ADEN 73. BÖLÜM AFFETMEK
73. AFFETMEK
Şoku üzerimden hâlâ atamamıştım. Annem hamileydi, bir kardeşim olacaktı. Emin olmak için hemen hastaneden randevu almıştım. Şansına bugün için bir boşluk bulmuştum. Sabah sabah Emir'e ve Haydar abiye bir şeyler çaktırmamak için kırk takla atmıştık resmen. Onlar evden çıktıkları an annemi aldığım gibi kendi doktoruma götürdüm.
"Filiz Kırman," diyerek doktorun sekreteri yanımıza geldi.
"Benim," diyerek ayaklandı annem.
"Buyurun efendim, Didem Hanım sizi bekliyor..."
Odaya girdiğimizde Didem Hanım'la selamlaşıp annemle tanıştırdım. Annem durumu anlattıktan sonra önce kan tahlili istedi. Sonrasındaysa ultrasyona geçtiler. Annemin elini sıkıca tuttum. Didem Hanım ekranda gördüğü küçücük keseyle gülümsedi.
"Bakın burada henüz çok yeni," diyerek ekrandaki noktayı gösterdi parmak ucuyla. Annemle aynı anda ekrandaki o küçük noktaya odaklandık. Didem Hanım rahat görebilmemiz için görüntüyü büyüttü.
"Dört haftalık gibi görünüyor, plasentası henüz oluşmamış..." annemle dakikalar boyu ekrandaki o küçük noktayı izledik. Kalbim çok güçlü atıyordu, kim bilir annem nasıldı?
Odaya tekrar geçtiğimizde tahlil sonuçları da gelmişti. Didem Hanım sonuçlardan başını kaldırıp anneme baktı. "Tekrar tebrik ederim," dedi.
"Allah'ım," diye fısıldadı annem teşekkür ettikten sonra.
"Eğer benimle devam etmek isterseniz size düzenli bir kontrol periyodu oluşturalım, farklı bir doktorla devam etmek isterseniz size bir bilgi lisetesi oluşturayım ona göre hareket edersiniz." dediğinde annemden önce ben cevapladım.
"Sizinle devam edeceğiz Didem Hanım," dediğimde annemde beni onaylarak başını salladı.
Didem Hanım annemin anamnezini gözden geçirip edindiği bilgileri sindirdikten sonra tekrar anneme yöneldi. "Filiz Hanım, kullandığınız ilaçları bugünden itibaren bırakmak mecburiyetindesiniz. Sizden bazı tahliller istiyorum," dedikten sonra bilgisarına dönüp bir şeyler yazdı.
"İlaçların bir yan etkisinin bebek için oluştuğunu bu süreçte düşünmüyorum. Biz tüm değerlerinize bakalım, yaşınız 40 değil mi?" diye sorduğunda annem başını salladı. Endişeli bir hale bürününce uzanıp elini tuttum.
"Endişelenme anne bunlar rutin kontroller tüm hamilelere yapılıyor," dediğimde bir nebze sakinleşmesini sağladım.
"Sizi öncelikle beslenme uzmanımıza yönlendireceğiz. Günümüz dünyasında neredeyse yediğimiz her besin yapay destekli malum. Kontrollü beslenmenizi tavsiye ediyorum." Didem Hanım bir yandan notlar alıyor bir yandan da annemle göz teması kurarak konuşuyordu.
"Psikiyatristinizle görüşmeleriniz ne sıklıkla?" diye sorduğunda annem biraz gerildi.
"İki- üç hafta arayla görüşüyorum," dedi annem.
"İlaç kullanımını bitireceğimiz için bu görüşmelerin artması gerekiyor. Borderline zor bir rahatsızlık. Hamilelik döneminde ilaçta kullanamaycağınız için hem hamilelik hem de hastalığın getirdiği duygusal yoğunluk ve hormonsal değişimler sizi zorlayabilir. O nedenle terapilerinizi haftalık olarak planlamanızı öneriyorum. Hatta gerekirse haftada birkaç terapiye kadar çıkabiliriz," dediğinde annemle aynı anda derin bir nefes alıp verdik.
"Olur, olur yaparım. Olur hem çok çok iyiyim ben. Çok iyi toparladım gerçekten," dedi annem.
"Görüyorum Filiz Hanım, gayet iyi görünüyorsunuz ama bizim yine de kontrollü ve tabii ki iş birliği içinde olmamızda fayda var, bir sonraki randevuyu iki hafta sonrasına yazıyorum. Uygun mu?" diye sorduğunda onayladık. Didem Hanım'ın yanından ayrıldıktan sonra istediği tahlilleri verdik. İki hafta sonra geldiğimizde sonuçları inceleyecektik. Beslenme uzmanıyla da görüştükten sonra işimiz bitmişti. Hastanenin çıkışına ilerlediğimizde Sema ablayla karşılaştık.
"Hanımlar, hayırdır bir şey mi oldu?" dedi bizi hastanede görmenin telaşıyla.
"Yok iyiyiz," dediğimde rahatladı. Elimdeki dosyaya gözleri kaydı.
"Annem için geldik Didem hanım'a," dedim. Bakışları benden anneme kaydı. Aklında neden geldiğimizi tarttığını gözlerinde göt biliyordum.
"Sema, ben hamileyim," dedi annem çoşkuyla. İçinde daha fazla tutamıyordu bu haberi.
"Şaka, hadi canım!" diye sevinçle konuştu Sema abla. Anneme sarılıp tebrik etti.
"Çok sevindim, rabbim sağlıcakla kucağına almayı nasip etsin," dedi mutlulukla.
"Amin," dedi annem. Tekrar sarıldılar, annemden sonra bana sarılıp beni bir kez daha abla olduğum için tebrik etti.
"Sanırım Haydar'ın daha haberi yok," dediğinde annem başını salladı.
"Yok söylemedim daha. Sabahın köründe evde test yaptım, Aden'e söyledim ilk o da tuttuğu gibi hastaneye getirdi beni," dediğimde Sema abla bana gururla bakıp göz kırptı.
"Senin bu güzel kızın doktor olmanın bilincine şimdiden varmış Filiz, en doğrusunu yapmış. O testler her zaman doğruyu vermiyor," dedi Sema abla açıklama yaparak.
"Güzel kızım," diyerek elimi tuttu annem. Aramızda yaşanan o gerrilimin sonunda benden sesli olarak özür dilememişti ancak yaptığı her hoş hareket, söylediği her güzel sözle içten içe özür diliyordu benden.
"E siz önce bir çekirdek aile olarak kutlayın bebişi, sonrasında kurtuluşunuz yok geniş aile olarak kutlarız, vallahi çok mutlu oldum benim ufaklığıma arkadaş geliyor," dedi Sema abla. Ayaküstü biraz daha konuştuktan sonra eve döndük.
Eve gelir gelmez anneme terapisi için iki gün sonrasına randevu aldım. Akşama güzel bir masa hazırladıktan sonra oturup Emir'le Haydar abinin gelmesini bekledik. Annem hep beraber olalım istese de yemek sonrasında Emir'le diğer eve geçerdik büyük ihtimalle. Bu gece onlar için özeldi ve bence baş başa olmaları lazımdı. Yani ben olsam baş başa olmak bu haberi sadece Yusuf'la kutlamak isterdim...
Emirler geldiğinde direkt yemeğe oturduk. Günlük ne yaptığımızdan konuşurken annemin tatlı telaşının farkındaydık. Haydar abi meraklı ve araştırmacı bakan gözlerini annemden bir an olsun ayırmıyordu.
"İkinizde neden kıvranıyorsunıuz, söyleyin ne söyleyecekseniz," dedi Emir. Sabrının taştığı belliydi. Annemle göz göze geldiğimizde başımı salladım. Daha fazla uzatıp kendisine işkence çektirmesine gerek yoktu.
"Benim size bir haberim var," titreyen sesiyle konuştu annem. Gözlerini hepimizde gezdirip Haydar abide durdu. Sesli nefesler alıp verdikten sonra ellerini birbirine sürtüp saçlarını kulaklarının arkasına iteledi.
"Ben hamileyim," dedi. Bakışlarım Haydar abideydi. Yüzündeki gülüşü dondu. Dudakları aralandı, dudakları kapandı, peş peşe yutkunup sol şakağını kaşıdı.
"Neyim dedin?" diye sordu sonunda zar zor bulduğu sesiyle. Onun bu heyecanını, heyecanından dışa vuramadığı sevincini saf bir mutlulukla izledim. Haydar Kırman baba olmayı en çok hak edenlerdendi.
"Hamileyim," dedi annem bir kez daha.
Haydar abi kalkıp anneme giderken gözlerim karşımda oturan Emir'e kaydı. Bizim aksimize gülümsemiyordu, bakışları düşünceliydi. Gözlerini benden kaçırdı. O da kalkıp annemin yanına gitti ve tebrik edip sarıldı. Ardından Haydar abiye sarıldı. Ben de yanlarına gidip ondan sonra Haydar abiye sarıldım ve tebrik ettim. Haydar abi her zamanki gibi hepimizi kocaman kollarının altına aldı. Sağından ben solunda annem ikimizin ortasında Emir. Bu halimizi çok seviyordum. Kendimi ekstra güvende, çok huzurlu hissediyordum.
"Şükürler olsun Allah'ım," dedi Haydar abi fısıldayarak.
"Şükürler olsun bana bu aileyi hediye ettiğin için..." içimden sessizce şükrettim ben de. Şükürler olsundu....
Yemekten sonra Emir'le evden ayrıldık. Simge'ye geleceğimizi haber verdikten sonra yola koyulduk. Önce bir süpermarkete uğrayıp bir şeyler aldık. Eve geldiğimizde Simge'yle selamlaştıktan sonra duşa girdim. Dün gecenin ve bugünün uykusuzluğuna yorgunluğumda eklenince uzun bir duştan zar zor çıktım. Odama geçtiğimde yatağın üzerine bıraktığım telefonumun bildirim ışığı durmadan yanıp sönüyordu. Yatağa oturup telefonu aldım. Yusuf'tu. Geri aradığımda hemen açtı.
"Sevgilim," diyerek açtı telefonu.
"Sevgilim, duştaydım şimdi gördüm aramalarını," dedim.
"Sıhhatler olsun güzelliğim," dediğinde iç çekip yatağa bıraktım kendimi.
"Nasılsın yavrum, nöbetin nasıldı?"
"Sakindi, ara ara uyudum. Sen neler yaptın?" dedim ve hemen ardından esnedim.
"Boştu, adliyede oyalandım öyle." dedikten sonra o da esnedi.
"Esneye esneye bir hal olduk," dediğimde güldü.
"Çalışyoruz yavrum, vücut yoruluyor haliyle. Uyumadın mı sen bugün?" dediğinde iç çektim. Ona daha annemin hamileliğini söylememiştim.
"Yok uyuyamadım..."
"Neden?" diye sordu. Yatakta yan dönüp saçımdaki havluyu çekip yere bıraktım.
"Aden?" dedi.
"Hastaneye gittim, gittik daha doğrusu." dediğimde "ne hastanesi?" dedi. Paniklemişti.
"Sakin ol, annemi götürdüm. Şey... Annem hamile," dedim. Öksürdü ardından bir şeyler mırıldandı. Arkadan su sesi gelmeye başaldı. Bir iki saniye sonra su sesi durdu.
"Yusuf?" birkaç kez daha öksürdükten sonra boğazını temizleyip konuştu.
"Şaşırdım, bir an ne diyeyim bilemedim." dedikten sonra toparladı kendisini.
"Tebrik ederim yavrum, gerçi annenleri tebrik etmem lazım... Sen, sen nasılsın güzelliğim nasıl hissediyorsun?" diyer sordu. Sesinin gerilerinde endişe sezdim.
"Mutluyum, çok sevindim. Gerçekten çok sevindim. Bilmiyorum annem için biraz tehlikeli olabilir ama kötü bir şey olacağını sanmıyorum. Annem çok mutlu oldu, Haydar abi kendini kaybetti mutluluktan. Bu bebek bize daha da iyi gelecek. Çekirdek ailemizi daha da pekiştirecek diye hissediyorum," dediğimde iç çekti.
"Sesin neden öyle peki?" dan diye sorduğunda duraksadım. Normal çıkmıştı, belki iyice bastıran uykumdan o farklı algılamıştı.
"Nasıl?" dediğimde tekrar iç çekti. Hışırtılar duyduğumda yatağına uzandığını anladım.
"Buruk," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Uykum var ondandır," dedim. Durdu, sesi kulağıma dolmayınca diline kadar gelenleri yine yuttuğunu anlayınca "susma, söyle sevgilim söylemek istediğini..." dedim. Soluklandı, yatakta yan döndüğünü işittim.
"Gerçekten ne hissediyorsun?" diye sorduğunda gözlerimi kapatıp nefesimi gürültüyle bıraktım.
"Mutluyum Yusuf, gerçekten sevindim. Sadece dediğim gibi annem için endişeliyim. İlaç kullanamayacak hastalığının nüksetmesinden çekiniyorum," dedim.
"Terapileri çoğaltırsınız. Merak etme, Filiz abla daha bilinçli artık kontrolü kaybetmez..." dedi.
"Umarım sevgilim," dedim.
Konuşmamızı bitirdikten sonra üzerimi giyinip odadan çıktım. Emir 'le Simge salondaydılar. Yanlarına geçmeden mutfağa gittim ve kendime bir soda aldım. Yanlarına gittiğimde Emir'in yanına oturup başımı oomzuna yasladım.
"Tebrik ederim Aden, çok sevindim," dedi Simge.
"Herkes neden beni teprik ediyor?" diye sorduğumda Simge güldü.
"Abla oluşunu tebrik ediyoruz yavrum, Filiz ablayı arardım da geç oldu saat rahatsız etmeyeyim dedim," dedi.
"Güneş biliyor mu?" diye sordu Emir. Durgunluğu hâlâ devam ediyordu.
"Yok, yani annem söyleseydi mutlaka arardı Güneş. Sadece Sema abla biliyor," dedim.
Bir saat kadar sohbet ettikten sonra daha fazla dayanamadım. Uyumak için odama geçerken Emir de peşimden geldi. Yatağa girdiğimde uzanmak yerine ayak ucuma bağdaş kurarak oturdu.
"Ne bu halin?" diye sordum daha fazla dayanamayarak. Omuz silktiğinde ayağımla bacağını dürttüm. Yine omuz silktiğinde yorganı kaldırıp kenara geçtim.
"Gel bakayım sen ablanın yamacına," dediğimde sürünerek yanıma gelip yattı. Soğuk ayaklarımı ayaklarına sürttüğümde oflayıp ayaklarını geri çekti.
"Buz gibi toynaklarını çek," dediğinde sırıtıp sürtmeye devam ettim. Atışmamız bir iki dakika daha sürdüğünde sonunda yüzününde bir gülüş yakaladım.
"Hadi söyle karın ağrını da uyuyayım, dayanamıyorum daha fazla..." derken bile esniyordum.
"Karın ağrım yok, sadece hiç beklemiyordum. Yani ne bileyim ani oldu sanki." dediğinde hak verdim ona. Benimde açıkcası beklediğim bir durum değildi lakin olan olmuştu.
"Annem için endişe ediyorsun sen de değil mi?" diye sorduğumda "cık, bebek için endişe ediyorum..." dediğinde kaşlarım çatıldı.
"O ne demek şimdi?" dediğimde soluklandı.
"Hamile olduğu için ilaç kullanamayacak. Duygusal dengesizlik, kaygı bozukluğu üstüne hamilelik hormanları da eklenince korkmadan edemiyorum. Lakin en büyük sorun bence bebek doğduktan sonra olacak," dediğinde kaşlarım daha da çatıldı.
