ADEN 72. BÖLÜM GEÇİP GİDEN ZAMAN

 72. GEÇİP GİDEN ZAMAN 

Geçip giden günlerde evin tadilat işlerini Aslan ve Doğu'nun ayarladığı ustalar yapmıştı. Büyük odalardan bir tanesini Güneş'le birlikte paylaşacaktık. Ben iki tane tek kişilik yatak alalım derken Güneş itiraz etmiş odayı tamamen istediğim gibi düzenlememi söylemişti lakin ısrarımla birlikte hazırladık odayı. Geniş bir yatak, çalışma masası, gardırop ve komodinler. Güneş ile birlikte yatak başlığını yasladığımız duvarı renkli bir şekilde boyamıştık. Evin balkonlarını ise resmen pay etmiştik. Mutfağın balkonunu annemle kendi istediğimiz gibi düzenlerken salondaki kapalı balkonu Haydar abi ve Emir kendi istedikleri gibi hazırlamıştı. Derin temizliği hep birlikte yapmıştık. Eve taşınmadan da kaba temizliğini yapıp öyle yerleşecektik.

Emir'in bana aldığı evi ise Simge'ye kiralamıştık. Ben de okul döneminde çoğunlukla o evde kalmaya devam edecektim. Emir de aynı şekilde istediği zaman, stüdyosu olduğundan istediği zaman kalabilecekti. Simge için de en iyisi buydu. Tanımadığı birisiyle kalmaktan ya da tek başına kalıp maddi açıdan zorlanmak yerine makul bir fiyata rahat kafayla yaşayacaktı.

"Salonun eşyaları geldi," diyen Emir'e döndüm. Mutfak eşyalarını yerleştirmem yeni bitmiş soluklanıp su içiyordum. Bardağı tezgâha bırakıp Emir'in peşinden ilerledim. Beyaz, krem ve açık kahve tonlarının hakim olduğu bir ev hazırlıyorduk.

"Haydar ustam, tamamdır burası." diyerek balkondan elinde matkapla Aslan çıktı. İnşaatlarda gerçekten çalıştıklarını evdeki tadilatta hallettikleri işlerle anlamıştım.

"Eline sağlık Aslan'ım," dedi Haydar abi.

"Kolay gelsin çakma usta," diyerek takıldım ona.

"Oooo mavişim, ben de bu kız mutfaktan çıkamadı kesin yemek yapmıştır bize demiştim ama sen yine kendine çalışmışsın yanaklar sincap olmuş," dediğinde ona göz devirip dil çıkardım.

"Bu karışıklığın içinde birde yemek yapacağız, dışarıdan ısmarlarsın artık..." dediğimde güldü.

"Eyvallah mavişim, ne istersen." dedi ve matkabı takım çantasına bıraktı.

Önce yemek masası sonra da koltuk takımı geldi. Aslan ve Haydar abi televizyonu monte ederken bizde koltukları nasıl yerleştirelim diye tartışıyorduk. Doğu salon kapısının önüne geçti ve salonda bir göz gezdirdikten sonra yanımıza gelip yemek masasını pencerenin önüne taşıdı. Koltukları ve berjerleri de onun komutlarıyla yerleştirdik. E adam mimardı anlıyordu iç tasarımdan da.

"Süper oldu," dedim kendimi üçlü koltuğa bırakırken. Annemde nefeslenerek yanıma oturdu.

"O zaman yemek vakti bence," dedi Doğu. Telefonunu çıkartıp Emir'in yanına oturdu.

"Değişik ne yiyelim?" diyerek Emir'e sordu.

"Tantuni ayran, gerisi yalan..." dedi melodik bir şekilde.

"Ay," dedim sulanan ağzımla.

"Onu annem bir yapacak aslında var ya of of," dedim. Emir ve Doğu anında anneme bakarken annem başını hayır anlamında salladı.

"Şimdi yapamam vallahi, ama söz ilk fırsatta yaparım oğullarıma." dediğinde dudak büktüm. Emir ve Doğu kabullenerek ne yiyelim o zaman tartışmasına devam ederken anneme döndüm.

"Anne var ya senin bu erkek evlat aşkın beni yerle yeksan ediyor," dediğimde gülerek bana baktı. Yanağımdan makas alıp elime uzanıp avcunun içine aldı ve öptü.

"Sen en kıymetlimsin annem, kıskanma abilerini boşuna..." dedi.

Yemekler geldiğinde evde tamamen bitmişti. Yemekten sonra dağıldık. Eve geldiğime yorgunluğuma rağmen banyoya girip uzun bir duş aldım. Banyodan çıktığımda annem odamdaydı.

"Sıhhatler olsun kızım," dedi. Yanından öpüp yatağa oturdum.

"Sağ ol annem," dedim. Çekmecelerimde bir şeyler aradığını görünce kaşlarım çatıldı.

"Ne arıyorsun?" dediğimde bana döndü.

"Telefonun şarjını bulamadım bir türlü. Kaşla göz arasında sizin odalara mı koydum acaba diye bakınıyorum. Emir'in odasında da yok." dediğinde başımı salladım. Ben dolabımdan iç çamaşırlarımı ve pijamamı çıkartırken annemin "Aden!" diye bağırışıyla ona döndüm.

"Ne oldu?" diye sorduğumda elindeki kutuyu salladı. Elindekine baktığımda ağırca yutkundum. Ertesi günü hapıydı.

"Kız, kız sen ne bok yedin!" diye bağırdı. Cevap vermemi beklemeden odadan çıktı. Yakalanmanın anlık şokuyla olduğum yerde kalırken annem elinde takunyayla odaya daldı.

"Yedin mi kız o haltı?" diye bağırtarak yanıma geldi ve takunyayı bacaklarımla popoma vurmaya başladı. Annemden kaçmaya çalışarak odada koşturuyordum ama annem bornozumdan kavramış acımadan geçiriyordu takunyayı.

"Anne vallahi yanlış anladın!" dedim. Anneme açıklama yapmaya çalıştım ama gözü dönmüştü bir kere. Hem bağırıyor hem vuruyordu.

"Anne canım acıyor," dedikçe daha hızlı vuruyordu.

"Ben dedim ama ben dedim bu kız bana çekmiş aynı boku yiyecek dedim," dedi kendine de olan hıncını benden çıkarırken. Kendimi koruyayım diye elimi araya koyunca parmaklarıma çarpan takunyayla acıyla çığlık attım.

"Anne!" diye bağırıp kıskacından kurtardım kendimi. Parmaklarım kırılmadıysa bile ya çatlamış ya da incinmişti. Annem nefes nefese durdu. Sinirli halinin ne kadar korkunç göründüğünü hatırladığımda peş peşe yutkundum.

"Ben sana kaç kere dedim, seni kaç kere uyardım yemeyeceksin o haltı diye?" dedi hayal kırıklığıyla. Derin bir nefes alıp verdim. Vurduğu yerlerin acısını sızısını görmezden gelip omuzlarımı dikleştirdim.

"Önce bir sakin olur musun?" dediğimde gözleri sinirle daha da parladı. Takunyayı vurmak için tekrar salladığında geri çekindim ama koluma darbe almaktan kurtulamadım.

"Yazıklar olsun sana, yazıklar olsun..." dediğinde "Anne!" diye bağırdım.

Annem ona bağırdığıma sinirlenip bornozumun yakasından tutup takunyayı vurmaya başladı. Kaçmaya çalıştıkça daha da hırslanıyor vurdukça vuruyordu. Artık dayanamayıp acıdan ağlayıp yine de kaçmaya çalışıyordum.

"Boyu posu devrilsin o Yusuf'un da, ona da göstereceğim bekle sen," dedi. Yakamı tuttuğu elini tutup bornozumun yakasını çekiştirdim.

"Ah, ah biliyordum ben böyle olacağını. Suç benim, benim tüm suç!" dedi. Savurduğu takunya bu sefer diz kapağıma denk geldiğinde acıyla çığlık attım. Annem hiç acımadan beni takunyayla döverken odamın kapısı sertçe duvara çarptı.

"Oha, anne ne yapıyorsun?" diyerek Emir yanımıza geldi. Annemin elinden beni zar zor alıp arkasına sakladı. Annemin tüm odağı Emir'e kaydığında takunyayı Emir'in yüzüne sallayarak "çekil aradan sen," dedi.

"Ne çekil anne kızı dövmüşsün resmen!" dedi o da bağırarak. Kollarımı Emir'in beline sarıp başımı sırtına yasladıktan sonra sessizce ağlamaya başladım.

