ADEN 77. BÖLÜM GECENİN ORTASINDA

 77. GECENİN ORTASINDA

-ASLAN UYGUROĞLU-

İnsan bazen bilerek gittiği yolun sonunda neyle karışılacağını kestiremezdi. O bildiği yol bazen bilinmezliklerle dolu olabiliyordu. Aslan da öyle bir yolun yolcusuydu. Acil kalkışla bindiği jetten Van da indi. Yusuf'un yolladığı polis aracına bindiğinde karşı karşıya kalacağı şeyin tahminlerinin çok çok üstünde olduğunu anca fark edebildi. Gecenin ortasında, sadece polis aracının farlarının aydınlattığı yolu izlerken gerginlikten dolayı kursağında güçlü darbeler hissediyordu. Başını arabanın camından çekip ön tarafa baktığında dikiz aynasından polisle göz göze geldi.

"Tam olarak nereye gidiyoruz?" diye sorduğunda polis gözlerini kaçırıp yola baktı.

"Savcımın yanına," demekle yetinde genç polis. Aslan bilmiyordu ama soru sorduğu polisinde o polisin yanında oturan diğer polisinde kendisinden farkı yoktu. İkisi de gergindi, ikisinin de kursaklarında gideremedikleri bir ağırlık vardı.

Aslan sessizliği seçip başını tekrar cama çevirdi ve ıssız, karanlık yolları görmeyen gözlerle izlemeye devam etti. Aklına gelen türlü senaryoları bir mantığa oturtamadığından kocaman bir çıkmazın içinde gibi hissediyordu kendisini. Karanlık yollardan belli aralıklarla yerleştirilmiş sokak lambalı yollara geçiş yaptığında arabanın camını indirip derin bir nefes aldı. Gittikleri yol sonunda bitip araba durduğunda polislere baktı Aslan.

"Geldik Aslan Bey, inebilirsiniz!" dedi yolcu koltuğunda oturan polis. Aslan arabadan inip etrafına baktığında bir hastanenin arka bahçesinde olduğunu fark etti.

"Ulan Yusuf, ulan deldirdin değil mi yine postunu!" diye söylendi kan kardeşine.

Polislerin peşinden hastaneye girdi. Önündeki iki polis memuru giriş katına ya da üst katlara çıkmak yerine eksi katlara inen merdivenlere yöneldiğinde Aslan'ın kaşları tekrardan derinden çatıldı.

"Yusuf tam olarak nerde?" diye sordu ancak bir yanıt alamadı. Merdivenlerden indikçe gözleri hastane tabelalarına kayıp durdu. Röntgen katını, mr katını, ultrasonun olduğu katları geride bıraktıklarında geriye tek bir kat kalmıştı.

"Yok, saçmalık bu!" dedi Aslan hiddetle. Adımlarını hızlandırıp polislerin hemen arkasında durdu ve onları omuzlarından tuttu.

"Yusuf'un morgda ne işi var?" diye sordu.

"Yusuf savcım orada, sizi getirmemizi istedi. Sakin olun ve lütfen devam edelim," dedi genç polis.

Aslan yutkundu, o yutkunuş yetmeyince peş peşe durmadan yutkundu. Morg katına geldiklerinde içi ürperdi. Koridorlar bile buz gibiydi. Polislerin arkasında onlar gibi hızlı adımlarla yürürken ileride koridorun sonunda üzerinde kocaman harflerle morg yazan kapının yanındaki ikili bank koltuklarda oturan Yusuf'u gördü. Önündeki polisleri aşıp koşar adımlarla Yusuf'un yanına geldi. Siyah kumaş pantolonu çamurluydu, bembeyaz gömleği Yusuf'un titizliğine tezat bir şekilde kırış kırıştı. Gömleğin manşetlerinde ve alt kısmında kurumuş kan ve çamur lekeleri vardı. Aslan karşısındaki manzaraya bir anlam vermekte oldukça zorlandı. Fakat Yusuf'u canlı kanlı karşısında görmek onu bir nebze de olsa sakinleştirmişti.

"Ulan ödüm bokuma karıştı öldün diye!" söylendi Aslan. Yusuf yanındaki boş koltuğun üzerindeki dosya yığıntısını alıp Aslan'a çok kısa bir bakış attı.

Aslan; Yusuf'un duruşundan, bakışından, sessizliğinden sarsıntılı bir zelzele yaşayacaklarını hemen anladı. Yusuf'un yanına oturdu. Yusuf polislere bakıp elindeki dosyaları uzattı. Polisler dosyaları alıp uzaklaştığında Aslan nefeslenip Yusuf'a döndü.

"Ne oluyor Allah aşkına?" diye sordu. Yusuf dirseklerini dizlerine yaslayıp kollarını iki bacağının arasındaki boşluğa bıraktı. Tuhaf bir ruha büründüğünü yavaş yavaş fark ediyordu Aslan.

"Yusuf, öldün sandım oğlum aklım çıktı anlat ne olduğunu artık!" dedi Aslan kan kardeşinin üzerine giderek. Tıpkı Yusuf gibi oturup başını ona çevirdi. Gözü kulağının hemen altında boynundan boğazına geçiş yapan yerdeki yan yana olan üç tırnak çiziğine takıldı. Bayağı derinden kesildiği belliydi. Kanı üzerinde kurumuştu.

"Saldırıya falan mı uğradın Yusuf?" diye endişeyle sordu Aslan. Kollarında, ellerinin üzerinde de aynı izlerden vardı.

"Hayatımın en kötü gününü Esma ve amcamın öldüğü gün sayardım. Sonra Aden'in vurulduğu gün oldu en kötü günüm. İnsanın en sevdiğini kaybetme korkusu o kadar kötü ki... Kaybetmek nasıl olurdu düşünmek bile istemiyorum ama o gün en kötü günümdü. Hâlâ da öyle!" aynı anda iç çekip birbirilerine baktılar.

"Saldırıya uğradığım günü saymıyorum bile. Sonuçta o gün kendim ölecektim... Kendim ölecektim, sanırım o gün Aden'in ve annemle babamın en kötü günü..." Yusuf uykudan uyanır gibi başını salladı ve geriye atıp beyaz duvara yavaş olmadan yasladı. Aslan'a bakıp nefeslendi.

"Kafka'nın Dava kitabını hâlâ okumadın değil mi?" diye sordu Yusuf. Yıllar önce Aslan'a okuması için hediye etmişti ancak Aslan'ın pek Kafka beğenisi olmadığından Dönüşüm adlı kitabının dışında herhangi bir kitabını okumamıştı.

"Oğlum ben ne diyorum sen ne diyorsun!" dedi Aslan. Bedenini tamamen Yusuf'a döndürdü.

"O kitapta altını çizdiğim tek bir cümle var... Beni hukuka yönlendiren bana meslek seçimimi yaptıran tek bir cümle." sanki küçük gördüğü bir şeye güler gibi bir ifade oturdu Yusuf'un yüzüne. Bakışlarını beyaz, yer yer rutubetli tavana çevirip Kafka'nın Dava kitabından alıntı yaptı.

"Adalet olduğu yerde durmalı, aksi takdirde terazi sallanır ve adil bir hüküm vermek mümkün olmaz!" dedikten sonra iç geçirip Aslan'a baktı Yusuf.

"O terazi hiç sallanmasın diye didinip durdum Aslan. Adil hükümler verdirebilmek için tarafsız bir göz olmaya çalıştım," kendi dediğine güldü Yusuf.

"Hukuk ve tarafsızlık pek mümkün değil ama bilirsin. İlla ki taraf olacaksın. Neden? Çünkü bir savunmacı taraf tutmak, tuttuğu tarafı da savunmak zorunda! Hukukun özeti de bu işte! Hak, adalet, eşitlik değil! Taraf tutmak," Yusuf'un dediklerini başını sallayarak onayladı Aslan. Şu anda bilinmezliğin içindeydi. Alnını kaşıyıp, dudaklarını ıslattı.

"Pek ihtimal vermiyorum ama yanlış bir karar falan mı verdin bir davanda, sorun mu çıktı?" Yusuf başını sağa sola salladı.

"Kaç yaşındayım ben Aslan?" diye sordu. Sesinin tınısı koridorun soğukluğuna ayak uyduruyordu.

"Yirmi dokuz," dedi Aslan. Yusuf'un bu hali alışılmışın dışındaydı.

"Yirmi dokuz... Sadece dört buçuk yıldır yapıyorum bu mesleği ben. Yirmi dördümün sonlarında başladım. İlk zamanlar her şey güzeldi. Hayallerimdeki gibiydi..." alayla güldü Yusuf.

