parmaklarını öpüp yanağıma yasladıktan sonra ayaklandı.
Emir'le Güneş gittikten sonra valizimi toparlamaya başladım. Yarın değil ertesi gün dönecektik. Allah'tan Yusuf İtalya'dan aldığımız hediyelerin olduğu valizi kendisi götürmüştü. Buradan aldığımız şeyler için yeni bir valiz almakta şart olmuştu resmen.
İşimi hallettikten sonra üzerime çeki düzen verdim. Akşam yemeği için tam boyların yanına gidecektim. Şarjdaki telefonumu, cüzdanımı ve oda kartımı aldıktan sonra odadan çıkmak için kapıya ilerledim. Odadan çıkmadan son kez aynaya bakıp kapıyı açtığımda karşımda takım elbise giyinmiş, elinde bir tane kırmızı gülle Kerem duruyordu.
*"Bonsoir Madame," dedi ve gülü bana uzattı. Yüzümde şaşkın bir gülüşle uzattığı gülü aldım.
*"Bonsoir monsieur," dedim. Bir adım atıp bana yaklaştıktan sonra "bu akşamki yemekte bana ve abilerime eşlik eder misiniz hanımefendi?" dediğinde kapının sağından ve solundan birden tam boylar belirdiler. Bana ellerindeki gülleri uzattıklarında gülerek o gülleri de aldım.
"Aden Hanım, erkek kardeşlerinizle Eyfel de bir akşam yemeği?" dedi Baran. Hepsi çok özenliydi. Takım elbiseleri parlıyordu. Hepsinin saçı geriye doğru taranmıştı. Tam boylar sakal tıraşı bile olmuşlardı.
"Çok hazırlanmışsınız, yazık olmasın..." dediğimde birbirleriyle el çakıştılar.
"Rezervasyonumuz dokuzda mavişim yarım saatte hazırlanır mısın?" dedi Baran.
"Hazır olurum," dedim. Onlar aşağı inerken ben de hızla hazırlanmaya başladım. İtalya da giymeye hiç fırsat bulamadığım yeşil saten elbisemi giyinip bağcıklı topuklularımı giyindim. Saçlarımı tarayıp kıskaçlı tokamla toparladım. Rimel ve rujumu sürdükten sonra hazırdım. Küçük kol çantamın içine eşyalarımı koyup odadan çıktım.
Aşağı indiğimde lobiye yöneldim. Yanlarına varmadan beni fark ettiklerinde ayaklanıp yanıma geldiler. Sırayla elimi öpüp iltifatlar yağdırırlarken bu hallerinin komikliğine ve sıcaklığıyla iç geçirdim.
"Bu centilmenliğiniz gözlerimi yaşartıyor," dediğimde güldüler.
"Ben hep centilmenim ki abla," dedi Kerem. Yanağından makas alıp başımı salladım.
"Evet bebeğim abilerine çekmediğin için çok mesudum," dedim.
Birbirimize sataşa sataşa eğlenceli bir on dakikalık yolun sonunda Eyfel manzaralı restorana gelmiştik. Restoranın terasına çıkıp bizim için ayrılan masaya geçtik. Aslan'la Baran aynı anda sandalyemi tutup çektiklerinde "mersi," diyerek oturdum.
Masaya tamamen yerleştikten sonra siparişlerimizi verdik. Kerem ve Doğu yüzlerini avuçlarına yaslamış bana hayran hayran bakarlarken sırıtarak göz kırptım onlara. Aslan ceketini çıkarıp omuzlarıma bıraktı.
"Esmeye başlar birazdan," deyip şakağımdan öpüp yerine tekrar oturdu.
Yemeklerimiz gelene kadar Kerem'in İtalya'yla ilgili sorularını cevaplayıp, buz pateninden konuştuk. Aslan ve Baran İtalya'yla ilgili her tezimi çürüterek beni bozuyorlardı. Konu pizzalardan açıldığındaysa ortak bir kanıya hep birlikte vardık. Pizza da hepimiz margaritayı seviyorduk.
Yemekler geldiğinde Aslan şampanya açtırdı. Kerem küçük yaş sorunsalının dezavantaj boyutunu yaşamaya devam ederek "ben neden içemiyorum?" sorgulamasını yaptı. Baran kadehini "sadece bir yudum," diyerek Kerem'e uzattığında eline vurdum ama bir işe yaramadı. Aslan ve Doğu da ses çıkarmayınca söylenmeye başladım.
"İleride yanlış insanlarla, yanlış zaman ve yerde deneyimleyeceğine bizimle deneyimlesin hevesini alsın. Hem Kerem ekşi hiç sevmez içemeyecek bile merak etme," diyerek kulağıma fısıldadı Aslan.