"Ne halt ettiğini biliyor musun sen hı?" dediğinde kollarımı daha da sıkı sardım Emir'e.

"Ne halt ederse etsin anne dövemezsin kardeşimi," dedi Emir geri adım atmadan. Başımı sırtından kaldırıp Emir'in omzunun üstünden anneme baktım. Annem burnundan soluyup takunyayı yatağın üstüne fırlatıp yerdeki ilaç kutusunu alıp Emir'e fırlattı.

"Bu ne?" dedi Emir. Kutunun üstünü inceleyip içinden prospektüsü çıkartıp okumaya başladı.

"Yani!" diye yükseldi Emir. Annem beklediği desteği göremeyince duraksadı. Bakışlarını bir ben de bir Emir de gezdirdi.

"Ne demek yani Emir, siz beni çıldırtacak mısınız?" dedi annem.

"Kaç yaşında genç kız anne istediğini istediği kişiyle yaşar," annem öfke saçan gözlerini bana çevirdi. Emir'den böyle bir çıkış beklemediğinden şaşkındı.

"Yaşayamaz efendim yaşayamaz! Hamile kalsa ne bok yiyecek, okulu bitmemiş, mesleğini almamış daha eline! Gencecik yaşında kucağında çocukla ortada kalsa ne olacak ha!" yüzüme yüzüme bağırdı.

"Kalsın, senin tüm bu felaketlerin başına gelse de canı sağ olsun ben varım yanında. Ben varım kardeşimin yanında!" dedi Emir.

"Yusuf'ta babası gibi çekip gittiğinde görürüm ben sizi!" dediğinde "Yusuf'u o adamla bir tutamazsın!" diye bu sefer ben bağırdım. Yusuf o adam gibi değildi. Asla ama asla değildi. Yusuf güzel seven bir adamdı. Sevdiğine kıyamayan, yüzüstü bırakmayacak bir adamdı.

"Tutarım o da erkek. Görsün zoru bak bakalım neler yapacak?" diye bağırdığında "Anne!" diye bağırdı Emir.

"Çekil git içeri bir kendine gel!" dedi hemen peşinden yine bağırarak.

Annem son kez bize bakıp çıktı odamdan. Emir bana döndüğünde bir iki saniye bakıştıktan sonra bornozumun yakasını çekiştirip düzelttikten sonra kolları arasına aldı beni. Islak saçlarımı toparlayıp örmeye başladı.

"Takunyayla mı vurdu?" diye sordu şefkatle.

"Hı hı," dedim. Diğer yerlerim neyse de el parmaklarım çok acıyordu. Beni yatağa oturtup önümde eğildi. Bacaklarıma bakınıp ellerimi tuttu. Morarmaya yüz tutmuş tenimi öpüp yanağımı acıtmadan sıktı.

"Karşı bu durumlara biliyorsun. Kendi yaşadığını yaşamandan korktu sanırım," dediğinde başımı salladım. Çok erken yaşta kaçıp evlenmesinin sebebi hamile kalmasıydı.

"Ama ben onun gibi değilim ki, Yusuf'ta o adam gibi değil," dediğimde gülümsedi.

"Değilsiniz tabii. Bakma sen anneme bir sakinleşsin konuşur halledersiniz," dedi.

"Emir," dediğimde göz kırptı.

"İyi ki varsın, iyi ki dostumsun, abimsin. Ben de her zaman tıpkı senin gibi senin yanında arkanda olacağım her daim," dediğimde gülümsemesi büyüdü. Dudaklarını alnıma yaslayıp soluklandı.

"Daima," dediğinde "daima," dedim.

Tüm gün odamdan çıkmadım. Üzerimi giyinip yorganın altına saklandım. Emir ağrı kesici ve moraran yerlerim için krem ve buz getirdi. Ben yemeğe içeri gitmeyince yemeği bana getirdi. Annemle benim aramda mekik dokuyup durdu tüm gece. Sonundaysa yatağın sol tarafında uyuya kaldı.

Emir'e sokulup uyumak için gözlerimi kapattığımda odanın kapısı yavaşça açıldı. Koridorun sarı ışığı odaya vurduğunda yüzümü Emir'in koluna sakladım. Annemin kokusu kendisinden önce geldi. Annemin yanıma yaklaştığını hissettim. Yatağın kenarına hemen arkama oturdu.

"Aden uyudun mu?" diye fısıldayarak konuştu. Cevap vermedim. Yüzüme dökülen saçlarımı çekip elinin tersini yavaşça yanağımda gezdirdi. Eğilip koluma ardından yanağıma kuş kadar hafif bir öpücük kondurdu. Saçlarımı uzun uzun sevdikten sonra üstümüzü örtüp odadan çıktı.

Sabah erkenden uyanıp hazırlandıktan sonra evden çıktım. Emir'e kütüphanede olacağıma dair mesaj attıktan sonra asansöre bindim. Sıkıcı birkaç dakikanın sonunda apartmandan çıktığımda Emir'in arabasının siteye giriş yaptığını gördüm. Haydar abi beni görmüş olacak ki otoparka geçmek yerine yanımda durdu.

"Günaydın Haydarikom," dedim arabadan indiğinde.

"Günaydın kızım, kütüphane mi?" diye sorduğunda başımı salladım.

"Geç o zaman bırakayım seni, aşırı trafik var ara sokaklardan götüreyim," dediğinde itiraz etmeden arabaya bindim. Emniyet kemerimi taktığım esnada Haydar abide bindi. Yola çıktığımızda suskunluğuma alışkın olmadığından bana kaçamak bakışlar atıp durdu.

"Kızım," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim.

"Bir problemin mi var?" dediğinde dudak büktüm. Utandığımdan bakışlarımı tekrar önüme çevirdim.

"Annemle atıştık," demekle yetindim. Güldü, direksiyondaki elini uzatıp yanağımdan makas aldı.

"Filiz Hanım, cadı Filiz'e bağladı anlaşılan," dediğinde güldüm.

"Haklı aslında. Yani onun penceresinden baktığımda kendince haklı..." dedim. Bakışlarımı ona çevirip başımı koltuğa yasladım. Bana dönüp baktıktan sonra direksiyonu sağa çevirip ara sokağa saptı.

"Annen kıyamaz sana," dediğinde iç çektim. Kıymıştı be Haydarikom hem de öyle böyle değil bayağı takunyayla kıymıştı bana.

"Kütüphaneden çıkınca alayım mı seni? Yemek yer, sinemaya gideriz. ister misin?" diye sorduğunda yüzüme geniş bir tebessüm yerleşti.

"İsterim, çok isterim. Emir'i de alalım ama ağlar sonra bebek." dediğimde gülerek bana baktı. Yanağımdan makas alıp önüne dönerken gözleri ellerime değdi.

"Parmaklarına ne oldu?" dedi bir ciddileşerek.

"Takunya reis ile bir haşır neşir olduk ki sorma," dediğimde kaşları çatıldı. Ciddi yüzü git gide daha da ciddileşti. Elimi tutup parmaklarımı inceledi. Ardından moraran yerlerini öpüp kucağıma geri bıraktı. Telefonundan navigasyonu açıp en yakın eczaneyi arattı.

İki sokak ötedeki eczanenin önünde durduğumuzda "hemen geliyorum, bir şey istiyor musun?" diye sorduğunda başımı sağa sola salladım. Haydar abi birkaç dakika sonra elinde küçük bir eczane poşetiyle geldi.

"Yanında bulunsun," diyerek poşeti bana uzattı. İçinde krem ve ağrı kesici vardı.

Okula geldiğimizde Haydar abiyle vedalaşıp kütüphaneye geçtim. Kendime iki saat çalışma yirmi dakika mola şeklinde planlayıp çalışmaya başladım. Molalarda terasa çıkıp kahve ya da çay içiyordum. Ara ara yeni kurduğumuz whatsapp grubundan mesajlaşıyorduk. Grubu Güneş ve Emir kurmuştu.

Akşam üzeri kütüphaneden ayrıldığımda Haydar abiyi arayıp gelip gelmediğini sordum. İki dakikaya kapıda olacağını söylemiş ve kapatmıştı. O gelene kadar ben de kampüsten çıkmış olurdum. Bir iki dakika sonra turnikelerden çıktığımda karşımda sadece Haydar abi yoktu. Yağız Bey de tam karşımdaydı. İkisi de arabalarının önünde durmuş birbirleriyle muhatap olmadan benden tarafa bakıyorlardı.