"O hayallerin koca bir hiç olduğunu ilk ciddi davamda ve bugün bir kez daha anladım. Hayat sana hayalleri değil gerçeklerini yaşatıyor," tekrar güldü Yusuf. Sinir krizinin eşiğindeydi ama kendini kontrol edebiliyordu.

"Gerçek olan şey ölüm Aslan. İnsanların ölümü, hayvanların ölümü. Bedeni geçtim ruhun, insanlığın ölümü asıl gerçek olan... Ben de işte o ölümlerin arasında, adaleti kendi terazisinde eşit tutmaya çalışıyorum," dedikten sonra yüzünü sıvazlayıp gözlerini ovaladı.

"Birisi mi öldü?" diye sordu Aslan çekinerek.

"Öldü, bugün çok şey öldü... Bugün bu şehirde bir annenin çocuğu öldü. İstanbul da kızı katledilen başka bir annenin babanın adalet arayışı öldü. Hakka, hukuka olan güven öldü! Bugün ülkenin her şehrinde bir sürü insan öldü, hayvan öldü... Bir kez daha insanlık öldü, bir kez daha adalet öldü..." Aslan ne diyeceğini ne tepki vereceğini seçemedi. Sussa olmazdı konuşsa olmazdı.

"Beş yıl neredeyse... Neler gördüm, neler duydum, neler yaşadım... Ama," titreyen sesi sustu Yusuf'un. Titreyen çenesi kasıldı. Akıtamadığı gözyaşlarını yutkundu.

"Kaç anne gördüm, kaç baba gördüm bir bilsen Aslan! Kaç tane kardeşe, eşe, evlada morg odasında eşlik ettim... İnan sayısını hatırlamıyorum. Sadece dört yıla yüzlerce insan sığdırdım. Yüzlerce maktul, yüzlerce katil... Sorsan dün ne yedin diye hatırlamam ama o insanları hatırlıyorum," Aslan elini uzatıp Yusuf'un omzunu sıktı. Göz göze geldiklerinde Aslan'ın yüzünde onu anladığını belli eden, acısını paylaştığını bas bas bağıran ifade vardı.

"Onların hatırladığı tek şey ne biliyor musun?" diye sordu bu sefer Yusuf. Aslan diline gelenleri söyleyemedi. Yusuf gibi yutkunup dolan gözlerini kan kardeşinden kaçırdı.

"Şu morgda ne gördülerse hatıralarında hep o görüntü kalıyor," Yusuf'un sesi hâlâ titriyordu. Yaşlarla parlayan gözlerini Aslan'ın mavi gözlerine dikti. Baktığı yerde gördüğü mavi hareler değil vahşice katledilmiş insanların son hatıraları vardı.

"Aylarca karnında büyüt, yıllarca kendinden katıp emek ver. Çok sev, gözünden sakın sonra şerefsizin biri çıkıp gelsin o gözünden sakındığını katletsin... Ne güzel dünya değil mi?" sinirle güldü Yusuf... Aslan dudaklarını ısırıp boğazındaki ağırlığı gidermek için yine yutkundu. Boğazını temizlemek için çabaladı ama o çabaladıkça burnunun direği sızlıyor, gözleri yaşarıyordu.

"O anne babalar günlerce arıyorlar çocuklarını. Önlerine çıkan her polise, savcıya, hakime bulun çocuğumu diye yalvarıp diz çöküyorlar... Sonra bir telefon geliyor savcılık makamına. Şu adreste kimliği belirsiz ceset, kalkıp gidiyorsun... Bakınıyorsun etrafa. İncelemeler yapıp o ölmüş bedenin başında saatlerce durup kritik yapıyorsun... O koku, o görüntü... Yemek yedirmiyor, su içirmiyor, uyutmuyor... Tiksiniyorsun ister istemez. Yananlar, suda boğulanlar, yüzü dağılanlar, deforme olanlar... Türlü türlü... Bakamıyorsun kolay kolay, sonra geliyor bir polis sana veriyor dosyayı. O dosyadan bir fotoğraf çıkıyor Aslan... Gördüğün cesetle o fotoğraftaki insanın alakası yok!" avucunu dudaklarına sürtüp sustu Yusuf. Boş bakışları koridorun beyaz duvarlarında gezindi.

"Senin, benim, polislerin hatta adli tıpçıların bile bakamadığı o cesetlere analar babalar bakıyorlar. Sarılıyorlar, öpüyorlar..." o sinirin verdiği gülüşü devam ediyordu Yusuf'un. Bedeni gülmekten sarsılıyordu. Sol elini yüzüne kapatıp başını arkasındaki duvara sertçe geçirdi. Pantolonun cebindeki telefonu çalınca gülmesi durdu. Telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Başkomiser Onur arıyordu. Yusuf aramayı reddedip telefonu avuçlarının arasında sıktıkça sıktı.

"Anca kötü haber vermeye arıyor puşt!" diye hayıflandı.

"Onur ne yaptı?" dedi Aslan zorlukla bulduğu sesiyle. Yusuf göğsünü titrek soluklarıyla doldurdu. Başını sallayıp dudaklarını acımadan kanatacak kadar ısırdı. Bakışlarını boşluğa dikip boğuk ve titrek sesiyle konuşmaya başladı. Buna ihtiyacı vardı, konuşmak şahit olduğu onca acıyı dillendirmek istiyordu.

"Aradı akşam üzeri, buraya gelmeden önce ben de olan bir dava... Sonuca vardı bugün... Bu sabah olanların üstüne mum dikti," dedi öfkeyle. Aslan sabah ki olayı şimdilik es geçti.

"Ne davası ki?" dediğinde Yusuf'un bakışı tüylerini diken diken etti. Aslan gözlerini istemsizce kaçırdığında Yusuf tekrar duvarlara bakıp konuşmaya devam etti.

"Onur ve ekibiyle çalıştığım ilk dava. Normalde başka bir savcı bakacakken adamın karısı doğum yapınca o davayı ben aldım. Sonra tayinim çıkınca devrettim mecburen. " gürültülü nefesler alıp verdi Yusuf. Olayı anlatmak için bir dakika kadar süre tanıdı kendisine.

"Üç yıl önce kadar, Silivri taraflarında bir bağ evinde kimliği belirsiz bir ceset anonsu... Gittik adrese, ormanın içinde küçük kulübe evlerden. Eve girdik, daha cesedi görmedik tabii. Yanık kokusu var ama tuhaf bir koku. Ben anlamadım ilk, diyorum ne yanmışta böyle kokuyor acaba. Baktım Onur'un yüzü şekilden şekle giriyor. Gittim sordum ne oluyor diye, Onur baktı yüzüme; insan kokusu bu savcım, dedi. Bir kaldım, söylediğini zihnimde defalarca süzdüm, anladım ne olduğunu anlamasına ama tepki veremiyor insan," dedi. Dirseklerini tekrar dizlerine yaslayıp ellerini ensesinde kavuşturdu.

"Evde değil ceset, arka tarafta çalılıkta. Gittik görmeye cesedi... Kül, gördüğüm tek şey kül..." titrek nefesler alıp verdi Yusuf.

"Cesedi bulduktan iki gün sonra falan kimlik kesinleşti. Yirmi yaşında üniversite öğrencisi genç kız. Esnaf babayla ev hanımı annenin ortanca çocuğu. Babanın belli ki göz bebeği, annesinin arkadaşı, sırdaşı... Çocuk daha lan çocuk! Yirmi yaşında, hayatın daha ne olduğunu bile anlayamamış, tadını çıkaramamış... Sırf sevgilisinin evli olduğunu öğrenip heriften ayrıldı diye katledilen bir çocuk. Ailesi günlerce uyku uyumadan sokak sokak aramışlar kızlarını. Adliyeden, karakollardan çıkmamışlar. Kimliği belli olduktan bir gün sonra sabah adliyeye gittim kapımda annesi babası," kelimeler boğazına diziliyordu Yusuf'un. Aslan'ın da ondan farkı yoktu.

"Düşünsene günlerce kızını aramışsın, telefonların hiç durmamış. Elini tutsunlar diye nerede makam mevki sahibi varsa yalvarıp yakarmışsın. Yine bir umut kapısına dayandığın savcı yüzünde mimik oynatmadan sana kızının öldüğünü, teşhis için adli tıp kurumuna gitmen gerektiğini söylüyor... Güler misin ağlar mısın işte!" sessiz sedasız döküldü gözyaşları ikisinin de.

"Yirmi yaşında gencecik bir kız Aslan. Kaçırılıyor, günlerce aklının hayalinin alamayacağı işkenceler görüyor belki tecavüze bile uğruyor. Diri diri yakılıyor... Diri diri lan! Bir seksen boyundaki kız; normal boyutlardaki köpeklerin bile kıvrılıp rahatça yatamayacağı bir çukurun içinde dertop bir halde iplerle bağlanıp yakılmış. Diri diri Aslan... Canlı kanlıyken yakmış kızı şerefsiz!" dedi öfkesine karışan nefretle.