"Abla içeyim mi?" diyerek yine de bana danıştı Kerem. Abileri içmesine izin verdiği halde bana danışması çok hoşuma gitti.
"Çok minik bir yudum ama tamam mı?" diye sorduğumda başını salladı. Baran'ın uzattığı kadehi alıp küçük bir yudum aldı. Yüzü anbean ekşirken zar zor yutup "ıyyy," dedi. Suyunu başına dikip bitirdi.
"Yavru aslanım nasıldı?" diye sordu Doğu.
"İğrenç nasıl içebiliyorsunuz bunu?" dediğinde tam boylar gülüştü.
"Boş ver sen bebeğim bizim ne içtiğimizi, sen suyla, meyve suyuyla devam." dediğimde bana katıldığını belli ederek başını salladı.
Yemek boyunca sürekli çocukluk anılarımızdan bahsedip durduk. Aslan'ın Yusuf ve Merdo'yla olan komik anılarında kahkahalarımızı tutamamıştık. Ara ara diğer masadaki insanların bakışları bize döndüğünde toparlanıyor ama saniyeler sonra yine yüksek sesle gülmelerimizi engellemiyorduk.
"Ama en çok o siyah güzelim bisikletime üzülmüştüm. Çalınıp gitti resmen, çalanı da bulamadım..." dedikten sonra iç çekti Aslan.
"E Yusuf'ta o bisiklet," dediğimde başını ani bir manevrayla bana çevirdi.
"Ne!" diye yükseldiğinde pot kırdığımın farkına vardım. Aslan şaşkın bakışlarıyla bana bakarken kaşları çatıldı.
"Aden ne dedin sen?" dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp Baran ve Doğu'ya baktım. İkisi de ellerini havaya kaldırıp iç çekti.
"Bir şey demedim," dediğimde "Yusuf dedin!" dediğinde yutkundum.
"A aaa sen yanlış duymuşsun," dedim.
"Yoo Yusuf dedin abla," dedi kerem. İri iri açılan gözlerimle Kerem'e baktığımda dudaklarına hayali bir fermuar çekti. Kadehimi alıp şampanyayı başıma diktim. İçkiyi zar zor yuttuktan sonra yemeğimden bir lokma aldım.
"Aden bu kaçma girişimlerin çok acemice abim," dedi Aslan.
"Kaçışım yok mu?" dediğimde hepsi başını sallayıp" hayır," dediler. Aslan'a döndüğümde gerçekten kaçışımın olmadığını anladım.
"Yusuf'ta bisikletin. Şile'deki depoda..." dediğimde "yuh!" diye bir tepki geldi Baran ve Doğu'dan.
"Ulan ben de bu herif neden depoya kimseyi sokmuyor diye düşünüyordum," diye hayıflandı Aslan.
"Ben gösteririm ona!" dediğinde "savcıma bak be hırsızmış," diye gülerek konuştu Baran. Restorandan ayrıldıktan sonra otele kadar yürümeyi tercih ettik. Yavaş, etrafı inceleyip sürekli fotoğraf çekinerek otele döndük. Odalarımızın olduğu kata geldiğimizde Kerem "abla bu gece sizinle kalayım mı?" diye sorduğunda yanağından makas alıp "tamam," dedim.
Tam boylar kendi odalarına geçtiğinde ben de Kerem'le odama geçtim. Güneş henüz gelmemişti. Kerem, Doğu'nun getirdiği pijamasını giyinip yatağa kurulduktan sonra ben yatmak için hazırlanıp yanına yerleştim. Kerem anında kollarımın arasındaki yerini aldı. Birlikte huzurlu bir uykuya dalıp gittik.
İstanbul'a döndüğümüz gibi ayağımızı tozuyla düğün telaşına kapılmıştık. Biz annemle gelinlik bakarken Emir ve Haydar abi damatlık alışverişine çıkmıştı. Nikah tarihini biz Paris'teyken almışlardı. 28 Temmuz 2022... Toral ailesinin bahçesinde biz bize olacağımız bir davetle dünya evine gireceklerdi.
"Bence işlemeli değil de böyle daha düz, dekolteli bir tercih yapabiliriz," dedi Güneş annemin üzerindeki gelinliği değerlendirirken.
"Katılıyorum," dedim onu destekleyerek. Annemin gelinlik giymesini istiyorduk ancak o çok abartıya kaçmak istemediğinden her gösterdiğimize burun kıvırıyordu.
"Aslında elimizde henüz tamamlamadığımız bir parçamız var, beğeneceğinizi düşünüyorum," diyen görevliye döndük. Zümrüt Hanım'ın ve Sema ablanın özel tasarımcısındaydık.
"Hemen görebilme şansımız var mı?" dedi Güneş.
"Hayat Hanım yarım saat içinde burada olacak, ona danışmamız gerekiyor..." dediğinde beklemeye başladık.