Beni ilk fark eden Haydar abi oldu. Yasladığı yerden doğrulduğunda bakışlarım Yağız Bey'e kaydı. O da beni fark ettiğinde Haydar abi gibi doğruldu. Karşıdan karşıya geçtiğimde ikisi de bana doğru adımladı. İki arabanın tam ortasında bir araya geldiğimizde şaşkın bakışlarım Yağız Bey'deydi.

"Ben, çocuklardan okulda olduğunu duyunca belki çıkışta yakalarsam bir şeyler yaparız diye düşünüp geldim..." dediğinde yutkundum. Bakışlarım Haydar abiye baktı. Bakışlarımı fark ettiğinde gülümsedi.

"Habersiz geldim, sizin planınız vardı sanırım," dediğinde başımı salladım. Bakışlarım tekrar Haydar abiye kaydığında başını sallayıp göz kırptı. Olayın akışını tamamen bana bırakmıştı. Bir Haydar abiye bir Yağız Bey'e baktım.

"Eminönü'ne inip balık ekmek yiyeceğiz, eşlik etmek isterseniz gelebilirsiniz..." dediğimde mavi gözleri parladı.

"isterim, isterim tabii kızım..." dediğinde kalbim titremedi. Ya da burnumun direği sızlamadı. Haydar abinin bana kızım dediğinde hissettiğim hiçbir duyguyu hissetmedim. İç çekip "o zaman gidelim," dedikten sonra ona arkamı dönüp arabaya ilerledim. Arabaya yerleşip kemerimi taktığım sırada Haydar abide arabaya bindi. Yağız Bey kendi aracına geçerken bakışlarımı Haydar abiye çevirdim. Yüzündeki güven veren tebessümü yerli yerindeydi. Çenemi avuçlayıp sevdikten sonra arabayı çalıştırdı ve Yağız Bey'e sinyal vererek yola çıktı.

"Emir niye gelmedi?" dediğimde kısa bir bakış atıp önüne bakmaya devam etti.

"Annenle çıkacaklarmış onlarda," dediğinde başımı salladım. Dünden dolayı baş başa konuşmak istemişti büyük ihtimalle Emir.

On dakika kadar sonra Eminönü sahiline geldik. Kemeri çözüp arabadan ineceğim sırada gözüm Haydar abiye takıldı. Arabayı tamamen durdurmamış kemerini de çözmemişti. Çatık kaşlarımla "e haydi," dediğimde bakışlarını önümüzdeki arabaya kısa bir an çevirip bana döndü.

"Sanırım, baş başa vakit geçirmeniz ikiniz için daha sağlıklı olur," dediğinde gerildim.

"Olmaz, ben baş başa olursak çok gerilirim. Rahat hissedemem ki. Ne olur yalnız bırakma!" dedikten sonra durdum. Belki o Yağız Bey'le bir arada olmaktan rahatsız olacağını düşününce dudaklarım istemsizce büzüldü.

"Ben seni düşünemedim bir an. Eğer gelmek istemiyorsan anlarım." dediğimde yanağımdan bir makas alıp "in haydi, balıklar bizi bekler..." dedi.

"Arabaları park edip sahile indik ancak balıkçıların olduğu kısımdaki yüksek basamakların başında bir anlığına üçümüzde kalakaldık. Çok kalabalık ama çok kalabalıktı ve gözüme çarpan insanların çoğunluğu yabancıydı. Bir tarafta kendi bayraklarını açmış fotoğraf çekinenler, bir tarafta kendi vatanlarının şarkılarını açıp dans ediyorlardı. Erkeklerin çoğunun başında adını bilmediğim bir örtü başlık vardı. Çoğunun üzerinde beyaz ya da farklı renkler uzun bir kıyafet vardı. Kadınların çoğu burkalı, yüzleri peçeliydi. Küçük gördüğümden ya da kınadığımdan değildi bu kalakalmam. Alışık olmadığımdandı... İsteyen istediği gibi giyinir, bazı sınırlar çerçevesinde hareket edebilirdi lakin bu görüntü kültürel çatışmanın sonucu olan yenilginin bir ön gösterimi gibi geldi bir an gözüme.

"Turizm baya kalkınmış maşallah!" dedim alayla. Emir'le çocukluğumuzun geçtiği bu sahilde hiç bu kadar yabancı turisti bir arada görmemiştim!

"Şu ortamın Türk nüfus oranını merak ettim ne yalan söyleyeyim..." diyen Yağız Bey'le başımı salladım. Göz göze geldiğim her adamdan gözlerimi hızlıca kaçırıyordum. Kimisi kendi halindeyken kimisi hiç görmemiş gibi gözlerini kadınlardan, genç kızlardan, hatta küçük çocuklardan bile çekmiyor uzun uzun rahatsız edici bir şekilde bakıyorlardı.

"Aden, istersen sen arabaya geç bizde balık ekmekleri alıp gelelim." diyen Haydar abiye baktım.

"Neden?" diye sorduğumda bakışları tekrar sahile kaydı.

"Burası benim ülkem, kendi ülkemde de korkup çekinmeden bir balık ekmek yiyemeyeceksem yazıklar olsun!" dedim ve onları gerimde bırakıp Emir'le eskiden sık sık geldiğimiz büfeye gittim.

"Hayırlı günler," diyerek selam verip sipariş vermek için tezgaha yaklaştım.

"Hayırlı günler abla, kaç tane vereyim?" diye direkt sorduğunda "üç ekmek arası bir sade soda bir kola birde," dedikten sonra arkama bakındım. Yağız Bey neden baktığımı anlamış olacak ki " ben de sade soda alayım," dedi.

"Geçin oturun abla olunca getireceğim ben," dediğinde büfenin içine göz attım. En arkada, köşedeki masa boştu. ben oraya ilerleyince Haydar abiyle Yağız Bey de peşimden geldi. Ben tabureye rahatlıkla otursam da onlar pek rahat değildi. İkisi de uzun ve yapılı adamlardı. Koca cüsseleriyle alçak taburelerin üzerinde komik durmuşlardı bir an.

"Küçükken Emir'le hep gelirdik buraya, güzel ve temiz gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz," dediğimde başlarını salladılar. İkisi de dirseklerini dizlerine yaslamış bacaklarının arasında ellerini birbirine kenetlemişlerdi.

"Balıklarınız geldi, buyurun afiyet olsun," dedi on yedilerindeki genç çocuk.

"Turşu yok mu artık?" diye sorduğumda yüzü güldü çocuğun. Balığın yanında mutlaka karışık ve kırmızı lahana turşusu ikram ederlerdi.

"Ustam artık her siparişe ikram yapmıyor abla, isteyen olursa veriyoruz. Getireyim mi?" dediğinde başını salladı.

"Getir getir sorman hata," dedim gülerek.

Ben ilk ekmeğimin sonlarındayken Haydar abi ve Yağız Bey bir porsiyon daha istediler. Onları da yedikten sonra ayaklandık. İkisi aynı anda cüzdanlarını çıkartıp hesabı ödeme yarışına kapılırken hesabı ödeyip büfenin çıkışına ilerledim.

"Ben hallettim haydi çıkalım," dediğimde bakışları beni buldu. Onları arkamda bırakıp büfeden çıktım. Arabaları park ettiğimiz yere doğru yürürken varlıklarını hemen bir adım gerimde hissedebiliyordum.

Arabaların olduğu yere geldiğimizde durup onlara baktım. Yanıma geldiklerinde Haydar abi, Yağız Bey'e kısa bir bakış attıktan sonra bana döndü. "Sinemaya gidecektik," dedim sorar gibi. Haydar abi bir şey diyeceği esnada telefonu çaldı.

"Efendim," diyerek açtı telefonunu.

"Şimdi mi?" dedi çatık kaşlarıyla. Karşı tarafı uzun bir süre dinledi ve iç çekip bana baktıktan sonra "tamam, tamam geliyorum!" dedikten sonra telefonunu kapatıp cebine geri koydu.

"Haydar abi?" dedim.

"Gitmem lazım kızım, önemli bir durum." dediğinde omuzlarım düştü.

"Ama sinema?" diye mırıldandığımda "ben götürürüm kızım seni, hem baş başa vakit geçirmiş oluruz biraz..." diyen Yağız Bey'e baktım. Parlayan gözleriyle bir umut ne yapacağımı bekliyordu. Ben de bir umut Haydar abiye baktığımda yanıma gelip yüzümü kavradı.