"Aden, annem bir bebeğin sorumluluğunu alabilecek mi sence? Çocukluğumuzu hatırlıyorum da... Ağladığın zaman çıldırırdı, ondan yemek istediğimizde gözü dönerdi," dediğinde sesimin neden buruk çıktığının farkına vardım.
"Üstelik bunun birde Güneş faktörü var. Adım kadar eminim ki tüm bu karmaşının içinde olan yine sana olacak," öfkelenmişti.
"Ama izin vermem, bu sefer olmaz Aden. Yok annem hamile yok Güneş hassas falan dinlemem. Hiçbir şeye bulaşmayacaksın tamam mı?" dediğinde yanağını öptüm.
"Birincisi annem o zamanlar yalnızdı Emir. Destekçisi yoktu ve biz büyük değildik. Şimdi öyle değil ama biz varız Haydar abi var. Haydarikom kötü bir şey olmasına asla izin vermez. İkincisi Güneş'in bir sürü kardeşi var hem o da artık daha bilinçli, üçüncüsü biliyorsun ki ben bir dahiyim sorunları benim çözmem kadar normal ne olabilir?" dediğimde başını sağa sola salladı. Bana ters ters bakıp ofladı.
"Umarım Pollyanna umarım," dediğinde bacağına tekme attım.
"Sensin Pollyanna!"
Ertesi gün annem erkenden arayıp kahvaltıya gelin dediğinde Simge'yi de alıp bize geçtik. Annem yine döktürmüştü. Simge annemle Haydar abiyi tebrik edip kahvaltıya çağırdıkları için teşekkür etti. Mutfakta anneme yardım ederken "Güneş'e söyledin mi?" diye sordum.
"Yok, Sema aradı bu akşam toplanalım kutlayalım dedi, o zaman söyleyeceğim." dediğinde "bence Güneş'e önceden haber ver anne," dedim.
"Vereyim değil mi ben de onu düşünüyorum iki saattir?" dedi.
"Ver ver, alınır belki özel olarak söylemedin diye. Çağır bize birlikte geçeriz Sema ablalara. O esnada da açıklarsınız. " dedim ve kızarttığım ekmekleri alıp masaya bıraktım. İçeriye doğru "kahvaltı hazır," diye bağırdım. Masaya geçtiğimizde çalan kapıyla ayakladım. Kapıyı açtığımda elinde büyük bir çiçek demetiyle iki karton torba olan bir kurye vardı.
"Haydar ve Filiz Kırman," diye sordu kurye.
"Evet, ben kızlarıyım." dediğimde adam önce çiçeği sonra torbaları uzattı.
Kapıyı kapatıp mutfağa ilerlediğimde herkesin meraklı bakışlarıyla yerime oturdum. Elimde üzerinde annemin adı yazılı buketi ve kırmızı torbayı anneme lacivert torbayı Haydar abiye uzattım.
"Size gelmiş," dedim. Annem çiçeğin üzerindeki kartı okurken Haydar abide torbadan kırmızı, kadife bir kutu çıkarttı. O da torbanın üzerine montelenmiş kartı okumaya başladı.
"Yusuf yollamış. Tebrik ediyor," dedi annem titrek sesiyle. Gözleri de dolmuştu. Araları annemin beni dövdüğü zamandan beri soğuktu. Yusuf annemle nasıl bir konuşma yapmıştı hâlâ bilmiyordum ancak o konuşmadan sonra annemdeki değişimler oldukça pozitifti. Yusuf annemle mesafeli olsa da her zamanki gibi yüce gönüllülükle annemi tebrik ediyor bununla yetinmeyip hediye de alıyordu.
Yusuf, Haydar abiye şık bir saat anneme ise çok zarif bir set hediye etmişti. Kahvaltıdan sonra Yusuf'u arayıp teşekkür etmişlerdi. Annem bir iki dakika kadar konuşsa da Haydar abiyle uzun bir konuşma devam etmişti. Annem Güneş'i arayıp eve çağırmıştı. Kerem'i de getirmesini rica etmiştim. Fındık kurdumu özlemiştim.
Simge yanımızdan erken ayrıldığı sırada Güneş ve Kerem geldi. Evin ferah salonunda oturmuş kahve içip kek yerken ben Kerem'le ayrı bir dünyaya çoktan geçiş yapmıştım. Fındık kurdum heyecanla Aslan'a yeni aldırdığı legosunu anlatıyordu.
"İlk defa bu kadar zorlandım, abim beceremeyeceksen biz yapalım deyince ben de inat ettim kendim yapacağım diye ama çok zor. İnat etmeseydim senden yardım isterdim sen hemen yapardın," dediğinde burnunun üzerindeki ufak tefek yeni yeni belli olan çillerine dokundum. Sadece yaz aylarında belli olan çilleri artık güzel suratında kalıcıydı.
"Kendin yapabilirisin ablacığım. Hem yapım aşaması uzun sürebilir önemli olan sonuç," dediğimde gülümsedi.
"Anne sen de bir farklılık var sanki," diyen Güneş'le başımı onlara çevirdim. Annemle yan yanaydı. Haydar abi ve Emir berjerde oturuyorlardı. Emir telefondaki bakışlarını önce onlara sonra bana çevirdi. Ona gözlerimi devirip Kerem'e tekrar odaklandım.
"Bu sefer ne legosu peki?" diye sorduğumda heyecanla kıpırdandı.
"Captain America'nın. Marvel serisine başladım. Normalde harçlıklarımla kendim alıyorum ama benim için biraz pahalıydı," dediğinde yanağından makas aldım. Mıncırarak böyle döve döve sevesim geliyordu bu çocuğu.
"Nasıl, ne?" diye yükselen Güneş'le başım tekra onlardan tarafa döndü.
"Ay anne gerçekten hamile misin?" diye heyecanla sordu Güneş. Oturduğu koltuktan kalkıp ileri geri birkaç adım attı. Annem de kalktığında sıkıca sarıldılar.
"Filiz teyze hamile mi?" diye sordu Kerem.
"Evet fındık kurdum, senin abilik vasfın daha da değerleniyor," dediğimde gülümseyişi büyüdü.
"Ya inanamıyorum gerçekten, Haydar abi çok tebrik ederim." dedikten sonra Haydar abiye sarıldıktan sınra tekrar annemi sardı.
"Kerem olacağı zaman saltanatım sallanacak diye ilk başta ve yin hiç mutlu olamamıştım..." bu cümlenin devamında ne dediğini duymadı kulaklarım. Soluklarım hırıltılı bir hal alırken göz ucuyla Kerem'e baktım. Büktüğü dudaklarıyla Güneş'e bakıyordu. Bakışların üzerinde olduğunu fark edince kendisini hemen toparladı.
"Fındık kurdum, benim odamda masamın üzerinde seni bir sürpriz bekliyor, git bul bakalım onu ben de hemen geleceğim." dediğimde başını sallayıp yanımdan kalktı. Odaya geçmeden önce annemle Haydar abiyi tebrik etmeyi atlamadı. Kerem odama girip kapıyı kapattığında Güneş'e döndüm. Her zamanki gibi düşünmeden patavatsızca konuşmuştu.
"Yaaa ben öyle demek istemedim ki..." dedi yine ve yine her zamanki gibi. Sinirden kaşınan burun kenarlarımı uzun tırnağımla kaşıyıp koltuktan kalktım. Salonun çıkışına birkaç adım atıp güçlü bir solukla Güneş'e döndüm.
"Bence artık ağzından çıkacak kelimeleri düşünmeden telaffuz etme Güneş. Lafın nereye gideceğini, kime tosyalacağını hesap ederek konuş lütfen seninki yanlış konuşup yanlış anlaşılmak değil patavatsızlık artık!" dedikten sonra salondan çıkıp mutfağa geçtim. Buzdolabından iki çikolata alıp odama ilerledim. Kerem'in ambalajlı gıda tüketmesine karşı olsam da şu an bunu görmezden gelebilirdim sanırım.
Kerem odadaki peluşlu pufun üzerine oturmuş, kucağında ona yeni aldığım Manga serisine dalıp gitmişti. Yanına gittiğimde elimdeki çikotayı gözlerinin önünde salladığımda başını kaldırıp bana baktı.
"Sen bunları yememi istemezsin ki," dediğinde dudak büktüm.
"Bugünlük sadece diyelim," dediğimde çikolatayı aldı. Yatağa oturmak yerine pufun önüne bağdaş kurarak oturdum. Yemesine teşvik etmek için kendi çikolatımı açıp büyük bir ısırık aldım. Bana ayak uydurdu.
"Bulmuşsun hemen sürprizi," bakışları kitaplara kaydı. Jelatinini henüz yırtmamıştı. Omuzlarını silkip çikolatasını yemeye devam etti. Bitirene kadar bir şey demedim, uzun zamandır yiyemediğinden tadına vararak iştahla yiyişini izledim. Bitirdiğinde çöpünü katlayıp gözünü odamda gezdirdi. Masamın altındaki çöp kutusunu fark edince kalkıp çöpünü attı. Giderken benimkini almayı ihmal etmedi.
Oturmak için geri döndüğünde oturmasına izin vermeden belinden tutup kucağıma çektim. Bebek taşırmış gibi kucağıma yatırıp sulu sulu öptüm yanaklarını. Eşek çok uzamış ve ağırlaşmıştı.
"Abla, sevmiyorum ama ben böyle..." sitemine gülüp daha da çok öptüm güzel yanaklarını.
"Ohhh, mis bu çocuk mis!" diyerek sevmeye devam ettim. İki seneye büyüyüp ergenliğe girince böyle sevemezsem diye korkumdan şimdi keyfini çıkarıyordum.
"abla," kırık çıkan sesiyle durdum. Göz teması kurduğumuzda mavileri boncuk boncuktu. İçimden Güneş'e söverken burnunun ucuna küçük bir fiske vurdum.
"Fındık kurdum," dedikten sonra gülsün diye koltukaltlarını abartmadan gıdıkladım. Gülüşüp sakinleştikten sonra kucağımda onunla kayıp sırtımı yatağa yasladım.
"Güneş ablan seni üzmek istemedi bebeğim. Seni çok seviyor. Sadece bir zamanlar ailenin en küçüğü oydu ve sen gelince haliyle kıskandı. Demek istediği aslında oydu. Senin; Yusuf Ali geldiğinde artık ben en küçük olamayacak mıyım demenle aynı şey, " başını sallayıp burnunu çekti. Çevir kazı yanmasın Aden!
" Ama ben kıskansamda Yusuf Ali geldi diye çok mutluyum, hem artık kıskanmıyorum. " dediğinde burnunun ucunu öpüp kollarımı omuzlarına sardım.
" Emin ol Güneş senin gibi bir kardeşi olduğu için çok mutlu ve seni çok çok seviyor bebeğim. Her insanın diğer insanları zorlayan bazı davranışları vardır ve Güneş ablanda ne yazık ki biraz patavatsız. Düşünmeden konuşuyor," biçimli dudaklarını büzüp iç çekti.
" Ama sen öyle değilsin, sen sevdiğin insanları hiç üzmüyorsun, ben de hep seni örnek aldığımdan dikkatli konuşuyorum insanlarla," dediğinde göğsüm titredi. Beni böyle sevip sayması, örnek aldığını söylemesi o kadar özeldi ki. Yüzümü yüzüne yaklaştırıp sır verir gibi sessizce konuştum.
" Çünkü birbirimize benziyoruz. Sen de hiç kimseyi bilerek üzmüyorsun ben de," dediğimde gülümsedi. Yani benim de bazen kasıtlı üzdüklerim olmuştu ama Kerem'in bunları bilmesine gerek yoktu.
"Genetik o zaman?" dediğinde kıkırdadım.
"Aynen fındık kurdum genetik ama sadece ikimiz ara
sında bir genetik," dediğimde o da kıkırdadı.
"Bana iliğini ve kanını verdiğin için bence," dediğinde iç çekip başımı salladım.
"Aynen öyle fındık kurdum, biz diğerlerinden farklı ve daha özeliz bu yüzden..."
Gözlerini gözlerime çıkarıp gülümsedi ve kollarını belime sıkıca sardı. Kalbimin üzerini öpüp başını göğsüme yasladı.
"Abla seninle bir sırrımı paylaşabilir miyim?"
"Elbette ablacığım," dediğimde başını göğsümden kaldırıp ellerini kulağıma yasladı ve "benim en sevdiğim kardeşim sensin," dediğinde gözlerim doldu anında. Burnumun ucu sızlarken ağlamamak için kendimi tuttum. Kerem geri çekildiğinde onu sineme çekip sıkıca sardım.
"Abimleri ve Güneş ablamı da çok seviyorum ama sen benim için daha çok değerlisin," dedi. Güzel kokulu saçlarını peş peşe öpüp kollarımı daha sıkı sardım omuzlarına.
" Benimde en sevdiğim kardeşim, en kıymetlim sensin fındık kurdum," dedim. Öyleydi ve sanırım hepte öyle olacaktı.
Akşam Sema ablalara geçtiğimizde yemekte ve annemin hamilelik haberini verdiği zamanlar dışında tüm vaktimi Kerem, Yusuf Ali, Fındık ve Barby ile geçirdim. Barby, Yusuf Ali'nin köpeğiydi. Aslan adını Barby koysa da henüz bir iki heceyle konuşmaya başlayan Yusuf Ali köpeğine Adda diye sesleniyordu. Asıl mesele Yusuf Ali'nin bana da Adda demesi ve söylediği ilk kelimesininde bu olmasıydı.
Günler geçerken benimde yoğunluğum artıyordu. Annem için şu anlık her şey yolundaydı. Terapilerini aksatmıyor, yemesine içmesine özen gösteriyordu. O böyleyken Haydar abide üzerine fazla titriyordu. Bu süreçte Haydar abinin bana ve Emir'e karşı ekstra ilgili olması da göze çarpıyordu. Bizimle her zamankinden daha çok ilgileniyor daha fazla vakit geçiriyordu.
Genellikle aile evinde olsam da önümüzdeki günlerin tamamında diğer evde kalacaktım. Final haftası yine gelip kapımı çalmıştı. Haftanın son günü için hazırlanıp evden çıktım. Asansöre ilerleyip çağırma düğmesine bastım. Asansörün kapısı açıldığında başımı telefondan kaldırdım. Karşımda Doruk'u görmemle şaşırıp kaldım. O da beni fark ettiğinde şaşkınlıkla gözleri irileşti. Sonrasında yüzünde bir tebessüm belirdi.
"Aden?" dedi sorarcasına.
"Doruk," dedim aynı şekilde. Asansörden çıkıp karşımda durdu.
"Sen burada mı yaşıyorsun? Hiç görmedim seni." dediğinde kaşlarım daha da çatıldı.
"Evet, sen?" dediğimde gülüşü büyüdü.
"Ablam, ablam burada yaşıyor." dediğinde aklıma gelen isimle şansıma küfür ettim. Bu katta indiğine göre kapı komşumuzun kardeşiydi.
"Tabii ya siz karşı daireye taşınan yeni komşusunuz. Ablam bahsetmişti," dedi. Başındaki beresini düzeltip "seni gördüğüme sevindim," dediğinde başımı sallayarak geçiştirdim.
"Her neyse, sana iyi günler..." dedim ve asansöre girdim. Kapıyı kapattığım esnada göz göze geldik. Kapıyı hızla çektiğimde paravan kapıda kapandı. Apartmandan çıktığımda kapının önünde motosikletine yaslanmış bana bakan Doğu'yu gördüm. Adımlarımı hızlandırıp yanına gittim.
"Günaydın maviş," dedi.
"Günaydın da hayırdır sabah sabah?" dediğimde sırıttı. Motosikletin üzerindeki kırmızı kaskı alıp başıma geçirdi.