"Elbise giyineyim olsun bitsin, çok abarttık bence bu işi," diye yine homurdandı annem.
"Yaaa olmaz öyle, gelin dediğin gelinlik giyer..." dedi Güneş.
"Kırma bizi annem, seni gelinlikle görmek istiyoruz," dediğimde başını salladı.
Yarım saat kadar sonra Hayat Hanım gelmiş ve biz tamamlanmamış haliyle bile gelinliğe bayılmıştık. Hem bizim hem de annemin isteğini, hayalini karşılıyordu. Gelinlik işini hallettikten sonra Haydar abi ve Emir'le buluşup yemek yedik. Onlarda damatlığı halletmişlerdi.
Ertesi gün Emir'le evde takılırken Haydar abiden aldığımız telefonla evden çıktık. Bize attığı konuma geldiğimizde bahçeli, temiz beş katlı bir apartmanın önünde taksiden indik. Annem ve Haydar abi bahçedeki bankta oturuyorlardı.
"Anne," diyerek bahçeye girdik. Bizi gördükleri gibi oturdukları yerden kalkıp yanımıza geldiler.
"Çifte kumrular ne oluyor?" dedi Emir. Annemle Haydar abi birbirlerine gülümseyerek baktıktan sonra anneme elini havaya kaldırıp elindeki anahtarı salladı.
"Anne?" dedim merak ve şüpheyle. Elindeki anahtar bana tek bir şey çağrıştırıyordu.
"Eğer sizin de içinize siner, kabul ederseniz şu an yeni evimizin bahçesindeyiz,"" dedi mutlulukla. Gözleri hevesler parlıyordu. Haydar abinin de ondan geri kalır bir yanı yoktu.
"E var ya zaten evimiz," Emir'in karnına dirseğimi geçirip gözlerimi belerterek baktığımda başını hayırdır dercesine salladıktan sonra "heee, haaa, haaa!" diye bir tepki verdi.
"Ev, aile evi..." diyerek durumu toparlamaya çalıştı. Onun bu salaklığına başımı sallayıp annemlere baktım tekrardan.
"Gezelim haydi," diyerek hevesle konuştum.
Apartmana girdiğimizde d yarısına kadar mermer yarısından tavanına kadar beyaza boyanmış duvarlar dikkatimi çekti. Merdivenlere ve asansöre uzanan koridorun sol duvarında posta kutuları vardı. Apartman eski binalardandı ama oldukça temiz ve ferah görünüyordu. Merdivenlerin başında büyük bir saksıda çok yapraklı deva tabanı vardı.
Asansörde eski asansörlerdendi. Dört kişilik, aynalıydı. Haydar abi dördüncü katın düğmesine bastığında asansör hareket etti. İkisinin heyecanını görmek beni inanılmaz mutlu ediyordu. Dördüncü kata indiğimizde uzun koridorda karşılıklı iki ev vardı. Annem sekiz numaralı evin önünde durduğunda gözüm karşı kapıya takıldı. Evin önünde kahverengi üzerinde beyaz papatyalar olan bir kapı paspasıyla tokmağından sarkan kapı süsü vardı.
"Evet, besmele çekip sağ ayağınızla girin," diyen anneme döndüm. Kapıyı açmış eve girmişti. Önce Haydar abi ardından peş peşe Emir'le eve girdik. Kısa bir girişi vardı. Dış kapının tam karşısında uzun enine uzayan bir koridor vardı. Annem önce salona ilerledi.
"Burası salon," büyüktü. Pencereleri uzun, geniş ve panjurluydu. Yer parkeleri balık sırtı modelindeydi. Balkonu camekanla kapatılmıştı. Büyük, kırık bir avizesi vardı. Salondan sonra yatak odalarını gezdik. Odalar genellikle büyüktü. Sadece bir oda diğer iki odadan daha küçüktü. Banyo ve tuvaleti ayrıydı ve evin en eski yerleri gibi görünüyorlardı.
"Burası da mutfak," dedi annem. Mutfak ne çok büyük ne çok küçüktü. Standart bir genişlikte kare formundaydı ve balkonu vardı. Mutfak dolapları, tezgahı ve lavabosu çok eskiydi. Ev eskiydi ama güzeldi. İnsanı kendisine çeken güzel enerjisi vardı. Karanlıkta kalan güneş görmeyen bir köşesi yoktu. Kapıları eski evlere uygun olarak camlıydı ama çirkin durmuyorlardı.
"Eee, nasıl buldunuz?" dedi annem. Tüm evi gezdikten sonra salona geri döndük.
"Ben beğendim," dedi Emir. Annemlerin yüzlerindeki gülüş daha da büyüdü.
"Aden?" dedi Haydar abi merakla.
"Ben de beğendim, içim ısındı ama çok eksiği var..." dedim.