"O evin satışıyla alakalı gitmem lazım kızım." Fatih'teki evi yaşananlardan sonra satışa çıkarmıştık ancak evde yaşananları duyan almaktan vazgeçiyordu. Annem o evin varlığını istemiyordu.

Uzun sürecek büyük ihtimalle, istersen seni eve bırakayım istersen sinemaya gidin. Senin sevdiğin serinin son filmi haftanın filmi olarak vardı Kanyon'daki sinemada. Bence kaçırma," dediğinde dudak büküp başımı salladım.

"Gideyim mi?" dediğimde şefkatle gülümsedi.

"Bence git," dedi sır verir gibi. "Hem senin hem de onun için farklı bir deneyim olur..." dedi. Başımı salladım.

Kanyon'a giderken arabanın içinde çıt çıkmıyordu. Yağız Bey en az benim kadar gergin görünüyordu lakin yüzünde de bir tebessüm vardı. Yolu izlerken çalan telefonumla sıçradım, dalmıştım.

"Canım," diyerek açtım telefonu. Yusuf'tu arayan.

"Güzeller güzelim nasılsın," dedi enerjik sesiyle. Artvin'deydi. Yarın duruşma görülecekti ondan sonra da dedemleri alıp gelecekti.

"İyiyim sevgilim, siz nasılsınız?"

"İyiler yavrum. Babaannemler bir tık kızdılar seni neden getirmedim diye," dediğinde güldüm.

"Kraliçelerim ya," dedim keyifle. O babaannelerimizden dert yandıkça benim yüzümdeki gülüşüm daha da büyüdü. Gerginliğim uçup gitti.

"Bu arada Pars'ın cezası kesinleşti yavrum," duyduğum isimle tüylerim ürperdi. Baran İstanbul'dan, Sevda Artvin'den beni dahil etmeden davayı yürütmüşlerdi. Karşı taraf sonuna kadar direnmişti.

"Sonuç," dediğimde iç çekti.

"Serbest bırakıldı," dediğinde şaşırmadım.

"Belliydi, şaşırmadım..." nefes alışverişlerini duydum. Bir şey söylemek istiyor ama kendini tutuyormuş gibi hissettim.

"Sıkma o güzel canını, yarın öbür gün illa başka suçlardan duyarız adını," dedi. Doğru diyordu.

"Sıkmıyorum merak etme, sen de sıkma canını. Yarın o davayı biz kazanacağız," dedim.

"İnşallah güzelim," dedi.

Yusuf'la telefonu kapattığımızda Kanyon'a da gelmiştik. Direkt sinemaya çıkarken bakışlarımı asla Yağız Bey'e çevirmiyordum. Lakin onun bakışları hep bendeydi. Bilet gişesine geldiğimizde film afişlerine göz attım.

"Hangisine girelim?" omuz silktim. Haydar abinin dediği filmin afişine gözüm kayınca o da o afişe baktı.

"Buz Devri?" dedi sorarcasına.

"Evet," dediğimde güldü. O biletleri alırken büfeye ilerledim. Büyük kova mısır ve iki su alıp Yağız Bey'in yanına ilerledim.

Filme girdiğimizde bizim dışımızda herkes çocuktu. Bazı çocukların yanında abileri ablaları varken bazılarının yanında anne veya babası vardı. Kovayı aramıza koyup suyu ona uzattım. "Teşekkür ederim," dedikten sonra şişeyi aldı.

"Kerem de sürekli izliyor bu seriyi. En sevdiği film olduğu aşikar," dediğinde alayla gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ben olmasam çocuğun çocuk filmlerinden haberi olmayacaktı!

"Shrek," dediğimde "hı," dedi. Ona bakıp "Kerem Shrek'i daha çok seviyor. Gerçi büyüyor fındık kurdum zevki de değişiyor haliyle," dediğimde bozulduğunu belli etmemek için ekrana döndü yüzünü. Mesele buydu işte. Ben zaten bu yaşıma kadar Yağız Bey olmadan büyümüştüm. Babasızda devam edebilirdim yoluma. Beni tanımasa, sevmese de olurdu. Ancak diğerleri için böyle değildi. Varken yok gibi olması en ağırıydı ve bu yokluğu çocuklarına hissettirmesinden dolayı ona öfke duyuyordum.

Film başladığında sadece ekrana odaklandım. Bir süre sonra Yağız Bey'in bakışlarını üzerimde hissetsem de o tarafa bakmadım. Filmin komik yerlerinde gülmedim, benim için ayrıca komik yerlerde hiç gülmedim. Film araya girdiğinde telefonuma gömüldüm. Gruptan ayrı Aslan'dan ve Emirden ayrı mesaj vardı. Grubu es geçip Emir'in mesajını tıkladım.

OĞUZHAN UĞUR'UN EMİR'İ:

Haydar abi haber verdi.

Geleyim mi yanınıza?

SİZ:

Yok yavru,

az kaldı zaten filmin bitmesine.

Siz ne yaptınız annemle?

OĞUZHAN UĞUR'UN EMİR'İ:

Hiç öyle dolaştık.

Ev satılmış onunla ilgili aranınca eve bıraktım annemi.

Şimdi Haydar abinin yanına gidiyorum.

SİZ:

Tamam yavru,

akşam görüşürüz.

Emir'le mesajlaştıktan sonra Aslan'ın mesajına tıkladım. Paris'ten sonra rehberimdeki kayıtlı adını değiştirmiştim. Rehberim isim soy isim ya da benim taktığım isimlerle kayıtlı olan numaralardan ibaretti.

BİR KÜÇÜK ASLANCIK:

Mavişim

Bak sana ne aldım, aynı sen vallahi.

😂😂😂

SİZ:

Sırf mavi diye almadıysan ben de maviş değilim.

Güzelmiş ama

teşekkür ederim

BİR KÜÇÜK ASLANCIK:

Yusuf Ali'ye bir şeyler bakayım dedim

Bir baktım bir şey bana göz kırpıyor.

Aaa bir de ne göreyim benim mavişimin copy face hali tam karşımda

almasam olmazdı

Akşam pastamı alıp geliyorum

SİZ:

Çikolatalı olsun.

Çilekli bir de

BİR KÜÇÜK ASLANCIK:

Tamam bebeğim.

Attığı fotoğrafa güldükten sonra telefonumu kapatıp çantama geri attım. Ara bitmiş filmin diğer yarısı başlamıştı. Film bittiğinde peş peşe çıktık salondan. Ben yürüyen merdivenlere ilerleyecekken "Aden," demesiyle durdum.

"Bir kahve içelim mi?" dedi. İtiraz etmek için dudaklarımı araladığımda "lütfen," dedi.

"Bugün için limitlerimi fazla zorladım Yağız Bey," dedim. Bir yıl öncesinde gerek hastanede gerekse onların evine ilk gidişimde en azından Yağız Bey'in varlığı beni bir tık rahatlatırken şimdi onunla bu kadar uzun süre vakit geçirmekten gerim gerim gerilmiştim.

"Peki, eve bırakayım o zaman..."

Arabada ölüm sessizliği vardı. Çantamın ön gözünün fermuarına astığım civciv maskotuyla oynarken karanlık yolda akıp giden sokak lambalarını izliyordum. Küçükken lambaların, ağaçların hatta ay ya da güneşin bile bizi takip ettiğini sanırdım. Onların olduğu yerde kaldığını öğrendiğimde çocuk halimle çok şaşırmış, hayal kırıklığına uğramıştım.

"Teşekkür ederim," başımı Yağız Bey'e çevirdim. Bir şey demedim, sadece yüzüne baktım.

"Bugün beni geri çevirmediğin için," dedi. O teşekkür ediyordu ama ben yine kendimden ve hisselerimden ödün verdiğim için kendime kızıyordum aslında. Neden geri çevirmediğimi nem de merak ediyordum aslında. Bir hevesim yoktu ona karşı bir umudumda. Sanırım yaşının verdiği ağırlıktan saygısız görünmek istememiştim.

"Aden... Ben yanlışlarımı, hatalarımı telafi etmek istiyorum. Senin için kardeşlerin için çabalamak istiyorum," dedi.

"Benim için bir çaba göstermenize gerek yok Yağız Bey. Kendi çocuklarınızla ilgilenmeniz yeterli," dediğimde düşük yüzü daha da düştü.