"Duyduğuma göre bu aralar mavi bir kuş seanslarına gitmiyormuş. Ta Van'dan komut aldım mavişim. Randevu aldım sana," dediğinde ofladım. Psikolog görüşmelerimi uzun süredir yapmıyordum.
"Emir ve Yusuf bitti sen başladın," dediğimde sırıttı.
"İkisi de sabah arayıp hatırlattı vallahi. Sahi bu ısrarlarının sebebi ne?" dediğinde ofladım.
"Gitmeyi bıraktım," dediğimde yüzü düz bir hal aldı. Sakallı yüzünü sıvazlayıp başını sağa sola salladı.
"Olmaz öyle, istikrar önemli doktor hanım. " kendi kaskını takıp motosiklete bindi.
"E haydi," dediğinde oflayıp puflayıp arkasına yerleştim. Belki Yusuf'un adını geçirmeseydi kaçışım olurdu ancak daha fazla erterlersem Yusuf'un hiç üşenmeden buraya geleceğine emindim.
Kliniğe gelmiş sıra bekliyorduk. Doğu elimi kucağına çekmiş parmaklarımla oynuyordu. Avuçlarımızı birbirine yasladığında "küçücük kızım ellerin," dedi.
"Senin ellerin büyük," dediğimde güldü.
"Doğru biz büyüğüz, " dedi. İç çekip hem avcuma hem de elimin üstüne telaşsız buseler kondurdu.
"Aden Hanım," başımı uzun zaman sonra sesini duyduğum Ekrem Bey'e çevirdim. Ellilerin ortasında, işinin ehli, çok babacan birisiydi. Kendisini hem seviyor hem de örnek alıyordum.
"Merhaba Ekrem Bey," diyerek ayaklandım. Doğu da hemen peşimden ayaklanıp yanımda durdu.
"Adını randevu listesinde görünce şaşırdım açıkçası, seni tekrar görmek güzel," dediğinde dudak büküp gülümsemeye çalıştım.
"Merhaba Ekrem Bey, Doğu ben." diyerek elini uzattı Doğu. Ekrem Bey'le tokalaştılar. Ekrem Bey'in bakışları bana kayınca "abim, abim Doğu..." diyerek Doğu'yu anıttım.
"Memnun oldum delikanlı, maşallah ne çok abin varmış," dedi Ekrem Bey tatlı bir gülüşle. Doğu da Ekrem Bey gibi gülerken bir an kaç abimin olduğunu düşündüm. Buraya daha önce Emir ve Aslan'la da gelmiştim. Laf arasında Baran'dan da söz etmiştim.
"Kendini hazır hissediyorsan geçelim mi?" dediğinde başımı salladım. Doğu'ya yandan bir bakış atıp başımı salladım. Ekrem Bey'le odasına geçtiğimizde masaya geçmek yerine karşıma geçip oturdu.
"Uzun zaman oldu," odasında gezinen bakışlarımı ona çevirdim. Mavi gömleğinin üzerindeki kahverengi hırkası, siyah kumaş pantolonu ve temiz ayakkabılarıyla her zamanki gibi çok temiz görünüyordu.
"Gelmek istemedim," dedim açıkça. Okulu, stajı bahane edip duruyordum.
"Neden?" dudak büküp omuzlarımı silktim. Canım istemiyordu.
"Canım istemiyor," dediğimde bakışları defterine düştü. Bir şeyler yazıp tekrar bana döndü.
"Burası seni zorluyor mu?" diye sordu. Tuzak bir soruymuş gibi hissettim. Burası değil de birisinin beni anlaması korkutuyordu.
"Hayır, sadece..." ne diyeceğimi kestiremedim. oflayıp yüzümü sıvazladım.
"Peki şöyle devam edelim o zaman. Karşında danışmanın değil de bir hocan ya da meslektaşın varmış gibi dertleşelim ne dersin?" dediğinde başımı salladım. Zorlandığımı anlıyordu.
"En son annen evlenmişti, yeni düzenin nasıl?" dedi. Yeni düzen... Düzenli bir hayat yaşıyor muydum emin değildim açıkçası.. Gerçi düzenden kastı neydi ondanda pek emin değildim.
"Güzel, güzel bir aile olduk." dediğimde kaşları çatıldı. Geçiştirdiğimi elbette anladı.
"Ama?" dediğinde birkaç saniye nefesimi tutup bıraktım. Burnunun ucundaki gözlüğünü itekleyip "bir şeyleri eksik mi hissediyorsun?" gözlerimi kaçırdım. Hissettiğim tam olarak eksiklik değildi aslında.
"Eksiklik değil. Gerçekten her şey yolunda genel olarak. Annemler mutlu, biz huzur içindeyiz. Hatta annem hamile," dedim gülümseyerek.
"Tebrik ederim, peki yeni bir kardeş sana ne hissettiriyor?" dediğinde gülüşüm büyüdü.
"Kardeşim olacağı için mutluyum, " dediğimde başını sallayıp birkaç not daha yazdı.
"Kardeş sayısı git gide artıyor. Henüz öz kardeşlerinle sağlam bir ilişki kuramamışken yeni bir kardeş gözünü korkutmuyor mu?" başımı sağa sola salladım.
"Korkutmuyor, yani diğerleriyle aram gün geçtikçe daha da güçleniyor. Beni endişelendiren annem..." dediğimde gözlerini defterine düşürdü. Kalemi parmakları arasında çevirip bir şey yazmadan bana odaklandı tekrardan.
"Neden?" diye sordu.
"Hamile ve bu yüzden ilaçlarını kullanamayacak. Terapilerini çoğalttık ama işte ister istemez endişe ediyorum. Ya eskiye dönerse diye düşünmeden duramıyorum," dedim. Çenesini sıvazladı.
"Aden, en son ne zaman kendin için endişe ettin?" birden sorduğu soruyla kaşlarım çatıldı.
"Kendim için endişe etmemi gerektiren bir durum yok ki," dediğimde tuhaf bir gülüş belirdi yüzünde.
"Ona öyle demeyelim bence. Başkalarına endişelenmekten kendime fırsat kalmıyor dememiz daha doğru olur sanki..." ne diyeceğimi bilemedim. Dediğini zihnimin terazisinde ölçüp biçtim. Doğru söylüyordu. Analizleri her zamanki gibi yerli yerindeydi.
"Başkasını bilmiyorum çünkü," dedim itiraf ederek. Defterine hızlıca bir şeyler yazdı.
"Aden, bence bu senin kaçış rampan olmuş," dediğinde kabullenerek başımı salladım. Bir şey demedi. Konuşmamı istercesine gözlerime baktım. Dudaklarımı ıslatıp odasında gözlerimi bir kez daha gezdirdikten sonra gözlerimi ellerime indirdim.
"Kendim için endişe etmek istemiyorum, yaşandı bitti. Önemsiz görüyorum artık yaşadığım çoğu felaketi." dediğimde çenesini kaşıdı.
"Neden? Annen, kardeşlerin, sevgilin ve çevrendeki diğer insanlar duygularını, hissettiklerini açıkça belli ederken sen neden buna karşısın? Üstelik senin yaşadıkların hepsinin yaşadıklarından daha zor..." yüzüm asıldı. Dudağın iç kenarını dişlerimle ezip güçsüz soluklar aldım.
" Çok doldurdum ben kendimi. Ruhum sanırım kocaman bir çöp kutusu. Dışa vuramadığım acım, hüznüm, göz yaşım o kutuda... "dedim.
"O çöp kutusu neden var peki?" diye sordu.
"Yani ben nasıl anlatsam..." kelimeleri toparlamak için kendime bir süre izin verdim. Göğsümü derin soluklarla doldurup konuştum.
"Ben çocukluğumdan bu yana kendime çok ama çok yüksek bir duvar ördüm. Gökdelenlerden, kulelerden bile daha yüksek bir duvar. Kendimi de en tepesine koydum. Eğer kendimi bırakırsam ördüğüm duvar yıkılır ben de büyük ihtimalle altında kalırım." yüzünde dingin, içten bir tebessüm yer edindi. Bakışları anlayışla parladı. Defterine birkaç not daha alıp toparlandı.
"O duvar çatlaklarla dolu Aden. Ansızın yıkılmasındansa kontrollü yıkılması daha sağlıklı ve güvenli olur..." soluklandı. Bir süre not defterinde gezdirdi gözlerini. Dudaklarını gülümseyerek büktükten sonra tekrar bana döndü.
"Bugünlük burada sonlandıralım. Sen de nasıl bir yıkım yaşamak istediğine karar ver. Seni bekliyor olacağım," dedi.
Klinikten çıktığımızda hafif bir durgunluk vardı üzerimde. Doğu otoparka yürürken nasıl geçtiğini sormuş benim kısa cevabımdan sonra üstelememişti. Motosikletin önüne geldiğimizde kaskı yine başıma geçirdi. Okulun önüne geldiğimizde motosikletten indim.
"Seni okul çıkışı süper bir yere götüreceğim hazır mısın mavişim," dediğinde "ama kütüphaneye gidecektim." dediğimde gözlerini devirdi.
"Bir günde gitmeyi ver canım. Hem çok seveceksin gideceğimiz yeri..."
Okula geçtiğimde Yusuf'a mesaj attım. Dakikalar sonra aradı. Ders başlayana kadar konuştuk. Okul çıkışı Doğu beni motosiklet fuarına getirmişti. Tüm fuarı gezmiştik. Doğu beni engin motosiklet bilgileriyle bilgilendirmişti. Fuarda birkaç arkadaşıyla karşılaşmış ayaküstü tanışıp sohbet etmiştik. Fuardan sonra Doğu bize gidelim diye ısrar edince bu sefer ısrardan dolayı değil ben de gitmek istediğimden kabul etmiştim.
Eve geldiğimizde koşarak kapıya dayandım. Doğu arkamdan gelip kapıyı açtığında önden girmem için yol verdi. Manyak herif Aralık ayında motor kullanıyordu. Donmuştum resmen... Bakışlarımı Doğu'dan alıp ilerdeki salona doğru göz atarken mutfaktan yükselen gülüşmeleri duymamak imkansızdı. Kerem'in gür kahkahaları evin her yanında yankılanıyordu. Onun güzel sesiyle benimde yüzümde büyük bir gülüş belirdi. Mutfağa gittiğimizde Yağız ve Zümrüt Hanım Kerem'le birlikte yemek yapıyorlardı.
"Ablam gelmiş," diye sevinçle bağırdı Kerem. Ellerini silip bana koştu. Uzayan boyuyla neredeyse aynı boydaydık. Sıkıca sarıldık birbirimize. Yanaklarımdan öpüp "hoş geldin," dedi.
"Hoş buldum," dedim onun sevincine denk bir sevinçle. Sanırım bu eve gelmeme en fazla sevinen kişi Kerem'di. Daha doğrusu sevincini bu denli belli eden kişi Kerem'di. Kerem'den ayrıldığımızda Zümrüt Hanım belirdi yanımızda. Kollarını açtığında çekinmeden o kolların arasına girip kollarımı beline sardım.
"Hoş geldin," dedi tüm içtenliğiyle.
"Hoş buldum," dedim. Zümrüt Hanım da olan gözlerim bize yaklaşan Yağız Bey'e kaydı. üzerindeki mutfak önlüğü ile komik görünüyordu.
"Ooo maviş hanımı görünce beni unuttunuz ama!" diye isyankar bir tavırla söylendi Doğu.
"Seni unutmak ne mümkün abicim," dedi Kerem. Doğu, Kerem'in saçlarını karıştırıp yanağından makas aldı.
"Aden, hoş geldin. Çok mutlu ettin bizi," dedi Yağız Bey. Bana uzattığı portakal dilimini uzanıp aldım. Tebessümü daha da büyüdü. Birlikte yediğimiz balık ekmek ve sinemadan sonra sandığım gibi olmamış benimle vakit geçirmek istediğini söylemiş ve sürekli okul çıkışlarıma gelerek biraz da emrivakiyle birlikte vakit geçirmemizi sağlamıştı. Kimi zamanlar sadece eve bırakmış, kimi zamanlardaysa bir kahve içmiştik. Bazen de ben reddetmiştim.
"Abla biz akşam kahvaltısı yapacağız. Kalırsın değil mi?" diyen Kerem'le ona döndüm. Portakalı yutup cevap vereceğim sırada Doğu "akşam neyi?" dedi.
"Akşam yemeğinde kahvaltı yapacağız oğlum. Yavru aslanımızın özel isteği," dedi Yağız Bey. Akşam kahvaltısı fikri hoşuma gitmişti. Kerem'in göğsüne yaslı başına peş peşe öptüm. Başını kaldırıp çenesini göğsüme yaslayıp kollarını belimde kavuşturdu.
"Okula yeni bir arkadaşımız geldi, adı Toprak. Hemen arkadaş olduk. Onlar bazen akşamları hep beraber hazırlar yerlermiş bizde yapacağız," dedi hevesle. Alnına düşen sarı saçlarını geriye iteledim.
"Kalacaksın değil mi?" dedi umutla. Büyüdükçe daha da güzel bir çocuk oluyordu Kerem.
Hiç düşünmeden "kalırım bebeğim," dediğimde "yaşasın..." diye sevinçle zıpladı.
"Üstünüzü başınızı değiştirip gelin haydi," dedi Zümrüt Hanım. Hepsinin bir anda enerjisi yükselmişti.
Doğu'yla odalarımıza çıktığımızda lavaboda ihtiyaçlarımı giderdikten sonra üstümü değiştirdim. Lila rengindeki, üzerinde beyaz kuzuların olduğu eşofman takımını giyindim. Çıkarttıklarımı katlayıp yatağın önündeki uzun pufa bırakıp yatağa oturdum. Buraya gelirken anneme haber vermiştim ancak şimdi kalacağımı da haber etmem gerekiyordu. Annemi aramakla mesaj arasında gidip gelirken mesaj atmayı tercih ettim. Anneme bu gece burada olacağıma dair mesaj attıktan sonra odadan çıktım. Doğu'nun kapısını tıklatıp beklemeye başladım.
"Gel mavişim," dediğinde kapısını açtım.
"Ben olduğumu nereden anladın?" dediğimde güldü. Beyaz tişörtünün üzerine siyah kapüşonlu hırkasını giyinip bana döndü ve gizemli bir sesle "benim çok özel yeteneklerim var bebeğim, sezgilerim çok kuvvetli... Bak mesela," dedi ve gözlerini kapatıp başını geriye atıp kollarını iki yanda açtı.
"Büyük boy geldi," dediğinde odanın kapısı güçlü vuruşlarla çalıp açıldı. Şaşkınlıkla arkama döndüğümde gerçekten de Aslan gelmişti.
"Ooo kimleri görüyorum," diyerek yanıma gelip sarıldı. Kollarımı beline sarıp başımı göğsüne yasladım. Bu aralar çok fazla çalışıyordu. Neredeyse bir aydır sadece telefonla iletişim kuruyorduk.
"Kuzu kokulum ya nasıl özlemişim," dediğine kaşlarım çatıldı.
"Kuzu kokulu mu?" deyip kendimi kokladım. Gayet normal kokuyordum.
"Birde kendisini kokluyor yavrucağım," dedi Doğu alayla. Ona dil çıkarıp Aslan'ın kıskacından kurtuldum. Aslan ona ters ters bakarken yanağımdan makas alıp bakışlarını Doğu'ya çevirdi.
"Akşama şenlik var sanırım. Mutfakta bildiğin festival var," dedi.
"Yeni şeyler deniyoruz diyelim," dedi Doğu. Yanıma gelip beni sinesine çekti. Kolumu beline sardığımda başıma bir öpücük kondurdu.