"Sonuç ne peki yirmi üç yıl! Sadece yirmi üç yıl. Haksız tahrik, iftiralar, rüşvetler, kaypak adamlar yüzünden bir anne babanın evladının tasarlanıp planlayarak vahşice, canice katledilmesi yirmi üç yıl. O kadar dediğime de bakma. Önce on sekiz yıl denecek hop bir indirim daha alacak sonra on beş yıl olsun bari denecek bir indirim daha, böyle de devam edecek. Bugün çocuğum olsa yirmi yaşına varamadan o it oğlu it, o kanı bozuk orospu çocuğu sokaklarda fink atacak ben de adalet sağlıyorum naraları atıp Cumhuriyet savcısıyım diye etrafta caka satacağım!" pişmanlığını dile getiremiyordu bile. Keşkeler çoktan sarmıştı Yusuf'un etrafını ama o keşkelerin bir işe yaramadığını bugün iki kez yaşayıp anlamıştı.

"Sen elinden geleni yapmışsındır eminim ki Yusuf. Sen, Onur, diğer görevliler eminim ki siz üstünüze düşeni fazla fazla yapmışsınızdır. Ama işte bazen olmuyor, olması gereken olmuyor. Oldurmuyorlar..." dedi Aslan.

"Asırlar öncesi, şimdi ve asırlar sonrası Yusuf. İnsan insanı hep öldürecek. Sadece sen ve senin gibi insanların tek başına çözeceği bir olay değil ki bu. Sistem ölü çünkü. O ölü sistem tekrar hayat bulmadıkça asırlar sonrasında bile o dönemin insanlarının en büyük sorunlarından biri olacak bugün yaşadıklarımız," Yusuf oturduğu yerden kalkıp morg kapısının önünde ileri geri yürüdü. Aklı, kalbi, karakteri bunu kabul etmiyordu. Bunca acıyı, o acıları daha da kızgınlaştıran hukuksuzluğu içi almıyor, kabullenemiyordu.

"Siktiğimin sistemi!" diye söylendi Yusuf. Büyük hayallerle, ideallerle başladığı mesleği onu çıkmazlara sokup duruyordu.

"Savcım," Yusuf yanına koşturarak gelen Reber'e baktı. Yüzünü sıvazlayıp, gözaltlarında biriken yaşlarını sildi.

"Ne durumda?" diye sordu Yusuf. Aslan da ayaklanıp yanlarına gitti. Reber adını daha önce duymuştu ancak ilk defa görüyordu.

"Öldü savcım," dedi Reber başını yere eğerek. Yusuf güldü, kendi yüzünü iki eliyle tokatlayıp tekrar güldü.

"Orospu çocuğu puşt!" diye bağırdı. Küfürleri uzun koridoru baştan sona geziniyordu. Reber endişeyle Yusuf'a yaklaşsa da sesini çıkartamıyordu. Aslan, Yusuf'u kollarından sıkıca tutup durdurdu. Sakinleşmesi için çabalasa da Yusuf sakinleşemiyordu.

"Sakinleş Yusuf!" diye bağırdı Aslan.

"Ne sakini lan ne sakini! Pezevenk kafasına sıkıp kurtuldu ne sakini!" Yusuf'un kahveleriyle Aslan'ın mavi hareleri kesiştiğinde Aslan kendisinden iki santim kadar kısa olan Yusuf'u güçlü bir darbeyle kendisine çekip sarıldı. Elini sırtına peş peşe vurup ona sakin kalmasını söyledi. Birkaç dakika öyle kaldılar. Yusuf kendini toparladığında Aslan'ın kollarından ayrılıp morga ilerledi ve kapının yanında zile bastı.

"Gel," dedi Yusuf açılan kapıdan geçip. Aslan temkinli adımlarla Yusuf'a ayak uydurdu. Odalara ayrılmış koridorda yan yana ilerleyip kapısı açık odanın olduğu yerde durdular. Aslan odaya baktı. Odanın ortasında bir masa gördü. Sol alt köşesinde duş başlığı, musluk ve birkaç düğme vardı. Masanın üstünde üzeri yeşil bir hastane örtüsüyle örtülmüş küçük bir beden vardı. Aslan gördüğü şeyle sarsıldı, zihninin çeperlerine çarpan kelimeleri iç sesi bile dile getirmek istemiyordu.

"Bak," dedi Yusuf.

Aslan, Yusuf'un işaret ettiği yere baktığında odanın köşesinde yere oturmuş, bacaklarını kendisine çekip gözlerini ortadaki masadan ayırmadan ağlayan bir kadın gördü. Elleri kana bulanmışçasına kıpkırmızıydı. Onunda ayakkabılarında, uzun eteğinin paçalarında çamurlar vardı.

"Kim bu kadın?" diye sordu Yusuf'a.

"Adı Bejna, on dokuzunda kendi rızası olmadan babası yaşındaki itle evlendirilmiş. Kızın çilesi ilk günden başlamış. Gün aşırı dayak, tecavüz, hakaret... Ne ailesi arkasında ne kocası koca değil. Kızcağız dayak yemekten iki düşük bile yapmış. Adam pisliğin, suç makinesinin teki. Sürekli içeri girip çıkmış, buranın köklü ailelerinden birisinin ferdi diye yırtmış bunca zaman her şeyden," Aslan başını salladı. Böyle anne babalar, böyle adamlar oldukça karşısındaki manzaranın daha çok yaşanacağını düşündü.

"Onca dayağın, eziyetin arasında Jiyan doğmuş. Yasalara, etrafa, ailelere bakıldığında evli bir çiftin çocuğu. Ama bir tecavüz sonucu olduğunu kimse görmek istememiş, kabullenmemiş... Kocası değil mi istediğini yapar zihniyeti her yerde!" Yusuf acı bir gülüş sundu kan kardeşine. Aslan'ın da ondan bir farkı yoktu. İkisi de aynı şeyleri hissediyorlardı. Yıkılmışlığı, acıyı, hüznü, kendi cinslerinin iğrençliklerinin ağırlıklarını...

"Bejna oğlu doğduktan sonra o anneliğin gücüyle herhalde baş kaldırmış herkese. İki yıldır boşanmak için uğraşıyordu. Adamın hakkındaki tüm davaları üstlenip tekrar dava açtım. Tıktım da içeri. İndirimsiz otuz sekiz yıl yedi... Bu sabahta boşanma davaları vardı. Boşandılar... Dava çıkışı Bejna geldi yanıma. Abi dedi beni oğluma götür onunla kutlayacağım bugünü..." zar zor toparladığı sesi tekrar titremeye başladı Yusuf'un.

"Gittik karakola aldık çocuğu. Arabaya binip gidecekken olan oldu. O şerefsiz kaçmayı başarmış polisten, askerden. Takip etmiş bizi. Nereden bulduğu belli olmayan silahını çıkartıp hiç düşünmeden tartmadan sıktı. Bejna'yı öldürmek istedi ama Bejna'nın kucağındaki oğlunu fark edemeyecek kadar kördü gözleri," Aslan irkilerek Yusuf'a baktı. Duydukları zihnini bulandırmış, gözleri odağını kaybetmişti.

"Nasıl ya adam kendi oğlunu mu vurdu?" diye sordu. Şok geçirdi geçirecekti.

"Öldürdü, üç yaşındaki bebeğini öldürdü. Sonra, Bejna'yı değil de oğlunu vurduğunu anlayınca kendisine sıktı," dedi Yusuf.

Konuştukça sabahki olay gözlerinin önünde tekrar tekrar beliriyordu. Karakoldan güle oynaya çıkıp arabaya ilerlerken hemen önlerinde duran taksiden Bejna'nın eski kocası inip karşılarında dikilmişti. Ne polisler ne Yusuf müdahale edemeden adam peş peşe sadece Bejna'ya sıkmıştı ama o kurşunlardan sadece bir tanesi isabet etmişti. Bejna'ın kucağındaki üç yaşındaki oğluna saplanmıştı o kurşun. Annesinin kucağında can vermişti Jiyan. Ondan sonrası tam bir felaketti. Bejna oğlunu götürmek istediklerinde vermemişti. Oğlu zorlukla kucağından alındığında onu tutan Yusuf'a vurmuş, tekme atmış, tırnaklarını boynuna, kollarına, ellerine geçirmişti.

"Reber'in ölüm haberini getirdiği kişi o adam o zaman," dediğinde Yusuf başını salladı. Bakışlarını Bejna'dan çekip Aslan döndü. Aslan da ona döndüğünde karşı karşıya durdular.