"Sen de benim çocuğumsun Aden," dediğinde güldüm.

"Biyolojik olarak evet ama sadece o kadar..." yutkundu.

"Pes etmeyeceğim kızım, bir gün mutlaka affettireceğim kendimi sana!" dedi kendinden emin olmasa da öyle görünmek için keskin bir sesle konuştu. Yolun devamı sessizce geçti. Eve geldiğimizde kuru bir teşekkür edip arabadan indim ve arkama bakmadan apartmana girdim.

Kapıyı açıp eve girdiğimde annemin kahkahalarını işittim. Onun kahkahalarının arasına Aslan'ın sesi karışıyordu. Ayakkabılarımı çıkartıp portmantoya koydum. Mutfağa girdiğimde annemle Aslan'ın ada tezgahta sarma sardığını gördüm.

"Mavişim hoş geldin," dedi Aslan ve sardığı daha doğrusu saramadığı dolmayı ağzına tıktı. Onun bu haline gülecek gibi olsam da gülmedim.

"Hoş buldum, kolay gelsin..." annemle göz göze geldiğimizde birkaç saniye bakıştıktan sonra Aslan'a döndüm.

"Ben bir lavaboya gideyim." dedim ve yanlarından ayrıldım. Odaya geçtiğimde direkt lavaboya geçtim. Çıktığımda üzerimi değiştirip tekrar mutfağa gittim.

"Aç mısın?" diye soran anneme baktım. Sardığı sarmadan gözünü ayırmıyordu.

"Değilim," dediğimde başını salladı. Aslan aramızdaki gerilimi anlamış olacak ki araya girdi.

"Mavişim, gel seni yeni arkadaşlarınla tanıştırayım," kalkıp ellerini yıkayıp kuruladı. Yanıma gelip birden omzuna attı.

"Hıhhh! Aslan," diye çığırdım. O gülerken tişörtüne sıkı sıkı tutundum. Salona geldiğimizde koltuğa bıraktı beni. Yanıma oturup koltuğun arkasına uzanıp büyük bir poşet çıkarttı. Büyük oyuncak markasının logosu olan bir poşetti.

"Bir taneyle yetinemedim aldıkça aldım," dedi gülerek.

"Ben kaç yaşındayım haberin var değil mi?" dediğimde omuz silkti.

"Olsun oyuncağın yaşı olmaz. Yusuf Ali'ye de aldım Kerem'e de. Aramızda kalsın kendime bile aldım, " dedi. Koca poşetin içinde bir sürü mavi renk pelüş oyuncak vardı. Son pelüşü de çıkarttıktan sonra gözleri mutfağa kayıp bana döndü.

"Annenle aranız mı bozuk?" diye sordu. Omuz silktim. Üstelemedi, bir süre sonra annemde yanımıza geldi. Aslan'a bir şey isteyip istemediğini sorup diğer koltuğa oturdu. Aslan'ın bana aldığı pelüşleri kucağımda toplayıp bir tanesini ona uzattım.

"Senin olsun, aynı sen!" dedim.

İlerleyen saatlerde Emir ve Haydar abi geldi. Çay içip Aslan'ın aldığı pastaları yerken evin satılmasını konuşuyorduk. Makul fiyata satılmıştı. Annem Benim, Güneş'in ve Emir'in arasında pay edilmesini istemişti lakin bizde o evden gelen herhangi bir şeyi istemiyorduk. Aslan'ın "bağış yaparsınız," demesiyle konu kapanmıştı.

Aslan gittiğinde biz bize kalmıştık. Emir'le benim odama geçtiğimizde Emir Aslan'ın aldığı pelüşleri inceliyordu. İki taraflı olan, bir tarafında gülen yüz bir tarafında somurtan yüz olan oyuncağı seçip "bu benim," dedi. Başımı salladım. Yanıma uzanıp elindeki küçük pelüşle yüzüme vurdu. Ona baktığımda göz kırpıp başını salladı.

"Annemle Haydar abinin arası soğuk gibi geldi," dediğimde gözlerini kaçırdı. Tüm akşam aralarında tuhaf bir gerilim sezmiştim.

"Ne, ne oldu?" diye sordum.

"Sabah kahvaltıya geldiğinde tartıştılar biraz," dediğinde "benim yüzümden mi?" dedim doğrulup bağdaş kurarak oturdum.

"Kızdı anneme seni dövdü diye." dediğinde çenem titredi. Benim yüzümden tartışmışlardı. Yerimde huzursuzca kıpırdandım. Ya ayrılırlarsa korkusu gelip göğsümün ortasına çöreklendi.

"Benim yüzümden," dedim titreyen sesimle.

"Doldu maviler hemen," dedi Emir. Burnum küçük bir fiske vurup "korkacak bir şey yok. Ağlamana da gerek yok halleder onlar." dedi rahat bir tavırla. Burnumu çekip omzu silktim. Korkuyordum.

Emir bir süre sonra uyuya kalırken ben gözümü bile kırpmıyordum. Haydar abi hâlâ bizdeydi. Belki annemle konuşuyorlardır diye yanlarına gitmeye de çekiniyordum. Oflayıp sağıma döndüğümde komodinin üzerindeki telefonumun bildirim ışığı yanıp dönüyordu.

HAYRANIM:

Aden (00:25)

Uyudun mu güzellik

Aden? (00:58)

SİZ:

Uyumadım (01:04)

HAYRANIM:

Parmakların neden morardı?

SİZ:

Maşallah ne kadar çok öten kuşun varmış senin.

HAYRANIM:

?

SİZ:

Önemli bir şey değil.

Çarptım

HAYRANIM:

Yemedim!

Annenle neden kavga ettin ?

SİZ:

Yusuf bunu şimdi konuşmasak olur mu?

HAYRANIM:

Peki...

Geldiğimde kaçamazsın ama.

SİZ:

Kaçmak değil de...

Ne bileyim konuşasım yok.

Uyuyamıyorum da

HAYRANIM:

Kurban olurum sana.

Arayayım mı ?

masal anlatır uyuturum seni 🙃

SİZ:

Yok sevgilim,

sen de uyu hem sabah dava var.

Uykusuz kalma tamam mı?

Beni de takma kafana iyiyim sorun yok

Yusuf'la biraz daha mesajlaştıktan sonra yataktan kalktım. Koridora çıktığımda salonda cılız bir ışık vardı sadece. Büyük ihtimalle sadece lambader yanıyordu. Sessiz adımlarla antreye geldiğimde salona baktım. Geniş koltuğun ortasında Haydar abi oturmuş annemde dizine başını koymuş uyuyordu. Haydar abide başını koltuğa yaslamıştı. Gözleri kapalıydı. Bir eli annemin omzundayken diğer eli saçlarının arasındaydı. Rahat bir nefes alıp mutfağa ilerledim. Su içip odama geçeceğim esnada Haydar abinin sesini işittim.

"Aden?" dedi uykulu sesiyle.

Kısık sesle "uyandırdım, özür dilerim," dediğimde gülümsedi.

"Dalmamıştım, sorun yok..." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp başımı salladım.

"İyisiniz değil mi?" elini uzattığında yanına gittim. Elini tutup yanına oturduğumda göğsüne yerleştim hiç çekinmeden.

"İyiyiz sorun yok," dedi. Saçlarımı okşamaya başladı.

"Tartışmışsınız," dediğimde derin bir nefes alıp verdi.

"Olur öyle şeyler," dediğinde gülümsedim. Bir süre sessiz kaldık.

"Salep yapayım mı sana?" dediğinde başımı göğsünden kaldırdım.

Annemin başını dikkatlice tutup oturduğu yerden kalktı. Annemin başının altına bir kırlent koyup bana elini uzattı. Bana uzattığı eli bir kez daha tuttum. Birlikte mutfağa geçtikten sonra cam kapıyı kaydırarak kapattım. Haydar abi salepleri hızlıca yaptığında ada tezgaha karşılıklı oturduk. Ellerini birbirine kenetleyip tezgaha yasladı. Bakışları üzerimdeydi.

"Büyümek zor değil mi?" güldüm. Başımı sallayıp alttan alttan baktım ona.

"Zordu ama becerdik bir şekilde," dedim. Elini uzatıp başımı okşadı. Gülümsedim Haydar Abiye. Ona, zor alanın büyümek değil de büyütülmek olduğunu söylemek istemedim.

"Annemle benim yüzümden..." dediğimde "Aden," diyerek araya girdi.