"İhtiyar Aslan, biz aşağı iniyoruz. Gelirsin sen de," dedi. Birlikte odadan çıktığımızda Aslan kendi odasına bizde aşağı geçtik. Mutfağa tekrar girdiğimizde bu sefer Ahsen Hanım da buradaydı. Masada oturmuş önündeki bulmacayı çözüyor, bir yandan da göz ucuyla masanın diğer ucunda salatalıkları dilimleyen Kerem'i kontrol ediyordu.
"Biz geldik," dedi Doğu coşkuyla. Beni belimden Zümrüt Hanım'a doğru itekleyip babasının yanına geçti. Çekmeleri karıştırıp bir kendisine bir de bana mutfak önlüğü çıkardı. Kibar kibar uzatmak yerine yüzüme tam on ikiden yapıştırdı sağ olsun!
"Doğu!" diye annesiyle babasından azar işitince pis pis sırıttım yüzüne.
"E her şey hazır neredeyse," dedim tezgahtaki tabaklara bakarken.
"Kızartmalar kaldı bir tek, masayı hazırlayacağız birde," dedi Zümrüt Hanım.
"O zaman masa ben de," dediğimde gülümseyerek başını salladı. Bana sırtını dönüp patates kızartmalarını tabağa alırken bir an kaldım. Ben bu mutfakta ne nerede bilmiyordum ki!
"E bir söyleseydiniz ne nerede?" diye söylendiğimde bakışlar bana döndü.
"Söyleneceğine ara bul ne nerede, el kızı gibi durma kapının orada..." dedi Ahsen Hanım. Yağız Bey gülüşünü saklayıp ekmek dilimlemeye devam etti, Zümrüt Hanım tatlı tatlı gülüp yeni patatesleri kızartmaya başladı. Bir çare Doğu'ya baktığımda sırıtıp başıyla sol tarafındaki uzun dolabı gösterdi. Tıpış tıpış gösterdiği yere gidip dolabı açtım. Yemek takımları bu dolaptaydı. En alttaki ikili çekmeceyi açtığımda masa örtülülerini ve tabak altlıklarını gördüm. Beyaz örtüyü ve yedi tane altlığı alıp ada tezgaha bıraktım. Tabakları da aldıktan sonra tezgaha ilerledim. Çekmeceden çatal, bıçak ve çay kaşıklarını çıkarıp bardakları da üst dolaptan aldım.
"İçeriye mi kurayım?" dediğimde "burada yiyelim," dedi Kerem. Doğradığı salatalıkları tabağa yerleştirmişti.
"Yavru Aslan'ım ne derse o!" diyerek mutfağa Aslan girdi. Onunda üzerinde benim eşofman takımımın aynısı vardı. Bakışlarımı fark edince sırıtarak göz kırptı.
"Mavişim yakışmış değil mi açmış bu renk beni," dediğinde güldüm. Deliydi bu adam ya!
Yanıma gelip tezgahtaki örtüyü alıp masaya ilerledi. Yuvarlak masanın başında durup Ahsen Hanım'a baktı. "Anneanneciğim, sana brokoli, havuç haşlasalarmış keşke," dediğinde Doğu'yla aynı anda aynı ses çıktı gırtlağımızdan. Gülmemek için dudaklarımızı birbirine bastırıp elimizdeki işle ilgileniyormuş gibi yapamaya devam ettik ama bakışlarımız onlardaydı. O sıra Doğu yanıma geldi.
"Sen de biraz ceviz takviyesi al, oğlum. Malum IQ seviyen kardeşlerinden epey düşük!" dediğinde yüzümü Doğu'nun koluna gömüp içime içime güldüm. Doğu da benden farksız değildi. Kerem'in IQ seviyesini geçtiğimiz eylül ayında öğrenmiştik. Fındık kurdum tam da tahmin ettiğim gibi oldukça zekiydi. 125'lik IQ seviyesiyle üstün zekalıydı. Büyüdükçe seviyesinin artacağından emindim. Baran ve Doğu da gaza gelip ölçüm yaptırdıklarında ikisinin de IQ seviyesi 119 çıkmıştı. Onlarda parlak zeka kategorisindeydi. Aslan'ın ise 106 idi. Normal seviyedeydi lakin bizim seviyelerimiz bu kadar yüksekken onun 106 da kalması aramızda bir dalga konusu olmuştu.
"Gerçi bu yaştan sonrası zor," diyerek zaferle baktı Aslan'a Ahsen Hanım.
"Bir kere ben daha zekiyim. O abuk sabuk testleri yaparken uykum geldi, çoğu soruyu sallamasyon yaptım," dedi Aslan. Bahanesi buydu.
"Kandır kendini oğlum kandır," dedi Yağız Bey eğlenen bir tavırla. Zümrüt Hanım gülüşünü saklamak için boğazını temizleyip nereden çıkardığını görmediğim bir avuç cevizi Aslan'a götürdü. Aslan annesine dargın bakışlar atarken araya Kerem girdi.
"Abi bence şükret, ya uyuya kalıp soruları çözemediğinden embesil çıksaydın," Kerem'in dediğiyle mutfakta hepimizin gür kahkahaları yankılandı. Bu çocuğun durup durup nokta atışı yapmasına bayılıyordum.
"Ulan yavru aslan," diye yenilgiyle Kerem'e baktı. Kerem elindeki tabakla Aslan'a arkasını dönüp yanımıza geldi.
"Abla, cherry domates ve yeşillikleri yıkamama yardım eder misin?" dedi. Konuşmadan önce gülüşünü durdurmak için boğazını temizlemişti.
"Ederim bebeğim," dedim. Birlikte buzdolabına yöneldik. Alacaklarımızı alıp lavaboya geçtik. Biz domatesleri ve yeşillikleri yıkarken Doğu ve Aslan masayı kuruyorlardı. Yıkadıklarımızı salatalıkların yanına bırakıp zeytin yağ, tuz ve limon gezdirdik üzerinde.
Masayı hep birlikte hazırladıktan sonra sonunda oturduk. Zümrüt Hanım çaylarımızı doldururken Yağız Bey de sucuklu yumurtayı ortaya bırakıp yerine geçti. Zümrüt Hanım da çaydanlığı bırakıp oturmak için sandalyesini çekti. Tam oturacakken "ah unuttum," dedi ve oturamadan buz dolabına yöneldi. Elinde kapaklı borcamla gelip önümde bir açıklık yarattı ve borcamı bıraktı.
"Bugün senin için yaptım, aslında Güneş'le yollayacaktım ama iyi ki sen geldin, " dedi ve yerine geçip oturdu.
"Annem bu aralar *my children favorite food takılıyor," dedi Doğu. Annesinin bu halleri çok hoşuna gidiyordu. Sadece onunda değil hepimizin hoşuna gidiyordu. Zümrüt Hanım'la bakışlarımız kesişti. Mavileri parlarken Doğu yanağından bir öpücük çaldı.
"Geçen bana bir çökertme kebabı yapmış of of..." dedi Doğu iç çekip iştahla.
"Karnıyarık efsaneydi asıl," dedi Aslan.
"Annem yemek yapmaya başladı abla. Bizim sevdiğimiz yemekleri deniyor. Sana da sarma yaptı," dedi Kerem. Önümdeki borcamın kapağını açıp bir tanesini Kerem'e uzattım. Kendime de bir tane alıp ağzıma attım. Lezzetliydi, tam sevdiğim gibi ekşi biraz da acıydı. İster istemez annemin yaptığıyla kıyaslarken buldum kendimi. Anneminki tartışmasız daha lezzetliydi... Ama bu hayatımda yediğim en güzel, en kıymetli sarmaydı.
"Teşekkür ederim, ellerine sağlık." dediğimde dolu gözleriyle gülümsedi. Zümrüt Hanım yemek yapmayı bilen bir kadın değildi. Ufak tefek, kahvaltı atıştırmalıkları dışında da elinden pek iş gelmezdi. Daha önce de benim için sarma yapmıştı. O zamanlar hiçbir önemi olmayan bu detay şimdi çok değerliydi.
"Afiyet olsun kızım," dedi sevinçle.
Kahvaltıdan sonra mutfağı hep beraber toparlayıp salona geçtik. Açık televizyondan haber sesleri yükseliyordu. Aslan ve Doğu yeni çıkan bilgisayar oyunu hakkında konuşurken bana birlikte oynayalım deyip duruyorlardı. Ortamda ortak bir konunun muhabbeti dönerken benim tüm ilgim hemen çaprazımda oturan Ahsen Hanım'ın çözdüğü sudokudaydı. Yanlış yapmıştı ve müdahale edemediğimden stres basmıştı. Son çözdüğü sudoku kutusunu da yanlış doldurduğunda daha fazla dayanamadım.
"Yanlış yaptınız," dediğimde sadece Ahsen Hanım'ın değil diğerlerinin de bakışları bana döndü. Ahsen Hanım sol kaşını kaldırıp bana baktığında "sudokuyu yanlış çözdünüz," dedim. Bakışlarını bulmacaya çevirdi. Gözlerini çözdüklerinde hızlıca gezdirip bana memnuniyetsiz bir bakış attı.
"Küstah," dedi.
"A aa, ben mi?" dediğimde "sen tabii," dedi katı sesiyle. Gözlerimi diğerlerine çevirdiğimde Doğu ve Aslan dudaklarını birbirine bastırmış gülmemek için zor duruyor gibiydiler. Bana; sonunda sen de gazaba uğrayacaksın, bakışları atıyorlardı.
"Ama yanlış yaptınız," dediğimde bana kızgın bir bakış attı.
"Anneanneciğim al sana ultra dahi torun," dedi Aslan.
Ahsen Hanım, Aslan'a cins cins baktıktan sonra bana döndü. Elindeki kalemi bana uzatıp "gel düzelt bakayım," dediğinde şaşırma işini sonraya bırakarak yanına geçip bağdaş kurarak oturdum. Koltuğun kırlentini kucağıma koyup bulmacayı onun üzerine bıraktım. Kerem anında diğer tarafıma oturduğunda Fındık havlayıp yanımıza geldi ve Kerem'in kucağına yerleşti. Ahsen Hanım da tüm dikkatini bana verdiğinde gözüme çarpan yanlışları anlatarak düzelttim.
Bulmaca bittiğinde saat çok geç olmadan ders çalışmak için Kerem'le salondan ayrıldık. Birlikte en üst kata çıktığımızda Fındık peşimizden geldi. Kerem'le eğlence odasındaki uzun masaya yan yana oturduk. Ben de bugün kütüphane için planladığım çalışma rutinime uydum. Staj notlarımı temize geçip ders notlarımla birleştirip okuma yaptım. Kerem de ödevlerini yaparken ara ara bana birkaç soruyu danışıyordu.
İki saat kadar sonra başımı kitaplardan kaldırıp ağrıyan ensemi ovalayıp sandalyede yayıldım. Başımı sandalyeye yaslayıp iç geçirdim. Başımı sağa sola çevirip esnettiğim sırada gözüm uyuyakalan Kerem'e takıldı. Başını masaya yaslamış, dudakları hafif aralıklı uyuyordu. Fındık hemen sandalyenin arkasında kıvrılmış uyuyordu. Bu ikisinin birbirine bağı da apayrı bir noktadaydı.
Kerem'in terleyen alnını silip saçlarını okşadım. Onunla kurduğum bağ çok özeldi benim için. Bana abla olmayı öğretmişti en başta. Kardeşin, küçük bir bireyin sorumluluğunu öğretmişti. Ayrı bir düşkünlüğüm, titizliğim vardı Kerem üzerinde. Okuluyla ilgileniyor, doktor kontrollerinde mutlaka yanında oluyordum. Sanırım son zamanlarda da en çok vakit geçirdiğim kişiydi. Buz patenini inat edip bana öğretmişti. Ben de inat edip ona öğrenmek istemediği dil bilgisini öğretmiştim. Onu sahaflarda gezdiriyor okuyabileceği kitapların eski basımlarıyla tanıştırıyordum. Sinemaya, sergilere çeşitli aktivitelere birlikte gidiyorduk.
"Uyudu mu?" sıçrayıp arkama döndüm. Yağız Bey elinde bir tepsiyle biraz ilerimde duruyordu.
"Hı hım," mırıldandığımda büyük adımlar atıp yanıma geldi. Elindeki tepsiyi masaya bıraktı. Kahve, meyve dolu bir tabak ve iki çatal vardı.
"Kerem, kalk babam yatağına yatırayım," Kerem homurdanıp burnunu kaşıdı ama uyanmadı. Yağız Bey biraz daha çabaladı ancak Kerem ağır bir uykunun içindeydi. Yağız Bey, Kerem'i kucaklamak için hareket ettiğinde ona yardımcı oldum. Kerem'i sıkıca kucakladığında önünden ilerlemeye başladım. Fındık seslerimize uyanıp peşimize takıldı. Odalarımızın olduğu kata indiğimizde Kerem'in odasına geçip yorganını açtım.
Yağız Bey, Kerem'i yatırdıktan sonra üzerini örtüp sarı saçlarının üzerine bir buse kondurdu. Fındık yatağa çıkıp köşesine kıvrıldı. Odasından çıktığımızda "ders çalışmaya devam edecek misin?" diye sorduğunda "yok, bitti..." dediğimde başını salladı.
Koridorun ortasında ne konuşacağımızı bilmeden durmuş birbirimizi izliyorduk. Sakallarını sıvazlayıp "abilerin seninle oyun oynamak istiyordu. Haber vereyim de yanına gelsinler," dediğinde başımı salladım. O aşağı ben de yukarıya geçtim. Çalışma masasını toparlayıp soğumuş kahveyi tek içişte bitirdim. Meyveleri tırtıklarken Aslan ve Doğu dolu elleriyle yanıma geldiler.
"Evet, tam boylar ve maviş gecesi başlasın efendim," diyerek reverans yaptı Aslan.
"Nasıl bir geceymiş bu?" dediğimde Doğu elindeki atıştırmalıkları bilgisayarların olduğu kısımdaki sehpalara bırakıp yanıma geldi. Aslan gibi reverans yapıp elini uzattı. Elini tuttuğumda beni kaldırdı ve dans etmeye başladık. Yavaş olan adımlarımızı hızlandırdığında ona yetişemediğimden beni kucaklayıp etrafında döndürdü.
"Ulan şov yapma kıza. Gelin haydi hazır her şeyi," dedi Aslan.
Ortalarında ben olacak şekilde bilgisayarların karşısına oturduk. Tüm malzemeleri son model bilgisayar oyuncusu eşyalarıydı. Aslan da iyi bir oyuncuydu. Üçümüzün kulaklığını bağlantıyla bağladı Aslan. Oyunun giriş ekranında birkaç şeyi onayladıktan sonra Baran'ın sesini duydum.
"Selam millet," dediğinde bir Aslan'a bir Doğu'ya baktım.
"Ne haber lan orta boy," dedi Aslan.
"İş güç büyük boy," dedi Baran. Doğu da selamlaştıktan sonra "Aden," dedi Baran.
"Küs müyüz mavişim?" dediğinde silkelendim. Baran'la neredeyse haftanın üç- dört günü telefonda konuşurduk ama bir haftadır aşırı yoğun olduğundan hiç konuşamamıştık. Özlemiştim onu.
"Yok be ne küsmesi! Şaşırdım birden sesini duyunca. Bitti mi işlerin?" dediğimde "bitti bitti. Buralarda ne kadar çok arsa davası var bir bilseniz..." dedikten son iç çekti.
"Savcı dediğin işinden dert yanmaz oğlum Yusuf'umdan feyz al biraz," dedi Aslan alayla.
"Hadi lan oradan," dedi Baran.
"Abiciğim benim kaşarları hâlâ yollamadın," dedi Doğu. Baran ve Yusuf'tan sürekli bir şeyler istiyordu.
