ADEN 76. BÖLÜM BIÇAK SIRTI
76. BIÇAK SIRTI
Emir'in yanından onu uyandırmamaya dikkat ederek kalktım. Odadan çıkıp merdivenleri inmeye başladım. Bizim odalarımızın olduğu kata geldiğimde Güneş'in yanına uğrasam mı diye düşünsem de vazgeçip merdivenleri inmeye devam ettim. Mutfağa geçip belki kaçan uykumu getirir diye kendime bol sütlü bir kahve yaptım. Yağmur yağdığını fark edince salona ilerledim. Arka bahçeye açılan camekanın önünde yere oturup perdeyi çektim ve yağan yağmuru izlemeye başladım.
"Aden!" birden dürtülen omzum ve kulağımda patlayan Yağız Bey'in sesiyle sıçradım.
"Sakin sakin benim kızım, dalıp gitmişsin..." başımı ona çevirip baktım.
"Dalmışım sahiden," dedim uyanır gibi bir halim vardı.
"Kahven buz gibi olmuş içmemişsinde yapayım mı yenisini?" dediğinde kupayı elime aldım. Gerçekten de bayağı soğumuştu. Bir içişte kahveyi içip kupayı ona uzattım. Kupayı alıp gülümseyerek yüzüme baktıktan sonra mutfağa ilerledi.
Yağız Bey elinde iki kupayla yanıma gelip benim kupamı uzatıp yanıma oturdu. Kendi kahvesini önüne bırakıp başını bana çevirdi. Bakışlarımdaki sorgulamayı okumuş olacak ki gülüşü büyüdü.
"Sana eşlik edeyim dedim," dedi.
"Uykun kaçmasın?" dedim gözlerim kahvesine kayarken.
"Yok, kahve uykumu getiriyor benim. Tıpkı senin gibi..." dedi.
"Genetik kod denilen bir gerçek var," dediğimde güldü. Kahvemi çok soğutmadan ilk yudumumu aldım. Ağzımda yayılan tatla neye uğradığımı şaşırınca iri iri açılan gözlerimle Yağız Bey'e baktım.
"Çayın sırrı annende kahvenin sırrı da ben de," dedi ve göz kırptı.
"Çok güzel olmuş bu, tuhaf bir aroması var. Bence siz yanlış işlerle uğraşıyorsunuz karı koca. Çay kahve markası kursanız var ya uluslararası bir ün kazanırsınız..." dediğimde sesli bir şekilde güldü.
"Bazı şeylerin değeri özel kalmalı," dedi. Kahvesinden içip sırıtarak bana baktı.
"Hem bizim inşaat şirketimizde uluslararası üne sahip yavrum," dedi.
"Baran ve Aslan'ın egosunu kimden aldığını şimdi daha iyi anlıyorum," dediğimde güldü.
Kahvemden peş peşe yudumlar alıp "sırrını benle paylaşmazsan sana küserim," dediğimde kahkaha attı. Yüzümde gezinen gözleri gülüşünü dindirip yüzünde sakin bir gülüşü doğurdu.
"Olmaz sır benim sırrım. İstediğin zaman yap de yaparım ama..." dediğinde dudak bükerek iç çektim.
"Öyle olsun madem," dedim. Niyetini anlamıştım elbette. Taş koyacak değildim, ufak bahanelerle iletişimde olmamızı seviyordum aslında.
"Altına minder falan alsaydın keşke, hasta olursun..." dedi.
"Yer sımsıcak," dediğimde omuz silkti. Şubat'ın ortalarındaydık ama evin içi yaz sıcaklığındaydı.
Yan yana oturmaya ve kahvelerimizi içmeye devam ettik. Kahvenin dibini gördüğümde esneyip kollarımı yukarıya kaldırarak esnedim. Beni gülen gözlerle izlediğini görünce sırıtarak ona bakıp "ne o miskinlere mi benzettin yoksa beni?" dedim. Önce bir şaşırdı sonra güler gibi olup yüzüme şaşkın şaşkın baktı.
"Sen nasıl biliyorsun bunu?" dediğinde ayaklandım.
"Neyi nasıl biliyorum?" dedim gülerek. Boş kupaları alıp mutfağa geçtim. Hızlıca yıkayıp süzülmesi için tezgaha bıraktım.
"Annen mi söyledi?" diye sordu Yağız Bey. Mutfak kapısının önünde durmuş beni izliyordu.
"Neyi?" diyerek uzattıkça uzattım.
"Hamileliğinde sana miskin dediğimi..." dediğinde başımı salladım. Utanır gibi olduğunda kıkırdadım.
"Yani aslında doğru demişsin," dediğimde gözleri parladı.
"Çocukken çok miskindim," dedim. Yine esneyip yanağımı kaşıdım, kahveden sonra uyku sular seller gibi bastırmıştı. Gözlerimi ovalayıp elimle ağzımı örtüp tekrar esnedim.
"Haydi uykuya miskin hanım," dediğinde yarı kapalı gözlerimle ona bakıp başımı salladım.
"İyi geceler," dedikten sonra yanından geçip merdivenlere ilerledim. Peş peşe yukarı çıktık. O odasına geçerken ben önce Doğu'nun odasına gittim. Kapısını sessizce açıp baktığımda uyuyordu. Aslan da hemen yanında yatıyordu. Gece tek başına olması şimdilik tehlikeli olabilirdi. Tuvalete ya da su içmeye kalkarsa baş dönmesi yaşayabilirdi o yüzden Aslan onunlaydı. Kapıyı geri kapatıp Kerem'in odasına girdim. Esneye esneye yatağa gireceğim sırada Fındık'ın yatağa kurulduğunu gördüm.
"Ama fındık ya..." diye hayıflandım. Odada gözlerimi gezdirip ne yapayım diye düşünürken aklıma üst kat geldi. Emir'in yanına çıkmak için odadan çıktığımda Doğu'nun kapısının önünde Zümrüt Hanım'ı gördüm. Kapıyı kapatıp bana döndüğünde kaşları hafif çatılır gibi oldu.
"İyi geceler," dediğimde yanıma geldi.
"İyi geceler miskin hanım," dediğinde yarım ağız güldüm.
"Hemen döndürmüşsünüz dedikodumu," dediğimde bu sefer gülen oydu.
"Neden yatmadın?" diye sorduğunda ofladım.
"Fındık Bey yerimi kapmış, Emir'in yanına çıkacağım..." güldü. Sırtımı sıvazlayıp elini elime sürükleyip tuttu.
"Rahatsız etmeyelim kimseyi, birlikte uyuyalım..." dedi. Canıma minetti.
"İyi de nerede uyuyacağız?" dedim. Bir yandan da esniyordum.
"Yatak odasında. Bizim yatak bayağı büyük sığarız," dediğinde emin olamadım. Yağız Bey rahat etmeyebilirdi.
"Ya ben salonda da uyurum bana fark etmez. Sizi rahatsız etmeyeyim şimdi," dediğimde kızgın bakışlar attı bana.
"Ne rahatsızlığı kızım Allah Allah, haydi inelim..." dediğinde 'kabul et Aden...' diye çırpınan iç sesimi duymazlıktan gelemedim.
"Telefonumu alayım o zaman," dedikten sonra Kerem'in odasına geri girdim. Komodinin üzerindeki telefonumu alıp Kerem'in de üzerini örttükten sonra odadan geri çıktım. Zümrüt Hanım'ın yanında annem görünce kaşlarım çatılır gibi olsa da hemen toparladım yüzümü.
"Anne," dediğimde bana döndü. Bakışlarındaki sorgulama koridorun loş ışığında bile kendisini belli ediyordu.
"Neden kalktın?" diye sordum.
"Öyle uyandım. Ses duyunca da bir bakayım dedim," dedi. Kerem'in kapısını kapatıp Zümrüt Hanım'ın yanına geçtim.
"Siz neden ayaktasınız bu saatte?" diye sorduğunda esnemekten cevap veremediğimden Zümrüt Hanım araya girdi.
"Doğu'yu kontrol ettim, Fındık sağ olsun rahat ettirmemiş mavişi öyle denk geldik bizde. Uyumaya gideceğiz şimdi," dediğinde annemin çatık kaşlı bakışları bana döndü. Yüzünde düşük bir gülüş vardı.
"Uyumaya gideceğiz derken?" diye sorduğunda yanımda kıpırdanan Zümrüt Hanım' a baktım. Daha deminki samimi gülüşü yüzünden tamamen silinip sert bir ifadeye büründü yüzü.
"Aden, ben ve Yağız üçümüz uyuyacağız," dedi Zümrüt Hanım baskın bir tavırla. Annem bana baktığında ifadesizdim. Nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordum açıkçası.
"Canım kendi odası var, hem rahat edemez benim kızım..." dediğinde şaşırmadım. Annem aynı annemdi.
"Siz varsınız ya odada Filiz, hem neden rahat etmesin ki?" annem dudaklarını diliyle ıslatıp yutkundu.
"Yani Yağız'la uyumak istemez diye düşündüm, sizde rahatsız olmayın Aden bizimle uyur," dediğinde Zümrüt Hanım kollarını göğsünde bağlayıp uzun boyunun avantajıyla anneme üstten bir bakış attı.
"Sizinle derken?" dedi Zümrüt Hanım.
"Haydar ve ben," dedi annem aynı bakışlarla.
"Aden'in babasıyla değil de Haydar'la uyumasında sorun yok yani?" dediğinde işlerin gittiği yeri hiç beğenmediğimden araya girme ihtiyacı duydum ama annem benden daha atik davrandı.
"Evet, sonuçta benim kocam Aden'in de babası sayılır..." dedi annem.
"Senin kocan ama Aden'in hiçbir şeyi değil! Aden'in bir babası var Filiz, annesi olduğu gibi babası da var! " diye yükseldi birden Zümrüt hanım.
"Hanımlar," diyerek aralarına girdim.
Annemin yanına bir adım atıp koluna girdiğimde Zümrüt Hanım'ın düşen yüzünden gözlerimi kaçırıp annemle benim odama ilerledim. Odanın kapısını açıp annemin geçmesi için ona yol verdim. Annem odaya geçip bana gülümseyerek baktı. İfadesiz yüzümle karşılaştığında gülümsemesi silindi.
"İyi geceler anne, sabah görüşürüz..." dedim ve kapıyı çekip kapattım.
Bakışlarımı kapının kulpundan çekip yeri izleyen bakışlarımla Zümrüt Hanım'ın yanına ilerledim. Başımı yerden kaldırıp ona baktığımda dolu gözlerine rağmen yüzünde titrek bir tebessüm vardı. Karşısında durduğumda hiçbir şey demeden elimi tuttu. Alt kata indiğimizde odanın kapısını açmadan yüzüme baktı.
"Teşekkür ederim kızım," dediğinde sadece tebessüm ettim. Kapıyı açıp içeri girdiğinde hemen peşinden girdim.
Zümrüt Hanım elimi bırakmadan "canım bu gece yatıya misafirimiz var," diyerek konuştuğunda Yağız Bey başını tabletten kaldırmadan "tekne kazıntısı artık aramızda uyumak için yeterince büyümedin mi?" diye söylendiğinde kıkırdadım. Sesimi duyduğu gibi başını kaldırıp bize baktı.
"Aden," dedi şaşkınlıkla. Bakışları benden Zümrüt Hanım'a kaydı.
"Tekne kazıntısının yanında Fındık yavrusu yatınca Aden de bize kaldı," dedi Zümrüt Hanım gülerek.
Yağız Bey elindeki tableti kapatıp komodinin üzerine bıraktı. Gözlüğünü de çıkarıp tabletin üstüne koydu. Yataktan kalkıp "siz istediğiniz gibi yatın, rahatsız olursan ben yanınızda..."
