ADEN 78. BÖLÜM ANLAMAK & ANLAŞILMAK
78. ANLAMAK & ANLAŞILMAK
Nisan ayının son günleri benim için oldukça tempolu geçiyordu. Okulun son dönemlerindeydik. Haziran ortasında finaller olacaktı. Vizeler biteli bir ay kadar olsa da finallere şimdiden çalışmaya başlamıştık. Simge ile sürekli ders çalışıyor geriye kalan zamanlarda da stajlarımızda gördüğümüz vakaları tartışıyorduk. Doruk sağ olsun bize gördüğümüz dersler hakkında taktikler veriyordu. Onunla da arkadaşlığımız oldukça sağlam bir zeminde ilerliyordu. Bu arkadaşlığa en çok şaşıran Simge'ydi. Hakkı vardı ama Doruk bize gerçek yüzünü yansıttığında tüm sorunlar çözülmüştü.
"Bırakayım mı ben seni?" diye sordu Simge. Telefonumu sonunda çantamın derinliklerinden kurtarıp Simge'ye baktım.
"Sağ ol yavrum. Aslan eşlik edecek," dediğimde başını salladı. Simge otoparka ben de diğer çıkışa ilerledim. Denize bakan kapıdan çıktığımda Aslan'ın arabasını yokuşun biraz aşağısında fark ettim. Adımlarımı arabaya doğru yönlendirdiğimde Aslan arabadan çıktı. Yanına gittiğimde sarıldık.
"Selam," dedim.
"Selam mavişim, geç haydi gecikmeyelim..." dediğinde başımı salladım. Arabanın önünden dolanıp arabaya bindim. Ben emniyet kemerimi takarken Aslan da arabayı çalıştırdı. Kot ceketimi ve sırt çantamı arkaya atıp bel çantamla kaldım.
"Okul nasıldı?" diye sordu.
"Aynı, fazlasıyla yorucu. Sanırım dönem sonu yaklaştıkça tahammül seviyem azalıyor," dediğimde sırıttı.
"Daha yaz stajı var, altıncı sınıfı var abim. Biraz enerji yüklemesi yapalım sana... Yazın stajdan önce güzel bir tatil, nereyi istersen ha ne dersin?" dediğinde ona bükülü dudaklarımla göz kırpıştırarak baktım.
"Ne?" diye sordu gülerek.
"Geçen gün Yusuf'la konuştuk. O yaz planını çoktan yapmış. Kimseye söz verme dedi..." dediğimde gözlerini devirdi.
"Savcım her zaman ki gibi işini şansa bırakmamış. Nereye götürecekmiş?" diye sorduğunda omuz silktim.
"Bilmem, ser verdi sır vermedi vallahi," dedim.
"İyi madem. Ben de Emir'i tatile götürürüm." dediğinde sırıttım.
"Emir bu yaz yok," dediğimde bana yandan bir bakış attı.
"Ne demek bu yaz yok?" dedi.
"Senin haberin yok mu?" dediğimde gözlerini bana değdirip tekrar yola odaklandı.
"Neyden yok mu? Kızım gevelemeden direkt söylesene," dedi.
"Doğu'yla plan yaptılar. Birlikte tatile çıkacaklar," dedim. Geçen ay açtıkları grupta sürekli konuşup duruyorduk. Aslında tatil planlarına ben de dahil olacaktım ama Yusuf plan yaptım deyince aralarından sıyrıldım.
"Bak sen şunlara, nerede yapacaklarmış?"
"Asya... Önce Japonya ama onu kararlaştırdılar," dedim.
"Vay be, ben yine Baran'a mı kaldım?" dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım. Başımı ondan çevirip camı açtığımda "bak bakayım sen bana?" dediğinde gülmemeye çalışarak ona döndüm.
"O puşt kiminle nereye gidiyor?" dediğinde sırıttım.
"Emin değilim ama Simge'yle bir aylığına Amerika'ya gidecekler sanırım. Daha net değil ama," dediğimde sırıttı.
"Güneş ve Kerem'le yaparsın sen de bir şeyler," dediğimde alnını kaşıdı.
"Güneş'in yaz için farklı planlar var..." dedikten sona bana kısa bir bakış atıp kendisini toparladı.
"Herkes ayrı bu yaz anlaşılan," dediğimde başını salladı.
"Yenge hanımın ailesiyle kaynaşacak Baran o zaman yani," dediğinde güldüm.
"Bilemiyorum ama açıkçası Baran'la son konuştuğumda bir atak gelecek gibi hissettim," dedim.
"Haydi bakalım. Yakışır kardeşime. Simge de iyi hoş kız. Güzel olurlar," dediğinde boğazımı temizleyip ona baktım.
"Büyüdü mavişlerin yine iri iri hayırdır?" diye sordu.
"Yaşınız otuz iki oldu Aslan Bey, hani diyorum sizde bulsanız bir tane... Simge arkadaş kontenjanından ya yenge diyemiyorum kıza yoksa amenna," dediğimde gözlerini kaçırıp önündeki araca korna bastı. Yüzündeki büyük gülüşü süzülüp küçüldü ve buruk bir hal aldı.
"Aha!" diye ani bir tepki verdim. Yüz ifadesi kendisini ele verdi.
"Dökül hemen biri var değil mi?" diye ani bir enerji patlamasıyla heyecanla kıpırdandım olduğum yerde.
"Yok," dedi kestirip atarak.
"Yok derken bile var diye bağırıyorsun canım abicim, kim bu şanssız kız?" dediğimde bana yandan dik bir bakış atıp direksiyonu hızla çevirip ara yola saptı.
"Aden uzatma," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım.
"Beni terslediğine göre gerçekten biri var," cevap vermedi. Kliğinin önüne arabayı park edip bana döndü. Yanağımdan bir makas alıp "üç dakikan var, koş bakalım..." dediğinde gözlerimi devirip arabadan indim. Peş peşe kliniğe girip Ekrem Bey'in odasının katına çıktık. Ekrem Bey'in sekreterine geldiğimi haber verip beklemeye başladım.
"Bejna ile bu hafta mı görüşecekti?" diye sorduğumda yüzüme bakmadan başını salladı.
Bejna'nın geldiği ilk birkaç gün Toral ailesinin evinde sessizlik hakim olmuştu. Aslan'la birlikte sürekli oradaydık. Bejna'nın sancılı geçen geceleri ve ara sıra yaşadığı duygu krizleri bizi de oldukça zorlamıştı ama Ekrem Bey'le görüşmesinden sonra çok ufaktan da olsa toparlanmaya başlıyor gibiydi. En azından artık Sema ablayla ve benimle kısıtlı iletişim kuruyordu.
"Aden, hoş geldin!" Ekrem Bey'in neşeli sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
"Hoş buldum, merhaba." dedim.
"Sen odaya geçebilirsin iki dakikaya geleceğim," dediğinde odaya geçtim. Bel çantamın kuşağı boynumu kaşındırınca onu çıkarıp önümdeki küçük sehpaya bıraktım. Kapı açılıp kapandı. Ekrem Bey elinde iki karton bardakla yanıma gelip bardaklardan birini bana uzattı.
"Kahve?" dediğinde gülümseyerek uzattığı bardağı aldım.
"Teşekkür ederim," dedim.
Karşıma oturup bardağı sehpaya bırakıp masasının üzerindeki defterini aldı. Bana gülümseyerek bir bakış atıp defterin sayfalarını karıştırdı. Kahvemden bir yudum alıp duvarlara baktığımda odasındaki tabloları değiştirdiğini fark ettim.
"Bazı değişimler ruha iyi geliyor," dediğinde bakışlarımı Ekrem Bey'e çevirdim.
"Doğru söze ne denir..." dedim. Gülümsemesi büyüyüp defterinde yeni bir sayfa açıp kalemliğinden ben geldiğimde kullandığı koyu yeşil kalemini alıp kapağını çekti.
"Evet... Son görüşmemizden sonra daha da iyi görünüyorsun," dediğinde başımı salladım. Van'a gitmeden önce Doğu'yla geldiğim günden sonra üç kez daha gelmiştim. Son gelişimde iki hafta kadar önceydi.
"İyiyim, benim için çoğu şey yolunda," dedim.
" Çoğu... Yolunda olmayan kısımlar ne?" diye sordu. Düşünmeme gerek olmayan bir soruydu.
"Kuramadığım bazı dengeler var," sayfalar arasında dolanıp bir sayfada durdu.
"Annelerin mi?" dediğinde iç geçirdim.
"Onlar, Güneş..." dediğimde burnunun ucundaki gözlüğünü ileri itekleyip bana baktı.
"Aden sana bir soru sorabilir miyim?" dediğinde gerildim. Ekrem Bey soru sorarken izin almazdı.
"Sorun tabii," dedim biraz çekinerek.
"Neden kendi hislerini bu kadar perdeliyorsun?" dedi.
"Nasıl yani?" dedim hemen peşinden.
"Neden durduruyorsun kendini diyorum. Kendi hislerini susturup diğerleri de diğerleri diyerek kendine daha ne kadar zarar vermeyi düşünüyorsun?" canım sıkıldı. Gürültülü nefesler alıp verdim. Bakışlarımı tablolarda gezdirip doğru kelimeler seçtim.
"Aslında bir süredir bu yanımı törpüledim. Anneme ve Güneş'e karşı daha sert ve nasıl desem daha temkinliyim. Lafımı esirgemiyorum artık mesela, rahatsız olduğum ya da kırıldığım bir şey olduğunda içime atıp susmuyorum artık," dediğimde gözleri inanmak istermiş gibi bakıyordu.
"Peki öz annen onunla ilişkiniz nasıl?" yüzümde aniden bir tebessüm belirince parmaklarım dudaklarımı yokladı. Söz konusu öz annem olunca artık heyecanlanıp gülümsüyordum.
"İnanılmaz ama çok iyi. Gerçekten onunla kat ettiğim yol o kadar değerli ki. Birlikte geçirdiğimiz zamanlar çok kıymetli ve..." deyip sustum.
"Ve?" diye üsteledi Ekrem Bey.
"Hissetmek özel ve önemli demiştiniz. Onu artık hissediyorum. Kabul de ediyorum ama dilim kitlenmiş gibi bir türlü adını söylemekten öteye geçemiyorum. İçimden anne demeye başladım mesela, başkasıyla onun hakkında konuştuğumda annem diye bahsediyorum ama ona karşı dilim tutuluyor sanki," dediğimde çok içten bir şekilde gülümsedi.
"Zihninin çok gerilerinde hâlâ diğer annenle bir savaş veriyorsundur belki de. O savaşı kazanmadan da öz annene anne demen biraz daha gecikecek gibi..." dediğinde ofladım.
"Öyle olsun istemiyorum gerçekten. Hatta birkaç kez demeye çalıştım ama ilk heceden sonrası gelmiyor," dedim. Not almaya devam etti.
"Anne demek istiyorsun ama karşı cephenin tepkisinden çekiniyorsun," dediğinde başımı salladım.
"Savaşmaya başla o zaman," dedi ve defterinin sayfalarını yine karıştırdı.
"Güneş'le ilerleme kaydettiniz mi?" diye sordu. Anne konusunu rafa kaldırdım.
"Uzağız biraz. Kabuğuna çekildi iyice, terapilerini ve okulunu aksatmıyor ama ona eminim. Sadece insan ilişkilerini askıya almış durumda," dediğimde benim gibi gülümsedi.
"Güneş zor bir insan," dediğinde nefesimi gürültüyle vererek başımı salladım.
"Kesinlikle öyle," dedim ona katılarak.
"Onu seviyor musun Aden?" diye sordu birden.
"Evet, çok seviyorum..." dediğimde yüzünde tuhaf bir mimik oynadı.
"Onun sevgisinden emin misin?" dedi.
"Eminim, Güneş sevmeyi biliyor Ekrem Bey... Sevmeyi, sevilmeyi biliyor. Belki bazı sorunlar yaşamasının sebebi hastalığının getirdiği etkilerinde dışında sevgisizlikle hiç yüz yüze kalmadığından, yok sayılmanın ne demek olduğunu bilmediğindendir bu aşırılıkları. Bencil biraz, kötü bir bencillik ama. Hep ben, hep ben... Belki de böyle olmasının sebebi budur. Hep o olduğundandır belki de yaşadığı bu iç çatışmalar, kıymet bilememesinin sebebi; nasılsa hep benim, her şey benim düşüncesinin hep zihninin baş köşesinde kurulu olduğundandır," dedim. Bana parlayan gözleriyle memnuniyetle baktı.
"Belki de, sence buradaki asıl problem ne?" diye sordu.
"Yetiştirilmek ya da yetiştirilememek... İç benliğimizde gizlenen çoğu kişiliğimizi ortaya travmalar çıkarmıyor mu zaten... Güneş abileri tarafından, babası tarafından hep korunarak büyüdü. Onun için problem anneydi ancak o problemde günün sonunda ama annem benim için böyle yapıyor düşüncesine dönüşüyordu belki de. Kim bilir?" dediğimde başını salladı.
"İnsanı büyüten yaş değildir Aden. Zamanda değildir. İnsanı büyüten yaşadıklarıdır. Güneş eskiden sorun olarak gördüğü şeylerin aslında son iki yılda yaşadıklarının yanında bir hiç olduğunu anlamış olabilir," dedi Ekrem Bey.
"Olabilir, ama biz hep ona destek olmaya çalışıyoruz. yanındayız da," dediğimde şefkatle gülümsedi.
"Bazen bazı mücadelelerin tek başına verilmesi gerekir Aden," dediğinde ne demek istediğini anladım. Güneş için belki asıl problem kalabalıktı. O kalabalık en sevdiği insanlardan oluşuyor olsa da boğulmaktan, yanlışlar yapmaktan, acı çekmekten kurtaramıyordu kendisini. Ekrem Bey haklı olabilirdi. Belki de Güneş hayatla ve kendisiyle olan savaşında tek başına olmalıydı.
"Peki dönelim tekrar sana. Biraz babalarından konuşalım," dediğinde yutkundum. Defterinden bakışlarını kaldırmadan konuşmaya devam etti.
"Üvey baban. Onunla çok iyisin peki öz babanla ne kadar yol kat ettin?"
"Haydar abi benim için çok farklı bir yerde. Açıkçası benim için babanın tanımı o. Üzerimdeki ağırlığı, ilgisi, anlayışı... Farkında olmadan çoğu çocukluk travmalarımı iyileştiriyor hatta. Çocukken hep özendiğim şeyleri yaşatıyor bana. Sadece ben de değil tabii. Emir'e de aynı ilgi alakası beni çok derinden etkiliyor. Onu çok seviyorum, çok değer veriyorum..." kahvemden küçük bir yudum alıp konuşmaya devam ettim.
"Yağız Bey'le de iyiyiz. Yani pek ihtimal vermiyordum ama çabalamaktan vazgeçmedi. Benimle ve kardeşlerimle çok fazla ilgilenip vakit geçiriyor. Hatalarını telafi etmeye çalışması ve bundan bu sefer kaçmaması onu açıkçası gözümde değerli kılıyor," dedim.
"Seviyor musun peki?" diye sorduğunda başımı salladım.
"Seviyorum elbette. Hepsini... Tüm Uyguroğullarını çok seviyorum. Diğerleriyle daha yakın olup onunla biraz uzak olmamın sebebi aslında baba demeye korktuğumdan," dedim itiraf ederek. Soğumaya yüz tutan kahvemden iki üç yudum alıp gülerek geriye yaslandım.
"Belki komik gelecek size ama sanırım baba deme fobim var. Bazı anlar oluyor, Haydar abiye baba demek istiyorum bunun için kendimi hazırlamaya çalışıyorum ama diyemiyorum. Yağız Bey içinde aynısı geçerli. Geçen gün mesela onunla tüm gün vakit geçirdim. O kadar eğlendim o kadar mutlu oldum ki... Çekinmeden sarıldım, çekinmeden güldüm. Baba demek geldi o anlarda içimden ama yapamadım. Böyle normalken baba kelimesini kullanmak çok kolay ama onlara karşı olmuyor bir türlü, diyemiyorum... Panik atak geçiriyor bile olabilirim," dedim. Deftere hızlı hızlı bir şeyler yazdı.
"Ölen baban," dediğimde tüylerim ürperdi. Beni anladı, gözleri özür diledi benden.
"Affedersin, adı Ahmet'ti değil mi?" diye sorduğunda başımı salladım. Defterine bir şeyler yazıp tekrar bana baktı. Kalem tutan elini çenesine yaslayıp gözlerini gözlerimde gezdirdiler.
"Ahmet'le ilişkin nasıldı Aden?"
"İlişkimiz yoktu ki... O yoktu aslında, gelir birkaç gün kalır sonra uzun süre ortalarda görünmezdi. Geldiği zamanlarda bizim için pek hoş şeyler olmazdı," dedim.
"Peki ona baba demek sana ne hissettiriyordu?"
"Bazen iyiydi o zamanlarda umutla dolardım. Çocuk aklı işte hayal kurmaktan çekinmiyordum. Babamla iyi olayım onunla vakit geçireyim hayallerim çok olurdu ama hepsinin sonu fiyaskoydu, ona baba demek beni güçsüz hissettirirdi. Bazen de kendimden tiksinirdim. Çünkü o artık gözümde baba değildi ve ona baba demek hayallerimdeki babaya ihanet ediyormuşum gibi hissettirirdi... Ona rağmen baba dememeyi hiç seçmedim. Hep baba dedim... Ağız alışkanlığı işte," dedim.
"Onlara baba dersen onlarda sana aynı şeyleri hissettirir diye korkuyorsun. Babasız kalmaktan, baban tarafından kırılmaktan en önemlisi terk edilmekten korkuyorsun," dediğinde kabullenerek başımı salladım.
"Belki de şimdi nasılsa böyle devam etmen gerekir. Belki Haydar Bey abin olarak kalmalıdır. Belki Yağız Bey'le aranızda kelimelere gerek yoktur. Kendini kısıtlama Aden, kendini zorlama. Bırak akışına bakalım su yolunu bulacak mı? " dedi.
"Bulur mu ki?" diye sordum.
"Sen istersen bulur..." dediğinde gülümsedim.
"Teşekkür ederim," dedim.
Terapi bittiğinde ikimizde ayaklanıp el sıkıştık, odasından çıktığımda Aslan telefonundan başını kaldırıp bize baktı. Ayaklanıp yanımıza geldi.
"Abim," deyip artık alışkanlık hale gelen o hareketi yaptı ve yanağımdan makas aldı. Ekrem Bey'le tekrar selamlaşıp el sıkıştılar.
"Bejna'yı bu cumartesi bekliyorum Aslan. Artık evden çıkmalı," dedi Ekrem Bey.
"Tabii, öyle yaparız," dedi Aslan.
Klinikten çıkıp arabaya geçtik. Yola çıktığımızda çantamdan telefonumu çıkarıp bildirimlere baktım. Simge'nin attığı komik videolara hunharca gülünce Aslan telefonu elimden alıp videoları izledi.
"Bu şansızlıkla bu insanlar nasıl yaşar anlamam," dediğinde kıkırdadım. Videoda nereden çıktığı belli olamayan tır tekerleği bir dükkana girip yemek yiyenlerin üstüne düşüyordu.
"Baş başa bir akşam yemeği?" dediğinde sırıttım.
"Bu bir çıkma teklifi mi?" gür kahkahası tüm arabada yankılandı.
"Tipim değilsin be yavrum," dediğinde koluna vurdum bir tane. Gülerek bana bakıp öpücük attı. Ona tam trip atacakken telefonu çaldı. Telefonu haznesine yerleştirip hoparlöre alarak cevapladı.
"Annem," dedi telefon açılır açılmaz.
"Oğlum ne yaptınız?" diye sordu Zümrüt Hanım.
"Çıktık klinikten kızını yemeğe götüreceğim," dediğinde hemen araya girdim.
"Götüremiyorsun canım," dediğimde Aslan bana baktı.
"Neden?" dediler anne oğul aynı anda.
"Neden olacak onun tipi değilmişim. Ne demek bu! Bana resmen çirkinsin dedi," dediğimde Zümrüt Hanım da gür bir kahkaha attı. Aslan ise şaşkınlıkla bana bakıyordu.
"Yola bak yola toslayacağız bir yere," dediğimde önüne döndü.
"Anne senin bu kızın var ya tam bir yerden bitme. Bir bu kadar da yerin altında vardır bundan," dediğinde "ha!" diye bir ses çıktı dudaklarımdan.
"Yerden bitme ne be!" diye çemkirdiğimde gülüp işaret parmağını bana doğrulttu.
"Tam olarak sen ve bu halin tatlım," dediğinde eline geçirdim bir tane.
"Kızım sen nasıl doktor olacaksın bu şiddet eğilimiyle," diye dalga geçti benimle.
"Def ol Aslan. Seninle yemeğe falan gelmiyorum ben. Çek sağa," dedim atarlanarak. Gülüp arabayı daha da hızlandırdı.
"Maviş affet sen o akılsız abini, burnu havalarda ya biraz ondandır onun bu hali," dedi Zümrüt Hanım.
"Bana çirkin dedi, yerden bitme dedi, resmen bacaksız dedi bana bilemiyorum yani bunlar ağır laflar," dedim çenemi dikleştirerek.
"Tribini severim senin," dedi Aslan. Ona dil çıkarıp kollarımı göğsümde birleştirdim.
"Annem ben mavişin gönlünü alayım akşam görüşürüz," dediğinde Zümrüt Hanım ikimizi de sevdiğini söyleyip telefonu kapattı. Artık hafta sonları onlarda kalıyordum. Güneş'te bizim evde oluyordu. Bir bakıma yer değiştiriyor gibiydik. Cumadan gidiyor pazar akşamı ya da pazartesi geri dönüyorduk. Fikir annemden çıkmıştı. Zümrüt Hanım bize ziyarete geldiğinde laf lafı açınca annemde böyle bir fikir sunmuştu. Zümrüt Hanım direkt onaylarken son söz Güneş ve bana düşmüş bizde olur demiştik.
"Çirkin demek ha, öyle olsun... Abi dedik bağrımıza bastık ama çirkinmişiz vay be," dedim düşüncelerimden sıyrılıp. Uzattıkça uzattım. Aslan bu halimle gülüp eğlendi. Ellerini yanağımı sıkmak için uzattığında başımı geri çeksem de sonunda yakalayıp yanağımı sıkıştırdı.
"Acıdı ama," dediğimde elini çekip usul usul okşadı kızardığına emin olduğum tenimi.
"Dünya güzelim benim, güzellerim güzelim. Bir bak abine böyle bir adamın kız kardeşinin çirkin olma şansı var mı sence?" dediğinde yüzümü parmaklarından kurtarıp koluna geçirdim yine.
"Sendeki bu ego kainat güzelinde bile yoktur yemin ederim," dedim pes edercesine. Atışarak devam ettiğimiz yolculuk Boğaz da lüks bir restoranın önünde bitti. Aslan cins cins bakınca arabadan inmeden bana döndü.
"Ne?" dediğinde gözlerimi kıstım.
" Tweety'li kapüşonlumla çok yakışırım bu mekana," dediğimde gözleri üzerimdeki turkuaz rengindeki kapüşonluma kaydı. Tam ortada Tweety'nin gözleri sırtımda da boydan boya hali vardı. Gülecek gibi oldu ama hemen toparladı kendisini.
"Bir şey olmaz abim, sanki Çırağan'a geldik," dedi ve arabadan indi. Oflayıp peşinden indim. Arabasının anahtarını valeye verip elimi tuttu. Restoranın basamaklarını inip kapıya yürüdük. İçeri girdiğimizde bizi kadın görevli karşıladı.
"Aslan Bey, hanımefendi hoş geldiniz efendim," dedi. Gülümseyip başımla selam verdim.
"Hoş bulduk, rezervasyonsuz geldik ama yer vardır diye umuyorum," dedi Aslan.
"Size her zaman masamız var efendim. Buyurun eşlik edeyim," dediğinde Aslan'la kadının peşinden ilerledik. Aslan Uyguroğlu olmak böyle bir şeydi herhalde. Mekan neredeyse tamamen dolu olmasına ve rezervasyonsuz çalışmamasına rağmen Aslan istediği gibi gelebiliyordu. Cam kenarında deniz manzaralı masanın önünde durduk. Aslan benim için sandalyeyi çektiği sırada kulağımda çok cırtlak bir kadın sesi patladı.
"Aslan bu ne hoş tesadüf," başımızı senkronize bir şekilde hemen arkamıza çevirdik Aslan'la.
"Pırıl, merhaba..." dedi Aslan.
Bayağı uzun boylu, esmer fıstık gibi bir kız vardı karşımda. Sütun gibi bacaklarıyla maşallahı vardı. Uzun siyah saçları, dolgun dudakları ve çekik gözleriyle oldukça güzel bir kadındı ancak yüzündeki küçücük dokunuşlar hemen anlaşılıyordu. Sanırım hemen anlamımın bu yıl aldığım plastik cerrahisi stajımın etkisi vardı.
"Ne kadar oldu görüşmeyeli, özlettin kendini," dedikten sonra bakışları bana kaydı. Beni baştan aşağı süzdü. Gördüğünden memnun olamamış olacak ki burun kıvırdı.
"Yoğunum," dedi Aslan kısaca.
"Anlıyorum," dedi bakışlarını benden çekmeden. Aslan'ın beni ona tanıtmasını bekliyordu büyük ihtimalle. Aslan da bende olan bakışlarını fark edince elini sırtıma yasladı.
"Pırıl'ın babası bizim iş ortaklarımızdan yavrum. Kendisi aynı zamanda benim üniversiteden eski bir arkadaşım," dedikten sonra Pırıl'a döndü başı.
"Pırıl kız kardeşim Aden," diyerek beni tanıttı.
"Ah öyle mi?" dedikten sonra elini uzattı Pırıl.
"Annem bahsetmişti, güzelliğin bir ara sosyeteye bayağı malzeme olmuştu ama bu kadarını beklemiyordum açıkçası," dedi. Uzattığı eli sıkıp hemen bıraktım.
"Sosyetenize karışmadım ama maşallah herkesin dilindeyim sahiden de," dedim.
"Canım, Zümrüt ablanın verdiği davete sen de katılmışsın. Oradan tüm sosyeteye yayıldın, gerçekten çok güzel yüzün," dedikten sonra beni tekrar baştan aşağı süzdü. Aylar önce evinde hiç istemeden verdiği daveti kast ediyordu sanırım.
"Ama işte Yaradan yüz veriyorsa fizik vermiyor, fizik veriyorsa yüz vermiyor, neyse ki ben her ikisinden de nasiplendim," dediğinde kaşlarım çatıldı. O benim fiziğime mi laf atmıştı?
"Pırıl izninle," dedi Aslan. Sesinden rahatsız olduğu anlaşılıyordu.
"Ya ayakta tuttum sizi, düşüncesizlik işte kusura bakma lütfen," dediğinde tip tip sırıtıp yüzüne baktım.
"Yaradan işte kime hem yüzü hem fiziği veriyor ama bazı şeyleri es geçiyor. İlahi adalet mi ilahi eşitlik mi bilemedim..." dediğimde Aslan'ın göğsünden hırıltılar yükseldi. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp elini ağzına kapattı.
"Efendim canım anlamadım?" dediğinde "şaşırmadım," dedim alayla.
Yüzümü yüzüne yaklaştırıp gözlerimi irice açarak yüzünde gezdirdim. "Burnunun dolgusu düşmek üzere gibi bir doktora görün istersen. Eh sen de haklısın tabii bir yerde kimine doğuştan kimine sonradan veriyor güzelliği Yaradan!" dedikten sonra ona sırtımı dönüp Aslan'ın çektiği sandalyeye oturdum.
"İyi akşamlar Pırıl," dedi Aslan ve cevap beklemeden karşıma geçip oturdu. Pırıl tıpış tıpış yanımızdan uzaklaştı.
"Şef burada mı?" diye başımızda bekleyen kadına dönüp konuştu Aslan. Kadın elindeki menüleri önümüze bıraktı.
"Burada Aslan Bey, haber vermemi arzu eder misiniz?"
"Müsait olduğunda bir uğrasın beyefendi," dedi Aslan gülerek.
"İletirim efendim, siz seçiminizi yapın ben sizinle ilgilenmesi için garsonumuzu yollayacağım," dedikten sonra yanımızdan ayrıldı. Aslan'ın bakışları beni buldu. Sırıtarak geriye yaslandığında "hak etti," dedim.
"Pırıl işte, boş ver o hep böyleydi," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Hep? Süresi ne bu hep-in?" dediğimde sırıtışını düzeltti.
"Birkaç ay..." dedi.
"Şaka yapıyorsun sevgilin miydi?" dedim hayretle.
"Takıldık diyelim sonra bana göre olmadığını fark edince bitirdik," dedi. Fazla umursamaz ve bu konudan sıkılmış görünüyordu ama üstüne gitmeden edemedim.
"Sana göre... Neymiş size göre olmayan şey Aslan Bey?" diye sordum gülerek.
"Fazla egoist ve kibirli bir kadın. Gerçi bu özellikleri yatakta onu bayağı çekici yapıyordu ve..." dedikten sonra aniden sustu. Elini ağzına kapatıp öksürmeye başladı. Geri zekalı ne dediğini yeni kavrıyordu anlaşılan.
"İğrençsin Aslan!" dedim şaşkınlıkla gülerek.
"Özür dilerim birden çıktı ağzımdan," dedi. Mahcuptu ve utanmıştı. Yüzü ve boynu kıpkırmızı kesildi.
"Annem, kız kardeşimle bu muhabbeti yaptığımı duysa beni gerçekten ayaklarımdan tavana çiviler," dediğinde güldüm. Bayağı hunharca güldüm. Zümrüt Hanım bunu gerçekten yapabilirdi.
"Büyük bir zevkle izlerdim," dedim gülmeye devam ederek. Utanması geçmeyince konuyu değiştirdim.
"Anlaşılan şu ki sen senden daha egoist birisiyle yapamazsın. Bu demek oluyor ki sana süt dökmüş kedi gibi olanlardan lazım..." dedim dalga geçerek.
"Ha ha ve ha maviş," dedi huysuzca. Menüyü açıp gözlerini hızlıca gezdirip bana baktı.
"Ne yemek istersin?" diye sordu. Konuyu burada kapatmıştı. Menüyü açmadan direkt ona bıraktım işi.
"Abimin zevkine güvenmeyi tercih ediyorum," dediğimde güldü.
"Üşengeç seni," dedikten sonra bakışları tekrar menüye kaydı. İsmini yabancı dilim olmasına rağmen tek seferde söyleyemeyeceğim yemekleri sipariş etti.
"Kırımızı mı beyaz mı?" dedi şarap seçimini bana bırakarak. Kırmızıyı seçtim. Yemeklerin gelmesini beklerken sessizdik. Aslan birkaç dakikalığına işle ilgili telefon görüşmesi yapmıştı. O telefonla konuşurken mimiklerini, bakışlarını, el hareketlerini inceledim. Baran'la ve Kerem'le ne kadar benzediklerini uzun zamandan sonra tekrar fark ettim. Biz Doğu'yla ne kadar benzersek benzeyelim Aslan, Baran ve Kerem üçlüsü apayrı bir benzerlikteydiler.
"Mavişler dalıp gitmiş," dediğinde kendime geldim.
"Biz Doğu'yla böyle kumralken sizin sapsarı olmanızı düşünüyordum," dediğimde gülüşü büyüdü.
"Dedeme benziyorsunuz," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Yavuz dedem bildiğin sarı fırtına oğlum ne benzemesi," dediğimde güldü.
"Diğeri, annemin rahmetli babasına bayağı benziyorsunuz. O esmerdi hatta bizim bu sarışınlıkta Güneş'in esmerliğini yadırgamama sebebimiz dedemdi," dedi.
"Hadi canım," dediğimde başını salladı.
"Ne bileyim ya öyle hiç görmeyince," dedim.
"Albümlere bakmadın mı hiç?" diye sorduğunda dilimi damağıma vurup "cık," dedim.
"O zaman bu akşam albümlere bakacağız," dedi.
"Olur," demekle yetindim. İçten içe onların çocukluk hallerini eski fotoğrafları ve benzediğim dedemi merak ediyordum.
Yemekler gelip garsonlar servis yaptığı sırada yanımıza beyaz şef kıyafetleriyle Aslan'la aynı yaşlarda bir adam yanımıza geldi. Aslan adamı fark edince "Ooo kimleri görüyoruz," diyerek ayaklandı. Birbirlerine sarılıp gülerek geri çekildiler.
"Duydum ki benim çakma aslanım gelmiş bir selam vereyim dedim," dedi şef.
"Çakma aslan mı sen aslan görmemişsin kardeşim," dedi kibirle Aslan. Yarım ağız gülüp adamın omzunu sert tokatlar attı.
"Hadi lan oradan," dedi adam gülerek. Bakışları bana kaydığında Aslan'ı bırakıp yanıma geldi.
"Aden değil mi? Hatta Yusuf'un canı Aden" diye sordu. Şaşkınlıkla yüzüne bakıp konuştum.
"Evet, Aden ben..." dediğimde gülüşü büyüyüp elini uzattı. Elini sıkıp tokalaştım.
"Selim ben de bu çakma aslan abinin ve Yusuf'un arkadaşıyım," dedi.
"Memnun oldum Selim Bey," dediğimde gülüşü anında bozuldu.
"Bey ne kızım abi de sen bana," dediğinde bakışlarım istemsizce Aslan'a kaydı. Aslan göz kırpıp başını salladığında "memnun oldum Selim abi," dedim.
"Ha şöyle, daha buradayım görüşelim geri dönmeden," dedi Selim abi.
"Haberleşiriz kardeşim," dedi Aslan.
"O zaman size afiyet olsun," dedikten sonra yanımızdan uzaklaştı. O kimdi bakışlarımı fark edip "ilkokuldan arkadaşımızdı. Uzun süredir yurt dışındaydı," dedi. Yemekten ilk lokmaları alırken aklıma arabadaki hali geldi.
"Abi?" dediğimde başını kestiği etten kaldırıp bana baktı. Bir keresinde bana; sen bana her abi dediğinde benim acil durum sirenlerim çalıyor, demişti. Neymiş, ona ancak ecel terleri döktüreceğim zaman abi diyormuşum.
"Geliyor gelmekte olan gibi hissettim," dediğinde güldüm.
"Gerçekten biri var mı?" dedim direkt konuya dalarak. Evirip çevirmeme gerek yoktu. Bıçağını ve çatalını tabağa bırakıp kadehine uzandı ve kırmızı şarabından büyük bir yudum aldı.
"Tek bir açıklama, sonra bu konuyu tamamen kapatıyoruz?" başımı salladım hevesle. Dudaklarını birbirine bastırıp büyük bir nefes aldı.
"Doğru kişi mi, doğru yer mi bilmiyorum... Bildiğim şey zamanın doğru zaman olmadığı. O nedenle de bu aşk safsatası çoktan rafa kaldırıldı," dediğinde hüzünle doldum. Aslan hep takılmalı ilişkilerin adamı olmuştu. Geçmişe dair sohbetlerimizde bile uzun süreli ilişkisi olmadığı hep dile getirirdi. Şimdi olma ihtimalinin olmadığını söylese dahi gözlerini bu denli parlamasına neden olan kişiyi merak ediyordum. Bir yandan da hayatını artık ilişki anlamında düzene sokmasını istiyordum sanırım.
"Ama," dediğimde bakışlarıyla susturdu beni.
"Aması yok, konu kapandı..." dedi. Dudak büküp sessizce kabullendim bu durumu şimdilik.
Farklı konulardan bahsedip yemeğimizi yedikten sonra kalktık. O hesabı öderken ben de dışarı çıkıp valeden arabayı getirmesini rica ettim. Eve giderken annemi arayıp gece gelmeyeceğimi söyledikten sonra kapatıp Emir'i aradım. Onunda gelmesini istedim ama toplantılarım var dediği için üstelemedim. Eve geldiğimizde evdekilere selam verip üst kata çıkmak için merdivenlere yöneldim. Duş alıp, üstümü değiştirecektim. Merdivenleri çıktıkça kulağıma dolan keman sesiyle adımlarım yavaşladı. Usulca çıktım merdivenleri. Koridora geldiğimde sesin Güneş'in odasından geldiğini fark ettim. Kapısının önünde durup müziği dinlemeye devam ettim. Çok güzel çalıyordu. Dayanamayıp usulca kapısını araladım. Odası karanlıktı. Pencereleri açmış öyle çalıyordu, bahçenin ışıklandırmaları odayı çok ama çok hafif aydınlatıyordu. Beyaz tüller esen rüzgarla havalanırken Güneş tüllerin arasındaydı. Çaldığı parça oldukça duygusaldı. Onu izlerken ilk defa keman çalışına şahit olduğumu fark ettim. Güneş, keman çalmaktan pek hoşlanmazdı. En azından ben öyle biliyordum. Çalmayı sonlandırdığında alkışladım. Birden sıçrayıp arkasına döndü. Beni görünce baş parmağıyla damağını ittirip elini göğsüne yasladı.
"Ay, korkuttum değil mi?" dediğimde başını salladı. Kemanını yatağın üzerindeki kutusunu yerleştirip fermuarını çekti.
"Dalgındım bayağı, sorun yok," dedi.
"Çok güzel çalıyordun, dinlemeden edemedim..." dedim.
"Teşekkür ederim... Ardiyeyi temizlerken görmüşler. Kiraz getirince bir çalayım dedim," dedi.
Odaya tamamen girip yanına ilerledim. Aramız ne çok sıcak ne çok soğuktu. Bugün Ekrem Bey'le konuştuklarımızı hatırlayınca yatağa oturup bileğini tuttum. Yanıma oturması için çekiştirdim. Yatağa oturdu, uçuşan tüller yüzlerimizi teğet geçiyor, camdan esen rüzgar saçlarımızı dalgalandırıyordu. Başımı ona çevirip ışığın yansıdığı esmer tenini izledim. Sadece iki ayda birbirimizden ne denli uzaklaştığımız gerçeği yüreğimin ortasına oturup oraya çöreklendi.
"Nasılsın?" diye sorduğunda kırık bir gülümseme belirdi dudaklarımda. Eskiden hep ben sorardım, şimdi o soruyordu.
"Ortaya karışık, sen?" dedim. Dudakları dalgalandı, gülümsemeye çalıştı ama pek beceremedi.
"Karmakarışık," dedi. Karışıklığı yüzüne, gözlerine hatta hafiften titreyen ellerinde belli oluyordu. İki kelamdan sonra konuşacak bir şey bulamayıp sessizce oturmaya devam ettik. Ellerimiz kucağımızda, gözlerimiz karanlık gecede takılı kaldı. Anlıyordum aslında onu. Onunda beni anladığını biliyordum ama ben nasıl kendi içimde bazı kırgınlıklar, öfkeler yaşıyorsam Güneş'te yaşıyordu şüphesiz. Onun derdinin ben olmadığımı da biliyordum. Bu halimiz canımı yakınca aniden ayaklandım.
"Duş alacaktım, aşağıda görüşürüz." dedim ve kapıya doğru ilerledim. Sonra durup tekrar yanına gittim. Yüzünü ellerimin arasına alıp başından öpüp odadan çıktım.
Kendi odama geçtiğimde direkt banyoya girdim. Kıyafetlerimi çıkarıp kirliye attım. Yusuf'un hediyesi olan altın saat ve bilekliğimi çıkarıp banyo tezgahının üzerine bıraktım. Kısa bir duşun ardından çıkıp giyinme odasına geçtim. İç çamaşırı ve pijamalarımın olduğu kısmı açtığımda kaşlarım çatıldı. Siyah iç çamaşırı takımımı ve kedili pijamalarımı çıkartıp dolaba tekrar baktım.
"Ben ne ara bu kadar dağıttım bu dolabı ya!" diye sesli düşündüm. Boş verip üzerimi giyindim. Saçımı kurutmak için tekrar banyoya geçip saçımı kurutup tepemde salık bir topuz yaptım. Odadan çıkmadan çorap giyinip öyle çıktım. Güneş'in odasının önünde durup kapıyı çalıp açtım. İçeride görünmüyordu. Kapıyı kapatıp merdivenlere ilerledim.
Aşağı indiğimde tüm aileyi salonda gördüm. Hepsine tekrar selam verip Güneş'in yanına yayılarak yerleştim. Aslan koltuğa oturduğum gibi Aslan ayaklandı ve yemek masasının baş köşesinin arkasındaki uzun yüksek komodine ilerledi. Komodinin dolaplarından kalın albümler alıp yanıma geldi.
"Yer açın abinize," dediğinde Güneş'le iki köşeye kaydık. Aslan aramıza oturdu. Doğu ve Kerem albümleri görünce onlarda yanımıza üşüştüler. Kerem kucağıma uzanıp başını Aslan'ın koluna yaslarken Doğu, Güneş'in yanına oturdu.
"Gün ışığım yer aç sen de bana," dedi Doğu. Salonda hayvan gibi büyük koltuklar varken iki kişilik yere beş kişi sığmaya çalışmak bize yakışırdı.
"Aden bugün neden sarışın değil de kumral olduğunu sorguladı," dedi Aslan keyifle. Sonra annesine bakıp sırıttı.
"Teessüf ederim anne kız kardeşime bunun nedenini hiç anlatmamışsınız," diyerek Zümrüt Hanım'a da laf attı.
"Vallahi bizde hiç düşünmedik ki," dedi Zümrüt Hanım. Onların birden büründükleri telaşlı halleri beni güldürdü.
"Kalender dedemle tanışma vakti," dedi Aslan ilgimi kendisine çekmek için. Bakışlarımı elinde tuttuğu albüme kaydırdım. Bana bakıp albümün kalın ahşap kapağını açtı. İlk sayfada siyah fonun üzerinde Kalender & Ahsen Yadigar yazıyordu. Evlilik albümüydü? Yani sanırım öyleydi. Aslan isimlerin olduğu sayfayı çevirdi ve karşımıza siyah beyaz bir fotoğraf çıktı. Fotoğrafta bir gelin ve damat vardı. Damat dalyan gibiydi. uzun, biraz yapılıydı. Sakalsız temiz yüzünde sadece bıyıkları vardı. Suratı çok katıydı, duruşu sert olsa da gözleri parlıyordu. Gözlerim geline kaydı. Beyaz sade gelinliği ayak bileğinde bitiyordu. Yumurta topuk ayakkabıları, uzun inci kolyesi ve yüzünün yarısını kapatan tüllü tacıyla çok güzel bir gelindi. Elindeki çiçek, buketinin fotoğraftan bile canlı çiçek olduğunu belli ediyordu. Gelin, damadın aksine gülümsüyordu. Başı damadın omzuna hem yaslı gibi hem de değil gibi duruyordu. Buradan bakılınca çok güzel görünüyorlardı.
"Anneannem harbiden kendisini doğurmuş," dedi Kerem. Fotoğrafa tekrar baktım, gelinin yani anneannemin yüzünü inceledim. Kerem haklıydı, Ahsen Hanım tıpa tıp kendisini doğurmuştu. Damada baktım. Kalender dedeme... Yüz yapısı sertti. Dolgun ve köşeli hatları vardı. Doğu gerçekten Kalender Yadigar'a çok benziyordu. Sanırım benim ondan aldığım tek şey kumrallığımdı. Ben yüz hatlarımla tam olarak birisine benzemiyordum. Her iki taraftan almıştım ancak göz çevrem anneannem ve Zümrüt Hanım'la aynıydı.
Anneannemle dedemin evlilik albümünü kah gülerek kah hüzünlenerek bitirdik. Birbirini sevdikleri fotoğraflardan bile belli oluyordu ama soğuk hissettirmişlerdi. Hani filmlerde kasvetli ama bir o kadar da havalı çiftlerden olurdu ya. Öyleydiler... Öyle canımlı cicimli bir çift olmadıkları da anlaşıyordu. Ama anneannemin dedeme olan bakışları kendisini oldukça net bir şekilde kendisini ele veriyordu. Ahsen Hanım, Kalender Bey'e zamanında fena tutulmuştu anlaşılan.
Anneannemlerin albümünden sonra babaannemlerin evlilik albümüne baktık. Anneannemler ne kadar soğuk bir imaj çizdilerse babaannemlerde tam tersine çok sıcaktılar. Dedem her fotoğrafta gülümsüyordu. Eli hep karısının omzunda, elindeydi. Babaannemin utanmış tebessümü, nazlı bakan gözleri... İki farklı sevginin özeti gibiydiler.
"Sırada anne ve babamızın albümü var," dedi Aslan. Heyecanla gerildim. Onların gençlik hallerini çok merak ediyordum. Birkaç kez çerçevelerden görmüştüm ama elime alıp uzun uzun incelemediğimden aklımda yer edinmemişlerdi. Aslan kara kapağı çevirdi. Bu albümde de önce isimler yazıyordu. İsimlerin yazıldığı sayfayı çevirdiğinde gördüğüm çiftle iç çektim. Birbirlerine o kadar çok yakışıyorlardı ki...
Yağız Bey damatlığının içinde dişlerini gösterecek kadar büyük bir gülüşle duruyordu. Gençliğinde daha sarışın olduğu siyah ve beyaz fotoğraftan bile belli oluyordu. Hemen yanında koluna giren karısına aşkla bakıyordu. Zümrüt Hanım hafif kabarık, dantelli gelinliğinin içinde kuğu gibiydi. Uzun duvağı yerlere kadar uzanmıştı. Elindeki çiçek buketiyle yüzünün yarısını kapatmış kameraya kızar gibi bakıyordu ama gözlerinin içi gülüyordu.
"Bu fotoğrafın hikayesini de bilmiyorsundur sen şimdi?" dedi Aslan.
"E yani Aslan," ters ters konuşunca sırıttı. Pislik herif benimle uğraşmayı huy edinmişti resmen.
"Baba anlatsana," dedi Kerem hevesle. Sesinde benim hevesimde gizliydi. Yağız Bey gülerek Zümrüt Hanım'a baktı.
"Malumunuz ben annenize çok kolay kavuşamadım," dediğinde "nasıl ?" diye bir tepki verdim.
"Ahsen reis vermem kızımı demiş," dedi Doğu kahkaha atarak.
"Bence dedem demiştir," dedi Kerem de abisine katılarak.
"Bence karı koca karşı çıkmışlardır," dedi Güneş'te aramıza katılarak.
"Anneanne?" dedim sorar gibi. Bize gözlüğünün altından ters bakışlar attı. Bacak bacak üstüne atıp dirseğini koltuğun kenarına yasladı. Yağız Bey'e memnuniyetsizce bakıp bize tekrar baktı.
"Bir tanecik kızımızı henüz yirmisinde evlendirecek kadar delirmemiştik," dediğinde Aslan hemen karşı atağa geçti.
"Delirmediyseniz bunlar nasıl evlendi?" dediğinde Yağız Bey sırtını yasladığı küçük kırlenti arkasından çekip Aslan'ın yüzüne fırlattı. Ve evet, ıskalamadı.
"Annenle babandan bunlar diye mi bahsediyorsun sen?" dedi tersleyerek Yağız Bey.
"Yok baba, estağfurullah..." dediğinde onun bu haline kardeşleri olarak güldük.
"Sahi anneanne nasıl izin verdiniz?" diye sordum.
"Kalender'in işi sebebiyle yerleşik, düzenli bir yaşamımız olmamıştı. Zümrüt yirmisine kadar oradan oraya sürüklendi bizimle. Kendi yuvası olsun, kendi düzeni olsun dedik..." dedi ama sesi çok buruk çıkmıştı. Sanırım o burukluğu da sadece ben ve Zümrüt Hanım anladı. Kalender dedem bildiğim kadarıyla büyükelçiydi. Yıllarca o ülke benim şu ülke senin demiş ülke ülke dolaşmışlardı. Son durakları da Kanada olmuştu.
"Birde babanızın annenize olan aşkı bizi ikna etti," dediğinde hepimizin yüzünde anında tebessümler belirdi. Yağız Bey, bana nasıl iyi bir laf söyler bu kadın şaşkınlığıyla bakıyordu anneanneme.
"Hoş biraz fazla falsosu oldu sonradan ama kızımı mutlu etmeyi hep başardı," diyerek sonlandırdı konuşmasını. Burnun ucuna kayan gözlüğünü itekleyip ayaklandı.
"Size iyi geceler, ben odama çekiliyorum..." dedikten sonra usul adımlarla yanımızdan ayrıldı. Merdivenlere ilerleyene kadar gidişini izledim.
Anneannemin gidişinden sonra Yağız Bey bize hikayeyi anlattı. Evlilik fotoğraflarını evlendikleri zaman çekinmişler ama beğenmeyince bastırmamışlar. Sonrasında ülkeler arası yolculuklar, yeni ev hazırlığı falan derken akıllarından uçup gitmiş. Sonrasında hatırladıklarında Zümrüt Hanım, Aslan'a hamileymiş. Bu fotoğrafta da fotoğrafçı onların bu durumuyla dalga geçince ortaya bu fotoğraf çıkmış.
"Şansa bak ya! Kaç kişi anne ve babasının düğün fotoğrafında olur ki..." dedi Doğu hayıflanarak.
"Farkımız tarzımız küçük boy," dedi Aslan büyük egosuyla.
Diğer fotoğraflara da baktıktan sonra son albüme geçtik. Bu albüm diğerlerine göre daha kalındı. İlk sayfasında yine isimler yazılıydı. Sırayla ad ve soy ad yazıyordu. Güneş'in isminin yanında kendi adımı görünce şaşırdım ama bunu kendime sakladım. Ne ara adımı yazmışlardı ki? Aslan ilk sayfayı çevirdiğinde altı farklı bebeğin fotoğrafı vardı. Kendi fotoğrafımı fark edince yerimde heyecanla doğruldum.
"Bu benim," dedim heyecanla.
"Yemin et kız," dedi Aslan gülerek. Koluna yumruğumu geçirip karşımızda bizi gülerek izleyen çifte baktım.
"Nereden buldunuz bunu?" diye sordum onlara.
"Abinler çatı katındaki fotoğraf köşesi için Emir'den fotoğraf isteyince ben de albüm için Filiz'den istedim. Sağ olsun Filiz de hemen verdi, çoğalttık tüm fotoğraflarını," dedi Zümrüt Hanım.
Hevesle albüme geri döndüm. Aslan ve diğerleri her sayfada komik ya da daha komik olan fotoğrafların anılarını anlattılar. Benim fotoğraflarımı gördüğümüzde Aslan sanki bebek seviyormuş gibi fotoğrafımı seviyor ona Doğu ve Kerem de katılıyordu.
"Ya bu ne?" diye çığlık çığlığa güldüm. Baran henüz on yaşlarında görünüyordu. Mavi, araba figürlü nevresimi olan yatağın ortasında altında sadece beyaz külotuyla oturmuş ağzını sonuna kadar açmış ağlıyordu. Beyaz tenindeki kızarıklık ve gözyaşları çok net belli oluyordu. Hatta sümüğü bile akmıştı.
"Senin bu Baran abin çok kıskançtı kızım. Sırf benim bayramlığım onunkinden daha güzel diye ağlama krizlerine girmişti," dedi Aslan zevkle. O böyle kendiyle böbürlenirken Yağız Bey boğazını temizledi.
"Aslan, neden kız kardeşine doğruları söylemiyor musun?" dediğinde Doğu, Güneş ve Kerem'den kahkahalar yükseldi.
"Durun durun," dedim olayı tahmin ederek. Bakışlarımı Aslan'a çevirdim.
"Kesin Baran'ın bayramlığını asıl sen kıskandın ve çocuğun kıyafetlerine çöreklendin değil mi? Garibimde ağladığıyla kaldı," dediğimde tüm salon kahkahalarla inledi. Aslan bozulup gözlerini devirdikten sonra albümü kapatıp kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Maviş gibi maviş ya nasıl nokta atışı yaptı ama," dedi Doğu cümbüşle. Benim de gülüşlerim onların gülüşlerine karıştı. Aslan'dan albümü zar zor alıp kalan fotoğraflara baktık. Aslan ara ara tribini yenilediğinde onunla çok ilgilenmedik. Bu duruma daha çok bozulunca bize daha da çok sataştı. Albümler bittiğinde saat gece yarısını bulmuştu.
Hepimiz odamıza çekildiğimizde yatağın ortasına sırt ütü uzanıp bacaklarımı kırıp sağ bacağımı sol bacağımın üzerine attım. Telefondan hem sosyal medyada gezinip hem Yusuf ve Emir'le aynı anda mesajlaşıyordum. Aklıma Baran'ın on yaşındaki zırlayan hali gelince ona da mesaj attım ama dönmedi. Büyük ihtimalle erken uyumuştu yoksa anında bana dönüş yapardı. Yusuf'la konuşmaya devam ederken kapım çaldı ve açıldı.
"Aden, geleyim mi?" diye sordu.
"Gel," dedim ve telefonu kapatıp yastıkların olduğu kısma bıraktım. Odaya girip kapıyı kapattıktan sonra yanıma gelip uzandı. bir süre sessizce tavanı izledik.
"O gün, sana söylediklerimde ciddiydim. O anın verdiği bir sinirle söylemedim onları sana. Gerçekten çok gururlu, fedakarsın, tabii birde çile çekmeyi seviyorsun," dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. Düz bakışları tavandaydı.
"Biliyorum," dedim. Yan dönüp dirseğinin üzerinde yükselip başını eline yasladı. Onun gibi yan dönüp başımı avcuma yasladım.
"Demek istediğim şey," gözlerimi gözlerinden kaçırmadım. Koyu kahve hareleri dalgalandı. Gözlerini birkaç kez kırpıp dirseğini biraz daha dikleştirip parmaklarını saçlarına daha da derinden geçirdi.
"Bu hikayenin başındaki Güneş, Aden'i ilk gördüğü anda sevdi. Kıskandı ama sevdi, istemedi ama sevdi, anlaşamadı ama sevdi... Sen bunca zamanda kimsenin dokunamadığı yerlere dokundun kalbimde. Sakat ruhumu sadece sen görebildin. Aslında hayat sana da yeni bir dünya verirken sen kendi dünyanı es geçip bana yeni dünyamda temiz sayfalar, kirletilmemiş yollar sundun," gözlerini gözlerimden kaçırdı.
"Hayal kırıklığıyım biliyorum, hep hayal kırıklığı oldum zaten... Sizin için ne kadar ağır ve zorsa benim içinde öyle," dedi nefeslenerek. Gözlerini peş peş kırpıp tekrar bana baktı.
"Ben," dedikten sonra dudaklarını ıslatıp yutkundu.
"Benim derdim hiçbir zaman sen olmadın Aden. Sorun benim... Sadece..." kelimelerini toparlayamıyordu.
"Güneş," dediğimde "izin ver kendimi biraz da olsa sana açıklayayım," dedi. Başımı hızlı hızlı sallayıp onayladım onu.
"Seni annemden babamdan, abimlerden ve Kerem'den hiçbir zaman kıskanmadım. Gerçekten Aden. Sen beni nasıl Filiz annemden nasıl kıskanmadıysan ben de kıskanmadım. Seninle anlaşmaya başladığımız daha doğrusu senin beni anladığın o günden bugüne kadar ailelerimiz hiçbir zaman sorun olmadı benim için. Sen benim kız kardeşimsin böyle kabul ettim böyle dile getirdim her yerde. Tıpkı senin gibi..." sırt üstü dönüp gözlerini kapattı.
"Ama evet Emir'den kıskandım... Emir benim için her şey demekken onun için sadece kız arkadaştan öteye gidemediğimi fark etmek beni biraz tetikledi sanırım. Ben her şeye, herkese Emir derken tüm önceliğim oyken onun hep ikinci planında olmam beni kırıyor. " dolu dolu olan gözlerini bana çevirdi.
"Dışarıya yansıttığım için herkes sorunun benden kaynaklandığını düşünüyor. Abimler, annemler, halbuki istediğim tek şey tek taraflı olmayan bir ilişki. beni seviyor mu? Evet ama o kadar... Daha fazlası değil. Ne birlikte vakit geçiriyoruz, ne saatlerce telefonda görüşüyoruz..." derind erin soluklandı.
"Bu zamana kadar hep seni korumak, kollamak, her zaman yanında olmakla şartlandırmış kendisini. Anlıyorum Aden gerçekten seni de Emir'i de anlıyorum. O cehennemin ortasında birbirinize su olmuş, dayanak olmuşsunuz ama şimdi tek değilsin ki! Kocaman bir ailen var, Yusuf abi var... Sevgilime bunları söyleyip ondan biraz ilgi istedim diye arsız oluyorum..." omuzlarını silkip dudağının üzerini elini tersiyle sildi.
"Belki de ben yine çok bencilce düşünüyorum. Sadece..." sustu, yüzünü sıvazlayıp parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.
"Ben hatalarımın bilincindeyim, yanlışlarımın farkındayım Aden. Gidene kadar kırdığım, üzdüğüm herkesin gönlünü almak, kendimi affettirmek istiyorum," dediğinde çatık kaşlarımla doğrulup oturdum.
"Gidene kadar mı?" dedim sorgularcasına. Gündüz Aslan'la arabadaki konuşmamızı anımsadım. Yaz için planları var demişti.
"Güneş?" dedim bir tık yüksek çıkan sesimle. O da doğrulup bağdaş kurarak oturdu. Gözyaşlarını silip gülümsedi.
"Aslan abimin fikriydi, ben de düşünüp tartınca aklıma yattı," dedikten sonra açık saçlarından bunalıp tepesinde topladı.
"Okul biter bitmez yaz okulu için İsviçre'ye gideceğim. Hem okul ve staj , hem tatil, hem de bitmeyen tedavime orada devam edeceğim," dedi.
"Tek başına mı?" diye sordum. Elbette tek gidebilirdi ama ister istemez tek olmaması gerektiğini düşünüyordum. Hatta hepimiz öyle düşünüyor bile olabilirdik. Belki de bizim yaptığımız hata buydu.
"Evet, abimle konuşup planımızı yaptık. O götürecek, orada ortak iş yaptığı bir arkadaşı varmış stajımı onun yanında yapacağım. Büyük ihtimalle kadını başıma dikecek ama olsun," dedi. Hem gitmeye hevesli gibiydi hem de gidip ne yapacağım bilmiyorum der gibi bakıyordu. Uzanıp elini tuttum. Diğer elini elimin üstüne koyup gülümseyen gözleriyle yüzüme baktı.
"Emin misin Güneş?" dedim tereddütle.
"Eminim... Yalnız kalmak ve birbirimizden uzaklaşmak belki hepimize iyi gelir," dedi bir umutla.
"Umarım gün güzeli, umarım..." demekle yetindim. Aslında daha çok demek istiyordum ama dilime pranga vurulmuş gibiydi. Kararını çoktan vermişti, destek verip yanında olmak dışında yapacağım başka bir şey yoktu.
"Gece gece tuttum seni de, " yataktan inip yanağımdan öpüp iyi geceler diledi ve odadan çıktı. Kendimi yatağa geri bırakıp telefonumu aldım. Yusuf'un son mesajına cevap verip oflayarak yataktan kalktım. Odadan çıkıp Aslan'ın odasının önünde durdum. Kapıyı çalıp içeriden ses gelmesini bekledim. Ses gelmeyince odaya girdim. Loş ışıkla aydınlanan odada kimse yoktu ama banyodan su sesleri geliyordu. Demek ki duştaydı. Odaya girdiğim gibi geri çıktım ve aşağı mutfağa indim. Dolaptan kaşar peyniri, sucuk ve tost ekmeği çıkardım. Kendime tost yapıp dolaptan küçük kutu meyve sularından bir tane alıp mutfak masasına geçtim. Tostumdan iki küçük ısırık alamadan Aslan ıslık çala çala mutfağa girdi. Beni ve elimdeki tostu görünce yanıma gelip tostumu elimden aldı ve tek lokmada ağzına tıktı.
"Hayvan mısın ya!" dediğimde, gülerek "cık cık cık," dedi dolu ağzıyla.
"Abiye hayvan falan ne demek abim ayıp," dedi tostu yutar yutmaz.
"Açtım ama ben," dediğimde burnumu parmakları arasında sıkıştırıp önümdeki meyve suyumu da alıp içti.
"Ben de açım vallahi," dedikten sonra buz dolabına ilerledi.
"Makarna mı kuymak mı?" diye sorunca ağzım sulandı.
"Kuymak," dedim hevesle. Aslan'ın kuymağını çoğu şeye tek geçerdim herhalde. Şerefsiz çok güzel yapıyordu. Malzemeleri çıkarıp tezgaha bıraktı. Sonra dönüp mutfak kapısını kapattı. Ada tezgahın alt dolabından piknik tüpünü çıkarıp tezgaha koydu. Onda yapacaktı büyük ihtimalle.
"Çayı hallet sen de," dediğinde hemen ayaklandım. Isıtıcıya su koyup Aslan'ın başında dikilmeye başladım. İyice gözlemleyip püf noktalarını kaçırmamaya çalıştım. Çayı demleyip kahvaltılıkları da çıkarıp masaya dizdim. Hızlıca domates ve salatalıkta doğrayıp masaya bıraktığım esnada mutfağın kapısı açıldı.
"Kuymağın kokusunu uzayda olsam bile alırım," diye ellerini birbirine sürterek içeri girdi Doğu. Aslan gülerek omzunun üzerinden Doğu'ya baktı.
"Yok sana, sadece bana ve mavişime kadar var," dediğinde Doğu kıstığı gözleriyle bana baktı.
"Mavişim abinle paylaşırsın değil mi lokmanı?" dedi sonra cevap beklemeden kendisi cevapladı kendisini.
"Biz seninle aynı karnı paylaşmışız, aynı kanı paylaşmışız kuymağı mı paylaşamayacağız canım," dedi. Dolaplara ilerleyip kendisine de çatal alıp masaya geçip oturdu. Onun bu haline güldüm. Bu iştah açıklığı da genetikti herhalde. Her halükarda yiyebilen insanlardandık. Her şey hazırdı sadece kuymağı bekliyorduk. İlk Kuymaktan yemek istediğim için masadaki kahvaltılıklardan bir şey yemiyordum ama Doğu çoktan yemeye başlamıştı.
"Of Yağız tansiyonun çıkacak yine," diye söylenen Zümrüt Hanım'ı duyduk. Sanırım merdivenlerdeydi. Mutfak merdivenlerin hemen karşısında olduğu için gecenin sessizliğinde kolayca sesini duyuyorduk.
"Açım karıcım, açım..." diyen Yağız Bey'i duymamızla üçümüz birbirimize bakıp güldük.
"Hastanelik olacaksın yine," söylenmeye devem ediyordu Zümrüt Hanım. Yine derken? Dirseğimi masaya yaslayıp yüzümü de avcuma dayadım ve kapıya çevirdim bakışlarımı. Aslan ve Doğu da aynı şekilde kapıya bakıyorlardı. Kapı açılıp içeri girdiklerinde bir an duraksadılar. Bize, masaya ve ocakta pişen kuymağa gözleri kayınca Yağız Bey gülerek karısını arkasında bırakıp içeri girdi.
"Sana hep dedim çocuklarım bana benziyor diye," dedi Yağız Bey. Zümrüt hanım gözlerini devirip mutfağın kapısını kapatıp yanıma gelip oturdu.
"Bu saatte?" dedi. Pek memnun görünmüyordu.
"Açız," dedik hepimiz aynı anda. Yağız Bey biz aynı anda konuşunca güldü.
"Aslan'ım getir de yiyelim," dedi Yağız Bey. Çay bardaklarını çıkarıp çay doldurdu. Hepimize çay verip yerine oturdu. Aslan da tavayla gelip ortaya nihaleyi bırakıp üstüne tavayı koydu.
"Uyguroğlu ailesi buyurunuz efendim afiyet olsun," dedi ve sandalyeye oturdu. Ekmek alıp böldüm ve direkt kuymağa giriştim. Benden sonra diğerleri de yemeye başladılar. Zümrüt Hanım'ın yemediğini görünce elimdeki kuymaklı ekmeği direkt dudaklarına yasladım. Tatlı tatlı gülünce ekmeği alıp yedi. Kuymak bittiğinde hüzünle tavaya baksam da tıka basa doyduğumdan mutluydum.
"Oh, buralarıma kadar doydum," dedim ellerimi karnımda gezdirerek.
"Afiyet bal şeker olsun mavişim," dedi Aslan. Hepsi benim gibi sandalyeye yaslanmış benim gibi karınlarını ovuyorlardı. Yediklerimizi sindirdiğimizde hep bir elden mutfağı toplayıp bu sefer kesin bir şekilde uyumak için odalarımıza çıktık. Esneyerek kendimi yatağa atıp yastıklarıma sarındım ve uykuya daldım.
Sabah Kerem'in öpücükleri ve Fındık'ın havlamalarıyla uyandım. Kerem'i yatağa çekip bir güzel gıdıklayıp sulu sulu öptüm. Hak etmişti. Benden zar zor kurtulup Fındık'la odadan koşarak çıktı. Kaçtı demek daha doğru olurdu. Güne aşırı pozitif başladığımı hissedince gülerek gerinip kalktım. Yatağı toparlayıp odadaki gardıroba ilerledim. Bir giyinme odam varken bu dolap aşırı gereksizdi aslında. Belki dolabı kaldırıp kendime burada küçük bir alan yapabilirdim. Düşüncelerimi Aslan ve Doğu'yla paylaşmalıydım kesinlikle.
Dolabı açtığımda kaşlarım derinden çatıldı. Her zaman düzenli olduğumdan ve renk takıntımda olduğundan dolabımdaki en ufak karmaşıklığı, değişikliği fark ederdim. Renk renk ayırdığım raflar karışmıştı. Renkler aynıydı ama tonlarına göre sıralayan bir manyak olduğum için değişikli anında yakaladı gözlerim.
"Salak Aden, kıza söylemedin ki huyunu, kafasına göre düzenlemiştir," dedim kendi kendime. Odalarla ilgilenen kişi Kiraz'dı. Aslanlar odayı gösterdikten sonra kendime göre çeki düzen vermiştim ama o günden sonra burada giyinip çıkardıklarımı Kiraz toparlardı. Uzun süredir sadece hafta sonları kaldığımdan kendi kıyafetlerimi kendim toparlayamıyordum haliyle. Kahvaltıdan sonra düzenlerim deyip kendime kıyafet seçtim.
Beyaz, kırmızı çizgili tişört ve kot jile giyindim. Beyaz Converse ayakkabılarımı giyinip banyoya geçtim. Dağılmış topuzumu açtığımda saçlarım dalga dalga omuzlarıma düştü. Bu hali gözüme hoş görününce kabarıklığını alıp biraz ıslatıp üstten üstten taradıktan sonra kırmızı bandana takıp perçemlerimi önlerimde bıraktım. Çok hafif göz makyajı yapıp parlatıcımı sürmek için makyaj çantama baktım ama yoktu. Banyo tezgahının alt çekmecesini açıp ruj ve parlatıcılarımın olduğu organizatörü çektim ama orada da yoktu.
"Allah Allah," diye söylenip çekmeceyi kapatıp başka bir parlatıcı sürdüm. Hazır olduğumda odadan çıkıp Güneş'in odasına ilerledim. Kapıyı çalıp açtıktan sonra başımı içeri uzattım.
"Müsait misin?" diye sorduğumda başını bana çevirdi.
"Aden gelsene," dediğinde içeri girip kapıyı kapattım. Aynalı komodinin önünde oturmuş saçlarını örmeye çalışıyordu. Yanına gidip ellerini ittirip kendim örmeye başladım.
"Ne güzel olmuşsun," dediğinde kocaman gülümsedim. Beğenisi sesine yansımıştı.
"Sağ ol yavrum. Sen de fenasın hani," dedim çapkın çapkın. Gülüp elindeki telefonunu salladı.
"Fotoğrafını çekeyim de post at ne zamandır atmıyorsun..." dediğinde olur anlamında başımı salladım. Aklıma odam gelince aynadan ona baktım.
"Bu aralar benim dolaptan bir şeyler giyindin mi?" diye sordum.
"Geçen gün sırtı nakışlı kot ceketini giyindim ama yıkandıktan sonra ütüleyip geri bıraktım yerine," dedi. Örgüyü ucuna getirdiğimde saç lastiği istedim.
"Kızdın mı?" diye sorunca kafasının ortasına avcumun içiyle vurdum. Başı öne düşünce gülerek geri çektim.
"Ya!" dedi hayıflanarak.
"Ne kızacağım kızım sana ne zaman kızdım?" dedim. Güneş'le her zaman birbirimizin eşyalarını kullanırdık. Hatta Güneş eşyalarını sadece benimle paylaşırdı.
"Odam biraz dağınık göründü de gözüme. Bazı şeylerin de yeri değişmiş sanki. Ha birde dudak parlatıcım yok sen mi aldın?" dediğimde dudak büktü. Saçlarının diğer yarısına geçip örmeye başladım.
"Hangisi?" diye sordu.
"Pastel 'in pembe glossu," dedim.
"Yok, hem ben pembe tonlar kullanmam ki ama geçen hafta benimki bitince sende ki Mac ruju aldım. Taupe'yi. Sonra da yenisini alıp yerine koydum," dedi. Doğru diyordu, Güneş, günlük kullanımda toprak ve şeftali tonlarını tercih ederdi. Özellikle makyaj ve bakım ürünlerinde benden bir şey kullandığında hemen yenisini alır yerine koyardı. Alışkanlık olmuştu artık onda bu durum. Kendisi bu konuda hassas olduğundan o da karşısındakine hassas davranırdı.
"Eve mi götürdüm acaba? Açık olanda yok paketli olanda," diye söylendiğimde Güneş dudak büktü.
"A aa, odana bir ben giriyorum birde temizlik için Kiraz giriyor. Kiraz da asla yanlış bir şey yapmaz biliyorsun," dediğinde başımı salladım.
"Vize zamanı o akıl tutulmasıyla alıp bir yerlere koymuşumdur kesin, diğer evlere bir bakarım," dedim konuyu daha fazla uzatmadan.
"Kiraz'a sorarsın belki yanlışlıkla atmıştır falan," dediğinde dudak büktüm. Kiraz işini ciddiye alan, bugüne kadar asla yanlış bir davranış sergilemeyen, sevdiğim birisiydi. O nedenle aklıma asla başka düşünce getirmiyordum.
Saçını bitirdiğimde teşekkür etti. Makyajına geçtiğinde ben de yatağına geçip onu görebileceğim şekilde uzandım. "Bu hazırlık ne için?" diye sordum. Göz kalemini çektikten sonra cevap verdi.
"Terapim var, sonrasında Emir'le buluşacağız," dedi. Emir turneden döneli bir hafta olmuştu.
"İsviçre konusunu konuşacak mısın?" dediğimde başını salladı. Üstüne gitmemek için bu konu hakkında fazla konuşmadım.
"İyi bakalım, haydi kahvaltıya..." dediğimde odanın kapısı aniden açıldı. Güneş'le bakışlarımız aynı anda kapıya döndü. Daha önce hiç görmediğim genç bir kız kapının önünde bize iri iri açılan mavi gözleriyle bakıyordu.
"Özür dilerim Güneş Hanım ben aşağıdasınız sanıyordum. Odanızı toparlayamaya gelmiştim," diyerek açıklama yaptı.
"Böyle sanman odaya paldır küldür girmeni açıklamaz hem odalardan sadece Kiraz sorumlu," dedi Güneş çatılı kaşlarıyla.
"Kiraz'ın aşağıda işi uzayınca benden rica etti," dedi kız.
"Odama hatta diğer hiçbir odaya girmeni istemiyorum. Görürsem senin için pek hoş olmaz," dedi Güneş.
"Güneş," dediğimde bana baktı. Onu bir yabancının yanında uyarıp rencide etmek istemediğimden konuyu başka bir yere çektim.
"Kahvaltıya inelim çok açıktım," dedim. Kapıdaki kıza son kez baktığında kız odadan çıkıp kapıyı da çok yavaş bir şekilde kapattı. Güneş çantasını ve telefonunu aldığında yataktan kalkıp kırışıklığı düzelttim. Odadan çıktığımızda "Güneş," dediğimde başını bana çevirdi.
"Kıza fazla sert çıkışmadın mı?" diye sordum.
"Hoşlanmadım," dedi kısaca.
"Sen ve hoşlanmadığın insanlar," dediğimde omuz silkti.
"Hiç yanılmadım ama," dedi. Hakkı vardı kimden hoşlanmıyorum dediyse bir bokluk çıkmıştı.
"Simge?" diye sorduğumda adımları yavaşladı. Merdivenlerin ortasında duruyorduk.
"Simge hoşlanmadığım birisi değil," dediğinde kaşlarım hayretle çatıldı.
"Emin misin?"
"Evet... Sadece," dedikten sonra yutkunup gözlerime baktı.
"Bazı şeyleri kabullenme ve sindirme hızım sizlerden daha yavaş o kadar," dedi ve merdivenlerden inmeye devam etti. Onu takip ettim, peş peşe masaya ilerlediğimizde herkesle selamlaşıp masaya yerleştik. Daha demin ki kız çayları doldururken onu izlemeye daldım. Kısa boylu, hafif balık etli sarışın bir kızdı. Saçları ne çok sarı ne çok kumraldı. Ama doğal bir renk olduğu da hemen anlaşılıyordu. Çayları doldurduktan sonra mutfağa geri döndü.
"Bu kız kim?" diye sordum sonunda.
"Kiraz'ın yeğeni. Adı Hülya, yaz sonuna kadar bizimle çalışacak," dedi Zümrüt Hanım.
"Neden yaz sonuna kadar?" dedim. Yağız Bey o esnada bal ve kaymak sürdüğü ekmeği bana kayısı reçeli sürdüğü ekmeği Güneş'e uzattı. Ekmeği alıp teşekkür ettikten sonra büyük bir ısırık aldım. Artvin balıydı, yoğun bir tadı olsa da ben çok seviyordum.
"Eylül de evlenecekmiş, birikim yapmak için çalışmak isteyince Kiraz da bizden rica etti," dedi açıklayarak.
"İyi de çok küçük görünüyor mu?" dedim şaşkınlıkla.
"Yirmiydi sanırım," demekle yetindi.
"Aman canım, bizi ne ilgilendirir!" dedi anneannem ve konuya son noktayı koydu.
Kahvaltıdan sonra Güneş'le bahçe çıktık. Bana bir sürü poz verdirip fotoğraflarımı çekti. Ben de onu çektiğimde yanımıza Doğu gelip ikimizi çekti. Sonrasında Güneş terapiye geç kalmamak için evden ayrıldı. Artık kendi arabasını kullanıyordu. Aslan birkaç kez; sana da sürmeyi öğretelim al ehliyetini dese de istemiyordum. Ehliyet alsam da araba kullanmazdım açıkçası. Sevmiyordum.
İçeri geçtiğimde merdivenlerin orada Zümrüt Hanım ve Yağız Bey'i gördüm. Yanlarına ilerlediğimde Zümrüt Hanım bir yandan Yağız Bey'in kravatını bağlıyor bir yandan söyleniyordu. Ellerimi arkamda birleştirip atışmalarını keyifle izlemeye başladım.
"Şart mıydı bu görüşmenin cumartesi olması üstelik kızımız bizimleyken," dediğinde Yağız Bey sıkıntılı nefesler alıp verdi.
"Çok önceden planlanmış bir toplantı yavrum önemli bir iş anlaşması. Adamlar Hollanda'dan geldi sırf bugün için. Hem sadece iki saat söz veriyorum asla uzatmayacağım uzarsa da Aslan'a paslarım," dedi gönül almak ister gibi.
"Hemen sıkıştır araya oğlumu zaten" dedi Zümrüt Hanım. Yağız Bey gülüp "şirketin başına yarın emekli olduğumda o geçecek tabii ki sıkıştıracağım," dedi keyifle.
"Sen ve emeklilik," dedi Zümrüt Hanım. Kravatı bağlayıp ellerini üzerinde gezdirdi.
"Yaşlandım yavrum," dediğinde bu sefer Zümrüt Hanım güldü. Kollarını kocasının omuzlarına sarıp yüzlerini yaklaştırdı ve "dün gece yatakta hâlâ genç olduğunu iddia ediyordun ama?" dediğinde beni öksürük tuttu. Bakışları anında bana döndü.
"Kızım," dediklerinde ellerimi gözlerime kapatıp "siz devam edin ben hiçbir şey duymadım, görmedim," dedikten sonra yürümeye çalıştım ama kendi ayağıma takılıp tökezledim.
"Hop hop hop," diye tuttu beni Yağız Bey. Tek gözümü açıp onlara baktım. Gülmemek için dudaklarını ısırıyorlardı.
"Hiç bir şey duymadım! Yataktır, yaşlılıktır, gençliktir hiçbir şey!" dediğimde kıkırtılarını duydum. Onlara baktığımda anında sustular. Utançtan kıpkırmızıydım resmen.
"Aden, bize kahve yapıver kızım," diyerek nereden çıktığını anlamadığım anneannem belirdi birden yanımızda. Bakışlarını kızında ve damadında gezindirip "sizde kaç yaşınıza geldiniz, kaç çocuk yaptınız ama uluorta yerde cilveleşmemeyi öğrenemediniz bir türlü," dediğinde bu sefer ben gülmemek için kendimi tuttum. Allah'ım, bu kadın gerçek bir başyapıttı.
Yanlarından tıpış tıpış yürüyüp mutfağa geçtim. Kızlara selam verip kahve malzemelerini çıkardım. Kiraz'a dönüp küçük top kurabiyelerden varsa çıkarmasını istedim. Zümrüt Hanım mutfağın kapısından "bahçedeyiz tatlım," deyip gitti. Hem anneanneme hem bize kahve yapıp fincanları tepsiye aldım. Suları da bardaklara doldurup tepsiyi aldım. Kiraz'dan kurabiyeyi getirmesini rica edip mutfaktan çıktım.
Elimdeki tepsiyi alçak masaya bırakıp Zümrüt Hanım'ın yanındaki boşluğa kuruldum. Beni anında göğsüne çekip kolunu omzuma attı. Anneannemde tekli koltukta bacak bacak üstüne atmış havuzu izliyordu. Bu aralar biraz durgun ve asabiydi. Gerçi o hep asabiydi.
"Başka bir isteğiniz var mı?" diye sordu Kiraz.
"Yok tatlım," dedi Zümrüt Hanım. Anneannem ses etmezken ben de başımı hayır anlamında salladığımda eve geri döndü. Kahvelerimizi içerken yazın eve bakım yapmayı konuşuyorduk. Zümrüt Hanım uzun süredir aynı düzende yaşadığından sıkılmıştı.
"Kocamla oğullarımın işi bu, bir işe yarasınlar," dedi.
"Ben de odamdaki dolabı kaldıralım diye düşündüm fazla gereksiz zaten giysi odam var," dediğimde Zümrüt hanım güldü.
"Dedim ben onlara ama o hevesle sana bir sürü kıyafet alınca giysi odasına sığdıramadılar," dediğinde ben de güldüm.
"Güneş'in giysi odası daha büyük sığmayanları ona postalarım. Birlikte giyiniyoruz zaten," dedim. Olur der gibi dudak büktü. Başını annesine çevirdi.
"Anne, Yağız camekanlı çiçek bahçesi yapsak mı diye sordu ne dersin Kanada'daki gibi güzel olmaz mı?" dedi Zümrüt Hanım. Evin arka kısmında camekanlı kış bahçesi vardı ancak orada sadece oturma grubu, yemek masası ve şömine vardı.
"Ne gerek var, " dedi tersleyerek.
"Yağız biliyor o tarz mekanları sevdiğini. Senin için düşündü, evin içinde sıkılıyorsundur diye düşündük," dedi Zümrüt Hanım.
"Sen ona evin içinde görmek istemiyor seni desene," dediğinde bir an kal geldi.
"Yok artık anne. Yağız anlaşamasanız da sever sayar seni. Biliyorsun," dedi ama anneannem oralı olmadı. Zümrüt Hanım'ın da yüzü düşünce yanağından öpüp "boş ver," dedim sessizce.
"Zümrüt Hanım, telefonunuz..." diyerek yanımıza koşturarak evin yeni çalışanı Hülya geldi. Zümrüt Hanım kalkıp telefonu elinden alıp bizden uzaklaştı. İçmeyi unuttuğum kahvemi alıp buz gibi olduğundan yine başıma dikmek zorunda kaldım.
"Kızım ne dikiliyorsun tepemizde, git işine gücüne bak haydi..." anneannemin otoriter çıkan sesiyle başımı soluma çevirdim. Hülya oradaydı.
"Özür dilerim efendim," dedi ve arkasına bakmadan koşar adım eve doğru ilerledi. Anneanneme dönüp yanına yaklaştım.
"Anneanneciğim," dediğimde bana burnun ucuyla baktı.
"Kız, bana ne tripleniyorsun sen şimdi?" dedim gülerek.
"Başlama sen de Aden başım almıyor," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp oturduğum yerde biraz daha ona kaydım. Parmaklarımı beline dokundurup onu huylandırdım.
"Menopoza falan mı girdin diyeceğim de o iş çoktan olmuştur ama etkisi hâlâ devam ediyor demek ki," dediğimde belini gıdıklayan elime vurdu.
"Edepsiz, küstah seni!" dediğinde "teveccühünüz Ahsen Hanımcığım... İrsiymiş biliyor musunuz benim bu küstahlık?" dediğimde bana önce dik dik baktı ama dayanamayıp dudaklarının ucuyla güldü. Mavi gözleri uzun uzun gülen yüzümde gezindi.
"Allah seni, sizi hep böyle güldürsün kızım," dedi birden. İkimizde onun bu ani duygusallığına şaşırdık. Hemen kendisini toparlayıp ciddi haline tekrar büründü. Oturduğum yerden kalkıp arkasına dolanıp kollarımı boynundan uzatıp omuzlarına sardım ve yanağından öptüm. Onunla ilk sarılmam, onu ilk öpmemdi bu. Katı, ciddi ve geri duran haliyle sadece ben değil kardeşlerimde onunla konuşmaktan öteye gitmiyordu. Babaannemler gibi aşırı anaç bir ruha sahip olmadığındandı belki de. Ama şimdi gözlerimin içine sımsıcak saf bir sevgiyle bakıp öyle konuşunca sarılmak istedim.
"Birlikte gülelim anneanne," dediğimde ellerini kollarıma yaslayıp usulca okşadı tenimi. Yanağından tekrar öpüp başımı omzuna yasladım. Zümrüt Hanım havuzun diğer köşesinden bizi öyle görünce birkaç saniye duraksadı. Sonra onunda asık suratında bizi böyle görmenin etkisiyle büyük bir tebessüm peyda oldu. Telefon konuşmasını sonlandırıp yanımıza geldi. Annesiyle çok kısa bir an göz göze gelip birbirlerinin maviliklerinde kayboldular.
Günün devamında Kerem ve Doğu'yla vakit geçirdim. Basketbol aşkına yakalanan Kerem sağ olsun bahçede koşturmaktan nefes nefeseydim. Yaz tatili başlar başlamaz basketbol okuluna gidecekti. Yeni dönem başladığında da okul takımına girecekmiş, sonra belki kaptan bile olurmuş... Keşke Kuroku gibi olsaymış... Boyu uzar mıymış...
"Ya Doğu hep bozuyorsun!" diye bağırdım sonunda dayanamayarak. Doğu elindeki boyama fırçasıyla bana bakakaldı. Dudaklarını büzüp Kerem'e döndüğünde Kerem gülüp bana bakmadan konuştu.
"Abla asıl bozan sensin," dediğinde Kerem'e büyüttüğüm gözlerimle baktım.
"Aman alın yapım siz," deyip elimdeki fırçayı su kabına bırakıp yanlarından ayrıldım. Canımız sıkılınca Doğu eğlence odasına çıkıp boyama yapalım demiş, daha önceden öylesine çizdiği ev tasarım resimlerini çıkartmıştı. Hevesle boyamaya başlasam da sulu boyanın kıvamını bir türlü tutturamamış, yapamadıkça da Doğu'ya cırlamıştım. Cırlayabilirdim, sonuçta kardeşiydim.
"Maviş, 138'inin işe yaramadığı şeylerde varmış," dedi Doğu keyifle. Ona dönüp dil çıkardım. Koltukta uzanan Fındık'ın yanına gidip onu sevmeye başladım. Fındık ilgimden hoşlanınca benimle oynamak için heveslendi. Ben de seve seve oynadım onunla.
"Biz geldik," diyerek odaya dalan Aslan'la o tarafa döndüm. En önde Aslan hemen arkasında sağında Güneş solunda Emir duruyordu. Heyecanla kalkıp Emir'e ilerledim. Sıkıca sarıldım. Eşeği turnesi yüzünden haftalarca görmemiş gibi döndüğünde de zar zor görebilmiştim. Kendisini işe vurmuştu.
"Arkadaş bu kızlar Emir'i görünce bizi asla görmüyor asla!" dedi Aslan Burhan Altıntop tiplemesiyle. Güneş'le bakışıp gülerek Aslan'a yanaştık ve bel boşluğunu gıdıklamaya başladık. Bizden kaçmaya çalışsa da Emir onu sıkıca tutup kaçmasına engel oldu. Aslan biz gıdıkladıkça hem gülüyor hem de kendisini küfür etmemek için zor tutuyordu. Doğu, Emir'e yardıma koşarken Kerem de bize katıldı. Aslan ayakta duramayıp yere kapaklandığında daha da arttı kahkahalarımız. Hepimizin kahkahaları birbirine Aslan'ın küfürleri de o kahkahaların arasına karışıyordu. Sesimiz büyük ihtimalle sadece bulunduğumuz odayla yetinmeyip tüm evi inletiyordu...
Akşam yemeğinden sonra bahçeye çıktık. Havalar bu aralar çok iyiydi. Yuvarlak açık şöminenin etrafında oturmuş takılıyorduk. Zümrüt Hanımlar ise içeride kalmayı tercih etmişlerdi. Herkes bir konu hakkında tartışırken ben telefonuma gömülmüştüm. Son zamanlarda Yusuf sadece akşamları aktif olabiliyordu. Genellikle görüntülü konuşsak ta duşa gireceği için iki dakikalık bir mesajlaşmayla yetindik.
"Aden yeter artık bize dön," dedi Emir sitemle. Telefonu kenara koyup havadan öpücük attım ona.
"Emir'im sen klip olayını ne yaptın?" dedi Doğu.
"Ne klibi?" dedim merakla. Emir birasını şöminenin kenarına bırakıp biraz dikleşti.
"Son zamanlarda Aden şarkısı için klip istekleri bayağı arttı. Turnede de herkes klip çekimi olup olmadığını sorunca Aden P2' ye klip çekelim dedik," Emir'le göz göze geldiğimizde tatlı tatlı sırıttı.
"Ne?" diye sordum. Bakışlarından belliydi bir şeyler isteyecekti.
"Aden'in ilk şarkısının klibini Almanya da çektik. Eh ilk iş olunca amatörlükte oldu biraz..." dedi sonra bir şeyler daha geveledi ama hiçbirini anlamadım.
"Emir uzatma oğlum direkt söyle," dedim gülerek.
"Ben bir şey isteyeceğim aslında senden," dediğinde şaşırmadım. Hemen anlamıştım zaten. Sorgular gibi sol kaşımı kaldırdığımda boğazını temizleyip konuşmaya başladı.
"Sonuçta sana yazılmış olan bir şarkı... Ben aslında bizim için oldukça kıymetli ve özel olan bu şarkının klipte senin olmanı istiyorum. Hem bizim için hem de ileride belki çocuklarımız için güzel bir anı olarak kalır, ne dersin cennet bahçem?" diye sordu hevesle. Çok istediği boncuk boncuk parlayan kara gözlerinden belliydi. O bana böylesine hevesle bakarken olumsuz bir cevap vermemin imkanı yoktu ki. Emir ondan istediğim hiçbir şeyi ikiletmeden yerine getirirken ben ona nasıl hayır derdim...
"Yüzüm çok görünmezse olurum," dediğimde önce bir baktı yüzüme sonra gülerek yerinden kalkıp yanıma geldi. Ben de ayaklanıp onu karşıladım. Sıkıca sarıldık birbirimize. Çok mutlu olduğunda hızlı hızlı atan kabinden anlıyordum. Onu bu kadar mutlu ettiğim için çok sevindim.
"Birde biz birbirimize kardeş deriz abi. Bunlar ayrı bir seviye," dedi Aslan hayranlıkla.
"Kader ortağı onlar diyeceğimde gün güzelime ayıp olacak," dedi Doğu alayla karışık. Gülüp geri çekildik.
"Kader ortağı benim, Emir yol arkadaşı..." dedi Güneş. Doğruya doğruydu. kaderimiz Güneş'le birbirine karışmışken ondan başkasına kader ortağı demem absürt olurdu. Haklıydı da Emri benim her zaman, her daim yol arkadaşımdı ve öyle olacaktı...
Ertesi gün Kerem almam gereken bazı ihtiyaçlarım var deyince bizde gezmeye çıktık. Geçen haftalarda ona öğrenci akbili çıkartmıştım. Sürekli özel araçlarda yolculuk etmek yerine ortama ayak uydurmalı diye düşünüyordum. Metroyla önce Beşiktaş'a geçtik. Beyoğlu boyunca yürüyüp Taksim meydanına çıktık. Kerem için birkaç tane ayakkabı mağazası dolaşıp istediği spor ayakkabılardan aldık. Canı dürüm döner isteyince bir dönerciye oturup yemek yedik. Kitapçılarla bazı kaykay ve lego satan mağazaları dolaştıktan sonra bizim eve geçtik. Kerem'in gece bizde kalması için arayıp izin aldım ve okul kıyafetlerini yollamalarını rica ettim.
Kerem odamda oyalanırken mutfağa annemin yanına geçtim. Ocağın başında durmuş yemeği karıştırıyordu. Yanına gidince hafiften belirginleşen karnını görünce gülümsedim. Önce annemi öptüm sonra da elimi karnına yasladım.
"Belli oluyor artık," dediğimde annemde gülümseyerek başını salladı.
"Cuma günü cinsiyetini öğrendik," dediğinde heyecanlandım.
"Ay ne neden haber vermedin ki?" dediğimde omuz silkti.
"Söyleseydim evde olurdun," dediğinde şaşırsam da belli etmedim. Bize ballı süt eşliğinde konuşma yaptığı o geceden sonra gerçekten de ekstra bir çaba içerisindeydi. Manipülasyonları artık yoktu mesela. Ben böyle istiyorum değil de siz nasıl isterseniz diyordu birde. İlk başta bakalım ne kadar sürecek diye içten içe umutsuz olsam da annem istikrarlı devam ediyordu. Belki de hamilelikten dolayı böyleydi.
"Olsun söyleseydiniz keşke yanınızda olurduk," dediğimde elini yanağıma yaslayıp başparmağıyla usulca sevdi yanağımı.
"Bir şey olmaz, akşam Emir'ler geldiğinde söyleyeceğiz zaten." dediğinde dudaklarımı büktüm.
"Bana şimdi söylesen?" dedim bir umut.
"Kardeşlerinle birlikte," dediğinde surat astım. Kapı çalınca annemi mutfakta bırakıp kapıya gittim. Açtığımda karşımda karşı komşumuz ve aynı zamanda Doruk'un ablası olan Tülay abla ve küçük kızı Lara vardı.
"Aden merhaba tatlım," dedi Tülay abla. Telaşlı ve endişeli bir hali vardı.
"Merhaba Tülay abla. İyi misin?" dedim ona bir adım atarak.
"İyiyim tatlım. Benim sizden bir ricam olacaktı annen ya da baban evde mi?" diye sorduğunda anneme seslendim.
"Tülay hayırdır inşallah?" diyerek yanımıza geldi annem.
"Kayınvalidem hastaneye kaldırılmış. Oraya gideceğiz ama Lara'yı sürüklemek istemedik ama Lara tek kalmayı pek sevmiyor. Abisi okul etkinliğinde Doruk'ta gece geç geleceğini söyledi. Doruk gelene Kadar Lara sizde kalabilir mi?" diye sorduğunda annem hemen kabul etti.
"Olur tabii, meraklanma sen," dediğinde Tülay abla rahat bir nefes verdi.
"Lara gel tatlım," dedim elimi uzatarak. Kerem'den sadece bir yaş küçüktü. Abisi ne kadar dışa dönük, sosyal bir çocuksa Lara tam tersi içe dönük sessiz, hatta asosyal bir çocuktu. Lara çekinerek önce annesine baktı. Tülay abla; "Aden ablanla biraz vakit geçirirsin olur mu anneciğim dayın gelecek zaten," dediğinde Lara çekingen bakışlarını bana çevirip ona uzattığım elimi tuttu. Tülay ablaya bakıp ona başımla selam verdikten sonra Lara'yla içeri geçtik.
"Ne kadar şanslısın benimde kardeşim burada. Seninle yaşıt, aşırı enerjik bir çocuk asla sıkılmayız onun yanında. Bir sürü oyun oynarız hatta," dedim hevesle Lara'ya. Abla olduktan sonra çocuklara bakış açım ve yaklaşımım fazlasıyla değişime uğramıştı.
"Kerem misafirimiz var," diye bağırdığımda odamın kapısının açılıp kapandığını duydum. Kerem salona gelip kapının eşiğinde başını yerden kaldırıp bize baktı. Gözleri Lara'ya kaydığında mavi gözleri bana sık sık olduğu gibi irice açıldı ve yutkunarak Lara'ya baktı. Onun bu tatlı görüntüsü dudaklarımı kıvırırken sırıtmamak için kendimi zor tuttum.
"Ablacım, Lara bizim karşı komşumuzun kızı ve Doruk abinin yeğeni," dedikten sonra elimi Lara'nın sarıya kaçan kumral saçlarında gezdirdim.
"Laracığım, Kerem de benim kardeşim..." dediğimde Kerem yanımıza gelip elini tokalaşmak için uzattı.
"Merhaba Lara," dedi hayran hayran. Lara, Kerem'in elini tutup sıktı. Lara elini geri çekip bedenini biraz arkama sakladı.
"Kerem, yemek hazır olana kadar Lara ile vakit geçirir misin?" diye sorduğumda hevesle başını salladı.
"Yapboz yapıyordum senin odanda Lara isterse bana eşlik edebilir ya da o ne yapmak isterse onu yaparız," dedi. Bakışlarım Lara'ya kaydığında başının salladı.
Onlar odama ilerlerken ben de peşlerinden ilerledim. Kerem odaya girdiklerinde kapıyı kapatmayıp önüne de kapanmasın diye sırt çantasını koydu. Bu çocuğun bu yaşta böyle düşünceli olması kalbimi yumuş yumuş ediyordu.
Akşamın ilerleyen saatlerinde önce Haydar abi ondan on dakika kadar sonra da Emir ve Güneş gelmişti. Hep birlikte yemek yemiştik. Lara ilk andaki çekingenliğini atmış bize alışmıştı. Yemeğin sonunda annem ve Haydar abi bebeğin cinsiyetini söylemişlerdi. Emir kız diye diretmişti ama bebek erkekti. Emir ve Güneş'le göz göze gelmiş sonrasında biz Güneş'le sevinçle ayaklanıp anneme yönelmiştik. Emir ise saltanatımı kaybettim acısıyla kıvranmaya başlamıştı. Bir süre isim tartışması yaşamış ama bir sonuca ulaşamamıştık. ece on bir gibi Doruk gelip Lara'yı almıştı. Kerem, Lara'nın gidişinden mutsuz bir halde Emir'in odasına uyumaya gitmişti. Onun arkasından gülmemek için kendimi zor tutmuştum.
Gece bir ara uyandığımda sağ sola döndüm. Güneş yüzüstü yatmış mışıl mışıl uyuyordu. Susadığımdan yataktan kalktım. Su içmek için mutfağa girdiğimde Haydar abi ve Emir mutfak masasında oturmuş konuşuyorlardı. Elimle ağzımı kapatıp esnedim.
"İyi geceler gençler," buzdolabından su şişemi alıp tezgaha yaslanarak içtim.
"Aden, tezgâhtaki sürahiden içsene kızım, buz gibidir o su!" diye azarladı Haydar abi.
"Bir şey olmaz," dedim olmazı uzatarak. Ilık, oda sıcaklığındaki sular bana koktuğu için soğuk su içiyordum.
"Hem siz bu saatte hayırdır?" dedim gizli saklı iş yapıyorlarmış gibi.
"Haydarikom yeni denizlere açılıyormuş cennet bahçem," dedi Emir keyifle.
"Ne denizi hangi deniz?" dedim bir an algılayamadan. Bakışıp güldüklerinde yanlarına gidip ortadaki sandalyeyi çekip oturdum.
"Dalga geçmeyin benimle," dedim ve hemen ardından esnedim. Bakışmaları devam edince "ya söylesenize, bir araya geldiğinizde hep dışlıyorsunuz beni," dedim laf atarak.
"Aden," dediler aynı anda. Ciddi olduğumu sanmalarına güldüm.
"Şaka şaka," dediğimde Emir kafama vurdu bir tane. Ben de koluna vurduğumda dalaşmaya başladık. Emir'in son vuruşu istemsizce şiddetli olunca acıyan kolumu ovalayıp doldurduğum gözlerimle baktım ona.
"Canıma değsin," deyince tekme attım.
"Ah lan acıdı," diye ayağını tutup ovaladı.
"Hak ettin köpek," dediğimde Haydar abinin siz akıllanmazsınız iç geçirmesini duyduk. Büktüğüm dudaklarımla Haydar abiye bakıp içli içli konuştum.
"Acıttı ama, canım acıdı benim Haydarikom," dedim.
"Asıl sen acıttın. O nasıl vurmak zalimin kızı," dediğinde gözlerimi devirdim. Sakinleştiğimizde neler olduğunu sordum. Sefa abinin bir tanıdığı yeni bir oto kiralama şubesi açmış. Adam şubeye müdür olarak düşündüğü adamla anlaşmazlık yaşayıp etrafına sorunca Sefa abinin de aklına ilk Haydar abi gelmiş.
"Haydarikom sen neden karar veremedin ki?" diye sordum. Alnını ovalayıp sıkıntılı gözlerle bize baktı.
"Bilemedim ki. Alaylıyım sonuçta, hem sicilde malum." dedi.
"Canım ne var alaylıysan okumamışsın ama hep arabaların içindeymişsin her şeye hakimsin bir kere. Sorun yaşamazsın ki. E insan ilişkilerinde iyi." dedim hiç sicil meselesine dokunmadan. Sonuçta suçsuz yere hapis yattığı sonunda ortaya çıkmasının sayesinde şimdi burada bizimleydi.
"Sicile de hiç takılma bence. Hem Sefa abide sana güvenmese yapamayacağını zannetse konusunu açmazdı. Sen de yoruluyordun direksiyon sallamaktan zaten. Hem düzenli çalışma saatleri, hem hafta sonları... Birde müdür olacaksın yani bence kaçırma bu işi," dedi Emir de gaz vererek.
"Öyle mi dersiniz?" dedi emin olmak için.
"Öyle diyoruz, senden iyisini mi bulacaklar sanki," dedim gülerek. Onunda dudakları kıvrıldığında gülüşüm daha da büyüdü. Bize sarılmamız için kollarını açtığında soluna ben sağına Emir geçti. Bizi omuzlarımızdan sarıp sıkıca bastırdı göğsüne. Emir elbette bu sevgi yumağı halimize dayanamayıp arsızlaştı. Yatana kadar sevgi arsızlığını iliklerimize kadar hissettirip sonra da uykum geldi diyerek odasına çekildi.
"Ben de kaçar, sabah uyanabilirim inşallah," diyerek kalktım sandalyeden.
"İyi geceler," dedi haydar abi dingin bir gülümsemeyle.
"İyi geceler," yanağından öpüp mutfaktan çıktım. Odaya geçtiğimde yatağa sessizce geri yattım. Uykuya dalmam dakikalarımı bile almadı.
Yeni hafta benim iççin her zamanki gibi çok yoğun başladı. Staj, okul, kütüphane derken araya Sefa abilere gitmeyi sıkıştırdım. Hem Yusuf Ali'yi özlemiş hem de Bejna'yı merak ettiğimden daha fazla uzatmak istemedim. Salı akşamı onlara geçtiğimde yine Yusuf Ali ile çığlık çığlığa saatler geçirdik. Yusuf'la görüntülü konuşmayı da es geçmedik. Bejna ise aynıydı. Sessizdi, durgundu... Gün geçtikçe kilo kaybı yaşamaya devam ediyordu. Bu durum hepimizi üzse de elimizden geleni fazlasıyla yapıyorduk ancak Bejna'nın bedeni iyi olmayı reddediyordu sanki.
Diğer günler birbirinin devamıymışçasına ilerlerken Emir de bir yandan klip hazırlıklarına devam ediyordu. Hafta sonu çekim olacaktı. İlk söylediğinde heyecan yapmamıştım ama günler gelip geçip cumaya dayandığında ufaktan heyecan sarmıştı. Çekim bir evde yapılacaktı. Emir'in aklına ilk Sefa abilerin dağ evi geldiğinde hatıralarda akın etmişti. O evdeki anılarımız hem güzel hem de bir o kadar kötüydü.
"Anne bir baksana!" diye odamın açık kapısından koridora doğru bağırdım. Annem hamurlu ellerini bir yere değdirmemeye çalışarak odama geldi.
"Ne oldu annecim?"
"Saatimi gördün mü?" dediğimde kaşları çatıldı.
"Hangi saatin ?" diye sordu bu defa.
"Yusuf'un hediyesi olan. Altın saatim," dediğimde birkaç saniye sustu.
"Yok, yok anneciğim görmedim..." dedi. Oflayarak yatağa oturup nereye bıraktığımın hatırlamaya çalıştım. Tamam, unutkanlığı olan bir insandım ama ben en fazla kahvenin yanında su getirmeyi, çorbaya tuz eklemeyi unutan bir insandım. Yusuf'a dair hiçbir şeyimi unutmaz, kaybetmezdim ki ben.
"Zümrüt'ü ara sor kızım. Belki orada unutmuşsundur," dediğinde aydınlandım.
"Tabii ya en son orada çıkarmıştım!" yataktan kalkıp komodinin üzerindeki telefonumu alıp Zümrüt Hanım'ı aradım. Açmayınca tekrar aradım ama yine açmadı.
"Açmıyor ama," dediğimde annem "akşam oraya gideceksin zaten kızım, işi vardır belki kadının," dedi. Oflayıp telefonumu yatağa attım. Dolabıma ilerleyip staj önlüğümü çıkarıp giyinirken bir yandan da söyleniyordum.
"Kaybolmamıştır merak etme, oradadır kesin." dedi annem son kez ve mutfağa geri döndü. Kahvaltı yapmadan evden çıkıp staj için hastaneye gittim. Zümrüt Hanım beni otobüsteyken aradı. Olayı anlattığımda odamı kontrol edip beni arayacağını söyledi ama ben gün boyu ne yazık ki stajdaki yoğunluğumdan aramalarına geri dönemediğim için bana mesaj atmıştı. Mesajda saati bulamadığı yazıyordu.
Staj çıkışı beni Doğu aldı. Eve geldiğimizde direkt odama çıkacaktım ama aşırı susadığımdan mutfağa ilerledim. Kapalı mutfak kapısının kulpunu tutup açacağım sırada içerideki konuşma dikkatimi çekti. Ben ve mutfak konuşmalarına denk gelmem karması...
"Ay alt tarafı odasına girdim abla. Alt tarafı ceketini üzerime tutup aynadan kendime baktım. Kıyameti kopardı prenses hazretleri!" konuşan Hülya'ydı. Kimden bahsediyordu?
"Seni kaç kere uyardım Hülya girme odalara diye. Güneş Hanım bile uyardı seni. Yetmedi girdiğin için gelip hepimizin içinde kızdı sana. Sen kalkıp onca uyarıya rağmen kadının odasına girip birde kıyafetlerini deniyorsun. Güneş Hanım asla haz etmez kıyafetlerine, eşyalarına dokunulmasına. Geldiğin gün sana ilk bunu söyledim halbuki," diye kısık seste azarladı Hülya'yı Güneş.
"Ay yedik sanki... Ne kıymetliymiş odası, kıyafetleri. Ne tuhaflar ya diğeri de öyle. Anam benim böyle dünya zengini ailem olacak diplerinden ayrılmam ayol. Kızın ağzının içine bakıyor hepsi ama kızın umurunda mı? Kalkmış bir yerleri bu ilgiden ben sana diyeyim. Yazık bu insanlara!" benden mi bahsediyordu o!
"Hülya, duyacaklar şimdi sus tamam!" dedi Kiraz.
"Ay ne duyacaklar, yalan mı hem. Kızın odasında bir servet yatıyor ama hiçbirine elini bile sürmemiş. Çoğunun üzerinde etiketi duruyor. Ah ah kader işte hep böylelerine denk gelir. Birde ikisinin de burnu havada, kasım kasım dolaşıp kıl aldırmıyorlar hele o Güneş cadısı!" sinirden tüylerim diken diken olurken Hülya içeride konuşmaya devam etti.
"Ay o kız gerçekten hasta hee. Tedavi falan bir işe yaramamış o kızda. Kafayı sıyırmış ama haberi yok. Geri zekalı ne olmuş bir kıyafet deneyip rujunu sürdüysek! Bunlar yine iyi katlanıyor bu kıza başka aile olsa çoktan kapı dışarı etmişti. Gerçi başında böyle anne varken... Diktatör ayol kadın. Birde başımızda onun bunak annesi. Sen bunca zaman iyi dayanmışsın bu aileye. Sen de aptalsın gerçi şu yüzüğü takmadan önce gelseydim buraya çoktan o çocuklardan birisini ayartmıştım gerçi onlarda biraz tuhaflar ama maksat para değil mi!" dedi. Sesi aşırı keyifli çıkıyordu. Öfkeyle nefeslendim.
"Hülya!" diye bağırdı Kiraz. Daha fazla dayanamayıp kapıyı sertçe açıp içeri girdim. Hülya, Kiraz ve çalışan diğer iki kızın başı anında bana döndü. Kızlar oturdukları koltuktan kalkıp "Aden Hanım," dediler telaşla.
"Çıkın dışarı," dedim yüksek sesle. Anında mutfaktan çıktıklarında ada tezgahın önünde duran ikiliye doğru ilerledim ve Hülya'nın önünde durdum.
"Sen kimsin?" dedim sıkılı dişlerimin arasından.
"Aden Hanım ben..." diye bir şeyler geveledi.
"Sen kimsin ki benim ve ailem hakkında böyle konuşabiliyorsun?" diye bağırdım kendimi daha fazla tutamadan.
"Sen hangi hakla, hangi cüretle ekmeğini yediğin insanlar için bu şekilde çirkin konuşabiliyorsun?" dedim daha da yüksek sesle bağırarak. Sinirden kıpkırmızı kesildiğime emindim.
"Sen!" dedim ona biraz daha yaklaşıp elimi yüzüne salladım.
"Sen kimsin de benim kız kardeşim için böyle şeyler söylemeye cesaret edebiliyorsun? Benim kız kardeşimin yanından bile geçemezsin kızım sen! Bu ne kendini bilmezlik!" normalde asla etmeyeceğim lafları etmek canım ısıksa da karşımdaki insana çok kızgındım ve hak ettiğini düşünüyordum.
"Sen hangi akılla benim abilerimi ayartabileceğini düşünüyorsun!" dedim yüzüne yüzüne bağırarak.
"Bu nasıl bir yüzsüzlük bu nasıl bir kendini bilmezlik, densizlik. Hadsiz!" sesim o kadar yüksek çıktı ki Hülya ve Kiraz korkup bir adım gerilediler.
"Aden!" diye seslenen Zümrüt Hanım'ı ve Aslan'ı işittim hemen arkamda.
"Neler oluyor?" dedi Güneş onların ardından. Onlara dönmeden göz ucuyla Kiraz'a bakıp Hülya'ya geri döndüm.
"Topla pılını pırtını kaybol, kovuldun!" dediğimde Hülya ağlamaya başladı.
"Aden Hanım ben çok çok özür dilerim efendim. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacağım. Çok çok özür dilerim lütfen affedin," dedi yalvarırcasına.
"Kes sesini!" dediğimde arkadan Yağız Bey'in sert sesini işittim.
"Ne oluyor burada?" diyerek mutfağa girdiğinde diğerleri de şaşkınlığı üzerlerinden atarak yanımıza geldiler.
"Bir şey olduğu yok. Hülya'yı kovdum," dedim net bir şekilde.
"Zümrüt Hanım, lütfen kovmayın beni bu işe çok ihtiyacım var. Özür dilerim bir daha asla saygısızlık yapmayacağım," dedi Hülya. Onun bu boş çabasını duygusuzca izledim.
"Kızım ne dediyse o. Kiraz, yeğenine eşlik et eşyalarını toparlasın," dedi Zümrüt Hanım ciddi ve otoriter sesiyle.
"Eşyalarını toparlarken hem benim odamdan hem de kız kardeşimin odasından ve diğer odalardan çaldıklarını bırak olur mu? Özellikle saatim ve bilekliğimi!" dedim. Hülya'nın konuşmalarından sonra dolabım neden dağıldı, eşyalarım nerede sorusunu sormama gerek yoktu.
"Yok artık," dedi Doğu şaşkınlıkla.
"Kiraz," dedi Zümrüt Hanım sinirli bir sesle.
"Hemen efendim," dedi Kiraz titreyen sesiyle.
Kiraz, Hülya'yı kolundan tutup çekiştirerek mutfaktan çıkardı ve arka bahçedeki müştemilata götürdü. Zümrüt Hanım yanlarında diğer kızları da yollayıp başlarında durmalarını söyledi. Hâlâ mutfakta ayakta dururken oflayıp ensemi ovalayarak masaya ilerleyip oturdum.
"Bakmayın öyle, sinirim tepemde size de çatarım," dedim.
"Kızım su içeceğim diye mutfağa girdin kıyamet çıktı," dedi Doğu. Gözlerimi devirip terden ıslanan saçlarımı gelişi güzel tepemde bağladım.
"Geri zekalı ya!" diye söylendim Hülya'ya. Güneş yanıma gelip kollarını karnıma sarıp yanağımdan öptü. Zümrüt Hanım da diğer yanıma geçip saçlarıma dudaklarını bastırdı.
"Mavişim kolay kolay sinirlenmez, gözü bu kadar döndüyse haklıdır," dedi Aslan. Duraksadım, ben genellikle aileme, sevdiklerime bir şeyler olduğunda sinirlenen bir insandım. Bugün duyduklarım beni zıvanadan çıkartmıştı. Kalbim biraz tekledi.
"Saygısızlık yapan insanlara katlanamıyorum. Özellikle bu saygısızlık aileme yapıldığında," dediğimde hepsinin yüzünde kocaman bir gülüş belirdi. Hatta Aslan kahkaha atarak güldü. Güneş beni daha sıkı sarıp başını omzuma yaslarken Zümrüt Hanım tekrardan öptü beni. Kollarımı Güneş'e sardım. Onu savunmamdan, onun adına hesap sormamdan hoşlanmıştı sanırım. Dahası onu bu kadar sahiplenmem onu mutlu etmişti. Bu halimize içten içe güldüm. Gerçek kardeşler gibiydik. Bir anlaşıp gülüyor, iki anlaşamayıp kavga ediyorduk ama sonunda birbirimize sarılmayı başarıyorduk.
"Zümrüt Hanım," diyerek içeriye adının Makbule olduğunu hatırladığım diğer çalışan kız girdi. Elinde büyükçe karton bir kutu vardı.
"Bunlar sizin eşyalarınız efendim," diyerek kutuyu masaya bıraktı. Doğrulup kutuyu kendime çektim. Hemen en üstte saatim ve bilekliğim duruyordu. Güneş'in küpeleri, birkaç kıyafet ve ayakkabı vardı. Doğu'nun ve Aslan'ın tişörtleri de vardı. Ve elbette makyaj malzemeleri doluydu kutu. Güneş hediye oldukları için sadece küpelerini aldı, ben de sadece saat ve bilekliğimi. Aslan ve Doğu eşyalarını almazken Güneş kutuyu Makbule'ye verdi ve "geri verebilirsin bunları ona!" dedi. Makbule bizden onay alınca kutuyla birlikte mutfaktan geri çıktı.
"Anne, Levent Bey'den randevu alır mısın temizletelim bunları," dedi takıları kast ederek. Asla onun için yabancı olan birisinin tenine değen şeyleri kullanmayı sevmiyordu. Levent Bey, Zümrüt Hanım'ın kuyumcusuydu. Gerçi o adama kuyumcu demekte ne bileyim...
Bu olayın ardından Hülya evden ayrıldı. Gitmeden önce yağız Bey çalıştığı günün karşılığı olarak maaşını fazlasıyla nakit olarak ödedi. Akşam yemeği hazırlıkları bu olaylardan dolayı aksarken Yağız Bey akşam kahvaltısı yapalım deyince hep birlikte akşam kahvaltısını hazırlamaya başladık. Aramızda odasından çıkan anneannem ve okuldan geç dönen Kerem de takıldığında tüm aile neredeyse tüm akşamı mutfakta kahkahalarımızın eşliğinde geçirdik.
* * *
Yorumlar