"Tadilat yaparız," dedi annem heyecanla. Haydar abi kolunu annemin omzuna sarıp yamacına çekti.
"Parkeleri, kapıları, mutfağı ve banyoyla tuvaleti tamamen değiştireceğiz," dediğinde Emir'le kısa bir an bakıştık. Haydar abi her şeyin altına elini koyuyor ve bizden maddi olarak bir yardımı asla kabul etmiyordu ancak bu evin tadilatı onu çok fazla zora sokacağı aşikardı.
"Haydarikom, madem bu ev bizim olacak bizimde ipin ucundan tutmamız gerekir," dedi Emir. Başımı sallayıp Emir'in koluna girdim.
"Abime katılıyorum," dedim anında. Madem bir aile olacak, bu evde yaşayacaktık o zaman cefasını da birlikte çekip sefaya dönüştürecektik.
"Çocuklar haklı Haydar, çok yüklendin kendine! Sonuçta evleneceğiz, aile olacağız göre o zaman her şeyi birlikte yapacağız," dedi annem. Haydar abi iç bir nefes çektikten sonra ensesini ovalayıp gözlerini bizde gezdirdi.
"Tamam ama," deyip bana baktı.
"Sen öğrencisin, yüklenmeyeceksin kendine..." dediğinde Emir hemen "benim başım kel zaten, vallahi üvey evlat olmanın tüm argümanını yaşatıyorsun bana Haydarikom," onun serzenişine güldüğümde kafama geçirdi bir tane.
Kolunu cimcikleyip "küçüğüm oğlum ben tabii ki kayrılan çocuk ben olacağım," dediğimde saçımı çekti. Bacağına tekme attığımda saçımı daha çok çekti.
"Başladılar gene!" diye söylendi annem. Biz birbirimize dalaşmaya başladığımızda annem beni Haydar abide Emir'i çekti.
"Uslu durun," dedi Haydar abi. Emir'i göğsüne çekip başındaki beresine yüzüne kadar çekip başını koluyla sıkıştırdı. Emir gülerek kaçmaya çalışınca Haydar abi tutuşunu daha da sıkılaştırıp gülerek Emir'in karın boşluğunu gıdıklamaya başladı.
"Ama Haydarikom, kaçak dövüşüyorsun...." dedi, gıdıklandığı için hayvan gibi gülmeye başladı.
"Anne kurtar beni!" dedi nefessiz gülüşlerinin arasından. Onların bu hallerine bizde gülerken telefonumu çıkartıp onların bu güzel, mutlu anlarını videoya alarak ölümsüzleştirdim. Hepimizin yüzünde geniş, içten bir gülüş vardı. Emir zar zor başını kurtardığında beresini yüzünden kaydırıp başında düzeltti ve Haydar abinin koluna bir yumruk attı. Yüzünü ekşitip bileğini tuttuğunda "tuğla mübarek, bileğim kırıldı galiba!" dediğinde kahkaha attım.
Yanıma gelip "bak cennet bahçem kırılmış değil mi?" dediğinde bileğini tutup göz ucuyla baktım.
"Sağlam sağlam korkma, bebek seni!" dediğimde dudak büküp annemi yöneldi.
"Bunlar baba kız beni hep böyle dışlayıp, üzüyorlar anne, sen benci ol tamam mı! Oğlum da oğlum de."
Kalbimin darbeleri hızlandıkça hızlanıp acımadan dövdü göğsümü. Bakışlarım Haydar abiyi buldu. Onundan beni ve Emir'i çevresine çocuklarım diyerek tanıttığına da şahit olmuştum lakin böyle bir anda en yakınım tarafından 'baba kız' olarak lanse edilmemiz beni sarsmıştı. İçten içe arzuladığım ama kendime sürekli ket vurduğum şeyi duymak beni sarstı.
Aklımda, kalbimde ona baba demek istiyordu. Her şeyden ötesi bana baba olduğunu hissettiriyordu ve ben bunun için ona minnettardım. Lakin dilimden o iki hecelik kelimeyi dökecek cesareti bir türlü toparlayamıyordum. Benim için zordu, çok zordu.
Haydar abi yanıma gelip sol eliyle yüzümü ve saçlarımı sevip göğsüne yasladı bedenimi. Ne hissettiğimi ne denli zorlandığımı anladığının farkındaydım. Bana her daim ilgiyle, merhametle ve sevgiyle bakan gözlerinde bunu görmek çok zor değildi. Diğer göğsüne annemi çektikten sonra Emir'i de annemle aramıza çekti. Emir kollarını bize sarıp başını Haydar abinin iki göğsünün arasına yasladı. Yeni evimizde, bize yuva olacak dört duvarın arasında aile olmanın bağını birbirimize sıkı sıkı sarılarak mühürledik.
* * *
Yorumlar