"Olmam," dedim lafını keserek. Şu anda küçükken hep hayalini kurduğum bir anın içindeyken rahatsız olmazdım. Zümrüt Hanım'ın elini bırakıp yatağa ilerledim. Telefonumu komodine bırakıp yatağın tam ortasına yerleştikten sonra bir Yağız Bey'e bir Zümrüt Hanım'a baktım. Birbirilerine baktıktan sonra Yağız Bey soluma, Zümrüt Hanım sağıma geçti.
"Işıklar açık kalsın mı?" diye sordu Yağız Bey.
"Yok, kapatabilirsin..." dediğimde hemen yatağın köşesindeki düğmeye bastı ve tüm oda karanlığa gömüldü. Aramızda tuhaf ve gergin bir sessizlik oluştu. İkisinin de yatağın kenarında yatıyorlardı.
"Neden bu kadar gerildiniz?" diye sordum.
"Rahat mısın değil misin anlamadık sanırım," dedi Yağız Bey.
"Rahatım ben, sizde rahat olun..." dedikten sonra yatakta kaykılıp Zümrüt Hanım'a dönüp ona sırnaştım. Beni kendisine çekip başımın altından kolunu geçirdi. Başımı omzuyla göğsü arasındaki boşluğa yasladım.
"İyi geceler," dedikten sonra daha fazla gözlerimi açık tutamadım. Gece boyunca ara sıra bilincim açıldığında sessiz fısıldaşmalar duymuş, saçlarımda ve sırtımda naif dokunuşlar hissetmiştim.
Sabah, uyandığımda ilk başta nerede olduğumu kavrayamadım. Gözlerimi ovaladıktan sonra sağıma soluma bakınca dün gece tüm hatıralarıyla zihnime sızdı. Sessiz olmaya çalışarak zar zor kolları arasından sıyrılıp sürüne sürüne yataktan çıktım. Yüzüme dökülen saçlarımı elimin tersiyle ittirip onlara baktım. Benim boşluğumu fırsat bilip birbirlerine sarılmışlardı. Onların bu haline sırıtıp komodine bıraktığım telefonumu alıp odadan ayrıldım.
Üst kata çıktığımda Doğu'yu odasının kapısına yaslanmış halde görünce telaşla yanına koşturdum. " Doğu!" diye seslenip koluna girdiğimde başını bana çevirdi.
"Başım döndü," dediğinde daha sıkı tuttum onu.
"Neden ayaktasın?" diye sordum.
"Tuvalete gittim," dedi. Odasının kapısını açıp içeri soktum onu. Aslan yatakta horul horul uyurken ona ters ters bakıp Doğu'yu yatağa oturtturdum.
"Aslan'ı neden uyandırmadın?" dediğimde omuz silkti.
"Doğu, bu baş dönmelerin ve denge kayıpların bir süre olacak o nedenle bizden yardım istemekten çekinme," dediğimde başını salladı.
"Acıktın mı?" diye sordum.
"Sabahın beşinde uyandım. Aşağı tek inmeyi götümde yemedi... Acıktım vallahi," dediğinde güldüm. Şu anda saat yedi buçuktu.
"Üstümü değiştirip gelirim yanına birlikte ineriz aşağı saat hâlâ çok erken..." dedim.
Odama geçtiğimde yine çok sessiz hareket ettim. Annemler uyuyordu, banyo ve giyinme odasının bulunduğu kısma geçip kapısını kapattım. Rutin işlerimi hallettikten sonra giyinme odasına geçip giyindim. Saçlarımı tepemde at kuyruğu yapıp çok hafif bir makyaj yaptıktan sonra odadan yine aynı sessizlikte çantamı alıp çıktım. Doğu'yu da aldıktan sonra aşağı indik. Kiraz ve diğer çalışanlar kahvaltı hazırlığına çoktan başlamışlardı.
"Günaydın hanımlar," diyerek mutfağa girdim. Hepsiyle selamlaştıktan sonra Doğu'nun aç karnına içmesi gereken ilaçlarını ona verip su doldurup önüne bıraktım.
"Kahvaltıyı bekler misin hızlıca tost mu yapayım?" suyunu bitirdikten sonra "sen?" dedi.
"Okula gitmem lazım, o nedenle tost yapacağım kendime," dedim.
"O zaman bana da yap birlikte yiyelim," dedi.
Tostları yapıp iki bardak portakal suyu doldurdum. Karşılıklı oturup kahvaltımızı yaparken mutfağa Yavuz dedem girdi. Yanımıza gelip önce beni sonra Doğu'yu öpüp yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu.
"Kahvaltıyı neden beklemediniz?" dediğinde lokmamı yutup cevap verdim.
"Okula gideceğim şimdi, Doğu'nunda ilaç içmesi lazım bekleyemez dedeciğim," dedim.
"İyi bakalım, Kiraz kızım ne zaman hazır olur kahvaltı?" diye sordu.
"Otuz dakikası var Tahir Bey," dedi Kiraz. Tostumun sonunu ağzıma tıkıp portakal suyumu da içip ayaklandım. Doğu'yu ve dedemi öpüp "ben kaçar gençler," dediğimde dedem de ayaklandı. Birlikte evden çıktığımızda korumaların olduğu kulübeye bir bakıp "Arda," diye bağırdı.
"Arda oğlum bıraksın seni okuluna," dediğinde gülümseyip yanaklarını mıncırdım.
"Aman da aman canım dedem beni de düşünürmüş," dediğimde güldü.
"Eşek sıpası seni," dedi yanaklarını parmaklarımdan kurtardığında. Yanımıza Arda dediği adam geldiğinde ona döndük.
"Buyurun Tahir Bey, " dedi. Otuzlarının sonunda orta boylu hafifi kilolu komik bir yüz ifadesi olan bir adamdı. Daha önce birkaç kez daha görmüştüm ama hiç tanışma fırsatım olmamıştı.
"Torunumu okula bırakıver, sana emanet..." dediğinde adam anında başını sallayıp "baş üstüne..." dedi. Bana baktığında gülümseyerek baş selamı verdim. Dedemle vedalaştıktan sonra arabaya ilerledik.
"Teşekkür ederim ama ön tarafa oturacağım," dediğimde Arda Bey arka koltuğun kapısını kapatıp dönecekken ondan önce davranıp kapıyı açıp arabaya yerleştim.
"Okulunuz nerede?" diye sordu emniyet kemerini taktığı sırada.
"Cerrahpaşa," dedikten sonra emniyet kemerimi taktım.
Kampüse geldiğimizde arabadan inmeden Arda Bey'e teşekkür edip okula geçtim. Amfiye geçmeden önce Simge'ye bakındım. Ortalıkta görünmeyince amfiye geçtim. Simge en önde her zaman oturduğumuz yerde oturmuş telefonuyla uğraşıyordu. Yanına gidip oturduktan sonra elimi yüzünün önünde salladım.
"Günaydın," dedim bana döndüğünde telefonunu kapatıp sıraya bıraktıktan sonra gülen yüzüyle bana döndü.
"Günaydın yavrum, bayağı erkencisin..." dedi.
"Uyguroğlu malikanesindeydim. Uzak buraya," dediğimde Doğu'yu sordu.
"İyi, umduğumdan hızlı toparladı," çok hızlı toparlanmıştı. Onun yerinde bir başkası olsaydı hâlâ hastanede yatıyor olabilirdi. Şükürler olsundu iyiydi.
"Sen nasılsın bakalım?" diye sordum.
"Standart, bir gün görüşmedik diye hiçbir şey değişmedi..." dedikten sonra kıkırdadı. Sonra çantasından dosyasını çıkarttı.
"Dünün notları," dedikten sonra dosyasındaki notları çıkarıp bana uzattı.
"Temize geçip fotokopi çektirdim. Merak etme tam senin sevdiğin şekilde aldım notları. Bana sonra anlamadığım yerleri anlatırsın," teşekkür edip notları aldım.
"Anlatırım yavrucuğum aşk olsun," dedim.
Akşam beşte okul anca bittiğinde bizde bittik resmen oldukça dolu geçen derslerin sonunda gözlerim kapanıp duruyordu. Tüm ders aralarında Doğu ve Emir'le konuştum. Emir stüdyodaydı.
"Bırakayım mı seni?" diye soran Simge'ye baktım.
"Yolunu uzatma boşuna, otobüs gelir birazdan," dediğimde gözlerini devirdi. Koluma girip otoparka doğru ilerlemeye başladı.
"Bazen sinir ediyorsun insanı," dediğine güldüm.
"Var öyle huylarım..." dediğimde güldü. Açık otoparka geldiğimizde Baran'ın arabasını Simge'nin arabasının yanında gördüm.
"Baran gelmiş," dediğimde Simge yerdeki bakışlarını anında kaldırıp etrafa bakındı. Onun bu haline yarım ağız gülüp arabaya doğru ilerlettim onu. Baran arabadan indiğinde Simge sonunda onu görebildi.
"Orta boy, hayırdır?" dediğimde çatık kaşlarına tezat gülen yüzüyle bana baktı.
"Hoş buldum abicim, ben de çok iyiyim sorduğun için teşekkür ederim sen nasılsın?" dediğinde gözlerimi devirdim. Bendeki bakışları Simge'ye kaydığında çatılan kaşları düz bir hal aldı.
"Selam," dedi sevecen sesiyle.
"Selam," diyerek cevapladı Simge.
Gözlerini birbirlerinden ayırmazlarken Simge'nin kolundan çıkıp yanlarından uzaklaştıım. Arabaya ilerleyip kaportaya yaslandım. Kendi aralarında konuşmaya başladıklarında Simge'nin ellerine kaydı gözlerim. Montuna sokup çıkartıyor, birbirine kenetleyip ayrıyor bazen de göğsünde bağlayıp tekrar montunun ceplerine sokuşturuyordu.
"Ben de ilk zamanlar böyle miydim acaba Yusuf'la?" diye sesli düşündüm. Baran'a baktığımda daha sakin olduğunu gördüm.
"Bilemedim şimdi," dedi Simge. Başını bana çevirdiğinde "hayırdır?" diye sordum.
"Dedemler Doğu için adak adamışlardı. Kurban kestirip tüm hastaneye dağıttılar. Sizin içinde kestirdiler. Birde şu Doruk mu neydi onuda es geçmeyelim. Çok ilgilendiniz ya teşekkür namına işte. Akşam bizdesiniz o yüzden," dediğinde şaşırmadım. Sadece kurban kestirmekle yetindiklerini de hiç sanmıyorudum. Emindim ki Doğu'yla ilgilenen her sağlık çalışanına hediyeler yağdırmışlardı. Zamanında bizim içinde yapmışlardı.
"Ziyafet var diyorsun yani, bence kaçmaz..." dediğimde Simge dudaklarını büktü.
"O arkadaşını da ara istersen abim. Dedem üçünüzü götürmezsem beni mirasından men edecekmiş. Koskoca mirastan pay almazsam vallahi olmaz," gülerek gözlerimi devirip telefonumu çıkarttım.
"Aden," dedi Doruk telefonu açar açmaz.
"Selam Doruk, nasılsın?" dedim.
"Selam, iyiyim teşekkür ederim sen nasılsın?"
"İyiyim sağ ol, neredesin?"
"Okulda, kütüphaneye geçeceğim. Bir şey mi oldu?" diye sordu.
"Yok yok bir şey olmadı. Açık otoparktayız gel haydi bekliyoruz," dedikten sonra telefonu kapattım.
"Annemler sizde mi?" diye sordum Baran'a.
"Evet, gidelim dediler de bırakmadık," dedi.
"Bir şey sorabilir miyim?" dedi Simge. Baran'la aynı anda ona baktığımızda burnun ucunu parmağının sırtıyla kaşıyıp boğazını temizledi.