"Kavgalar, tartışmalar hatta küsmeler olacak. Tadı tuzu bunlar..." başımı salladım.

"Ama bu kavgaların, tartışmaların sonu birbirimize zarar vermek olmamalı. Annenle yaşananlar sizin aranızda. Annen haklı da olabilir ama bu sana zarar vermesini açıklamaz kızım," dediğinde dolu gözlerimle gülümsedim ona.

Değer görmek kıymetli bir şeydi. İnsanı daha güçlü, daha özverili yapıyordu. Haydar abinin bize verdiği, özellikle anneme verdiği değer çok özel ve sağlamdı. Geçmişimizle ister istemez kıyaslama yapınca aslında ne kadar şanslı olduğumuzu fark ediyordum. Dedikleri kadar vardı. Her şerrin içinde bir hayır, her hayrın içinde bir şer vardı.

Günler sonra sabah erkenden Emir'in odasına sızdım. Gece tek kalmak istediğini bildiğimden onu rahatsız etmemiştim lakin aklımda kalbimde onda kalmıştı. Odanın kapısını sessizce kapattıktan sonra yatağa ilerledim. Uyuyordu, yavaş hareketlerle yanına çıkıp uzandım. Uyanana kadar izledim yüzünü. Gece boyunca ağladığı yanaklarında iz bırakmış yaşlarından belli ediyordu. Anne ve babasının ölüm yıl dönümüydü.

"Aden," annemin fısıltısıyla başımı kapıya çevirdim.

"Yeni uyudu," dediğinde yattığım yerden geri kalktım. Emir'in açık üstünü örtüp odadan çıktım. Annemle salona geçip oturduk.

"Aşevini ayarladı Haydar. Mezarlıktan sonra gideceğiz," dedi annem. Sene-i devriyesi için kimsesizlere, sokak insanlarına yemek dağıtacaktık.

Emir öğlene doğru uyandı. Uyuduğu süreçte annemle helva yaptık, tam boylar ve Güneş geldi. Herkeste bir sessizlik vardı. Emir hazır olduğunda hep birlikte evden çıkıp mezarlığa gittik. Bir zamanlar üç kişi geldiğimiz mezarlığa bir sürü insan gelmiştik. Emir annesinin, babasının ve dedesinin mezarlarının başında durmuştu. Biz ondan birkaç adım geride onları baş başa bıraktık. Emir üç mezarı temizledi, suladı, çiçekleri budadı. Yardım almayı sevmez, mezarlarla tek başına ilgilenirdi her daim.

Bir süre sonra yanına gittik. Hepimiz dua edip Emir'e yanında olduğumuzu hissettirdik. Annem ve Haydar abi bir an olsun ayrılmadı Emir'in yanından. Gün boyunca sıkıca tuttum elinden, ha beş yaşındaki Aden ha yirmi iki yaşındaki Aden. İkisinin de sevgisi, güveni aynıydı Emir'e. Hatta Büyüdükçe daha da çok seviyordum onu. Ayakta duruşunu, hayata tutunuşunu, savaşını seviyor ve saygı duyuyordum. O günün akşamında anneme sıkı sıkı sarılmış, ondan onu üzdüğüm için özür dilemiştim. Diğer günlerde bu olayı açık açık konuşmuş çözmüştük lakin annem Yusuf'u gördüğü her yerde ona dövecekmiş gibi bakmaktan ve surat asmaktan geri durmuyordu. Yusuf'ta utanıyordu ister istemez ama yapacak bir şey yoktu.

Bir ara fırsatını bulduğumda Yusuf ve tam boylarla bana ve Emir'e açtıkları hesap hakkında konuşmuştum. Yusuf, tam boylardan yana olurken bunun çok normal olduğunu söylemişti. Aslan ise "bir çok şeye yatırım yapıyoruz bu yatırımların arasında elbette kardeşlerimiz de olacak," demişti. Emir de beni değil onları destekleyince laf edememiştim.

Günler su misali hızla geçip gitmiş ve nikah günü gelip çatmıştı. Nikah sabahı erkenden Yusuflara geçtik. Herkes buradaydı. Dedemler gelmekle yetinmemiş Merdo ve Gazel yengeyi de çok şükür ikna edip getirmişlerdi. Sevda'yı da bizzat ben davet etmiştim.

Hızlı bir kahvaltıdan sonra hazırlıklar başladı. Bahçe akşam için hazırlanırken bizde Sema ablanın hazırlanmamız için ayırdığı odada hazırlanıyorduk. Kuaför ve makyözü eve çağırmıştık. Saçımı dalgalandırıp açık bırakmış, uzun üzerinde çiçek motifleri olan elbisemi giyinmiştim. Makyajımı çok hafif tutmuştum.

"Ay kızım susmuyor bu yavrucak," diye odaya Meryem babaannem girdi. Kucağındaki Yusuf Ali zırıl zırıl ağlıyordu. Sema abladan önce ayaklanıp Yusuf Ali'yi kucakladım.

"Ben hallederim, hazırım zaten." Yusuf Ali'yle Yusuf'un odasına geçtim.

Ağlamaya devam eden Yusuf Ali'yi yatağın ortasına yatırıp yanına uzandım ve elimi göbeğine yaslayıp küçük boynuna sokuldu. Birkaç dakika sonra kapalı kapının ardındaki küçük havlamaları duyunca yataktan kalkıp kapıyı açtım. Aslan'ın, Yusuf Ali için sahiplendiği yavru Sibirya kurdu yüzüme bakıp birkaç kez havladıktan sonra içeri koşup yatağa zar zor tırmanıp başını Yusuf Ali'nin göbeğine yasladı. Yanlarına gidip oturdum. Yusuf Ali'nin ağlamaları önce yavaşlayıp iç çekişlere döndü. Sonrasında tamamen durdu. Minik tombul eliyle karnındaki elimin parmağını kavradı. Diğer elimde başını okşamaya başladım. Birazdan uyurdu.

Saatler akşam altıyı bulduğunda annem ve Haydar abi dışında hepimiz bahçeye geçtik. Nikah memuru yeni gelmek üzereydi. Kalbim heyecandan çok hızlı atıyordu.

"Nikah memuru geldi," diyen Yusuf'la heyecandan gerildim. Onlar nikah memurunu karşılarken Güneş ve Emir'le annemlerin yanına çıktık.

"İnme vakti," dedi Emir. Haydar abi annemin alnına bir öpücük kondurduktan sonra aşağı indi. Emir anneme kolunu uzattığında annem büyük bir nefes aldı. Gelinliğiyle, saçıyla, güzel yüzüyle çok ama çok güzeldi. Annem çok güzeldi.

Aşağı inip bahçeye çıktığımızda annem ve Emir hemen önümüzde biz ise Güneş bir adım gerilerindeydik. Nikah masasına kadar yürüdük. Emir annemi Haydar abiye emanet ettikten sonra yanımıza geldi. Bir elini ben tuttum diğer elini Güneş. Annemler alkışlar eşliğinde masaya geçtiklerinde şahitleri olan Sema abla ve Sefa abide yerlerini aldılar.

Dakikalar sonra evlenmişlerdi. Annemle Haydar abi uzun uzun sarıldılar birbirlerine. Ayrıldıklarında gözleri kopamadı birbirlerinden. Huzurla doldum onları izlerken. Çocuk yanımın bazı açıkları kapandı bugün. Anneme kanayan yaralarım dindi. Zamanında anneme ağlayan gözlerim anneme sevindi. O sevinçlerde yine gözyaşı olarak akıp gittiler.

İlk dans edildi, yemekler yendi, sonra yine danslar edildi. Neredeyse herkesle dans etmiştim sanırım. Hatta bir ara çok kısa Yağız Bey'le dahi salınmıştım. Tüm gece hiç durmadan eğlendik. Emir sahneden neredeyse hiç inmeden şarkılar söyledi. Hatta bir ara Güneş'le bile şarkılar söylediler.

Saatler gece yarısını bulduğunda ayrılık vaktiydi. Annemler bayalı için yola çıkacaklardı. Hafta sonunu Ağva da geçirip oradan bir aylık bir tatil için Muğla'ya geçeceklerdi. Balayı onlara Emir ve Güneş'le hediyemizdi.

"Filiz, çiçeğini at," dedi Zümrüt Hanım. Annem gülerek başını salladı.

"E toplanın haydi gençler," dedi Sema abla.