"Kaşar mı? Oğlum ben de alırdım sana kaşar," dedi Aslan alayla. Konuşmalarının belaltına kaydını hissettiğimde onlara yüzümü ekşittim.
"Ulan dua edin mavişim yanınızda, haydi oynayalım şu oyunu..." dedi Baran.
Oyuna başladığımızda önce kendimize karakter seçtik. Issız bir kasabadan çıkmanın yolunu arıyor, envanter topluyorduk. Kasabadaki evleri gezmeye başladığımızda kaşlarım çatıldı.
"Neden sağlık kiti verdi ki?" diye sordum. Bu tarz oyunları hiç oynamadığımdan pek bir bilgim yoktu.
"Öyle yavrum, lazım olur diye," dedi Aslan. Oda oyunda hemen peşimden geliyordu. Monitöre odaklanmış envanter toplarken derinden bir ses duydum gibi geldi. Tırnağın sert bir yüzeyi tırnaklaması gibi bir sesti.
"Sizde duydunuz mu?" dediğimde "neyi?" dediler aynı anda.
"Böyle tuhaf bir ses," dememe kalmadan karşıma çıkan korkunç yüzle çığlık attım. Hareketli sandalyeyi geriye çekip Aslan ve Doğu'ya kötü kötü baktım.
"Hainsiniz ya, ödüm koptu," kulaklığı çıkarıp bana hayvan gibi gülen ikiliye ters ters baktım. Baran'ın da kahkahaları kulaklıklardan yankılanıyordu. Salaklık bendeydi gerçi!
"Sen oynamak istedin ya abim," dedi Doğu gülüşlerinin arasından. Gözlerimi devirip monitöre bakmadan kulaklığı masanın üstüne bıraktım.
"Sizinle oyun oymak isteyende kabahat zaten. Korku oyunu olduğunu söylerdi insan en azından," koltuktan kalkıp bacaklarıma yapışan eşofmanı düzelttim.
"Aşağıda bana sökmez dedin ya kızım, demedi abi?" dedi Doğu. Aslan bir bana bir Doğu'ya baktıktan sonra "mavişim ne derse haklıdır, Doğu'cuk." dediğinde Doğu, Aslan'a ters ters bakıp monitöre döndü. Şu an trip atıyordu sanırım.
"Neyse benden bu kadar, ben bir su içip yatacağım, size iyi geceler..." Doğu bana dönüp havadan öpücük attı.
"İyi geceler mavişim, gece korkarsan falan tıklat kapımı," dediğinde güldüm.
"He yavrum he..." dedim.
Merdivenlerden seke inip mutfağa ilerlerken dejavu yaşadım. Zümrüt Hanım yine annesiyle konuşuyordu ancak tek fark bu sefer telefonda değil karşılıklı konuşuyorlardı.
"Ben senin için diyorum Zümrüt. Bak Güneş istediği zaman gidiyor, anne diyor. Herkese annem diye tanıştırıyor. Aden de bu eve ancak ısrarla, zorunluysa geliyor," mutfağa girmedim. Duvara yaslanıp konuşmalarını dinlemeye devam ettim.
"Anne, başlama lütfen yine. Her şeyi biliyorsun zaten," dedi Zümrüt Hanım. Derin bir iç çekip oflayarak bıraktı nefesini.
"Biliyorum tabii. Ama bu kadarı fazla ben kaç aydır bu evdeyim bu kız sadece Kerem'in doğum gününde bir de bugün geldi bu eve. Güneş hep orada ama. Siz böyle durduğunuz yerde durmaya devam edin. Hem annesinin sen onun neden çekiniyorsun anlamadım ki.. O da haklı kim olsa kırılır darılır ama çok mız mız canım! " dediğinde yutkundum.
" Anne, " diye yükseldi Zümrüt Hanım.
" Ne anne kızım, sen hep kötülüğüne konuşuyorum sanıyorsun ama ben senin, torunlarımın, damadımın iyiliği için konuşuyorum. Siz aman Aden ne der aman ne tepki verir aman şöyle aman böyle diye diye aranızdaki iletişimi, bağı kopardıkça koparıyorsunuz. Annesinin sen onun annesi!"
"Korkuyorum," diye mırıldanarak konuştu Zümrüt Hanım.
"İyi halt ediyorsun salak kızım," dedi Ahsen Hanım.
"Sen böyle kork o safoz kocan korksun. Oğulların hanginize yetişecek kızım. Onlara da yazık. Biraz diş göster Zümrüt. Ben buradayım de, dikleştir o omuzlarını. Hak etmiyorum hak etmiyorum diyerek yedin kendini." Ahsen Hanım açık açık kızıyordu Zümrüt Hanım'a.
" Hem neyi hak etmiyorsun sen bu kız için elini kana buladın. Bu devir de kim kimin hayatını kendi hayatını mahvetmek uğruna kurtarır. İlk zamanlar yapmışsınız bir hata. Pişmanlığını çektiniz, bitti gitti."
"Affetmedi ama. Anne olarak görmüyor ki beni..." sesi titriyordu Zümrüt Hanım'ın.
"O kız sizi affetmeseydi ne size sarılırdı ne gülerdi ne bu çatı altında bir gece geçirirdi. Aden sizi affetmiş çoktan. Affedemeyen sizsiniz. Siz kendinizi affedememişsiniz!" dediğinde sol gözümden bir damla yaş akıp gitti. O yaşı elimin tersiyle silip başımı tavana kaldırdım. Ağlamak istemiyordum. Duramazdım çünkü, ağlamaya başlarsam duramazdım.
"Çok üzdüm ama kızımı ben anne, çok kırdım kalbini..." çenemin titreyişini dişlerimi sıkarak durdurmak istedim ama olmadı.
"Kırdığını tamir et, üzdüğünü güldür o zaman. O kızın tek derdi sevilmek. Aden olarak sevilip kalplerinizde yer edinmek istiyor. Aklınızı başınıza alın! Böyle karalar bağlayıp sıkma benim canımı," diye azarlamaya devam etti Ahsen Hanım.
"Hayır kız bana bile Ahsen Hanım diyor, anneannesi değil düşmanıyım sanki!" yüzümde buruk bir gülüş soldu. O bana sert ve mesafeli gelince anneanne demek içimden gelmemişti. Lakin şimdi gidip ona sarılmak istiyordum. Gözyaşlarımı silip burnumu sessizce çekip avcuma sürttüm. Yüzümü sıvazlayıp gözaltımı sildikten sonra derin bir nefes alıp mutfağa girdim. İkisi de anında bana döndüler. Zümrüt Hanım başını anında diğer tarafa çevirip gözyaşlarını sildi.
"İyi geceler," dedim. Sesim boğuk çıkınca peş peşe yutkunup tezgâha ilerledim. Kendime bir bardak çıkarıp su doldurdum. İçerek onlara döndüğümde bakışları üzerimdeydi. Odaya çıkmak yerine yanlarına gittim ve oturdum.
"Korku oyunu oynattılar bana, çok fena oğulların var..." dedim. Gülmekle ağlamak arasında bir yerdeydim. Gözleri şefkatle parladı Zümrüt Hanım'ın. Elini yanağımı uzatıp yasladı. Baş parmağı gözaltlarımda gezindiğinde kaşları çok hafif çatıldı.
"Eşek sıpaları," diye homurdandı Ahsen Hanım. Önünde yine bir bulmaca vardı. Bu sefer sudoku değil çengel bulmacaydı. Hepsini çözmüştü neredeyse.
"Çok mu korktun kızım?" Zümrüt Hanım'a döndü bakışlarım. Yüzümü avcuna yaslayıp tebessüm ettim ona.
"Yok, ben abarttım biraz," dedim. Yüzümdeki eli saçlarıma kaydı. Kısalttığım perçemlerimi kulağımın arkasına itiştirip tekrar yanağıma kaydırdı avcunu. Birbirimize dalıp gitmişken Ahsen Hanım'ın sesi böldü bakışmamızı.
"Haydi bir kahve yap ta üç nesil bir aradayken kız kıza içelim," dediğinde gülesim geldi. Kadın aylar içerisinde bir yumuşamış pir yumuşamıştı.
"Yapayım madem," diyerek kalkıp tezgâha ilerledim. Onlara sade kendime de orta bir kahve yapıp yanlarına geri döndüm. Her zamanki gibi su getirmeyi unuttum. Tekrar kalkacağım esnada Zümrüt Hanım kendisi kalktı.
Ahsen Hanım'a kaydı gözlerim. O da bana bakıyordu. "Bulmaca çözmeyi seviyorsunuz sanırım," dedim. Aramızdaki resmiyeti koyduğum gibi hızlıca kaldırdım.
"Severim, can sıkıntısı işte..." dediğinde gülümsedim. Aklıma bir ara çözerim diye alıp yüzüne bakmadığım bulmaca kitapları geldi. En kısa zamanda o kitapları Ahsen Hanım'a getirmeyi aklıma not ettim. Zümrüt Hanım suları önümüze bırakıp yerine geri oturdu.
"Baran'a bir şeyler yapıp yollayayım diyorum, neler yapabilirim sence?" diye sordu Zümrüt Hanım.
"Baran hamur işlerini seviyor. Kurabiye, çörek, kek falan. Sarma da yaparız. Karalahana seviyor o," dedim. Hepsinin ne sevip sevmediğini biliyordum artık. Neye nasıl tepki vereceklerini dahi öğrenmiştim.
"Benimde aklıma karalahana geldi ama ben pek beceremedim onu yapmayı. İki poşet duruyor dolapta," dedi hüsranla.
"Ben yardım ederim, hatta yapalım mı şimdi? Yarında diğerlerini yapar yollarız. Hemen bozulmazlar zaten." dedim hevesle. Emin olamadı, bileğindeki saate bakıp bana döndü.
"Saat çok geç olmuş. Mavilerinden uyku akıyor," dedi beni geri çevirmek istemiyordu ancak kıyamadığı da belliydi. Haklıydı gerçi, başımı yastığa koyduğum gibi uyurdum.
"Günler çuvala mı girdi sanki yarın gündüz gözüyle yaparsınız, hem sen de kal hafta sonu burada," dedi Ahsen Hanım.
"Ah, ne güzel olur. Kalsan olur mu Aden?" dedi Zümrüt Hanım umutla. final haftam gelmişti. İlk sınavımda bir hayli zor olacaktı ve ihtiyacım olan her şey evdeydi.
"Salı günü sınavlarım başlayacak, yoğun bir dönemde olacağım. Hem kitaplarımda yanımda değil," dediğimde Zümrüt Hanım'ın umutla parlayan gözleri anında söndü.
"Yarın ara Güneş'i iste tüm kitaplarını. Burada odanda var çalışma alanında. Her şeyi zora sürüklemeyi ne kadar çok seviyorsun sen de kızım, Allah Allah!" Ahsen Hanım'dan yediğim azar komiğime gitti. Burnumun ucunu kaşırken gülüşümü saklamaya çalıştım ancak nafileydi.
"İyi madem öyle yaparım," dedim. Soğuyan kahvemi tek içişte bitirip esnedim. Kahve uykumu kaçıracağına daha da çok getiriyordu.
Fincanları sudan geçirdikten sonra hep beraber çıktık mutfaktan. Ahsen Hanım bu kattaki odasına geçerken "iyi geceler," diledik birbirimize. Üst kata çıktığımızda ikimizde duraksadık. Onun odası buradayken benim odam bir üst kattaydı.
"İyi geceler kızım," dedi. Eğilip yanağımdan öptü. Başımı okşayıp perçemimi gözümün önünden iteledi.
"İyi geceler," dediğimde odasının kapısı açıldı. Yağız Bey odadan çıkıp yanımıza geldiğinde "iyi geceler hanımlar," dediğinde karşılık verdik.
"Hayırdır?" diye sordu Zümrüt Hanım.
"Uyku tutmadı, çocukların yanına çıkayım dedim," dediğinde Zümrüt Hanım "çıkmışken çek kulaklarını kızımı korkutmuşlar," dedi.
"Eşek sıpalarına bak sen," dedikten sonra bana değdirdi gözlerini Yağız Bey.
"Zümrüt'üm sen bu gece kızımızla uyu en iyisi, gece korkmasın..." dedikten sonra ne olduğunu anlayamadan önce beni sonra da Zümrüt Hanım'ı başından öpüp merdivenleri hızlıca çıkmaya başladı. Arkasından şaşkın gözlerle baktım.
"Uyuyayım mı seninle?" başımı Zümrüt Hanım'a çevirdim.
"Olur," dedim. Hevesimi ona belli etmedim lakin ben de onunla uyumak istiyordum.
"Geceliğimi giyinip hemen geliyorum, sen çık," dediğinde omuz silktim. Dakikalar sonra odasından çıktığında bir şey demeden elimi uzattım. Sıkıca tuttu onun ellerine tıpatıp benzeyen elimi. Odaya girdiğimizde önce banyoya girdim. Esneyerek odaya döndüm. Zümrüt Hanım yatağın ucuna oturmuş beni bekliyordu.
"Geldim," dedim ama esnemekten konuşamadım.
"Gel haydi yat artık," dediğinde koşar adım yatağa girdim. Yerimi alıp ona yer açıtım. Yanıma uzandığında yüz yüzeydik. Yüzünü izlerken sar saçlarındaki beyazlar dikkatimi çekti. Bugüne kadar hiç görmemiştim. Parmak uçlarımla dokundum beyaz tellere.
"Beyazlamışlar," dedim. Yüzünde dingin bir gülümseme vardı.
"Yaşlandım," dediğinde gülerek baktım yüzüne. Ellisindeydi ama daha genç görünüyordu. Güzel ve dinç bir kadındı.
"Hepimize taş çıkartısın sen," kıkırdadı, kirpiklerime sürten perçemlerimi geriye doğru parmaklarıyla taradı. Biraz daha kaydım ona. Beni göğsüne çekip kollarını bedenime sardı. Başımı çenesinin altına yaslayıp boynuna sığındım. Nefes alışverişlerimiz birbirine ayak uydurdu. İkimizin de göğsü aynı anda inip kalkıyordu.
Aşağıda Ahsen Hanım'la olan konuşmalarını hatırlayınca daha sokuldum Zümrüt Hanım'a. Onunla bazı şeyleri konuşup aşmamız lazımdı. Onu, tam boyları affedeli çok olmuştu. Bunu tam boylar biliyorlardı. Aslan dışında kimseye sesli olarak ifade etmemiştim ama diğerleri de biliyorlardı. Zümrüt Hanım'ın da bilmesi gerekiyordu.
"Sana ilk sarılışımı hatırlıyor musun?" diye sorduğumda sırtımda gezinen parmakları duraksadı. Başımı boynundan kaldırıp yüzüne baktım.
"Hastanedeydik. Cezaevine gitmeden önce sizi görmek istemiştim. O sarılışın beni o kadar güçlendirdi ki Aden, o kadar güçlü hissettim ki kendimi o dört duvar arasında geçirdiğim kısacık zamanda ben hep o sarılışa tutundum," dediğinde kirpiğine tutunan gözyaşına işaret parmağımın sırtıyla dokundum. Diğer gözünden süzülen yaşı burnunun üzerinden diğer yanağına düşüp yastığın üzerine damladı.
"O gün, hayatımın en berbat günüydü sanırım. Annem, Yusuf, Güneş, sen..." dolan gözlerimi yumup sızının geçmesini bekledim. Parmakları gözaltlarımda gezindi. Parmak uçlarını gözlerimde, kaşlarımda, yüzümün her yerinde gezdirdi.
"O gün sana sarıldığımda, bana sarıldığınızda beni gerçekten sevdiğinizi hissettim. O sevginin gerçek olduğunu iliklerime kadar hissetmiştim," ağladığımızından ikimizin de soluklarımız hırıltılıydı.
"Ben sana sarıldığım anda seni çoktan affetmiştim, beni kurtardığında, kucağına alıp kızım diye ağladığın an seni çoktan affetmiştim." yutkundu, kızarık gözleri irileşip yatakta biraz doğruldu.
"Aden," dedi titreyen sesiyle. İnanamıyorum. İnanmayışı normaldi. Belki zamanı şimdiydi belki daha sonrası ama ben geç kalmış hissediyordum.
"Affettim," dedim inanması için. Onun gibi yatakta doğrulup oturdum. Bedenlerimiz birbirine dönüktü. İkimizin de gözyaşları sessizce akıyordu. Kollarını açtığında sıkıca sarıldım ona. Omzuma, saçlarıma, başıma buseler kondurdu.
"Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim kızım," dedi. Sıcak, rahat göğsüne başımı yaslayıp kokusunu soludum.
"Annemle konuştuklarımızı mı duydun?" diye sordu. Sarılmamıza bir son verip yatağa tekrar uzanmıştık. Başım göğsündeydi.
"hım hım, beni şaşırttı ama ondan böyle bir şey beklemiyordum," dedim.
"Birkaç aydır huyu değişti kadının. İyi oldu ama böyle daha sevilesi," dediğinde güldüm.
"Anneanne diyecek misin peki ?" dediğinde dudak büktüm. Demek istiyor muyum diye kendime sordum. Ahsen Hanım'a anneanne diyebilirdim ama anne demek biraz daha zordu benim için.
"Bilmem, belki zamanla... Belki zamanla hem ona anneanne hem de sana anne derim," dedim. Konuşmamın sonuna doğru sesim içime kaçmıştı resmen.
"Beklerim ben kızım, bana o umudu verdin ya ben sonuna kadar beklerim..."
Başımı göğsünden kaldırıp yanağına ufak bir buse kondurup tekrar yaslandım. Beni daha güçlü sardı. Belki şimdi değildi ama bir gün ona anne diyeceğimi biliyordum. Bildiğim diğer şeyse o günün çok uzakta olmadığıydı. Aldığımız nefesler birer ninni olup bizi koyun koyuna uyuttu.
Sabah Kerem ve Fındık tarafından uyandırıldık. Kahvaltıdan sonra Kerem'le Fındık'ı yıkadık. Fındık sağ olsun bizi de sırılsıklam yapmıştı. İki saat kadar Fındık'la ilgilendikten sonra kendi odama geçip kısa bir duş aldım. Üzerimi giyinip saçlarımı ikili balıksırtı ördükten sonra aşağı indim. Direkt mutfağa ilerlediğimde herkes buradaydı. Güneş'te gelmişti.
"Sıhhatler olsun kızım," dedi Zümrüt Hanım.
"Teşekkür ederim," Güneş'in yanağını öpüp Ahsen Hanım'ın yanına oturdum.
"Kirazlar yok mu?" diye sordum. Dün akşamda yoklardı.
"Düğünleri var izinliler," dedi Güneş.
Zümrüt Hanım annesinin önüne bir fincan bırakıp yanıma oturdu. Bugün için oldukça rahat giyinmişti. Saçlarını gevşek bir topuzla toparlamıştı. Bundan üç ay öncesinde olsaydık Ahsen Hanım çoktan Zümrüt Hanım'ı eleştirmeye başlardı ancak şimdi hiç takılmıyordu.
"Kitaplarını yukarıya bıraktım, ne kadar ağırlarmış..." dedi Güneş.
"Ne sandın kızım. Spor bile yapıyorum ben onlarla," dediğimde güldüler. Kollarımı esnetip ensemi ovaladıktan sonra Zümrüt Hanım'a baktım.
"Başlayalım mı?"
"Başlayalım kızım," dedi. Uyandığımızdan beri yüzündeki gülümsemesi hiç bozulmamıştı. Yan yana olduğumuz her an benimle temas halindeydi. Ya göğsüne çekiyor ya da öpüyordu sürekli. Sandalyeden kalkıp tezgaha ilerlediğimizde Güneş "ne oluyor?" diye sordu.
"Baran'a bir şeyler yapacağız," dedi Zümrüt Hanım.
Buzdolabından lahanaları çıkarttım. Temizledikten sonra kaynar suda ters düz yapıp çok yumuşamadan çıkarttım. Ben lahanaları hallederken Zümrüt Hanım da iç harcı hazırlıyordu. Her şeyi hazırladığımızda masaya geçtik. İki tane düz tabak çıkarıp birini kendi önüme birini onun önüne bıraktım.
"Böyle daha rahat yaparsın," dedim. Lahananın kalın ve sert damarlarını halledip sarması için Zümrüt Hanım'ın tabağını bıraktım. Güneş'te bize eşlik ettiğinde sarma işini hızlıca hallettik. Sonrasında Güneş odasına, Ahsen Hanım da içeriye geçtiğinde bizde Zümrüt Hanım'la önce kurabiye sonrasında ise kek yaptık.
"Oldu gibi," diyen Zümrüt Hanım'a baktım. Her şeyi bitirdiğimizde ona bir kahve yapıp mutfaktaki dağınıklığı toplamaya koyuldum.
"Oldu oldu, pazartesi kargoya veririz," dedim. Bulaşık makinesinin kapağını kapatıp çalıştırdım. Ellerimi yıkayıp kuruladıktan sonra "bitti," diyerek rahat bir nefes verdim.
"Ellerine sağlık," dediğinde paytak adımlarla yanına gidip "asıl senin ellerine sağlık. Çoğunu sen yaptın," dedim.
İçeri geçtiğimizde annemi arayıp biraz konuştum. Sonrasında kış bahçesine çıkıp Yusuf'la da bir saat kadar konuştuk. Burada olduğum İçin mutluydu. Akşam yemeğine kadar ders çalışmak için üst kata çıktım. Güneş ve Kerem de buradaydı. Güneş proje dersi için maketiyle uğraşıyordu. Kerem de hâlâ bitiremediği Captain America legosunu yapıyordu.
"Selam gençlik," diyerek yanlarına geçtim.
"Abla bak," diyerek masanın üzerindeki legosunu alıp yanıma geldi. Çoğunu halletmişti, çok az bir kısmı tamamlanmamıştı sadece.
"Bitmiş bile bu," dedim. Legoyu elime alıp dikkatli bakışlarla inceleyip bazı yerlerindeki çıkıntıları gösterdim.
"Beyefendiye ben de söyledim ama beni bek takmadı," diyen Güneş'e baktım. Kerem'den özür dilemiş gönlünü almak için bayağı çabalamıştı. Hatta hâlâ çabalıyordu ama Kerem pek yüz vermiyordu Güneş'e.
Kerem masaya tekrar döndüğünde Güneş'e dudak büküp omuz silktim. Ben de masaya geçip ilk sınavıma çalışmaya başladım. Zamanın nasıl geçtiğini bilmezken hava çoktan kararmıştı. Kerem legodunu bitirmiş Güneş ise maketinin yarısının yarısını tamamlamıştı. Mimarlık öğrencisi olmakta zordu arkadaş! Notlarımı toparlayıp esneyerek gerindim.
Aşağı indiğimde merdivenlerin başında Aslan'a karşılaştım. "Mavişim ben de seni çağırmaya geliyordum," dedi. Son üç basamağı indiğimde salona ilerledik.
"Adda!" diye duyduğum çığlıkla adımlarım hızlandı. Sema ablalarda buradaydı. Yusuf Ali emekleyerek bana geliyor bir yandan da "Adda," deyip duruyordu. Küçük bey yeni öğrendiği yürümeyi pek sevmemişti. O Adda dedikçe Barby de havlıyordu. Yusuf Ali'yi koltukaltlarından kucağıma alıp havaya atıp atıp tuttum.
"Bebeğim gelmiş, yakışıklım gelmiş, bak bak nasıl da gülüyor," dedikçe daha da çok gülüyordu. Kucağımdan indirmeden içeri geçip Sema abla ve Sefa abiyle selamlaşıp koltuğa oturdum. Yusuf Ali kucağımda oturmuş, ağzındaki emziğiyle çipl çipil bakan gözleriyle yüzüme bakıyordu.
"Bak ya nasıl güzel bakıyorsun ama sen?" dediğimde ellerini çırpıp emziğini çekti ve "Adda," diye bağırdı yine.
"Adda yiyecek seni," deyip yüzümü karnına bastırıp bastırıp geri çektim.
"Sizin sempozyum kesinleşti mi?" diyen Yağız Bey'le dikkatim onlara yöneldi.
"Kesinleşti 20-25 Aralık'ta," dedi Sefa abi.
"Gaziantep'teki mi?" diye sordum.
"Evet tatlım, aslında sana da soracaktık sınav haftanın tarihlerini hatırlayamadık. Oradan Yusuf'a gidelim diye konuştuk. Doğum gününü de kutlarız, götürelim mi seni de?" heyecanla doğruldum oturduğum yerde.
"Vallahi mi?"dedim heyecanla.
"Vallahi kızım," dedi Sema abla gülerek.
"Sınavlarım 17 Aralık'ta bitecek, gelirim ben." dediğimde canım kardeşlerim gülüyorlardı.
"Büt?" diye sordu Aslan.
"Ne bütü?" dediğimde gülüşmeler yükseldi.
"Bütünleme sınavları diyorum, beklemeyecek misin?" dediğinde küstah bir tavırla "benim Yusuf'a gitme ihtimalim varken büte kalma olasılığım senin evlenme olasılığınla aynı oranda Aslancığım... Ki benim büte kaldığım hiç görülmüş olay değil!" dediğimde Aslan dışında hepimiz güldük. Yusuf Ali bile tatlı tatlı kıkırdıyordu.
"O zaman gidiyoruz," dedi Sefa abi.
"Gidiyoruz," dedim.
Yusuf'a gidecektim, onun doğum gününde yanında olacak, belki yeni yıla bile onunla girecektim. Bu demek oluyordu ki çalıştığımın iki katı fazla çalışıp büte kalmayacaktım. Neyse ki sonuçlar hemen açıklanıyordu...
YUSUF TORAL
İstanbul / Temmuz - Ağustos 2022
Yusuf, dava sabahı çok erken saatte uyandı. Güneş bile daha doğmamıştı. Oysa ki uyuyalı en fazla üç ya da dört saat kadar olmuştu. En son Aden'le konuşmuştu. Sıkıntıyla iç çekti. İnce yorganını üzerinden atıp doğrulup oturdu. Ayakları soğuk parkeye yaslayıp gerindi. Komodinin üzerindeki telefonuna uzandı. Aden'le mesajlaşması bittikten sonra Emir'le konuşmuştu. Aden'in annesiyle kavga ettiğini öğrendiğinde Aslan'ın "parmakları morarmıştı," lafı otomatik olarak tek bir sonuca ulaşmasını sağlamıştı. Aden her ne kadar geçiştirse de Yusuf geçiştirmemiş sadece bu olayı İstanbul'a bırakmıştı.
Ilık suyla duş alıp bir iki dakika kadar da soğuk suyun altında kalıp kendine geldi. Giyindikten sonra odasından çıktı. Ev çok sessizdi ama biliyordu ki herkes uyanıktı. Aşağı indiğinde direkt mutfağa yöneldi. İki bardak su içip tekrar yukarıya dedesinin çalışma odası olarak kullandığı odaya girdi.
"Dede," dedi Yusuf. Dedesi çalışma masasında oturmuş önündeki iddianameyi inceliyordu.
"Günaydın oğlum," dedi Tahir. Gözlüklerini çıkarıp torununa baktı. Gece uyuyamayınca kendisini odasına atmış, herhangi bir açık ya da hata var mı diye iddianameyi okumuştu.
"Günaydın ama hiç uyumamış gibi görünüyorsun," dedi Yusuf ve karşısındaki tekli koltuğa oturdu.
"Bu gece inşallah huzurla uyuyacağım," dedi Tahir. Yusuf ağır ağır başını salladı.
"İnşallah, inşallah dedem!" dedi Yusuf. Evde günlerdir kimse uyuyamıyordu. Herkeste bir gerginlik ve sessizlik vardı. Anne ve babasının kendilerinden bir farkları yoktu.
"Yağmur ne alemde?" diye sordu Tahir.
"Dönmek istiyor ama şu anda ailesinin tüm öfkesi ona yönelmiş durumda. Dönerse kötü olabilir," Tahir torunundan duyduklarıyla iç çekti.
"Merdo nasıl?" diye sordu. Evlat bildiği adamın acı çekmesi, mutsuz olması onu çok üzüyordu ancak o ilişkiye asla onayı yoktu. Yağmur'u gelini göremez, ailesine kabul edemezdi. İçi almıyordu.
" Nasıl olsun dede, iyi desem değil kötü desem değil. İki arada bir derede çırpınıyor çocuk," dedi Yusuf.
Merdo, Yağmur'dan sonra toparlanamamıştı aslında. Sessizleşmiş, kabuğuna çekilmişti. Aylardır sadece dava ve ablasıyla ilgileniyordu. Yağmur gittiğinden beri adını ağzına hiç almamıştı. Çok özlüyordu, çok seviyordu ama artık olurunun da olmadığının farkındaydı Merdo. Hiç istemese de, kabullenmemek için kendisiyle savaşıp çelişse de sonunda her şeyin farkına varmıştı. Yağmur bunca zaman tüm gerçeği bilerek susmuş ve Merdo'yla ilişkisini sürdürmeye devam etmişti. Bir araya geldiklerinde hal ve hareketleri çok normaldi. Birinden bir şeyi saklamanın korkusu ya da pişmanlığı yoktu o zamanlardaki Yağmur da. Merdo bunu fark etmeye başladığında büyük bir hayal kırıklığına batmıştı.
Yağmur'un kaçalım teklifini hemen kabul etmesi, ailesini hiç düşünmeden yok sayması o an Merdo'yu hiç düşündürmemişti. Yağmur ona gelmişti, artık hep birlikte olacaklardı sarhoşluğundaydı ancak işler hiç umduğu gibi gitmemişti. Yağmur'un sakladığı gerçekler ortaya döküldüğünde Merdo her ne kadar yıkılsa da olsun demişti. Yağmur'un; ailem beni tehdit etti, sözlerini inanmıştı. Doğruydu da aslında ancak bir süre sonra Yağmur ailesinin uydurduğu hikayeye uyum sağlayarak abisinin suçunu, günahını kabul etmişti ve tıpkı kendisi gibi Merdo ve ailesinin kabul edeceğini sanmıştı. Sandığı gibi olmamıştı... Olamazdı da.
Kayıplar ağırdı. Merdo ve ailesi tüm o ağırlığın altında ezilirken Yağmur'u hiçbir şey olmamış gibi kabullenip içlerine alamazlardı. Yağmur bunu anladığında kolayı seçti. Merdo'yu arkasında bırakıp ailesini seçti ancak Merdo'ya kaçarken ailesini hiç düşünmediğinden onlardan da ret yediğinde ortada kalmıştı. Ona el uzatan ise her şeye rağmen Merdo olmuş ve onu güvenliği için Gürcistan'a oradan da Azerbaycan'a göndermişlerdi. Yanına da birisini yollamışlardı.
"Dava bittikten sonra çekin elinizi, ayağınızı. Yeterince koruyup kolladınız," dedi Tahir.
"Bu konuda Merdo ne derse o dede ama eminim ki sen onunla bu konuşmayı yaparsın," dedi Yusuf. Dedesi hiç öyle görünmese de oldukça otoriter ve lafını geçiren bir adamdı. Söz konusu ailesi olduğunda tehlikeli bir yaşlı kurt dahi olabiliyordu. Bir hukuk, kanun adamıydı ama mesleği ona kanunsuzluğu da öğretmişti.