"Seni apar topar buraya çağırma nedenim Bejna," dedi Yusuf.

"Ne?" diye bir tepki verdi Aslan. Sorgulamaktan çok ne yapacağım tepkisiydi.

"Bejna artık burada yaşayamaz Aslan. Kocasının ailesinin artık tek derdi Bejna'yı öldürmek olacak. Sağ olsun eski kayınbiraderi insaflı adammış yardım edecek elinden geldiğince... Tek başına gidebileceği, yanına yerleşebileceği bir akrabası yok o yüzden senden Bejna'yı İstanbul'a götürmeni istiyorum. Babamla konuştum, bizim evde kalacak bir süre. kendisini toparladığında da ne yapmak isterse destek olup yanında olacağım." Aslan başını salladı. Bakışlarını Bejna'ya tekrar çevirip kadına kısa bir bakış attı.

"Neden?" dedi Yusuf'a bakmadan.

"Bu kadın senin için neden bu kadar değerli?" bakışları tekrardan Yusuf'a döndü.

"Esma ilk doğduğunda nasıl sevindiğimi hatırlıyor musun?" diye sordu Yusuf. Aslan başını sallayıp "evet," dedi.

"Kuzenim değil de kardeşim doğmuş gibi hissetmiştim. Bejna'yı ilk gördüğümde de o hissi hissettim. İster istemez öyle benimsedim kızcağızı... Ona bir söz vermiştim, belki artık yolunda tek başına ama ben yine de ona verdiğim sözü tutup ona korkmadan yaşayabileceği, onu seven ve seveceği insanlarla bir arada olmasını sağlamak istiyorum," Aslan'ın bakışlarının değişmediğini görünce iç çekti.

"O kız sadece yirmi dört yaşında Aslan. Kız kardeşlerinden sadece bir yaş büyük. Uğruna canımı vereceğim kadından bir yaş büyük! Onların başına gelse dünyayı yakacağımız şeyler yaşadı bu kız. Babasından çektiği yetmemiş gibi erken yaşta evlendirildi. Tecavüze uğradı, dayak yedi, yediği dayaklardan bebeklerini düşürdü... Anne oldu evladını kaybetti... Hayat adil değil evet, fakat en azından biz elimizden geleni yapalım! Ben bu kıza oğlunla çok güzel bir hayatın olacak dedim Aslan ama bak o masada üç yaşında bir çocuk yatıyor."

Aslan anladığını belli edercesine başını sallayıp o masaya baktı. İster istemez bir an kendi evladını olduğunu düşündü o çocuğun. Göğsünün ortasında aniden hissettiği yangın kalbini titretti. Şimdi empati yaparken bile canı bu denli yandıysa karşısındaki kadının acısını tarif bile edemezdi. Derin nefesler alıp verdikten sonra tek endişesini dile getirdi.

"Bejna'yı öldürmek isteyecekler dedin, ya bizi bulup... Dile getirmekten çekiniyorum Yusuf ama ailelerimizin zarar görme ihtimali olan bir durum bu," Yusuf başını salladı.

"Haklısın ben de her ihtimali düşünüp tartıyorum, Cemal... Bejna'nın eski kayınbiraderi ailesini durduracağını söyledi. Ailede, şehirde lafı geçen birisi onunla iş birliği yapmaktan başka şansım yok. Onur'la da konuşacağım gerekli koruma işini sağlayacaklar. Babamda ekstra güvenliği arttıracak. Birde sen tabi... Sana güveniyorum," dedi Yusuf. Tüm endişesine, çekingenliğine rağmen kararını verdi ve "tamam," dedi Aslan.

O dakikadan sonra her şey hem çok hızlı hem de çok sancılıydı. Adli tıp işlemlerinden sonra Jiyan defnedildi. Bejna'yı oğlundan koparmak saatlerini almıştı. Herkes çok yıpranmıştı ancak bir annenin evlat acısının yanında kendi yorgunlukları, yıpranışları o acının yanında hiçti. İki günün sonunda Yusuf her şeyi ayarladı. Babası ve Onur'la uzun süren görüşmelerden sonra Bejna'nın ölen eski kocası Süleyman'ın kardeşi Cemal'le görüştü. Çok şükür ki aile Bejna'nın yanında durmayı tercih etmişti ancak pürüz çıkaranlarda vardı ne yazık ki.

"Tüm rotasyon burada, her şehirde polisler eşlik edecek ama sen yine de ekstra dikkatli ol. Belirli şehirlerde dur araç değiştir. Uzatmak istediğin kadar uzat, takip edilmediğinden emin ol!" dedi Yusuf.

"Merak etme de sorun yok demiştin," dedi Aslan.

"Tedbir kardeşim, tedbir... Babana bile güvenme demişler değil mi!" dedikten sonra Aslan'ın omzuna dostane vuruşlar yaptı. Yusuf arabanın arka kısmına geçip oturdu. Aslan dışarıda ön camdan onları izlerken dönüp Bejna'ya baktı. İki günde eriyip giden kızın esmer teni soldukça solmuştu. Günlerdir başından indirmediği siyah şalı yine başındaydı.

"Merak etme Bejna, her gün Jiyan'ı ziyaret edeceğim. Senin için su döküp çiçekler dikeceğim yeni yuvasına. Seni anlatacağım oğluna, masallarda anlatacağım... Yalnız bırakmayacağım onu," dedi Yusuf. Cevap beklemedi, Bejna günlerdir olduğu gibi yine konuşmayacaktı biliyordu.

" Seni kan kardeşime emanet ettim Bejna. Aslan benim bu hayatta en güvendiğim insandır. Ondan korkup çekinmene gerek yok. Seni İstanbul'a, ailemin yanına götürecek. Orada annem, babam ve Aden seni karşılayacak. Birde Yusuf Ali var tabii, kardeşim. Onlar senin yanında olacak. Aden seninle yaşıt iyi anlaşacağınıza eminim. Orada kimseye güvenemesen de Aden'e güvenmekten asla çekinme... O, benim gibi güvenini asla boşa çıkarmaz!" dedikten sonra Bejna'nın sessizliğine eşlik etti Yusuf. Birkaç dakikanın ardından kabanının iç cebinden orta boylarda kahverengi bir zarf çıkartıp Bejna'nın kucağına bıraktı.

"Berfin savcım, son maaşını hesabına yatırmak yerine nakit vermek istedi," dediğinde bakışlarını önüne çevirip onları pür dikkat izleyen Aslan'la göz göze geldi. Birbirilerine baş salladıklarında Yusuf son sözlerini söylemek için Bejna'ya yeniden baktı.

"Çok zor olacak biliyorum ama pes etme olur mu Bejna? Uğruna büyük bedeller ödediğin hayatından vazgeçme..."

Yusuf arabadan indikten sonra tekrar Aslan'ın yanına gitti. Karşılıklı durduklarında Aslan, Yusuf'un omzuna elini yaslayıp sıktı. Başını sallayıp "merak etme Bejna'yı yeni evine sapa sağlam götüreceğim, gerisiyle de ilgileneceğim ve Aden tabii. Onunda kendisini seferber etmesine izin vermeyeceğim. Her şey dozunda olacak," Yusuf derin nefesler alıp verdikten sonra göz ucuyla Bejna'ya bakıp tekrar Aslan'a çevirdi gözlerini.

"Ekrem Bey'le görüştüm. Bizden haber bekliyor olacak. Birkaç gün, bir hafta Bejna biraz kendisiyle baş başa kalsın. Ya da ne bileyim hemen görüşsün. Annemler bir bakacak duruma zaten," dedi Yusuf. Günlerdir kırış kırış olan alnını kaşıyıp sıkıntıyla soluklandı.

"Aden yufka yürekli biliyorsun, onun ilgilenmesini istedim ama sadece arkadaşlık anlamında Aslan. Bunu Aden'e hatırlat olur mu?" dedi endişeyle. Başkalarının derdiyle dertlenen, acısıyla acı çeken bir insandı Aden.

"Merak etme, Aden o ilk tanıdığımız Aden değil artık. Daha da olgun, daha bencil. Sınırlarını biliyor Yusuf. Gerektiği gibi gereken mesafede davranır..." dedi Aslan.

"Umarım..." demekle yetindi Yusuf.

"O zaman veda vakti," dedi Aslan.

Yusuf sıkı sıkı uzunca sarıldılar. İkisinin de aklı birbirlerinde kalacağından sarılmadan sonra birbirlerine telkinler verip teselli ettiler. Aslan arabaya geçtiğinde Yusuf içinden dualar okumaya başladı. Aslan'la son kez göz göze geldikten sonra ellerini kaldırıp salladılar. Aslan arabayı çalıştırdığında onların hemen peşinden sivil polis araçları hareketlendi. Yusuf onlar gözden kaybolana kadar gözlerini yoldan ayırmadı.

Akrep yelkovanı kovaladıkça yelkovanda saniyeyi kovalıyordu. Karanlık gecenin ortasında son sürat ilerleyen arabanın içini sadece yolların kenarlarına dizilmiş lambaların ışığı aydınlatıyordu. Sessizlik sanki bu arabanın içinde var olmuş gibi hiç sırıtmıyordu.

Aslan sık sık dikiz aynasından arkada oturan Bejna'yı kontrol ediyordu. İlk saatlerde o da sessizliği kabul etmişti ancak Aslan belki bir iki kelime bir şey konuşur düşüncesiyle mola verdiklerinde Bejna'ya bir şeye ihtiyacın var mı gibi sorular sorsa da sanki karşısında kapı duvar vardı.

Gözü bir kez daha Bejna'ya takıldı. Akıp giden yolu izliyordu. Yüzünde yol alan gözyaşları tenine vuran her ışıkta parlıyordu. Hayattan soyutlanmış gibi bir hali vardı. Çok görmüyordu Aslan kadına bu hali. Yaşadığı acı kolay değildi. Benim diyenin kaldıramayacağı şeyler yaşamıştı. Sessizlik onu boğmaya başlayınca önce camını indirdi sonra uzanıp radyoyu açtı. Kanallar arasında gezinip sonunda çeken bir kanalda durduğunda Kürtçe konuşan bir adam işitti. Adam konuştu, konuştu, konuştu. Uzun dakikalar sonra bir şarkı çalmaya başladı. Bir adamın sesinde can bulan şarkının sözleri anlamasa da oldukça dokunaklı sözleri olduğunu hisseti Aslan.

Aslan bilmiyordu ama hemen arkasında, gördüğü ilk andan bu yana sadece ağlayıp feryat figan eden bu kadınla arasında bağı kuracak şey bu şarkı olacaktı.

Van, Ağrı, Muş, Bingöl'ü geçtikten sonra düz gitmek yerine yolunu değiştirdi Aslan. Erzurum'a, Erzurum'dan Karadeniz'e geçiş yaptı. Saat başı Yusuf'la konuşuyordu. Karadeniz kıyılarından şaşmadan Marmara'ya giriş yaptı. İstanbul'a birkaç saatlik yolu kaldığında önce Sefa amcasını sonra babasını en sonda da Aden'i aradı.

İstanbul'a giriş yaptıklarında Aslan eve gitmeden önce ilerledikleri Kenndy caddesinde durdu. Zeytinburnu Sahilinin hemen önünde arabayı park edip arabanın ön camlarını açtı. Dikiz aynasından Bejna'ya baktığında göz göze geldiler. Denizleri andıran mavilerine toprağın kahvesi karıştığında tüyleri ürperdi Aslan'ın.

"Hava almak ister misin?" diye sorduğunda Bejna başını hayır anlamında sallayıp gözlerini kucağında kavuşturduğu ellerine indirdi.

"Peki," dedi Aslan.

Arabadan inmeseler de on dakika kadar sahil kenarında durdular. Bejna yabancı bir ortama girecekti. Onca yol gelmişlerdi ama şimdi on dakikalık uzaklıktaki eve gitmek bambaşka bir ortama girmek onun için zor olabilir diye düşündü. Dakikalar uzayıp gittikçe gerildiğini hissedince toparlandı Aslan. Arabayı tekrar çalıştırıp Toral Ailesinin Florya'daki evlerine doğru yavaş akan yolda ilerledi. Yan yana ve karşılıklı nizamla inşa edilmiş villaların arasında ilerleyip büyük bahçeli, iki katlı, dış cephesi beyaz ve orman yeşiline boyalı villanın önünde durdu.

"Geldik Bejna," dedi Aslan. Arabadan inip kapının önündeki korumalara baş selamı verip arabanın arkasına dolanıp bagajı açtı ve Bejna'nın bavulunu indirdi. Ön taraf tekrar döndüğünde bahçeden yanına koşar adım gelen Metin'i gördü. Korumaların şefiydi.

"Aslan Bey hoş geldiniz," dedi saygıyla.

"Eyvallah, herkes evde mi?" diye sordu.

"Evet efendim. Anne babanız ve Aden Hanım da buradalar." Aslan başını salladı. Elindeki bavulu Metin'e uzatıp arabanın etrafında dolaşıp Bejna'nın olduğu tarafın kapısını açtı. Hafifçe çömelip Bejna ile yüz yüze geldi.

"Yeni bir adım, yeni bir hayat... Yapabilirsin Bejna," dedikten sonra ayaklanıp elini Bejna'ya uzattı. Bejna'nın dolu dolu olan hareleri ona uzatılan ele dalıp gitti. Günlerdir herkes ona yeni hayat, yaparsın Bejna, pes etme Bejna deyip duruyorlardı ama Bejna sadece oğluyla olmak istiyordu. Ölmek, yok olmak istiyordu.

"Haydi Bejna. Bizi bekliyorlar," dedi Aslan.

Bejna'nın titreyen çenesiyle gözyaşları tekrar akmaya başlayınca Aslan irkildi. Kız sessiz hıçkırıklara boğulunca Aslan'ın eli ayağı birbirine dolandı. Cenazede daha da kötüydü ama orada Yusuf ve Berfin savcı Bejna'yla ilgilenmişlerdi. Şimdi karşısında içli içli ağlayan kadına ne diyeceğini ne yapacağını kestiremedi Aslan. Çömelip yere oturdu. Sırtını arabanın kapısına yaslayıp Bejna'ya baktı.

"Şu an inan ne yapmak istediğini biliyorum... Sanırım ben de senin yerinde olsam aynı şeyi isterdim. Ama kaderden ötesi de yoktur belki de Bejna... Hem Jiyan annesinin yanına gelmesini değil kalan hayatını dolu dolu yaşamasını ister bence. Kendi yaşayamadığı hayatı annesi yaşasın istiyordur belki de..." dolan gözlerini kırpıştırıp gülümsedi.

"Yaşa Bejna, oğlun için yaşa... Ona hayatı anlatmak için yaşa. İstanbul'u, denizi anlatırsın belki. Bizi anlatırsın, sevgiyi, okulu, renkleri, oğluna bulutları anlatırsın Bejna. Onun yaşayamadığı hayatı kelimelerinle anlatırsın belki oğluna," Bejna gözyaşlarını silip yanan gözlerini yumdu. Derin nefesler alıp hırıltıyla inip kalkan göğsünü sakinleştirdi. Ona bakan adama bakıp başını salladı. Aslan oturduğu yerden kalkıp Bejna'ya yol açtı. Arabadan indiğinde ona güven verircesine gülümsedi. Peş peşe ilerlediler. Evin kapısının önünde durduklarında Aslan omzunun üzerinden arkasındaki kadına baktı. Başı yere eğik, elleri birbirine kenetliydi. Aslan iç çekip evin kapısını çaldı.

Açılan kapı Bejna için uzun, sancılı ama bir o kadar da değerli bir hayatın kapısıydı. Yeni hayatına açılan kapıdan içeri girdiğinde ona eşlik eden Aslan'ın sadece bugün değil ömrünün sonuna kadar kendisine eşlik edeceğini henüz bilmiyordu...

-ADEN SAYGIN-

Karşımda Bejna'yı görmenin şaşkınlığını hâlâ yaşıyordum. Açıkçası Yusuf'un kast ettiği emanetin Bejna olabileceği aklıma gelse de ihtimal vermemiştim. Yani bazı düşüncelerim vardı ama karşımda böylece yıkık dökük duran Bejna'yı görmeye hazır değildim. Hepimiz kapının girişinde birbirimize bakıyorduk. Sefa abi ve Sema abla birbirileriyle gözleriyle konuşurken Aslan bir adım atıp hemen arkasındaki Bejna'ya baktı.

"Bejna, tanıştırayım. Sema teyzem Yusuf'un annesi, Sefa amcam babası..." dediğinde Bejna başını kaldırıp kısacık bir bakış attı bize.

"Annem Zümrüt ve babam Yağız," dedikten sonra bakışları beni buldu.

"Bu güzellikte Aden. Benim kız kardeşim aynı zamanda Yusuf'un sevgilisi," dedi. Bejna'yla göz göze geldiğimizde gülümsedim ve başımla selam verdim. Başını hemen aşağı eğdiğinde dudaklarımı büzdüm. Aslan'a baktığımda o da dudaklarını büzdü.

"Canım böyle kaldık ulu orta, haydi içeri geçelim. Gel Bejnacığım," dedi Sema abla Bejna'ya bir adım atıp elini uzattığı sırada. Bejna kastığı her halinden belli olan bedenini Aslan'ın arkasından çıkarıp Sema ablaya bir adım attı. Sema abla elini Bejna'nın sırtına atıp sıvazlayarak salona ilerlemesini sağladı. Diğerleri de peşi sıra ilerlediklerinde Aslan'la sona kaldık. Aslan beni kendisine çekip sarıldı.

"Oh nasıl özlemişim mavişimi," dedi başımın tepesinden peş peşe öpüp.

"Yanağını da uzat abiye," dediğinde gülüp öpmesi için yanağımı uzattım. O öptükten sonra ben de onu öptüm.

"Neler oldu Van da diye sormak istiyorum ama yeri değil biliyorum," dediğimde yanağımı mıncırıp kırık bir tebessümle yüzüme baktı.

"Anlatacağım abim ama şimdi değil. Haydi bizde geçelim içeri," dedi. Salona geçtiğimizde Aslan tekli koltuğa geçtiğinde ben de Zümrüt Hanım ve Yağız Bey'in arasına oturdum. Ortamda gergin bir sessizlik hakimken herkes ne yapalım diye birbirine bakıyordu.

"Abi, Bejna açsınızdır bir şeyler hazırlayalım mı?" diye sordum. Bakışlarım Bejna'nın üzerindeydi. Aslan başını Bejna'ya çevirip bana konuştu.

"Olur abim, Bejna da çok bir şey yemedi yol boyunca," dediğinde hemen ayaklandım. Mutfağa geçip kalan yemekleri ısıtmaya başladım. Hızlıca ikisine yetecek kadar bir salata yapıp mutfaktaki masayı onlar için hazırladım. Sularını da koyduktan sonra ısınan yemekleri tabaklara alıp içeri geçtim.

"Hazır masa, siz geçin rahat rahat yiyin," Aslan kalkıp Bejna'nın yanına usul adımlarla ilerledi. Bejna başını kaldırıp ona baktı. Bir iki saniye bakıştıktan sonra ayaklandı. Mutfağa geçtiklerinde Aslan'ın oturduğu yere oturdum.

"Sefa abi, olay ne anlat artık?" dedim kısık sesle.

"Evet Sefa, yani bir şey bilmediğimizden kıza nasıl yaklaşacağımızı da şaşırdık," dedi Sema abla beni destekleyerek. Sefa abi sıkıntılı nefesler alıp verdi. Bakışları mutfağa giden ara hole kayıp bize döndü.

"Bejna boşanma davasından sonra kocasının saldırısı sonucu oğlunu kaybetmiş," dediğinde duyduklarımızı idrak edemedik. Gözlerimin önüne Bejna'yı gördüğüm ilk an geldiğinde küçük çocuğun görüntüsü yüreğimi parça pinçik etti.

"Sefa sen, sen ne dediğinin farkında mısın?" dedi Sema abla.

"Ne yazık ki... Adam tüm dava sürecinde sıkıntı çıkarmış zaten. Pisliğinde tekiymiş ya neyse... Oğlunu vurduğunu fark edince kendisine sıkmış. O da ölmüş, en acısı da yavrucak annesinin kucağındayken ölmüş..." dedi Sefa abi kederli bir sesle.

"Allah'ım, bu nasıl bir felaket!" dedi serzenişle Zümrüt Hanım.

"Adamın ailesi de düştü tabii kızın peşine değil mi?" dedi Yağız Bey.

"Hem öyle hem değil. Bilmiyorum bir süre çok tedbirli olacağız ama. Oğlum kızcağızı kardeş bellemiş, ailesine emanet etmiş. Bize de kızımıza sahip çıkmak düşer," dedi Sefa abi.

Bu korkunç bir şeydi. Bejna'nın yaşadığı şey korkunçtu. Küçücük bir çocuğun babası tarafından öldürülmesi korkunçtu. Bir annenin evladını kucağında kaybetmesi çok çok çok korkunçtu. Kanım çekilince sarınaak bir el aradı bedenim. Oturduğum yerden kalkıp Zümrüt Hanım'ın yanına geri oturdum ve ona sarıldım. Kollarını bedenime sarıp sarmaladı beni.

"Aklım hayalim almıyor ya! Nasıl bu kadar gözü dönmüş olabilir bir insanın kendi evladının katili olabilecek kadar kendini nasıl kaybeder?" dediğimde Zümrüt Hanım saçlarımı okşayıp, sırtımı sıvazladı.

"Etraf böyle insanlarla dolu ne yazık ki kızım, ne yazık ki..." dedi Yağız Bey.

"Lanet olsun öyle insanlara..." dedim titreyen sesimle. Gözyaşlarım usul usul Zümrüt Hanım'ın ipek gömleğine damlıyordu.

"Teyze, Bejna'nın odası hazır mı?" diyerek içeri Aslan girdi. Bejna yanında değildi. Gözyaşlarımı silip burnumu çektim.

"Hazır oğlum, üst katta Yusuf'un odasının karşısındaki odayı hazırladık," dedi Sema abla. Ayaklanıp Aslan'ın yanına ilerledi.

"Odaya mı çıkacak?" diye sorduğunda Aslan başını salladı.

"Uyuması için uyku ilacı falan versek günlerdir hiç uyumadı," dedi Aslan. Sema abla omzunun üstünden Sefa abiye baktığında Sefa abi ayaklandı.

"Olur, düşük dozda veririz..." dedikten sonra antreye ilerledi. Orada portmantonun yanında gizli bir bölmede çeşitli ilk yardım eşyaları, ilaçlar falan bulunurdu. Elinde tahmin ettiğim gibi uyku ilacıyla geri geldi Sefa abi.

"Bir tane verirsin, yanında da bırakmayalım ne olur ne olmaz," dedi Sefa abi kutuyu Sema ablaya uzattığı sırada. Sema abla kutuyu alıp tek başına mutfağa gitti. Bejna çekinmesin diye kızla toplu halde iletişime geçmek istemiyorduk. Salona tekrar geçeceğimiz sırada Yusuf Ali'nin ağlayışlarını duydum. Merdivenlere baktığımda Aynur teyze kucağında Yusuf Ali'yle aşağı iniyordu.

"Ne oldu?" dedim yanlarına gidip Yusuf Ali'yi kucağıma aldım.

"Ay kızım tam uyudu demişken birden ağlamaya başladı, ne yaptım ettim durduramadım hastalandı mı ne yaptı anlamadım," dedi Aynur teyze telaşla. Ateşi yoktu, belli ki dişleri yüzünden huzursuzluk yaşıyordu. Belini sıvazlayıp usul usul yanağını öptüm. Eli yumruk şekilde ağzındaydı. Ağlamaktan burnu da yanağı da kıpkırmızıydı.

"Ne oldu bebeğim, canın mı acıyor hı cız mı oldun?" diye sordum. Başını gerdanıma yaslayıp ağzında olmayan diğer eliyle saçıma asıldı. İç çekişleri acı çektiğini belli ediyordu.

"Sefa abi, dişi sanırım..." diyerek salona girip Sefa abiye ilerledim. Yusuf Ali'yi almak istedi ancak Yusuf Ali ona gitmeyip daha da çok sokuldu bana.

"Ateşi yok," dedi Sefa abi. Elini Yusuf Ali'nin alnında gezdirip çenesine ve boğazına dokundu.

"Babacım," diyerek tekrar almak istediğinde Yusuf Ali bu sefer huysuzluk etmeyip babasının kucağına gitti.

"Boğazları şiş gibi geldi," dedi Sefa abi. Yusuf Ali'nin başını öpüp sırtında avcunu gezidirmeye başladı. Aslan'ın yanına gidip koltuğun kenarına yaslanıp Sefa abileri izledim. Salonun ortasında tur atıyorlardı. Gözüm onlardan mutfak kapısında beliren bedenlere kaydığında doğruldum ama kalkmadım.

"Canım," dedi Sefa abi. Onun seslenmesiyle Yusuf Ali de annesini fark etti ve "Ane," diye ağlamaya başladı. Sema ablanın bakışları bize doğru kaydı. Yusuf Ali çığlıklarla ağlamaya başlayınca Sema abla endişeli bir halde Sefa abinin yanına gidip Yusuf Ali'yi kucakladı.

"Ne oluyor?" diye sordu. Bir yandan da Yusuf Ali'yi kontrol ediyordu.

"Küçük bey şifayı kapmış annesi, ilaç verip serum bağlarız toparlar merak etme..." dedi Sefa abi. Bu adamın rahatlığı ayrı bir seviyeydi arkadaş.