Güneş, Sevda, Doğu ve Emir toplandık. Yusuf'a gelmediği için kısık gözlerle baktığımda "zaten evleneceğiz," dedi. Aslan bize gülerek bakıp içkisini içerken Merdo abi gözlerini Sevda'dan ayırmıyordu. İçimdeki çöpçatan halay çekiyordu şu anda.

Annem birkaç kez atar gibi yaptıktan sonra çiçeği attı. Güneş arkama saklanırken ben de daha önümde uzun yıllar olduğunu bildiğimden geri kaçındım ve çiçek Sevda'nın başına çarpıp kucağına düştü. Hepimizin bakışları Sevda'ya değil de Merdo abiye kaydığında Aslan sırıtarak Merdo abinin kulağına bir şeyler söyledi. Merdo abi Aslan'a ters ters bakıp koluna yumruk attığında Aslan kahkaha attı. O kahkahalarla gülerken gelin çiçeği birden sertçe göğsüne çarpıp ayaklarının önüne düştü.

"Dilerim buradaki herkesten önce sen evlenirsin Aslan," dedi Sevda. Aslan'ın kahkahaları dinerken bizim kahkahalarımız yükselmişti.

Annemlerin Muğla'ya geçmesiyle bizde sonunda Emir ve Güneş'le karavan serüvenimize başladık. Kampa gittiğimiz zamanki karavanlardan bir tanesini kiralamış, uzun bir yol hazırlığı yaptıktan sonra yola çıkmıştık. İki hafta boyunca oluşturduğumuz rotada seyahat gidecektik. İkinci haftanın son iki günündeyse Doğu'yla olacaktık. Motosiklet sürücülerinden oluşan küçük arkadaş grubuyla kamp yapacaktı. Benim motosiklet aşkımı unutmadığından bana da sormuş bir şekilde denk getirmiştik. Aslan yeni aldığı iş için Amerika'ya gidecekti. Gitmişken de yanında Kerem'i de götürecekti.

"İlk yolcuğumuz Yalova, oradan Kocaeli ve sırasıyla geziyoruz," dedi Emir emniyet kemerini takarken.

Yola çıktığımızda Emir'e ön tarafta Güneş eşlik ediyordu. Ben de arkada yatağın keyfini çıkarıyor bir yandan da gruptan diğerleriyle mesajlaşıyordum. Baran sınav yerinin belli olduğunu yazınca derin bir iç çektim. Savcılık sınavına girecekti. Eğer kazanırsa direkt doğu ataması isteyeceğini söylemişti. Yusuf'un da tayin olacağı şehir bu ay içerisinde kesinleşecekti.

Yalova'ya geldiğimizde küçücük şehrin her yanını gezdik. Kamp alanında bir gün geçirdikten sonra Kocaeli'ne geçtik. Oradan sonra da sırasıyla Sakarya, Düzce, Bolu, Eskişehir yaptıktan sonra Bursa'ya geçtik. Burada biraz daha uzun kalacak Simge'yle görüşecektik. Hatta bizi Tirilye de olan köy evlerinde ağırlayacaktı.

Bursa'ya gelir gelmez iskender yedik. Dedikleri kadar vardı. Gerçekten buranın iskenderi bambaşkaydı. Yemek yedikten sonra Simge'nin gelmesini bekledik. Bizi burada o gezdirecekti. Olduğumuz yerin konumunu Simge'ye attığımda yaklaşık on dakika içinde yanında Gamze ile geldi.

Simge'yle sarılıp ayrıldıktan sonra temkinli bir şekilde Gamze'ye yaklaştım. Saçlarını kısacık kestirmişti. Biraz da zayıflamıştı ama iyi görünüyordu. Ona gülümsediğimde küçük bir kıpırtı belirdi dudaklarında.

"Seni gördüğüme çok mutlu oldum," dediğimde boğazını temizledi.

"Ben de sizi gördüğüme sevindim Aden abla, hoş geldiniz!" dedi.

Merkeze çıktığımızda tarihi camileri, hanları ve müzeleri gezindik. Kalabalık bir şehir olmasına rağmen çok gürültülü bir şehir değildi. Günü akşam ettiğimizde yorgunlukla kendimizi karavana attık. Simgelerin evine gidip geceyi orada geçirdikten sonra sabah Tirilye'ye gidecektik. Simgelere geçtiğimizde annesi bizi çok güzel ağırladı. Hoş sohbetler edip geceyi öldürdük. Ertesi gün Tirilye'ye geçtik. Gezdiğim, gördüğüm her yerde biraz daha hayran oluyordum. Çok sakin, huzurluydu burası.

"Telefonun çalıyor," dedim Simge'ye. Son günümüzde dışarı çıkmış bir kafede vakit öldürüyorduk. Simge telefonunu masadan alıp açtı.

"İyiyim, sen?" dediğinde bakışları birden bana kaydı. Yüzünde küçük bir gülümseme vardı.

"Hımm, yanımda vereyim mi?" dedikten sonra telefonunu Gamze'ye uzattı.

"Baran abi," dedi Gamze heyecanla. Şaşkınlıkla Simge'ye baktığımda baktım. Söz konusu Baran kimdi?

"Abin," dedi gözlerimle sorduğum soruya cevap vererek.

"O olaydan sonra sık sık Gamze'yi arayıp sorar. Yusuf'ta arar konuşur Gamze'yle." dediğinde başımı anladım dercesine salladım. Yusuf'u biliyordum lakin Baran sürpriz olmuştu. Aklıma doluşan düşünceleri susturup başımı sağa sola salladım.

"Buranın tatlıları da harika," diyerek ellerinde tepsilerle yanımıza gelip oturdu Güneş ve Emir.

Bursa'dan sonra rotamıza devam ettik. Balıkesir'e geldiğimizde Doğu da bizimleydi. Tanıştığım arkadaşları aşırı kafa insanlardı. Hepsiyle tanışıp kaynaşmıştık. Doğu beni sürekli motoruyla gezdirmiş İstanbul'a döndüğümüzde bana sürmeyi öğreteceğine söz vermişti. Balıkesir'den sonra Çanakkale oradan da Edirne ve Tekirdağ yapıp İstanbul'a geri döndük.

Annemler balayına devam ediyorlardı. Onlar gelene kadar yeni eve geçmedik. Geriye kalan günleri sürekli Yusuf ve Emir'le geçirdim. Eylül'e az kaldığından okul ve staj işlerim başlamıştı. Son günlerde sürekli dekanlık ve staj yapacağım hastane arasında mekik dokuyordum. Geçen seneyi dondurduğum bazı karışıklar yaşıyordum resmen.

"Senin dosyanın çıktısını verdim hocaya ama dönem başlamadan önce gelip görsün beni, dedi yavru! Sahi ne zaman geleceksin? " dedim. Simge'yle görüntülü konuşuyorduk.

"Annemle Gamze'yi iki gün sonra yolcu edeceğim. Hafta sonu da buradaki evleri kapatıp hafta başında oraya geleceğim," dedi. Annesiyle babası tekrar denemeye karar vermişlerdi. Bu süreçte de hem babasının iş yoğunluğu hem de Gamze için daha sağlıklı olacağını düşündüklerinden annesi ve kardeşi tamamen Amerika'ya yerleşeceklerdi. Simge de mezun olduktan sonra yanlarına gidecekti.

Simge hafta başında geldiğinde eve yerleşmesi saatlerini bile almamıştı. Emir kendi odasını yeni eve taşımış odayı Simge'ye bırakmıştı. Ben ise buradaki düzenimi hiç bozmamıştım. on gün kadar sonrasında annemler döndüğüne yeni yuvamıza geçtik. Annemlerin yüzünde sürekli bir sırıtma vardı. Öyle ki annem daha da neşeli, pozitif bir insan olup çıkmıştı. Eve çabuk alışmıştık. Hatta annem karşı komşumuzla bir samimiyet dahi kurmuştu. İki çocuklu bir aileydi. Tülay abla hemşire Necmi abi öğretmendi. İyi insanlardı. On beş yaşında Lodos ve on bir yaşındaki Lara'ydı çocukları.

"Ay yemek masasını iyi ki büyük yaptırmışız," doğradığım domatesleri geniş borcama koyup salatalıkları doğramaya başladım. Akşam hem Yusufları hem de Zümrüt Hanımları yemeğe davet etmiştik. Hepimiz o masaya sığamazdık ama en azından çoğunluğumuz masada bir kısmımızda içeriye taşıyacağımız mutfak masasında yemek yiyecektik.