"Yapacağım tabii. Oğlumun hayatını o kızın ardından mahvetmesini izleyecek değilim," dedi Tahir. Zaman geçip gittikçe bu konuda daha da katılaşmıştı. Her şeyden öte karısının ve kızı bildiği gelininin gözlerine her baktığında gördüğü yas ister istemez o ailenin her ferdine karşı aşırıya kaçan ama kontrollü bir nefreti harlıyordu.
Saatler sabah onu bulduğunda dava başladı. Toral ve Uyguroğlu Ailesi bir yanda Sofuloğulları ailesi bir yandaydı. Sevda müvekkiliyle yerini alırken Deniz Sofuloğulları da avukatlarıyla yerini aldı. Sevda meydan okuyarak baktığı karşı taraftan bakışlarını çekip Gazel Toral'a baktı ve ona güven veren bir tebessüm bahşetti. Bu davayı en çok Gazel için kazanmak istiyordu.
Dava başladı, önce iddia makamı dinlendi. Karşılıklı tartışıldıktan sonra şahitler devreye girdi. Sofuloğlları'nın zamanında parayla, tehditle susturduğu herkes şimdi doğruları konuşuyordu. Şahitler dinlendi, savunmalar yapıldı, sanıklar dinlendi. Şimdi kararı bekliyorlardı. Ya uzayacaktı ya da sonuca erecekti.
"Karar," dedi hakim.
Herkes ayağa kalktı. Merdo ablasının elini sıkıca tuttu. Yusuf bir kolunu dedesinin diğer kolunu babaannesinin omuzlarına sardı. Salondaki herkes gergindi. O gerginliğin yanında korku da vardı.
"... Deniz Sofuloğulları'nın müebbet hapsine karar verilmiştir!"
Uğultu... Yusuf'un gözlerinin önünde kuzenden öte kardeş bildiği Esma'nın hayali varken kulaklarında derin bir uğultu vardı. Adalet tecelli etmiş hak yerini yedi yıl sonra bulmuştu. Ali ve Esma Toral'ın gerçek katili sonunda cezalandırılmıştı.
Davadan iki gün sonra Yusuf, herkesi alıp İstanbul'a döndü. Geldikleri gecenin sabahında Toral ailesi herkesi kahvaltıda ağırlamış davanın sonucunu hep beraber kutlamışlardı. Yusuf'un dikkatini kahvaltıda Filiz ve Aden çekmişti. Sevgilisinin annesiyle arası gerçekten bozuktu. Bunu sadece Yusuf değil masadaki herkes anlamıştı. Kahvaltıdan sonra Aden'i yanına alıp odasına çıktı.
Odaya girer girmez Aden'i sıkıca sarıp kucağına aldı. Yatağa oturup yüzlerini hizaladı. Sevdiği kadının güzel yüzünü parmak uçlarıyla, gözleriyle sevdi. Saçlarını parmaklarına dolayıp burnuna yaslayıp kokladı. Sonra Aden'in sol elini avcuna alıp morarmış parmaklarına buseler kondurdu.
"Aklıma gelenleri dile getirmeyeceğim," dedi ve gözlerini taptığı mavi gözlere odakladı Yusuf. Annesi bugüne kadar hep cinsel birleşim olma ihtimalini 'takunya' tepkisiyle vermişti. Bu Filiz'in tehdit anlayışıydı. Lakin Yusuf, Filiz'in gerçekten de böyle bir şey yapabileceğini aklına hiç getirmemişti.
"Ama," dedikten sonra tekrar öptü morarmış yerleri.
"Susacağımı sanma. Ben sana bakmaya kıyamazken, seni severken bir yerin incinmesin diye azami dikkat ederken pamuk teninde şiddetten oluşan bu morluklara sessiz kalamam Aden. İster annen olsun ister kardeşin!" dedi tavrını keskin bir şekilde koyarken. Aden bir şey demedi... Kedi gibi kıvrılıp Yusuf'un göğsüne sokuldu. Aden, Yusuf'un bir dokunuşunda, bakışında, dilinden dökülen tek bir kelimeyle bile sevgisini, merhametini hissediyordu ve şimdi o merhametle, sevgiyle sarmalanmaya ihtiyacı vardı.
"Şimdi bana olayların nasıl geliştiğini anlat, anlat ki geçsin canının sıkıntısı," dedi Yusuf. Derman olmak istercesine yatıştırdı Aden'i. Kulağına çalınan her kelime Yusuf'u öfkenin, nefretin dehlizlerine sürükledi. Kucağında iç çekerek olayları anlatan kadının hatırına sakin kalmaya çalıştı. Bugün değildi, şimdi değildi... Olayın nasıl geliştiğini konuştuktan sonra Aden'in üzerindeki kıyafetleri çıkardı Yusuf. Beyaz teninde aldığı darbelerin izleri o kadar belliydi, morarmaları o kadar güçlüydü ki... Yusuf hırıltı birkaç nefes alıp verdikten sonra Aden'in teninde oluşan tüm izleri öptü.
Aşağı indiklerinde kimseye bir şey belli etmediler. Yusuf, Aden'i abilerinin yanına bırakıp annesi ve teyzesiyle oturmuş sohbet eden Filiz'in yanına gitti. Annesinin ve teyzesinin başına birer öpücük kondurduktan sonra gözlerini Filiz'e dikti. Karşısındaki insana sevgisini ve saygısını kaybetmeye başladığını hissetti o an Yusuf. Zamanında teyze - amca dediği insanların Aden'e olan davranışlarından dolayı hissettiği soğukluğu şimdi Aden'in bu dünyadaki en sevdiği insana hissetmeye başladığının farkına varmak irkiltti Yusuf'u.
Filiz ve Yusuf arasındaki soğuk savaş tüm gün devam etti. Gece geç saatlerde herkes evlerine geçtiğinde Yusuf, Filiz'e yarın baş başa görüşmek istediğine dair bir mesaj attı. Ertesi gün kararlaştırdıkları yerde Filiz'in gelmesini bekledi Yusuf. Beklerken iki fincan çay içmişti. Filiz sonunda geldiğinde yayılarak oturduğu yerde dikleşti.
"Evet, ne konuşacaksın?" diyerek konuştu Filiz taviz vermez bir tavırla. Yaptığı hatanın bilincindeydi ancak o bir anneydi ve kendisini haklı görüyordu. Kendi haksızlığını, suçunu böyle yok sayıyordu.
Yusuf sakinliğini korumak namına uzun, güçlü bir soluk alıp kendisini telkin etti. Önündeki yarısı dolu fincanı köşeye çekip kollarını masaya dayadı ve gözlerini Filiz'in koyu kahverengi gözlerine dikti.
"Benim yirmi yedi yaşıma kadar hiç hassas noktam, ince çizgim olmadı," dedi Yusuf. Başını deniz manzarasına çevirip birkaç saniye orada oyalandı bakışları. Güçlü ve kendisinden emin duruşunu bozmadan baktı Filiz'e.
"Aden benim hassas noktam, ince çizgim, kırmızı noktam!" dedi. Filiz düz bakışlarla baktı Yusuf'a. Karşısındaki adamın kızını ne kadar çok sevdiğini, ne denli değer verdiğini biliyordu.
"Yaptığınız şeyi bu sözlerle örtbas edemezsin," dedi Filiz kuyruğunu dik tutarak. Yanlış yaptığının o da farkındaydı lakin kendisini de haklı görmekten vazgeçip olaya tarafız bir gözle bakamıyordu.
"Örtbas ettiğim bir şey yok. Aden ve ben yetişkin birer bireyiz. Özelimiz dahilinde yaşadığımız hiçbir şey ama hiçbir şey ne seni ne bir başkasını ilgilendirmez! Hesap soramazsın, laf edemezsin, dövemezsin!" dedi Yusuf sert sesiyle.
"O benim kızım," dedi Filiz baskınlık kurmak istercesine. Yusuf'un yüzünde soğuk bir gülüş belirdi.
"Evet o senin kızın. Yönetebileceğin, yargılayabileceğin, zarar verebileceğin bir şey değil. Senin kızın!" dedi Yusuf aynı baskınlıkla. Ensesindeki terleri sırtında süzülüyordu.
"Kızımla arama karışamazsın Yusuf," dediğinde Yusuf sinir ve alayla karışık güldü. Bunca zaman yaptığı tüm izlenimlerde haklı olduğunu yavaş yavaş anlıyordu.
"Karışırım! Aden'e zarar verirsen karışırım, onu üzersen karışırım, ağlatırsan karışırım! Kaç yaşındaki kızını döverken hiç utanmadın mı kendinden Filiz abla?" dedi Yusuf kendisini daha fazla tutamayarak.
"Hiç mi düşünmedin Aden ne hisseder ne düşünür diye! Gururunun incineceğini hiç mi hesaba katmadın! Her şeyi geçtim bu kız yıllarca senin kocandan dayak yedi..." babasından demeye dili varmadı. Kocası diyerek Filiz'in unuttuğu ama Aden'in asla unutamadığı bazı şeyleri gözüne sokmak istedi.
" Bir an olsun düşünmedin değil mi kendisini ne denli kötü hissettiğini, ne kadar korktuğunu!" kelimeleri boğazına dizildi Yusuf'un. Dün Aden'in gözlerinde gördüğü mahcubiyet, dargınlık ve üzüntü canını çok yakmıştı.
Filiz utandı, o utançla gözlerini ellerine indirdi. Buraya gelirken Yusuf'un özür dileyeceğini, utanarak konuşacağını sanmıştı ancak yanılmıştı. Utanan kendisiydi... Karşısında oturup ona meydan okuyan adam tanıdığı Yusuf'tan çok farklıydı.
"Mesele bu değil ama değil mi? Asıl korkun bambaşka ve bu korkunun ana kahramanı kızın değil kendinsin!" dedi Yusuf. Gözlerini gayri ihtiyarı etrafta gezdirip tekrar Filiz'e çevirdi.
"Ben bilmiyorum mu sanıyorsun?" Filiz bakışlarını kaçırdı.
"Aden bazı sebeplerden bazı şeyleri göremiyor ama ben görüyorum. Aden'in başına kötü bir şey gelmesi değil korkun. Benim onu bırakmam, ayrılmamız ya da hamile kalması değil. Senin korkun Aden'siz kalmak." Filiz kaçamak bir bakış attı Yusuf'a. Dudaklarını birbirine bastırıp derin bir nefes aldı.
"Ya giderse, ya beni bırakırsa korkusundan için içini yiyor değil mi? Hamile olması ya da ortada kalması değil asıl korkun! Öyle bir şey olursa Yusuf anında basar nikahı alır yanına kızımı diye korkuyorsun. Bir çocuğu olursa tüm odağını senden çeker diye korkuyorsun!" Yusuf acımasızdı. Karşısındaki kadının kim olduğunun bir önemi yoktu şu an onun için. Zamanında aynı konuşmaları Filiz'den daha değerli insanlara daha da acımasızca yapmışlığı vardı. Söz konusu Aden olduğunda Yusuf'un da dilinin kemiği olmuyordu.
"Elin ayağın, sırtını yasladığın bir dağ olmuş Aden senin için." Filiz yüzüne vurulan gerçekle peş peşe yutkundu.
"Sen her seferinde hastalığına sığındın, Güneş her seferinde hastalığına sığındı, diğerleri başka şeylere sığındı. Aden de sizin sığındıklarınızın altında parça pinçik oldu!" dedi Yusuf içini yakan öfkesiyle. Öfkesinin en büyük payıysa kendisineydi. Bu konuşmayı daha öncesinde yapmalıydı. Aden'i korumalıydı.
"Ben..." çenesinin titreyişi sesini kırık çıkartıyordu Filiz'in.
"Aden benim her şeyim Yusuf," Yusuf yarım ağız gülüp yüzünü sıvazladı.
"Ona göre davranacaksın o zaman! Annelik yağacaksın kızın. Ha yapamıyorum dersen de Aden'e annelik yapmak için can atan birisini tanıyorum," dedi Yusuf.
Filiz korkuyla baktı Yusuf'un gözlerine. O bakışlar Yusuf'u yanıltmadı. Sinirle dudaklarını birbirine bastırıp başını hayal kırıklığıyla eğdi.
"Aden'in teyzeme anne demesini istemiyorsun... Onun için sadece sen ol istiyorsun!"
Yusuf neredeyse iki yıldır içinde tuttuklarını dile getirmenin rahatlığını biraz da hüznünü yaşıyordu. Filiz kızını elbette seviyordu. Bunu inkar edemezdi. Kendi dünyasının zorluğunda iyi idare bile etmişti. Ancak bu sevginin hükmediciliği bir yerde Aden'i zora sokuyordu. Bakıldığında görünen bir şey değildi ancak Yusuf, Aden'in o sevginin baskısıyla öz ailesine tam anlamıyla yaklaşamıyordu. Genç kızın aklının en gizli kuytularında sırf annesini üzmemek için öz ailesiyle istediği gibi ilerleyemediğini biliyordu. Tüm bahanesi bu değildi ancak Yusuf'u rahatsız eden olay buydu. Güneş olması gerekeni yapıp her iki ailesiyle vakit geçirip anneleriyle gününü güne derken Aden'in geride kalmasıydı canını sıkan. Filiz sadece kendisi olsun istiyordu, Aden de buna izin veriyordu.
Kendisini de suçluyordu bir yerde Yusuf. Artvin de Aden'le yaptığı konuşmanın Aden'i daha da olumsuz etkilediğini düşünüyordu. Üstelik hem Aslanlar hem de Zümrüt teyzesi onu yanıltmıştı. Aden'e kalplerinde hiç kimsesinin dokunmadığı, barınmadığı bir yer açmışlardı ve Aden'in gözünün içine bakıyorlardı.
"Ben kızımın iyiliğini istiyorum sadece. Onları affedeceğini mi sanıyorsun sen gerçekten hem Aden'in ne kadar kindar olduğunu öğrenemedin mi?" diye sordu Filiz.
"Aden kindar birisi olsaydı en başta seni affetmezdi Filiz abla... Aden sadece korkuyor. Sevilmemekten, hayal kırıklığına uğramaktan, yüzüstü bırakılmaktan korkuyor... Senin anlayacağın mesele kin değil korku, çekingenlik. Aden onları çoktan affetti. Onları sevmeye başladığı ilk gün affetti..."
Yusuf sustuğunda Filiz ellerindeki bakışlarını Yusuf'a çevirdi. Söylediği şeyler ne eksik ne fazlaydı. Doğruları söylüyordu. Filiz'in bir türlü kabul etmediği geçekleri genç adam teker teker yüzüne vuruyordu. Aden onun her şeyiydi gerçekten her şeyi en kıymetlisiydi. Yusuf'un dediklerini çindeki muhakemesi kabul etti. Aden onun eli ayağıydı. En büyük dayanağı, en önemli limanıydı. Öz ailesine gitmesinden korkuyordu aslında. Onu geri de bırakıp Zümrüt'e anne demesinden, Yağız'a baba demesinden çok korkuyordu. Kendisinin kızına veremediği aileyi onlarda bulmasından, onları tercih etmesinden köpek gibi korkuyordu!
"Aden'i yorma, üzme, kırma... O nasıl senin her şeyinse sen de Aden'in her şeyisin. Artık o sana değil de sen ona annelik yap olur mu?" dedikten sonra oturduğu yerden kalktı Yusuf. Masanın üzerindeki telefonunu alıp kasaya ilerledi. Hesabı ödedikten sonra mekandan ayrıldı. Arabasına geçtiğinde Haydar'ı aradı ve Filiz'le iletişime geçip onu gelip almasını rica etti.