"Önce Bejna'ya odasına kadar eşlik edelim sonrasında Yusuf Ali'yle ilgilenelim," dedi Sema abla ve kucağında Yusuf Ali'yle Bejna'ya ilerledi. Bejna'nın bakışları Yusuf Ali'ye değdiğinde şişmesinden ve kızarıklığından rengi bile belli olmayan gözleri tekrardan yaşardı. Kaşları bükülmüş, dudakları titremeye başlamıştı. Sanırım bir süre etrafında bebek görmek ona pek iyi hissettirmeyecekti. Oturduğum yerden kalkıp yanlarına gittim.

"Sema abla ben Yusuf Ali'yle ilgilenirim," dediğimde Sema abla bakışlarımdan anlamış olacak ki Yusuf Ali'yi bana uzattı. Yusuf Ali'yi kucakladığımda "Adda," deyip başını göğsüme yasladı ama bakışları Bejna'daydı.

Elini Bejna'ya uzatıp "cız," dedi. Sonra bana bakıp Bejna'ya uzandı. Ona gitmek istediğini anlasam da emin olamadım. Sema ablaya baktım. Başını salladığında kucağımda Yusuf Ali'yle Bejna'ya yaklaştım. Bejna ona yaklaşmamızla bir adım gerilemek istedi ama yapamadı. Yusuf Ali elini Bejna'ya uzatıp avcunu Bejna'nın yüzüne yasladı.

"Adda, aba cız..." dedi büzüştürdüğü dudaklarıyla.

"Evet bebeğim, ablanın canı cız olmuş," dediğimde büzdüğü dudakları titredi. Bejna'ya gitmek istedi tekrar ama Bejna bizden bir iki adım gerileyip yardım isteyen bakışlarını Aslan'a çevirdi.

"Eee, ben Bejna'yı odasına çıkartayım en iyisi," dedi Aslan. Bejna'nın yanına gelip ona merdivenleri gösterdi. Bejna önden usul adımlarla ilerledi. Aslan köşede duran bavulunda alıp Bejna'nın arkasından çıktı merdivenleri.

"Kıyamam yavruma ya," dedi Sema abla Bejna'nın arkasından üzüntüyle. Başını sağa sola sallayıp silkelendi. Yanıma gelip Yusuf Ali'yi kucaklayıp Sefa abiye döndü.

"Ben bir yıkayayım Ali'yi sen de ilaçları al gel canım," dedikten sonra bize dönüp izin istedi. Onlarda yukarı çıktıklarında bizde salona döndük. Herkes sessiz sedasız otururken Yusuf düştü aklıma. Tv ünitesinin üzerine bıraktığım telefonumu alıp bahçeye çıktım. Son aramalara girip parmağımı HAYRANIM yazısında gezdirdim.

Van da olduğumuz dönemde Bejna hakkında konuşmalarımızı hatırlayınca arayıp aramamak arasında sıkışıp kaldım. Ne diyecektim, nasıl teselli edecektim onu bilmiyordum şu anda. Yusuf'u tanıyordum, tüm sorumluluğu üstlenmiş, kendi kendisini yargılıyordu. Buna emindim... Her şeyden öte ölen bir çocuktu hatta bir bebekti. Bu acının altında ezildiğini tüm kalbimle hissediyordum.

Tüm gücümü ve kendimi toparlayıp Yusuf'u aradım. Normalde ilk çalışta açılan telefon bu sefer açılmadı. Çaldı, çaldı, çaldı ardından kapandı. Tekrar aradım, tekrar, tekrar, tekrar...

Pes edip aramayı sonlandıracağım sırada açıldı telefon. İlk saniyeler ikimizde konuşamadık. Sadece nefes alışverişlerimiz yankılanıyordu megafonda. Başımı gökyüzüne çevirdim. Gecenin ortasında parlayan yıldızları seçebilmek isterdim ama yıldızlarda bu gece saklanıyorlardı. Konuşmak için derin nefesler alıp verdim.

"Bazen olmaz Yusuf, ne yaparsak yapalım ne kadar uğraşırsak uğraşalım ölümü bazen engelleyemeyiz," dedim. Sesimin titrememesi için çok uğraşsam da pek başaralı değildim.

"Engellemem gereken ölüm değildi ki... O adamı engellemem lazımdı. Düşünmem, tahmin etmem lazımdı böyle bir şey yapabileceğini," dediğinde gözlerimi sıkı sıkı yumdum. Korktuğum buydu işte. Kendisini suçluyordu.

"Yüreği kararmış bir insana bir şey yapamazdın sevgilim. Vicdanını, merhametini kaybetmiş bir insana sevgiyi hiç tatmamış bir insanı istediğin kadar engellesen de o bir yolunu bulacaktı Yusuf. Belki çocuk değil Bejna ölecekti. Ama ne yazık ki biz bunu yine de yaşayacaktık," dedim.

"Kaderden öteye yol yok diyorsun yani," dediğinde içim burkuldu.

"Hayır sevgilim, Bejna'nın kendi kaderini yazacak gücü de şansı da yoktu ne yazık ki... Sen de Berfin Hanım da eminim ki her şeyle ilgilenmiştiniz ama bazen engel olamıyoruz işte... Bazen olmuyor Yusuf... Hatta bazen değil genellikle olmasını istediğimiz şeyler olmuyor. Allah'ın istediğine, yaşamın bizim için seçtiği yola engel olamıyoruz," derin bir soluk çektiğini işittim.

"Daha bebekti Aden," dedi titreyen sesiyle. Onun o titreyen sesi gözlerimi yaşartmaya yetti.

"Bejna'ya oğluyla çok güzel bir hayat vadettim ama..." sustu, yutkundu.

"Yusuf," dedim tir tir titreyen sesimle. Gözyaşlarım çoktan tenimi ıslatmaya başlamıştı.

"Ona, o bebeğine verdiğim sözü tutamadım... Öyle çırpındı ki Aden, oğlunu kucağından almasınlar diye öyle çırpındı ki..." Yusuf'un bedenine sıkıca sarılıp benden koparmamaları için çırpındığım anlar doluştu zihnime. Bıraksalar o ölü bedeniyle sonsuza dek orada yaşardım...

"Ağlama," dedim kendim ağlarken.

"Tutamadım, Bejna'ya verdiğim sözlerin hiçbirini tutamadım..." dedikçe gözyaşlarım arttı.

"Yusuf," diye mırıldandım gözyaşlarımın arasından.

"Ölümü, evlat acısını ne telafi eder Aden?" diye sorduğunda hıçkırıklara boğuldum. Kendimi durdurmak için derin soluklar alıp verdim. Akan yaşlarımı silip göğsümü ovaladım.

"Ölümün telafisi olmaz sevgilim, ne yaparsan yap ne yaparsak yapalım evladını kaybeden insanları, en sevdiklerini kaybedenleri teselli edemeyiz. Sadece onların yanında olup acılarını paylaşmaktan öteye gidemeyiz. Onlara destek olmak dışında elimizden bir şey gelmez. Bazı acılar bakidir Yusuf. İster bir saat geçsin ister yıllar Bejna her nefes aldığında oğlunun ölümünü hatırlayacak. Ona ağlayacak, ona sızlanacak, canı hep oğlunun ölümüne yanıp acıyacak. O acı asla geçmeyecek... Geçseydi bunca zamanda Meryem babaannenin, Gazel yengenin, Tahir dedenin acısı geçerdi. Sen... Sen Bejna'ya yeni bir hayat verdin sevgilim onu kanserli hücrelerinden kurtarıp yeni bir hayat sundun. O hayatta Bejna'yı en büyük sınavına soktu. Ha dün, ha bugün ölen ne yazık ki yine ölecekti Yusuf..." dedim içim yana yana.

"O sınav için çok erkendi be yavrum," kabullenmiyordu. Kabullenemiyorduk ama gerçekler ne yazık ki kabullenip kabullenmemeye bakmıyordu.

"Bejna için elimizden geleni yapacağız merak etme," dediğimde hırıltılı soluklar alıp verdi.

"Biliyorum, biliyorum... Ona arkadaşlık etme olur mu?" dediğinde görmese de başımı salladım.

"Merak etme sevgilim. Sen de lütfen toparla kendini... Anlıyorum gerçekten senin için de çok zor olduğunun farkındayım ama Bejna yaşıyor Yusuf. Evet, vah gidene ama geride kalanlarla devam etmek zorundayız sevgilim... Toparla lütfen kendini..." dedim.

"Meraklanma yavrum, aklın kalmasın ben de," dedi ama o imkansızdı. Aklım hep ondaydı.

"Şimdi nasıl peki?" diye sordu.