"Zaten ancak böyle kalabalık akşamlarda kullanırız onu. Mutfakta yemeği daha çok seviyoruz biz," dediğimde güldü.

"Hem bir oy birliği içindesiniz zaten," bu sefer gülen bendim. Ev içinde bir konuyla alakalı bir durum olduğunda genellikle anneme karşı üçümüz oluyorduk.

Akşam herkes aynı anda gelmişlerdi. Evde sanki aşiret ağırlıyormuş gibi bir kalabalık olduğunda gülmeden edemedim. Kalabalık bir aile olmuştuk. Biraz hoş sohbet, ev gezintisi ve muhabbetinden sonra yemeğe geçtik. Ben, Güneş, Kerem ve Emir diğer masadaydık. Tüm servisi Güneş'le birlikte yapıyor annemi yerinden kaldırmıyorduk. Yemekten sonra salonda çay keyfi yaparken Yusuf ve Baran aynı zamanda boğazlarını temizlediler. Kucağımdaki Yusuf Ali'yi halini üzerine serdiğimiz örtünü üzerine bırakıp elimdeki oyuncağı tutması için uzattım.

"Hazır ailecek hep bir aradayken sizlerle paylaşmak istediğimiz bir şey var," dedi Yusuf. Bakışlarımız kesiştiğinde merhametle parlayan gözleriyle bana gülümsedi. Sanırım malum sona gelmiştik.

"Hayırdır?" dedi Sefa abi. Elindeki çay bardağının önündeki sehpaya bırakıp Yusuf'a döndürdü bedenini.

İlk ben paylaşayım," dedi Baran. Derin bir nefes alıp boğazını temizledi.

"Savcılık sınavını kazandım," dedi. Herkes önce mutlulukla tebrik etti. Ancak Baran'ın görev yeri düşüncesini bilen Aslan'la benim yüzüm donuktu.

"İlk görev yerim Kars olacak," dediğinde ilk saniyeler içinde tüm sesler kesildi. Sadece Yusuf Ali'nin tatlı mırıldanmaları vardı.

"Hayırlı olsun Barancığım," dedi Sema abla. Onun peşinden bizde tekrar tebrik ettik Baran'ı. Çok uzağa gidiyordu ve bu içimde bir burukluk yarattı. Baran'dan sonra Yusuf'a dikkat kesildik.

"İyi haber Baran'a yakın olacağım," dedi Zümrüt Hanım'a tebessümle bakarak. Sonra annesiyle bana döndü bakışları.

"Kötü haber size uzak olacağım," dedi. Titrek bir nefes alıp verdim. Ülkenin neresinde görev yaptığının bir önemi yoktu. Önemli olan uzak olacağıydı. Onunla eskisi gibi şimdiki gibi ha deyince bir arada olmayacaktık.

"Neresi oğlum?" diye sordu Yağız Bey. Yusuf bakışlarını benden kaçırıp diğerlerinde gezdirdikten sonra Yağız Bey'e baktı.

"Van," dedi. Uzaktı, çok uzaktı... Uzaklığı da geçtim çok yoğun tempolu bir sene olacaktı benim için. Özlediğimde, istediğimde de hemen gidemezdim ki...

Gecenin sonunda aşağı herkesi yolcu ederken ben de Yusuf'un peşinden aşağı indim. Diğerleri arabalara geçerken Yusuf'la bahçedeki çardakta baş başaydık. Bir şey konuşmuyorduk. ben ayaklarımızı o beni izliyordu. İç çekip başımı kaldırdım ve Yusuf'a baktım.

"Yusuf," dedim titreyen sesimle.

"Yusuf'un canı," dedi. Beni göğsüne çektiğinde kollarımı beline sarıp çenemi göğsüne yaslayıp yüzüne baktım.

"Ama ben çok özlerim seni, çok uzak Van... İstediğimiz zamanda gelip gidemeyiz ki," dedim burukça. Böyle yaparak onu da üzdüğümün farkındaydım ama içimdeki üzüntüyü susturamıyordum bir türlü. Koskoca dört yıl boyunca birbirimizden uzak kalacaktık. Dört yıl çok uzundu.

"Burnumda tütecek kokun. Teninin yumuşaklığını hatırlayan tenim uyuşacak, sakallarıma sataşan saçlarını hissedeceğim yüzümde her an... Ben de, ben de çok özleyeceğim seni güzelliğim..." burnunu saçlarımın arasında gezdirip derin soluklar aldı. Yüzümü göğsüne yaslayıp kalp atışlarını dinledim. Ciğerlerimi kokusuyla doldurdum, tenimi teniyle. Uzun uzun öptüm kalbinin üzerini. Gitmesine günleri vardı ama ben şimdiden vedama başlamıştım.

Yusuf Van'a, Baran'a Kars'a uğurlamıştık. Bizimde okul dönemimiz hızla başlamıştı. Haftanın büyük bir bölümü stajda geçiyordu. Güneş mimarlık öğrencisi olmanın acısıyla sürekli dert yanıyordu. Emir ise yeni albüm çalışmalarına başlamıştı. Aylar sular seller gibi akıp giderken doğum günüm gelip çatmıştı. İlk kutlamayı saatler tam on ikiyi bulduğunda ailecek yapmıştık. Gecenin hediyesi de Yusuf olmuştu.

Yusuf, doğum günümde sürpriz yapıp gelmişti. Tam boylar ve Emir'in bizim için hazırladığı büyük bir partiyle yeni yaşımızı kutlamıştık. Sonraki günlerde Yusuf'la her boş anımızda görüntülü konuşuyorduk. Günler öyle böyle geçip gidiyordu.

Staj nöbetimden çıkıp eve geçtiğimde apartmanın bahçesinde yaşayan kedilerin mamalarını verdim. Tüm apartmanın sahiplendiği iki kedimiz vardı. Onlar için kedi evi yapılmış ve mamalar alınmıştı. Hepimiz ilgilenebilelim diye de mamaları apartmanın içerisinde bulunduruyorduk. Kedilerin mama kaplarını doldurduktan sonra eve çıktım. Henüz çok erken olduğundan sessizce eve girdim. Ayakkabılarımı çıkarıp portmantoya koydum. Çantamı, kabanımı, atkımla beremi de çıkardıktan sonra mutfağa su içmek girdim.

"Anne?" mutfak masasında oturmuş, öylece yeri izliyordu. Ses vermeyince yanına gittim.

"Anne iyi misin?" omzunu dürtünce sıçradı. Dalıp gittiği yerlerden sıyrılıp kendine geldi.

"Aden," dedi. Tuhaf bir şaşkınlığı vardı. Boş sandalyeyi çekip karşına oturdum. Gözlerini gördüğümde kaşlarım çatıldı. Kızarık ve şişti.

"Ne oldu anne?" dedim telaşla.

"Şştt sessiz ol," dedi. Yumruk yapmış olduğu ellerini kendine çekip bana telaşlı bir bakış attı.

"Anne korkutma beni ne oldu Allah aşkına!" yutkundu.

"Aden, ben..." nefesini gürültüyle bırakıp gözlerini kırpıştırdı.

"Haydar abiyle mi kavga ettiniz?" dedim. Aklıma gelen ilk düşünce buydu. başını sallayıp "yok," dedi. Bacaklarının üzerindeki ellerini açıp bana doğru uzattı. Avcunun içindeki hamilelik kitini gördüğümde başımı ani bir hızla anneme çevirdim. Çevirişim öyle hızlıydı ki boynum sızladı.

"Anne," sesim titriyordu. Aynı anda ağlamaya başladık.

"Hamileyim," dedi. Onunda sesi titriyordu.

"Hamilesin...Anne sen hamilesin!" dedim heyecanla. İnanamıyordum, annem hamileydi. Bir kardeşim olacaktı. Sevinçle kalktım oturduğum yerden mutfakta birkaç tur atıp annemin önünde dizlerimin üzerinde oturup ellerini tuttum.

"Anne," dedim ağlayarak. O da kendini daha fazla tutamayıp ağlamaya başladığında dizlerimin üzerinde doğrulup boynuna sarıldım. Kardeşim olacaktı, yeni bir hayat yeni bir serüven başlayacaktı bu evde. Bizi birbirimize daha da kenetleyecek, aramızdaki bağı daha sıkı bir kördüğümle mühürleyecekti. O yeni yaşam bu yuvanın en üyük mutluluğu, huzuru, her şeyi olacaktı.

* * *




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL