ADEN 75. BÖLÜM UCU BUCAĞI OLMAYAN ÇIRPINIŞLAR
75. UCU BUCAĞI OLMAYAN ÇIRPINIŞLAR
Cuma günü erkenden kalkıp güzel bir kahvaltı yaptık. Öğlene doğru Baran'ı havalimanına bırakmak için evden çıktık. Arabada giderken Yusuf'un telefonu çaldı. Adliyeden aranıyordu. Yusuf karşı tarafı uzun uzun dinledikten sonra bir saate geleceğini söyleyip telefonu kapattı.
"Yavrum, Baran'ı bıraktıktan sonra adliyeye uğrayacağız kısa bir işim var. Sonra gezeriz biraz olur mu?" dedi.
"Olur canım," dedim. Adliyeyi de merak ediyordum açıkçası. Hem görmüş olurdum hem de iş arkadaşlarıyla tanışırdım belki.
Havalimanına geldiğimizde Baran'la vedalaşıp onu uçağa yolladık. Yola tekrar çıktığımızda rotamız adliyeydi. Yusuf'un evine on beş dakika kadar uzak olan adliyeye geldiğimizde el ele içeri girdik. Yusuf gördüğü herkese selam veriyor karşılığını fazla fazla alıyordu. Odasının olduğu kata geldiğimizde koridorda bize doğru gelen orta boylarda, esmer genç bir adam bizi fark etti ve adımlarını hızlandırdı.
"Savcım, hoş geldiniz," dedi. Gözleri bana hiç değmiyordu.
"Hoş bulduk Reber, Berfin Savcım makamında mı?" diye sordu Yusuf.
"Henüz gelmedi savcım," Yusuf başını salladı.
"Sen nereye?" diye sordu bu sefer.
"Şu dosyaları arşive bırakacağım savcım," dedi Reber elindeki dosyaları göstererek. Göz göze geldiğimizde başını sallayıp selam verdi.
"Merhaba," dedim ondan bir adım görmediğim için.
"Merhaba efendim," dedi.
"Reber, benim kalemim yavrum," dedi Yusuf.
"Memnun oldum Reber, Aden ben..." dediğimde gülümsedi.
"Memnun oldum Aden Hanım," Yusuf'a dönüp "savcım siz odaya geçin ben de size çay söyleyeyim," dediğinde Yusuf başını salladı. Odasına girdiğimizde dikkatimi çeken ilk şey masasının üzerindeki sümbül oldu. Masaya koşturup saksıyı kucağıma aldım. Bayağı büyümüştü.
"Hiç solmamış," dediğimde makamına geçip oturdu.
"Gözüm gibi bakıyorum yavrum," dediğinde sırıttım. Saksıyı masaya bırakıp odasına göz attım. Bakırköy Adliyesindeki odasından daha küçük ama daha sıcak bir havası vardı.
"Odan güzelmiş," dediğimde "eyvallah doktor hanım," dedi. Gözüm bu sefer masanın üzerindeki çerçevelere takılınca uzanıp ikisini de aldım. Birisinde sadece benim fotoğrafım varken diğerinde aile fotoğrafları vardı. Benimde içinde olduğum fotoğraf...
"Hoşuna gitti herhalde," dediğinde gülerek başımı salladım.
"Gitti, benimde bir iş masam olduğunda tam karşıma senin fotoğrafını koyacağım," dediğimde gülüp masasın üzerinden kolunu uzatıp yanağımdan makas aldı. Kapı iki kere tıklatılıp açıldıktan sonra içeri elinde tepsiyle orta yaşlarda bir adam geldi.
"Savcım çaylarınız," diyerek çayları önümüze bıraktı adam.
"Sağ olasın Mahmut abi," dedi. Adam tatlı, babacan bir gülüşle baş selamı verip odadan çıktı.
"Çalışanlar bayağı seviyor seni," dedim. Yusuf çayından bir yudum alıp masasının üzerindeki dosyaları karıştırmaya devam etti.
"Sevdiler sağ olsunlar. İyi insanlar," dedikten sonra sonunda aradığı dosyayı bulmuş olacak ki durup bana baktı.
"Önemli bir dava seni bekliyor sanırım," dediğinde dudak büktü.
"Emin değilim, henüz başlamadım," dediğinde bu sefer ben dudak büktüm.
"Yusuf," dediğimde "Yusuf'un canı," dedi. Bakışlarımı fark edince iç geçirdi.
"Merak etme yavrum o bir kere olur," dediğinde derin bir nefes aldım ancak beni rahatlatmadı. Yusuf korkusuz bir adamdı ve davanın ne denli zor ya da tehlikeli olduğuna takılmazdı. Yeni bir Nedim vakası en korktuğum şeydi.
"İnşallah," demekle yetindim.
Kapı çalınıp tekrar açıldığında "savcım," diyerek içeriye kırklı yaşlarında bir kadın hemen ardından kucağında üç yaşlarında bir çocukla başka bir kadın girdi.
"Berfin savcım," diyerek ayaklandı Yusuf. O ayaklanınca ben de kalktım.
Yusuf, savcı olan kadınla selamlaşıp bana döndü, "Aden, Berfin savcım..." diyerek kadını tanıttı. Elimi kadına uzattığımda gerçek bir tebessümle elimi tuttu.
"Memnun oldum Aden, seninle tanıştığım için ayrı bir memnuniyet duydum," dedi.
"Ben de çok memnun oldum," dediğimde bana alıcı gözlerle baktı.
"Fotoğrafını gördüğümde güzelliğine inanamamıştım, maşallah pek güzelsin." dediğinde yanaklarıma kan bastı. Kulaklarımda ekstra ısınırken "teşekkür ederim," dedim içime kaçan sesimle.
"Yusufcuğum, tanıştırayım Bejna," dedi ve arkasındaki kadını gösterdi. Uzun boylu, esmer çok zayıf bir kadındı. Çelimsiz diyebileceğimiz kadar zayıftı. O zayıf kollarıyla çocuğu taşıyabilmesine şaşırdım.
"Merhaba Bejna," diyerek elini uzattı Yusuf. Bejna başını yerden kaldırmadan Berfin savcıya baktı.
"Merhaba," dedi sessiz ve kırık bir sesle. Gözleri asla bize değmiyordu. Berfin savcıyla Yusuf aralarında kısa bir bakışma yaşadıktan sonra Yusuf "buyurun geçin lütfen," dedi. Ben durduğum yerden çekilip onlara yer açtım.
"Canım, çıkayım mı?" dediğimde Yusuf, Berfin savcıya baktı.
"Kalabilirsin Adenciğim," dedi Berfin savcı.
Pencereye ilerleyip çıkıntısına yaslandım. Gözüm ister istemez Bejna'ya değiyordu. Kucağındaki çocuğu sıkı sıkıya tutuyordu. Çocuk başını Bejna'nın göğsünden kaldırıp etrafa baktıktan sonra bana baktı. Elimi göğüs hizamda kaldırıp tebessüm ederek el salladım. Ellerini gözlerine kapayıp Bejna'nın göğsüne sokuldu.
"Başsavcımla görüşmeler sonucunda malum şahsın dosyalarını üstlendim. Yeni yıl itibariyle tekrar dava açılacak. Sonrasında boşanma davasına bakacağız," ediğinde Bejna başını ilk defa kaldırıp Yusuf'a baktı.
"Bu sefer boşarlar değil mi?" diye sorduğunda kaşlarım çatıldı istemsizce.
"Evet, önümüzdeki dava son davan olacak Bejna. O davadan sonra özgür olacaksın. Merak etme oğlunda seninle olacak," dedi Yusuf. Sesi adeta sen hiç endişe etme ben o davayı kazanacağım diye bağırıyordu.
"Avukatı önümüzdeki hafta seninle iletişime geçecek Yusuf. Ben Bejna'nın davaya katılmaması taraftarıyım ama ne yazık ki anlaşmalı olmadığı için bu ihtimal biraz zor," dedi Berfin savcı.
"Gerekli önlemleri üst seviyede alırız. Senin orada bulunman önemli ama küçük beyi getirmeni tavsiye etmem. Karakolda tutarız en son ihtimal," dedi. Konuştukları şeylerle merakım giderek artıyordu.
"Tamam öyleyse, önümüzdeki birkaç ay oldukça hareketli olacak desenize," dedi Berfin savcı.
"Öyle olacak savcım. Bejna sadece boşanma davasına dahil ama. Ben kendisinden gizli tanıklık istemiyorum. Yeterince tanık buldum. Bunca şeyin üzerine bunu da katıp adamın nefretini daha da arttırmayalım," dedi Yusuf.
"Doğru diyorsun Yusuf," dedi Berfin savcı. Ayaklandığında Bejna da ayaklandı.
"Dava sürecinde haberleşiriz," dediğinde Yusuf başını sallayıp ayaklandı.
"Tabii savcım. Mutlaka," dedi Yusuf. Odanın kapısının önünde bir araya geldiklerinde Yusuf kendisine bakan çocuğun başını sevip Bejna'ya baktı.
"Adı ne bu yakışıklının?" diye sorduğunda Bejna şefkatle oğluna baktı.
"Jiyan," dedi Bejna. Sesinde sonsuz bir sevgi, sonsuz bir şükran vardı.
"Ne güzel isimmiş, anlamı ne?" diye sordu Yusuf.
"Hayat demek," dedi Bejna. Oğlunun göğsündeki başını öpüp daha sıkı kucakladı. Yusuf, Jiyan'ın tombik ellerini tutup okşadı.
"Allah sana da oğluna da birlikte uzun, güzel ömürler nasip etsin Bejna" dedi Yusuf. Bejna ve Berfin seslice "amin," derken ben içimden sessizce amin dedim.
"Adenciğim, umarım daha sonra daha güzel bir şekilde tanışma şansımız olur," dedi Berfin savcı bana dönerek. Yaslandığım yerden doğrulup yanlarına gittim.
"Umarım, ben de sizleri tanımak isterim," dedim.
Berfin savcı ve Bejna yanımızdan ayrıldıktan sonra Yusuf, Reber'i arayıp adliyeden çıkacağımızı söyledi. Birkaç dakika sonra Reber geldiğinde Yusuf ona dosyalar ve birkaç dava hakkında bir şeyler söyledi.
"Tamadır savcım, şey Bejna Hanım için evde ayarlandı bu arada. Kira ödemesini de söylediğiniz gibi yaptım. Taşınması kaldı sadece," dedi Reber.
"Eyvallah koçum, buralar sen de bir şey olduğunda saat fark etmez ara!" dedikten sonra Reber'le vedalaşıp adliyeden ayrıldık.
Adliyeden çıktıktan sonra alışveriş merkezine uğradık. Yarın için hem hediye hem de bir şeyler alırken gözüme takılan yılbaşı ağacıyla adımlarım durakladı. Yusuf'a dönüp "alalım mı?" diye sorduğumda bakışlarını gösterdiğim vitrine çevirdi.
"Alalım yavrum," dedi ikiletmeden. Mağazaya girdikten sonra orta büyük bir ağaç ve bir sürü süs aldık. Yusuf Ali'yle ağacı hazırlarken çok eğleneceğimizden şimdiden emindim. Alacağımız diğer şeyleri de hallettikten sonra mağazadan çıktık.
Otoparktaki arabaya geçtiğimizde elimdekileri arka koltuğa bırakıp rahat bir nefes verdim. Atkımı, beremi ve montumu da çıkarıp yine arkaya bıraktım. Sabahtan beri üzerimdeydiler haliyle bunalmıştım.
"Daraldım," dediğimde Yusuf bana dönüp baktı.
"Bu havada?" dediğinde omuz silktim.
"Kışı sevmem kat kat giyinmeyi sevdiğimi göstermez aşkım, en kalın olanları giyinmişim birde. Daraldum da," dediğimde güldü. Üzerime eğilip emniyet kemerime uzandığında yüzü tam yüzümün önündeydi. Sıcak nefesimi dudaklarına üfleyip yüzümü yüzüne yasladım.
"Öpeyim mi?" dediğimde sinirlerini bozmuş olacağım ki güldü.
"Annemle babam görür duyar," dediğinde bu sefer gülen bendim. Ellerimi göğsüne yaslayıp koltuğuna itekledikten sonra kucağına çıkıp koltuğu geriye aldım. Otoparkta tek tük araba dışında hiç araba yoktu. Yeterince de karanlık olması işimi kolaylaştırmıştı açıkçası. Yine de Yusuf'un kucağına tam anlamıyla yayılmadan gözlerimi etrafta gezdirdim.
"Boşuna bakma," dediğinde Yusuf'a döndü bakışlarım.
"Savcıyım yavrum ben, filmli camlarım." dediğinde rahat bir nefes aldım.
"Kaç kere bindim hiç fark etmedim," dediğimde sırıttı.
"Boş ver sen şimdi filmleri, öpecektin en son beni," dedi.
"Öpeyim mi?" dedim. Bir kolunu belime sarıp beni yamacına çekti. Ellini enseme yerleştirip yüzümü kendisine yaklaştırdı.
Öp," dediği an dudaklarımızı kavuşturdum.
Acele etmeden, nefeslerimizi tüketmeden karıştı dudaklarımız birbirine. Belime sarılı ellerini kazağımın altından tenime sürükledi. Parmakları braletimin sınırlarında gezinmeye başladığında kucağında kayıp dudaklarımızı ayırdım. Tam söylenecekken kazağımı çıkarıp yan koltuğa fırlattım. Dudaklarımızı tekrar birleştirdiğimde bu sefer aceleci ve hoyrat dudaklarımız. Öpüşlerimizin arasında dakikalar sonra aynı aceleyle, aynı hoyrat dokunuşlarla kıyafetlerimizi yarım yamalak çıkarıp aylar sonra birbirine kavuşturduk bedenlerimizi.
Eve sonunda geldiğimizde bizi kocaman bir sessizlik karşıladı. Yusuf seslense de ses veren olmayınca telefonuna yöneldi. "Dışarı çıkmışlar," dedikten sonra arama yaptı. Babasıyla kısa bir görüşme yaptıktan sonra telefonu kapatıp koltuğun üzerine bıraktı ve yanıma gelip beni birden omzuna attı.
"Akşam yemeğini dışarıda yiyeceklermiş, beklemeyin dedi," dediğinde güldüm.
"Bu beni neden omuzladığını açıklamıyor sevgilim," dediğimde kıkırdadı. Popoma şaplak atıp "seni güzelce yıkayacağım yavrum..." dedi ve banyoya ilerledi.
Banyoda yıkanmak dışında her şeyi yaptıktan sonra sonunda yıkanıp çıktık. Eşofmanlarımızı giyinip Yusuf tarak ve kurutma makinesini aldıktan sonra salona geçtik. O koltuğa ben de önüne oturdum. Yusuf saçlarımı tararken aklımda dönüp duran soruları daha fazla susturamadığımdan çeneme vurdu.
"Yusuf," dediğimde "hmm," diye mırıldandı.
"Bugün ki kadın, Bejna... Ben anlamadım pek. Boşanma dedin başka davalar dedin," dediğimde eli birkaç saniye duraksadı. Tarağı kenara koyup omuzlarıma serdiği havluyu alıp saçlarımı narin hareketlerle kurulamaya başladı.
"Boşanma davası canımın içi, kocası olacak şerefsiz pisliğin teki. Bir sürü kirli işe bulaşmış ama bir türlü hüküm giymemiş. Önce o hükümleri giydirip ondan sonra boşanmasını sağlayacağım," dedi. Sesindeki nefreti ve tiksintiyi Yusuf'u hiç tanımayan birisi bile anlardı.
"Sen söz konusu işin olduğunda duygularını içinde tutar nötr davranırdın," havluyu tekrar omuzlarıma bırakıp saçlarımı yeniden taramaya başladı.
"Bazen bu işte hayatın gerçek ve acımasız adaletsizliğiyle karşılaşıyorum. Karşılaştığımız hakkımızı söke söke aldığımız adaletsizliklerden olmayan adaletsizliklerden bahsediyorum. Mağdurun içinden çıkamadığı, güçsüz, yoksul, kimsesiz olduğu için hiç kimsenin dönüp bakmadığı adaletsizlikten. Bejna ne yazık ki öyle bir adaletsizliğin kurbanı. Oğluyla kapkaranlık bir çukurun içinde debeleniyor," dedi. Bejna'ya üzülmüş onun bu haline içerlenmişti. İçerlenmemek elde değildi gerçi. Anlattıklarından sonra kıza acımadan edemedim.
"Zoruna gitmiş bu durum senin," başımı geriye atıp yüzüne baktım.
"Biraz, empati yaptım sanırım. Ya da..."dedikten sonra sustu.
"Ya da?" dedim üstüne giderek.
"Ne bileyim, senden bir yaş büyük sadece ama kucağında çocuğu var. Kınadığımdan, hor gördüğümden değil. Kendi isteğiyle olsa amenna! Daha reşit bile değilken evlendirmişler kızı. Ne ailesi karşı çıkmış ne bir başkası. Evlendiği adam da babası yaşında," dedi öfkeyle. Yüzüm kendiliğinden buruştu.
"Zavallı kıza ne seçme ne karar verme hakkı bile verilmemiş. Bu yaşında senin gibi Güneş gibi okuması, gezmesi, eğlenmesi, flört veya güzel bir ilişki yaşaması ya da ne bileyim kafasının estiğini yapması gerekirken..." nefesini gürültüyle bırakıp başını sağa sola salladı.
"Her neyse, şu dava bir bitsin inşallah bu dediklerimin her birini oğluyla birlikte yaşayacak," dedi.
"Eminim ki sen de Berfin savcı da elinizden geleni yapacaksınız," dedim
Alnımı öptükten sonra başımı doğrultup kurutma makinesini çalıştırıp düşük ayarda saçlarımı kurulamaya başladı. Üç dakika kadar sonra makineyi kapatıp saçımı son kez tarayıp ördü. Bedenimi ona döndürüp kollarımı bacaklarına yaslaydım.
"Teşekkür ederim," dediğimde perçemimi parmağına dolayıp bıraktı.
"Benim için zevkti," dedi.
Yemek yedikten sonra film izlemeye karar verdik. Mısır patlattıktan sonra kendime kola Yusuf'a soda çıkardım. İçeri geçip Yusuf'un yanına kurulduğumda filmi başlatacaktı ancak kapı çaldı.
"Annemlerdir," dedi ayaklanırken.
Sema ablalar gelmişti. Uyuyan Yusuf Ali'yi odaya bırakıp üstlerini değiştirdikten sonra bize katıldılar. Birlikte Evde Tek Başına filmini izlemeye başladık. İlki bittiğinde diğerine geçecektik ancak öncesinde uyuklayan Sema abla ve Sefa abiyi yatmaları için odaya gönderdik.
Diğer filmin yarısında da Yusuf omzumda uyuya kalınca filmi tek başıma izledim. Film bittiğinde Yusuf koltukta bırakıp kalktım. Yatağını serdikten sonra zar zor uyandırıp onu yatağına yatırdıktan sonra etrafı toparlayıp kendi yatağımı serip yattım.
Ertesi gün Yusuf Ali'nin neşeli çığlıklarıyla uyandım. Yusuf'un kucağında oturmuş abisiyle oyun oynuyordu. Esneyerek doğrulup "günaydın," dediğimde ikisi de aynı anda başlarını bana çevirdiler.
"Günaydın yavrum," dedi Yusuf.
"Adda," diye bağırdı Yusuf Ali. Yataktan kalkıp yanlarına ilerledim ikisini de öptükten sonra salondan çıkıp lavaboya geçtim.
Güzel, uzun bir kahvaltıdan sonra evi temizledik. Sonrasında Yusuf yılbaşı ağacını getirince ben de süsleri kilerden alıp salona getirdim. Yusuf, Yusuf Ali'yi omuzlarına oturttu. Ağacı nereye koyalım adlı kısa tartışmanın sonunda Sema ablanın gösterdiği yere televizyonun yanındaki boşluğa yerleştirdik. Ben Sema ablayla alt kısmı süslerken Yusuflar da üst kısmı süslüyordu. Yusuf süsü takacakken Yusuf Ali'yi geriye çekip gülmesini sağlıyordu.
Yusuf Ali minik elleriyle taktığı her süsten sonra "ane bak," diye yaptığı şeyi göstermek için annesine sesleniyordu.
Ağacı süslemeyi onlara bırakarak mutfağa geçtim. Sefa abi yemek işini üstlenmişti. Yanına gidip" kolay gelsin hocam yardım lazım mı?" dediğimde gülerek bana döndü.
"El at bakalım," dedi ve önündeki hindiyi önüme uzattı. Saçlarımı sıkıca bağlayıp ellerimi yıkadıktan sonra "ne yapayım buna?" dedim.
"İç harcını doldur," dediğinde arkamızda kalan masadan harcın olduğu tencereyi alıp hindinin içini doldurdum.
Birlikte akşam için yemekleri hazırladıktan sonra Sefa abiyle Yusuf çerez ve içecek almak için dışarı çıktılar. Sema abla annesi ve babasıyla konuşurken onlara selam verip mutfağa geçtim ve annemleri aradım. On dakika kadar onlarla konuştuktan sonra Zümrüt Hanım'ı aradım. Hepsi evde olduğundan diğerleriyle de uzun uzun konuşup yeni yıllarını kutladım. Annemler Zümrüt Hanımlarda olacakken tam boylar ve Güneş, Emir'in sahne alacağı mekanda olacaklardı. Emir'i en sona bırakarak önce dedemleri sonra da aynı anda Simge'yle Baran'ı görüntülü aradım. İkisi ilk başta ne alaka havasında takılsalar da sohbet etmeye başladılar. İkisinin yeni yılını kutlayıp Simge'ye akşam bizimkilerle olmasını söyledikten sonra kapatıp Emir'i aradım.
"Cennet bahçem," diyerek açtı telefonunu. Arkadan bir sürü ses, farklı farklı insan ve enstrüman sesi geliyordu.
"Canım," dedim anında. Sesini özlemiştim eşeğin.
"Müsait değilsin değil mi?" dediğimde güldü.
"Sana iki dakikamı ayırıyorum," dediğinde gülümsedim.
"Özledim seni," dediğimde iç çekti.
"Ben de yavrum. Döndüğünde hafta sonu Şile'ye mi kaçsak?" dediğinde o görmese de başımı salladım.
"Olur vallahi, sadece ikimiz. Mis gibi kafa dinleriz," dediğimde beni onayladı.
"Enişteciğim nasıl gerçi sabah konuştuk biz. Yusuf Ali sağ olsun sesimi duyunca abisinin pabucunu damlara fırlattı," dediğinde kıkırdadım.
"Bize da düşkün," dedim. Öyleydi, sanırım Yusuf Ali'yle bir araya gelip onunla yüz yüze olarak daha çok ilgilenen biz olduğumuzdandı. Yoksa Yusuf aralarında kilometrelerde olsa kardeşini asla boşlamıyordu.
"Yeni yılın kutlu olsun," dediğimde iç çekti.
"Yeni yılımız yine birlikte olsun cennet bahçem," dedi.
"Eve gittiğinde buzdolabının gizli köşesinde sana ait bir şey var," dediğimde bir iki saniye sustuktan sonra güldü.
"Sen var ya," dedi. Duygulandığını titreyen sesinden anladım.
"Bu akşam birlikte değiliz ama sözüm söz. Umarım bozulmamışlardır ama," dedim.
"Olsun ben öyle de yerim onları," dedi.
Küçükken yılbaşlarında mahallenin fırını sadece yılbaşı gününde yaptığı çikolatalı çam ağaçlı ve Noel babalı kurabiyeler yapardı. Emir'le onlardan en fazla birer tane alıp yarı yarıya yerdik. İlk zamanlar almamız kolay olsa da yıllar geçtikçe daha pahalıya satılırdı. Bir süre sonra da alamaz olmuştuk zaten.
"Emir," dedim. İç çekip boynumu ovaladıktan sonra "seni çok seviyorum, iyi ki benim Emir'imsin," dedim.
"Cennet bahçem yine duygusal bir panda olmuş anlaşılan," dedi duygusallığı bozmak için.
"Öyle oldum sanırım biraz," dedim.
"Emir o pandayı çok seviyor, o panda Emir'in her şeyi, kıymetlisi..." dediğinde dolan gözlerimden sessizce akıp gitti yaşlar.
"Emir de pandanın her şeyi, kıymetlisi..." dedim. Arkadan sesler yükseldiğinde "tutmayayım ben seni. Akşamın çok güzel geçsin canım Emir'im," dedim.
"Son provadayız ondan telaşlı herkes, senin de akşamın güzel geçsin. Yarın akşam görüşürüz cennet bahçem," dedi.
"Görüşürüz," dedim ve telefonu kapattım.
Yusuflar geldiğinde geçen akşamki gibi güzel bir masa hazırladık. Geceyi yaşarken birkaç dakikalığına sandalyeye yaslanıp bulunduğum ortamın güzelliğinin tadını çıkardım. Emir'le çocukken hep böyle akşamlara özenirken şimdi o akşamlardan bir tanesindeydim ancak Emir'in yokluğunu da şimdi daha da derinden hissetmeye başladım. Belki Van'a gelmeseydim annemle ve Haydar abiyle bir akşam yaşayacaktık ama biliyordum ki ikimizin de isteği o değildi. Haydar abiyle vakit geçirmeyi ikimizde çok seviyorduk hatta Emir adama sürekli cici babam diyordu ama o çok hevesle hazırladığımız evde bir şeylerin eksik olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Ben böyle hissederken Emir'in bu duyguları daha yoğun hissettiğine de emindim.
"Yavrum daldın," Yusuf'a döndüm. Gülümseyip iç çektim. Kolunu sandalyemin sırtına yaslayıp şakağımı öptü.
"Arar birazdan o aramazsa biz ararız," dediğinde başımı sallayıp ayıp olmasın diye Sema ablaların sohbetine dahil oldum.
Masadaki sohbete sadece ben değil Yusuf Ali de dahil oluyordu. Hepimizin cümlesinin sonuna onayladığına dair sesler çıkartıp kim konuşuyorsa ona sesleniyordu. Yusuf önündeki tabağından bir parça et alıp Yusuf Ali'ye yemesi için uzattı. Yusuf Ali eti yemekle yetinmeyip abisinin parmağını da ısırdı.
"Oğlum," dedi Yusuf. Kızmamak için kendisini frenleyip parmağını çekti.
"Senin bu abi nefretin nedir yani ben anlamadım paşam," dediğinde Yusuf Ali kıkırdayıp dil çıkardı.
"Ulan ulan," diyerek Yusuf Ali'nin yanaklarını sıkıştırarak sevdi Yusuf.
"Bu çocuk abi olmak için doğmuş resmen değil mi karıcığım?" dedi Sefa abi. Sema abla gülüp başını salladı.
"Öyle sanırım," dediğinde Yusuf annesiyle babasına bakıp gözlerini devirdi. Önce kendi ellerini sonra da Yusuf Ali'nin yüzünü sildikten sonra mama sandalyesindeki Yusuf Ali'yi kucağına aldı. Tabağını iyice önüne çektikten sonra "ye oğlum," dedi.
Yemekler yendikten sonra masayı meyve, çerezler dışında toparladık. Masada oturmaya devam ederken Yusuf kalkıp gözden kayboldu geri geldiğinde elinde tombala ve kızma birader oyun kutularıyla geldi.
"Yılbaşının asıl olayı bunlardır," diyerek yanıma gelip oturdu. Önce tombalayı masaya koyup hepimize kartları dağıttı. Yusuf Ali'yi kucağımdan alıp "birlikte oynayıp yenelim onları," diyerek kardeşine ortaklık teklif etti.
"Ane Yuyuf ııı," dedi Yusuf Ali.
"Sonunda be!" diye coşkuyla söylendi Yusuf. Küçük bey tarafından kabullenilmediğini sandığından biraz endişeliydi Yusuf.
Oynamaya başladığımız oyunu bir süre sonra abi kardeşin birliği yüzünden kaybettik. Yusuf Ali torbadan çıkan her sayı taşını Yusuf'un elinden alıp önündeki kağıda bırakıyordu. Tombaladan sonra kızma biraderi de oynamak istedik ama Yusuf Ali tüm taşları kucağına çekip istediği renkleri tek tek bize uzatıp zarı sürekli masaya fırlatıp durdu. Sanırım oyunu normal şartlarında oynasak bu kadar gülmezdik.
Saatler on ikiye yaklaşırken Yusuf'un dediği olduğu ve gerim sayımdan bir dakika kadar öncesinde Emir görüntülü aradı. Manyak çocuk sahnedeydi. Tam boylar ve Güneş'te hemen yanındaydılar. Aramaya Baran da dahil olduğunda "cennet bahçem yeni yılımız kutlu olsun," dedi Emir ve geri sayım başladı.
Belki yan yana değildik ama bir aradaydık. Geri sayımdan sonra bir dakika daha konuştuktan sonra telefonu kapadık. Benim için çok özel ve çok güzel bir akşamdı. İstediğim şeyin ne olduğunu anladığım, eksikliğin ne olduğunun farkına vardığım bu gece benim için çok özel olarak kalacaktı.
Ertesi gün dışarıda birlikte son yemeğimizi yedikten sonra havaalanına gittik. Yusuf'la vedalaşmam zor ve uzun oldu. Yusuf ailesiyle de vedalaştıktan sonra beni anne ve babasına emanet etti.
İstanbul'a akşam on gibi geri döndük. Eve geldiğimde bir saat kadar annem ve Haydar abiyle vakit geçirdikten sonra yorgunlukla kendimi odama kapatıp yatağımda pinekledim. Gecenin geç saatlerinde Emir'in aramasıyla uyandım. Saat gecenin dördüydü. Telefonu açtığımda kısık sesle konuştu.
"Cennet bahçem kapıyı açsana," dediğinde gözlerimi ovalayıp yatakta doğruldum.
"Evde değil misin oğlum?" dediğimde "hayır, anahtarımı da unutmuşum aç hadi kapıyı!" dedi.
Telefonu kapatıp yataktan söylene söylene odadan çıkıp dış kapıya ilerledim. Kapının kilidini sessizce açıp kapıyı araladım. Emir eve girmek için adım attığında kapıyı kendime çektim.
"Çekilsene kızım," dediğinde kaşlarımı çatıp kızgınca baktım ona.
"Cennet bahçem, yarın akşam görüşürüz demiştin ama saat sabahın dördü!" dedim kısık sesle bağırarak.
"Ya kızım işim uzadı, aç haydi kapıyı..." dediğinde kapıyı açıp içeri girmesine izin verdim. Üzerindekileri çıkardıktan sonra bana döndü ve beni kucakladı. Kollarımı omzuna sarıp saçlarına sataştım.
"Pijamalarımı giyinip geliyorum geç sen odana," dediğinde odama geçtim.
Yanıma geldiğinde yatağın boş kısmına yerleşip bana döndü. Onun gibi yatıp ellerimi yastığımın altına doladım. "Neredeydin?" diye sorduğuma dirseğinin üzerinde yükselip başını eline yasladı.
"Turne hazırlıkları, sabah gelecektim ama Aden hasretim daha ağır bastı," dediğinde güldüm.
"Ne zaman belli oldu mu?" dedim esnemelerimin arasında.
"Mart başı. Önce Almanya oradan da Avusturya, Belçika, Hollanda..." dedi.
"Keşke ben de gelebilseydim," dedim. Derslerim ve stajım çok yoğundu.
"Doğu gelecek, Güneş'te sınav haftasına göre hareket edecek," dediğinde rahat bir nefes verdim. En azından tek olmayacaktı.
"İyi bari," dedim. Yatakta kayıp ona yanaştığımda dirseğini indirip göğsüne çekti beni.
"Uyu hadi, sabah devam ederiz konuşmaya," dediğinde gözlerimi bile açamazken hiç itiraz edecek halim yoktu.
Pazartesiyle birlikte hızlı bir haftaya başladım. Günlerin ne ara geçip gittiğini anlayamadığım bir hızla geçiyordu. Okul bıraktığım gibi tüm yoğunluğu ve yoruculuğuyla tekrar başlarken staj rotasyonumda artık daha önemliydi. Poliklinik stajlarımın arasında acil servis ve kadın doğumda olacaktı. bu dönem staj yaptığım hastanede Simge ve Doruk'ta vardı. Doruk intörnlüğünü burada tamamlayacaktı.
"Ne dersin bence mor olan daha yakışır," diyerek telefonunu bana çevirdi Simge. Haftaya kardeşi Gamze'nin doğum günüydü. Bir türlü hediye seçemediğinden telefonda uygulamalar arasında sürünüyordu yavrucağım.
"Laptopu bozuldu dememiş miydin? Alalım işte birlikte," dediğimde gözlerini devirdi.
"Bir laptop ne kadar olmuş haberin var mı?" dediğinde gülerek başımı salladım.
"Bildiğim için birlikte alalım diyorum ya, daha bunun kargosu var, gümrüğü var... Var da var! Ya da ücretini annene yollayalım o oradan alsın," dediğimde gözlerini devirdi.
"Bilmiyorum," dediğinde dizine küçük bir tekme attım.
"Simge," diye uzatarak söylendim.
"İyi tamam be," dediğinde güldüm.
"Ha şöyle," dedim. Öğle aramız dolana kadar laptop modellerine bakıp bir tanesinde karar kıldıktan sonra annesine mesaj attık. Eğer orada varsa parasını gönderip almasını sağlayacaktık.
"Ya ben sana demeyi unuttum," elini alnına vurup yayılarak oturduğu sandalyede doğrulup dirseklerini masaya yasladı.
"Bizim evin sokağında yeni bir dans kulübü açılmış. Modern danstan yöresel danslara neredeyse tüm dans kategorileri mevcut. Gidelim mi?" dedi heyecanla.
"Yavrum bizim boş zamanımız mı var?" dediğimde oflayıp gözlerini devirdi.
"Ya hemen hayır deme ama. Yedi gün sabah on akşam on şeklinde eğitim veriyorlar. İstediğimiz günlerde istediğimiz saat aralığında gidebiliriz. Vallahi ev- okul- hastane üçlemesinden gına geldi. Hem bir değişiklik olur bize de. Parası da uygun," dedi. Çok hevesli görünüyordu. Aslında iyi olabilirdi. Ömrümüz sürekli hastane ve ev arasında geçip gidecekken bu fırsatı bir daha belki de bulamazdık.
"Hafta içi iki akşam," dediğimde ellerini çırpıp havayı yumrukladı.
"İşte bu be!" dedi sevinçle. Bu sevinci tüm gün de devam etti.
Okul çıkışı Emir geldiğinde Simge'yle vedalaşıp Emir'in arabasına ilerledim. Hafta sonunu Şile de birlikte geçirecektik. Artık arabasını kullandığından beni almaya arabasıyla gelmesine şaşırmadım. Şile'ye geçmeden önce markete uğradık. İki günlük alışveriş yaptıktan sonra yola tekrar çıktık. Yavaş ve eğlenceli süren yolculuktan sonra Şile'ye vardık. Eve geçmeden sincaplara ilerledim. Aslan onlar için aldığımız yuvaya el atmış daha da güçlendirip güzelleştirmişti.
Onları sevip mama verdikten sonra eve girdim. Emir çoktan koltuğa yayılmıştı. Mutfağa bıraktığımız poşetleri yerleştirip makarna suyu koydum. Su kaynarken hızlıca bir salata yapıp kasaptan aldığımız nuggetları kızartmak için hazırladım.
Emir yanıma gelip makarnaya göz attı. Salça ve pul biber çıkartıp haşlanan makarnayı süzdü. O makarnayı yaparken salatayı soslayıp kenara koyduktan sonra buzluğa koyduğum biraları çıkardım.
"Masada mı yiyelim içeride mi?" diye sorduğumda "salon," dedi.
Salatayı ve biraları alıp salona geçtim. Elimdekileri sehpaya bıraktıktan sonra tekrar mutfağa geri döndüm. Makarna için kaşar rendeleyip makarnaları tabağa aldıktan sonra üzerlerine serpiştirdim. İki çatal çıkarıp birisini Emir'e uzattım. O kendi tabağını ben de kendi tabağımı aldıktan sonra içeri geçip sehpada yan yana oturduk.
Birbirimize bakıp güldükten sonra makarnayı yemeye başladık. Biralarımızı da açıp tokuşturduktan sonra aynı anda kafamıza diktik. Her zaman ki gibi büyük yudum aldığından dudağının kenarından sızan birayı elini tersiyle silip sırıttı.
"Özlemişim böyle olmayı," dediğinde başımı salladım.
"Ben de çok özlemişim, eskiden daha da çok baş başa kalırdık..." salatadan birkaç çatal alıp yedikten sonra bana döndü.
"Kalabalıklaştık, işler güçler... Normal değil mi?" dedi. Omuz silkip dudak büktüm.
"Seni ihmal ediyormuşum gibi hissettim," dediğimde elindeki tabağı sehpaya bıraktı.
"Ben de öyle hissediyorum," dediğinde kıkırdadık.
"Hep aynı şeyleri hissetmemiz şov bence," dediğimde bana bir bakış atıp yarım ağız güldü.
"Ne sandın kızım. Biz bir elmanın iki yarısı, bir fidanın güler açan dalıyız..." dediğinde gülerek kafasına yavaşça vurdum.
"Öyleyiz öyleyiz," dedi.
"Tamam öyleyiz," dedikten sonra biramı alıp uzattım. Kendi birasını alıp benimkiyle tokuşturduktan sonra kafamıza diktik yine.
"Bana ilk bira içirdiğin günü hatırlıyor musun?" diye sorduğumda kahkahalarla güldü.
"Hatırlamam mı altına işeyeceksin diye ödüm kopmuştu," dedi.
"Ya ama var ya o bacaklarım kendimi tutmaktan nasıl ağrımıştı," dedikten sonra gülerek "hayır salaklık sen de, desene kızım bak çiş getiriyor bu diye," dediğimde sırıttı.
Lise sondayken merak edip içmek isteyince Emir ikiletmemiş iki tane bira almıştı. O zamanlar yaşadığımız o apartmanın merdiven altında oturup birayı içmiştik. Beni ateş basmış, kollarım bacaklarım karıncalanıp çişim gelince paniklemiştim. Merdiven altından çıkıp asansörsüz olan apartmanın merdivenlerini koşarak çıkmak zorunda kalmam onu hayvan gibi güldürürken beni sinirlendirmekten başka bir işe yaramamıştı. İşedikten sonra ben de o halime gülmüştüm tabii.
"Büyümüşüz be," dediğinde kafamı salladım.
"Büyüdük vallahi," dedim. En güzel yanı birlikte büyümemizdi. Emir, çocukluğumun en güzel yanı en güzel hatırasıydı.
"İyi ki seninle büyüdüm," dediğimde şımarıkça gülüp "ne sandın kızım ben olmasam sen ohoooo!" dedi.
"E biraz hakkın var üzerimde," dedim ama birazın çok çok üstündeydi. Emir olmasaydı çoğu şeyle baş edemezdim. Onun desteğiyle çoğu şeyi başarmış çoğu şeyi elde etmiştim. Aynı şey onun içinde geçerliydi ama benim onun için yaptıklarımın onun benim için yaptıklarının fedakarlığının yanından bile geçemezdi.
"Emir," dedim birden ciddileşip duygusala bağlarken.
"İyi ki yurda gitmek yerine dedenle yaşamayı kabul etmişsin," Emir uzattığı bacaklarını kendisine çekip bana dönerek bağdaş kurdu.
"Ortalığı birbirine katmıştım ama. Dedeme de ne büyük laflar etmiştim adam utancından beni almak zorunda kalmıştı," dedi eskilere dalarak. Emir'in dedesi kızının erken yaşta istemediği bir aileye gelin gitmesini kabullenememişti. Emir'in anne ve babası birbirini çok seven birbirine aşık bir çiftti. Dedesi bunu kabul etmese de eminim ki son nefesine kadar da kızına sırtını dönmenin pişmanlığını yaşamıştı.
"İyi adamdı," dedim.
"Öyleydi, son nefesine kadar iyi baktı bize rahmetli," dediğinde gülümsedim. Beni Emir'den ayırmamıştı hiçbir zaman.
Yemeğimizi yedikten sonra boş tabakları kaldırıp diğer biralarla cips, çerez çıkarıp film seçip koltuğa yayılarak yan yana oturduk. Film başlatmadan hemen önce Emir'in telefonu çaldı. uzanıp sehpanın üzerindeki telefonunu alıp açtı.
"Canım," diyerek açtığına göre Güneş'ti.
"Yok evde değiliz, Aden'le hafta sonunu geçirmek için Şile'ye geldik," dedi. Durdu, bana bakıp ensesini ovaladı.
"Yok yavrum, biz bayağı önceden planladık. Baş başa oluruz deyince de kimseye haber vermedik..." geliyordu kaos. Sabah Güneş'i kapıda bulmazsak şaşırırdım açıkcası.
"Hayır," dedi sonra "hayır dedim ya Güneş abi kardeş olarak vakit geçirmek istiyoruz..." ofladı.
"Evet Güneş, tamam iyi geceler!" dedi ve kapattı. Telefonunu fırlatırcasına sehpaya atıp başını koltuğa yasladı. Sehpadaki biraları alıp bacaklarımı sehpaya uzatıp Emir'e şişeyi uzattım.
"İlişkiler bazen yorucu oluyor," dedim. Güneş'in ne dediğini az çok tahmin ediyordum. Moralinin bozulduğunu fark ettiğimde yanağından makas aldım. Omuz atıp bana bakmasını sağladığımda gözlerimi şaşı yapıp dil çıkardım.
"Şebek," dedi tebessümle.
"Hadi izleyelim filmi," dediğimde başını sallayıp filmi açtı.
Film heyecanlı ve güzel ilerlese de ne benim ne Emir'in odağı filmde değildi. Sonunda dayanamayıp filmi kapatıp ve Emir'e döndüm. "Aklın Güneş'te kaldı," dediğimde omuz silkti.
"Bazen verdiği tepkilere şaşırıyorum," dedi.
"Bize göre tepkileri her zaman daha fazla daha fazla olacak Emir. Annemin de, Güneş'in de," dediğimde oflayıp bu durumdan memnun olmadığını belli eden bir bakışla suratıma baktı.
"Hava değişimi gibi sürekli duygu değişimi yaşaması yoruyor artık. Yapıp yapıp özür dilemesi de cabası. Özellikle dikkat ediyorum annemin hamileliğinden sonra daha da arttı," dediğinde ona hak verdim.
"Annemin de o olaydan sonra aşırı yoğunlaştı. Hamileliği de eklenince biraz çekilmez oldular kabul ediyorum," dediğimde başını memnuniyetsizce sallayıp dirseklerini dizlerine yasladı. Annem beni takunyaladıktan sonra tavrını sürdürmüş Yusuf'la yaptığı konuşmadan sonraysa o tavrını yıkmış üzerime aşırı düşüp yoğunlaşmıştı.
"Sen her defasında beni uyarsan da ben onları mutlu gördükçe, normal hayatlarına devam ettiklerini görünce iyileştiler kafasına giriyorum," dedi.
"Ne yazık ki öyle olmuyor Emir. Borderline ve onun gibi bir çok hastalık tamamen iyileşme göstermez. Tekrarlama süreci çok yoğun olan rahatsızlıklar ne yazık ki... Kimisi çok daha hafif kimisi çok daha ağır geçiriyor bu değişim sürecini," dedim.
"Ne yazık ki..." dediğinde dudaklarım büküldü.
"Peki bu aşırı düşkünlük normal mi?" dediğinde bozulan sinirimle güldüm.
"Borderline rahatsızlığının temelinde terk edilme korkusu vardır Emir. Kişi tutunduğunu kaybetmekten, en sevdiği ya da en güvendiği insanlar tarafından hatta bu bir hayvan dahi olabilir terk edilme korkusu yaşar. Bu korkuları bazen bir eşyaya bile duyabilirler. Bu yüzden hep kendileriyle bir çelişki içerisinde olurlar o çelişki durumu da zaten bu yoğun duygusal tepkimelere yol açar," dedim.
"Sıçtığımızı hatırlattığın için sağ ol," dediğinde kıkırdadım. Derin uzun bir nefes alıp verdikten sonra biramdan bir yudum aldım.
"Sıçmalık bir durum yok. İkisi artık hastalıklarının tam anlamıyla bilincinde ve bu hastalığı tanıyorlar. Ayılıp bayılmalarına, bayılmamıza gerek yok Emir. Aman her şey onlar iyi olsun diyerek kendi hayatımı yok saymaya devam etmeyeceğim artık. Senin de etmene izin vermeyeceğim," dediğimde gülümsedi.
"Güneş'i de annemi de dert edinmek istemiyorum artık. Sen ve ben akli sağlığımızı koruyabiliyorsak onlarda koruyabilir artık diye düşünüyorum," dedim. Gülmeye devam etti. Sehpanın üzerindeki birasını alıp bana uzattı.
Biramı birasına tokuşturduğumda "büyüyen cennet bahçemin şerefine," dedi.
Yusuf'a verdiğim sözden sonra tek başıma kaldığım ilk gecede artılarıyla eksileriyle hayatımın her köşesini didik didik etmiş ve yeni karar almıştım. Bu kararlar sadece benim ve Emir'in çıkarlarını destekleyecek kararlardı. Kimsenin beni ya da onu olumsuz etkilemesine veya bizi zayıf, duygusal yanlarımızdan vurmasına izin vermeyecektim.
Şile de geçirdiğimiz hafta sonundan sonra o turne hazırlıklarına ben de staj haftama hızlı bir giriş yaptım. Ocak ayının neredeyse her Allah'ın günü hastanede geçirmek benim için yorucu olsa da deneyim açısından önemliydi. Hastanede staj dönemlerimde çekingen davranıp geri durmuyor, staj yaptığım kadrodaki tüm doktorlarla tanışıp onların tecrübe ve bilgilerinden yararlanıyordum. Bugüne kadar da ters tepen ya da kötü davranan bir hocam çok şükür ki olmamıştı.
Şubat ayının ortalarında soğuk geçen İstanbul günlerinin arasında güneşli olan bugünün tadını çıkarmak için ara tatili bahçede geçirmeye karar verdik. Uzun zaman sonra hareketli bir staj haftasındaydım ama neyse ki bugün acil sakindi. Bahçede bulduğum boş masaya oturup bacaklarımı çaprazımdaki boş sandalyeye uzatıp telefonumu cebimden çıkarttım. Doğu hastalarla ilgilenirken aradığından açamamıştım. İsminin üzerine tıklayıp geri aradım.
"Canım mavişim," diyerek açtı telefonu Doğu.
"Stajdayım bakamadım kusura bakma," dedim.
"Ne kusuru mavişim, ben de sonradan hatırladım hastanede olduğunu. Diyorum ki staj çıkışı ben alsam seni bize geçsek yine güzel bir oyun oynasak. Emir'i de aradım tamam dedi." staj yaptığım hastane iş yerlerine çok yakın olduğundan genellikle staj çıkışlarımda beni alıp eve bırakıyorlardı.
"Olur ama bir tur sürerim," dediğimde güldü.
"Evin bahçesinde olur," dedi.
"Komik çocuk seni," biraz daha konuştuktan sonra kapattık. Boynumu kütlettiğim sırada Simge'nin elinde tepsiyle geldiğini gördüm.
"Geçmez bu staj ben sana diyeyim," diye hayıflanarak geldi. Kahveleri masaya bırakıp sandalyeye oturdu. Kahvemi alıp üşüyen parmaklarımı karton bardağın ısısıyla ısıtmaya çalıştım.
"Heyecanlı ama," dedim halimden memnun bir halde. Acil servis stajındaydık, oldukça yoğun ve sinir krizlerinin ucunda geçse de ben keyif alıyordum ancak Simge için pek öyle değildi.
"Çocuk polikliniğini geri istiyorum," dediğinde kıkırdadım.
"E geçen hafta da burası nasıl yer diye klinikte surat asıp durdun," dediğimde bana kötü bakışlar attı.
"Yok ben kesinlikle cerrahlık istiyorum. Ameliyattan ameliyata," dedi bu sefer.
"Haftaya nöroloji de göreceğim seni," dediğimde gözlerini devirdi.
"Stajyer olduğumuzdan böyledir belki, uzmanlığı alınca farklı düşünebilirim," dediğinde başımı gülerek iki yana salladım. Simge okul kısmını çok sevse de staj kısmıyla bir türlü barış sağlayamayanlardandı. Öğle arasını kahve ve sandviçle geçirdikten sonra tekrar işe döndük. Sabahki sakinliğini yavaştan kaybetmeye başlamıştı bile.
"Aden, sarı kod 2 numara..." diye bağıran Evrim doktorla oraya koşturdum. Yanına vardığımda bana göz ucuyla bakıp elindeki dosyaya geri döndü.
"Mr, röntgen ve kan tahlili istiyorum. Sen de," dedi ve dosyayı bana verip gitti.
Evrim hocanın istediklerini hallettikten sonra sonuçlarla birlikte yanına gittim. Dosyayı inceledikten sonra "yatış verelim, genel cerrahiden Selim Hocayı bul dosyayı benim yolladığımı söyle," dediğinde dilimi ısırdım. Sefa abi zamanında stajdaki şefin; her şeyi sana yaptırıyorsa ya mobbing uyguluyordur ya da içlerinden en iyisisin sen olduğuna karar verdiği için sana yükleniyordur, demişti. Bu ikisinin ayrımını yapabilmek için kendime biraz daha izin verip dosyayı Evrim Hocadan alıp önce yatış işlerini hallettikten sonra Genel Cerrahi polikliniğine geçtim. Selim hocanın odasına geldiğimde kapıyı tıklatıp çağırmasını bekledim.
"Gel," diyen sesi duyunca odaya girdim. Dosyayı verip açıklamamı yaptım.
"Evrim'in yeni projesi sensin demek," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Anlamadım hocam," dediğimde bilgisayarındaki bakışları bana döndü.
"İyi hamurun kokusunu hemen alır, o hamuru da pişirip altınlaştırmak için elinden geleni yapar. Görüp görebileceğin en iyi doktorlardandır kopma kuyruğundan öğreneceğin çok şey var," dediğinde Sefa abinin söylediği söz yavaştan anlamlaştı.
"Tamamdır hocam," dedim.
Acil servise geri döndüğümde Evrim hocaya bilgi verip bankoya ilerledim. Acil gelen bir kaç hastaya serum takıp kimisini muayene edip ilaç verdim. Bankoya geri dönüp Simge'nin yanına oturdum. İlgilendiğimiz hastalar hakkında konuşmaya başladık. Gördüğüm en tuhaf vakalara acilde rastlıyordum resmen.
"Yoruldum ya," diye hayıflandı yine Simge.
"Kızım var ya bir tekmelik canın var onu da ben alırım," diye kızdığımda sandalyesini yanıma kaydırıp yanaklarımı mıncırdı.
"Tamam sustum, haklısın senin kadar koşturmuyorum. Özür dilerim," dedi.
"Ağlama tamam," dediğimde öpücük attı.
Konuşup tatlı tatlı atışmaya devam ederken bankonun üstündeki telefonu titredi. Elindeki su şişesini hızlıca bırakıp telefonu aldı. Ekrana sırıtarak bakıp alt dudağını ağzının içine yuvarladı.
"Selam söyle," dediğimde başını kaldırıp bana baktı.
"Ne?" dediğinde güldüm.
"Baran'a diyorum selam söyle," yanakları kızarıp bozarırken boğazını temizledi.
"Söylerim," dedi içine kaçan sesiyle. Aralarındaki şey onlara göre flört değildi. Simge ve Baran da anlaşmış gibi biz sadece iki arkadaşız ve birbirimizle sohbet etmeyi seviyoruz diyorlardı. Onlara göre öyle olsa da bize göre ateş bacayı çoktan sarmıştı ama onlar böyle takılmayı tercih ediyorlardı.
Onun bu hallerine sırıtıp kalktım. Oturmadan önce serum taktığım hastaya gidip onu kontrol ettim. Evrim hocanın onayladığı reçeteyi verip taburcu ettim. Kol saatime göz attığımda çıkışıma yarım saat kadar kaldığını görünce rahat bir nefes alıp verdim.
Bankoya döndüğümde birkaç hemşireyle stajyer, intörn doktorlar Simge ve Evrim hoca vardı. Doruk'ta intörnlüğünü bu hastanede yapıyordu. Yanlarına gittiğimde sohbetlerine katıldım. Evrim hoca iki cümlenin arasına işten kaytaranlara laflar sokuyordu. İşin komik kısmı bunu bazıları anlamıyorlardı. Simge'yle Evrim hoca her laf soktuğunda göz göze gelmekten gülmek üzereydim.
" Yardım edin! Yardım edin adam ölüyor yardım edin!" acilin girişinden yükselen sesle hepimiz Evrim hocanın arkasından oraya koştuk. Yardım isteyen adam acilin giriş kapısına park edilmiş arabanın arka kısmını işaret edince Evrim hoca ve intörn o taraf yöneldi. O sırada sedyede gelmişti.
"Yolun ortasında kanlar içinde yatıyordu. Motosikletiyle kaza yaptı sandım ama fena dayak yemiş," dedi adam.
"Bilinci açık ancak hareket kabiliyeti yok hocam," dedi Doruk.
"Sedye," diye bağırdı Evrim hoca. Simge'yle sedyeyi sürükleyip yanlarına gittik. Adamın sadece siyah saçlarını görebildim. Evrim hoca erkek stajyerlere ve hemşirelere adamı sedyeye almalarını söyledikten sonra hemşirelere dönüp "beyin cerrahisinde kim varsa hemen çağırın, genel cerrahide Selim hoca nöbetçi hemen anons geçin hemen! Mr ve röntgen odalarını boşaltın, boş ameliyathaneyi alın. Hızlı haydi hızlı," diyerek bağırdı.
Hastayı sedyeye aldıklarında acile taşınması için geri çekildik. Kaos ortamında herkes bir şeyler yaparken Evrim hoca bana dönüp "solunumu düşüyor, entübe et," dediğinde hızlıca malzemeleri alıp hastaya yaklaştım. Elimdeki solunum cihazını hazırlayıp hastaya doğru eğildim. Yüzü tamamen kanla ve ekimozla doluydu. Cihazı takmak için iyice yaklaştığımda karşılaştığım maviye çalan yeşil gözlerle kalakaldım. Titreyeme başlayan ellerim solunum cihazını zar zor taşırken nefes alamadığımı hissettim.
"Doğu," dedim titrek sesimle.
"Aden, hastayı entübe et!" diye bağırdı bir kez daha Evrim hoca ama hareket edemedim. Peş peşe yutkunup gözlerimi Doğu'nun yüzünde, bedeninde gezdirdim. Çok ama çok kötüydü.
"Doğu," dedim bir kez daha gözleri gözlerimdeydi. Dudaklarını hareket ettirmek istedi ama yapamadı.
"Aden!" Evrim hoca yanıma gelip omzumdan dürtükledi.
"Durduğun her saniye hastanı ölüme götürür Aden hareket et!" diye payladı beni. Dilimi döndürüp bir kelime edemedim.
"Ya işini yap ya çık buradan!" dediğinde nefes almaya çalıştım ama o nefes bir türlü ciğerlerime ulaşamadı. Evrim hoca benim bu halimi anlamak İster gibi bakınca peş peşe yutkunup konuşmaya çalıştım
"Abim, " dedim zar zor.
"O benim abim," dedim titreyen sesimle. Dudakları aralandı, kapandı başını bir Doğu'ya bir bana çevirdikten sonra "bekleme alanına git!" dedi.
"Hocam, " dedim itiraz etmek için ama lafımı kesip "Çık buradan!" diye sert bir şekilde bağırdı. Elimdeki cihazı alıp Doğu'ya yönelecekken sesimi sonunda çıkarabildim.
"Hocam ben, ben kalayım lütfen!" dediğimde omzunun üstünden bana baktı.
"Ya kalıp işini yap ya da dışarı çık Aden," dediğinde başımı hızlıca sallayıp Evrim hocadan cihazı geri aldım. Doğu'yu hızlı olmaya çalışarak entübe ettim.
"Abi, buradayım ben korkma tamam mı iyi olacaksın!" dediğimde sol gözünden küçük bir damla yuvarlanıp şakağına süzüldü.
"Hastayı mr ve röntgene alalım," dedi Evrim hoca. Doğu'yla gideceğim sırada Evrim hoca önümü kesti.
"Aden sen burada kalıyorsun," dediğinde itiraz edecektim ancak Evrim hocanın itiraz istemez bakışlarıyla karşı karşıya geldim.
"Aden, gel haydi..." dedi Simge kolumu tutarak. Evrim hoca Simge'ye bakıp "sen de," dedi ve Doğu'ya tekrar ilgilenmeye başladı.
Bekleme alanına geçtiğimizde kırmızı koltuklara ilerleyip düşer gibi oturdum. Simge yanıma bir bardak suyla gelip oturdu. "Aden, iç şunu kendini toparla," dediğinde plastik bardağı alıp başıma diktim. Kulaklarım uğulduyor ensem, ellerim karıncalanıyordu.
"Doğu iyi olacak Aden, Selim hocayla Uğur hoca da başında. Merak etme," dedi Simge. Onunda sesi titriyordu. Sırtımı sıvazlayıp elimi sıkıca tuttu. Kalbim deli gibi çarpıyordu, terleyen avuç içlerimi lacivert olan önlüğümün pantolonuna sürdüm. Üst önlüğümün altına giyindiğim beyaz badimin kol uçlarında kan lekeleri vardı. O lekeleri görünce gözlerim tekrardan doldu. Ağlamamak için kendimi kastım. Şimdi olmazdı, Doğu'nun bana ihtiyacı varken olmazdı.
"Aden," diye bağıran diğer intörn doktor İlhan'la ayaklandım.
"Evrim hocalar seni çağırıyor," dediğinde koştururdum. Doğu mr odasındaydı. Hocalar ise gözlem odasında durmuş tartışıyorlardı. Yanlarında Doruk'ta vardı. İlhan da yanımdan geçip Doruk'un yanında durdu.
"Hocam," diyerek geldiğimi belli ettim.
"Gel Aden," dedi Selim hoca. Yanlarına girdiğimde bana monitör ekranını gösterdi.
"Ne gördüğünü söyler misin?" dediğinde ekrandaki görüntüyü dikkatlice inceledim.
"Sanırım sol lobunda subdural kanama mevcut," dedim. Beyin kanaması geçiriyordu.
Uğur hoca başını sallayıp "doğru! Abini hemen ameliyata almamız lazım Aden, onay formlarını hızlı olmak adına senin imzalaman daha sağlıklı olacak," dediğinde başımın salladım.
"Soyadlarımız aynı değil sorun olur mu?" dediğimde aralarında bir bakışma yaşandı.
"Olmaz," dediklerinde ameliyat onay formlarını imzaladım. Doğu'yu hızlıca ameliyata aldıklarında kapının önünde kalakaldım.
"Aden," diyerek yanıma geldi Simge. Elindeki torbayı bana uzattı.
"Doğu'yu getiren adam verdi, ifadede şu an." dediğinde başımı sallayıp şeffaf torbayı aldım.
"Şey telefonu çalıyor sürekli," dediğinde torbadan çıkarmadan telefonuna baktım. Ekran kilidine bastığımda karşıma çıkan resimle burnumun direği sızladı. Artvin de hep birlikte çekindiğimiz fotoğraf ekran resmiydi. Derin soluklar alıp verdim. Ekranda Aslan'dan, Baran'dan ve Yağız Bey'den bir sürü arama vardı. Onlara haber vermem gerektiği gerçeğiyle bir kez daha yüzleşince sol göğsüm ağrıdı. Telefonumu önlüğümün ön cebinden çıkarıp Aslan'ı aradım.
"Mavişim, ben de tam seni arayacaktım. Doğu geldi mi?" dedi Aslan enerjik sesiyle. Yine ağlamamak için burnumu çekip dudaklarımı ısırdım ama işe yaramadı, Aslan'ın sesiyle ağlamaya başladım.
Hıçkırarak ağlamalarım arasında Aslan'a "abi," dedim.
"Aden, abim ne oldu neden ağlıyorsun?" diye sordu telaşla.
"Abi," dedim tekrardan. Sesim, ağladığımdan dolayı kırık ve kesik kesik çıkıyordu.
"Abim korkutma beni, neredesin sen?" attığı hızlı adımların sesini duyuyordum.
"Doğu, Doğu çok kötü abi. Çok kötü..." duraksadığını hissettim.
"Baba dur," dedikten sonra "Aden, sakin ol abim. Ne oldu sakince anlat," dediğinde derin bir nefes alıp verdim.
"Doğu burada, ameliyata aldılar," dedim.
"Ne diyorsun Aden ne demek ameliyat ne oluyor?" dedi. Panik yapmıştı, sesindeki o paniği hissetmemek imkansızdı.
"Dövmüşler çok kötü dövmüşler," dediğimde sessizleşti kısa bir an.
"Tamam, tamam sakin ol tamam mı abim biz hemen geliyoruz," dedi. Kapatacağını hissedince panikle soluklandım.
"Kapatma, kapatma telefonu abi ne olur," dedim şiddetli hıçkırıklarımın arasından. Dakikalardır tuttuğum gözyaşlarım canımı çıkartmak ister gibi akıp gidiyordu gözlerimden.
Kapatmadı, telefon dakikalarca açık kaldı. Benim ağlayışlarımın arasına Aslan'ın ve Yağız Bey'in derin iç çekişleri karıştı. Arabanın ani frenle duruşu, koşuşturma sesleri beynimin içinde zonkluyordu.
"Aden," başımı ameliyathane kapısından çekip koridora baktım. Aslan ve Yağız Bey peş peşe koşuyorlardı. Onlara bir iki adım attım. Aslan'ın yanıma varmasıyla yüzümü göğsüne gömerek tekrar daha da şiddetli bir şekilde ağlamaya başladım. Aslan ve Yağız Bey'in sorularına benim yerime Simge cevap veriyordu.
"Mavişim, ağlama abim. Bak bakayım bana," dedi Aslan. Başımı tutup göğsünden kaldırdı ve gözlerime baktı.
"Nefes al ver önce, sakinleş tamam mı bebeğim," dediğinde derin bir nefes aldım. Yüzümü ellerimle kurulayıp tekrardan soluklandım.
"Aslan," dedim titreyen sesimle. Onu daha da zor duruma soktuğumun bilincindeydim ancak ağlamamı durduramıyordum bir türlü.
"Kızım," diyerek araya girdi Yağız Bey. Beni göğsüne çekip Aslan'ı omzundan destekleyip koridorun girişindeki koltuklara ilerletti. Oturduğumuzda önümüzde eğilip ellerimizi tuttu.
"Nasıl olmuş?" diye sorduğunda "bilmiyorum," dedim.
"Doğu'yu getiren adam ifade veriyor hastane polisine, yolda bulup getirmiş," dedi Simge.
Yağız Bey doğrulup yüzünü sertçe sıvazladı. Bir iki adım gerileyip başını ameliyathaneye çevirdikten sonra Simge'ye döndü. "Durumu nasıl?" diye sorduğunda Simge yutkunup bana baktı. Onun bakmasıyla Yağız Bey bana döndü.
"Ben, bizim bir şey söylememiz doğru değil..." dediğimde başını salladı. Tekrar yanımıza gelip bu sefer sol tarafımda kalan boş koltuğa oturdu. Çenemde biriken gözyaşlarımı silip boynuma dolanan saçlarımı geriye iteledi. Aslan'ın telefonu birden çalınca başımı ona çevirdim.
"Baran," dedi ve telefonu açtı Aslan. Yanımdan kalkıp koridorda ileri geri yürümeye başladı.
"Emin misin Baran?" dedi Aslan. Ensesine peş peşe vurup arkasındaki duvara tekme attı.
"Ulan, ulan, ulan!" diye öfkeyle bağırdıktan sonra telefonunu kapattı.
"Oğlum," dedi Yağız Bey merakla. Aslan derin nefesler alıp verdikten sonra yanıma gelip yüzüm tuttu. Başımın üzerini öptükten sonra geri çekildi.
"Baba, amcamlara haber ver. Annemi de alıp öyle gelsinler, ben hastane polisiyle görüşmeye gidiyorum," dediğinde Yağız Bey peşinden ilerledi. Biraz ileride durup konuşmaya başladılar. Aslan bir şeyler söyledikten sonra bana bakıp babasına döndü. Yağız Bey başını sallayıp Aslan'ın omzuna birkaç kez vurup tekrar yanıma geldi.
"Ne oldu?" diye sordum. Bir şey demedi, yanıma oturup yüzüme baktı.
"Annene haber vermem lazım," dediğinde başımı salladım.
"Elini tutabilir miyim?" dediğinde bana uzattığı elini tuttum. Derin bir nefes alıp telefonunu çıkarıp önce Sefa abiyi arayıp haber verdi ve eve gitmelerini istedi. Sonrasında Zümrüt Hanım'ı aradı.
"Yağız nerede kaldınız Allah aşkına yemekler hazır, sofra hazır. Sizi bekliyoruz hiçbiriniz de açmıyorsunuz telefonları," dedi Zümrüt Hanım telefonu açar açmaz. Hemen yanımda konuştuğundan dediği her şeyi duydum.
"Zümrüt," dedi Yağız Bey.
"Sefalar gelecek, seni alıp yanımıza getirecekler," dedi titreyen sesiyle. Elini sıkıp yanında olduğumu gösterdim.
"Yağız," dediğini işittim Zümrüt Hanım'ın. Camın kırılma sesi ve peş peşe gelen patırtı sesleri yükseldi telefondan.
"Hangisi Yağız," dedi Zümrüt Hanım ağladı ağlayacak bir sesle. Diğer elimle ağzımı kapatıp hıçkırıklarımı engelledim ancak hâlâ ağlıyordum.
"Doğu," dedi Yağız Bey içine kaçan sesiyle. Zümrüt Hanım'ın ağlayışlarının sesi kulağıma dolduğunda kalbim sıkıştı.
Telefon ne ara kapandı, Aslan ne zaman yanımıza döndü algılayamadım bir süre. Sefa abilerden önce annemler ve Emir geldi. Yerimden kalkamadım bile. Sanki hareket kabiliyetimi kaybetmiştim. Zümrüt Hanım'ın ağlamaları hâlâ kulağımdayken gözümün önünden Doğu'nun yüzü gitmiyordu.
"Yağız!" koridorda yankılanan Zümrüt Hanım'ın koridoru inleten sesi beni sıçrattığında oturduğum sandalyeden kalktım. En önde Zümrüt Hanım bir adım kadar gerisinde Sefa abiyle Sema abla onlarında arkalarında Güneş ve Ahsen Hanım vardı.
Yanımıza geldiklerinde Zümrüt Hanım sadece Yağız Bey'e baktı. Kocasının kollarına tutunup "oğlum nasıl?" diye sordu. Ağlamalarını durduramaması, ağlamayı yeni dinen gözlerimi tekrar doldurduğunda onlara bir adım attım. Beni fark ettiğinde ellerini Yağız Bey'den çekip benim kollarımı tuttu. Yüzü gözyaşlarından ıslanmış, gözleri kızarmıştı.
"Aden," dedi biçare sesiyle.
"Aden, ne oldu abine?" dedi. Sesindeki o yalvarışı hissettiğimde gözyaşlarım hızla dökülmeye başladı.
"Ameliyatta, merak etme ama içerideki doktorlar çok iyi. Onu iyileştireceklerine eminim!" dedim titrek sesimle. Eliyle ağzını kapatıp daha şiddetli ağlamaya başladığında kollarımı beline sarıp Aslan'a baktım. Anında yanımıza gelip annesini omuzlarından tutup göğsüne çekti. Güneş yanımıza gelip annesinin gözyaşlarını sildi. O da ağlıyordu ama hıçkırıkları sessizdi. Elini sıkıca tutup ben de onu kendime çekip sarıldım. Yüzünü omzuma gömüp hıçkırırken onunla birlikte ağladım. Sırtımda hissettiğim kolla başımı kaldırdım. Yağız Bey bir koluyla bizi bir koluyla Aslan ve Zümrüt Hanım'ı sarmıştı.
"Bir şey olmayacak, hiçbir şey olmayacak!" dedi.
"Olmayacak, "dedim onu destekleyerek. Doğu'ya hiçbir şey olmayacaktı.
Zümrüt Hanım'ı annesinin yanına oturttuktan sonra yanıma gelen Emir'e sıkıca sarılırken annem ve Sema abla, Zümrüt Hanım'ın yanına Haydar abi Yağız Bey'in yanına gidip onlara destek oldular. Sefa abiyle göz göze geldiğimizde yanıma geldi. Emir'in kollarından çıktığımda omuzlarımdan tutup beni göğsüne çekti. Sırtımı sıvazladıktan sonra geri çekildi. "Durumu ne?" diye sordu.
"Dayak yemiş, çok fazla ekimoz ve kırık mevcut. Birde," dedikten sonra yutkundum kaçamak bakışlarla Zümrüt Hanımlara bakıp kısık sesle "subdural kanaması var," dediğimde Sefa abinin gözleri korkuyla parladı.
"Hemen ameliyata aldılar o yüzden," dedim. Başını salladı, gözleri ameliyathane kapısına kayarken içeriye girmek istediğini anlamak zor değildi.
"Doğu Uyguroğlu yakınları?" diyerek yanımıza polisler geldi. Yağız Bey ve Aslan anında polislere yöneldiler.
"Babasıyım ben," dedi Yağız Bey.
"Olay yeri incelemesinde motosiklet, kask ve bir cüzdan bulundu. Karakola alındılar, ayrıyeten mobese görüntülerinde oğlunuzun saldırıya uğradığı net bir şekilde görülüyor. Bizim harekete geçmemiz için sizin şikayet dilekçesi vermeniz gerekiyor," dedi polis.
"Tabii, tabii hemen halledelim." dedi Aslan.
"Şüphelendiğiniz birisi ya da düşmanınız var mı?" diye sordu bu sefer polis.
"Var," dedi Aslan.
Polisler ve hepimiz ona döndüğümüzde "erkek kardeşim Baran Uyguroğlu Kars'ta görev yapmakta olan Cumhuriyet savcısı, kendisine bir saat kadar önce Pars Çelik aslı şahıstan tehdit ve Doğu'ya yapılan olayı açık açık itiraf ettiği bir telefon etmiş," dediğinde polisler birbirilerine baktıktan sonra başlarını salladılar.
"Pars Çelik adlı şahısla bir düşmanlığınız mevcut mu?"
"Kendisi aylar önce kız kardeşimi taciz etmişti ancak herhangi bir ceza almadı. Bulaştığı bir sürü kirli işler var adamın. Kardeşim Baran o işleri ortaya çıkarmaya çalışıyordu en son," dedi Aslan.
"Anlaşıldı beyefendi, aramaya dediğim gibi dilekçeyi verir vermez başlayacağız," dedi.
Yağız Bey ve Sefa abi anında telefonlarını çıkarıp büyük ihtimalle kendi avukatlarını aradılar. Aslan ve polisler konuşmaya devam ederken telefonum çaldı. Cebimdeki telefonu çıkardığımda Yusuf'un aradığını gördüm. Telefonu açıp kulağıma dayadım.
"Yusuf," dedim titreyen sesimle.
"Güzelliğim," dedi. Derin bir iç çekip soluklandı.
"Bunu da atlatacağız, bu da geçecek yavrum biliyorsun değil mi?" dediğinde görmese de başımı salladım.
"Biliyorum... Hep atlattık hep biz kazandık yine biz kazanacağız," dedim.
"Aynen öyle güzelliğim. Annenin yanında ol tamam mı?" dedi.
"Tamam," dedim sessiz sessiz ağlarken. Gözlerim Zümrüt Hanım'a kaydı, annesinin omzuna başına yaslamış tüm desteğini belki de sadece ondan alıyordu.
"Ben izin almaya çalışacağım yavrum ama zor görünüyor en geç hafta sonu oradayım ama," yine başımı salladım.
"Baran yolda, " dediğimde "biliyorum," dedi.
"Dedemlerle Sevda da çıktı yola. Sevda ilgilenecek!" dedikten sonra öfkeli nefesler alıp verdi.
"O piç yakalanana kadar ne sen ne Güneş tek başınıza hareket etmeyin olur mu güzelim?" dediğinde endişesini anladım.
"Tamam canım merak etme," dedim.
Gözlerim açılan ameliyathane kapısına kayarken "Yusuf kapatmam lazım şimdi," dedikten sonra telefonu kapatıp Evrim hocanın yanına koşturdum.
"Hocam," diyerek karşısında durdum.
"Ailen burada mı?" dediğinde başımı sallayıp arkama baktım. Herkesten önce Sefa abi ve Sema abla geldiler. Sefa abi elini uzatıp kendisini tanıttı. Ondan sonra Sema abla da kendisini tanıttı. Diğerleri de yanımıza geldiklerinde dönüp Zümrüt Hanım'a baktıktan sonra elini iki elimle tuttum.
"Oğlum nasıl doktor hanım?" diye sordu Zümrüt Hanım.
"Hastanın ameliyatı devam ediyor. Biraz daha uzayacak, beyninin sol lobunda aldığı darbelerden dolayı oluşan bir kanama mevcuttu. Bizi biraz zorladı ancak kanamayı durdurduk. Şimdi göğüs kafesindeki ve bacaklarındaki kırıklara müdahale edeceğiz, geçmiş olsun!" dedikten sonra bana son kez bakıp ameliyathaneye geri döndü.
"İyi," dedim Zümrüt Hanım'a dönerek.
"İyi," dediğimde başını salladı. Diğer elimi omzuna sardığımda başını omzuma yaslayıp tutmadığım elini belime sardı. Sefa abi, Evrim hocanın dediklerini tekrar sindirerek özet geçti.
"Sefa bizim hastaneye mi nakil etsek?" dedi Yağız Bey endişeyle.
"Hareket etmesi riskli olabilir Yağız, merak etme hem burada da en iyi şekilde tedavi göreceğinden eminim," dedi Sefa abi.
Doğu'nun ameliyatı üç saat kadar sürdü. O üç saatte Baran çoktan gelmiş Aslan'ı da alarak karakola gittiler. Dedemlerde gelmek üzereydiler. Her ne kadar gelmenize gerek yok deseler de çoktan havalimanına gitmişlerdi. Ameliyathanenin kapısı tekrar açıldığında bu sefer sadece Evrim hoca değil Uğur ve Selim hoca da çıkmıştı. Hepimiz ayaklanıp yanlarına gittiğimizde Uğur hoca bir adım öne çıktı.
"Öncelikle geçmiş olsun," dedikten sonra donuk gözlerini hepimizde gezdirdi.
"Hastamız ilk geldiğinde beyin kanaması geçiriyordu. Kanamayı durdurduk ancak tekrarlama riskine karşı hastayı kırk sekiz saat uyutacağız. Göğüs kafesinde ve bacaklarında çoklu kırıklar vardı. Onları onardık. Bacaklarına platin taktık. Genel durumu stabil ancak dediğim gibi kanamanın tekrarlama riskine karşın hastayı biz uyutacağız," dedikten sonra yanımızdan Selim hocayla birlikte ayrıldı.
"Doğu'yu yoğun bakıma alacağız. İki saat kadar sonra sadece bir kişi bir iki dakika kadar yanına girebilir," dedi Evrim hoca ve o da yanımızdan ayrıldı.
Burada beklememizin artık bir anlamı ve önemi olmadığından herkesi hastaneden çıkarıp bahçedeki kapalı kafeteryaya götürdüm. Üç dört masayı birleştirip oturduk. Yağız Bey ve Sefa abi yoğun bir telefon trafiği yaşıyordu. Emir, Güneş'in yanındaydı. Gözüm anneme takılınca Zümrüt Hanım'ın yanından kalkıp Haydar abinin yanına ilerledim.
"Eve mi geçseniz siz, annem fazla yorulmasa?" dedim.
"Ben de söyledim Filiz'e ama kalalım istedi. Zümrüt'e destek olmak istiyor," dediğinde omzumun üstünden onlara baktım. Yan yana oturmuşlardı. Annem de en az Sema abla kadar ilgileniyordu Zümrüt Hanım'la.
"Hava karardığında götürürüm merak etme," dediğinde başımı sallamakla yetindim.
Bir saat kadar kafeteryada oturduk. Yanlarında oturmadım, kafeteryanın dışında ufak ufak yağan karın altında bekledim. Simge'yle, Doruk'la ameliyat hakkında ayaküstü birkaç dakika konuşmam dışında kimseyle konuşmadım. Ara sıra dönüp Zümrüt Hanım ve Yağız Bey'e bakıyordum. Kenetlenen ellere, birbirine sarılan kollara dalıp gidiyordu gözlerim. O dalgınlığın arasında tek bir ses yükseliyordu zihnimde.
Sizi yine acı bir araya getirdi...
"Aden," yanıma gelen Doruk'la önüme dönüp ona baktım.
"Doğu'nun annesi yani annen. Senin de annen, Zümrüt Hanım yani," kelimeleri birbirine girince sustu.
"İlk başta karmaşık geliyor ama insan sonra alışıyor," dedim. Hem annemleri hem de Zümrüt Hanımları bir arada görünce şaşırıp kalmıştı.
"Annen beş dakika abinin yanına girebilir," dedi.
"Sağ ol," dedikten sonra onu arkamda bırakıp kafeteryaya girip Zümrüt Hanım'ın yanına ilerledim. Beni görünce hepsi birden hareketlendi.
Elimi ona uzattığımda tuttu "Doğu'ya gidelim mi?" dedim Zümrüt Hanım'a. Başını sallayıp ayaklandı. Beline kolumu sarıp ona destek oldum.
"Sizin gelmenize gerek yok, sadece biz," dediğimde tekrar oturdular sandalyelerine.
Hastaneye girip yoğun bakım katına çıktık. Yoğun bakımın ilk kapısını kimlik kartımla açıp dolapların olduğu kısma ilerledik. Önlük, başlık ve galoş çıkartıp giyinmesine yardım ettim. Son olarak yüzüne maskesini taktıktan sonra gülümsedim.
"İçerideki hemşireye Doğu Uyguroğlu demen yeterli o seni götürecektir yanına. Ben hemen burada seni bekliyorum," dedikten sonra yoğun bakım ünitesinin asıl kapısının ziline bastım. O içeriye girdiğinde daha önceden tanıştığım hemşire bana bakıp "isterseniz bankoda bekleyebilirsiniz," dediğinde rahat bir nefes alıp verdikten sonra teşekkür ederek içeri girdim.
Ben bankoya geçerken onlarda Doğu'nun yanına ilerlediler. Gözümü onlardan ayırmadım. Hemşire, Zümrüt Hanım'ı Doğu'nun yanında bırakıp geri geldi. Bankonun arka kısmındaki ilaç dolabından birkaç tane iğne ve hap alıp metal tepsiye bıraktı.
"Neden teksin?" diye sordum.
"Moladalar," dediğinde başımı salladım.
"Yardım lazım mı?" diye sorduğumda "teşekkür ederim ben hallederim," dedikten sonra diğer hastalarla ilgilenmeye başladı. Odağımı tekrar Zümrüt Hanım'a çevirdim. Doğu'nun elini tutmuş, omzunu seviyordu. Yüzündeki maskeden konuşup konuşmadığını anlayamıyordum.
Yanlarına gitmek için hareketlendiğimde hemşireyle göz göze geldim. Bana göz kırpıp işine devam ettiğinde koşar adımlarla yanlarına ilerledim. Yatağın ayak ucunda durup Doğu'ya baktım. Başı sarılıydı, oksijen maskesine bağlıydı. Zümrüt Hanım bana döndü.
"Bu kadar soğuk olması normal mi?" sesi maskeden dolayı daha da boğuk çıkıyordu.
"Normal, kan kaybetti ve burası normalin altında soğuk," ellerini Doğu'ya uzattı ama dokunmaya kıyamadı. Gözleriyle bedeninin her yanını izledi.
"Söylemeye çekiniyorum aslında ama," dediğinde gözlerinde söylemek istediğini anladım. Yusuf gibi aylarca komada kalmasından korkuyordu.
"Yusuf gibi olmayacak, sadece iki gün. İki gün sonra uyanacak," dediğimde "inşallah," dedi.
Yoğun bakımdan çıktığımızda kapının önünde Aslan ver Baran'ı gördük. Zümrüt Hanım Baran'ı görünce oğluna sıkıca sarılıp ağlamaya başladı. Ben de tıpış tıpış Aslan'a gittim. Kolları arasına girip ona sığındım.
"Ağlama anne," dedi Baran. Onunda ağlamamak için kendisini tuttuğu o kadar belliydi ki. Zümrüt Hanım'ın gözyaşlarını silip alnını öptü. Bize döndüklerinde "mavişim," dedi gülümseyerek. Kolunu kaldırdığında bu sefer ona sarıldım. Aslan bizden uzakta kalmak istememiş olacak ki hemen yanımıza gelip bir kolunu bana bir kolunu annesine sardı.
"Herkesi bize yolladık. Sadece amcamlar ve babam burada. Dedemlerde geldiğinden evi Filiz abla idare etsin dedim," dedi Aslan.
"İyi yapmışsın," dedi Zümrüt Hanım.
"Amcamlar oda ayarlayacaktı bir arayayım ona göre hareket edelim," dedi Baran.
Aslan telefonu çıkarıp babasını aradı bir dakika kadar konuştuktan sonra genel cerrahi polikliniğine geçip hasta odalarının bulunduğu kata çıktık. Koridorun sonundaki özel odaya ilerledik.
Odaya girdiğimizde Baran herkesle sarılıp annesini tekrar kolları arasına aldı. Onlar yatağa geçip otururken ben de daha fazla ayakta durmaya dayanamadığımdan Sema ablanın yanına oturdum.
"Nasıldı?" dedi Yağız Bey.
"Öylece yatıyordu, yüzünde maske olduğundan seçemedim ama gözleri çok morarmıştı," dedi Zümrüt Hanım titreyen sesiyle.
"Normal Zümrüt, zor bir ameliyat geçirdi..." dedi Sema abla olağan bir sesle. Normal değildi aslında, yani sadece ameliyat yüzünden o kadar morarması gerekmezdi. O morarmaların tek nedeni aldığı darbelerdi. Sema ablanın neden böyle dediğini anlıyordum. Dayaktan dolayı olduğunu bilmesindense ameliyat yüzünden sanması daha iyiydi.
Konuşmaları devam ederken başımı daha fazla dik tutamıyordum. Sürekli sağa doğru düşüp Sema ablanın omzuna çarpıyordu başım. Yine aynısın yaşarken Sema ablanın yanımdan kalktığını hissetsem de gözlerimi aralayamadım. Başımın altında sert bir yumuşaklık ve saçlarımda dolanan parmaklarla uykuya daha çok daldım.
"Yok tek gelmedim. Emir eşlik etti sağ olsun..." Simge'nin uzaktan gelen sesi zihnimde yankılanıp rüyama geçiş yaptığında uyandım.
"Bugün ailemin yanında olduğun onlara destek verdiğin için teşekkür ederim," dedi Baran. Gözlerimi zar zor araladığımda odada loş bir ışık vardı.
"Aden benim için çok değerli, onun için önemli olan benim içinde önemli haliyle... Yanında olmasam olmazdı," dedi Simge. Canım Simge diye geçirdim içimden. Kıymetini bir beş yılın ardından anladığım için kendime kızsam da onun gibi bir arkadaşım olduğu için çok şanslıydım.
Onca saatten sonra yüzümde gerçek bir tebessümle onları izlemeye başladım. Odada üçümüzden başka kimse yoktu. Ben ne ara yatırıldığımı bilmediğim yatakta onlarda en son oturduğum koltukta yan yana oturuyorlardı. Simge dümdüz bir şekilde önüne, yere bakarken Baran'ın gözleri Simge'nin üzerindeydi.
Yüzünde ufaktan bit tebessüm belirmeye başladığında Simge başını çevirip ona baktı. Baran hemen dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini ondan kaçırdı. Simge de anında bakışlarını yere eğdi tekrar. Aralarındaki sessizlik uzayıp gidince yeni uyanıyormuş gibi yapıp esnedim.
"Gençler," diyerek yataktan doğrulup oturdum. İkisi de sıçrayıp bana baktılar.
"Mavişim, uyandırdık mı?" diye sordu Baran.
"Yoo, kendiliğimden..." dedim. Hava zifiri karanlıktı.
"Saat kaç?" dediğimde Simge bileğindeki saate baktı.
"Gece iki," dedi. Sonra ayaklanıp koltuğun kenarındaki çantayla yanıma geldi.
"Sana kıyafet getirdik," dedi.
"Teşekkür ederim," dedim. Yataktan inip çantayı aldım.
"Herkes nerede?"
"Kimseyi uyku tutmayınca aşağı indiler, Emir de yanlarında..." dedi Baran.
Üstümü değiştirdikten sonra tekrar odaya döndüm. Baran ve Simge beni görünce ayaklandılar. Baran yanıma gelip kolunu omzuma sardı. "Bizde inelim aşağı bir şeyler ye," dediğinde itiraz etmedim. Kafeteryaya indiğimizde Emir'i görünce ona koştum.
"Günaydın bebeğim," dedi.
"İyi geceler," dedim ben de. Gözlerini devirip sırıttı.
Masaya geçip oturduğumuzda Zümrüt Hanım'a döndüm. Elinde karton bardakla dalıp gitmişti. Başımı Aslan'a çevirip "bir şey yedi mi?" diye sordum. Başını hayır anlamında salladı.
"Yemek yediniz mi?" diye bu sefer masaya sordum.
"Sadece annen yemedi tatlım bir de sen," dedi Sema abla.
"O zaman şimdi yeriz bizde," dedim. Zümrüt Hanım'ın elindeki soğumuş çayı alıp masaya bıraktığımda dalıp gittiği yerden geri geldi.
"Kızım, ne ara uyandın?" diye sordu.
"Oldu on dakika kadar, seninle yemek yemeye geldim..." dediğimde itiraz edecekken "sen yemezsen ben de yemem," dedim.
"Yeni çorba yapmışlar. Alıyorum iki kase," dedi Baran. Sonra Simge ve Emir'e dönüp "size de alayım mı?" diye sordu. İkisi de onayladığında Baran çorba almaya gitti.
"Doruk bu gece nöbetçiydi, Doğu'ya bakmış daha demin durumu stabil," dedi Simge. Bu iyi bir şeydi. Şimdilik komplikasyon yoktu.
Baran çorbaları getirdiğinde Zümrüt Hanım başlamadan başlamadım. O içmeden içmedim, Onun aldığı her kaşıkta ben de kaşıkladım çorbayı. İkimizin de midesi almasa da içtik o çorbayı. Baran Simge'yi eve bırakmak için yanımızdan ayrıldığında bizde odaya çıktık tekrardan. Zümrüt Hanım yatağa yattıktan sonra beni yanına çağırdı. Yanına uzanıp göğsüne sokuldum. Yağız Bey beyaz hastane battaniyesini üzerimize örttü.
"Uyu biraz," dedi Zümrüt Hanım'a. Yüzünü avuçlarının içine alıp alnını öptü. Yatağın yanındaki sandalyeye oturup elini Zümrüt Hanım'la birbirine tutunan ellerimizin üzerine yasladı.
Uyku tekrar bastırınca gözlerimi kapayıp uyumaya çalıştım. Zaman en hızlı uyurken geçtiğini düşündüğümden sürekli uyumak istiyordum. Saatler önce saçımda hissettiğim parmakları tekrar hissedince iyice mayıştım ve uykuya daldım.
Sabah kendiliğimden erkenden uyandığımda kimseyi uyandırmadan yavaş hareketlerle odadan çıkıp yoğun bakıma ilerledim. Yine kartımla girip önlük bone falan taktıktan sonra zile bastım. Şansıma kapıyı Doruk açtığında söyleyeceğim tüm cümleler uçup gitti.
"Aden," dedi Doruk.
"Doğu'ya geldim," dediğimde başını salladı. Beni içeri aldığında parmağıyla iki işareti yapınca başımı salladım.
Doğu'nun yattığı yere ilerleyip yatağın başında durdum. Gözlerim makinelerde dolanıp Doğu'nun yüzüne indi. Yan tarafa geçip çömelip elini tuttum. Zümrüt Hanım'ın dediği gibi soğuktu. Elinin üzerini sevip parmak uçlarımla dolandım teninde.
"İyileştiğin zaman sana çok kızacağım," dedim. Buruk bir tebessümle elini iki elimin arasında tutup çenemi yatağın kenarına yasladım.
"Sana tüm gerçek hislerimle abi dediğim anda ölümle burun buruna olduğun için sana çok kızacağım, beni bu kadar korkutmanın cezasını da çekeceksin tabi," dedikten sonra maskemin üzerinden elinin üzerini öptüm.
"Ama önce uyan tamam mı?" yüzüne baktım.
"Sadece bir gün daha izinlisin yarın akşam uyanacaksın. Birlikte yaşayamadığımız yılların acısını çıkartmamız lazım çünkü... Küçükken yaşamadığımız her şeyi yaşamak istiyorum. Bunu birbirimize borçluyuz abi... Birbirimize güzel hatıralar borçluyuz," dedim ve elini üzerini bir kez daha öpüp doğruldum.
"Uyan tamam mı seni bekliyoruz," dedim. Üzerindeki örtüyü biraz daha göğsüne çektikten sonra omzunu da öpüp yanından ayrıldım.
Biraz hava almak için bahçeye çıktığımda polikliniğinin önündeki bankta oturan Ahsen Hanım'ı gördüm. Yanına gidip oturduğumda göz ucuyla bana baktı. "Günaydın Ahsen Hanım, hava soğuk içeri neden geçmediniz?" dedim.
"Ben kimim biliyorsun değil mi?" diye sordu bir anlık yüksek çıkan sesiyle.
"Yani biyolojik ve teorik olarak evet biliyorum," dedim.
"Peki neden hâlâ bana hanım diye sesleniyorsun?" dediğinde sırıttım.
"Size anneanne dememi istemiyorsunuz diye düşünüyorum, yani ilk karşılaşmamızda bana tavrınız gayet netti..." dediğimde bozuldu. Burnunun ucuna düşen gözlüğünü işaret parmağıyla iteledi.
"Aynı annen gibisin, aynı inat aynı vakur dik başlılık, aynı unutamamazlık..." dedi şikayet edercesine.
"Çok sevdiğiniz damadınıza mı benzememi isterdiniz?" dediğimde gülecek gibi oldu.
"Bence ben biraz size de benziyorum," dönüp şöyle bir baktı bana.
"Sen benzesen benzesen o Karadeniz kadınına benzersin," dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Babaannemlerle birbirilerinden hiç haz etmiyorlardı.
"Gözlerimizin mavisi aynı, çillerimiz, hatta çene çizgimizin üzerindeki pek belli olmayan benlerimiz bile aynı. Karakter olarak babaanneme benziyorum ama tip olarak ana kız size benzemişiz," dediğimde tekrar baktı bana.
"Sizin de ayağınızın üzerinde iki tane beniniz var mı?" nefes alıp verdi. Gözlerini kalabalıklaşan hastane girişine çevirdi.
"Bana adımla hitap etme, ben senin anneannenim ona göre davran..." gülüp başımı salladım. Uzatmama gerek yoktu, o istiyorsa elbette ona anneanne derdim!
"Tamam... Seni kızının yanına çıkarayım mı anneanne?" dediğimde memnun bakışlarla yüzüme baktı.
"Çıkar bakalım," dediğinde kalkıp elimi uzattım. Elimi tutup kalktıktan sonra koluma girdi. Birlikte odaya çıktığımızda bizi kol kola görenler şaşırsa da kimseden ses çıkmadı. Ahsen Hanım'ı... Anneannemi kızının yanına oturttuktan sonra babaannem ve dedelerimin yanına gittim hepsiyle sarılıp hasret giderdim. Yanlarında çok az durup Sema abla ve Sefa abiyle birlikte odadan ayrıldım. Onlar evlerine geçerken ben de staj için acil servise indim.
Evrim hoca tüm gün hiçbir iş yapmama izin vermedi. Sekiz saat boyunca sadece bankoda oturup kayıt işlemleriyle ilgilendim ama onu bile adam akıllı yapamadım. Akşam olduğunda odaya tekrar çıktım. Herkes buradayken izin isteyip banyoya girdim ve kısa bir duş alıp çıktım. Odaya geçtiğimde Kerem ve Güneş'i gördüm. Güneş'le göz göze geldiğimizde başımla Kerem'i işaret ettim.
"Tutamadım," dediğinde Kerem başını kaldırıp bana baktı. Kollarımı açtığımda annesinin yanından kalkıp yanıma geldi. Onu kollarımın arasına alıp saçlarını karıştırıp sevdim. Başını öptükten sonra geri çekildim.
"Annemin yanında olmak istedim," dediğinde tekrar başını öpüp sarıldım.
"Sıhhatler olsun yavrucuğum," diyen Kiraz babaanneme çevirdim başımı.
"Sağ ol babaannem," Kerem tekrar annesinin yanına geçtiğinde Yavuz dedemin oturduğu koltuğa ilerleyip kenarına ilişip oturdum.
"Perişan oldunuz burada inat etmeseniz de eve geçseniz, Doğu odaya çıktığında zaten hep burada olacaksınız en azından erkenden yormayın kendinizi," dedim dedemlere bakarak.
"Ayağımız gitmiyor kızım, dün gece gözüme uyku giremedi. Burada olmazsak içimiz rahat etmez," dedi Yavuz dedem.
"Olmaz ama! Babaannem Doğu uyanır uyanmaz yemekte yemek diye söylenmeye başlar. Bence gidip hazırlık yapmalısınız, eh dedelerimde sizsiz duramayacağına göre!" dediğimde Meryem babaannem başını salladı.
"Doğru söylüyor benim kuzum, yarın geliriz yine kalkın haydi..." dediğinde rahat bir nefes verdim. Bu yaşlarında burada olmaları canımı sıkıyordu.
Herkes gittiğinde biz bize kaldık. Aslan ve Baran sürekli karakola gidip geliyorlardı. Sevda da sağ olsun gelmişti ve her şeyle ilgileniyordu. Zümrüt Hanım yatakta uyuklarken Yağız Bey sandalyeyi yatağın dibine çekip oturmuştu. Bizde koltukta yan yana oturuyorduk. Başım Baran'ın omzundaydı.
"Baran telefonun titriyor," dedi Aslan. Baran yanımdan kalkıp pencere kenarındaki telefonunu aldı. Ekrana bakar bakmaz kaşları çatıldığında arayanın Bennu olduğunu anladım. Aramayı reddedip telefonunu cebine attı. Yanımıza geri döndüğünde odaya Emir ve Simge girdi.
"Yemek aldık," dediler aynı anda.
"Eyvallah," diyerek kalkıp yanlarına gitti Aslan.
"Bu arada Doğu'ya uğradım. Durumu iyiye gidiyor, kanamanın tekrarlama riski bayağı azalmış anladığım kadarıyla, hocalar konuşurken kulak misafiri oldum," dedi Simge.
"Çok şükür," dedik hep bir ağızdan. Aslan Simge'nin elindeki paketleri alıp yanıma geldiği sırada onunda telefonu çalmaya başladı.
"Efendim Sevda," dedikten sonra karşı tarafı dinledi.
"Cidden mi?" dedi. Hepimizin odağı ona döndü.
"Çok şükür, tamam tamam. Sağ ol Sevda..." dedikten sonra telefonu kapattı.
"Aslan," dedi Zümrüt Hanım yattığı yerden doğrularak.
"Yakalanmış o it!" dedi nefretle.
"Çok şükür," dedi Yağız Bey heyecanla ayaklanıp. Yakalanmayıp cezasını çekmeyecek diye korkmuştum.
"Bennu'nun neden yana yakıla aradığı anlaşıldı," dediğimde Baran başını refleksle Simge'ye çevirdi. İçimden sövüp alt dudağımı ısırdım. Baran'a bakıp sessizce "özür dilerim," dedim. Yanıma gelip çenemi sevdikten sonra Aslan'a baktı.
"Çıkalım mı abi?" dedi. Yağız Bey ve Emir de onlarla çıktığında odada Simge'yle ve Zümrüt Hanım kaldık.
"Eh biz yiyelim yemeğimizi," dedim. Poşetteki köfte ekmeklerden bir tanesini alıp Zümrüt Hanım'a uzattım. Alması için suratına baktığımda nefesini gürültüyle bırakıp ekmeği elimden aldı. Simge'ye ve kendime de çıkardıktan sonra yatağın yanındaki sandalyeye oturdum.
"Kumralım, güzelim sustun kaldın?" dedim salaklığıma doyamayarak. Simge başını kaldırıp bize baktı.
"Yorucu bir gündü," dedi. Yorgunluktan değil de Bennu'nun adını duymaktan böyle olduğunu hissediyordum nedense.
Köfte ekmeğimi yerken Simge'nin uzattığı ayranları aldım. Bir tanesini Zümrüt Hanım'a verdiğim sırada onunda dikkatli bakışlarla Simge'yi izlediğini fark ettim. Üzerindeki bakışlarımı fark etmiş olacak ki başını bana çevirdi.
"Afiyet olsun anneciğim," dediğinde "sana da," dedim.
"Güzel kız değil mi?" dedim sessizce. Göz ucuyla sessiz sessiz yemeğini yiyen Simge'ye baktı.
"Maşallah, çok güzel," dediğinde gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Huyu da güzel," dediğimde gülmemek için kendisini tuttu.
"Aden," dedi. Kızar gibi olsa da benimle aynı düşünceleri paylaştığını gözlerinden anlıyordum.
Yemeklerimizi yedikten sonra Zümrüt Hanım uyudu. Simge eve gitmek istemeyip yanımızda kalmak istedi. İkimize kahve alıp yanına gittim. Üzerinde hala staj kıyafetlerinin olduğunu fark edince benim için hazırladığı çantandan ona alt üst çıkardım.
"Sağ ol," dedi ona uzattıklarımı alıp odanın banyosuna geçerken.
Yanıma geri geldiğinde bacaklarını toplayarak oturdu ve başını koltuğun kenarına yasladı. Ben de onun gibi oturup başımı yasladım. Yüzü hâlâ düşüktü. Burnunun ucunu parmak ucumla dürttüm.
"Onlar ayrılalı aylar oldu Simge," hafif dolmuş gözleriyle bana baktı.
"Aden," dedi. Burnunu çekip elini başının altına yasladı.
"Ayrılmaları birbirilerini sevmelerine engel değil ki," dediğinde gülümsedim. Ya ne dediğinin farkında değildi ya da benimle artık paylaşmak istiyordu bir şeyleri.
"Baran ilk zamanlarımızda bana bayağı sert davranmıştı. Sertten öte bayağı kötüydü... Söz konusu kardeşleri olduğunda karşısında kimin olduğunun bir önemi yokmuş onun için. Beni; Güneş'i üzecek, huzurlarını kaçırabilecek bir tehdit olarak görmüştü. O zamanlar ona o kadar gıcıktım ki. Ucundan nefret bile etmiştim ondan! Sebepler ve sonuçlar aslında. Ve elbette bu ikisinin karakteri oluşturma karması... Sonra Baran'ın önceliğinin onun için en değerli şeyin gerçekten kardeşleri olduğunu anladım..." iç çekip camdan dışarı baktım.
"Baran, Bennu'dan Pars yüzünden değil Bennu'nun bana karşı olan davranışlarından dolayı ayrıldı Simge," ona döndüğümde kaşları hafif çatıktı.
"Aslına bakarsan ben de bir sebep değilim," dedi iç çekerek.
"Nasıl yani?" diye sordu.
"Sevginin ne olduğunu biliyorum Simge, aşkın ne olduğunu öğrendim. Baran'ı da tanıyorum artık. Eğer Baran'ın Bennu'ya olan sevgisi büyük olsaydı ya da Bennu onun için aşkın karşılığı olsaydı her şeye rağmen ondan ayrılmazdı. Evet ben de bu durumda etkili oldum ama asıl sebebin bu olduğunu düşünüyorum. Baran önceden bir şeylerin farkına varmıştı ve taciz olayı da tuzu biberi oldu bence," dedim.
"Umutlanmak istemiyorum," dedi sessizce.
"Evet sürekli mesajlaşıp telefonlaşıyoruz ama bu onun için gerçekten de arkadaşça olabilir. Kaldı ki uzak mesafe ilişkisi yaşamak istemiyorum... Hem Amerika'ya gitmeyi düşünüyorken ona haksızlık etmekte istemem," burnuna bir fiske daha vurup iç çektim.
"Zamana bırakın o zaman. Sonuçta arkanızdan atlı kovalamıyor," dediğimde güldü.
"Sizin kovalıyor muydu?" dediğinde dudak büktüm.
"Bazen kızıyorum kendime. Keşke bizimde flört dönemimiz olsaydı, hemen bodoslama dalmasaydık olaya diye ama ilk gördüğüm an tav olmuştum adama zaten!" dediğimde güldük.
"Maşallah maşallah," dedi Simge.
Geceyi uyumadan geçirdik. Sabaha karşı Aslanlar geri geldiğinde ne olduğunu sorduk. Pars ifade vermiyordu. Avukat bulana kadar susma hakkını kullanacaktı. İt itliğinden vazgeçmiyordu işte! Güneş doğup mesai saati başladığında bu sefer hep birlikte yoğun bakıma ilerledik. Selim hoca geldiğinde benimle Simge'ye bakıp başıyla onu takip etmemizi istedi. Doğu'nun yanına girdiğimizde hemşireye uyuması için verdikleri ilacı vermemelerini söyledi. Rutin kontrolünü bize yaptırdıktan sonra bana döndü.
"Akşama doğru uyanmasını bekliyoruz," dediğinde başımı salladım.
"Kalıcı bir hasar, algı sorunu ve diğer çeşitli sorunların cevabını ancak uyandığında alabiliriz," dedi.
Selim hocanın söylediği her şeyi diğerlerine ilettikten sonra Simge'yle acil servise indik. Tüm gün boyunca gözüm sürekli saatteydi. Uyandığı an haberini alacaktık ve o haber için sabırsızlandıkça sabırsızlanıyordum.
"Aden, bir bakar mısın?" diye seslenen Simge'yle bankodan kalkıp sarı alana ilerledim. Bulunduğu perdeli bölüme ilerleyip yanına girdim.
"Küçük hanım beni pek sevmedi sanırım, onu iyileştirmeme izin vermeyince ben de cennet bahçemizin hurisini çağırayım dedim," dediğinde sedyede yatan çocuğa kaydı gözlerim. yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğuydu. Bembeyazdı. Uzun saçları, kirpikleri, teni... Çok güzeldi. Güzelliğini bozan tek şey sol alnındaki kurumuş kan izleriydi.
"Birde ben deneyeyim," dedim. Simge'nin yerine geçip yatağın kenarına oturdum. Başında annesi duruyordu, kadına bakıp gülümseyerek baş selamı verdim.
"Merhaba," dedim kız çoğuna. Mor rengindeki gözlerini bana çevirdi. Zor gördüğünü titreyen irislerinden hemen anladım. Yüzüne eğilip beni seçebilmesini sağladım.
"Annesi gözlüğümüz yok mu?" dediğimde gözleri doldu.
"Ne yazık ki şu anlık yok," dedi kadın. Ağlamamak için kendisini zor tuttuğu belli oluyordu. Gözlerim elindeki kırık gözlüğe değince kaşlarım çatıldı.
"Olsun, görmemize gerek yok. Bazen hissetmek daha değerli," parmaklarımın sırtıyla küçük yüzünü okşadım kızın.
"Benim adım Aden, izninle ben de senin adını öğrenebilir miyim?" dediğimde başını sağa sola sallayıp geriye doğru attı.
"Peki... O zaman ben sana bir isim vereyim," deyip düşünür gibi yaptım.
"Bu kadar güzel olan ve meleklere benzeyen bir kızın adı bence Peri olmalı, ne dersin annesi bence artık bu güzelliğe Peri diyelim..." mor gözler tekrar bana kaydı, sonra annesinin olduğu tarafa bakmak için başını hafifçe oynattı.
"Masallardaki Peri mi anne?" diye sordu.
"Evet anneciğim," dedi kadın.
"Ama periler güzel olur anne, benim gibi öcü olmazlar ki," dediğinde içim gitti. Kadıncağız derin derin nefesler alıp verdi. Hemen yanımda durup kızının güzel yüzünü avuçladı.
"Sen öcü değilsin anneciğim, doktor ablanın dediği gibi çok güzel bir perisin..." küçük dudakları bükülüp içli içli nefes alıp verdi.
"Ama sınıf arkadaşlarım bana hep öcü diyor, beyazım ya hayaletlere benziyor muşum ben! Hem öğretmenimi konuşurken duydum benim gibi çocuğu olsun istemezmiş," dedi.
"La havle!" diye nefeslendi hemen arkamdaki Simge. O sesli ifade etse de ben de annesi de sessizliğe büründük. Albino olduğu için dışlanması ve bunu öğretmeninin de desteklemesi korkunç bir şeydi. Yavrucak dışlanmayı, sevilmemeyi daha bu yaşta tecrübe ediyordu.
"Halt etmiş onlar," dedim birden yüksek çıkarak.
"Annesi siz Peri'ye onun ne denli özel olduğunu anlatmadınız mı?" dediğimde kadın kızındaki bakışlarını bana çevirdi.
"Anlattık, farkındalığının farkında..." dediğinde "cık ondan bahsetmiyorum," dedim. Küçük kızı kucağıma aniden çekip oturtturdum.
"Şimdi seninle biraz konuşalım Peri Hanım, olur mu?" dediğimde başını salladı.
"Neden beyaz olduğunu biliyor musun?" diye sordum.
"Evet, albino olduğum için..." dedi.
"Peki albinonun ne olduğunu biliyor musun?" diye sorduğumda annesine baktı.
"A aaa, annesi Peri neden böyle bembeyaz olduğunu bilmiyor mu?" dedim abartılı bir sesle.
"Biraz daha büyümesini bekledik," dedi kadıncağız. Ona göz kırpıp adını hâlâ bilemediğim Peri'ye baktım.
"Şimdi sana şöyle anlatayım Periciğim, bizim bedenlerimizde çok fazla ama çok fazla hücre var. Bu hücreler bizim bir nevi yaşamımızı sağlıyor," dediğimde başını salladı ve "anladım," dedi.
"Aferin sana," deyip saçlarını sevdim.
"İşte o hücreler bizim bedenlerimizde çok renkliyken senin ve senin gibi arkadaşlarının bedeninde sadece beyaz renkte kalmak istiyorlar," dediğimde dudaklarını büktü.
"Ama neden?" diye sorduğunda bir an duraksadım. Simge'ye baktığımda başını sallayıp düşündü.
"Çünkü çok temizler, "dedi birden.
"Evet, evet..." dedim ben de onu bozmadan.
"Senin hücrelerin bizim hücrelerimizden çok daha titiz olduğu için sürekli kendilerini temizliyorlar bu nedenle senin tenin böyle pamuk gibi bembeyaz tertemiz," dedim. Allah'ım sen affet!
"Annemde çok temiz o neden beyaz değil?" diye sordu merakla.
"Çünkü sen daha özelsin, daha kıymetlisin anneciğim. Hücrelerin bu kızın güzelliğini ancak onu pamuk gibi yaparsak koruyabiliriz diye düşünmüşler ki sen de böyle pamuk gibisin," dedi annesi.
"Beni sevdikleri için yani?" dediğinde hepimiz başımızı sallayıp "evet," dedik. Benim için Peri olan küçük kız dudaklarını büküp annesine baktı.
"Anne o zaman ben gerçekten peri gibi miyim?" diye sordu bu sefer.
"Evet bebeğim, hatta perilerden bile daha güzelsin," dedi annesi.
"O zaman adım neden Peri değil de Yıldız?" diye sorduğunda kıkırdadım. Annesi yine ne diyeceğini kestiremezken Simge kurtaracı hamleyi yaptı.
"Yıldızlar gibi parladığın için koymuşlar bence," dedi Simge. Yıldız'ın aldığı iltifat hoşuna gitmiş olacak ki dudaklarını elleriyle örterek kıkırdadı.
"Yıldız Hanım izninizle sizi tedavi edebilir miyiz?" dediğimde başını salladı.
Simge'yle birlikte Yıldız'la ilgilendik. Başındaki küçük açılmaya pansuman yapıp ağrısı olmasın diye ağrı kesici iğne yaptım.
"Yıldız sana bir sır vereyim mi?" diye sorduğum da başını salladı.
"Eğer günün birinde anne olursam ben de böyle bembeyaz, pamuk gibi bir perim olsun isterim," utandı. Ellerini yine dudaklarına kapatıp güldü. Beyaz saçlarını sevip göz kırptım. İşimiz bittiğinde geçmiş olsun dileyip yanlarından ayrıldık. Bankoya geri döndüğümüzde Simge çoktan söylenmeye başlamıştı.
"Sınıf sınıf değil düşman hattı gibi. Nasıl becerdiler acaba kızın başını yarmayı?" dedi.
"Mr istedin değil mi?" dediğimde başını salladı.
"Sırası gelince hemşireler götürecek," dedikten sonra tekrar hırsla söylendi.
"O öğretmende nasıl öğretmenmiş! Yok arkadaş yok yani önüne geleni meslek sahibi yapmayacaksın. Elverişli mi değil mi bir ölçtür yani. Böyle mesleğinin hakkını vermeyenleri görünce çıldırıyorum. Her dalda varlar birde! Eee, eğitim çöktü arkadaşım yok sistem yok her taraf plaza üniversitelerle dolu!" haklıydı. Bana, oldukça politik gelen konuşmasından sonra sırıttım.
"Kız Simge seni cumhurbaşkanı yapmamız yok mu be!" dediğimde beni bir an ciddiye alıp iri iri açılan gözleriyle bana baktı.
"Yazıklar olsun sana be. Beni çakallar sofrasına hiç düşünmeden fırlatıp attın resmen! Biliyordum ama ben içindeki Ferhunde'yi bir gün çıkaracağını biliyordum!" dediğinde kendimi tutamadan kahkaha attım. Nerede olduğumu fark edince anında sustum.
"Ulan abim yukarıda canıyla uğraşıyor beni soktuğun şu hallere bak," dediğimde kıkırdadı.
"Abin hepimize taş çıkarır merak etme!" dedi. Birbirimize sataşmaya devam ederken bize doğru gelen Doruk'u gördüm. Yüzündeki geniş tebessümüyle yanımıza gelip direkt bana baktı.
"Müjdeni isterim," dediğinde yaslandığım bankodan doğruldum.
"Uyandı mı?" dedim heyecanla.
"Çoktan, hocalar başında. Saatten dolayı bu geceyi de yoğun bakımda geçirir ama yarın sabah odaya ancak alırlar," dediğinde hızlıca başımı sallayıp "beni idare edersiniz," dedikten sonra yoğun bakıma koşarak gittim. Kapının önünde Selim hocayla karşılaştığımızda nefes nefese durdum.
"Kuşların bu kadar hızlı olduğunu bilmiyordum," dediğinde sırıtmamaya çalıştım.
"Ben rica etmiştim hocam," dedim her ihtimale karşı. Doruk ya da diğerlerinin benim yüzünden olumsuz etkilenmelerini istemezdim.
"Abin uyandı, herhangi bir hasarı yok... Platinler ilk zamanlar zorlar ama alışacak mecburen. Yanında bir kişiyle girebilirsin, yarın sabah mesai saatinde servise alınacak," dediğinde hızlı hızlı başımı salladım.
"O zaman," dedim bir an ne yapacağıma karar veremeyip.
"O zaman git ve ailene bu güzel haberi ver," dedi Selim hoca.
"Doğru, önce onlara haber vermem lazım. Sonra annemle görmeye geliriz, sağ olun hocam..." dedim ve çıktığım merdivenleri tekrar koşarak inmeye başladım. O an Selim hocaya arkamı dönüp gittiğimin farkında bile değildim. Genel cerrahi polikliniğine geçip odaya çıktığımda bu sefer herkes ama herkes odadaydı.
"Ya arkadaş burası devlet hastanesi siz nasıl hepiniz burada durabiliyorsunuz?" dedim birden.
"Unuttun mu abim biz zenginiz," dedi Aslan. Tam da tahmin ettiğim gibiydi yani.
"Rüşvet bir suçtur," dediğimde Baran araya kaynak yaptı.
"Rüşvet değil, rica bebeğim..." dediğinde gözlerimi devirdim. Birbirlerine arka çıkan tam boyları yenmek çok ama çok zordu.
"Neyse ki ben de rica işlemiyor," dedim gülerek.
"O ne demek?" diye sordu Aslan.
"Şu demek tatlım, daha yeni uyanan Doğucuğum abiciğimin yanına kimi istersem onu götüreceğim demek," dediğimde odada bir anda uğultular yükseldi.
"Aden ciddi misin kızım," dedi Zümrüt Hanım. Göz göze geldiğimizde dakikalar önce ondan annem diye bahsettiğimi fark ettim.
"Ciddiyim, uyandı..." dedim.
Odada aniden yaşanan coşku kaosunda kimlerle sarıldım, kimler bana sarıldı fark edemedim bile. Herkesten bir ses yükseliyordu.
"Yarın sabah odaya alacaklar, şimdilik sadece..." dedim ve Zümrüt Hanım'ın elini tuttum.
"Ohh sürekli bir anneye kıyak maşallah," dedi Aslan. Bu dediğine gülüp "anne o, onun hakkı," dedim.
Zümrüt Hanım'la Doğu'nun yanına gittiğimizde ikimizin de heyecandan elleri titriyordu. Sonunda birbirimizi hazırladığımızda yoğun bakıma girdik. Ellerimizi birbirimizden güç almak için sıkı sıkı tuttuk. Doğu'nun yattığı kısma geldiğimizde nefesimizi tuttuk aynı anda.
Gözleri açıktı, yüzündeki maske yerli yerindeydi. Ben sağına Zümrüt Hanım sağına ben soluna geçtiğimde Doğu bizi fark etti. Gözleri anında yaşarırken ikimizde aynı anda eğilip omzundan öptük.
"Çok şükür anneciğim, çok şükür oğlum..." dedi Zümrüt Hanım. Doğu gözlerini annesine çevirdikten sonra peş peşe yutkundu.
"Zorlama kendini," dedim hemen. Gözleri bu sefer bana döndüğünde gülümsedim.
"Sabah odaya alacağız seni, o zaman maskeler çıkacak rahat konuşursun..." gözlerini kırptığında omzunu öptüm yine.
"Güzel oğlum benim," Zümrüt Hanım parmaklarının sırtıyla sevdi Doğu'nun tenini.
"Geçti bebeğim," dedi, Doğu'nun şakaklarına süzülen yaşlarını silip "geçti annem," dedi.
Ertesi sabah erken saatlerde Doğu'yu odaya taşıdılar. Selim ve Evrim hoca karşılaştığı kalabalıktan hiç hoşlanmadıklarından hemen odayı boşalttırıp sadece iki kişiye iizn verdiler. Neyse ki stajyer doktor kimliğim bir işe yarıyordu. Doğu odaya yerleşirken ben de koridorda Yusuf'la konuşuyordum.
"Odaya aldık şimdi. İyi şükürler olsun," dediğimde rahat bir nefes aldı Yusuf.
"Çok şükür yavrum. Yarın sabah geleceğim ben de. Bir isteğin var mı buradan?" diye sorduğunda "yok aşkım," dedim. Esneyerek koltuğa oturup ensemi ovaladım.
"Dikkat et kendine, dinlen tamam mı?" dediğinde gülümsedim.
"Tamam canım dikkatli gel sen de. Sabah görüşürüz," dedim. Telefonu kapattıktan sonra hastane koridorunda gözlerimi gezdirdim. Yorgunlukla iç çekip oturduğum yerden kalkıp odaya ilerledim.
Zümrüt Hanım'ın Doğu'ya "şimdilik sadece sıvı beslenme anneciğim," dediğini duydum kapı girişinden.
"Bari bir poğaça falan," dedi Doğu kısık çıkan
sesiyle.
"Olmaz oğlum, hem Aden görürse hepimizi haşlar," dedi Yağız Bey bu sefer. İçeri girip yanlarına ilerledim. Doğu'ya gidip yanağından öptüm.
"Bir hafta kadar sabretmelisin, ondan sonra söz istediğin ilk şeyi yapacağım sana," dediğimde "bana böyle gelin işte, "dedi. Sağında ben solunda annesi onunla fazla ilgilenmemizin şımarıklığını yaşıyordu şu anda eminim.
"Rahat mısın abim?" diye sordu Aslan.
"Rahatım, bir yanımda annem bir yanımda mavişim. Benden rahatı yok şu anda," dedikten sonra çok konuştuğundan öksürdü. Elimi göğsünde gezdirip rahatlasın diye ovaladım.
"Mavişim ne zaman çıkacağım ben?" dedi nazlanan bir tavırla.
"İki gün sonra genel kontrol yapılacak. Ondan sonra doktorlar ne derse," dediğimde dudak büktü.
"Sıkılırım ama," dediğinde Aslan yanımıza gelip Doğu'nun sargılı başına küçücük bir buse kondurdu.
"Doktorların izin verirse laptop getiririm. Film izler oyun oynarız," dediğinde bu dediğine pek ihtimal vermedim. Şiddetli baş ağrılarına neden olabilirdi.
"Sen sadece uyumaya bak Doğucuğum, ekstra şeyler yorar ve ağrı yapar." deyip kalktım yanından.
"Benim acile inmem lazım, bir saate buradayım ama," deyip yanağından tekrar öpüp diğerleriyle de vedalaşıp odadan çıktım. Asansörü çağırıp beklemeye başladım. Telefonuma bakarken yanıma "selam," diyerek Doruk geldi.
"Selam," diyerek döndüm ona.
"Nasılsın?" dediğinde omuz silkip "yorgun," dedim.
"Normal yorucu bir haftaydı senin için," dediğinde başımı salladım. Bu bir haftada aramızdaki ilişki ilerledi. Sağ olsun bana en az Simge kadar destek olmuş Doğu'yla hocalarımızın izin verdiği ölçüde çok ilgilenmişti.
"Öyle, sağ ol Doruk..." dediğimde gülümsedi.
"Vazifem," dedi. Asansörün geldiğini haber veren sesle o yöne döndüm. Açılan kapıdan Baran ve anneannem çıktı.
"Abim," diyerek yanıma gelip beni sarmaladı Baran. Ben de beline sarılıp karşılık verdim.
"Hoş geldiniz," dedim geri çekilirken. Anneanneme de sarılıp geri çekilip kolumu omzuna sardım.
"Hoş bulduk," dedi Baran. Gözleri Doruk'u baştan sona süzüp bana geri döndü.
"Herkes odada," dediğimde başını salladı.
"Sen?" dediğinde "acile ineceğim," diyerek cevapladım onu.
Biz asansöre geçerken onlarda odaya ilerlediler. Acile indiğimde işime odaklandım. Birkaç tane evrak doldurup yeni gelen hastalarla ilgilendim. Akşam paydos saatimde de direkt Doğu'nun yanına çıktım. Odada sadece Baran ve Aslan vardı, Doğu uyuyordu.
"Neden ikiniz buradasınız?" dedim sessizce. Özel hastanelerde bu durumda sorun olmuyordu ancak devlet hastanelerinde refakatçi sayısı özel durumlar dışında bir kişiyle sınırlıydı.
"Doktora sorduk, kalabilirsiniz dedi," diyerek açıklama yaptı Aslan. Belki de doktorlar yarı özel oda olduğu için sorun etmemişlerdi. Bu durumun üzerin fazla durmadım.
"İyi bakalım," dedikten sonra önce Doğu'ya ilerledim. İyi görünüyordu, saate baktığımda ilaçlarını çoktan almış olması gerekiyordu.
"İlaçlarını aldı mı?" diye sordum.
"Aldı, ondan sonra uyudu zaten." dedi Baran.
Sırt çantamı çıkarıp dolabın yan tarafına monteli askılığa astım. Onlara ilerleyip önlerinde durup "yer açın," dediğimde iki kişilik koltukta kenara kaydılar. Açılan yere oturup başımı Aslan'ın göğsüne yasladıktan sonra terliklerimi çıkarıp ayaklarımı Baran'ın bacaklarına yasladım.
Baran sol ayağımı tutup burnuna yaklaştırıp kokladım ve "leş gibi," deyip güldükten sonra kucağına geri bıraktı. Tüm gün hava alan terliklerin içinde ayaklarımın kokması biraz zordu ama ben her ihtimale karşı odaya çıkmadan önce ayaklarımı yıkayıp çoraplarımı değiştirmiştim zaten. Yani benim canım orta boy abim aklınca şakalaşıyordu benimle.
"Kurban ol sen bana," dediğimde sırıttı.
"Oluruz abim, ayıpsın!" dedi. Göz kırpıp baş parmağımı onayladığımı ifade ederek kaldırdım. Esneyip gerindikten sonra "çok yoruldum," diye söylendim.
"İki gün rahatsın," dedi Aslan. Şefkatle saçlarımı sevip çenesini başıma yasladı. Mayıştıkça gözlerim kapanıyordu.
"Pars'tan ne haber?" diye sorduğumda Aslan'ın göğsü kasıldı.
"Gözaltında it hâlâ, avukat arıyorlar," dedi Baran.
"Bu sefer kurtuluşu yok değil mi? Adam öldürmeye kast bu." dediğimde bana baktı Baran.
"Yok, olmadığından çırpınıp duruyorlar zaten," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Bennu mu?" dediğimde ofladı. Kadın her fırsatta Baran'ı arıyordu.
"Görüşmek istedi, reddedince de çıldırdı!" dediğinde biraz doğruldum ama sırtımı Aslan'ın göğsünden çekmedim.
"Çıldırdı mı? Kardeşi önce beni taciz etsin, sonra Doğu'yu öldürmek istesin ama çıldıran Bennu olsun aman ne ala!" diye yükseldim aniden. Sesimin çok çıktığını fark edince Doğu'ya döndüm. Neyse ki uyuyordu.
"Peki nasıl olmuş olay?" diye sordum.
"Tüm gün takip ettirmiş bizi pislik, Doğu erken ve tek çıkınca işten peşine takılmış. Hastaneye iki sokak uzaklıktaki ara cadde var ya orada önüne kırmışlar arabayı. Küçük bir kaza yapmış Doğu. İt oğlu itler çocuğun kalkıp kendini savunmasına bile fırsat vermeden yedi kişi bir olup sopalarla dalmışlar... " dedi Aslan. Nefreti, öfkesi, kini sesine yansımıştı.
" Çok ucuz yırttı," dedim titreyen sesimle.
"serbest bırakmazlar değil mi bu sefer Baran?" dedim telaşla.
"Sakin ol abim, gerekli konuşmayı da işlemleri de yaptım ben. Kurtuluşu yok o pisliğin bu sefer. Merak etme," dedi Baran.
"İnşallah," dedikten sonra esneyerek doğruldum.
"Ben eve geçer buralar size emanet," dediğimde Aslan ayaklandı.
"Bırakayım seni," dediğinde itiraz etmedim.
Ertesi sabah uyandığımda bir an nerede olduğuma inanamadım. En son Aslan'ın arabasında uykuya daldığımı hatırlıyordum. Esneyerek doğrulup oturduğum yerde gerindim. Yataktan kalkıp odadan çıktım. Lavabonun kapalı kapısına vurup ses gelmesini bekledim, gelmeyince içeri girdim. Rutin işlerimi halledip lavabodan çıktım. Odama geri dönüp üzerimi değiştirip yatağımı toparladıktan sonra salona geçtim.
Annem bir yandan örgü yağıyor bir yandan televizyon izliyordu. Beni fark ettiğinde elindeki örgüyü kenara bırakıp ayaklandı. "Günaydın annecim, aç mısın?" dedi mutfağa gitmek için adımlarken.
"Günaydın, sen otur ben yerim bir şeyler," dediğimde "yorgunsun annem dinlen sen, tost ister misin?" dediğinde üstelemedim. Koltuğa geçip uzandım.
"Vallahi birazda salça koyarsan içine tadından yenmez," dediğimde güldü.
"Tamamdır anneciğim," dedi ve salondan çıktı. Koltukta yayılıp televizyonda dönen saçma programa bakındım. Ne saçma iş yapıyorlar diye iç geçirmeden edemedim.
"Aden, telefonun çalıyor annecim," annemin bağırmasıyla koltuktan kalkıp odama ilerledim. Çalan telefonumu alıp yatağa oturdum.
"Canım," diyerek açtım telefonu.
"Yavrum, günaydın..." dediğinde yeni uyandığımı anladığını fark edince güldüm.
"Tünaydın sevgilim. Geldin mi?" diye sordum.
"Geldim yavrum, hastaneye geçeceğim şimdi. Akşam amcamlara geçmeden size uğrarım," dediğinde saate baktım.
"Tamam aşkım selam söyle Doğu'ya yanına gidince görüntülü ara olur mu?" dedim.
"Tamam canımın içi," dedi. Telefonu kapattıktan sonra mutfağa geçtim. Annem tostu makineden yeni çıkarıyordu. Kendime çay doldurup mutfak masasına oturdum annemde önüme tostumu bırakıp karşıma oturdu.