"Sizin aile maşallah bayağı kalabalık. Eminim ki Yusuf abinin ailesi de olur. Yani yanlış anlamayın ama biz nasıl sığacağız?" dediğinde Baran'la göz göze gelip aynı anda kahkaha attık.
"Sabah sana malikane dediğimde şaka yapmıyordum kumralım, sığarız merak etme!" dediğimde o da güldü ama şaşırdığı belliydi.
"Haklısın gerçi ben bile bazen senin gibi şaşıp kalıyorum bu zenginlik karşısında. Kız birde belli etmiyorlar ya ona tav oluyorum. Bak sana yemin ederim bunlar var ya bunlar Sabancılar'dan, Koçlar'dan daha zengin değillerse benimde adım Aden değil," dediğimde Baran ciddi ciddi gülme krizine girdi.
"Gülmesene ya. Yalansa doğru de," dediğimde kahkahalarının arasında nefeslendi.
"Doğru, doğru da sen neden bunlar diyorsun bizden bahsederken, Allah Allah! Sen de o zengin ailenin kızısın, yani otomatik olarak sen de Sabancı ve Koçlar'dan daha zenginsin," dediğinde gözlerim büyüdü. Ne diyeceğimi kestiremezken Baran beni susturmanın hazzını yaşıyordu resmen.
"Selam millet," Doruk'un gelişiyle kendimi toparladım.
"Selam," dedim.
"Hayırdır?" dedi gözlerini hepimizde gezdirirken.
"Aden'in öz ailesi. Doğu için yemek düzenlemişler bizi de davet ediyorlar," dedi Simge.
"Teşekkür etmek adına," diyerek Simge'yi destekledi Baran.
"Ben rahatsızlık vermek istemem," dedi Doruk.
"Senden rahatsızlık duysak davet mi ederiz birader?" dedi Baran. Boğazımı sertçe temizlediğimde Baran'ın bakışları bana kaydı. Omzunu silkip tekrar Doruk'a baktı.
"Bizimkiler," dedim bastırarak.
"Doğu'yla çok ilgilendiğiniz için size teşekkür etmek istiyorlar. Eh bizim ailenin en sevdiği teşekkür etme biçimi de yedirmek içirmek olduğundan kaçışınız yok," dedim.
"Gidelim mi?" diye sordu Baran. Simge ve Doruk başlarını salladılar. Simge kendi arabasına yöneldi. Kapıları açtıktan sonra Doruk'a binmesini söyledi. Baran çatık kaşlarıyla ikiliyi izlerken "tüh ehliyetim olsaydı, Doruk'la ben giderdim." dediğimde bana yandan bir bakış attı.
"Orta boy abiciğim, önden buyur biz takip ederiz seni..." diyerek Simge'nin arabasına ilerledim. Arkaya geçtiğimde Baran'a baktım. Arabanın önünde üçümüze son kez baktıktan sonra kendi arabasına ilerledi.
Yola çıktığımızda Simge Baran'ı takip ediyordu. Bizim için eğlenceli olan yolcuğunun Baran için öyle olduğunu pek sanmıyordum ama. Yolu yarıladığımızda aklıma Emir gelince onu aradım. Peş peşe arasamda açmayınca stüdyoda olduğundan meşgul olduğunu düşünüp tekrar rahatsız etmedim. Eve vardığımızda tekrar arardım.
"Yalnız malikane derken gerçekten ciddiymişsin," dedi Simge, Uyguroğlu ailesinin evinin önünde durduğumuzda.
"Sen birde içini gör," dedim gülerek. Arabadan indiğimizde Baran'ın yanına ilerledik. Bahçe kapısından içeri girdiğimizde sabah beni okula bırakan Arda Bey'e selam verdim. Baran omzunun üzerinden bana bakıp "Bey ne kızım abi desene adama," dedi.
"O da bana Aden Hanım diyor ama! " dediğimde gülerek Arda 'abiye' baktı.
"Tamamdır Baran'ım," dediğinde bir bakışmayla ne konuştuklarını anlamasam da tahmin etmek zor değildi.
"İyi akşamlar Aden kızım," dedi Arda abi.
"İyi akşamlar abi," dedim gülerek.
Eve girdiğimizde Doruk ve Simge'yi herkesle tanıştırdım. İkisi gördükleri ilgi karşısında bir şaşkına dönselerde biizmkilere hemen ayak uydurdular. Onlar salonda dedemler tarafından abluka altına alınmışken Doğu'nun yanına çıktım.
"Küçük boy, neden inmedin aşağı?" dedim odaya girdiğimde.
"Emir'i aradım da onun dönmesini bekliyorum," dedi. Yanına gidip yatağa uzandım.
"Benim aramalarıma da dönmedi," dedim.
"Stüdyodaymış, arayacaktı seni ama..." dediğinde telefonumun çantamda olduğunu hatırladım.
"Hah arıyor," dedikten sonra telefonunu açıp hoparlöre aldı Doğu.
"Oğlum bir açmadın ha! Anladık artisttin meşgulsun ama ayıp yani," dedi Doğu eğlenerek.
"Boş yapma küçük boy, işim var gücüm var senin gibi hasta ayağına yatak döşek yatmıyorum ben," dedi Emir aynı eğlenceli tavırla.
"Aşk olsun ama ayıp ettin şimdi," dedi küskün bir sesle Doğu. Emir'in kıkırtısıyla sırıttım. Doğu'ya yanaşıp başımı telefona uzattım.
"Emir'im," diye konuştum.
"Cennet bahçem, aradım seni de ama açmadın," dedi.
"Çantamda unutmuşum bebeğim. Bitmedi mi işin haydi gel akşama ziyafet var," dediğimde "bilmiyorum. İşim uzayacak gibi," dedi. Sesindeki isteksizliği hemen yakaladım.
"Saçmalama oğlum. Sensiz olmaz haydi bırak işi gücü hemen gel. Dedemler mangal yakacaklar sen gelmeden asla yaktırmam," dedi Doğu. Emir'in iç çekişleri odaya yayıldığında Doğu çatık kaşlarıyla bana baktı.
"Bilmiyorum, burada iş güç çok. Takılın siz sonra telafi ederim," dedi Emir. Buraya gelmek istemediğini ikimizde anladık ancak nedenini ben biliyor olsam da Doğu bilmiyordu.
"Emir, seni bekliyoruz gelmezsen küserim oğlum haberin olsun. Haydi görüşürüz," dedikten sonra telefonu kapattı Doğu.
"Ne ayak bu?" dediğinde dudak büktüm.
"Güneş'le mi bozuklar?" diye sordu bu sefer. Yine dudak büktüğümde güldü.
"Anlaşıldı bozuklar. Güneş'te somurtup durdu tüm gün," dedi.
"Aman canım, onlar hallederler kendi aralarında. Emir de gelir zaten. Haydi aşağı inelim bizde," dedim. Aşağı indiğimizde herkes salondaydı. Doğu'yu Aslan ve Baran'ın yanına bırakıp Kerem'in yanına oturdum. Aile büyüklerinin tüm gözü Simge'deyken gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Yavrucuğum resmen görücüye çıkmış gibiydi.
Kapı çaldığında oturduğum yerden kalkıp koşturarak kapıya gittim. Kiraz benden önce kapıyı açtı. Önce Tahir dedem ve Meryem babanannemle sarılıp Sefa abilere yöneldim. Onlarla da sarılıp Yusuf Ali'yi hemen kucakladım. Yüzünün yarısını kapatan atkısını indirip yanaklarını öptüm.
"Çok özlemişim bebeğimi, nasıl da burnumda tütmüş bebeğim..." diye severek boynuna gıdığına öpücükler kondurdum.
"Adda!" diye neşeyle çığlık attı.
"Aşkım benim, şu gözlere bak ya şu gamzelere bak maşallah maşallah!" Sefa abiler önde biz arkalarında salona geçtik. Bu sefer Kerem'in yanına değil Güneş'in oturduğu berjerin kolçağına yaslandım. Yusuf Ali, kucağımdan Güneş'in burnunu tutup güldü.
"Günneğ," dedi yarım yamalak dönen diliyle. Kucağımda kıpırdanıp onun kucağına inmek isteyince Güneş kollarını uzatıp Yusuf Ali'ye yardım etti. Kucağına aldığında enseni koklayıp öptü. Yusuf Ali benim ve Emir'in kucağında aşırı haylaz, yaramaz ve sürekli hareket eden bir çocuksa Güneş'in kucağında çok sakin bir çocuk oluyordu. Başını göğsüne yaslayıp sadece saçlarıyla oynuyordu.
"Sen nerelisin Doruk oğlum?" Yavuz dedemin sesiyle Doruk'a kaydı gözlerim. Bizim yaşlı kurtlar tarafından çevresi sarınmıştı resmen.
"Çanakkaleliyim efendim," dedi Doruk. Gözlerini kiminle konuşuyorsa ona kilitliyor, başka birisi konuşmadan gözlerini çekmiyordu. O ilk tanıştığımızdaki Doruk'la karşımdaki Doruk arasında fazlasıyla değişim söz konusuydu.
"Ailen?" diye bu sefer Tahir dedem konuştu.
"Babam Çanakkale de yaşıyor, çiftçilikle uğraşıyor. Ablam burada hemşire. Adenlerin kapı komşusu. Annemi sekiz yıl önce kaybettik," dedi.
"Başınız sağ olsun," dedik hep bir ağızdan. Annesini kaybetmiş olmasına üzülmüştüm.
"Sağ olun," dedi Doruk. Bu muhabbetin onu üzdüğünü anlamış olacaklar ki farklı bir konuya geçiş yaptılar. Simge'yle göz göze geldiğimizde gülerek göz kırptım.
"E haydi yakalım mangalımızı ne bekliyoruz," dedi bu sefer Yavuz dedem.
"Emir daha gelmedi baba, o da gelsin başlarsınız..." dedi Zümrüt Hanım.
"Gelecek o, siz başlayabilirsiniz dede. Anca yetişir o da zaten..." dediğimde tüm erkekler birden ayaklandı. Aslan, Doruk'un omzuna sert iki darbe vurup onu da peşlerine taktı.
"Bu erkeklerin mangal merakı," dedi Sema abla gülerek.
"Birde becerseler gam yemeyeceğim neyse ki babamlar halleder," dedi Zümrüt Hanım. Hepimiz güldük. Susadığımı fark edince ayaklandım. Mutfağa gitmeden bir şey isteyip istemediklerini sordum. Kimse bir şey istemeyince mutfağa ilerledim.
"Filiz, hamilelik nasıl gidiyor?" dediğini duydum Sema ablanın. Mutfağa girip kendime su doldurdum. İçtikten sonra Kiraz'a yardıma ihitiyacı olup olmadığını sordum. Beni her zamanki gibi nazikçe redderken gülerek başımı sallayıp salona geri döndüm. Simge'nin yanına oturduğumda Kiraz ve Meryem babaannemle anneannemin Simge'ye bakarak konuştuklarını fark ettim.
"Şu üç ana kraliçeyi ortak bir noktada buluşturdun ya bravo sana," dedim gülerek.
"Yemin ediyorum gerim gerim gerildim. Ben istedim çöpsüz üzüm Allah verdi aşiret," dediğinde krize girecek kadar gür bir kahkaha attım.
"Kızım gülme ya!" dedi Simge hayıflanarak. Gülmemek elde değildi ki.
"Kestirdiler seni gözlerine, yenge demeye başlasam mı acaba?" dediğimde kolumu cimcikledi.
"Acıttın ama!" dediğimde bana kötü kötü baktı.
"Güneş, sen neden sessizsin kızım?" Meryem babaannemin sesiyle onlardan tarafa baktım.
"Başım ağrıyor biraz babaanne," dedi Güneş. Yusuf Ali'yi yere ayaklarının üzerine bırakıp ellerinden tuttu. Bababaannemlere kadar yürütüp onların kucağına bıraktı.
"Bir ağrı kesici alayım," dedi ve mutfağa ilerledi.
"Aranız mı bozuk?" diye kulağıma doğru fısıldadı Simge.
"Benlik bir durum yok," dedim kısaca. Bu konu hakkında konuşmak istemiyordum. Simge anlayışla başını sallayıp göz kırptı.
"Sevda çok erken gitti ama kalsaydı keşke," dedi annem. Sevda, Pars yakalandıktan sonra işleri buradaki avukatlara bırakıp Artvin'e geri dönmüştü.
"Onunda işi gücü var kızım, sağ olsun yine her şeyimizle ilgilendi," dedi Kiraz babaannem.
Güneş mutfaktan tekrar geldiğinde Yusuf Ali'yi yeniden kucağına alıp oturdu. Fındık'ta uyanıp yanımıza geldiğinde Yusuf Ali'yi fark etmesiyle havlayarak onlara doğru koşturdu. Yusuf Ali de Fındık'ı görünce çığlık çığlığa Güneş'in kucağından indi.
"Bu çocuğun neşesine bayılıyorum ya," dedi Simge gülerek. Yusuf Ali, Fındık'ın kuyruğunu tutmuş zavallı hayvanı çekiştirip duruyordu. Bir o gülüyor bir Fındık gülüyordu.
"Daim olsun, hep gülsün..." dedim.
Kiraz ve diğer kızlar etleri bahçeye taşırken kapı çaldı. Ayaklanacağım sırada Kiraz'a yardımcı olan kızlardan birisi kapıya yöneldi.Büyük ihtimalle Emir gelmişti. Bir dakika kadar sonra "iyi akşamlar hanımlar," diyerek salona girdi Emir. Sırayla annemleri, babaannemleri ve anneannemi öptükten sonra yanıma geldi. Simge'yle el sıkışıp başımı öptü. Bana göz kırpıp Güneş'e ilerledi. Onu da alnından ve yanağından öptü.
"Mangala başladılar herhalde," diye sorduğunda "evet canım," dedim.
"Onlara da bir selam vereyim," dedikten sonra Güneş'in elini tutup kaldırdı. Birlikte bahçeye çıktılar. Herkesin bakışları anında bana döndü. Aralarındaki negatif havanın onlarda farkındaydı elbette.
"Ben bir şey bilmiyorum," dedim hemen.
"Sen de bir şey bilmiyorsan," diye söylendi canım anneannem.
Masa hazır olduğunda hepimiz ayaklandık. Babaannemler Simge'yi de yanlarına alıp önden önden giderken gözüm hâlâ oturan anneanneme kaydı. Herkes masaya geçtiği halde ayaklanmamıştı. Yanına gidip seslendiğimde cevap vermedi. Dalmış gibi görünüyordu. Ürkütmemeye çalışarak omzuna dokunup bir kez daha seslendim. Sıçrar gibi olup başını salladı. Bakışları beni bulduğunda adımı söyledi.
"İyi misin?" diye sorduğumda başını salladı.
"İyiyim dalmışım bir an," dedi. Kalkmak için elini uzattığında elini tutup ayağa kalmasına yardım ettim. Koluma girdiğinde masaya ilerledik. Onu babaannemlerin yanına bırakıp kendi sandalyeme geçtim. Sağımda Güneş solumda Simge vardı. Sonunda hepimiz masadaki yerimizi alınca Yavuz dedem burada olduğumuz için teşekkür edip Doruk, Simge ve bana baktı.
"Sizlere ayrı teşekkür ederiz çocuklar. Aden'ime kelimelerim yetmez zaten..." dediğinde ona havadan öpücükler attım.
"Henüz birer doktor adayı olmanıza rağmen gerek Doğu'yla gerek bizlerle çok iyi ilgilendiniz. Böyle bir dönemde sizler gibi gençlerle karşılaşıyor olmak umut verici. Her şeyden öte torunumun bu kadar kıymetli arkadaşları olmasına çok mutlu ve memnun oldum. Başarılarınız ve arkadaşlığınız umarım daim olur," dedi dedim. Simge ve Doruk teşekkür ettiler. Dedemle göz göze geldiğimizde sımsıcak bir gülüşle göz kırptı.
"Doğu'nun ve sizlerin adına kurban kesilip hastaneye ve ihtiyacı olan ailelere sizin hayrınıza dağıtıldı. Duasını etmeyi unutmayın, şimdi hepimize afiyet olsun..." dedikten sonra suyuna uzandı dedem.
"İnsan biraz torunum iyi ki aramızdasın, seni çok seviyoruz. Allah uzun ömürler versin falan derdi dede. Sonuçta olayın baş rolü benim," Doğu'nun dedikleriyle masada gülüşmeler yaşandı.
"Amin oğlum amin," dedi dedem gülerek.
"Haydi haydi soğutmayalım," diyerek araya girdi Kiraz babaannem.
Yemeğe başladığımızda tabağımda köftelerin çok beyaz etlerin az olduğunu görünce Güneş'in tabağına kaydı gözlerim. Onda da durum tam tersiydi. Aslan sanırım tabakları karıştırmıştı. Güneş'te fark edip bana ve tabağıma bakınca gülümseyip önündeki tabağı bana uzattı. Tabağı alıp kendi önümdeki tabağı almasını bekledim.
Yemekten sonra herkese kahve yapıp dağıttıktan sonra Yusuf'la telefonda konuştum. Cuma günü önemli bir davasını olduğunu öğrenince aklıma direkt Bejna geldi. Yanılmamıştım. Bejna'nın kocasının davasıydı. Yusuf eğer başarırsam adam müebbet bile yiyebilir deyince içime kurt düşmüştü. Böyle adamların sağlıklı düşüncelere sahip olmadığını anlayacak kadar tecrübe sahibiydim. Hem Yusuf için hem de içten içe Bejna ve küçük oğluj için endişe duyuyordum. Dikkatli olmasını defalarca kez söyledikten sonra telefonu kapattık.
İçeri geçtiğimde Aslanların ayaklandığını gördüm. Yanlarına gittiğimde "hayırdır?" diye sordum.
"Üst kata çıkalım dedik," dedi Baran.
"Peki, bir şey istiyor musunuz mutfaktan yormayalım kızları," dediğimde kafa salladılar.
"Üst kattaki mutfak işimizi görür abim. Haydi çıkalım..." dedi Aslan.
"Bekleyin, içeridekilere iyi akşamlar deyip geliyorum," dediğimde başlarını salladılar. Ben içeri geçip herkese iyi akşamalr derken onalrın gözü bendeydi. Geri onlara döndüğümde Emir'in bakışlarında tuhaf bir şeyler farkettim.
Doğu'ya Emir eşlik ederken peş peşe çıkmaya başladık merdivenleri. Kerem ve Fındık en önde ilerlerken odamın olduğu kata geldiğimde diğerlerine çıkmalarını söyleyip odama yöneldim. Yusuf Ali yemekten sonra uyumuştu. Akşam uykusuna yattığından onu buraya yatırmıştık. Küçük bey derin uyuyan geceleri çok uyanmayan bir bebek olduğundan şanslıydık. Kapıyı aralayıp içeri girmeden yatakta sırt üstü uyuyan Yusuf Ali'ye baktım. Mışıl mışıl uyuyordu, komodinin üzerindeki bebefona baktım o da çalışıyordu. Kapıyı sessizce kapatıp üst kata çıktım.
Doruk ve Simge hemen bizimkilerle kaynaşmıştı. Simge öncedende tanıdığından normaldi ancak Doruk'la anlaşabileceklerini pek sanmıyordum ama yanıldığımı karşımdaki manzara gösteriyordu. Aslan ve Baran herkesten ayrı bir köşede hararetli bir şeyler konuşurken Emir, Doğu ve Doruk çoktan bir üçlü olmuş gibi görünüyorlardı. Aralarında dönen muhabette Simge de dahildi. Kerem ve Fındık kendi dünyalarına çekilmişken gözüm Güneş'e kaydı. Fotoğraf köşemizin hemen yanındaki büyük pufa bacak bacak süütne atarak oturmuş göğsünde bağladığı kollarıyla Emirleri izliyordu.
Güneş'in yanına oturup onun gibi bacak bacak üstüne atıp kollarımı göğsümde bağladım. Göz ucuyla bana bakıp tekrar önüne döndü. Gözlerimi çekmedim yüzünden. Suratı asıktı, bakışları da hüzünlüydü.
"Nasılsın?" diye sorduğumda tekrar bana baktı.
"Bilmem, olması gerektiği gibi mi yoksa olmaması gerektiği gibi mi kestiremiyorum..." dediğinde kaşlarım çatıldı.
"İyi görünmüyorsun," dediğimde tebessümle salladı başını.
"Değilim," dedi. Her zaman olduğu gibi dürüsttü. Ne hissettiğini, ne yaşadığını her zaman dile getiren bir insandı Güneş.
"Güneş," dediğimde başını hızlıca sağa sola sallayıp yüzünü tamamen bana çevirdi.
"Konuşmana gerek yok Aden. Ne yaptığımın, ne yaşattığımın farkındayım... Merak etme kendimi nasıl dibe batırdığımında farkındayım..." dediğinde üzüldüm.
"Sadece..." dedim baskın sesimle.
"Aslan, Baran ve Doğu da senin yerin neyse benim yerimde Emir de o Güneş. Hatta emin ol daha fazlası. Benim içinde aynı şekilde. Nasıl desem nasıl tasvir etsem aramızdaki bağı bilmiyorum..." aynı anda nefeslenip aynı anda ofladık.
"Biz çocukluğumuzdan beri birbirimizin can simidiyiz Güneş. Birbirimize uzattığımız el, yaralarımızı sardığımız yara bandı. Ben nasıl bazı şeyleri sindirip köşeme çekildiysem aynı şeyi benim ve Emir'in ilişkisi için sen de yapabilirsin... Ne ben ne Emir ilişkilerimiz için birbirimizden ödün vermeyiz bunu anla olur mu?" dediğimde üst dudağını dişleriyle ezip başını salladı.
"Tabii, elbette..." dedi düz bir sesle. Yanından kalkıp diğerlerinin yanına geçtim. Simge'nin yanına oturduğumda Kerem de yanıma gelip oturdu.
"Yani çok becerebildiğim söylenemez. Lise zamanında öylesine çaldım," dedi Doruk.
"Konu ne?" dedim fransız kalınca.
"Doruk gitar çalıyormuş onu konuşuyorduk," dedi Simge. Doruk ve gitar mı diye düşünmeden edemedim biraz aykırı duruyorlardı.
"Ya sen çalsan Emir söylese," dedi Simge.
"Katılıyorum, uzun zamandır duyamadık sesini Emir Erez patlat bir Aden," dedi Doğu keyifle.
"Unutmuşumdur çalmayı ben ya, hiç tırmalamayayım kulağınızı..." dedi Doruk direterek. Kerem yanımdan kalkıp köşede sus oalrak durduğuna emin olduğum gitarı alıp Doruk'un yanına giderek ona uzattı.
"Öğrendiğin bir şeyi unutmazsın," dedi ve gitarı Doruk'un kucağına bırakıp tekrar yanıma gelip oturdu. Aslan ve Baran da ellerinde soğuk kahve kutularıyla yanımıza gelip hepimize dağıttılar. Aslan Güneş'in yanına gidip oturdu ve onu göğsüne çekti. Hepimiz Güneş'in durgunluğunun farkındaydık.
"Notalar basit zorlanmazsın," dedi Emir. Aslında o da gitar çalmayı biliyordu ama büyük ihtimalle Doruk'u yüreklendirmek istediğinden çalmamayı tercih etmişti. Emir gitarın akordunu kontrol edip telefonundan bir şeyler açıp Doruk'un önüne bıraktı. Aden şarkısının notalarıydı.
"Hazır mısın?" diye sordu Emir.
Doruk kendisini rahatlattığına inandığı nefesler alıp verdikten sonra "hazırım," dediğinde Kerem birden "durun," dedi ve yanımdan kalkıp büyük dolaba ilerledi. Elinde kamerayla geri dönüp ikisinin tam karşısına yere oturdu.
"Bence anı olarak kalmalı," dediğinde bu ince düşüncesi hepimizi gülümsetti.
şarkıya başladıklarında Emir'in sesini gerçekten özlediğimi fark ettim. Heyecanla şarkıya girmesini bekliyordum. O her fırsatta değil her an şarkılar söyleyen birisiydi eskiden. Şimdiyse sadece stüdyoda ya da sadece konserlerde söylüyordu. Emir şarkıyı söylemeye başladığında sadece ona ve bir zamanlar hayatımızın özeti olan şarkı sözlerine odaklandım. Bir zamanlar gerçekten bir başına kimi kimsesi olmayan çocuklarken şimdi koca bir kalabalığın içerisindeydik. Lakin kulağıma dolan o şarkı sözleri beni içten bir sorgulamaya itiyordu. Hâlâ tek başına mıydık değil miydik ikileminde kıvranırken gözlerimi tam boylar, Güneş ve Kerem de gezdirdim. Bizi seven kardeşlerimiz vardı, bizi sevgiyle sarmayalan arkadaşlarımız vardı, artık her daim yanımızda olan ellerini sırtımızdan hiç çekmeyen ailelerimiz vardı. Kapısını çalabileceğimiz insanlar vardı artık etrafımızda. Biliyordum yine bunca insanın arasında önceliğimiz her zaman birbirimiz olacaktık ama sanırım, artık ne ben ne Emir tek başına değildik...
Gece sona erdiğinde Uyguroğlu malikanesinden ayrıldık. Baran, Simge gecenin bu saatinde tek gitmesin diye ona eşlik ederken bizde Doruk'la birlikte kendi evimize yol aldık. Asansörden indiğimizde Doruk onu da getirdiğimiz için teşekkür etti. Karşılıklı iyi geceler diledikten sonra o evine biz evimize geçtik. Emir'le ayakkabılarımızı çıkarıp odalarımıza gitmek için koridora yöneldiğimizde annem seslendi.
"Çocuklar hemen yatacak mısınız?" Emir'le anneme döndük.
"Ballı süt yapsam, balkonda otursak biraz..." dediğinde Emir'e baktım. O da bana bakıyordu.
"Yarım saat sadece," dedi annem bizden ses çıkmayınca.
"Olur anne," dediğimde Emir de başını salladı.
"Tamam, siz üzerinizi değiştirin ben sütleri halledeyim," dedi.
Pijamamı giyinip koridora çıktığımda Emir de odasından çıktı. Üzerinde ona aldığım mavi renkte kedili pijaması vardı. Odasının kapısını kapatıp koridordan salon ve mutfak kısmına göz attıktan sonra kollarını göğsünde bağladı.
"Özür manifestosuna hazır mısın?" dediğinde bozulan sinirlerimle güldüm.
"Evet, sen?" bilmem dercesine dudak büktü.
"Özürler bir süre sonra anlamını yitiriyor ben de artık..." dediğinde yanına gidip kollarımı beline sarıp çenemi kollarına yasladım.
"Öpeyim mi kalbinden?" dediğimde gülümsedi. Gözleri şefkatle parlarken sol göğsünü peş peşe öptüm.
"Bugün bir kez daha anladım ki benim bu hayattaki en büyük şansım sensin cennet bahçem," dedi. Gülümseyip göğsünü tekrar öptüm.
"Akşam üst kata çıkmadan içeriye gittin ya hani. Zümrüt teyze ve Yağız amcayla bir süre sadece siz size kaldınız ya, öyle bir uzaktan baktım size. Öz ailenle o kadar güzel görünüyordun ki... Orada hiç sırıtmıyordun tamamlanmış gibi," gülmek istedi ama dudakları ona yardımcı olmadı.
"Fotojenik ve karizmatik genlere sahibiz," dedim şakaya vurarak. Bana aynı bakışlarla bakmaya devam etti.
"Emir, ben sensiz asla tam olamam ki. Unuttun mu biz bir elmanın yarısı, bir fidanın güller açan dalıyız... Benim ailem senin ailen. Senin ailen benim ailem..." çenemi yasladığım kolundan öpüp yüzüne baktım.
"Şunu sakın unutma her şeyden herkesten önce sensin benim için. Günün birinde herkes gider ama yine bir biz kalırız her zaman olduğu gibi..." dediğimde başını salladı.
"Her zaman olduğu gibi..."
Mutfağa girdiğimizde annem cezvedeki sütü bardaklara boşaltıyordu. Bizi fark ettiğinde "balkona geçin hemen geliyorum," dedi. Emir'le mutfağın balkona geçtik. Bu mutfağı annemle benim istediğim gibi düzenlemiştik. Salonun balkonuysa tamamen Emir ve Haydar abinin eseriydi.
"Alın bakalım," diyerek elindeki tepsiyi küçük yuvarlak masaya bıraktı annem.
"Haydar abi yok mu?" dedi Emir.
"Yattı o," dedi annem. Sandalyeye oturup bardakları önümüze bıraktı. Üçümüzden hiç ses çıkmazken sadece sütlerimizi içiyorduk. Bakışlarımız annemdeydi ancak annem bakışlarını henüz içmediği sütünden ayırmıyordu.
"Buraya sadece süt içmeye oturmadık herhalde," dediğimde annem sonunda bize baktı.
"Yok, yani sütte var tabii ama sizinle konuşmak istiyorum," dedi annem.
"Ne hakkında?" dedi Emir direkt konuya girmek istediğini belli ederek. Bugün fazlasıyla gergin ve duygusaldı.
"Ben ve benim saçmalıklarım hakkında," dediğinde Emir'in dediği özür manifestosunun gerçekten geleceğini anladım.
"Benlik bir durum yok anne. Sadece Aden'le konuşsan yeter," dedi Emir.
"O nasıl söz Emir. Seni de ne kadar kırdığımın, zorladığımın farkındayım oğlum," dedi annem. Emir oflayıp gürültülü nefesler alıp verdi ve oturduğu yerde daha da yayıldı. Artık ne denli tahammülsüz olduğunu hissettiriyordu.
"Farkında olman bizim için bir şey ifade etmiyor ki anne. Sen dönüp dolaşıp en başa dönüyorsun," dedim net bir tavırla. Bakışları bana döndü. Sanırım bu kadar net ve kendimizden taviz vermeyen halimizin şaşkınlığını yaşıyordu içten içe.
"Biliyorum biliyorum... Haklısınız her defasında sizi hayal kırıklığına uğratıyorum..." dedi. Ağlamamak için peş peşe yutkunup gözlerini ovaladı.
"Artık o bile olmuyor ya neyse," diye homurdandı Emir. Annem Emir'i duymuş olacak ki dolu gözlerini Emir'e çevirdi. Titrek bir nefes alıp yüzünü sıvazladı.
"Yaptığım yanlışların farkındayım çocuklar, eskisi gibi bir şeylerin arkasına sığınmıyorum. En azından öyle olmaya çalışıyorum ama..." dedikten sonra sustu.
"Yani anne, sonuç?" dedim. Kızaran ve dolu dolu olan gözlerini bana çevirdi.
"Dürüst olacağım..." ellerini birbirine kenetleyip göğsüne yasladı. Ne söylemek istiyorsa kelimelerini tarttığı belli oluyordu.
"Ben hep benimle olun istedim... Sanırım en büyük hatamda bu oldu," dedi. Bir şey demedik. O da konuşmaya devam etti.
"Sadece ben olayım, hep ben olayım istedim. Bir şey olduğunda ilk bana gelin beni arayın istedim. Bunu hep yaptınız da... Her zaman yanımda oldunuz. kendi hayatlarınıza bakmadan hep benim arkamı topladınız. Bana rağmen istediğiniz her şeyi de başardınız..." sessizce dökülen yaşlarını silip başını masaya yaslı ellerine indirdi.
"Benim en büyük korkum sizi kaybetmek. O korkuyla size çok kötü şeyler yaşattığımın, hissettirdiğimin gerçeğiyle dün gece ve bugün yüzleştim," dediğinde Emir'le birbirimize baktık.
"Ben sizi istedikçe siz kendi istediklerinize gidemiyormuşsunuz, kendinize hep ket vurup duruyormuşsunuz," dediğinde bu sefer yutkunan bizdik. Emir oflayıp önündeki bardağı tuttuğu gibi kafasına dikti.
"Ben yaptığım haksızlığın farkına vardım, sana..." bakışları beni buldu.
"Zümrüt'e, Yağız'a, çocuklara. Seni onlardan ayıramam, koparamam. Güneş benimle bu kadar yakınken, bana anne derken sana bu haksızlığı daha fazla yapamam..." dediğinde soğumaya yüz tutmuş sütü içtim.
"Seni de hep zor durumda bıraktığım için özür dilerim oğlum. Bunca yıl sana yük olmaktan öteye gidemedim..." dediğinde Emir de bir şey demedi. Benim gibi bardağına uzanıp sütü içti.
"İkinizden de ayrı ayrı defalarca kez özür dilerim..." yine bana bakıp yanaklarından süzülen gözyaşlarını sildi.
"Senden hem seni dövdüğüm için hem de her şey ama her şey için özür dilerim kızım," dedi. Sütü bitirip ayaklandım. Emir de hemen peşimden kalktı.
"Süt için teşekkürler anne, iyi geceler..." dedikten sonra balkondan çıktım. Emir'in bardağını da alıp kendi bardağımla birlikte bulaşık makinesine yerleştirdikten sonra benim odama geçtik. İkimizde sessizdik. Yatağa uzanıp boş boş tavanı izledik. O gece boyunca uyku girmedi gözümüze. İkimizde annemin konuşmasına kanmamak için direndik. Özründe samimiydi ancak diğer söylediklerini çiğnemesi ne kadar zaman alacak bir muammaydı. Onun bu haline de artık alıştığımızdan artık koymuyordu bize.
Şubat ayını sessiz sakin sonlandırırken Uyguroğlu malikanesinden neredeyse hiç çıkmıyordum. Zümrüt Hanım'la okul çıkışlarında vakit geçiriyor, diğer günlerde genellikle Yağız Bey ya da Aslan ve Doğu tarafından okuldan ve hastaneden alınıp eve götürülüyordum. Bu durumdan en memnun olan kişi elbette Kerem'di. Evin içinde sürekli beni görmesinin onu çok mutlu ettiğini hatta hep onlarla yaşamamı söylüyordu. Canım anneannem Ahsen Hanım'la da aramdaki ilişki gün geçtikçe güçleniyordu ama tatlı atışmalarımız daha da yüksek voltajda devam ediyordu. İkimizde bu durumdan memnun olduğumuzdan sorun olmuyordu. Ona sürekli bulmaca kitapları getirmemden de çok memnundu. Çok şükür son iki haftadır her şey oldukça iyiye gidiyordu.
"Doğu ne dedi?" dedim Emir'e ceketlerini uzattığım esnada. Önümüzdeki hafta sonu Almanya turnesi başlayacaktı.
"Doktor onay vermiş. Geliyor kesin," dediğinde rahat bir nefes alıp verdim.
"Güneş?" dedim biraz çekinerek. Araları uzun süredir gel gitliydi.
"Gelmeyecek," dedi. Dolabından eşofman takımlarını alıp ona uzattım.
"Belki biraz uzaklaşmanız size iyi gelir," dediğimde bilmiyorum dercesine dudaklarını büküp omuzlarını salladı.
"Ne olacağını düşünmüyorum artık. Bitirmek isterse biter," dediğinde yanına gidip oturdum.
"O ne demek şimdi?" dediğimde sinirle güldü.
"Onu terk etmemi bekliyor. Onu terk eden ben olacağım ve böylelikle terk edilende haklı olanda o olacak. Bunu istiyor," dediğinde oflayarak yatağa bıraktım kendimi.
"Sen ne istiyorsun?" dediğimde yanıma uzandı.
"Onu seviyorum Aden. Onunla olmayı, vakit geçirip eğlenmeyi, ağlamayı, kavga etmeyi bile seviyorum..."
"Ama," dediğimde bana döndü.
"Güneş sevmiyor. O benim ona olan sevgimi, ilgimi, aşkımı seviyor beni değil," dediğinde yutkundum.
"Hayır Emir, böyle değil bence. Güneş seni gerçekten seviyor... Bunu bilsem ya da senin gibi hissetsem senden asla saklamam biliyorsun. Belki de bu davranışları sana öyle hissettiriyordur ama seni sevmediğine inanmıyorum..." dedim.
"Neyse, haydi bitirelim şu valizi," diyerek konuyu anında kapattı. Üstelemedim, biraz uzaklaşmanın ikisine de iyi gelmesini istemekten başka bir seçeneğim yoktu ne yazık ki.
Ertesi gün Simge Emir ve Doğu gitmeden bir şeyler yapalım deyince hepimiz kabul ettik. hem onunla hem de Doruk'la olan arkadaşlığımız çok iyiye gidiyordu. Sadece benle değil hem Emir hem Doğu'yla da yakınlaşmışlardı. Simge, Güneş'le de bir ilişki kurmak istese de ne yazık ki Güneş'ten aynı tepkiyi alamayınca zorlamadan bizimle devam ediyordu. Doruk, Doğu ve Emir'le güzel bir uyum kurmuştu.
Okuldan çıkar çıkmaz eve geçtik. Simge eve çıkarken ben de markete gittim. Akşam için bir şeyler alıp eve geri döndüm. Asansörden inip eve ilerlediğimde bizim daireden yükselen seslerle bir an duraksadım. Birbirine karışan bağırma sesleriydi. Adımlarımı hızlandırıp kapıyı anahtarla açarak içeri girdim. Güneş ve Simge salonun ortasında ayakta karşılıklı durmuş kavga ediyorlardı ve beni fark etmemişlerdi. Elimdeki poşetleri yere bırakıp ne olduğunu anlamaya çalıştım.
"Anlama kıtlığın mı var arkadaşım Allah Allah!" dedi ve bir adım Güneş'in üzerine gitti Simge.
"Lafı çarpıtma Simge!" diye bağırdı Güneş.
"Çarpıttığım bir şey yok ima ettiğin şeyin salaklığını anlaman için çabalıyorum ama kısıtlı galiba sen de bir şeyler?" dedi Simge.
"Bana baksana sen!" diyerek daha da yükseldi Güneş. Simge kollarını göğsünde bağlayıp ona baktı.
"Niyetini anlamadım mı sanıyorsun sen?" dedi Güneş. Fazla sinirli ve gergindi. O gerginlikle sesi titriyordu.
"Önce bir Baran'ı yoklarım o olmazsa Doğu'ya yönelirim o da olmazsa Emir zaten en kolayı iki cilve bir göz kırpmaya kafalarım dedin değil mi?" dediğinde duyduklarıma inanamadım.
"Bana bak dua et Aden'le Baran'ın kardeşisin! " dedi Simge, Güneş'in aksine sakin bir sesle.
"Yoksa ne olur?" dedi Güneş aksi bir sesle. Aralarındaki mesafeyi tamamen sıfırlamışlardı.
"Güneş, zorlama sana zarar vermek istemiyorum," dedi Simge.
"Korkak seni," dedi Güneş alayla. Simge alayla güldü.
"Korkak! Erkek ayartmaya gelince çok cesursun ama!" dedi Güneş.
"Yeter ama def ol evimden," diye bağırdı Simge. Güneş'in kolunu tutup çekiştirmek istediğinde Güneş direndi ve aralarında arbede çıktı. Yanlarına gidip "ne yapıyorsunuz?" diye bağırdım. İkisi de bir an bana bakıp bağırarak konuşmaya başladılar.
"Yeter!" bağırmamla ikisi de sustu. Güneş hemen dolan gözleriyle bana Simge'yi şikayet etmeye başladı. Sanki dakikalardır konuşan o değilmiş gibi Simge'yi gözümde suçlu göstermek için nefes almadan konuşuyordu.
Güneş'in karşısına geçip tekrar "yeter," dedim. Sustu, dudakları açılıp kapandı.
"Ama Aden, o başlattı. Gözü var Emir de!" dediğinde zıvanadan çıktım.
"Saçmalamayı bırak artık!" diye bağırdığımda sıçradı ve bir adım geriledi.
"Büyü artık Güneş! Büyü artık... Küçük, mız mız bir çocuktan farkın yok!" dediğimde gözlerinden yaşları hızla akmaya başladı.
Güneş bir adım daha gerileyip yüzüme baktı. İkimizin de göğsü şiddetle çarpıyordu. Dolan gözlerini gizlemek için sürekli kirpiklerini kırpıp gözlerini hemen arkamda duran Simge' ye çevirip bana geri döndü.
"Ben mi çocuğum?" diye sordu yarı güler yarı ağlar bir halde.
"Sen nesin peki? Fedakar Aden, çilekeş Aden, gururlu Aden!" diyerek yüksek sesiyle yüzüme yüzüme konuştu. Devam etmesi için yüzüne baktım. Konuşmadım, içini dökmesini bekledim ama o da ne dediğinin farkına varmış olacak ki irileşen gözleriyle baktı bana.
"Susma susma devam et," dediğimde yutkundu.
"Aden ben öyle demek istemedim," dediğinde güldüm. Alayla ve hayal kırıklığıyla harmanlanmış bir gülüştü.
"Tam da söylemek istediklerini söyledin, söyle daha ne demek istiyorsun söyle!" diyerek bağırdım.
Başını yere eğip titreyen dudaklarını elleriyle kapattı. Hıçkırarak ağlamaya başladığında etkilenmedim. Simge omzumu sıvazlayıp odasına giderek bizi baş başa bıraktı. Güneş yere oturup dirseklerini dizlerini yaslayıp yüzünü avuçlarına gömerek ağlamaya devam etti.
"Böyle ağlayacak mısın Güneş?" dedim onu azarlayarak. Sırtımdaki çantamı ve montumu çıkarıp yere, karşısına oturdum. Bağdaş kurduktan sonra sadece onu izledim. Ağlaması yalandan değildi. Gerçekten ağlıyordu, havada asılı kalan soru neden ağladığıydı.
"Kalbini kırmak istemedim," dedi ağlamalarının arasında. Gözyaşlarını silip burnunu çekti. İçli içli nefeslenip kızarmış gözlerini benden kaçırdı.
"Kalbimi kırmadın Güneş, sadece büyük bir hayal kırıklığı yarattın..." dediğimde tekrar hıçkırdı.
"Emir'e karşı olan davranışların, Simge'ye takındığın iğrenç tavır! Bana dediklerin... Benim tanıdığım Güneş bu değildi. O Güneş ne kadar mutsuz olsa da ne kadar çaresiz olsa da üzmekten, kırmaktan çekinirdi. Neden böyle oldu?" dedim. Kollarını bacaklarına sarıp çenesini dizlerine yasladı. Derin nefesler alıp verdi.
"Kıskanıyorum," dedi içine kaçan sesiyle.
"Emir'i, seni, annemleri, diğerlerini. Sizi birbirinizden, başkalarından kıskanıyorum..." oflayıp oturduğum yerde dikleştim. Başımı kaldırıp bir süre beyaz tavanı izledim.
"Bu kıskançlığın sana kaybettirir Güneş. Bu kıskançlıkta değil ki... Sen sevdiğin insanlara zarar veriyorsun duygusal olarak..." uzun bir nefes aldım. Dilime kadar gelenleri süzgeçten geçirmeden söylemek istemiyordum.
"Böyle devam edemezsin Güneş, kabullenmen gereken gerçekleri kabullenmelisin. Farkında olman gereken şeyleri göz ardı edip köşene çekilemezsin!" dediğimde tekrar hıçkırdı.
"Ağlayarak bir yerlere de varamazsın artık Güneş! Simge'ye diklenirken bana lafları sokarken iyiydin şimdi ağlamanın bir anlamı kalmıyor," başını kucağına sakladı. Omuzları hâlâ ağladığını belli ediyordu. Yerde oturmaya devam ederken evin kapısı açıldı. Emir, Doğu, Doruk ve Aslan peş peşe içeri girdiler. Yanımıza geldiklerinde hepsinin bakışları bizde gezindi.
"Kızlar," dedi Aslan. Güneş başını kaldırıp Aslan'a baktı ve tekrar hıçkırarak ağlamaya başladı. Aradığı omuz sonunda gelmişti.
"Neler oluyor?" dedi Aslan yerinde kıpırdamadan.
"Güneş, abini cevapla istersen?" dedim. Aslan ikimiz arasında gözlerini gezdirdikten sonra aramızda durdu ve bir elini bana bir elini Güneş' e uzattı.
"Önce bir kalkın yerden," dedi. Uzattığı elini tuttuğumda Güneş'te tutup ayaklandı.
Emir ve diğerleri hiç sesini çıkarmadan bizi izlerken koltuğa ilerleyip oturdum. Güneş'te yanıma oturduğunda Aslan çaprazdaki diğer koltuğa oturdu Doruk, Doğu ve Emir ayaktaydı. Kollarını göğsünde bağlamış çatık kaşlarının altında kısık gözleriyle Güneş'e bakıyordu.
"Güneş," dedi Aslan.
"Terbiyesizlik yaptım..." dedi Güneş. Aslan'ın kaşları anında çatılırken bakışları bana döndü. Gözlerimi devirip başımı salladım.
"Kime?" dedi bu sefer Aslan.
"Simge'ye, Aden'e. Herkese!" dedi titrek sesiyle. Aslan ve Emir'in bakışları anında bana döndü.
"Benlik bir şey yok. Güneş'in söylemlerinin, eylemlerinin pek hükmü yok artık ben de," dediğimde Güneş'ten bir hıçkırık daha yükseldi.
"Güneş, Aden'i bu kadar kıracak ne yaptın?" dedi Aslan. İkimizi de eşit olmaya çabalıyordu. Güneş yutkunup başını Aslan'a çevirdi. Onlar bakıştığı esnada Simge de salona geldi. Gelenleri fark edince onlara selam verip mutfağa ilerledi.
"Güneş!" dedi biraz sert tonda Aslan. Simge mutfaktan çıkıp odasına geri dönecekken Emir kolundan tutup durdurdu.
"Güneş ne yaptı Simge?" diye sordu. Simge'yle göz göze geldiğimizde bana büyük ihtimalle sustuğum için dik dik bakıp Güneş'e göz ucuyla bakıp Emir'e döndü.
"Güneş sanırım beni zengin koca avcısı sandı Emir. Baran olmazsa Doğu'yu ayartacağımı o da olmazsa şansımı seninle deneyeceğimi söyledi. Seni kafalamam daha yüksek ihtimalmiş, denesem mi acaba?" dediğinde Emir'in kızgın ve hayal kırıklığıyla dolan gözleri Güneş'e döndü.
"Bana söylediklerinin bir önemi yok. Sonuçta yedi kat yabancıyız birbirimize ama kendisi kız kardeşim dediği Aden için pekte olumlu, sağlıklı düşünceler içerisinde değil sanırım." Simge'nin söyledikleri Doğu ve Aslan'ın çatık kaşlarının daha da çatılmasına neden oldu. Aslan kendisini zor tutuyor gibi görünüyordu.
"Güneş!" dedi Aslan. Sesi fazlasıyla öfke kokuyordu. Doğu yanımıza gelip Güneş'in tepesinde dikildi.
"Başa mı dönüyoruz Güneş?" dedi Doğu. Kendisini dizginlemeye çalışıyor gibiydi.
"Hayır, hayır abi... Sadece," devam edemedi. Hıçkırıkları tekrar başlarken hiç kimsenin kılı kıpırdamadı. Aslan'ın da gözlerinde hayal kırıklığı pırıltıları belirince oturduğum yerden kalktım.
"Sanırım akşamı burada sonlandırmalıyız," dediğimde Emir başını salladı.
"Güneş senden ve Simge'den özür diledikten sonra sonlandırırız abim," dedi Aslan. Güneş'in yanına gidip onu kolundan tutup ayağa kaldırdı.
"Aden ve Simge'den özür dile," dediğinde Güneş titrek sesiyle ikimizden de özür diledi.
"Siz devam edin," dedi Aslan.
Güneş evden çıkmadan önce Emir'e bir umut baktı ancak Emir gözlerini ona hiç değdirmeden salona ilerledi. Aslan yanıma gelip alnımı öptü ve "sonra baş başa konuşalım olur mu abim? Eğlenmenize bakın siz," dedikten sonra tekrar öpüp Güneş'i de alıp evden ayrıldı.
"Mavişim," diyerek yanıma geldi Doğu. Kolunu omzuma atıp şakağımdan öptü. Emir'e göz atıp mutfağa ilerledi ve "kurt gibi açım ben haydi yemek falan yapalım," dediğinde bizde mutfağa geçtik.
Tüm akşam arzu ettiğimiz gibi eğlenceli değil oldukça durağan ve sessiz geçti. Benim ve Emir'in düşük modu ister istemez diğerlerini de etkiledi. Toparlanmaya çalışsamda beceremeyince hepsinden özür diledim. Hava almak için dışarı çıkmak istediğimde Doğu da ayaklandı ama tek kalmak istediğimi söyledim. Terasa çıkmak yerine evden çıkıp sitenin bahçesine indim. Apartmanın arkasında kalan çardaklara ilerlediğim sırada telefonum çaldı. Arayan Aslan'dı.
"Efendim," diyerek açtım telefonu.
"Mavişim neredesin?" diye sordu.
"Arka kısımda çardaklardayım," dediğimde tamam deyip kapattı. Bir çardağa geçmeden Aslan'ın gelmesini bekledim. Çardakların geliş yolu olan ışıklı yolda beliren Aslan'a elimi kaldırıp seslendim. Beni görünce hızlanıp yanıma geldi.
"Abim," deyip kollarını açtı. Hem açtığı kollarına hem de yüzüne bakınca "sarılsana kızım abine," dediğinde gülüp kolları arasına girdim.
"Ha şöyle," dedi. Arkamızdaki çardağa ilerleyip yan yana oturduk. Aslan montunun önünü açıp pamuk şekeri çıkarıp bana uzattı. Bebe mavisi olan pamuk şekerini alıp teşekkür ettim. Ağır hareketlerle paketi açıp küçük bir parça alıp ağzıma attım.
"Güneş anlattı neler olduğunu, senin ve Simge'nin halini de göz önünde bulundurursam doğruları söyledi sanırım," pamuk şekerinden bir parça daha koparıp ona uzattım. Şekere bakıp "ben sevmem abim ye sen," dediğinde omuz silkip kendim yedim.
"Kıskandığını söyledi," dediğinde gülerek nefeslendim.
"Ne kıskanması Allah aşkına Aslan iki yıl oldu olacak, neyi kıskanıyor kimi kıskanıyor?" dedim sinirle.
"Sanırım biz daha da yakınlaştıkça, sen annem ve babamla da vakit geçirmeye başladıkça kendi yerini sorgulamaya başladı içten içe..." dediğinde dik dik suratına baktım.
"Bakma öyle. Kıskanmasını, size karşı takındığı tavrı elbette doğru bulmuyorum. İnan bana da oldukça saçma geliyor ama hastalığı mı nüksetti demekten de alamıyorum kendimi," dedi.
"Hastalığından falan değil Aslan, konfor alanını kaybetti. Sığınacağı bir problemi kalmadı. Artık benimde sizler için var olduğumun, sizlerin de ben de var olduğunuzun farkında ve bu yüzden kendisiyle bir savaşa girdi. Aslında tahtından olduğu falan yok ama o ister istemez beni artık tehdit olarak görüyor sanırım. Hatta yalnızca beni değil sizinle yakınlaşan herkesi," dediğimde sıkıntılı nefesler alıp verdikten sonra güçlü bir oflama bıraktı dudaklarından.
"Ne yapacağız?" dediğinde dudak büktüm.
"Ben yapmam gerekeni fazlasıyla yaptım Aslan. Artık yapabileceğim bir şey yok. Ben artık kendi sorunlarımı göz ardı edip tüm enerjimi Güneş'e ve anneme harcayamayacağım..." dedim yılgınlıkla. Aslan'la bakışlarımız kesiştiğinde gözlerim doldu.
"Yorgunum abi, ben de çok yorgunum ve bunca yorgunluğun üstüne daha fazla ağırlık kaldıramam," dedim. Beni kendisine çekip sıkıca sarıldı. Başımın üstünü defalarca öptü.
"Halledeceğim ben, söz abim her şeyi halledeceğim ben," dedi. Verdiği söze sıkıca tutunsam da ona belli etmedim. Sözler tutulmak için verilirdi ama ne yazık ki her zaman tutulmazlardı.
"Güneş'i halledeceğim, senin yorgunluklarını gidereceğim, senden istediğim tek şey kendini çekip aramıza mesafe koyma, Güneş'i de dert etme. Ne yaşarsanız yaşayın birbirinize olan sevginiz gerçek abim, sevginizi yaralamayın," dedi. Bir şey demedim, dakikalarca çardakta birbirimize sarılarak oturduk.
Cuma günü tahminimden daha hızlı geldi. Emirler hafta sonu yerine cuma günü gitmeyi tercih etmişlerdi. Emir ve ekibi turne için bugün yola çıkacaklardı. Planladıkları gibi Doğu da onlara eşlik edecekti. Öğleden sonra gideceklerini bildiğimden sabah erkenden uyanıp Emir ve Doğu için güzel bir kahvaltı hazırlamaya koyuldum. Emir'in sevdiği menemenden ve Doğu'nun sevdiği kızartmalardan yapıp ekstra pankek yaptım. Masayı hazırlamadan önce annemleri ve Emir'i uyandırıp Doğu'yu arayıp ekmek ve simit almasını istedim.
Masayı hazırladığımda kapı çaldı. Emir kapıyı açarken ben de mutfağa geçip çayları doldurdum. Tepsiyi alıp içeri geçtiğimde Doğu'nun yanında Güneş'i gördüm. Tepsiyi masaya bırakıp onlara hoş geldin dedikten sonra tekrar mutfağa geçtim. Güneş için servis çıkarıp çay doldurdum.
"Kesin ay sonunda mı bitecek oğlum?" diye sordu annem. Emir lokmasını yutup cevap verdi.
"Öyle planladık," dedi kısaca.
Kahvaltı sessizce sona erdiğinde Suna ablanın aramasıyla Emir hazırlandı. Valizlerini aşağı indirip Suna ablaların gelmesini bekledik. Emir o sırada annem ve Haydar abiyle sarılıp vedalaştı. Güneş'in karşısına geçtiğinde birkaç saniye sadece bakıştılar. Günşe kırık bir tebessümle yutkunup sarıldı. Emir bu sarılışı geri çevirmeyip kollarını Güneş' sardı. Sessizce veda ettiler birbirlerine. Ağlamamak için sahte gülüşler kondurdular yüzlerine. Parmakları ne tamamıyla birbirine sarındı ne ayrıldı birbirinden.
Doğu'nun "geldiler," demesiyle ayrıldı elleri. Emir annemle ve Haydar abiyle tekrar sarılıp yanıma geldi. Sıkıca sardık birbirimizi.
"Çok güzel geçsin her şey, kafanı da bırakma burada tamamen oraya odaklan. Dinlen kendine zaman ayır tamam mı?" dediğimde gülerek başını salladı.
"Sen ne dersen o cennet bahçem," dedi. Yüzünü sevip başındaki şapkasını düzelttim.
"Mavişim sıra ben de," diyerek yanımıza gelen Doğu'ya sarılıp onunla da vedalaştım.
"Birbirinize emanetsiniz ona göre. İyi bakın kendinize," dediğimde güldüler.
"Bu kızdan aşırı anne enerjisi alıyorum bir an önce dayı mı olsak ne?" dediğinde gözlerimi devirmekle yetindim.
Arabadan inen Suna abla ve diğerleriyle selamlaşıp onlara güzel dileklerde bulunduk. Arabaya geçtiklerinde Emir arabaya binmeden önce son kez arkasına bakıp binmekten vazgeçti ve Güneş'in yanına geldi. Onu kendisine çekip içine katarcasına sarıldı. Güneş'inde ondan bir farkı yoktu.
"Geldiğimde konuşuruz," dediğini duydum Emir'in. Güneş başını salladı. Emir, Güneş'in gözyaşlarını silip tekrar sarıldı. Ayrıldıklarında Emir bana kısa bir bakış attığında başımı salladım. Yine de her şeye rağmen Güneş'i bana emanet ediyordu. Arabaya sonunda bindiğinde camdan el salladılar. Arabalar peş peşe hareketlendiğinde annem peşlerinden su döktü.
"Kazasız belasız inşallah," dedi annem. Hep bir ağızdan amin dedik. Eve geri çıktığımızda Güneş'le kahvaltı masasını topladık. İkimizden de hiç çıt çıkmıyordu. Kahve yapacağım zaman içip içmeyeceğini sordum sadece. Annem dışında hepimize kahve yapıp salona gittik.
"Akşama Zümrütlerle Semaları mı çağırsak?" diye sordu annem.
"Olur, benimde ne zamandır aklımdaydı," dedi Haydar abi. Kahvesinden yudum aşlıp bize baktı.
"Kızlar?" dediğinde "olur," dedim. Güneş'te onayladığında annem sırayla aramalar yaptı. Akşam için planlaştığımızda annem bir heyecan mutfağa gitti. Onun arkasından gülerken Haydar abi "yavaş hatun yavaş," diye bağırdı.
"Bu kadın söz konusu mutfak olunca bambaşka bir enerji doluyor," dedi Güneş.
"Birazdan Aden, Güneş diye bağırır," dediğimde Haydar abi güldü.
"Aden, Güneş yardıma gelin kızlar," diye bağırdı annem.
Akşam için her bir elden hazırlık yaptık. Haydar abide bize eşlik ettiğinde işimiz daha da hızlanmıştı. Masayı Güneş'le birlikte hazırlayıp mutfaktaki küçük masayı da salona taşıdık. Her şey hazır olduğunda Güneş'le sırayla duş girdik. Giyinip saçlarımızı kuruttuğumuz sırada kapı çaldı.
Hem Sema ablalar hem de Zümrüt Hanımlar aynı anda geldiler. onların gelişiyle evin havası değişmişti resmen. Gülüşmeler, sohbet havada uçuşurken bir yandan da televizyonun sesi karışıyordu ortama.
"Hemen yemeğe mi geçelim yoksa bekleyelim mi biraz daha?" diye sordum. Ona göre çorbayı ısıtacaktım.
"Şu haberleri bitirelim otururuz kızım," dedi Sefa abi. Gözüm saate kaydığında on on beş dakikası olduğunu gördüm. Yine de mutfağa geçip yemekleri ısıtmaya başladım anca ısınırlardı zaten.
Isınan çorbaları kaselere doldurup yardım etmesi için Güneş'e seslendim. Birlikte doldurduğum kaseleri masaya taşıdık. Mutfağa geri dönüp sürahiyi alıp içeri tekrar girdim. Sefa abiler çatık kaşlarıyla haberi izlerken göz ucuyla ekrana baktım ama haber çoktan bitip diğer habere geçince suları doldurmaya başladım.
"Ne oldu?" diye sorduğumda Sema abla buruşturduğu yüzüyle bana baktı.
"Eski koca terörü kızım ne olacak," dediğinde iç çektim.
"Olay Van da yaşanmış ondan bir tık daha fazla etkilendiler sanırım," dedi yanımda duran Güneş.
"Van mı ne olmuş ki?" dedim birden merakla.
"Adam boşanma davasının sonunda karısını mı kendi çocuğunu mu ne vurmuş tam anlamadım ben de izlemediğimden," dediğinde içime doluşan endişe tohumları göğsümü sıkıştırdı. Gözümün önüne Bejna'nın güzel suratı gelince kendi kendime söylenip başımı sağa sola salladım. O kadar da değildi!
"Millet haydi masaya artık," dedim. Herkes yerini aldığında Sema ablanın kucağından Yusuf Ali'yi alıp Kerem'in yanına oturdum. Yusuf Ali çorba kasesine elini sokacağı sırada hemen yakaladım. Ellerini çekiştirip gülerek "Adda mama," dedi.
"Ellerin cız olur bebeğim yedireceğim ben sana," dediğimde minik ellerini kurtarıp Kerem'in uzattığı ekmeği alıp kemirmeye başladı.
"Eee cinsiyeti ne zaman öğreniyoruz çifte kumrular?" diye sordu Sefa abi. Annemler birbirilerine bakıp gülümsediler.
"Nisanda inşallah," dedi Haydar abi.
"Erkek olursa oğluma arkadaş, kız olursa gelin yaparım sizinkini haberiniz olsun," dediğinde Aslan'dan tüm masayı inletecek bir kahkaha koptu. Nefesini düzenleyip Sefa abiye bakıp konuştu.
"Ağır ol Sefa Toral kızımızın beş abisi olacak kim kime kimi veriyor acaba?" dediğinde annemlerde güldü.
"Kız olacağı ne malum canım, sizde!" dedi anneannem.
"Erkek hissediyorum ben," dedi Güneş.
"Ben de," dediğimde bakışlar bizi buldu. Annem ve Haydar abinin yüzü düşerken "ne?" diye sordum.
"Kız mı istiyordunuz?" dedi Güneş.
"Yani, minik bir kız çocuğu güzel olurdu," dedi Haydar abi.
"Duy Güneş duy," dediğimde gülüşmeler oldu masada.
"Kardeşimiz doğduğunda ona sürekli bu konuşmaları anlatacağım," dediğimde Güneş beni destekledi.
"Kıskandınız mı siz?" diye sordu birden Kerem.
"Yoo," dedik Güneş'le aynı anda. Yani daha doğmamış bir bebeği kıskanacak değildik ya!
"Sağlıklı doğsunda," dedi Zümrüt Hanım.
"Amin," dedik hep bir ağızdan.
Yemek faslı bittiğinde Güneş'le masayı ve mutfağı temizledik. Çay olduğunda kek ve tatlıları tabaklayıp içerdekilere servis ettik. Kendimize tek bir tabak yapıp Kerem ve Yusuf Ali'nin payını da o tabağa koyduk. İçeri geçtiğimizde Kerem'in yanına yere oturduk. Yusuf Ali bizi görünce Aslan'ın kucağından inip yanıma geldi. Kerem her zamanki gibi logo yaparken bizde Güneş'le bacaklarımızı sonuna kadar açıp Yusuf Ali'yi aramıza aldık. Elimdeki topu Yusuf Ali'ye gösterip Güneş'e attım.
"Git al bebeğim topunu," deyip Güneş'e çevirdim bedenini. Yusuf Ali bir Güneş'e gitti bir bana geldi. Topu her aldığında her zamanki gibi çığlık çığlığa gülüyordu. Son turunda topu sıkıca tutup bedenini kucağıma attı.
"Yoruldu," dedi Güneş. Yusuf Ali'yi poposundan destekleyip kucağıma yatırıp yüzünü öptüm peş peşe. Ben öptükçe benden kaçmaya çalışıyordu. Kucağımdan kaçıp emekleyerek Kerem'e gitti ve onun kucağına tırmandı.
"Adda cız," deyip yanağını Kerem'e gösterdiğinde kerem gülerek yumuşak hareketlerle Yusuf Ali'nin kızarık yanaklarını sevdi.
"Beni de öyle seviyor Adda, tarzı bu Yusuf Aliciğim," dediğinde gülmeden edemedim. Kerem her zamanki Kerem'di. Kekinden küçücük bir parça alıp Yusuf Ali'ye yedirdi. Yusuf Ali kekin tadını beğenmiş olacak ki ellerini tabağa uzatıp keki avuçladı. Kerem anında bana bakınca "sorun yok ablacığım yesin," dedim. Kerem başını sallayıp Yusuf Ali'nin keki yiyişini izledi. Ben de onları izlerken Aslan'ın telefonu çaldı.
"Savcım arıyor, fotoğrafı görünce kıskandı tabii," dedi gülerek. İlk geldiklerinde topluca foto çekinip hem Baran, Doğu ve Emir'e hem de Yusuf'a yollayıp kıskanın yazmıştı manyak. Sırıtmaya devam ederken telefonu açtı. Yusuf'a şakayla karışık sataşıp karşılık beklediğinde sırıtan yüzü anbean düştü.
"Tamam tamam," dedi ve önündeki henüz yarısı bile içilmemiş bardağını alıp mutfağa ilerledi. Bir şey olmuştu... Kendi bardağımı alıp ben de mutfağa gittim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde Aslan kapıyı kapatmamı işaret etti.
"Lan yemiyorsun değil mi beni?" diye sordu ama sesindeki endişe kırıntıları barizdi.
"Tamam tamam, hemen mi geleyim?" dedikten sonra Yusuf'u uzun uzun dinledi.
"Ne olduğunu söyleseydin keşke," diye hayıflandı. Ensesini ovalayıp bana baktığında "yok sadece Aden yanımda şu an," dedikten sonra telefonu bana uzattı.
"Yusuf," dedim telefonu alır almaz.
"Yusuf'un canı," dedi nefeslenerek. Sıkıntılı olduğu sesinin tınısından bile belliydi.
"İyi misin sen sesin bir tuhaf?" dedim merakla.
"Değilim yavrum... Ne yazık ki iyi değilim. Senden bir şey isteyebilir miyim?" dediğinde başımı salladım.
"Tabii, tabii isteyebilirsin!"
"Aslan buraya geldiğinde ona bir emanetim olacak. İstanbul'a geldiklerinde emanetime göz kulak ol. Babamlarla da konuşacağım ama özellikle sen Aden, sen ilgilen tamam mı?" dediğinde neye tamam dediğimi bilmeden "tamam," dedim.
"Telefonda açık açık konuşamıyorum, Aslan size her şeyi detaylıca anlatır. Şimdi abine ver güzelliğim," dediğinde Aslan'a uzattım telefonu.
"Tamam, tamam öyle yaparız," dedikten sonra sıkıntılı nefesler alıp verdi.
"Yusuf, dikkat et kendine!" dediğinde göğsümün ortasına sancılı bir ağırlık bindi. Telefonu kapatıp cebine attığında başını kaldırıp bana baktı.
"Bir bok mu yedim acaba?" dediğinde gülmeden edemedim.
"Ciddi bir mevzuya benziyor, aklıma bir şeyler geliyor ama dilim varmıyor söylemeye..." dediğimde yüzünü sıvazladı.
"İçeri geçelim. Benim hemen gitmem lazım," dediğinde başımı salladım. Birlikte içeri girdiğimizde Aslan kısa bir açıklama yapıp Van'a gideceğini söyledi. İster istemez herkes endişelenip meraklanmıştı.
"Arama amca, kendisi zaten arayacağım dedi," Sefa abi telefonunu sehpaya bırakıp ofladı.
"Oğlum çok acilse jeti ayarlayalım," dedi Yağız Bey.
"İyi olur baba, ben hallederim. Siz devam edin, aşırı kötü bir şey olsa hepimiz bilirdik. Büyük ihtimalle bok yoluna gidiyorum," dediğinde Zümrüt Hanım boğazını temizledi.
"Tamam tamam," dedi Aslan. Hepimizi öptükten sonra evden ayrıldı. Kapattığım kapının önünde durdum hareket edemedim bir süre. Annem seslendiğinde salona geri döndüm. Herkesin yüzünde meraklı ve endişeli ifadeyi fark edince gülümsedim.
"Yusuf iyidir, merak etmeyin!" dedim Sema ablayla Sefa abiye bakarak.
"Öyledir kızım, öyledir tabii..." dedi Sema abla. Korktuğu bu kafadar belliyken sesine yansıtmamaya çalışıyordu ama aklına ne yazık ki benim gibi en kötü senaryoyu getirdiğine emindim. Gecenin devamı oldukça sessiz devam etti. O sessizlik hafta sonu boyunca devam etti. Ne Aslan'dan ne Yusuf'tan ses seda çıkmıyordu. Aradığımızda iki dakikadan fazla konuşamıyorduk. Doğu ve Emir ise Almanya turnesine yarın yani pazartesi itibariyle başlayacaklardı.
Sabah çalan telefonumla uyandığımda hemen telefonumu açtım. Arayan Aslan'dı. "Abi?" dedim merak ve endişe barındıran sesimle.
"Günaydın abim, okul çıkışı amcamlara geçer misin?" dediğinde yatakta doğruldum.
"Geldin mi?" diye sorduğumda derin derin iç çekti.
"Geldim, akşam amcalara geç. Oraya geleceğim ben de. Şimdi kapatmam lazım, dikkat et kendine..." dediğinde iç çekme sırası bendeydi.
"Sen de, akşam görüşürüz..."
Tüm gün benim için çok verimsizdi. Aklım Aslan ve Yusuf'ta olduğu için derslere de kendimi veremedim. Sonunda dersler bittiğinde Simge'yle vedalaşıp taksiye binip Sefa abilere gittim. Zümrüt Hanım'la Yağız Bey de buradaydı. Onlarda benim gibi oldukça meraklı ve endişeliydi. Sema ablanın endişesi hepimizden daha farklı ve fazlaydı. Onu sakinleştirmek için elimden geleni yaptım ama aslında benimde ondan bir farkım yoktu. Akşam saat on sularında evin kapısı çalındı. Hepimiz birden ayaklandığımızda Sefa abi "sakin olun," deyip kapıya ilerledi. Bizde peşinden gidip kapıya birkaç adım uzaklıkta durduk.
Kapı açıldı, içeri önce Aslan girdi. Hepimize tek tek baktıktan sonra sıkıntılı bir soluk alıp arkasını döndü ve kapıyı itekleyip kenara kaydı. Onun kenara kaymasıyla karşımda beliren kadına şaşkınlıkla baktım. Aylar önce Yusuf'un Van'daki adliye makamında karşılaştığım Bejna'ydı karşımda duran kadın.
* * *
Yorumlar