Günler sonrasında Emir'in ailesinin ölüm yıldönümüydü. O gün ve sonrasında Emir ve Aden'le geçirdi günlerini Yusuf. Emir'in kayıplarının ruhuna yemekler dağıtılmasını, yardıma muhtaç insanlara yardım yapılmasını sağladı. Emir hayatında gördüğü en güçlü insanlardan bir tanesiydi ve onunla gurur duyuyordu. Aynı zamanda minnette duyuyordu. Aden'i hep desteklemesi, elini hiç bırakmayıp gerçek bir abi olarak onun yanında olmasını her daim takdir ediyordu.
Bir ara laf arasında Aden'in annesinden özür dilediğini öğrendiğinde kendini tutamayıp kızdı ona. Özür dilemesi gereken ne Aden'di ne kendisi. Filiz'in özür dilemesi gerekiyordu. Aden ona kızdığından kendisine küsmüştü. Annesine küsemediğindendi kendisine küsüşü, ona kızamadığından, kırılmak istemediğindendi Yusuf'a yükselmesi. Ses etmedi Yusuf, kıyamadı sevdiğine. Yusuf, Aden'i anlıyordu... Endişelerini, korkularını, zayıflıklarını Aden'in gözlerine baktığında her şeyi görüyordu. Aden'in dilinin anlatamadığını Yusuf'un kalbi anlıyordu.
Ona, Aden çok güzel bir ailede çok sevilerek, mutlu bir çocuk olarak yetişecek ama hayatında sen olamayacaksın deselerdi hiç düşünmeden kabul ederdi. Bir şansı ya da tercih hakkı olsa Aden'e mutlu bir çocukluk verirdi. Kendisi her çocuğun hayali olan bir ailede büyümüşken Aden'in bir cehennemin içinde büyümesini kaldıramıyordu...
Filiz ve Haydar'ın düğününden sonra herkes bir yere dağılırken o Baran'la birlikte adliyede sürünüyordu. Tayini çıkacaktı ve onun öncesinde bitirip arşive kaldırması gereken iki davası vardı. Sonrasındaysa tayin yerini öğrenecekti. Sınav günü Baran'ı yalnız bırakmadı. İyi bir derece yapacağından emindi. Sonuçlar açıkladığında da şaşırmadı. Baran'a her ne kadar puanından dolayı İstanbul'u tercih etmem demesine rağmen Baran doğu illerini tercih etti ve listesini hazırladı. O sırada tayin olduğu şehri de öğrenmişti.
Ağustos ayının son haftasında Adenlerin yeni evinde hep bir aradayken Baran'la birlikte durumu açıkladılar. Baran Kars'a kendisi ise Van'a gidecekti. Aden'den ayrı kalmak onu en çok zorlayan şey olacaktı. Aynı şekilde Aden'i de çok zorlayacağını biliyordu. Van'a gidene kadar tüm vaktini sadece Aden ve ailesiyle geçirdi. Kısacık günlere bir sürü anılar sığdırdı. Aden'i bu süreçte ayrı kalacakları döneme alıştırmaya çalıştı.
Ayrılık vakti geldiğinde herkes onu ve Baran'ı yolcu etmeye gelmişti. Herkesle vedalaştıktan sonra Aden'i sona bırakıp Aslan'ı köşeye çekip Aden ve Emir'i ona emanet etti. Sonrasında uçağa geçene kadar Aden'i kolları arasından çıkartmadı. Onu çok sevdiğini, çok özleyeceğini fısıldadı kulağına. Ayrılık vakti geldiğinde annesi, babası ve kardeşiyle bir kez daha vedalaştıktan sonra Aden'i içine sokup saklamak istercesine sarıldı. Bu ayrılık onlar için hasretle dolup taşacak yılların başlangıcı olacaktı.
Van / Aralık 2022
Van'ın soğuğu alışık olmayan için zordu. Sert ve uzun soluklu oluşu insanı zorluyordu ve daha Aralık bile bitmemişti. En azından Artvin'den alışkınım diye kendisini teselli etti Yusuf. Her zamanki gibi sabah erkenden kalkmış, soğuk havada yirmi dakika kadar yürüyüş yapıp evine geri dönmüştü. Sıcak bir duşun ardından kendisine bir kahve ve tost yaptı. Sabah haberlerini izlerken bir yandan da karnını doyurdu. Telefonunun alarmı çaldığında göz ucuyla telefonun ekranına baktı.
'Aden'in terapi günü' yazıyordu.
Aralarında kilometreler olsa da Aden'i asla aksatmıyor onunla bir dakika fazla konuşmak için bile çok çalışıp Aden için vakit yaratıyordu. Doğum gününde zar zor iki günlük bir boşluk yaratıp İstanbul'a gitmişti. Kutlayacakları ilk doğum gününde komada olmasının acısını unutturmuştu Aden'e Yusuf. Hatıralarında bir hastane odasında üflenen mum yoktu artık yerine daha güzeli konulmuştu. Onunla ilgilenmeyi asla ertelemiyor, aradığı an telefonunu açıyor mesajlarına anında dönüyordu. Dava vakitlerinde ona mesaj atıp bilgilendiriyordu. Aden'in okul ve staj saatlerini bildiğinden zamanı ona göre ayarlıyorlardı.
Ailesi içinde aynı şekilde hareket ediyordu. Annesi ve babasıyla günde en az iki kere mutlaka konuşuyor, Yusuf Ali'yle telefondan da olsa vakit geçiriyordu. İki hafta önce 3 Aralık'ta sabah erkenden ilk uçak seferiyle İstanbul'a gitmiş kardeşinin ilk doğum gününde yanında olmuştu. Akşamında ise tekrar geri dönmüştü. Yusuf, Hayatındaki en önemli, en kıymetli insanları asla geri planda tutmuyordu.
Telefonun alarmını kapatıp Doğu'yu aradı. Aden ekim ayından sonra terapilerini boşlamaya başladığını öğrenince işini sağlama almıştı. Küçük hanım hem kendisini hem de Emir'i kandırmayı başarmıştı ancak Aslan'ın dikkatiyle gerçeği öğrenmişlerdi. Aden terapilerine devam etmiyordu.
"Abi, günaydın..." diyerek açtı telefonunu Doğu.
"Günaydın koçum, Aden'in terapisi var bugün," dediğinde Doğu'nun yataktan kalktığına dair hışırtılar duydu.
"Biliyorum alarmım on dakika sonra çalacaktı zaten," dedikten sonra esnedi Doğu.
"Mutlaka doktorla görüştüğüne emin ol Doğu," dedi Yusuf. Bu konuda gergindi.
"Merak etme, doktordan sonra okula bırakacağım tek dersi var bugün. Okuldan alıp fuara götüreceğim onu. Sınav haftası yaklaştı kafası dağılır biraz," Yusuf kahvesinden son yudumunu alıp ayaklandı.
"İyi düşünmüşsün hatta size götür biraz mekan değişikliği yaşasın," dedi. Fincanını yıkayıp kenara bıraktı. Odasına ilerlerken Doğu'yla birkaç cümle daha konuşup kapattı. Telefonunu elinden bırakmadan Aden'e günaydın mesajı attı.
Hazırlandıktan sonra salondaki masasının üzerindeki dosya yığınını toparlayıp laptop çantasının içerisine yerleştirdi. Adliyeye geldiğinde gördüğü tanıdık simalara selam vererek odasına ilerledi. Kısa zamanda buradaki herkesle arasında mesafeli bir ilişki içerisine girmişti. İlk geldiğindeki soğukluğu zaman içerisinde kırmıştı. Bunun en büyük sebebi de önemli bir davayı başarıyla tamamlamış olmasıydı. Suç oranı düşük bir şehirdi, genellikle arsa - tapu davaları ve boşanma davalarının sıklıkla olduğu bir yerdi lakin Türkiye genelinde oldukça düşük oranları vardı. Kendi alanında da illaki olaylar oluyordu ki bunların çoğunluğu kan davası zırvalığından ve kadın cinayetlerinden oluşuyordu ama onlarında oranı düşüktü bu sebeple adliye çoğunlukla sakin oluyordu.
Odasına geldiğinde Reber'i her zamanki gibi yerinde gördü. Reber onun Kalem'iydi. İlk aylarında çok iyi anlaşamasalar da Yusuf hem yaşının hem de konumunun ağırlığını bu deli dolu olan gence kabul ettirmişti.
"Günaydın savcım," dedi Reber ayaklanıp.
"Günaydın Reber," diye karşılık verdi Yusuf. Üzerindeki fazlalıkları çıkartıp askıya astı ve masasına yerleşti. Kişisel bilgisayarını ve dosyalarını çıkarıp hemen işine koyuldu. Reber ikisine de çay alıp geldi. Yusuf kendi işini yaparken o da geçen hafta sonuçlanan davanın arşiv işlerini hallediyordu.
"Berfin savcı sizi sordu bu arada savcım. Sanırım önemli bir konu çünkü bayağı sıkıntılı görünüyordu," Yusuf okuduğu iddianameden başını kaldırıp sol tarafında oturan Reber'e baktı. Berfin savcı meslek hayatının yirminci yılını doldurmuş, işin ehli, herkes tarafından da sevilip sayılan bir kadındı. Burada ona en büyük desteği de o vermişti. Kocasını şehit vermiş iki oğlunu tek başına büyütmüş eli öpülesi kadınlardan sadece bir tanesiydi.
"Ara Merve'yi müsait mi sor," dedikten sonra önündeki dosyaya geri döndü.
"Müsaitmiş savcım, sizi bekliyor." diyen Reber'le başını sallayıp dosyada kaldığı yere bir post-it yapıştırıp ayaklandı ve odasından çıkıp koridorun sonundaki odaya doğru büyük adımlarla ilerledi. Kapıyı tıklatıp açtığında Berfin savcı koltuğundan kalkıp Yusuf'u selamladı. Tokalaştıktan sonra karşılıklı olarak oturdular.
"Savcım, hayırdır inşallah?" diye lafa girdi Yusuf. Berfin sıkkın bir nefes alıp oflayarak bıraktı.
"Hayır değil ne yazık ki," dediğinde Yusuf şaşırmadı.
"Olay ne?" diyerek direkt konuya adım attı Yusuf.
Berfin göz ucuyla Merve'ye baktığında genç kız sandalyesinden kalkıp odasından çıktı ve meslektaşı Reber'in yanına gitti. Berfin odada tek kalmalarının rahatlığıyla olayı Yusuf'a anlatmaya başladı.
"Benim eve bakan bir kız var. Günlük gelir evi toparlar yemek falan yapar. Boşanma davası var ama kocası olacak herif işi zorlaştırdıkça zorlaştırıyor. Şiddet, tehdit daha nicesi. Adamın arkası sağlam Timur Bey adamın dosyası geldiği gibi dışarı salıyor," dedi tiksintiyle. Timur adliyenin sevilmeyen savcısıydı. Adamda her bokluk vardı. Gerekli tüm şikayeti yapmışlardı ancak henüz bir teftişe gelen olmamıştı.
"Kızcağızı güvende olur diye kadın sığınma evine yerleştirdik ama kocası ne polis dinliyor ne yasak ne kanun!" diye sinirle soludu Berfin.
"Boşanmaları neden bu kadar uzun sürdü peki?" diye sordu Yusuf.
"Velayet yüzünden... Kocasının ilk erkek çocuğu olunca kıza bırakmak istemiyor. Kızında arkasında duran bir ailesi yok ki. Bir kazancı dayanağı da yok. Bizde avukatıyla düşündük taşındık kızı yanıma yardımcı diye alacağım. Sigortasını da yaptıracağım. Ev eşya ne gerekliyse halledeceğiz ama kocası bir türlü kızın bir düzen kurmasına izin vermiyor..." dedi Berfin.
"Anladım savcım, ben bir başsavcımızla görüşür dava dosyalarının bana atanmasını rica ederim..." dediğinde Berfin'in yüzü umutla parladı.
"Yusuf çok sağ ol," içi rahatladı Berfin'in. Biliyordu ki karşısındaki adam idealist bir savcıydı. Mesleğinin hakkını veren dürüstçe, alının teriyle veriyordu. Yusuf'un olaya el atması demek söz konusu genç kız için evladıyla rahat, huzurlu güven dolu bir yeni hayat demekti.
Masasının üzerindeki dosyayı alıp Yusuf'a uzattı. "Burada çoğu bilgi mevcut, diğer dosyalara ancak başsavcım izin verirse ulaşabilirsin." dediğinde Yusuf başını salladı. Elindeki dosyayı açmadan ayaklandı.
"Elimden gelen yardımı vermeye hazırım savcım merak etmeyin," dedi Yusuf.
"Çok sağ ol Yusuf," dedi Berfin minnetle. Yusuf ayaklandığında o da ayaklandı. Tokalaşıp vedalaştıktan sonra Yusuf kendi odasına geçti. Masasına yerleşip önündeki açık dosyayı kapatıp köşeye iteledikten sonra elindeki dosyayı önüne bıraktı.
"Savcım, kahve yapayım mı?" diye soran Reber'e başını salladı. O sırada telefonuna gelen mesajı telefonu eline almadan göç ucuyla okudu. Doğu hastaneden çıktıklarını yazmıştı. Dosyayı inceledikten sonra Aden'i arayacaktı.
Dosyayı açıp adamın kişisel bilgilerine göz attı. Adı Süleyman, doğma büyüme Van'lıydı. Liseden sonra okumamış çeşitli suçlara bulaşmış ama çoğundan aklanarak hayatına devam etmiş bir adamdı. Nasıl aklandığını şimdilik düşünmedi. Kendisinin özveriyle, şerefiyle yerine getirdiği görevini kirletilenlere sayıp sövmeyi sonraya bıraktı.
Dosyanın tamamını incelerken bir yandan da kahvesini içiyordu. Okuduğu her detayla kaşları daha da çatılıyordu. Adamın ceza hukukunda en düşük cezalı ve en yüksek cezalı çoğu suçta parmağı vardı ve hâlâ dışarıdaydı. Üstelik karısı tarafından defalarca uzaklaştırma kararı alınmış ancak her birin ihlal etmişti. Sıkıntılı bir nefes alıp verdikten sonra Timur'a da içinden saydırdı. Onun hakkında az çok tahmin ettiği bazı durumlar vardı.
Dosyanın sonuna geldiğinde karşısına çıkan fotoğrafla duraksadı. Aden'le hemen hemen aynı yaşlarda belki bir yaş daha büyük, esmer, siyah saçlı bir kadın vardı karşısında. Kara gözleri dümdüz bakıyordu, dudağının sol köşesinde küçük bir beni vardı. Fotoğrafı kenara kaydırıp diğer kağıtta yazan bilgileri okudu.
Adı Bejna'dı. Yirmi dört yaşında, ilkokul mezunu genç bir kadındı. O da doğma büyüme Van'lıydı. Üç yaşında bir oğlu vardı. Gözü kızın doğum tarihine tekrar takılınca hızlı hareketlerle dosyanın başına gitti ve Süleyman'ın doğum tarihine baktı.
"Sübyancı pezevenk!" Bejna yirmi dört, Süleyman ise kırk dokuz yaşındaydı. Dosyayı sinirle kapatıp geri yaslandı ve öfkeli soluklarını düzene sokmaya çabaladı. Reber endişeli ve şaşkın bir halde onu izliyordu. Yusuf savcısının daha önce hiç küfür ettiğini duymamıştı.
Yusuf, hızla kalktı sandalyesinden. Dosyası kapatıp kilitli çekmecesine koyup odasından çıktı. Başsavcının odasına doğru koridorda emin adımlarla ilerledi. Gencecik bir kadını, daha ağzı süt kokan bir bebeği öyle bir adamın insafına bırakamazdı.
* * *
Yorumlar