"Doğu nasıl?" dediğinde lokmamı yutup cevap verdim.
"İyi çok şükür, hafta başında taburcu olur büyük ihtimalle," dedim.
"Çok şükür," dedikten sonra "rabbim bizi bir daha sizlerle sınamasın," dedim.
Başımı sallayıp "amin," dedim.
Tostumu yedikten sonra soda alıp salona geçtim. Annem örgüsüne devam ederken ben de diğer koltuğa geçip uzandım. Telefonuma baktığımda Emir'den mesaj geldiğini gördüm.
OĞUZHAN UĞUR'UN EMİR'İ:
Hastaneye geçeceğim, alayım mı seni?
SİZ:
Yok yavrum bugün evdeyim.
Yusuf'ta orada olacak, birlikte gelirsiniz.
OĞUZHAN UĞUR'UN EMİR'İ:
Tamamdır.
Öpüldün cennet bahçem.
SİZ:
💙
Tüm gün bir haftanın yorgunluğunu atarcasına yattım. Yusuf aradığında da çok uzatmadan Doğu'yla konuştum. Akşama doğru annemle yemek yapmak için mutfağa geçtik. Yusuf'un sevdiği yemeklerden yaptık. Masayı kurmaya başladığımda çalan kapıyla elimdeki tabaklarımı masaya bırakıp kapıyı açtım.
"Haydarikom hoş geldin," dedim neşeyle.
"Hoş buldum," dedikten sonra eve girdi. Bana muzip gözlerle bakıp cebinden bir tane gofret çıkarttı.
"Al bakalım," dediğinde kıkırdayıp gofreti aldım. Parmak uçlarımda yükselip yanağından kocaman bir öpücük aldım.
"Teşekkür ederim," dedim.
Masayı tamamladıktan sonra Yusuf'u aradım ama açmadı. Emir'i aradığımda o da açmayınca telefona tuhaf tuhaf baktım. Telefonu pantolonumun arka cebine koyup mutfağa döndüm. Ekmekleri çıkarmak için ekmek sepetine baktığımda olmadığını gördüm. Telefonumu çıkarıp tekrar Yusuf ve Emir'i aradım ama açmadılar.
"Allah Allah!" diye söylenip salonun önünde durup anneme ekmek alacağımı söyledim. Montumu ve kısa botlarımı fermuarlarını çekmeden giyindikten sonra cüzdanımı alıp evden çıktım.
İki apartman uzağımdaki fırından iki ekmek alıp çıktım. Apartmanın bahçesine girdiğimde gözüm kedilere takıldı. Apartmandan onlar için mama çıkarıp yemek kaselerini doldurdum. Hepsini sevip ayaklandım. Apartmana gireceğim sırada bahçeye Doruk girdi.
Selam," diyerek yanıma geldi.
"Selam," dedim. Büyük ihtimalle hastaneden geliyordu.
"Yorgun görünüyorsun," dediğimde omuz silkti.
"Doktor olmak kolay değil," dediğinde başımı salladım. Gözleri elimdeki poşete kayınca sıcak ekmeği başını koparması için ona uzattım.
"Sıcak, kopar haydi bu haftanın teşekkür olsun," dediğimde gülüp ekmeğin ucunu kopardı.
"Eyvallah Aden Hanım," dediğinde güldüm.
"Ne demek ne demek," dedim.
"Abin nasıl?" dedikten sonra ekmeği ağzına tıktı.
"İyi..." dememe kalmadan Yusuf'un sesi tüm bahçeye yayıldı.
"Aden!" başımı yola çevirdiğimde arabadan inen Emir ve Yusuf'u gördüm. Bahçeye girip yanıma geldiklerinde Yusuf çatık kaşlarıyla Doruk'a bakıyordu.
"Merhaba," dedi Doruk.
"Seni en son gördüğümde ne dedim ben sana?" diye söylendi Yusuf.
"Yusuf," dediğimde göz ucuyla bana baktı.
"Doruk kapı komşumuz, stajda da aynı hastanedeyiz. Sağ olsun Doğu'yla çok ilgilendiğinden teşekkür ettim..." dedim. Sesimdeki tını yeterince ikaz doluydu.
"Enişte, bir durum mu var?" dedi Emir ateşe körükle giderek.
"Yok Emir," dedikten sonra Doruk'a baktım.
"İyi akşamlar Doruk, "dedim ve Yusuf ve Emir'in koluna girerek ağır bedenlerini zar zor kapıya döndürdüm.
"Siz neden açmadınız telefonlarınızı?" dedim bambaşka bir konuya dalarak. Apartmana girip asansöre ilerdim.
"Yere düşürdük ya," dedi Emir.
Asansör geldiğinde ikisini itekleyip peşlerinden girdim. Benim peşimden de Doruk girdi. Aferin Doruk aferin! Asansör oldukça gerilimle yüklüydü. Yusuf'un bakışları Doruk'un üzerindeyken Emir'e döndüm. Ben bilmem der gibi omuz silkip gözlerini benden çekti. Asansörden indiğimizde Yusuf elini Doruk'un omzuna atıp onu durdurdu.
"Emir, siz geçin ben geliyorum," dediğinde Yusuf'a ters ters baktım.
"Yusuf ne yapıyorsun Allah aşkına?" cevap vermeyip Emir'e baktı.
Emir kolunu omzuma atıp eve doğru resmen sürükledi. Eve girdiğimizde sinirle mutfağa giip poşeti bıraktım. Emir'e döndüğümde ellerini yukarı kaldırıp "ben emir kuluyum," dedi.
"Ya çocuk benim arkadaşım!" dediğimde Emir yine omuz silkti.
"Emir!" dedim bağırarak. Kaçarak mutfaktan çıktığında burnumdan soludum. Ellerimi yıkamak için lavaboya geçtiğimde evin kapısı çaldı.
"Ben bakarım!" diye bağırdıktan sonra kapıyı açtım. Yusuf'u ve yanındaki Doruk'u gördüğümde kaşlarımı çattım.
"Yavrum, masamızda yer var mı?" dediğinde gürültüyle nefesimi verip başımı salladım. İçeri girdiklerinde peş peşe lavaboya geçip salona girdiler. Annemler Doruk'u hastaneden tanıdıkları için yadırgamadılar. Doruk'a da servis açtıktan sonra masaya yerleştik.
"Sizin telefonlarınız nasıl düşürdünüz?" dedim bir hatırladığım detayla.
"Aslan sağ olsun! Bunlar yine bisiklet kavgasına tutuşunca masaya çarptılar telefonlarda betona çakıldı," dedi Emir.
"Hâlâ mı ya..." dedim oflayarak. Kaselere çorbaları doldurup yerime oturduğumda Doruk'la göz göze geldik.
"Böyle biraz emrivaki oldu ama evinize masanıza kabul ettiğiniz için teşekkür ederim," dedi.
"Rica ederiz canım, hem o nasıl laf. İstediğin zaman kapımızı çalabilirsin," dedi annem.
"Tekrar hoş geldin Doruk, seni ağırladığımız için oldukça memnunuz," dedi Haydar abi.
"Hoş buldum, tekrar teşekkür ederim..." dedi Doruk.
Yemeğe başladığımızda Doğu hakkında biraz konuştuktan sonra Haydar abinin ve Yusuf'un konuşmaları devam etti masada genellikle.
"Van'dan sonra nereyi düşünüyorsun peki?" diye sordu annem. Yusuf'a hoş geldin dışında ilk defa bir cümle kurduğu için masada kısa süreli bir sessizlik yaşandı.
"Aden nerede yaşamak isterse orayı düşüneceğim," dedi Yusuf kendinden emin bir tavırla.
"Sizinde zorunlu hizmet göreviniz oluyordu değil mi?" diye sordu Emir.
"Evet ama genellikle yeni mezunlar özelleri tercih ediyor," dedi Doruk.
"Cennet bahçem, sen ne yapacaksın?" dedi Emir bana dönerek.
"Zorunlu hizmet görevimi yaparım sanırım, 300- 600 gündü sanırım değil mi Doruk?" dediğimde Doruk başını salladı.
"Yanlış hatırlamıyorsam köy ve kasaba 300 gün daha büyük yerleşimlerde çalışmakta 600 güne çıkıyor," dedi.
"Van yolu gözüktü birilerine," dedi Emir. Annem birden öksürmeye başladığında elimi uzatıp belini sıvazladım. Gülmemek için anneme bakmayıp Yusuf'a döndüğümde anneme bakıyordu.
"O zamanlara daha var, o zamana kadar Aden'le yaşadığımız günlerin tadını çıkartmalıyız bence..." dedi Haydar abi.
Yemekten sonra Doruk kendine evine geçti. Çayla birlikte kek yerken Yusuf ve Haydar abiler derin bir sohbetin içine dalmışlardı. Yusuf boşalan bardağını alıp ayaklandığında yarısı dolu olan bardağı başıma dikip Yusuf'un peşinden mutfağa gittim. Bardağı önüne koyduğumda doldurdu.
"Ne konuştunuz Doruk'la?" dediğimde güldü.
Uzatarak "Yusuf," dedim cevap vermeyince. Çaydanlığı ocağa bırakıp kapıya bir bakış attıktan sonra beni tezgahla kendi arasında sıkıştırdı. Baş parmağıyla çenemi tutup dudaklarıma doğru "gerekeni söyledim," dedikten sonra kısacık bir buse kondurdu.
"Gerekeni söyledi, konu kapandı yavrum. Arkadaşlığınıza devam etmek sana kalmış benlik sorun yok..." dediğinde kaşlarım şaşkınlıkla hareketlendi.
"Aylar önce çoğu nasıl payladığını hatırlayınca bu tavrın," dediğimde sırıttı. Burnumun ucunu öpüp işaret parmağını kaşlarımda gezdirdi.
"O, o zamandı..." dedikten sonra çekilip bardağını aldı ve beni arkasında bırakıp salona geçti. Ertesi günün sabahında Doğu'yu ziyaret ettikten sonra onlara geçtik. Akşamki uçağına kadar bir arada vakit geçirdik.
Pazartesi erkenden kalkıp hastaneye gittim. Odaya girdiğimde Güneş ve Baran vardı. Üçü de uyuyordu. Ses çıkarmadan içeri girip çantamla montumu sandalyeye bırakıp lavaboya geçip ellerimi yıkadıktan sonra odaya geri döndüm. Doğu'nun yanına sessizce gidip yanağına ufak bir buse kondurdum. Boş sandalyeye geçip oturdum ve onlar uyanana kadar telefonumla uğraştım. Sosyal medyada gezinirken odanın kapısı sessizce açıldı. Zümrüt Hanım ve Yağız Bey'di. Beni fark ettiklerinde gülümseyerek el salladım onlara.
"Günaydın," dedik aynı anda.
Yanıma gelip peş peşe başımı öptüler. Yağız Bey, Baran ve Güneş'i uyandırdı. Doğu da on dakika kadar uyandı. Doktorlar birazdan hasta kontrolüne başlayacaktı. Bugün büyük ihtimalle çıkış verilecekti.
"Doğu, yürüyelim mi biraz..." dediğimde anında doğruldu.
"Yavaş oğlum," dedi Zümrüt Hanım. Doğu'nun yanına gidip terliklerini giyinmesi için düzelttim. Yatağın köşesindeki hırkasını giydirip ellerinden tutup ayağa kaldırdım. Koluma girdiğinde yavaş adımlarla odadan çıktık. Uzun koridoru boylu boyunca yürümeye başladığımızda Selim ve Uğur hoca yanlarında asistanlarıyla asansörden çıktılar.
"Günaydın hocam, " dediğimde bana döndüler.
"Günaydın gençler," dedi Selim hoca.
"Günaydın," dedi Doğu.
"Uğur hastamız bayağı erken toparladı, versek mi çıkışını?" diye sordu Selim hoca.
"Bilmem, sen ne dersin Aden?" diye bana sordu Uğur hoca.
"Siz ne derseniz o hocam ama abim diye söylemiyorum maşallahı var. Biz daha fazla odayı meşgul etmeyelim," dedim.
"İyi bakalım, geçin odaya son kontrolleri yapalım," dedi Selim hoca.
Öğlene doğru çıkış işlemleri tamamlandı. Doğu hastaneden çıktığı için oldukça mutluydu. Onun kadar mutlu olan Zümrüt Hanım oğlunun yanından bir an olsun ayrılmıyordu. Eve geçtiğimizde karşılaştığımız kalabalık Doğu için ilk başta ses açısından zorlayıcı bir etken oldu. Yüzünün aldığı şekli görünce herkesten sessiz olmalarını istedim. Onun için hazırlanan koltuğa yarı uzanır halde yatarken dilinden sadece yemek çıkıyordu. Benden çorba isteyince el çabukluğuyla tavuk suyuna terbiyeli bir çorba yaptım. Hem ona hem de Kerem ve Yusuf Ali'ye içirdim. Doğu sağ olsun çok nazlanınca Kerem ve Yusuf Ali de ondan aşağı kalmadılar.
Akşam eve geçmek için annemlerle ayaklandığımda Doğu burada kalmamızı istedi. Ben kabul edince annemlerde onayladılar. Ev bayağı kalabalık olsa da oda krizini bir şekilde çözmeyi başardık. Annemler benim odama geçerken ben de Kerem'in yanına geçtim. Sabah çok erken uyansam da uykum gelmeyince Kerem'in yanından kalktım. Emir kesin uyumuyor düşüncesiyle onun odasına çıktım. Kapısını çalacağım sırada Güneş'in sesini duydum.
"Sen de aynısını yaptın Emir, benim yapmam seni neden rahatsız etti?" dedi Güneş.
"Mesele ne yaptığın değil Güneş neden yaptığın..." dedi Emir. Öfkelenmemek için kendisini tuttuğunu sesinden anladım.
"Allah Allah neden yapıyor muşum?" dedi Güneş alayla. Onundan Emir'i sinir etmek için böyle konuştuğu çok belliydi.
"Kısasa kısas yapıyorsun ama atladığın bir şey var Güneş. Aden benim on yedi yıllık arkadaşım. Dostum ondan da öte kardeşim. Onunla vakit geçirmem çok doğal ama senin daha birkaç aydır tanıdığın arkadaşlarınla kimseye haber vermeden tatil planları yapman tehlikeli..." dedi Emir.
"Sen de gel o zaman!" kısık çıkarmaya çalıştığı sesiyle bağırdı Güneş.
"Güneş Allah aşkına bilerek mi yapıyorsun yavrum? Sahne alacağım o hafta sonu..." Güneş ofladı.
"Aden isteseydi işi iptal eder onunla giderdin ama!" dedi Güneş.
"Evet giderdim!" diye dayanamayarak yükseldi Emir.
"Bak işte, onun için yaparsın ama benim için yapmazsın onun ne ayrıcalığı var?" diye sordu Güneş.
"Çünkü o Aden... Anladın mı Aden! Benim bu hayatta her zaman önceliğim Aden oldu Güneş, kendimden önce kendimden sonra... Hayatta, okulda, işte, parada, malda mülkte her zaman önceliğim Aden oldu hep Aden olacak. Bunu sana en başında söyledim. Ta en başında olurda bir gün kafan bulanır, yolu şaşırır bana Aden'le gelirsin dediğimde sana önceliğimin her zaman Aden olacağını söyledim!" sustuktan sonra derin bir iç çekti Emir.
"Ben kimim zaten değil mi?" dedi Güneş titreyen sesiyle.
"Benim için kim olduğunu, ne olduğunu bendeki yerinin büyüklüğünü gayet iyi biliyorsun. Sana duyduğum sevginin de farkındasın Güneş. Ancak sen her fırsatta kendini asla kıyaslamaman gereken kişiyle kıyaslıyorsun... Aden ben de ayrı, çok ama çok ayrı bir yerde Güneş ve o yere ulaşabilecek sahip olabilecek başka kimse yok! Bırak, en azından benim önceliğim Aden olsun olur mu? " dedi Emir.
"Anladım..." dedi Güneş kırık çıkan sesiyle.
Saniyeler sonra odanın kapısı açıldığında Güneş'le karşı karşıya geldim. Dolu gözlerinden yaşlar akmaya başladığında hızlı adımlarla yanımdan çekip gitti. Emir'e döndüğümde yatağının ucuna oturmuş yere bakıyordu. Yanına oturup bana bakması için omzuna omzumla dokundum.
"Ağrıyor mu?" diye sorduğumda başını salladı. Yatağın baş kısmına geçip bacaklarımı uzatarak oturdum ve bacaklarıma vurup "gel uyutayım seni," dedim. Başını kucağıma yaslayıp tavanı izlemeye başladı. Avcumu sol göğsüne yaslayıp usul usul gezdirdim. Konuşmadık... Biz, sessizliği paylaşabilen, konulmadan da konuşup dertleşebilen dostlardandık. Göz bebeklerimizin birbirine değmesi yeterliydi. Bir bakışımızla yüreğimize ağrı, omzumuza yük, boğazımıza sızı olan şeyleri anlatırdık birbirimize.
Emir'e değen gözlerim yorgun bir adam görüyordu. Yorgun ama pes etmeye vakti olmayan, ailesi bildiği insanlar için durmadan çalışıp kazanmak isteyen bir adamın yorgunluğuyla birlikte aşkın yorgunluğu da Emir'i içine çekmeye başlamıştı. Güçlü insanın tanımı ben değil Emir'di aslında. Korkak değildi mesela, yeri gelince bencil, ön yargılı olabiliyordu. Hayır diyebiliyordu en basitinden. Kendisini savunuyordu. Köşesine çekilip bana müstahak demiyordu asla. Böyle bir adamın hayatına Güneş gibi kırılgan, alıngan ve aşırı bencil olan bir insanın girmesi tüm ayarlarının bozulması demekti aslında ama aşk kör edendi, sağır edendi, dilsiz edendi... Sınırlar ihlal edildiğindeyse Emir'in gözü açılmış, kulağı duymuş, dili dönmüştü. Bundan sonrasının onlar için ne getireceğini bilmiyordum ancak birbirilerine olan sevginin gerçek olduğuna emindim...
* * *
Yorumlar