"Sessiz... Zar zor bir yemek yedi. Odaya çıkarttı Aslan uyku ilacı verdik rahat uyusun diye," dedim.

"Ekrem Bey'le görüştüm. Uygun zamanda Bejna ile görüşecek," dedi. Hızlı hızlı başımı sallayıp "tamam sevgilim, biz ilgileniriz Bejna ile gerçekten aklın burada kalmasın," dedim. Ses etmedi, hışırtı seslerinden sonra su sesi geldi.

"Kendi kaptırma lütfen Aden. Yanında ol, destek ol ama kaptırma kendini tamam mı?" dedi.

"Tamam canım. Merak etme sen gerçekten," dedim. Onun kafasını birde benimle meşgul olmasını istemiyordum.

"Kapatmam lazım şimdi, karakola geçeceğim," dedi.

"Tamam sevgilim. Dikkat et kendine..." dediğimde iç geçirdi.

"Aden... Seni seviyorum," dediğinde gülümsedim.

"Ben de seni seviyorum sevgilim. Çok çok çok seviyorum..."

Telefonu kapatıp eve girmeden bahçede dolandım biraz. Aklımı, düşüncelerimi toparlamam lazımdı. Yusuf'un bu olaydan etkilendiğini tahmin etmiştim ancak bu denli etkilenmesi, üzülmesi canımı sıktı. Kendisini suçlaması uzun sürecekti bunu bilmek daha da huzursuzlanmamdan başka bir işe yaramadı.

"Mavişim," diye seslenen Aslan'la arkamı döndüm. Yanıma gelip kolunu omzuma attı.

"Uyudu mu?" diye sordum.

"Uyudu... Rahat bir uyku uyur umarım," dedi. Yanağımdan makas alıp göz kırptı.

"Yusuf'la konuştum. Kötü değil mi?" dediğimde nefeslenip başını salladı. Baheçe de yürümeye devam ederken konuşmaya başladık.

"Toparlar o, üst üste gelmiş onda da bir şeyler," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Başka ne oldu ki?" diye sorduğumda pot kırdığını anlayıp kafasına geçirdi bir tane.

"Aslan!" dedim kazağını çekiştirerek. Omzumdaki kolunu çekip yanaklarımı sıkıştırdı. Ellerine vurduğumda gülüp burnumun ucunu öptü.

"Tayin olmadan önce baktığı bir dava istediği gibi sonuçlanmamış. Ben de detay bilmiyorum ona da bozuktu bayağı. Bejna'nın olayıyla da iyice sarsıldı," dedi.

"Başı dertte falan değil ama değil mi? Ne bileyim Nedim gibi bir bela sarmasın başına," dediğimde ihtimal vermez bakışlar attı.

"Yok be yavrum olmaz merak etme. Orada bayağı sevilip sayılıyor kimse el uzatamaz savcı Yusuf'a," dediğinde bir nebze olsun rahatladım. Aslan önemli konularda yalan cümleler kurmaz gerçeği en yumuşak şekilde söylerdi.

"Sen öyle diyorsan," dediğimde gülümsedi.

"Öyle, meraklanma. Haydi içeri üşüyeceksin böyle..." dedi.

İçeri girdiğimizde Sefa abiyle ve Sema abla aşağı inmişlerdi. Yusuf Ali aldığı ilaç ve serumdan dolayı uyuya kalmıştı. Herkes sus pustu... Aslan geçip otururken ben de başlarında ayakta dikildim.

"Karalar bağlanmış gibi seziyorum," dediğimde hepsinin bakışları beni buldu.

"Ne yapacağımızı şaşırdık sanırım kızım," dedi Sefa abi. Haklıydı, Bejna yabancıydı. Huyu suyunu bilmediğimizden neye nasıl tepki vereceğini de kestiremediğimizden yaklaşım sorunu yaşıyorduk. Kaldı ki Yusuf'a da söylediğim gibi teselli edebilecek bir olay değildi yaşadığı şey...

"Hallederiz bir şekilde, yanında olmamız ve bunu Bejna'ya hissettirmemiz lazım bence şu aşamada," dedi Aslan.

"Doğru diyorsun Aslan'ım," dedi Sefa abi. Hepsinin yüzleri hâlâ düşükken ortaya atılıp "eh, gecenin son kahvesini yapayım da toparlanın..." dediğimde hepsinin yüzünde küçük tebessümler belirdi.

Kahvelerden sonra kalın - gidelim tartışmasından sonra Aslan'la biz burada kalmaya karar verdik. Zümrüt Hanımlar da eve döndüler. Ben uyumak için Yusuf'un odasına çıktığımda önce Yusuf Ali'nin yanına girdim. Uyuyordu, yanına gidip kontrol ettiğimde ateşi yoktu. Terlediğini fark ettiğimde yeni kıyafetler çıkarıp uyandırmamaya çalışarak üstünü değiştirdim.

"Aden," diye kısık sesle konuşarak yanıma geldi Sema abla.

"Terlemişti, üstünü değiştirdim..." dediğimde şefkatle baktı gözlerime.

"Güzel kızım benim," deyip yanağımı sevip başımdan öptü. Odadan çıktığımızda ikimizin de gözü Bejna'nın kaldığı odanın kapısına kaydı. Aynı anda iç geçirip birbirimize baktık.

"Sanırım sevmek iyileştirecek Bejna'yı. Onu severek iyi edebiliriz," dediğimde başını salladı. Sırtımı sıvazlayıp omzuma düşen saçlarımı okşadı.

"Haklısın güzel kızım, biz severek iyileştiririz Bejna'yı o zaman..." dedi. Birbirimize iyi geceler deyip odalarımıza çekildik. Üstümü çıkartıp Yusuf'un tişörtlerinden bir tanesini giyip yatağa girdim. Telefonumu alıp mesajlarıma baktığımda mesaj uygulamasında sadece Ben, Emir ve Doğu'nun olduğu Mavişin Baby Boyları adıyla bir grubun açıldığını gördüm. Onlarla bir süre mesajlaştıktan sonra annemin ve Simge'nin mesajlarına da cevap atıp telefonu kapattım.

Uyumaya çalışsam da göz kapaklarım bir türlü kapanmıyordu. Aklım Bejna da kalbim Yusuf'taydı. Yatakta sağa sola dönüp huzursuzca kıpırdanıp durdum. Oflayıp doğruldum, yatağın ortasında bağdaş kurup oturdum. Gözlerimi ovalayıp yataktan kalktım. Odadan çıkacağım sırada kapı açıldı.

"Mavişim," diyerek içeri Aslan geldi.

"Uyumamışsın," dediğimde "sen de," dedi. Omuz silkip yüzüne baktım.

"Kahve yapayım mı?" diye sordu.

"Yok," dedim. Yatağa geri dönüp oturdum. O da yanıma gelip oturdu. Boş boş karşımızdaki duvarı izledik. Başımı omzuna yaslayıp esnedim. Parmakları saçlarımda gezinmeye başladığında peş peşe tekrar esnedim. Gözlerim yavaştan kapanıp uykuya geçiş yaparken kulağıma çığlıklar gelmeye başladı. Sıçradığımda yatağın ortasında tek başımaydım. Kısa çığlıklar ve oğlum sayıklamalarını duyunca yataktan kalkıp hızlı adımlarla Bejna'nın odasına koşturdum. Açık kapıdan odaya baktığımda Aslan'ın yatağın yanına çömelmiş hâlâ uyuyan Bejna'yı sakinleştirdiğini gördüm.

Aslan kısık mırıldanmalarla Bejna'ya konuşurken yanıma Sefa abi geldi. Omzuma dokunup odaya girdi. Bejna'nın başında dikilip yüzünü inceledi. Aslan ayaklanıp son kez Bejna'ya bakıp yanıma geldi. Onun ardından Sefa abi de geldi.

"Kabus görüyordu," dediğinde başımı salladım. Bu kabusların uzun süre onunla olacağına emindim.

"Ekrem'le hemen görüşseler iyi olacak sanırım," dedi Sefa abi.

"Bence de," dedik Aslan'la aynı anda.

Sefa abi odasına geçmeden önce Yusuf Ali'nin odasına girdi. Bizde tekrar Yusuf'un odasına girdiğimizde Aslan benden önce yatağa geçip beni yanına çağırdı. Yanına gittiğimde kolları arasına girip başımı göğsüne yasladım. Parmakları yine saçlarımda dolanmaya başladığında uyku daha güçlü bir şekilde gözlerime indi. Uykuya dalarken zihnimde dönüp dolaşan terk şey Bejna ve Yusuf'tu. Yeni bir bilinmezlikler silsilesinin içine dalıyorduk ve bu bilinmezlik bize neler getirecekti hiçbirimizin tahmini yoktu...

* * *





Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL