ADEN 79. BÖLÜM TESELLİ OLMAYAN DUYGULAR
79. TESELLİSİ OLMAYAN DUYGULAR
Tüm odayı kaplayan aynalardan her adımımı izlemeye alışamamıştım. Dans hocasının gösterdiği hareketleri tekrar etmeye çalışmak daha zordu gerçi. Nefes nefese önce sola iki adım atıp sonra öne bantla işaretlenmiş yere hızlı ve ritmik üç adım attım. Cha Cha izlerken keyifli bir danstı ama yapmaya çalışmak... Nefes nefese durduğumuzda kendimi yere atıp sırtüstü yattım ve ellerimle kollarımı iki yana açtım. Simge gülerek hemen dibime oturup soğuk su şişesini alnıma yasladı. Hissettiğim serinlikle rahatladım.
"Öldüm, bittim, geberdim," dedi Simge de nefes nefese.
"Sen kaşınmıştın al sana dans," dedim tersçe. Hızlı tempolu dansları sevmiyordum sanırım. Vals varken, tango varken ne gerek vardı cha chaya, salsaya, sambaya.
"Yusuf abi tangoya nasıl izin vermedi ben hâlâ şoklardayım," dediğinde kıkırdadım.
"Kıskandı sevgilim beni. Başka adamın kollarında öyle aşırı temas içinde dans etmemi yediremedi galiba kendisine. Canım aşkım," dediğimde Simge tüm dans odasını inleten bir kahkaha patlattı.
"Daha demin temas içinde değildik evet," dedi kahkahalarının arasından. Ben de ona eşlik ettim.
"Haklı ama kurban olduğum Yusuf'um. Tango da neymiş," dedim dalga geçerek. Simge gülerek yanıma uzanıp krize girdi.
"Aşka mı geldin kızım?" dedi gülmelerinin arasından.
"Geldim vallahi, çok özledim..." dedim birden duygusallaşarak.
"Az kaldı az," dedi dirsekleri üzerinde yükselip. Doğrulup bol tişörtümün ucuyla yüzümü sildim. Bedenimi gevşetip ayağa kalktıktan sonra Simge'ye kalkması için elimi uzattım.
Dans kursundan çıktıktan sonra markete uğrayıp yiyecek bir şeyler ve fazlaca içki alıp eve geçtik. Duş aldıktan sonra birlikte makarna yapıp biralarımızı alıp salona geçtik. Televizyondan rastgele bir müzik kanalı açıp yemek yiyip biramızı içmeye başladık.
"Klip ne zaman yayınlanacak?" diye sordu Simge. Geçtiğimiz hafta sonu Aden P2'ye klip çekmiştik. Hem çok eğlenceli hem de çok yorucuydu. Emir yönetmen değil de ben nasıl istersem öyle çektirmişti klibi. Yüzüm tamamen görünmemiş, sadece bazı sahnelerde gözlerime yakın çekim yapılmıştı. Aslan ve Doğu da o gün bizimleydi. Aslan sağ olsun hiçbir erkek çalışan bana yaklaşmamış adam akıllı çalışamamışlardı bile. Birde üstüne üstlük babaannemleri arayıp beni nazardır, kem gözdür diye dua okutmuştu onlara. Bu yetmezmiş gibi Yusuf dakika başı görüntülü arayıp durmuş çekimleri hep bölmüştü.
"Ağustos dedi Emir," dedim makarnamı yerken. Başını salladı.
"Amerika kesinleşti mi?" diye sordum.
"Kesinleşti. Ben okul kapanır kapanmaz gideceğim. Baran sonradan gelecek, bir hafta kadar kalıp geri dönecek," dedikten sonra birasını yudumladı.
"Bir ay demiştin?" dedim.
"Adli tatil zaten bir aymış zaten. Bir haftasını bana ayırdı," dedi hülyalı hülyalı. Doğruydu, ben bunu unutmuştum.
"Tatil zamanları belli olmuş mu?" dedim. Telefonumdan takvimimi açtım.
"20 Temmuz - 31 Ağustos demişti Baran," dudak büktüm. Takvimde de aynı tarihler işaretliydi.
"Ben tamamen bir ay tatilleri olduğunu unutmuşum. İstanbul da olduklarında farkına varmıyordum hiç," dedim. Simge somurtmama güldü.
"Görümcek, yemem abini yollarım hemen yamacına," dedi dalga geçerek.
"Sen görümcek görmemişsin kızım, gerçi kıyısından bir gördün ama," dediğimde bir an yüzüme bakıp kahkaha attı.
"Aman aman benden uzak diğer yenge adaylarına yakın o görümcek," Güneş belirdi gözümün önünde. Nefesimi oflayarak bırakıp biramdan büyük yudumlar aldım.
"Aranız nasıl?" dedi Simge hemen anlayarak.
"İyi, toparladık biraz." dediğimde sıcak bir gülüş belirdi yüzünde.
"Abla olmak zorlayıcı, sıkıcı, bazen katlanılamaz bir şey," dedi kendinden emin bir edayla. Sır verirmiş gibi gözlerini kısıp sessizce "özellikle kız kardeş ablası olmak aşırı zor," dediğinde güldüm.
"Biz Güneş'le yaşıtız," dediğimde biliyorum der gibi el salladı.
"İkizlerin arasında bile abla abi muhabbeti dönüyor Aden," dediğinde onun bu aşırı bilmişliğine göz devirdim.
"Tamam, haklısın..." dediğimde keyifle makarnasına döndü.
Yemek yedikten sonra tabakları kaldırıp mutfağı topladıktan sonra yeni biralarımızla tekrar salona geçtik. Okul hakkında dedikodu seansımıza giriş yaptığımızda kıkırdamalarımızda otomatik olarak bedenimize yüklendi. Alt sınıfların acemiliklerinden, aslında kendi dönemimiz olan ama okulu dondurduğumuz için üst dönem saydığımız sınıf arkadaşlarımızın üstünlük kurma çabalarını çekiştirip gıybet yaptık.
"Ay çarpılacağız," dedi Simge birden. Dedikten sonra birasını kafaya dikince kahkaha attım. O da dediğiyle yaptıklarımızın alakasızlığını fark edince bana eşlik etti. Bir süre daha sohbet ettikten sonra Netflix'ten rastgele bir film açtık. Durağan giden film birden erotizme bağlayınca yutkundum. Yusuf özlemimin, regl öncesinde coşmaya başlayan hormonlarımın üzerine bu film cuk olmuştu sahiden de. Öyle böyle film bittiğinde gerindim oturduğum yerde. Kasıklarımdaki tanıdık o sızı moralimi bozunca oflayıp Simge'ye döndüm. Başı koltuğun tepesinde geriye doğru düşmüş, açık ağzıyla uyuyordu. onun bu haline birkaç saniye güldüm ve kaldırıp odasına postaladım. Boş şişeleri toplayıp çöpe attıktan sonra odama geçtim. Hem film ve biradan hem de üzerimdeki ince kapüşonlum yüzünden ter basınca banyoya geçtim. Üzerimi çıkarıp tişörtümle kaldım. Suyu açıp yüzümü yıkayacağım esnada telefonum çaldı. Suyu kapatıp odama ilerledim Yusuf görüntülü arıyordu. Aramayı açıp banyoya geri döndüm.
"Güzelliğim," dedi telefon açılır açılmaz.
"Canım bir saniye," dedikten sonra suyu tekrar açıp soğuk suyu avcuma doldurup yüzüme vurdum. Islak ellerimi enseme değdirip boynumda gezdirdikten sonra telefonu alıp aynaya yaslayarak sabitledim. Yusuf odasında, bir eli başının altında olacak şekilde uzanıyordu. Üzerindeki beyaz tişörtü yaptığı sporla daha da kaslı görünen bedeni yüzünden üzerine yapışıyordu.
"Ne yaptın bugün?" diye sorduğunda dilimi dişlerimin arasında küçük küçük ezdim. Dudağımın sol köşesi kıvrıldı.
"Okuldaydım tüm gün. Okuldan sonra dansa gittik, Simge'yle kız kıza evde partiledik biraz," dediğimde güldü.
"Dans nasıldı?" dedi.
"Şey," diye uzattım. Onu kızdırmak istedim bir anda.
"Ne?" dedi Yusuf merakla.
"Bugün bizim hoca izinliymiş. Bizde geldiğimizle kalmayalım diye diğer dans odasına geçtik," dediğimde gözleri kısıldı. Bu adam her hareketiyle bu kadar yakışıklı olmayı nasıl beceriyordu ?
"Diğer odadan kastın sevgilim?" dedi boğuk sesiyle. O sesi bana derin nefesler aldırırken kasıklarımdaki sızı kendisini tekrar hatırlattı. Yutkundum. Yusuf hasretim kabardıkça kabarıyordu.
"Tango dersine girdik," dedim. Sesim nefes nefeseymişim gibi çıkınca Yusuf'un kaşları hareketlendi. Alt dudağını ısırıp ağzının içine yuvarladığında sesli nefesler alıp verdim. O filmi izlememeliydim! Adamın her hareketinde nefesim hızlanıyordu. Biranın afrodizyak etkisi mi vardı acaba... Yaklaşan regl de fazlasıyla etkiliyordu elbette.
"Sana girmemeni söylemiştim," dediğinde sırıttım. Ona dans kursuna başladığımı söylediğimde kursu araştırmış ve kesinlikle tango dersine katılmama rıza göstermemişti. Normalde asla böyle bir tepki vermediğinden ben de sorgusuz sualsiz tamam demiştim.
"Tüh, unutmuşum..." dedim dudak bükerek. Tepemdeki yarım topuzumu çözüp saçlarımı dalgalandırdım. Ben böyle yanarken, aklıma tuhaf tuhaf görüntüler gelirken kendimi durduramayacaktım.
"Aden... Katılmayacağım demiştin!" dedi kızgın sesiyle.
"Savcım, cezalandırmak isterseniz boyum kıldan ince, belki bir kelepçe işinizi görürdü ama burada değilsiniz," Yusuf başının altındaki elini çekip uzandığı yerden doğruldu.
"Belki kelepçelerdin beni... Yatağıma," dediğimde yutkundu.
"Yavrum sen hayırdır?" dedi hem şaşkındı hem de hoşuna gitmiş gibiydi. Telefona yaklaşıp ellerimi banyo tezgahına yaslayıp kameraya eğildim.
"Hiç, ateş bastı sadece..." dediğimde yine yutkundu. Aynadan gözüm tişörtüme takılınca sırıtmam daha da büyüdü.
"Tangodan mı?" dedi bu sefer aksileşen sesiyle. Nazlı nazlı kıkırdadım.
"Tango çok güzel bir dans, ateş ve barut için fazla tehlikeli... Ama biz üstesinden gelirdik sanırım... Ellerimiz bedenimizde, bedenlerimiz birbirine yapışmış, nefeslerimiz dudaklarımızda ıslanıyor..." iç çekip biraz geri çekildim.
"Hayal işte," dediğimde o da sırıttı.
"Hele bir tatil olsun kavuşayım sana ben öğreteceğim tangoyu sen merak etme oynak Aden'im..." sırıttım.
"Şimdi olsaydı keşke, ellerin belimden kaçlarıma kayardı, bacağım bacaklarının arasında gezinirdi, küçük öpüşlerimiz olurdu," aynı anda yutkunup nefeslendik. Ellerim tişörtümün eteklerini tuttu.
"Belki çıplakta olurduk dans ederken," dedim ve nefes nefese tişörtümü çıkarttım. Lacivert, düz sütyenimle kalakaldığımda Yusuf daha da doğruldu. Sesli nefesler alıp dudaklarında dilini gezdirdi.
"Yavrum, zaten hasretim sana yakma beni," dudaklarımı büküp "ama ben yanıyorum... Seni de yaksam, birlikte yansak?" dedim. Musluğu açıp ellerimi ıslattım ve parmaklarımı boynumda, gerdanımda ve göğüs oluğumda gezdirdim. Gözlerimi kameradan ayırmadan parmaklarımı sütyenimin üzerinden göğüslerimde gezdirdim.
"Şimdi yan yana olsaydık, sabaha kadar uyamazdık..." dedikten sonra dudağımı dişledim. Yusuf bana kitlenmiş bir tepki veremezken kasılan bacaklarımı birbirine bastırıp ellerimi gövdemde gezdirip taytımın sınırlarında durdurdum.
"Aden," dediğinde "Yusuf," dedim.
"Yüzün terlemiş, alnında da damarın atıyor. Seni de mi ateş bastı?" diye sordum.
"Güzelim," sesi boğuk çıkınca boğazını temizledi. Şakaklarından akan teri yüzünün kenarından süzülüp boynuna düştü. Göğsüm hızla inip kalktı. Bacaklarımı istemsizce birbirine bastırırken onunla yaşadığım o güzel, özel anlar bir biri gözümün önünde süzülmeye başladı. O görüntülerin içinden bacaklarımın arasına kafasını gömmüş Yusuf öne çıkarken nefeslerim hızlandı ve tekledi.
"Yusuf," dedim nefes nefese. Tenimde süzülen soğuk damlalara gözleri takıldığında kameraya yaklaştım.
"Yanımda olsaydın severdik birbirimizi. Ellerimiz, tenlerimiz," soluklanıp göğsümü dikleştirdim "dillerimiz hasret giderirdi..." yüzünü sıvazlayıp gürültülü nefesler alıp verdi. Dilimi dudaklarımda gezdirip ısırdım. İşaret parmağımın tırnağını sütyenimden taşan kısımlarda dolaştırdım. Askılarıma kadar ellerimi sürükleyip parmaklarımı askılara doladım.
"Sevgilim," dedim keyifle. Kameradan göz göze geldiğimizde kıkırdadım.
"İndireyim mi?" dedim askılarımla oynarken. Titrek nefesleri kulağıma ulaştığında sırıtışım büyüdü. Yataktan tamamen kalkıp odasından çıktı. Mutfağa gidip telefonunu rafa konumlandırıp buzdolabına ilerledi. Dolaptan aldığı sürahiyi alıp başına dikti. İç su dudak kenarlarından sızıp çenesine, çenesinden boğazına oradan da tişörtüne süzüldü.
"Yusuf," dedim şuh çıkarmaya çalıştığım sesimle. Sürahiyi tezgaha bırakıp telefona tekrar geldi.
"İyi misin aşkım hararetlendin mi ne oldu?" dediğimde güldü.
"Yaradan bana yaratmış be yavrum, bin şükür..." dediğinde "yaaaa..." dedim çocuksu bir enerjiyle.
"İndireyim o zaman. Gözün gönlün şenlensin," büyük ihtimalle sinir bozukluğuyla kahkaha atarak güldü. Sol askımı indirip kolumda sıyırdım. Diğerine geçip onu da indirip ellerimi sırtıma kaydırıp klipsi açtım.
"Hayır, hayır, hayır!" dedi Yusuf telaşla.
"Sıkıyor ama çıkarmayayım mı?" dedim onun bu haliyle eğlenerek.
"Çıkar ama şimdi çıkarma yavrum. Telefonu kapatınca çıkarırsın. Hatta girip soğuk bir duşta al en iyisi," dedi. Klipsi açıp sütyeni üzerimden çıkardım.
"Ay yanlışlıkla oldu," dediğimde gözleri göğüslerimdeydi. Yutkundu, peş peşe gözlerini kırpıp derin nefesler aldı.
"Bu yaştan sonra beni liseli ergenlere çevireceksin yavrum Allah'ını seversen dur," dudak büküp baktım ona. Ellerim yerinde durmayıp göğüslerime çıktı. Yusuf aralı dudaklarının arasından nefes alıp verdi. Göğsü aldığı her nefeste titriyordu. Parmaklarımı göğüs uçlarımda dolandırdım.
"Yusuf, çıkarsana sende tişörtünü durumları eşitleyelim," dediğimde alt dudağını yaladı.
"Bir ay, sadece bir ay daha sabredeceğim sonra seni koynumdan çıkaranı siksinler," dediğinde kıkır kıkır güldüm.
"Beni de..." lafımı tamamlayamadan duyduğum sesle başımı aniden kapıya doğru çevirdim.
"Simge?" diye seslendim ama ses gelmedi.
"Yavrum ne oldu?" diye sordu Yusuf.
"Ses duydum sandım," dememle dış kapının zili çaldı.
"Kim bu saatte?" dedi Yusuf. Yerdeki sütyenimle tişörtümü hızlıca giyinip telefonu yasladığım yerden aldım. Odadan çıkıp kapıya ilerlerken Yusuf konuşmaya devam ediyordu.
"Dürbünden bakmadan açma," dedi. Kapıya geldiğimde dürbünden baktım. Ayakta zor duran Emir'i görünce kapının kilitlerini hızlıca açıp kapıyı araladım.
"Emir," dedim panikle. Kapıyı açmamla Emir'in içeriye doğru düşmesi bir oldu. Onu yarı yolda tutup onunla birlikte yere düştüm. Daha doğrusu oturduk. Telefonu yere bırakıp Emir'in yüzünü tuttum.
"Emir ne bu hal?" diye sorduğumda bana baktı. Sarhoştu, bayağı sarhoştu hem de.
"Cennet bahçem," dedikten sonra hıçkırık tuttu. Peş peşe hıçkırıp güldü.
"Depresyondayım, unutuldum, aldatıldım... Sevgilimden ayrıldım çok yalnızım," tekrar hıçkırıp alnını başıma yasladı. Ayrılmışlar mıydı?
"Yusuf, ben seni sonra arasam sevgilim?" dedim telefona doğru konuşarak.
"Tamam güzelim. Dikkat edin..." dedikten sonra telefonu kapattı.
"Emir," dedim. Saçlarını sevip sırtını sıvazladım.
"Hadi kalk, içeri geçelim..."
Zar zor ayaklanıp içeri geçip koltuğa yan yana oturduk. Başını geriye atıp tavanı izlemeye başladı. Konuşmaya başlayana kadar konuşmamayı seçtim. Birlikte on dakika kadar sessizliği paylaştık. Küçük, sessiz mırıldanmalarla şarkı söylüyordu.
"Ayrılalım dedi," başımı ona çevirdim. Tam karşısına düz bakışlar atıyordu.
"Benim için benden ayrılmak istediğini söyledi," bir şey söylemekte zorlandım. Aslında tahmin ettiğim bir şeydi ama bu kadar erken beklemiyordum.
"Emir," dedim anlayışla. Yanına biraz daha kayıp kolumu başının arkasından geçirip omzundan tutup kendime çektim. Örülü saçlarını öpüp omzunu sıvazladım. Sarılmadı ama başını göğsüme yasladı.
"Kıza hiçbir şey demedim Aden. Resmen kaçtım yanından," dedi. Derin bir nefes aldım. Bu kötü olmuştu işte.
"Neden kaçtın ki konuşsaydınız hallederdiniz belki," dedim bir umut.
"Ayrılalım dedikten hemen sonra İsviçre'ye gideceğim deyince kafam attı. Kalsaydım kırardım onu," dedi.
"Bence kaçarak yine kırdın onu," dediğimde "o da beni kırdı," dedi. Çenemin hemen altındaki başını öpüp çenemi yasladım ve onu sıkı sıkıya sardım.
"Sen ne istiyorsun peki?" dedim. Cevap vermedi, uzun solukları çıplak koluma çarpıyordu. Yanağına değen parmaklarımla tenini sevdim. Sırtını sıvazlayıp başını yeniden öptüm.
"Emir, bence sen de ilişkinizi, Güneş'in bu isteğini, İsviçre olayını iyice bir düşün. Mutlu değilseniz devam etmeniz sadece size değil hepimize zarar verir. Ama ben ondan ayrı yapamam dersen de iyileştirmeye bakacaksınız ilişkinizi ancak bunu tek taraflı değil bir çift olarak başarmalısınız. Anladın değil mi ne demek istediğimi?"
"Anladım," dedi boğuk sesiyle. Elimi örgülü saçlarında gezdirdim. Bir süre öyle kaldıktan sonra başını gövdemde kaydırıp kucağıma yattı. Bacaklarını koltuğa uzattıktan sonra başını bana çevirdi.
"Çok seviyorum be kızım. Öyle böyle değil," avcumu yanağına yaslayıp gülümsedim.
"Biliyorum, anlıyorum da seni," dedim ona destek olarak.
"Biraz izin verseniz birbirinize iyi gelir belki. O da özleyince, ayrı kalınca bazı şeylerin farkına varır eminim. Bu İsviçre olayını leyinize çevirebilirsiniz bence," dediğimde yüzünü sertçe sıvazladı.
"Bilmiyorum, o kadar emin konuştu ki! Sadece ben gidiyorum ve senin iyiliğin için ayrılmak istiyorum dedi. Bu tek dediği, Sikeyim iyiliğimi!" öfkeliydi ve belli ki bu ayrılık canını yakıyordu. Birden kalktı, mutfağa ilerleyip buzdolabından su dolu cam şişeyi alıp başına dikti. Mutfağın küçük alanında ileri geri yürüyüp durduktan sonra bana baktı. Aramızda camekandan birbirimizi izlerken böyle olmayacağını anlayıp ayaklandım ve yanına ilerledim.
"Bu geceyi boş ver ve git uyu bence!" dedim. Aklıma başka bir şey gelmedi. Uyursa belki kendisini toparlardı.
"Aden ben hayır demediğim ya da evet demediğim için bunu kabul etmiş olmam değil mi?" dedi birden.
"Sessiz kaldım ya bunu Güneş kim bilir ne diye algıladı... Şu an hüngür hüngür ağladığına o kadar eminim ki," dedi birden durgunlaşarak. Onun ağladığı düşüncesi bile gözlerini doldurmaya yetiyordu Emir'in. Buna ben de emindim. Güneş'i birazcık tanıyorsam ağlamaktan komaya bile girmiş olabilirdi!
"Emir, git ve uyu. Yarın daha sağlıklı bir kafayla konuşursunuz," dediğimde başını salladı.
"Bence de uyumalıyım," dedi ve elindeki cam şişeyi lavabonun içerisine bırakıp bana doğru adımladı.
"Odanı..." gözlerimi devirip onu odaya doğru itekledim. Emir odaya girdikten sonra sıkıntılı nefesler alıp verdim. Salona ilerlediğimde evin kapısı çaldı.
"Güneş mi geldi acaba?" dedim sesli düşünerek. Kapıya ilerleyip dürbünden baktığımda elinde pastane poşeti olan bir kurye gördüm. Kapıyı çok hafif aralayarak açtım.
"Buyurun?" dedim.
"Aden Hanım'ın evi mi?" diye sordu kurye.
"Evet," dediğimde poşeti bana uzattı ve "Yusuf Bey gönderdi efendim," dedi. Yusuf'un adını duymamla kapıyı biraz daha araladıktan sonra poşeti alıp teşekkür ettim. Kurye asansöre ilerlediğinde kapıyı kapatıp içeri girdim. Koltuğa oturduğumda poşeti açıp içine baktım. Saydam plastik kabın içinde profiterol ve bir tane de küçük karton bir kutu vardı. O da büyük ihtimalle yaş pastaydı. Poşeti yan tarafıma bırakıp orta masadaki telefonumu aldım. Ekranı açtığımda Yusuf'tan mesajlar vardı.
HAYRANIM:
Bu ateş basmasının sebebini regl olabileceğine bağlıyorum :)
Tatlı dindirir umarım.
Dindirmezse sevgilim bir süre daha bununla yaşayacaksın.
Daha doğrusu yaşayacağız. Yaz tatilinde dindiririz ama merak etme ;)
Yarın sabah duruşmam var o yüzden yatıyorum.
Tatlın geldiğinde çoktan uyumuş olurum sanırım.
Emir iyidir umarım.
Seni çok seviyorum çilli,
iyi geceler ❤
SİZ:
Seni seviyorum sevgilim...
Şapşal şapşal sırıtıp telefonu göğsüme bastırdım. Tatlıları alıp mutfağa ilerledim. Tatlıları poşetten çıkarıp ada tezgaha bıraktıktan sonra tatlı kaşığı alıp oturdum ve tatlılarımı yemeye başladım.
Ertesi gün erkenden uyandığımda Emir evde değildi. Güneş'le olabileceğini düşünerek Güneş'i aradığımda birlikte olmadıklarını söyledi. Sesi gerçekten berbat gelince ona birlikte kahvaltı yapmayı teklif ettim. İkimizin dersi öğleden sonra olduğu için zaman sıkıntımızda yoktu. Kabul edince benim okuluma biraz daha yakın bir mekan da buluştuk. Gözleri şiş ve kıpkırmızıydı. Esmer teni solgundu. Ona neden ayrılmak istediğini sorduğumda ağlamaya başladı ve bana "onu çok yorduğumu ve iyi gelmediğimi fark edince korkunç bir ıstırap hissettim. Ona bunu yapamam Aden onu böyle bir ilişkiye mahkum edemem," dedi.
"Çözümün ayrılmak olmamalıydı Güneş," dedim anlayışla. Dudak büküp başını sağa sola salladı.
"Ben, kendimle baş edemezken o nasıl baş edebilir benimle Aden? Bir iki gün çok iyi olup diğer günler çocuğa cehennemi yaşatıyorum. Ben... Ben Emir'i gerçekten seviyorum Aden. Tüm iyi yanlarımla, tüm gerçek samimiyetimle onu seviyorum. O benim bulanık zihnimdeki en berrak şey, kararmaya yüz tutan kalbimde parlayan tek şey Emir. Ama ben bir lanet gibi onun o berraklığını ve parıltısını sömürüyorum. Buna daha fazla göz yumamam..." çenemin titreyişini durdurmak için dudaklarımı ısırdım. Güneş'e ve onun sevgisine sonuna kadar emindim. Ama dediklerinde de haklıydı.
"Belki bu yaz için bir ara vermek tamamen kestirip atmak yerine daha iyi olurdu?" dedim ılımlı bir yaklaşımla.
"Onun hayatını belirsiz bir git gel de heba etmek istemiyorum. Belki benim yokluğumda karşısına ona iyi gelecek, benimle olduğundan çok daha mutlu olacağı birisi çıkar... Bir pranga olup yokluğumda bile onu mutsuz etmek istemiyorum ki..." sandalyemden kalkıp onun yanındaki sandalyeye oturdum. kollarımı açtığımda sarıldı. Onu omuzlarından sarıp göğsüme bastırdım. Onlar için bu kadar üzgünken aralarına girmemem, karışmamam gerektiğini de biliyordum. Kendi ilişkileriydi ve sadece onlar karara varmalıydılar. Güneşin ağlayışları son bulana kadar sarılmaya devam ettik. Kendini biraz da olsa toparlayabildiğinde mekandan ayrıldık. Beni okula bıraktıktan sonra kendi okuluna geçti. Arabasının arkasından bir süre baktıktan sonra Emir'i arayıp onunla konuşa konuşa kampüsün kafeteryasına ilerledim. Emir sabah çok erkenden kalkıp soluğu stüdyosunda almıştı ve hâlâ oradaydı. Telefonu kapattığımızda peş peşe ofladım.
Kafeteryanın içecek kısmından soğuk kahve ve pipet aldıktan sonra klimanın yakın olduğu masalara ilerleyip gözümü kestirdiğim yere yürüdüm. Sandalyeye yayılarak oturup Simge'yi aradım ama reddetti. Saniyeler sonra da masada belirdi.
"Geldim," dedi her zaman ki enerjik sesiyle. Sırt çantasını ve beyaz önlüğünü sandalyeye asıp elindeki iki büyük karton torbayı boş sandalyeye bıraktı.
"Ah çok sıcak ama piştim gelene kadar, birde tüm gün önlükleri giyeceğiz..." dedi.
"Az kaldı, haftaya finaller başlıyor..." dediğimde ofladı. Önümdeki soğuk kahvemi alıp alt kısmını alnında boynunda gezdirdi.
"Sürme yüzüne Simge pistir," dediğimde gözlerini devirip kutuyu önüme bıraktı.
"Kızlar," diyerek Doruk geldi yanımıza. Elindeki soda şişelerinden bir tanesini Simge'ye uzatıp boş sandalyeyi çekip oturdu.
"Sağ ol tatlım," dedi Simge. Sodayı alıp başına dikti. Doruk ağzını kapayıp esnedi. Boynunu sağa sola yatırıp kütletti.
"Beni üçüncü kattan alelacele soda aldırmak için indirmedin değil mi Simgeciğim?" diye sorduğunda Simge tatlı tatlı sırıttı.
"E Aden'i aradım açmadı ben de o trafikten sonra gelip sıraya giremezdim. Ne olmuş yani aldıysan. Hem otomattan da alabilirdin," diye kendisini savununca gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
"Otomatlar bozuk ya Simge," dedi Doruk aynı memnuniyetsizlikle.
"Offf alt tarafı bir soda yani," dedikten sonra diğer sandalyeye bıraktığı torbalardan önde olanı alıp Doruk'a fırlatırcasına verdi.
"Al, sodanın bedeli..." dedi sırıtarak.
"Bu ne?" dedi Doruk çatık kaşlarıyla. Simge ona cevap vermeyip diğer torbayı bana daha nazik bir şekilde uzatıp "maviş bu da senin," dedi sevimli sevimli gülerek.
"Ne bu?" dedik Doruk'la aynı ada.
"Hediye, Doğruer Ailesi'nden size birde bana tabii," dediğinde yüzüne bakmaya devam edince "e haydi açın!" dedi heyecanla. Doruk kendi hediyesini ben de kendi hediyemi açtım.
"Oha!" dedi Doruk heyecanla. Ben de torbadan çıkardığım kutunun kapağını açtığımda gördüğüm şeyle heyecanlandım.
"Cidden oha," dedim. Alınan hediye Crocs'tu.
"Ne zamandır yenisini almak istiyordum," dedi Doruk. Ben de uzun süredir yenisini almayı istiyordum ama bir türlü oturup sipariş vermemiştim.
"Kızım bunlar çok güzel," dedim. Çok, çok beğenmiştim. Benim ki maviydi ve üzerinde çeşitli tatlı, sevimli stickerlar vardı. Doruk'un siyahtı ama stickerları ile rengarenk görünüyordu.
"Bakın," diye ayağını havaya kaldırdı Simge. Sonra nerede olduğunu anında kavrayıp ayağını indirince Doruk'la birbirimize bakıp güldük. Onunkisi çok tatlı bir yeşildi.
"Stickerları Gamze seçti, hanımefendi özellikle Aden ablası için çaba harcamış," dediğinde gülüşüm daha da büyüdü.
"Giyinsenize," dedi Simge. Doruk hemen spor ayakkabılarını çıkarıp Crocslarını giyindi.
"Ben bunları giymeye kıyamam ki," dedim Crocsları sineme yaslayarak.
"Onlar giymek için maviş," dedi Doruk. Artık herkes neredeyse bana maviş diyordu.
"Doğru diyor Doruk giyin haydi. Sonra bahçeye çıkıp fotoğraf çekelim," dedi Simge hevesle. Ayakkabılarımı çıkarıp giyindim. Bahçeye çıktığımızda Simge çimenlik alanda sadece Crocslarımızı çekti. BFF etiket ve gifleriyle sosyal medyasında bizi de etiketleyerek paylaştı.
Derslerden sonra uzun arada Doruk'un yanına gidip hep beraber Amerika'yı arayıp Simge'nin ailesine teşekkür ettik. Gamze'yle daha sonra uzun uzun konuşmak için sözleştik.
Okul sonunda yerlerde sürünüyordum. Son hafta olduğu için hocalar uzattıkça uzatmış aralarımızdan çalmış hatta sınıftan onay alıp bir saat daha uzatılmıştı son ders.
"Gelmiş peder bey," dedi Simge. Başımı yerden kaldırıp karşıma baktım. Yağız Bey gelmişti.
"A aa, haber vermedi..." dedim. Yanına gittiğimizde Simge selam verip benimle vedalaştıktan sonra kendi aracına ilerledi.
"Kızım," dedi beni baştan aşağı süzerek.
"Perişan görünüyorum değil mi?" dediğimde ellerini havaya kaldırıp "asla," dedi.
"Keşke gelmeden arasaydın vallahi hiç halim yok bir şeyler yapmaya," dedim. Sabahki enerjim eksilerdeydi.
"O zaman enerjini yükseltiriz bizde. İnce hamur, margarita yanında da buz gibi bira?" dedikten sonra dudak büktü.
"Ya da bol yoğurtlu, soslu mantı yanında çiğ börek, turşu ve kola," dedi bu sefer.
"Mantı," dedim yutkunarak. Geçen gün Haydar abiyle pizza yediğimden şu an koşa koşa mantıya giderdim.
"O zaman buyurun küçük hanım," dedi arabayı işaret ederek. Gülerek yanında geçip arka tarafa oturdum. Arda abiye selam verdiğim esnada Yağız Bey yanıma yerleşti.
"Arda, Ulus Aşkana'ya gidelim." dedi Yağız Bey oturur oturmaz. Yola çıktığımızda akşam trafiğine yakalandığımızdan yol uzayacak gibi olunca Haydar abiye kısa bir özet geçip mesaj attım. Beni merak etmelerini istemiyordum. Mesaj attıktan sonra koltukta biraz yayıldım. Uyumamak istemiyordum ama sürekli dalıp başım öne düşünce sıçrıyordum. Kafamı geri atıp gözlerimi iri iri açtım tekrar gözlerimin kapanması çok kısa sürdü. Yien başım düşecek gibi olunca çenemin altında bir el hissettim sonra başım bir yere yasladı. O yer o kadar rahat hissettirdi ki başımı kendi isteğimle yaslayıp sonunda uykuya yenik düştüm.
O güzel, huzurlu uykumdan duyduğum horlama ve kıkırtı sesleriyle uyandım. Başımı yasladığım yerde titriyordu.
"Geldik mi?" dedim esneyerek. Başımı yasladığım yerden kaldırdığımda Yağız Bey'in sırıtan yüzüyle karşı karşıya geldim.
"Günaydın maviş, geldik..." dedi. Omzunda uyumuş yetmemiş gibi birde koluna sarılmıştım. Ellerimi hızlıca çekip yüzümü sıvazladım.
"Ayıldın mı?" dedi Yağız Bey. Yüzündeki ifade o kadar komikti ki sırıttım.
"Bir şey mi oldu kıkırdıyordunuz sanki Arda abiyle?" diye sordum. Yağız Bey dudaklarını birbirine bastırıp başını hızlı hızlı sağa sola salladı ve arabanın kapısını açıp aşağı indi. onu izlerken uykumdan uyandıran horlama sesini hatırladım. Ha siktir, horlamış mıydım?
"Haydi gel, " dediğinde boğazımı temizleyip hiçbir şey olmamış gibi davranarak telefonumu alıp arabadan indim. İner inmez gerindim. Kısa süreli, zamansız uykulardan sonra daha dinç ayılıyordum.
"Arda haydi sen de eşlik et bize," dedi Yağız Bey. Arda abi iki kem küm etse de ikimizin de ısrarıyla arabadan indi. Mekan Ulus'un ara sokaklarındaydı. Apartmanlarla çevirili olan sokakta eskileri anımsatan tarzıyla dışarıdan bile hoşuma gitti.
Mekana girdiğimizde etrafa bakındım. Eski Türk dizilerindeki mekanlardandı. Yanımıza boynundan bağlı beyaz mutfak önlüklü bir çalışan gelip oldukça coşkulu bir halde "hoş geldiniz," dedi.
"Hoş bulduk genç. Baban buralarda mı?" diye sordu.
"Mutfak kısmındaydı çağırayım Yağız amca," deyip koşar adım yanımızdan uzaklaştı genç çocuk. En fazla on yedisinde görünüyordu. Dakikalar sonra yanımıza zayıf, uzun boylu, kır saçlı ve gözlüklü bir adam geldi. Yağız Bey'le sarıldılar. İki lafladıktan sonra adamın gözleri bana kaydı.
"Kızım Aden," diye karşımdaki adama beni tanıttığında adamın kaşları çatıldı.
"Senin kızın adı Güneş değil miydi yav! Hatta bayağı esmer kara kuru bir kızdı," dedi adam şaşkınlıkla. Bu hali komiğime gitti.
"Bu diğeri," dedi Yağız Bey sır verir gibi. Adam burnundan kayan gözlüğünü işaret parmağıyla itekleyip kötü kötü Yağız Bey'e baktı.
"Cık, cık, cık kalıbından utan be... Zümrüt bacım sıkamadı mı ayağına?" dediğinde olayı çok farklı anladığını fark etmiş olduk. Yağız Bey gür bir kahkaha attı.
"Yok, anası kendisi olduğundan zahmete girmedi," dedi Yağız Bey eğlenen tavrıyla.
"O nasıl oluyor arkadaşım, sizin bir kızınız yok muydu?" dedi adamcağız.
"Uzun hikaye arkadaşım, anlatırım..." dedi Yağız Bey. Masaya geçtiğimizde Yağız Bey siparişleri verdi. Mantının yanında benim için ekstra salça sos ve bir kase yoğurt istedi. Etrafı incelemeye devam ederken "bayağı eski bir mekanmış," dedim.
"Öyle, 1989 yılında açılmış. O gün bugündür burada başka şubeleri de var ama," dedi Yağız Bey.
"Müdavimlerindensin demek ki," dediğimde güldü.
"Öyle ilk annen ve abinle geldik. Aslan iki yaşındaydı sanırım. Bu civarda bir işimiz vardı, iş uzayınca Aslan bayağı acıkmıştı öyle önünden geçince durup susturalım şu çocuğu demiştik," dedi eskilere dalarak.
"Mantıya elleriyle dalmıştı resmen," dedi gülerek. İki yaşında sapsarı bir bebek belirdi gözümün önünde. Ellerinde mantı, yüzü gözü yoğurt olmuş... Komikti.
"O zamanlardan beri ara ara geliriz," dirseğimi masaya yaslayıp yüzümü de avcuma yasladım.
"En yaramaz Aslan'dı değil mi?" dediğimde güldü.
"En yaramazı, en şımarığı ve en korumacısı," dedi iç geçirerek.
"Baran?" diye sordum.
"O en ukalasıydı, çok bilmişin de tekiydi gerçi hâlâ öyle. İnsanı çıldırtır sonra oturur çıldırttığı insanı sakinleştirmeye çalışırdı. hergele!" dediğinde kıkırdadım. Baran'ın gerçekten çıldırtan bir yanı vardı.
"Doğu en uysalıydı, sakin ama eğlenmesini en iyi bilen de oydu, gerçi hâlâ öyle," dudak büktüm. Doğu gerçekten eğlenmesini bilenlerdendi ama bu eğlenceye bizi asla dahil etmiyordu. Kardeşlerini arkadaşlarıyla aynı ortama sokmam şartı edinmişti kendisine. Bir tek Emir delmişti o şartı ya neyse. Bizimle daha kurallara uygun eğleniyordu beyefendi.
"Güneş?" dediğimde gözleri gözlerime dalıp gitti.
"En sessizi oydu ama o sessizliğin içinde de en sorun yaşatan oydu, çok daha küçükken tek kız olmanın avantajını sonuna kadar yaşardı, en huysuzu da o sanırım..." aynı anda gülerek iç geçirdik.
"En şanslısı Kerem ama. En akıllısı, en saygılısı, en sevileni," dedi birden bambaşka bir enerjiyle.
"Fındık kurdum benim," dedim. Kerem'e olan sevgimin büyüklüğü tartışılamaz bir boyuttaydı.
"En anlayışlısı, en olgunu, en dürüsttü, en zekisi de sensin," dedikten sonra bana eğilip fısıldayarak "birde en güzeli," dedi. Gülümsememek için tuttum kendimi ama o anladı. Parıldayan gözlerini gözlerimden çekmedi. Uzun uzun inceledi yüzümü. Gözlerimi ondan kaçırıp bize elinde tabaklarla yanımıza gelen adamı gördüm. Masanın ortasın iki tabak çiğ börek bırakıp arkasından tepsiyle gelen çocuğa yer açıp tepsideki turşuları ve yoğurt dolu kaseyi masaya bıraktıktan sonra mantıları da önümüze bıraktı.
"Ne içersiniz?" diye sorduğunda hepimiz kola dedik. Kolayı beklemeden mantıya daldığımda ilk kaşıktan sonra kendimden geçtim. Çok güzeldi, aşırı iyiydi.
"Bu çok güzel," dedim dolu ağzımla. Yağız Bey'le, Arda abi bu halime güldüler. Yağız Bey peçetelikten bir peçete alıp bana uzattı ve parmağıyla kendi dudak kısmını gösterdi. Peçeteyi alıp dudaklarımı sildim. Her tarafıma bulaştırmıştım sadece iki kaşıkta.
Keyifle yediğimiz mantının üzerine çay içtikten sonra mekandan ayrıldık. Çay içtiğimiz sırada Yağız Bey, arkadaşına benim kim olduğumu kısaca anlatmıştı. Evin önüne geldiğimizde beni bıraktıkları ikisine de teşekkür ettikten sonra arabadan inip apartmana girdim. Eve girdiğimde sessizlik vardı. Çantamı ve ayakkabılarımın olduğu torbayı portmantoya bırakıp Crocslarımı çıkardıktan sonra sonra salona ilerleyip içeri göz attım. Kimse yoktu, mutfağa girdiğimde balkonun kısık ışıklı lambasının yandığını fark ettim.
"Haydar abi," dedim onu balkonda görünce. Önünde defter ve hesap makinesi vardı.
"Hoş geldin," dedi bana dönüp.
"Hoş buldum, nasılsın?" diye sordum. Kalemi defterin arasına bırakıp defteri kapattı.
"İyiyim, sen nasılsın?" dedi ilgiyle.
"İyi, iyiyim. Annem nerede?"
"Uyuyor, bugün aşırı yorgunluk hissediyor sanırım," dedi.
"Ben bir bakayım, sonra bir üstümü başımı değiştirip yanına geleceğim sakın o defteri falan ortadan kaldırma!" dediğimde gülüp başını salladı.
Annemin odasına girdiğimde onu yatağında uzanırken buldum. Sessizce yanına yaklaştığımda uyuduğunu gördüm. Güneş'e hamileliğinde nasıldı bilmiyorum ama bu hamileliğinde sürekli uyuyordu. Bacaklarına kadar kaymış olan ince pikeyi omuzlarına kadar çekip yanağını öptükten sonra odadan çıkıp kendi odama geçtim. Üzerimi değiştirip saçlarımı yeniden topladıktan sonra tekrar mutfağa girip Haydar abiyle kendime sütlü kahve yapıp yanına oturdum.
"Buyurunuz efendim," efendim dedim önüne kahvesini bırakırken.
"Sağ ol güzellik," dedi. Kahvesinden yudum aldıktan sonra bakışlarımı fark etmiş olacak ki gülümsedi.
"Dedektif olmayı seçmeliydin bence," dediğinde sırıttım.
"A aa, Haydarikom bilmiyor musun benim dert, sıkıntı, bunalım sensörüm var yaklaştığım an ötmeye başlıyor," dediğimde gülüşü daha da büyüdü.
"Serseri seni," dedi içten bir sevgi ve merhametle.
"Sorun ne?" dedim bir süre sonra ciddiyetle.
"Aslında bir sorun yok, sadece bazı değişimler yaşama ihtimalimiz var gibi?" dedi sıkıntıyla.
"Ne gibi değişimler?" dedim. Bir yandan da ilk defa soğutmadan sıcak kahvemi içiyordum.
"Ev," dedi direkt.
"Ama neden?" dedim şaşkınlıkla. Bu evi çok seviyordu. Hatta sadece o değil hepimiz çok seviyorduk.
"Kardeşin doğduktan sonra sığamayacağız," dediğinde dudak büktüm.
"Velede bak daha gelmeden," dedim birden. Gülerek omuz silkip nefeslendi.
"Aynen öyle kızım. Velet iki ayağımı bir pabuca soktu," dedi. Sesinde bana ve Emir'e karşı kullandığı babayım ben tonu vardı. Sorunun ne olduğunu az çok tahmin edince kupamı masaya bırakıp yüzüne baktım.
"Sorun oda mı?" dediğimde ikilemde kaldı gibi hissettim.
"Haydar abi, bunu konuşabiliriz. Hatta evdeki tüm sorunlar hakkında konuşabiliriz. Akıtan banyo musluğu, gıcırdayan salon kapısı. Tam kapanmayan mutfak çekmecesi. Anlatabiliyor muyum?" dedim. Mesele ne kadar ufak ya da ne kadar büyük önemli değildi. Bir aileydik ve aile olarak tüm sorunu birlikte çözmeliydik. Haydar abinin her sorunu kendine dert edinip belinin bükülmesini asla istemiyordum.
"İlk yıllar sorun olmaz, yatak odasında beşiğinde uyur diyorum ama sonra da büyüdükçe o da abisi ve ablasının odasını gördükçe kendisine oda ister diye düşünüyor ve nasıl yapsam diye didiniyorum," dediğinde yanına gidip oturdum. Yan profilinden yüzünü izledim.
"İstersek daha büyük bir eve çıkabiliriz, maddi olarak sıkıntımız olmaz diye düşünüyorum," dediğimde başını salladı. Sefa abinin ön ayak olduğu o işi kabul etmişti. Artık şoförlük yapmıyordu. Büyük bir araba galerisinin Etiler'deki rent a car şubesinin başındaydı. Maaşı da oldukça iyiydi. Hatta bayağı iyiydi.
"Ama bu eve ayrı bir bağımız var artık değil mi?" dediğimde yine başını salladı. Gözlerimi onun güzel yüzünden çekip karanlık gökyüzüne baktım. Dilimi birkaç kez ısırıp söyleyip söylememe arasında gidip geldim. Yusuf'la son zamanlarda ileriye dönük planlar yapıp kararlar alıyorduk. Aldığımız son karar ise oldukça keskin, net bir karardı. Cesaretimi sonunda toparlayıp tekrar Haydar abiye döndüm.
"Haydarikom, seninle bir sırrımı paylaşsam tutar mısın?" dediğimde bana döndü. Kaşları hafiften çatılıydı.
"Tutarım, tutmasına da ben bu ses tonunu hiç sevmedim," dediğinde iç çektim.
"Diyeceğim şeyi de sevmeyeceksin büyük ihtimalle ama bana ve benim kararlarıma en saygı gösteren, beni her daim ne yaparsam yapayım destekleyen yegane insanlardansın. O nedenle ben sana sırrımı söylediğimde bu oda sorunu da otomatik olarak çözülecek," dediğimde kaşları daha da çatıldı ve "Aden?" dedi biraz fevri ve meraklı bir sesle.
"Söz ver kimseye söylemeyeceksin," dediğimde gözlerini kapatıp göğsünü şişirecek kadar derin nefesler alıp verdi.
"Söz," dediğinde tebessüm ettim. Sırrımdan ben bahsetmediğim sürece kimseye bahsetmeyeceğinden adım kadar emindim.
"Ben bir karar aldım, daha doğrusu biz," dediğimde yutkundu.
"Daha mezun olmadın!" dedi direkt. Bizden kastımın Yusuf olduğunu hemen anladı ama tahmini yanlıştı.
"Hayır hayır evlilik değil," dedim.
"Zorunlu görev meselesi. Daha hızlı bitmesi için Doğu illerini tercih edeceğim artık hangisi gelirse. O sırada da Tus'a hazırlanmış olacağım. Zorunlu görev biter bitmezde evleneceğiz. Yani evlenmemize bir buçuk iki yıl daha var. Bizim aldığımız karar evlilik değil o zaten eninde sonunda olacak bir şey." başını salladı, bana merakla bakmaya devam etti.
"Haydar abi biz Yusuf'la evlendikten sonra başka bir şehirde yaşama kararı aldık, yani uzunca bir süre belki de hayatımızın geri kalan kısmında İstanbul da yaşamak istemiyoruz," dedim. Bakışları derinleşti, yutkunup dudaklarını ıslattı. Başını önüne çevirip çenesini sıvazladı. Ellerimi koluna sarıp çenemi koluna yasladım.
"İkimizde sakin bir hayat istiyoruz, yani tahmin edersin ki kalabalık ailelerimizle bu pek mümkün değil," dediğimde ağır ağır başını salladı.
"Haklısınız," dedi. Sesi buruk ve kısıktı. Başımı omzuna yaslayıp daha sıkı sardım kolunu.
"Bir yıl daha buradayım yani. Sonrasında benim odayı velede hazırlarız. Hem ona odamı vererek onun en çok beni sevmesine de ön ayak olmuş oluruz," dediğimde kısa, sessiz gülüşünü duydum.
"Emir'le uğraştıracaksın beni yani," dediğinde ben de güldüm.
"Yalnız var ya sizi çok fena günler bekliyor. Emir çocukla çocuk olup tüm evi sirke çevirecek, eh ben de izinler alıp geldiğimde gör cümbüşü. Alt komşularımızı şimdiden uyarsak mı?" dediğimde güldük.
"Kimse evlatlarıma bir şey diyemez," dediğinde başımı salladım.
"Diyemezler tabii. Sen varsın arkamızda," kolunu çekip beni göğsüne yasladı. Başımın üzerinden peş peşe öptü.
"Her ne kadar burada kalmanızı istesem de hayatınızı kendi istekleriniz doğrultusunda yaşamalısınız. Karar sizin kararınız. Bize kabul etmek ve destek vermek düşer. Anneni de merak etme sen... Ne yapalım torun sevmeye uçakla gelir gideriz bizde," kollarımı beline sıkıca doladım.
"Teşekkür ederim Haydarikom, iyi ki varsın..." dedim büyük bir sevgiyle.
"Hemen çocuk yapmayın ama küçük amcasıyla dayısı büyüsün önce," dediğinde kıkırdadım.
"Aşiret dizisi gibi aile olduk yemin ederim," dediğimde kahkaha attı.
"İyi satar ama bu senaryo," dedi eğlenen tavrıyla. Biz konuşup gülüşmeye devam ederken evin kapısından sesler geldi.
"Bu neydi?" dedi Haydar abi birden ciddiyetle.
"Emir'dir," dedim ayaklanarak. Kapıya ilerlediğimde yine sarhoş olduğundan kapıyı açamayan Emir'le karşı karşıyaydım.
"O maviş cennet merhaba, merhaba bahçem," dedi. Dili dolanıyordu. Eve doğru sendelediğinde hemen tuttum onu.
"Emir ?" Haydar abinin şaşkına dönen sesiyle omzumun üstünden ona baktım. Yanımıza gelip Emir'i tuttu.
"Ne bu hal oğlum?" dedi endişeyle.
"Oooo, canım babamda gelmiş ya yanıma," dedi Emir. Haydar abinin boynuna sarılıp "depresyondayım, unutuldum aldatıldım... Sevgilimden ayrıldım çok yalnızım," şarkısını mırıldanmaya başladı. Haydar abi bana baktığında omuz silktim.
"Annem nerede benim? Annemi istiyorum ben ona kızını şikâyet edeceğim," dedikten sonra kollarını Haydar abiden ayırıp sarsak adımlarla koridora doğru ilerledi. Adımları yine sarsılıp tökezlediğinde Haydar abi tuttu.
"Anne, annem neredesin ah o kızın beni yangınlara attı annem," diye bağırınca gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Annem odadan hızlıca çıktığında hepimiz koridordaydık.
"Emir ne oldu oğlum?" diyerek telaşla yanımıza geldi annem.
"Güneş beni terk etti anne. Kız ona," dedi Emir dudak bükerek.
"Ne terk etmesi Emir ayrıldınız mı?" diye sordu annem. Bakışları bir Emir'e bir bize kayıyordu. Emir anneme sarılıp başını göğsüne yasladı. Annemin çıkık göbeğine sol elini yaslayıp "sen sakın benim gibi kara sevdaya tutulma abim tamam mı?" dediğinde iç çektim.
Annem, Emir'i sarıp sarmaladıktan sonra başını usulca sevdi. "Anneciğim bir kahve iç kendine gel istersen ya da duşa gir," dediğinde Emir "cık," diye mırıldandı.
"Uyut beni anne," dedi. Sesi öylesine yorgun ve kırgın çıktı ki içim gitti Emir'e. Annemin çenesi titredi, bize kısa bir bakış atıp Emir'le birlikte yatak odasına geçti.
"Gidelim mi bizde?" diye sordu Haydar abi.
"Gidelim..."
Yatak odasına girdiğimizde ben Emir'in arkasına Haydar abi annemin arkasına uzandı. Emir uyudu uyuyacak bir haldeyken annemden bize hep söylediği türküyü söylemesini istedi. Annem, Emir'in kolunu sıvazlayıp türküyü söylemeye başladı.
"Bülbülüm altın kafeste..."
ASLAN UYGUROĞLU / 24 Haziran 2022 /
Aslan iki gündür uyuyamıyordu. Yusuf ile günlerdir hiç uyumadan telefon trafiği yaşıyorlardı. Haftalardır uğraştığı şey sonunda olmuş amacına ulaşmıştı. Arabasından inmeden son kez soluklanıp başını biraz ilerisindeki eve çevirdi. Bugün zor bir gün olacaktı. Arabadan inip bahçeye girdi. Evin kapısını çalıp açılmasını bekledi. Bir dakika kadar sonra Aden kapıyı açtı.
"Abi?" dedi Aden şaşkınlıkla. Onu görmeyi beklemiyordu.
"Günaydın maviş," dedi Aslan. Eve girdiklerinde Aslan antrede, merdivenlerin başında durdu.
"Bejna nerede?" diye sordu karşısında kız kardeşine.
"Yukarıda, kahvaltıdan kalktık daha yeni. Sefa abiler yeni çıktı. "dedi Aden. Aslan gergince salındı.
"Bir şey mi var?" diye sordu endişeyle Aden.
"Bejna'yı götürmem gereken bir yer var, rica etsem çağırır mısın?" dedi Aslan. Aden anlamaya çalışarak abisine baktı. Onun ısrarcı bakışlarıyla merdivenlere yöneldi. Bejna'nın odasına geldiğinde kapıyı çalıp içeri girmeden kapıyı açtı.
"Bejna aşağı gelebilir misin?" diye sordu Aden. Bejna başını sallayıp ayaklandı. Peş peşe aşağı indiler. Aden önden Bejna arkasından inerken Aslan başını merdivenlere çevirdi. Genç kadın yine siyahlar içindeydi... Hep siyahtı, hep üzgündü ama çok güzeldi. Balını merdivenlerden kaldırıp Aslan'la göz göze geldiğinde adımları durdu. Göz göze geldiklerinde Aslan kalbi daha güçlü darbeler vurdu göğsüne. Sessiz, derin nefesler alıp verdi Aslan.
"Gel Bejna," diyen kardeşine baktı Aslan. Aden kendisinden sadece bir yaş büyük kızı yanına çekip elini tuttu.
"Aslan seni bir yere götürecek," dediğinde Bejna önce Aden'e sonra Aslan'a baktı. Başını yere eğdiğinde Aslan ile Aden bakıştı.
"Ben de size eşlik etmek isterdim ama sınavım var Bejna çıkmam lazım." dediğinde Bejna, Aden'e baktı.
"Gitmek zorunda mıyım?" diye sorduğunda Aslan geride durmaya daha fazla dayanamayıp kızların yanlarına vardı.
"Bejna," dedi şükreder gibi. Kızın adı Aslan'ın dudakları arasından dua edermiş gibi dökülüyordu. Aden abisinin sesiyle duraksadı. Bakışları ikilinin arasında gidip geldikten sonra dudaklarını birbirine bastırıp Aslan'a büyüyen mavi gözleriyle baktı. Aslan yutkunup Aden'e sonra der gibi göz kırptıktan sonra Bejna'ya baktı. Bejna da titrek kirpiklerinin altında baktı karşısındaki adama.
"Benim kimsem kalmadı ki..." dediğinde Aslan hissettiği hüzünle peş peşe yutkundu. Bejna gözyaşlarını gizlemek için başını eğse de Aslan müsaade etmedi ve kızın yüzünü çenesinden tutup kaldırdı. Bu onunla ilk temasıydı. Aslan titreyen elini hemen geri çektiğinde arkasına saklamak istedi. Kendini toparlayama çalıştı.
"Yusuf senin elini tuttuğu gün, bana emanet ettiği an senin kocaman bir ailen oldu Bejna." dedi Aslan.
Bejna'nın gözleri minnetle baktı Aslan'a. Bu eve geleli üç ay olmuştu neredeyse ve herkes, Yusuf'un ailem dediği herkes ona gerçekten aile olmuştu. Gitmek istediğinde gitmesine izin vermemişler, ona burada yeni bir hayat kurması için tüm desteklerini vermişlerdi. Vermeye de devam ediyorlardı. Sema, Bejna'nın kendisini kötü hissettiğini fark ettiğinde ona mutfakla ilgilenmesini teklif etmiş bunun karşılığında da sigortasını, maaşını halletmişlerdi. Bejna mutfakta çalışırken Aynur Hanım sadece Yusuf Ali'yle ilgileniyordu. Temizlik için haftanın belirli günlerinde başka çalışanlar geliyor o çalışanların başında da Bejna bekliyordu. Eli iş tuttuğu için kendisini daha da iyi hissediyordu. Bejna onlara karşı kendisini çok mahcup hissediyor ama aynı zamanda da böyle insanlara denk geldiği için şükrediyordu. Onlara, o kıyametten sonra onun elini tutan herkese minnettardı.
"Haydi gidelim, bekleyenimiz var..." Aslan'la yan yana çıktılar evden. Arabaya geçtiklerinde Bejna gergince yerine oturdu. Gergindi ama asla korkmuyordu. Sadece erkeklerden, dış dünyadan çekiniyordu. Aslan da bunun farkında olduğundan kızı fazla darlamıyor, gerekmedikçe çok konuşmuyordu.
Aslan yolun yarısında radyoyu açtı ve Bejna'yı İstanbul'a getirdiğinde dinlediği radyo kanallarından birisini açtı. Frekansı daha önce İstanbul'a göre ayarlamıştı. Radyoda çeşitli şarkılar çaldı, birileri konuştu. Sonra aylar önce aynı radyodan dinledikleri o şarkı yine çaldı. Aslan hatırladığı melodiyle radyonun sesini biraz daha açtı.
"Sözlerini anlıyor musun?" diye sordu Bejna'ya dayanamayarak.
"Ne?" diye bir tepki verdi Bejna. Uykudan yeni uyanır gibi bir hali vardı. Yola çıktıklarından beri dalıp gitmişti.
"Şarkıyı diyorum, merak ettim de anlıyor musun?" dedi Aslan.
"Benim ana dilim Kürtçe Aslan," dedi Bejna birden.
"Evet, evet biliyorum. Sadece belki şarkı Kürtçe değildir ne bileyim?" diye savunmaya geçti. Sonra da sustu. Şarkı bitti ama yeniden başladı. Bejna bakışlarını Aslan'a çevirdi. Daha demin kabalık yaptığını düşününce hemen pişman oldu.
"Kabalık etmem istemedim, özür dilerim..." dediğinde Aslan anında Bejna'ya döndü.
"Yok, yok kabalık etmeden merak etme sorun yok," dedi Aslan telaşlı bir heyecanla. Bejna, Aslan'ın telaşlı hallerine küçük bir tebessümle baktı. Gözlerini ilerledikleri boş yola çevirdi.
"Buruk bir aşk hikayesini anlatıyor şarkı ama aslında asıl anlatmak istediği şey insanların insanlara yaptıkları..." dedi Bejna.
"Hikayeyi merak ettim," dedi Aslan. Bejna iç çekip başını arabanın camına yasladı.
"Olurda bir gün yine birlikte bu şarkıya denk gelirsek bana hikayeyi anlatırsın olur mu?" dediğinde Bejna, Aslan'a bakıp başını salladı.
Bu konuşmadan sonra sessiz geçen yolculuğun sonunda araba bir mezarlığın önünde durdular. Bejna anlam vermeyen bakışlarla etrafı inceledi. Onun tüm ailesi, ölüsüyle dirisiyle tanıdığı herkes memleketindeydi. Aslan'a baktığında o da kendisini bakıyordu. Aslan soluklanıp arabadan indi. Arabanın önünden dolanıp Bejna'nın olduğu kısma geçti ve kapıyı açtı. Bejna aşağı indiğinde bir süre sessizce birbirilerinin yüzüne baktılar.
"Gel haydi," dedi Aslan. Yan yana yürüdüler sadece kuşların ses çıkarttığı uzun dar yolda. Bejna sadece yere bakıyor Aslan ise ara ara Bejna'ya bakıp önüne dönüyordu. Uyguroğlu aile kabristanlığının önüne geldiklerinde durdular. Bugüne kadar boş olan kabristan artık doluydu.
Aslan, "geldik..." dediğinde Bejna başını kaldırıp Aslan'a baktı. Çaprazında duran mezarı henüz görmemişti. Açık ve güneşli havada birden şimşekler çaktığında ikisi de gözlerini gökyüzüne kaldırdılar. Ağaç dallarının arasında uçuşan kuşlar artık griye dönen gökyüzünün altında uçuyorlardı. Aslan başını tekrar Bejna'ya çevirdi.
"Acın hiç geçmeyecek, hep seninle olacak biliyorum... Ama en azından kabri ziyaret edersen biraz da olsa huzura erersiniz dedim..." dedi Aslan. Bejna'nın şiddetle atan kalbi aldığı titrek nefesler göğsünü hiddetle döverken boğuk sesiyle "Aslan, sen?" dedi.
"Bak, orada..." dedi ve eliyle Bejna'nın en kıymetlisinin gömülü olduğu mezarı gösterdi. Bejna başını çevirdiğinde gözlerine değen mezar taşıyla yer ayaklarının altından kaydı sanki. Sarsıldığında Aslan hemen arkasında durdu. Göğsü bir dayanak oldu Bejna'ya.
Ağıtlar yakarak küçük mezara ilerledi ve acısıyla ağırlaşan bedenini daha fazla taşıyamadı. Düşeceği zaman Aslan onu düşmesine izin vermeden tuttu. Birlikte mezarın başına gittiler. Bejna küçücük mezara sarıldı ve saatlerce ayrılmadı topraktan... Gözyaşıyla suçladı mezarın toprağını, gökyüzünün yeryüzünü döven yaşları eşlik etti bir annenin acısına. Bejna'nın yaktığı ağıtlar birer ninni olup topraktan ölü bedenlerin ruhlarına kadar sızdı. Hiç susmayan kuşlar genç bir kadının acısına saygı duyup sessizliğe gömüldüler.
ADEN SAYGIN / 2 TEMMUZ 2022/
Apartmandan çıktığımda Aslan'ı arabasının daha gelmediğini gördüm. Elimdeki telefondan saate baktım. Henüz yedi buçuktu. Bahçeden çıkmadım. Kedi evlerinin oradaki banka ilerleyip elimdeki çantaları bankın köşesine bırakıp bağdaş kurarak oturdum. Kollarımı bankın sırtına yaslayıp başımı gökyüzüne kaldırdım. Gözlerimi kapatıp kuşların cıvıltısını dinlemeye başladım. Sınavlarım sonunda bitmişti. Kerem'in okulu geçen hafta tatile girmişti. Güneş'in de iki gün önce son teslimi vardı. Hepimizin okul dönemi bitince Aslan piknik yapalım demişti. Aslında hep beraber gidecektik ama annem uzun yollarda çok kötü olduğundan gelmekten vazgeçmişlerdi. Sema ablarda bu hafta sonu için İzmir'e gitmişlerdi. Sonuç olarak annemler ve Sema ablalar piknikte olmayacaklardı.
Kulağıma çarpan araba sesiyle başımı sokağa çevirdim. Aslan'ın arabası değildi. Beyaz, kasalı eski bir arabaydı. Gözlerimi tekrar kapatıp başımı gökyüzüne kaldırdım. O arabanın sesini dakikalar sonra yine duyunca çatılı kaşlarımla tekrar sokağa baktım. Sokakta, mahallede daha önce rast gelmediğim bir arabaydı.
"Paranoyaklaşma Aden," dedim kendi kendime.
"Günaydın Aden abla," başımı anında Lara'ya çevirdim. Elinde kedi maması vardı.
"Günaydın tatlım, erkencisin..." dedim.
"Fırına ekmek almaya gideceğim, sonra kahvaltı tatil için yola çıkacağız," dedi heyecanla. Çanakkale'ye gideceklerdi.
"Heyecanlıyız," dediğimde başını salladı.
"Dedemi ve köyü çok özledim, orada istediğim kadar oyun oynayabiliyorum sokakta," dedi çocukluğunun verdiği mutluluk ve hevesle.
"Vallahi çocuk olmak vardı be Lara," dediğimde kıkırdadı. Elindeki mamaları ayaklarının etrafında dolanan kedilerin mama taslarına boşalttı.
"Görüşürüz Aden abla geç kalmayayım," dediğinde gülümseyerek göz kırptım ona. Bahçenin demir kapısına ilerlediğinde sokağın başında hareketlenen aynı arabayı fark edince oturduğum yerden kalktım. Lara kapıyı açıp dışarı çıktığı anda adını bağırıp yanına koştum. Araba yanımızdan son hızla geçip gidince arkasından baktım.
"Ben de geleyim seninle fırına," dedim. Elini sıkı sıkı tutup fırına götürdüm onu. Ekmeğin parasını ödeyecekken izin vermeyip kendim ödedim. Fırından çıkıp üç apartman ötemizdeki eve ilerlerken Aslan'ın büyük Jeep'ini gördüm. Hızlı hızlı yanlarına gittik.
"Mavişim günaydın," dedi Aslan beni görür görmez.
"Günaydın," dedim. Aslan hemen yanımdaki Lara'yı fark edince yanımıza adımlayıp Lara'nın önünde durup eğildi ve elini uzattı. Ona, Kerem'in Lara'ya olan ilgisinden bahsetmiştim.
"Merhaba küçük hanım, Aslan ben Aden'in ve Kerem'in abisiyim," dediğinde Lara uzatılan eli tutup "memnun oldum, Lara ben de." dedi. Arabanın arka kapısı açılıp aşağı Kerem indi ve pıtı pıtı adımlarla yanımıza gelip Lara'ya heyecanla "günaydın," dedi.
"Günaydın Kerem," dedi Lara. Sesi içine kaçmıştı bir anda yavrumun. Ailesinin meraklanacağını düşününce hareketlendim.
"Ben Lara'yı eve bırakayım geliyorum," dedim. Lara ve Kerem vedalaştıktan sonra apartmana ilerledik. Lara'yı ailesine teslim ettikten sonra bizim eve döndüm. Tülay ablaya olaydan bahsetmeye çalışsam da emin olamadım. Oflayıp saçlarımı karıştırdım. Bel çantamdan anahtarımı alıp kapıyı açtım. Terliklerimi çıkarıp eve girdiğimde şansıma mutfaktaki Haydar abiyle karşılaştım.
"Kızım?" dedi bir an karşısında beni görünce.
"Bir şey mi unuttun?" dedi elindeki mutfak havlusuyla ellerini kurulayıp havluyu kenara bıraktı.
"Şey diyeceğim, bizim apartmanda polis vardı değil mi?" diye sorduğumda kaşları çatıldı.
"Var, iki alt katımızda. Çınar var," yanıma gelip ellerini omuzlarıma yasladı.
"Bir şey mi oldu?" dediğinde onu da telaşlandırdığımı fark edince toparlamaya çalıştım.
"Ya aşağıda Aslan'ı beklerken bir araba dikkatimi çekti. Daha önce hiç görmedim. Birkaç kez apartmanın önünde geçti. Hatta apartmanların önünde duraksadı. Sonra Lara indi aşağı. Fırına gitmek için sokağa çıkınca araba hareketlendi ben Lara'ya ilerleyince de hızlıca geçip gitti. Korktum vallahi, sen o polisle konuşsan bir bakınsa ya?" dediğimde hızlı hızlı başını salladı.
"Tamam, tamam kızım ben hallederim. Hatta tüm apartmanı ve çevreyi uyarırım ben," dediğinde rahat bir nefes verdim.
"Tülay ablalara da söylesen ben diyemedim," dedim üzgünce.
"Tamam, hatta şimdi gider uyarırım," dediğinde nefeslendim.
"Neyse, Aslan bekliyor aşağıda bekletmeyeyim daha fazla," Haydar abinin yanağından öpüp evden geri çıktım. Bahçeye inince bankın üzerine bıraktığım sırt çantamı ve piknik sepetini alıp arabaya ilerledim. Aslan bagajı açtığında elimdekileri bıraktım.
"Emir geliyor değil mi?" dediğinde bagajdan uzaklaşıp "gelecek, bisikletlerimizi alacaktı önce. Bizden sonra gelir herhalde," dedim.
"Haydi gidelim," dediğimde "Kerem gelsin gideriz," dediğinde kalbim korkuyla çarptı.
"Nerede ki?" dedim telaşla.
"Fırına gitti. Ay çöreği alacakmış," dediğinde ona arkamı dönüp fırına koşarcasına yürüdüm. Üstüne söz konusu arabayı fırının önüne park edilmiş halde görünce koşmaya başladım.
"Aden ne oluyor?" diye seslendi arkamdan Aslan. Ona cevap vermedim. Fırının önüne geldiğimde arabaya baktım içinde kimse yoktu. Fırına girdiğimde Kerem'i ve hemen yanında uzun boylu, platin sarısı saçları ensesinde toplanmış, spor giyinimli bir kadını gördüm.
"Kerem!" dedim. Sesim çok sert ve yüksek çıktı. Kerem sıçrayarak bana döndü.
"Abla," dedi endişeyle. İki büyük adımda yanına ulaşıp omuzlarından tutup kendime çektim ve kadına dik dik baktım. Kadın hiçbir şey demeden arkasını döndüğü gibi fırından çıktı. Fırının önünde de Aslan'a çarptı ama umursamadan arabasına binip son gaz tozu dumana katarak gitti.
"Ne oldu şimdi?" dedi fırıncı. Elindeki paketi tezgaha bırakıp sokağa bir baktı.
"Ödedin mi ablacığım?" dedim Kerem'e elindeki ay çöreğini göstererek.
"Ödedim abla," dedi kısık sesle.
"Kolay gelsin size," dedim. Kerem'in elini sıkıca tutup Aslan'ın yanına gittim.
"Arabaya geçelim, konuşuruz," dedim. Yüreğim ağzımda atıyordu. Arabanın önüne geldiğimiz de arka kapıyı açıp Kerem'in oturmasını bekledim. Oturduğunda kemerini taktım. Geri çekilip kapıyı kapatacağım sırada tuttuğum elinin kızardığını fark ettim. Elini tutup kızaran yerlerini öptüm. Sonra da yanağından sulu sulu öptüm. Fındık peş peşe havlayınca uzanıp başını sevdikten sonra arabanın kapısını kapattım.
"Maviş?" dedi Aslan sorarcasına. Elim göğsümde soluklandıktan sonra ona sarıldım.
"İyi misin mavişim?" dedi saçlarımı usul usul okşayıp.
"Korktum sadece, fırının önünde çarpıştığın kadın büyük ihtimalle çocuk kaçırmaya çalışıyor," dediğimde beni göğsünden kopardı.
"Ne?" dedi şaşkınlıkla. Ciddiyim der gibi başımı salladım.
"Sabah erken indim evden, bahçede seni beklerken araba sesi duydum. Dönüp bakınca arabayı gördüm. Neyse dedim, bir daha bu sokaktan geçip evlerin önünde oyalanınca şüphelendim. Sonra Lara indi işte. O da fırına gidecekti. Kapıdan çıktığı gibi arabada hızlandı. Ben Lara'nın yanına gidince de bastı gitti. Şimdi Kerem'in yanında görünce," dedim nefes nefese.
"Hallederiz, hallederiz abim şimdi," dedikten sonra perçemlerimi sevip alnımdan öptü. Arabaya bindiğimizde Kerem'e dönüp tatlı tatlı gülümsedim.
"Korkuttuğum için özür dilerim ablacığım. Elin içinde çok özür dilerim, kızdın mı?" dediğimde bana uzanıp burnumun ucunu öptü.
"Kızmadım ki ama elim acıdı biraz," dediğinde elini tutup peş peşe öptüm. O tabletine dönünce ben de önüme döndüm. Aslan bir yandan arabayı çalıştırıp diğer yandan arama yaptı.
"Kimi arıyorsun?" dedim.
"Onur'u," dedi kısa ve net cevapla. Terleyen avuç içlerimi çıplak dizlerime sürdüm.
"Günaydın kardeşim," dedi Aslan. Kulaklığından konuşuyordu.
"Senden bir şey isteyeceğim, önemli!" dedikten sonra bana kısa bir bakış attı. Ona anlattıklarımı özet geçip arabayla kadını detaylıca anlattı.
"Tamam, haber edersin. Eyvallah," dedi ve telefonu kapattı.
"Onur bakacak," dediğinde rahatladım.
"Haydar abiyle de konuştum. Bizim apartmanda polis yaşıyor onunla konuşacak," dedim. Çenemin altına avcunu yaslayıp sevdi.
"Halleder bizim başkomiser rahat bebeğim," dediğinde güldüm. Burhan Altıntop tiplemesini o kadar iyi yapıyordu ki!
"Bu aralar Burhan Altıntop mu izliyorsun sen?" dediğimde "yooo!" dedi. Yanağımdan makas alıp enerjik bir şarkı açtı. Pikniğe gittiğimiz yol güzergahına girdiğimizde Yağız Bey'in arabasını gördüm. Mesire alanına gitmiyorduk. Doğu'nun daha önce kamp yaptığı İstanbul'un çıkışında bir yere gidiyorduk.
Kamp alanına geldiğimizde en önde daha önce kamp yaptığımızda kiraladığımız karavanlardan biri durdu. İçinden Emir ve Doğu inince şaşırdım. Yağız Bey'in arabasından da diğerleri inince bizde indik. Kerem iner inmez direkt Doğu ve Emir'in yanına koştu. Aslan'la bagajdan eşyaları aldıktan sonra bir araya toplandık. Herkesle selamlaştıktan sonra elimizdekileri karavana götürdük.
"Emir, kapıyı açsanıza!" diye bağırdım. Hemen gölün kenarına gitmişlerdi.
"Açık kapı beceriksiz," dediğinde ona dil çıkardım. Aslan yanıma gelip açamadığım kapıyı açtı. Aslan'a teşekkür edip karavana girdim. Hemen peşimden Güneş girdiğinde gözüm arabanın ön camından Emir'e kaydı ama hemen toparladım kendimi.
"Anneannem şimdiden söylenmeye başladı," dedi Güneş. Arka kısımdaki kamp sandalyelerine ilerledi. Anneannem için aldığımız kalın ve daha sağlam olan kırmızı sandalyeyi alıp yanıma geldi.
"Şunu verip hemen geliyorum yardıma," dedi ve arabadan indi. Açık kapıdan onları izledim. Anneannem oturacağı yeri bir türlü seçemeyince araya Zümrüt Hanım girdi ve Güneş'e sandalyeyi karavanın hemen önüne koymasını istedi. O sırada da Aslan ve Doğu karavanın tentesini açıyorlardı.
Kahvaltı için bir şeyler hazırlamaya başladığım sırada Güneş yanıma geri geldi. Karavanın arka kapısı açıldığında o tarafa baktım. Emir masaları çıkarıyordu. Başını kaldırıp bize baktı. Gözleri Güneş'e birkaç saniye takıldıktan sonra tekrar işine döndü. Güneş'le kahvaltıyı hazırlarken yanımıza Zümrüt Hanım da geldi. Üçümüz bir elden kahvaltıyı hazırladık. Hazırladıklarımızı masaya Kerem ve Doğu taşıdı. Her şey tamam olduğunda karavanın önünde, tentenin altında göle karşı kahvaltımızı yapmaya başladık.
"Baran geldiğinde yurtdışı tatili mi yapsak bu yaz?" dedi Yağız Bey. Aslan'la aynı anda birbirimize baktık. Gözlerim sonra Güneş'e kaydı. Tereddütle babasına bakıyordu. Bu yaz için yaptığımız planları henüz aile büyüklerimiz bilmiyordu.
"İbiza ya da Bora Bora adası?" diye fikrini söyledi Zümrüt Hanım.
"Ya da yatla Yunan adalarına açılırız ne dersiniz çocuklar?" dedi bu sefer Yağız Bey. Biz birbirimize bakmaya devam ederken Emir ve Doğu birbirlerine kaş göz işareti yapıyorlardı.
"Kaç yaşına gelmiş çocuklar, hepsinin kendi planı vardır rahat bırakın. Siz karı koca Maldivler'e gidin de balayı tazeleyin," dedi anneannem. Gülmemek için kendimizi tuttuk.
"Seni de kaplıcalara yollayım anne. Sinir stres ne var ne yok arınırsın," dedi Yağız Bey. Alt dudağımı ısırıp onlara baktım. Anneannem dik dik bakarken Yağız Bey gülüyordu.
"Yağız!" diye uyardı Zümrüt Hanım.
"Ne Yağız'ı karıcım iyiliği için söylüyorum bu yaşlarda şart. Bak benimkilere yaz kış gidiyorlar," dedi kendisini savunarak Yağız Bey.
"Anneannem haklı aslında," dedi Aslan araya girerek. Hepimiz ona döndük.
"Plan mı yaptınız?" diye sordu Yağız Bey.
"Yani evet," dedi ciddileşerek Aslan. Aslında bunu sorun etmezlerdi ama sanırım hep birlikte tatil yapmak istediklerinden bu haberden memnun olmadılar.
"Kim kimle?" diye sordu Zümrüt Hanım.
"Ben Yusuf'layım," dedim direkt söyleyip aradan çekilerek.
"Baran'ın da planı varmış," dedi Aslan.
"Bizde bayağı önceden planladık. Emir'le yokuz," dedi Doğu, Aslan'ın hemen peşinden. Güneş'in bakışları Emir'e kaydı. Buyur buradan işte! Kızın Emir'in tatil planından dahi haberi yoktu.
"Ben ne yapacağım?" dedi Kerem oflayıp ellerini yüzüne yaslayarak.
"Olmadı anneannemle kaplıcalara gideriz bizde fındık kurdum," dedi Aslan.
"Olur ama Fındık'ta gelir," dedi Kerem hemen kabul ederek.
"Güneş, senin planın ne?" diye sordu anneannem. Güneş önce Aslan'a sonra bana baktı. Ona göz kırptığımda gülümseyip herkesin beklediği cevabı verdi.
"Ben İsviçre'ye gideceğim," dediğinde Yağız Bey ve Zümrüt Hanım bakıştılar.
"Kimle?" diye sordu Zümrüt Hanım.
"Tek, yaz okulu için hem orada stajda yapacağım," dediğinde araya hemen Aslan girdi.
"Ben ayarladım Güneş için her şeyi anne merak etmeyin, eski bir arkadaşım orada Güneş'e eşlik edecek," dedi
"Ne zaman gideceksin?" dedi Yağız Bey.
"Baran abim geldikten sonra, onu görmeden gitmek istemedim." dedi Güneş.
"Bizde aynı şekilde. Baran abiciğim burnumda tüttü, bir göreyim öyle gideceğiz..." dedi Doğu.
"Peki madem, bizde baş başa tatile çıkalım kocacım," dedi Zümrüt Hanım.
Tatil planlarımızı konuşmamız sona erdiğinde kahvaltımızı bitirdik. Masayı ve çöpleri Aslan, Doğu ve Emir toparlarken biz Kerem ve Fındık'la gölün kenarında frizbi oynamaya başladık. Fındık ikimizin arasında koşuşturup duruyor, heyecanla havlıyordu. Kerem'e son frizbiyi attıktan sonra gözüm Güneş ve Yağız Bey'e kaydı. Hem konuşuyor hem de salıncak kuruyorlardı. Yağız Bey'in gözleri ara ara Emir'e kayınca ne hakkında konuştuklarını az çok tahmin ettim.
"Ah," kafama çarpıp yere düşen frizbi ile kendime geldim.
"Abla özür dilerim," diye koşarak yanıma geldi Kerem. Frizbinin çarptığı yeri ovalayıp gülümsedim.
"Sorun yok ablacım," dedim ama Kerem panikle "acıdı mı?" diye sordu.
"Birazcık," dedim.
"Aden ne oldu kızım?" diye koşturarak yanıma geldi Yağız Bey.
"Frizbi ablamın başına çarptı," dedi Kerem. Yağız Bey elimi çekip alnımla saçlarımın birleştiği noktada parmaklarını gezdirdi.
"Kızarmış," dedikten sonra o noktayı birkaç kez öptü. Kerem de parmak uçlarında biraz yükselip babasının öptüğü yeri öptü. Çok değil birkaç ay sonra boyu beni de geçerdi herhalde. Ben Kerem'e Yağız Bey de ikimize sarıldı. Fındık ayakları üzerinde yükselip patilerini bize vurup havladığında Kerem bizden ayrılıp Fındık'a sarıldı.
"Sallayayım mı seni salıncakta?" diye sordu Yağız Bey. Kabul ettiğimde salıncağa ilerledik. Salıncağa oturup iplerden sıkıca tuttum.
"Hazır mısın maviş?" diye sorduğunda "hazırım," diye bağırdım. Beni belimden ittirerek sallamaya başladı. Hızlandıkça kahkaha atmaya başladım. Daha hızlı sallamasını söyledim. Ayaklarımı ağacın dallarına dokundurmaya çalışıyordum."
"Ya ben de ben de, baba beni de salla," diye yanımıza koşturdu Kerem.
"İnmeyeceğim Kerem salıncak benim artık," dedim gülerek.
"Ama abla," diye küskünce baktı bana Kerem.
"Tamam tamam bir tur binersin," dediğimde bana asık suratıyla bakmaya devam etti. Biraz daha salladıktan sonra salıncak inip Kerem'i bindirdim ve onu ben sallamaya başladım. Salıncak ileri geri hareket ettikçe Fındık'ta o yönde koşuyordu. Kerem'in benden de gür çıkan kahkahaları gökyüzünde yankılanıyordu.
"Aden bir baksana," diyen Emir'le başımı karavanın olduğu yere çevirdim. Bana başıyla gelmemi işaret edince Kerem'e dikkatli sallanmasını söyleyip Emir'in yanına gidip karavana bindim.
"Hayırdır?" karavanın kapısından dışarıya göz atıp bana döndü.
"Ben Güneş'ten ayrılmak istemiyorum," dedi kendinden emin duruşuyla. Gözleri hafif yaşarmıştı. Ellerini de hırsla yumruk yapmıştı. Annesine ayağını yere vurarak zorla isteğini kabul ettirmeye çalışan bir çocuk gibi görünüyordu.
"Bunu bana değil Güneş'e demelisin," dediğimde gözlerini devirdi. İki adımlayıp durduktan sonra oturdu.
"Yanına yaklaştırmadığı için konuşamadım ki," dedi. Ellerimi belime yaslayıp ofladım. Bana yardım isteyen bakışlarıyla bakarken kayıtsız kalamadım. bir şeyler düşünürken Aslan'ın "ne yapıyorsunuz burada?" demesiyle gözümün önünde ampuller yanıp söndü.
"Abiciğim," Aslan'a dönüp ellerimi boynuna sardım. Yüzüne karşı tatlı tatlı sırıtınca da Aslan hemen anladı bir şeyler isteyeceğimi.
"Ne istiyorsunuz Maviş Hanım?" dedi o da sırıtarak.
"Sevenler kavuşmalı bizde elçileri olmalıyız," dedim tatlı çıktığını umduğum bir ses tonuyla. Aslan'ın benim mavilerime denk mavi hareleri hemen arkamdaki Emir'e kaydı.
"Planın var mı?" dedi bir süre sonra.
"Yani var tabii ama senin şu muhteşem arabanı Emir'e vermen gerekiyor. Karavan daha büyük biz buna sığarız anca," dediğimde kaşları hareketlendi ama tepkisiz kaldı.
"Sonra?" dediğinde "Şu an en müsait yer Şile. Gitsinler oraya baş başa kalıp çözsünler sorunlarını, ikisi de başka yerlere gidecek ama hep birbirilerini düşünüp zamanı kendilerine zehir edecekler. İkisi de gitmeden bence dökülmemeliler birbirilerine karşı," dediğimde Aslan iç çekip nefeslendi.
"öyle olsun bakalım," dedikten sonra Jeep'in anahtarını cebinden çıkarıp bana verdi ve yanağımdan öpüp gitti.
"Ben Güneş'i ikna ederim. Sen de al bunu çantamın ön gözünde anahtarlığım var, Şile'deki evin anahtarını al çantamı da bırak," dedim. Arabanın anahtarını Emir'e verip karavandan indim. Güneş'i gölün başında tek başına yürürken görünce hızlı adımlarla yanına gidip aniden koluna girdim. Sıçrayıp bana döndü.
"Gün güzelim, dalıp gitmişsin?"
"Öylesine," dedi. Ne dediğinin farkında değil gibiydi. Kolundan tutup yüzünü ban çevirmesini sağladım.
"Güneş, seninle konuşmak istiyor... Seni buradan götürmek, baş başa kalıp birbirinizi dinleyip anlaşmak istiyor," dediğimde duraksadı. Gözleri hemen dolunca gülümsedim. Yüzüne avcumu yaslayıp yanağını okşadım.
"Seninle ayrılmak istemiyor Güneş, birbirinizi bu kadar severken belki kendinize bir şans daha verebilirsiniz. Bence sen de bazı şeyleri şu birkaç günde daha iyi anladın?" dedim sorarcasına. Başını hızlı hızlı sallayıp kollarını boynuma sardı. Ellerimi sıkıca beline sarıp sırtını sıvazladım.
"Teşekkür ederim, yanımda olduğun için çok teşekkür ederim," dediğinde uzun bir soluk çektim.
"Zamanı değil ama şunu sakın unutma Güneş," dedim geri çekilip yüzünü avuçlarımın arasına alıp gözlerine baktığım sırada.
"Benim bir tane kız kardeşim var, anlaştık mı?" dediğimde gözlerinden damlayan yaşlarını parmaklarımla yakalayıp sildim.
"Anlaştık maviş. Benimde bir tane kız kardeşim var..."
tekrar sarıldık. Geri çekildiğimizde yanımıza Emir geldi. Bana çantamı verdikten sonra Güneş'e elini uzattı. Güneş titreyen eliyle tuttu Emir'in elini. Sıkı sıkıya tutundu elleri. Emir bana son bir bakıp atıp göz kırptıktan sonra Güneş'le birlikte arabaya doğru ilerledi. Onlar giderken ben de diğerlerinin yanına gittim. Hepsinin bakışları onlardaydı. Masadaki tabaktan küçük bir karpuz dilimi alıp yemeye başladım.
"Nereye gidiyorlar?" dedi Doğu.
"Ateşkes yapmaya," dediğimde Aslan güldü.
"Sonunda," dedi Doğu rahat bir nefes alarak.
"İnsanın en yakın arkadaşının kardeşiyle sevgilisi olması ne zormuş, seni şimdi daha iyi anlıyorum abi," dedi Doğu, Aslan'a bakarak. Aslan "ah, ah kardeşimde benim gibi kuma oldu..." dediğinde kıkırdadım.
"Barışırlar umarım," dedi Zümrüt Hanım.
"Barışırlar barışırlar, ben şöyle güzel bir kahve yapayım da içelim..." dedikten sonra karavana ilerledim.
"Abla ben de içebilir miyim?" diye sordu Kerem.
"Tamam bebeğim sana da yapıyorum," dedim. İlk kahveleri yaptıktan sonra götürmesi için Doğu'dan yardım istedim. Diğer kahveleri de yaptıktan sonra Kerem'e sütlü Türk kahvesini de yapıp dışarı çıktım. Kerem'in kahvesini önüne bırakıp tepsiyi ortaya koydum.
"Ah, suları unuttum yine!" dediğimde Aslan ayaklandı.
"Otur mavişim ben hallederim, " dedikten sonra karavana geçti bir dakika kadar sonra sularla birlikte geldi.
"Eee var mısınız futbol maçına?" dedi Yağız Bey kahvesini yudumlamadan hemen önce.
"Bana uyar," dedi Aslan.
Yağız Bey "Karım ve kızım benimle," dediğinde Aslan güldü. Kahvesini yudumlayıp ellerini birbirine sürttü.
"Nesi ne?" dedi eğlenerek Aslan.
"Bak bak bak," dedi Yağız Bey keyifle.
"Eh öğreniyoruz bu işleri babalık," dedi Doğu serseri tavrıyla.
"Ne isterseniz ve ne istersek?" dedi Zümrüt Hanım.
"Hay hay anneciğim, ne de olsa biz kazanacağız siz hesaplarınızı bir kontrol ettirin bakalım bakiyeniz yetecek mi? " dedi Aslan küstahça.
"Bakarız oğlum merak etme sen," dedi Yağız Bey.
Kahvelerimizi içtikten sonra küçük bir alan seçip kalenin yerlerini belirledik. Hakemlik anneannemde olduğundan ben güvende değil gibiydik ama sonuçta resmi bir maç değildi. Ben ve Kerem kaleye geçtiğinde maç başladı. Zümrüt Hanım beni hayretlere düşürecek kadar iyi oynarken onu izlemekten maça odaklanamadım ve Aslan'ın ne ara topu çalıp gol attığını anlamadım.
"Baba kalecin uyuyor bir dürt uyansın," dedi Aslan. Hayvan gülüyordu birde.
"İşine bak Aslan işine!" onu tersleyince daha da çok güldü. Tekrar topu sürmeye başladılar. Bir onlarda bir bizde olan top en son Zümrüt Hanım da durdu. Zümrüt Hanım direkt Kerem'e baktı ve ayağının iç kısmıyla topa vurup gol attı.
"Gol!" diye bağırarak kaleden ayrılıp Zümrüt Hanım'a koştum ve sarıldım.
"Ne oldu çakma Aslan ne haber?" dedim sırıtarak.
"Maç daha bitmedi yer cücesi geç kalene," dediğinde ona dil çıkarıp kaleye geçtim. Maç devam ederken, iki kere gol kurtarınca artistlenmeye de başladım haliyle.
"Pas at, pas atsana abi ya!" diye bağırdı Doğu. Aslan duraksayıp Doğu'ya pas attı ama Yağız Bey hızlı davranıp topu çaldı ve gol attı.
"İşte bu be işte bu!" diye yerimde zıplayıp çığlık attım sevinçle.
"Ulan Doğu," diye bağırdı Aslan. İlk dakikalardaki alaycı Aslan'la şu andaki Aslan arasında fark vardı. Beyefendi sonunda rakibini ciddiye alıyordu anlaşılan. Tartışmalar devam ederken topu yeniden oyuna soktular. Aslan ve Doğu'nun yanında Yağız bey ve Zümrüt Hanım'ın uyumu o kadar mükemmeldi ki onların uyumsuzluğu kabak gibi görünüyordu.
"Faul, faul... Anneanne görmüyor musun Allah aşkına?" diye bağırdı Aslan. Yağız Bey, Doğu'ya çelme takmıştı.
"İyi madem, penaltı olsun!" dedi anneannem başından savarcasına.
"Ne penaltısı ya!" dedi Yağız Bey.
"Aynen anneanne ne penaltısı Allah aşkına?" dedim ben de bağırarak.
"Hakem benim, ben ne dersem o!" dedi anneannem umursamadan.
"Şike var hoca şike var!" dedim horozlanarak ama bana mısın demedi. Ben tıpış tıpış kaleme geçtiğimde Aslan da topu alarak kendince belirlediği nokta da durdu.
"Hop hop çok yakın orası uzaklaş bakayım sen!" dediğimde bana sırıttı.
"Kızım yemin ederim Karadenizlisin sen," diyerek güldü.
"Yooo ben anneanneme çekmişim aynı oyum," dedim. Canım anneannem af soktuğumu anlamış mıydı acaba?
"Çemkirme çemkirme," dedi Aslan. Bir iki adım gerileyip topu yere bıraktı. Bir bana bir topa baktıktan sonra geriledi ve koşarak gelip topa vurdu. Kurtarım diye hareket ettim ama başarısızdı. Gol oldu ben de kıçımın üstüne düştüm. Aslanlar gol sevinciyle turlarken onlara sinirle baktım. Yağız Bey ellerini koltuklarıma geçirip beni yerden kaldırdı.
"İyi misin?" diye sorduğunda başımı salladım.
"Çanak gitti sanırım," dediğimde güldü.
"Acıyorsa bırakalım," dediğinde hemen itiraz ettim.
"Olmaz onları yenmemiz lazım," dediğimde güldü.
"Emin misin?" başımı hızlı hızlı salladım.
Maça devam ettiğimizde Kerem'le peş peşe gol kurtardık. Aslan iyice çirkefleşince Zümrüt Hanım fabrika ayarlarına dönmüştü. Onlar birbirilerini yiyerek maça devam ederken biz Kerem'le onların bu hallerine gülüyorduk. Yağız Bey kaşla göz arasında Aslan'a çalım atıp topu aldı ve kaleye şut çekti. Top Kerem'in başının üzerinden geçip gol oldu.
"Ama baba ya," diye söylendi Kerem. Biz gol sevincini yaşarken onlar bize tip tip bakıyordu.
"Maç sonu," diye bağırdı anneannem.
Kazanmanın coşkusuyla üçümüz birbirimize sarıldık. Aslanlar somurturken biz sarılarak galibiyetimizi kutladık. Ayrıldığımızda Yağız Bey oğullarına takılmaya başladı. Özellikle Aslan'ın üzerine gidiyordu. Aslan da hak etmişti ama. Ne istediğimizi sonraya bırakıp günü güzel geçirmeye devam ettik.
Akşama kadar eğlenceli anlar yaşadık. Kerem'le kahkahalarım hiç durmadı. Koca gökyüzünde yankılandı hep. Akşam yemeği için mangal telaşına girildiğinde Aslan ve Doğu sadece birbirilerine bakıyorlardı. Yağız Bey de mangalla bakışıyordu.
"Dedim ama ben Yağız'a başka yemek hazırlayalım yok illa mangal yakacakmışız," dedi Zümrüt Hanım salata yaparken.
"Mangal yakmıyorlar ki mangalla bakışıyorlar," dedim gülerek. Zümrüt Hanım da gülüp göz ucuyla onlara baktı.
"Beceriksiz, oğullarını da kendisine benzetmiş," dedi anneannem. Kıkırdayıp elimin tersiyle ağzımı kapattım.
"Anne," dedi Zümrüt Hanım ama o da eğleniyordu.
"Ne anne iş cilveleşmeye, çocuk yapmaya gelince mangalda kül bırakmayan adam kaç saattir bir ateşi yakamadı," tüm alanda yankılan bir kahkaha attım. Kendimi durduramadan hunharca gülmeye başladım. Gülmekten gözümden yaş geliyor, nefesim bile kesiliyordu.
"Anne ah anne," diye hayıflandı Zümrüt Hanım.
"Aden yeter sen de," diyerek beni de azarladı ama kendimi durduramıyordum.
"Komik ama hem anneannem haklı, yakamadılar bir ateşi," dedim gülüşlerimin arasından.
"Çok şükür benim toprağıma çeken bir torun," dedi anneannem keyifle. Anneanneme havadan bir öpücük atıp köfte harcını yoğurmaya devam ettim.
"Yok olmuyor," diyerek yanımıza geldi Yağız Bey.
"Ama hazırladık her şeyi," dediğimde bana baktı. Mangalı yakamadıkları için utanmış gibiydiler.
"Emir'i arayın diyeceğim de rahatsız etmeyelim onları. Haydar abiyi arasanıza o yardımcı olur," dediğimde Yağız Bey'in bakışları değişti. Bozulmuştu ama şu an yapabilecek başka bir şey gelmiyordu aklıma.
"Gerek yok halledeceğim ben," dedi ve tekrar mangalın başına ilerledi.
Köfte yapmaya devam ettim. Üstüne toz kir bulaşmasın diye peçeteyle iyice kapatıp kenara bıraktıktan sonra etleri çıkarmak için karavana geçtim. Küçük buzdolabından kırmızı ve beyaz etleri çıkarıp bir kaba boşaltıp tuzlarken karavanın küçük yan camından mangalı yaktıklarını gördüm. Yağız Bey ve oğulları sonunda mangalı yakmayı başarmışlardı.
Gecenin geç saatlerinde eve ulaştığımızda herkese iyi geceler dileyip odama çıktım. Direkt banyoya girip kısa bir duş aldıktan sonra yatağıma kavuştum. Gözümü uykudan açamasam da telefona göz attım. Yoldayken Emir'e sorunu çözdünüz mü diye mesaj atmıştım. Onun yolladığı mesaja tıkladığımda gülümsedim. Bana sadece tik attığını görünce sırıttım. Bazı şeyler yoluna giriyordu demek ki. Telefonu bırakmadan Yusuf'a iyi geceler mesajı atıp telefonu kapattım ve komodinin üzerine bıraktım. Yatağımda yayılıp uyuyacağım konumumu aldığım sırada kapım çalındı.
"Gel," kapı açıldı, Kerem içeri bir iki adım atıp bana baktığında sırıttım.
"Tekne kazıntısı tek uyuyacak kadar büyümedin mi sen?" dediğimde bana gözlerini devirdi. Güldüm.
"Gelmeyeyim mi?" diye sorduğunda ona yer açıp "gel," dedim. Yanıma gelip koynuma sokulunca ben de sıcağı dert etmeden sarıldım Kerem'e ve huzurla uykuya yenik düştük.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Onur'un aramasıyla Aslan'la birlikte karakola gittik. Dün biz haber verdikten sonra bizim mahallede farklı bir sokakta bir kadın çocuk kaçırmaya çalışınca anında yakalamışlar kadını. Kadını en net gören ben olduğum için teşhis etmemi istiyorlardı.
"Kimleri görüyorum," koridorun başından şen sesiyle konuşan Onur'la oturduğum yerden kalktım.
"Hep buralarda karşılaşıyoruz başkomiserim," dediğimde güldü.
"Böylesi daha iyi o savcı bozuntusunu sarma benim başıma," dedi Onur çapkın bir sırıtmayla.
"Ben de sarmayayım sana koçum," dedi Aslan beni omzumdan tutup kendisine çekerek.
"Allah sana kolaylıklar versin bacım," dedi Onur dalga geçerek.
"E bul sen de bir tane yenge hanım da sarmasınlar sana," dediğimde ofladı.
"Bizden geçti be kızım," dedi iç çekerek. Böyle deyince aklıma Kübra geldi.
"Sahi Kübra komiser nerelerde?" diye sorduğumda yarım ağız güldü.
"Evlendi o, Adana'ya geçti." dediğinde ağzım iki metre açıldı resmen.
"Ne ara?" dedim. Onur ensesini ovalayıp ofladı.
"Oldu beş ay kadar, her neyse teşhis için bizi bekliyorlar." dediğinde sohbetimiz sona erdi. Karanlık, loş ışıklı bir odaya girdiğimizde iki tane polis memuru bizi karşıladı. Cam bölmenin önüne geldiğimde camın diğer tarafındaki kadını anında tanıdım.
"Bu o, dün gördüğüm kadın," dediğimde Onur bana dosyayı uzatıp beyaz kasalı arabayı işaret etti.
"Araba bu muydu?" diye sorunca başımı salladım.
"Kadın dün sizin verdiğiniz adresin iki sokak aşağısında bir evin önünden çocuk kaçırmaya çalışırken yakalandı. Annesi fark edince kadın paniklemiş ama mahalleli kadının kaçmasına izin vermemiş. İhbar gelince direkt ben gittim," dedi Onur.
"Yanılmamışım," dedim üzülerek.
"Önce Lara sonra Kerem. Ya yetişemeseydim," dedim o korkuyu tekrar hissederken. Aslan omzumu sıvazladı.
"Derdi neymiş?" dedi Aslan. Onur bize tuhaf tuhaf bakınca kaşlarım çatıldı.
"Ne?" dedim.
"Kadın dört ay önce akıl hastanesinden taburcu olmuş," dedi Onur. Elindeki dosyaya göz atıp nefeslendi.
"yedi yıl önce oğlu ve kızı hayatını kaybetmiş. Kadında akli dengesini..." dediğinde içim bir kötü oldu. Bakışlarım kadına kaydı. Ölen çocuklarının yerine koyabileceği çocukları olsun istiyordu belki de.
"Yazık... Neyse ki dün bu kadınla yan yana gelen çocuklar şanslıymış," dedi Aslan.
"Doğru, dün kadının yaklaştığı tüm çocuklar gerçekten şanslıymış! Bundan sonrasına Asayiş ve Çocuk Büro bakacak. Ben size haberleri veririm," dedi Onur. Ona teşekkür ettikten sonra karakoldan ayrıldık.
"Nereye bırakıyorum hanımefendiyi?" dedi Aslan arabaya binerken.
"Bugün mezuniyet var, Simge'yle oraya gideceğiz malum Doruk birincilik konuşması yapacak gideyim de bir iki bir şey kapayım ondan," dediğimde güldü.
"İyi bakalım, o zaman Beşiktaş'a," dediğinde başımı salladım. Aslan beni bıraktıktan sonra işe gitti. Eve çıktığımda Simge hâlâ uyuyordu. Onu uyandırıp kendi odama geçtim. Aynadan üzerime baktım. Siyah tayt ve oldukça bol, gri, baskılı bir tişört vardı üzerimde. mezuniyet için fazla rahat ve ciddiyetsizdi. Dolaptan kıyafetler bakınıp bol paça açık mavi kotumu ve salaş beyaz gömleğimi alıp yatağa bıraktım. Dolabın alt çekmecesini açıp beyaz crop ve kahverengi kemerimi aldım. Dolabın diğer kısmından kahverengi babetlerimi çıkardım.
"Yavru kuş," diyen Simge'yle kapıya döndüm. Üzerinde kısa, civciv sarısı bornozuyla karşımdaydı.
"Sıhhatler olsun," dedim.
"Sağ ol, Doruk'la konuştun mu?" diye sordu.
"Yok aramadım henüz," dediğimde dudak büktü. Odaya girip kendini yatağa bıraktı.
"Ne oldu?" diye sordum merakla.
"Dün akşam konuştuk, sesi bayağı bozuk geliyordu..." dediğinde meraklandım.
"Dur arayayım ben de," telefonumu komodinin üzerindeki çantamdan çıkarıp Doruk'u aradım ama açmadı.
"Lan bu gelmezlik yapmaz inşallah vallahi gebertir hocalar," dedim birden panikleyerek.
"Doruk ve gelmemek... Kasım kasım kasılarak o üstün egosuyla herkse üstten bakıp hava basarak konuşmasını yapacak olan Doruk'tan mı bahsediyorsun kızım ne demek gelmemek?" dedi.
"Doğru diyorsun... Kalk haydi sen de hazırlan bir şeyler ye sonra çıkalım anca gideriz," dediğimde oflayarak kalktı yataktan kendi odasına geçtiğinde ben de üzerimi değiştirdim. Sıkı bir at kuyruğu yapıp sadece rimel ve nemlendirici sürdüm. Kahverengi omuz çantama cüzdanımı ve diğer ıvır zıvırları koyduktan sonra son kez parfümümü sıkıp odamdan çıkıp Simge'nin odasına geçtim.
"Hazır mısın?" dedim.
"Hazırım..." dedi ve aynanın önünden ayrıldı. Dizlerinin hemen üzerinde biten, yeşil sade bir elbise vardı üzerinde. Pembe Converse ayakkabıları ve pembe bel çantasıyla tatlı görünüyordu.
"Simge Doğruer ve rengarenk kişiliği," dedim neşeyle.
"Ne sandım tatlım," dedi ve beyaz çerçeveli güneş gözlüğünü taktı.
"Haydi haydi git bir şeyler ye ben de yeniden arayayım Doruk'u," Simge mutfağa ben de salona geçtim. Doruk ısrarlı aramalarıma karşı koyamadı ve sonunda telefonu açtı.
"Açmıyorsam açmıyorumdur değil mi Aden neden ısrarla arıyorsun?" diye terleyerek konuştu Doruk telefonu açar açmaz.
"Açmak istemeseydin açmazdın Doruk," dedim. Sesi fazla gergin geliyordu.
"Neredesin sen gitmedin mi daha mezuniyete?" dediğimde ofladı.
"Daha var," dedi umursamaz bir halde.
"Doruk, bir sorun mu var?" ofladı. Sonra kapı kapanma sesi işittim.
"Yok sorun, duş alıp törene gideceğim. Sonra konuşuruz," dedi ve telefonu kapattı. Telefonu kulağımdan çekip birkaç saniye ekrana baktım. Kesinlikle bir şey olmuştu.
"Ne diyor?" diye seslendi Simge.
"Duş alıp törene geçecekmiş. Bir şey olmuş ama kesinlikle," koltuktan kalkıp mutfağa geçtim. Simge sandviçini bitirince evden çıktık. Törenin yapılacağı yere trafikte anca geldiğimizde her yer ana baba yeriydi. Veliler için ayrılan kısmı geçip birkaç arkadaşımıza selam verip konuştuk. Hepsi heyecanlı ve gergindi. Denk geldiğimiz hocalarımızla da ayaküstü kısa sohbet edip sahneyi rahatlıkla görebileceğimiz bir yer bulduk kendimize. Bir yandan da Doruk'a bakınıyorduk.
"Nerede bu çocuk?" diye söylendi Simge. O bu tarz günlere ayrı önem veriyordu.
"Hah bak orada işte," dediğimde başımla stadyumun ortasına kurulan sahnenin arka kısmını işaret ettim.
"Sonunda bir an gelmeyecek sandım sahiden," onun bu telaşına güldüm. Doruk bizden tarafa baktığında adını seslenip el sallayarak zıpladık bizi fark etsin diye. Bizi görünce kaşlarımın çatıldığını, şaşırdığını buradan bile fark ettim. Sanırım gelmemizi beklemiyordu. O da yüzünde yamuk bir gülüşle bize el salladı.
"Şapşal ya, bak nasıl güldü bizi görünce," dedi Simge eğlenerek.
"Sahi ailesi nerede Doruk'un?" Simge'nin sorduğu soruyla irkildim. Tülay ablalar pikniğe gittiğimiz gün Çanakkale'ye gitmişlerdi. Belki babasını da alıp gelmişlerdir diye velilerin oturduğu kısma dikkatlice bakındım ama Tülay ablayı ve eşini göremedim.
"Gelmemişler," dedim içime kaçan sesimle.
"Hay aksi. Kıyamam ki o yüzden mi böyle acaba?" dedi Simge. Olabilirdi. Ben bile ilk yıllarımda mezuniyette ne yapacağım diye dertlenirdim. O zamanlar sadece Emir ve eğer iyi günündeyse annem gelmiş olacaktı ama şimdi büyük ihtimalle veliler için ayrılan yerde en az iki üç sıra benim ailem ayrılmış olacaktı.
"Gelmemişlerse bu çok kırıcı," dedim. Doruk için gerçekten üzgündüm.
"Aman canım biz buradayız değil mi?" dedi Simge.
"Hatta bak," dedi ve bileğimi tutup beni velilerin arasına sürükledi ve önden ikinci sıradaki yan yana boş olan sandalyelerden ikisine oturduk.
"Aile bölümünde olduğumuza göre bugün Doruk'un ailesi biziz," dediğinde gülerek başımı salladım.
Mezuniyet töreni başladığında birkaç konuşma yapıldı. Ardından mezun olan öğrenciler sahneye davet edildi. Birkaç konuşma daha yapıldı. Tüm bu zamanlarda Doruk'la sürekli göz kontağı kuruyorduk. Bize her baktığında ona gülerek el sallıyorduk. İlk gördüğümde düşük olan omuzları şimdi daha dik duruyordu. Yüzünde de gıcık olduğumuz küstah gülüşü vardı ama açıkçası biz Doruk'u böyle seviyorduk.
Konuşmalardan sonra sıra fakülteyi dereceyle bitirenleri açıklamaya geldi. Önce üçüncüyü ve ikinciyi söyleyip onları tebrik ettiler ve plaketlerini verdiler. Simge'yle beni de ayrı bir heyecan basarken dört gözle Doruk'u bekliyorduk. Konuşmayı yapan hocamız birinciyi açıklamadan önce bir şeyler zırvaladıktan sonra sonunda büyük bir coşkuyla Doruk'un adını söyledi. Biz Simge'yle ayağa kalkıp çılgınlar gibi Doruk'u alkışlayıp ıslık çaldık. Adını bağırmaktan da geri durmuyorduk.
Doruk kürsüye geçip önce teşekkür edip 1.lik plaketini aldı ve konuşmasına başladı. Tam da tahmin ettiğimiz gibiydi. Kendinden emin, biraz egoist, fazlasıyla özgüvenli ve küstahtı sesi ve duruşu. Hatasız diksiyonu, kelimelere vurgu yapması, dikkat çekmesi gereken yerde baskın çıkan sesi ben artık doktorum ve ne olduğumun da farkındayım diyordu. Konuşması bittiğinde korkunç bir alkış tufanı koptu. Çok güzel bir konuşma hazırlamıştı. Göz göze geldiğimizde göz kırpıp plaketini salladı ve fakülte birincilerinin adının asılı olduğu panoya ilerleyip alkışlar eşliğinde kendi adını küçük çekiç yardımıyla taktı.
Törenin devamında mezunlar sahneden inip sahnenin hemen önünde onlar için ayrılmış olan kısma düzenli bir şekilde dizildiler. Sıra en anlamlı ve özel ana geliyordu. Önce kürsüye eski mezunlardan çıktı. Çok kısa konuşmalar ve komik olmayan espriler yaptıktan sonra sahneye idolüm olan Kaan hoca çıktı.
"Evet gençler, hayatınızın asıl yemini etmeden önce gerçek bir Cerrahpaşa'lı olduğunuzu kanıtlayalım," dedi ve Cerrahpaşa andını söylemeye başladı. O söylüyor öğrenciler tekrar ediyordu. Kaan hocadan sonra kürsüye dekan geçti.
"Öncelikle karşımda pırıl pırıl parlayan bu güzel öğrencilerimin ailelerine, aile bildikleri yakınlarına, onları her anlarında destekleyen sevenlerine çok teşekkür ederim. Sizlerin yetiştirdiği bu güzel çocuklarla dakikalar sonra meslektaş olacağım için çok gururlu olduğumu sizlere söylemek istiyorum. Ve siz çocuklar, meslek hayatınızın her anında Cerrahpaşa'nın bir parçası olduğunuzu, desteğe ihtiyacınız olan her anda yıllardır kapısı kapanmayan bu okulun kapılarının sizlere her daim açık olacağına söz veriyorum. Şimdi hazırsanız Hipokrat yeminimizi edelim. Sonrasında keplerimizi fırlatabiliriz," dedi.
Önce büyük bir coşkuyla, gür sesle yemin ettiler, sonrasında aynı coşkuyla ve sevinçle keplerini fırlattılar. Kepini tutan en yakınındakine, arkadaşlarına sarılıp ailelerine koşarken Doruk bize geliyordu. Simge'yle onun gelmesini beklemeyip ona koştuk ve sarıldık. Geri çekildiğimizde onu tebrik ettik.
"O nasıl konuşmaydı oğlum, herkes hayran kaldı sana benden demesi," dedi Simge.
"Her zamanki halim güzelim," dedi Doruk sarsılmaz egosuyla. Bir Aslan iki Doruk'tu zaten.
"Sizin geleceğinizi düşünmedim, nereden esti?" dediğinde koluna geçirdim bir tane.
"Arkadaş değil miyiz gelmeyip ne yapacaktık ?" dediğimde güldü.
"İyi ki geldiniz, kendimi çok daha iyi hissettim." Simge Doruk'a tekrar sarılıp "çok sevindin değil mi bizi görünce. Eh haklısın tabii okulun en güzel iki kızı seni desteklemeye gelmiş. Haydi tutma kendini bas havanı," dediğinde Doruk'la aynı anda bastık kahkahayı.
"Aden evet ama senin güzelliğinden pek emin değilim," dedi Doruk. Simge tekmesini Doruk'un kaval kemiğine geçirdi.
"Kızım," diye acıyla inledi Doruk. Kaval kemiği gerçekten acıtıyordu.
"Oh olsun sana," dedi Simge triple. Doruk'a ters ters baktığımda gülerek Simge'ye yanaştı ve yanağından makas aldı.
"Tamam tamam sen de güzelsin ağlama," dediğinde "Doruk!" diye söylendi Simge. Ben bu atışmalarımıza gülerken yanımıza Sude'nin yaklaştığını fark ettim.
"Selam gençlik," diyerek yanımızda durdu. O da üçüncü olmuştu.
"Selam, tebrikler," dedik Simge'yle.
Sağ olun, darısı başınıza..." dedikten sonra Doruk'a döndü.
"Seni de tebrik ederim. Şanslısın Aden olsaydı esamen okunmazdı," dediğinde Sude'ye ters ters baktım.
"Haklısın aslında. Aden olsaydı ikinci olacaktım. Ve inan Sude, Aden'in birinciliğine daha çok mutlu olurdum. Ama sen de şanslısın Aden ve Simge olsaydı senin de esamen okunmazdı," dediğinde Simge kıkırdadı.
"Neyse ki seneye en ön sıralarda Aden'in ve Simge'nin okulu dereceyle bitirişini büyük bir coşkuyla kutlayacağım," dedi büyük bir gururla Doruk. Sude bozulan yüzüyle bize bakıp kollarını göğsünde bağladı.
"Ben de bu üçü nasıl bu kadar yakın oldu diye düşünüyordum. Tencere kapak misali olmuş. Her neyse, kutlama bir saat sonra başlayacak ve sadece biz mezunlar olacağız. Geliyor musun?" dedi ve Doruk'a adının yazılı olduğu kırmızı bir bileklik uzattı.
"Gelmeyeceğim. Şimdi izninle arkadaşlarımla baş başa kalmak istiyorum," diyerek Sude'yi yanımızdan resmen kovdu. Sude tıpış tıpış yanımızdan gitti.
"Ne demek eğlenceye gitmemek?" dedi Simge, Sude gider gitmez.
"Hiçbiriyle anlaşamıyorum. Çoğunu da tanımam etmem. Gidip ne yapacağım," dediğinde Simge dudak büktü.
"Ama olmaz ki, değil mi mavişim kutlama yapmayan mezun mu olurmuş?" haklıydı.
"Uzatma Simge eve gideceğim," dedi Doruk kestirip atarak.
"Biz bırakalım seni otobüsle uğraşma," dedim. Simge'ye göz kırpıp onları önden yolladım ve direkt Doğu ve Emir'i arayıp konferans konuşmasını başlattım.
"Mavişim hayırdır?" diyerek açtı telefonu Doğu.
"Hayır hayır, Emir ?" dediğimde "buradayım cennet bahçem," dedi Emir.
"Beni iyi dinleyin şimdi. Bugün Doruk'un mezuniyeti vardı. Yavrucuğum birincilikte bitirdi bunu kutlamamız lazım," dedim.
"Yavrucuğum dediğine göre Doruk'ta artık bizden, kutlayalım mavişim ne yapalım?" dedi Doğu.
"Ben de o yüzden aradım. Bara mı gitsek bizim evde alem mi yapsak diye düşünüyorum," dedim.
"Bence evde olalım. Bar insanı değiliz hiçbirimiz. Doruk'ta değil bence," dedi Emir.
"Bence de," dedik Doğu'yla birlikte.
"O zaman siz onu biraz oyalayın bizde evi hazırlayalım. İçki serbest mi?" diye sordu Emir.
"Serbest, siz içkiydi yemekti halledin bizde geliyoruz. Güneş'i de getirin. Öptüm ikinizi de," dedikten sonra aramayı sonlandırdım. Arabaya doğru giderken Aslan'ı da arayıp akşama gelmesini söyledim ama "siz gençler birlikte kutlayın benim başım ağrır abim," diyerek gelmeyeceğini söyleyince üstelemedim. Arabaya bindiğimde Simge bana baktı. Göz kırpıp Doruk'a döndüm.
"Hazır dışarıdayken sahilde bir çay içelim be, ne zamandır denize hasret kaldım," diye saçma bir cümle kurdum.
"Seni duyanda," dedi Doruk.
"Haydi haydi, bir çay içelim sonra dağılırız," dediğimde Simge çoktan çalıştırdı arabayı. Dolmabahçe'ye inip çay içtik. Kalkmak için mesaj beklerken neredeyse beş bardak çay içince mesanem patladı patlayacaktı.
"Aden kıvranacağına gitsene tuvalete," dedi Doruk.
"Ben sevmiyorum dışarıda tuvalet kullanmayı," dedim. İki büklüm kıpır kıpır otururken sonunda Emir'den mesaj geldi.
"Haydi kalkalım," diye ayaklandım. Simge benim bu hallerime gülünce kolunu çimdikledim. Hesabı ödedikten sonra apar topar arabaya koşturdum. Zor tutuyordum kendimi. Simge durumun acil odluğunu anlamış olacak ki arabayı biner binmez çalıştırıp hızlı sürdü. On dakikalık yolu beş dakika da bitirdik.
"E hani eve bırakacaktınız beni?" diye sordu Doruk.
"Ev işte, in haydi..." dedim ve onları arkamda bırakıp apartmana koştum. Asansörü çağırıp beklemeye başladım. Simgeler geldikten sonra asansörde geldi. Katları çıkmaya başladığımızda bana bu rezidansta ev alan Emir'e, 56. kattan ev alan canım Emir'e ve bu kadar yavaş olan asansöre sövüp saydım. Kata çıktığımızda kendimi asansörden zor attım. Simge kapıyı açarken sanki ömrümden ömür gitti. O kadar sıkışmıştım ki... Kapıyı açıp içeri girdiğimizde Emirler konfeti patlatıp Doruk'a tezahürat yapmaya başladılar. Onlar öyle yapadururken ben koştur koştur tuvalete gittim. Tuvaletten çıkıp içeri geçtiğimde herkes bana baktı.
"Gülün gülün tutmayın bir yerlerinizde patlar," dediğimde güldüler.
Kutlama başladığında Doruk sürekli teşekkür ediyordu. Emir ve Doğu onu susturunca teşekkür etmeyi bıraktı. Bir sürü içki ve atıştırmalıklar almışlardı. Onları yemek masasına güzelce yerleştirmiş odanın ışığını loş yapıp hareketli şarkıları sıralamışlardı. Gönlümüzce eğleniyorduk. İçip, yiyip dans ediyor birbirimize sataşıyorduk. Bir ara Doğu'yla eğlenirken gözüm mutfağa kaydı. Simge ve Güneş yan yana durmuş yeni içkiler çıkartırken bir yandan da konuşuyorlardı. Güneş, Simge'ye dönüp elini uzattığında Simge tereddüt etmeden Güneş'in elini sıktı ve o her zamanki içten gülümsemesiyle Güneş'e baktı. Anlaşılan Güneş dediği gibi gitmeden herkesle arasını düzeltecekti. Sabaha kadar kutlamaya devam ettik. Gün doğmak üzereyken hepimiz bir yerlere dağılmıştık. Doğu ve Doruk koltuklarda uyuyakalmıştı. Emir stüdyo odasındaki koltuğunda yatarken Simge kendi odasına bizde Güneş'le benim odama geçmiştik. Üzerimizi zar zor değiştirdikten sonra kendimizi yatağa bırakmış ve günü sonlandırmıştık.
İki gün sonra Simge Amerika'ya, Doruk'ta Çanakkale'ye gitti. Kutlamanın sabahında yine hep beraber kahvaltıya gitmiş orada kaşla göz arasında Doruk'u köşeye çekip Tülay ablayı sormuştum ancak Doruk tek kelime etmemiş irdelememi rica etmişti. Çanakkale'ye gitmek istemese de gitmişti. Temmuz ayının ilk günlerini annem ve Haydar abiyle geçirdim. Bebeğe alışveriş yapmaya başlayınca havamız değişti. Emir ve Güneş'te bu alışverişlere dahil olunca daha da eğlenceli anlar yaşadık. Araları ne çok iyi ne çok kötüydü. Sevgili değillerdi ama ayrı da değillerdi. Bu yaz boyunca normal iki arkadaş gibi devam edeceklerdi. Güneş döndüğünde de bir karara varacaklardı. En azından Emir'in bana dediği buydu.
"Bence Cem olabilir," dedi Güneş. Yaptığımız alışveriş sonrasında Sarıyer sahilinde bir kafeye oturmuş isim tartışıyorduk.
"Cem Kırman, yok güzel gelmedi bir," dediğimde Güneş haklısın dercesine başını salladı.
"Efe nasıl?" dediğimde yüzlerinde mimik oynamadı.
"Of bulamayacağız biz bu çocuğa isim falan," dedi annem dudak bükerek.
"Daha iki ayı var, illa ki buluruz," dedi Haydar abi.
"Buluruz buluruz hatta bulduk bile," dedi Emir. Hepimiz ona baktık.
"Bak sen neymiş o isim?" dediğimde sırıtarak bana baktı.
"Cem ve Efe'den daha afili," dedi gülerek. Ona gözlerimi devirip Haydar abiye döndüm.
"Haydarikom sakın kabul etme bunun dediği ismi, sen de anne!" dediğimde güldüler.
"Oğlum söyle bakayım," dedi annem. Emir anneme yaklaşıp ellerini karnına yaslayıp kardeşimizi sevdi.
"Bakın nasıl tekme atıyor ben dokununca. Ben diyorum size en çok beni sevecek diye. Ağlayın kızlar," dediğinde onsa sadece gülüp göz devirdik. Emir, kardeşimizin en çok onu seveceğinden çok ama çok emindi. Hevesini kırmamak için iddiaya girmiyordum ama Emir'e de pabuç bırakacak değildim.
"En sevdiğin, en yakışıklı, en kıymetli, en en en oğlunun ben olacağıma yemin et söyleyeyim," dedi Emir. Hepimiz gülerken annem Emir'in saçlarını sevip başını salladı.
"Yemin ederim oğlum. Sen benim ilk göz ağrımsın," dediğinde Emir bize şımarık bakışlar attı.
"Hazırsanız söylüyorum," dediğinde başımızı salladık.
"Barlas, Barlas Kırman..." kimseden ses çıkmadı. Annem ve Haydar abi birbirilerine bakıp başlarını salladıklarında ofladım.
"Ama bu haksızlık biz o kadar isim bulmaya çalıştık bu tak diye seçtirdi size," dedim huysuzca.
"Ağlama abisi ağlama," dedi Emir keyifle.
"Bence isim çok güzel," dedi Güneş. Kolunu çimdiklediğimde geri kaçtı.
"Evet güzel bir isim. Olur değil mi Haydar?" dedi annem.
"Olur. Ben de sevdim... Barlas Kırman kulağa da güzel geliyor," dediğinde isme karar verilmiş oldu.
"Neyse, anlamı güzel en azından," dedim burun kıvırarak. Emir masanın üzerinden bana uzanıp burnumu parmakları arasında sıkıştırdı. Ona dil çıkarıp geri çektim yüzümü.
Yemeğimizi de dışarıda yedikten sonra eve geçtik. Emir ve Haydar abi salonda PlayStation oynarken bizde yatak odasında Barlas'a aldığımız kıyafetleri yıkamış ütülüyorduk. Annemin gözü ara ara Güneş'e kayıyor sonra nefeslenip işine geri dönüyordu. Ona baktığımı fark edince omuz silkti.
"Güneş gel biz anneme meyve hazırlayım. Ütü bitti zaten annem katlar geri kalanı," dediğimde annem bana ters baktı ama oralı olmadım. Güneş'i alıp mutfağa geçtim. Meyveleri dolaptan çıkarıp yıkayıp dilimledik.
"Annemin benimle konuşmaya çalıştığının farkındayım," dedi kirazları yıkarken. Elimdeki bıçağı bırakıp tezgaha yaslandım. Kirazların suyunu süzerken bana baktı.
"Gideceğimi söyleyeceğim bu akşam," dedi. Ellerimi belime yaslayıp alt dudağımı ısırdım. Derin bir nefes alıp ciddileşerek Güneş'e baktım.
"Güneş neden sanki temelli orada kalacakmışsın gibi hissediyorum," dediğimde elleri titredi. Birkaç tane kiraz lavaboya düşünce hızlıca onları alıp tekrar yıkadı.
"Güneş?" dedim şüpheyle. Kirazları diğer meyvelerin yanına bırakıp ellerini kuruladı. Çenesini tutup yüzünü kaldırdım. Gözleri dolmuştu.
"Kalacaksın değil mi?" dediğimde titreyen dudaklarını ısırıp başını salladı.
"Neden?" dedim.
"Tamamen iyileştiğime emin olmadan, kendimi gerçekten iyi hissetmeden dönmek istemiyorum," dediğinde titrek nefesler aldım. Başımı sağa sola salladım. Kaçırdığı gözlerinde kendimden izler gördüm.
"Ben neden gitmek istediğinin farkındayım Güneş... Mesele senin hastalığın değil. Hissettiğin duyguları görebiliyorum. Zamanında ben de aynı duyguları hissettim. Ama sonra," sesim sonralara doğru titremeye başlayınca duraksadım. Yaşaran gözlerimizde yansımalarımızın izleri vardı.
"Hissettiklerinin bir tesellisi yok. Uzaklaşmak iyi gelebilir evet ama avuntusu çok kısa sürüyor Güneş," sol gözünden damlayan yaşını sildim.
"Kendi fazlalık gibi hissetmek, ait değilim buraya diyen sesler, boğazına dizilen yumrular..." dediğimde başını salladı.
"Kendini neden suçlu hissediyorsun peki?" dediğimde hıçkırdı. Ağlamamak için derin derin nefesler alıp verdi.
"Hayatını çalmış gibi hissediyorum," uzun zamandır hissetmediğim o yumru kendini göğsümün tam ortasında kendisini hatırlattı.
"O zaman ben de senin hayatını çalmış oluyorum Güneş. Sen benim hayatımı yaşarken ben de senin hayatını yaşadım ve bir yerde denk gelip kendi hayatlarımızı yaşamaya başladık. Bu senin suçun değil bu benim suçum değil," dedim. Ağlamaya devam etti. Ağlamak istemiyordu ama tutamıyordu kendisini.
"Benim hayatımı yaşamıyorsun Güneş, çalmadın da! Biz sadece yaşamamız gerekenleri yaşadık. Eğer öz ailemle bu kadar yavaş ve zor yol kat ettiğim için böyle düşünüyorsan bu seninle ilgili değil. Bu benimle ve onlarla ilgili. Sen değil bir başkası da olsaydı yine aynı şeyleri yaşardık. Çünkü sorun biz değil ailelerimizdi Güneş." usul usul sildim gözyaşlarını.
"Sen sırf zengin bir ailede, seni çok seven kardeşlerinin arasında, sana çok düşkün ebeveynlerin yanında büyüdün diye benim hayatımı çalmadın Güneş. Evet imkanlarla dolu bir hayattı ama senin de kendi zorlukların vardı," nefesini düzene sokmayan çalıştı.
"Kader, şans, ya da ihmalkarlık... Ne dersek diyelim bir şekilde hayatımızı etkiledi. Evet berbat bir evde, iğrenç bir adamla ve hasta bir anneyle büyüdüm ama iyi ki de büyüdüm Güneş. Çocukken yaşadıklarım, hissettiklerim... Düşüşlerim, kalkışlarım beni bugün ki Aden yaptı. Öyle olsaydı böyle olsaydı diyerek kendimizi yıpratmaktan öteye gitmiyoruz. Bırakalım olanı olduğu gibi yaşayıp geleceğimize yön verelim tamam mı?" başını ağır ağır salladı.
"Yine de özür dilerim. Bugüne denk kalbini kırdığım, seni incittiğim her şey için Aden. İyi ki varsın. Gerçekten Aden iyi ki varsın," dediğinde sıkıca sardım onu.
"Sen de iyi ki varsın Güneş. Hep ol," dedim.
Ayrıldıktan sonra meyveleri halledip mutfaktan çıktık. İkimizin de yüzü kırmızı gözleri yaşlıydı ama umursamadık. Güneş solana giderken ben de annemi çağırmak için yatak odasına gittim.
"Anne," dedim. Barlas için aldığımız beşiğin başında duruyordu.
"Geliyorum kızım," dediğinde kaşlarım çatıldı.
"Anne ağladın mı sen?" yanına gidip başımı yüzüne eğerek ona baktım. Onunda gözleri yaşlı, yüzü kırmızıydı.
"Anne?" dediğimde bana döndü. Gözlerini silip gülümsedi.
"Bizi mi dinledin?" diye sordum.
"Yanınıza gelecektim, konuştuğunuzu duyunca," dedikten sonra sustu. Burnunu çekip yutkundu.
"Ben hiçbir zaman iyi anne olamadım size biliyorum. Çocukken çok üzdüm, ağlattım seni. O adamın şiddetinden, öfkesinden de koruyamadım seni..." peş peşe yutkundu.
"Kendini de koruyamadın anne, hatırlasana önce seni sonra beni döverdi," dediğimde kasıldı.
"İyi olmaya çok çalıştım kızım. Sana, Emir'e iyi bir anne olmak, sizinle ilgilenmek için çok uğraştım ama beceremedim," gözlerini gözlerime çevirdi.
"Ama sizi hep sevdim. Hep şükrettim... Allah'ım dedim sana şükürler olsun ki böyle bir kızım ve oğlum var diye çok şükrettim," elinin tersiyle gözyaşlarını kuruladı. Emir'i asla es geçmezdi.
"Sizi hiçbir zaman hakketmediğimi biliyorum. Seni, Emir'i hatta Güneş'i belki Barlas'ı da..." dedi.
"Anne," dedim titreyen sesimle.
"Haklısın kızım. Geçmişi telafi edemem. O eski Filiz'in karanlığını telafi edemem ama bundan sonrasını düzeltebilirim," ellerini tutup ıslak yanağını öptüm.
"O çocuklar annelerini çok seviyor. Bazen kızıyor, kırılıyor, darılıyorlar ama annelerini çok seviyorlar. Kendisine bile bir yararı yokken çocukları için nefes almayı seçen annelerinin hayatta olmasına şükrediyor o çocuklar. Seni her şeye rağmen çok seviyorum anne, her şeye rağmen seviyoruz seni. Sadece sevgimizin bizi alt etmesine müsaade etmiyoruz o kadar. Yoksa biz hâlâ Cadı Filiz'in çocuklarıyız," dedim. Annemi çok seviyordum ve bu sevgi asla değişmeyecekti ancak eski Aden de değildim.
"Ağlama haydi," dedim gözyaşlarını silip. O da benim ıslak yanaklarımı kuruladı. Yanağımı avcuna yaslayıp gülümsedim ona.
Salona geçtiğimizde herkes bizi bekliyordu. Emir ve Haydar abinin bakışları şüpheliydi. Ağladığımızı fark etmemeleri imkansızdı zaten. Annem hormonlar diyerek kendince açıklasa da ikisinin yemedik bakışları üzerimizdeydi.
"Benim sizinle paylaşmak istediğim bir şey var," dedi Güneş. Bakışları annemdeydi.
"Hayırdır kızım," dedi Haydar abi. Güneş, Haydar abiye gülümseyerek bakıp gözlerinin tekrardan anneme çevirdi.
"Ben ay sonunda İsviçre'ye gideceğim," dedi. Haydar abi anında Emir'e bakarken annem bana baktı.
"Güneş yaz okulu ve staj ayarlamış orada, birazda arınma yaşayacak diyelim..." dedim pozitif bir enerjiyle.
"Ne kadar kalacaksın anneciğim, orada öyle bir başına yapabilecek misin ki dilleri farklı zamanı farklı," dedi annem endişeyle.
"Aslan abim halletti her şeyi anne. Dilde önemli değil Fransızcam var hallederim bir şekilde," dedi Güneş. Annem pek memnun değildi bu durumdan ama susmayı tercih etti.
"Hayırlısı olsun kızım," dedi Haydar abi.
"Sağ ol Haydar abi, dedi Güneş.
Emir kalktığında ona baktık. Bize bakıp salondan çıktı. Aralarında bazı şeyleri çözseler de Güneş'in gitmesini istemiyordu çünkü o da içten içe Güneş'in daha da uzun süre orada kalacağını hissediyordu.
"Anne haydi ye," diyerek anneme meyve tabağını verip karnını sevdim. Barlas sevildiğini hissetmiş olacak ki tekme attı peş peşe.
"Yusuf ne zaman geliyor bu arada?" diye sordu Haydar abi.
"Yirmisinde gelecek," dedim. Zaman yaklaştıkça özlemimin dayanma seviyesi daha da azalıyordu.
"Az kalmış," dedi Haydar abi bana takılarak.
"Bir de bana sor," dediğimde güldü. Geldiğinde ne yapacaksınız muhabbeti açıldığında Yusuf'un planı olduğunu ama bilmediğimi söyledim.
"Siz tatile çıkmayacak mısınız?" diye sordu Güneş. Annemle Haydar abi birbirlerine baktı.
"Planımız yok," dedi annem.
"Aslında var," diyerek atıldı Haydar abi.
"Nasıl var?" diye sordu annem. Güneş'le birbirimize bakıp aynı anda ayaklandık.
"Siz konuşlun biz bir Emir'e bakalım, öpüldünüz." dedikten sonra çıktık salondan. Emir'in odasının önüne geldiğimizde Güneş'e göz kırpıp kendi odama geçtim. Üzerimi değiştirdikten sonra yatağa kurulup önce Baran'ı sonra da Yusuf'u görüntülü aradım ve onlarla uyuyana kadar vakit geçirdim.
Bayram sabahı erkenden uyanıp bayramlaştıktan sonra Sefa abilere gittik cümbür cemaat. Bayramlaşıp aile büyüklerinin elini öpüp harçlıklarımızı aldık. Sonrasında uzun bir telefon trafiğine girdik. Telefonlar sustuktan sonra bahçe de kurulan uzun masaya yerleştik. Yusuf, Baran ve dedemlerin eksikliğini hissediyorduk ancak yapacak bir şey de yoktu. Kahvaltıdan sonra Yağız Bey, Sefa ve Haydar abi kurbanlıkların kesimi için evden ayrıldılar.
Annemler eve geçerken biz hâlâ bahçede oturuyorduk. Güneş ve Kerem bir şey hakkında tartışırken Emir ve Doğu Aslan'a tatil planlarını tüm detaylarıyla anlatıyordu. Ben de Bejna'yla birlikte sessizce onları izliyordum. Aslan gülerek Doğu ve Emir'in ensesine geçirip ayaklandı.
"Bejna, çıkalım mı?" diye yanımıza geldiğinde bir Aslan'a bir Bejna'ya baktım.
"Olur," diyerek ayaklandı heyecanla Bejna.
"Nereye?" diye sordum.
"Jiyan'ı ziyaret edeceğiz," dediğinde benimle birlikte diğerleri de Aslan'a baktı.
"Bejna bizde gelelim mi?" diye sordu Doğu.
"Aynen, Jiyan'la bizde tanışalım..." dedi Emir.
Bejna, Aslan'a dönüp bakınca araya girme ihtiyacı hissettim. "Eğer yalnız olmak istiyorsan biz daha sonra gideriz Bejna. Sen nasıl istiyorsan öyle yapalım. Kendini zorunlu hissetme," dediğimde bana minnetle baktığını hissettim.
"Ben teşekkür ederim. Yanlış anlamayın ama ben oğlumla baş başa olmak istiyorum," dediğinde Doğu ve Emir hemen özür dileyip düşüncesizlik ettik deyince Bejna da onları reddettiği için kendisini kötü hissetti.
"Sorun yok Bejna haydi gidelim daha sonra hep birlikte gideriz," dedi Aslan.
"Ben çantamı alayım gidelim," dedi Bejna. İçeri geçerlerken ben de peşlerinden ayaklandım. İçeri girdiğimde direkt Aslan'ın yanına gittim.
Bejna merdivenlerden çıkarken Aynur teyzede kucağında Yusuf Ali'yle aşağı iniyordu. Yusuf Ali, Bejna'yı görünce her zamanki çığlıklarından atıp ona gitmek istedi. Bebeğim sevgi beslediği insanlara sürekli gülümsüyor o güzel sesiyle mırıldanıyordu. Bejna, Yusuf Ali'yi kucağına almadı, almadı ama titrek bir tebessümle Yusuf Ali'nin başını okşadı.
"Gözümden kaçtığını sanma, bu meseleyi konuşacağız mutlaka," dediğimde Aslan'ın bakışlarını üzerimde hissettim.
"Ne meselesi?" dedi bilmezlikten gelerek.
"Bejna konusu abi. Ben anlayacağımı çoktan anladım bence konuşmanın zamanı da geldi," başımı ona çevirdiğimde mavilerinin titrediğini gördüm.
"Yanılmıyorum öyle değil mi?" dediğimde derin bir nefes alıp verdi ve başını Bejna'ya çevirdiğinde ben de Bejna'ya baktım. Yusuf Ali'yi sevdikçe bebeğim arsızlaşıp daha fazlasını istiyordu.
"Yanılmıyorsun," dediğinde başımı aniden ona çevirdim. Bana bakmadı, Bejna'ya bakmaya devam etti.
"Abi," dediğimde başını yere eğip ağır ağır salladı.
"Biliyorum Aden. Bunu konuşmak istemiyorum. Tamam?" dediğinde önüne geçip başını kaldırdım.
"Kaçamazsın abi, konuşacağız. Ama hazır olduğunda," dediğimde dudakları usulca kıvrıldı.
"Sarılalım mı?" dediğimde yutkundu. Parmak uçlarımda yükselip kollarımı boynuna sardım ve yanağını öpüp saçlarını okşadım. Yüzünü omzuma gömdüğünde derin derin nefeslendi. Duyguları, hisleri ona şimdiden ağır geliyormuş gibi hissettiğimde daha da sıkı sardım onu.
"Adda," Yusuf Ali'nin gür ve neşeli çığlığıyla sarılmamız sona erdi. Geri çekilip merdivenlere döndüm ve Yusuf Ali'ye ellerimi uzattım. Yusuf Ali anında kucağıma gelince onu hafifçe havaya hoplatıp tuttum.
"Günaydın bebeğim," yüzünü yüzüme yaklaştırıp minik burnunu öptüm. Yusuf Ali saçlarıma asılıp yanağıma yapıştı. Hem öpüyor hem de ısırmaya çalışıyordu. Onu yine havaya fırlatıp "öpücük öpücük," dediğimde bana yanağını çevirdi. Yanağına öpücükler kondurdum.
"Aslan abiyi öp bakalım sonra uçalım," dediğimde onu Aslan'a uzattım. Yusuf Ali ellerini Aslan'ın yanaklarına yaslayıp burnuna küçük dişlerini geçirdiğinde Aslan güldü.
"Abisi kılıklı seni," diyerek sevdi Yusuf Ali'yi. Boynuna ve gıdığına peş peşe buseler kondurup bana geri verdi.
"Bahçeye geçin haydi," dediğinde başımı salladım. Yusuf Ali'yi omuzlarıma oturtup Aslan'a veda ettikten sonra bahçeye çıktım. Yusuf Ali olduğu yerden çok memnun olsa da onu mıncırmak için hazır bekleyen Emir çocuğun rahatını bozdu. Kerem ve Doğu da Emir'e eşlik edince Yusuf Ali'nin çığlıkları daha da yükseldi.
"Aden telefonun," Güneş'in sesiyle irkildim. Masanın üzerindeki telefonumu alıp onlardan uzaklaştım. Havuzun karşı tarafındaki hasır salıncağa oturdum.
"Sevgilim," diye sonunu uzatarak telefonu açtım.
"Güzelliğim, hayırlı bayramlar tekrardan," dediğinde kıkırdadım. Sabah iki dakika bile konuşamamıştık.
"Hayırlı bayramlar sevgilim, nasılsın ne yapıyorsun?" dedim.
"Eve yeni geldim. Adliye adına kurban kesimi vardı. Oraya bir gittim, oralarda hava nasıl?" dediğinde salıncakta daha da yayıldım.
"Sizdeyiz hâlâ Sefa abilerde kesimi kontrole gittiler. Aslan Bejna'yı mezarlığa götürdü. Annemler içeride bizde işte oturuyoruz öyle bahçede," dediğimde Yusuf Ali'nin kahkahası tüm bahçede yankılandı.
"Jr. Yusuf'un keyfi yerinde bakıyorum," dediğinde arka kamerayı açıp Yusuf Ali'yi gösterdim.
"Yiyorlar çocuğumu," dediğimde güldü.
"Getirsene birazda ben yiyeyim," dediğinde "tamam sevgilim bekle bir saniye," telefonu salıncağa bırakıp Emirlerin yanına gidip Yusuf Ali'yi onlardan alıp salıncağa geri döndüm.
"Bak bak bak kim var burada," dediğimde Yusuf Ali telefona baktı.
"Yuyuf," diye bağırıp alkış yaptı.
"Abim insan bir arar sorar hal hatır sorar, anca ben isteyince geliyorsun telefona. Olmuyor böyle," dedi Yusuf.
Yusuf Ali gülüp "Yuyuf," dedikten sonra abisine öpücük atıp ellerini dudaklarına yasladı.
"Ulan eşek seni," dedi Yusuf sevgiyle. Hepimizi çok özlediğini sesinden, bakışlarından anlamamak imkansızdı. Aylardır birbirimize hasrettik.
"Yuyuf gel," dedi Yusuf Ali bir anda. Yusuf gülüp başını sağa sola salladı.
"Bal tenekesine düşmüş bu çocuk başka açıklaması olamaz," dediğinde kıkırdadım.
"Özledik değil mi bebeğim Yusuf'umuzu," dediğimde Yusuf Ali ekranı öptü ve "abi gel, gel," dedi. Yusuf Ali'nin başını öptüm.
"Az kaldı abim, geleceğim..." dedi Yusuf. Derince soluklandım. Hepimiz gelmesini iple çekiyorduk.
"Oha," diye bağıran Emir'le dikkatim dağıldı.
"Eniştem bana harçlık atmış," dedikten sonra yanıma geldi.
"Enişteciğim eyvallah," dediğinde Yusuf güldü.
"Güle güle harca biraderim," dedi Yusuf.
"Oğlum milyonlar kazanıyorsun birde ya," dediğimde omuz silkip güldü.
"Hediye paranın tadı bir başka oluyor cennet bahçem, dur kız ben de sana atayım üç beş bir şey," dediğinde ona dil çıkardım. Emir saçlarımı karıştırıp Doğu'nun yanına geri döndü.
"Yavrum sana da diğerlerinde attım bu arada. Güler güle harcayın," dedi Yusuf.
"Ya sevgilim ne gerek vardı?" dediğimde bana boş bakışlar attı.
"Bayramların olayı bu yavrum. Para, şeker ve yemek," dediğinde sırıttım.
"Doğru diyorsun," dediğimde göz kırptı.
"Gelmeden önce soracağım yine ama şimdiden sorayım var mı buradan bir isteğiniz gelirken alayım?" dediğinde iç çektim.
"Sen, seni istiyorum." dediğimde bakışları anında parladı ve yüzünde hayran olduğum çapkın sırıtışı belirdi. Bu bakışı bir tek bana atıyordu.
"O kolay olanı sevgilim," dediğinde iç geçirdim.
"Çok özledim," dedim birden duygusallaşarak. Gözlerim yaşarınca bakışlarımı kaçırdım ama Yusuf'tan kaçamadım.
"Aden, doldurma o mavileri. Çok az kaldı bebeğim birazcık daha sabır tamam mı?" dediğinde başımı salladım.
"Yusuf, öp bakayım Adda'yı benim için," dediğinde Yusuf Ali başını bana doğru kaldırıp çenemin altını öptü. Ben de onu öptüm.
"Ağlamak yok anlaştık mı?" dediğinde "tamam," dedim. Biraz daha konuştuktan sonra telefonu kapadık. Yusuf Ali'yi yemek yedirmek için içeri girdim. Sema abla Yusuf Ali'yi benden aldı.
"Ben yediririm yemeğini bebeğim sen kardeşlerinin yanına geç keyfine bak," dediğinde başımı salladım. Bahçeye tekrar çıktığımda Güneş'te içeri giriyordu.
"Haydi havuza girelim," dedi.
"Yanımda bikinim mayom yok ki," dediğimde gülümsedi.
"Getirdim ben, haydi gel hazırlanalım Kerem çoktan havuza girdi bile," dedi.
Yusuf'un odasına girip üstümüzü giyindik. Havlularımızı ve güneş kremlerimizi alıp aşağı indik. Kerem, Emir ve Doğu yüzüyorlardı. Onlara katıldığımızda yüzmek dışında her şeyi yapmıştık resmen. Yusuf Ali yemeğini yedikten sonra aramıza katılınca daha da eğlenceli zamanlar geçirdik. Birkaç saat sonra havuzdan çıkıp duş aldık. Yemek saatinde yine hep beraberdik.
Bayramın ikinci günü annemle Haydar abi Assos'a gittiler. On gün kadar orada kalacaklardı. Sefa abilerde hep birlikte Artvin'e gittiler. Zümrüt Hanım annemler gider gitmez beni ve Emir'i evden aldı. Annemler gelene kadar malikanede kalacaktık. Emir bu durumdan pek hoşnut olmasa da Zümrüt Hanım'a karşı gelmek istemedi. İlk birkaç günden sonra Emir de rahatlayınca ben de rahatladım.
Günlerimiz oldukça eğlenceli ve dolu dolu geçerken Aslan durgundu. Onunla her konuşmak istediğimde benden kaçıyordu. Onu zorlamak istemediğimden üzerine gitmiyordum ama bu hali de canımı sıkıyordu.
"Yaz ceza yaz okey attı," dedi Doğu coşkuyla.
"Ne okeyi," diyerek kendime geldiğimde Emir'e attığım taşın okey olduğunu gördüm.
"Hay senin," dedim kendime kızarak.
"Aden ya dikkat etsene kızım bitti oyun zaten," dedi Güneş sitemle.
"Ya vallahi dalgınlığıma geldi," dedim. Durum bir birdi bu eli alan kazanacaktı.
"Hallederiz şimdi rahat ol sen," dedim. Diğer üç oyunda bitince aldığım cezanın bir önemi kalmamıştı. Oyundan sonra kaybedenler olarak Emir ve Doğu dağıttığımız odayı toparladılar. Güneş odasına ben de mutfağa indim. Su içip odama çıkacakken Aslan'ı merdivenlerin başında gördüm.
"Abilik yüzünü gören cennetlik," dediğimde başını yerden kaldırıp bana baktı.
"Sana da iyi geceler mavişim," dediğinde merdivenleri çıkıp yanına gittim.
"İyi mi geceler?" diye sorduğumda bana gözlerini devirdi. Koluna girdiğimde bana üstten baktı.
"Konuşalım mı?" dediğimde nefesini gürültüyle bıraktı.
"Kızım sendeki bu azim maşallah," dediğinde güldüm.
"Ne sandın koçum bak bana bugüne bugün ben o azmimle tüm okullarımı birincilikle tam puanla kazandım, üniversiteyi de birincilikle bitirip kombo yapacağım," dediğimde bana önce bir baktı sonra da güldü.
"Egom sana da bulaşmış," dediğinde ben de güldüm.
"Kan işte çekiyor," saçlarımı karıştırıp burnumu sıkıştırdı. Tatlı tatlı sırıtıp gözlerine baktığımda yanaklarımı sıkıp sevdi.
"Bakma öyle gerçekten konuşulacak bir şey yok, önceden de dediğim gibi yanlış zaman..." dediğinde "ama," dedim ama bakışlarıyla beni susturdu. Bu konuda bu kadar katı olabileceğini hiç tahmin etmemiştim.
"Tamam daha fazla zorlamıyorum. Ama eninde sonunda çalacaksın kapımı benden demesi," güldü. Elini enseme yaslayıp alnımdan öptü.
"İyi geceler abim," dediğinde "iyi geceler," dedim ve odama geçtim.
Ertesi sabah Güneş, Zümrüt Hanım ve anneannemle dışarıda kahvaltıya çıktık. Tüm gün gezip tozduk. Anneannem Güneş'le aldığımız her kıyafete burun kıvırıyor, beğendimiz ayakkabılara söylenip duruyordu. Anneannemin bu halleri bana eğlenceli gelse de Güneş'in çocukluk travmalarını canlandırabileceğini fark edince ben anneannemle onlarda beraber alışverişe devam ediyordu. Anneannemle kol kola mağazaları gezmek aslında fazlasıyla eğlenceliydi. Ellerini kıyafetlere sürmeden gözlüğünün ardındaki mavi gözleriyle kıyafetlere bakıp eliyle şunu bunu al dene diyordu.
"Biraz fazlan var ama sen de hiç sırıtmıyor," dedi denediğim yeşil elbiseden sonra.
"Ben memnunum, Yusuf'ta böyle seviyor hem," dedikten sonra anneannemle aynadan göz göze geldik. Ne dediğimi fark edince dudaklarımı birbirine bastırdım.
"İkinci Zümrüt seni, bayılıyorsunuz böyle adamlara," dediğinde kıkırdadım.
"Yağız Bey'i seviyorsun," dediğimde bana tekrar baktı.
"Evet, babanı seviyorum. Ama onu sevmem evliliklerini sevdiğim anlamına gelmez," anneanneme dönüp yanına ilerledim.
"Peki dedem, onu ve evliliğinizi seviyor muydun?" diye sordum. Öfkelendiği bakışlarından belliydi.
"Yeşil hiç yakışmadı sana. Kırmızısını al da gidelim bunaldım," dedi ve oturduğu yerden kalkıp çıkışa ilerledi.
Elbisenin kırmızısını değil yeşilini alıp çıktım mağazadan. Eve döndüğümüzde anneannem Yağız Bey ve tam boyların onun için yaptığı çiçek bahçesine çekildi. Benimde odadaki dolabı kaldırmış o boşluğa salıncak ve küçük bir kitaplık koymuştuk. Akşam yemeğinden sonra anneannem tekrar çiçek bahçesine geçince ikimize kahve yapıp yanına gittim. İçeri girdiğimde okuduğu kitaptan başını kaldırıp bana baktı.
"Kahve yaptım bize, kız kıza laflarız biraz diye düşündüm," dediğimde kitabına geri döndü.
"Git kız kardeşinle lafla yaşıtın mıyım ben senin?" dediğinde yanına gidip oturdum.
"Ben senin yaşına ayak uydururum merak etme sen," dediğimde kitabı kapatıp masaya bıraktı. Kahvesini ve suyunu önüne bırakıp sandalyeye yaslandım.
"bakma öyle gözlerini dikip," dedi.
"Çok huysuzsun, acaba hep mi böyleydin diye düşünüyorum bu aralar," dediğimde daha da huysuzlandı.
"Küstah dediğimde laf ediyorsun birde bana," dediğinde sırıttım.
"Huyum kurusun," kahvesini yudumlayıp başını diğer tarafa çevirdi. Derin bir nefes alıp verdim.
"Yusuf'ta en sevdiğim şey merhameti biliyor musun?" dediğimde göz ucuyla bana baktı.
"Bir de sevdiğine verdiği değer. Yusuf beni hep değerli hissettiriyor. Önceliği her zaman benim mesela, bazen bu canımı sıksa da ailesinden bile önce geldiğimi hissediyorum, sevdiğini de mutlaka söyleyip hissettiriyor," bakışları tamamen bana döndü. Başımı eve doğru çevirip baktım. Zümrüt Hanım'la Yağız Bey'in gülerek konuştuğunu gördüm bahçeye açılan kapının aralığından.
"Evliliklerinin başlarında, ortalarında hatta şimdi bile sorunlar yaşıyorlar ama birbirilerini sevmekten vazgeçmiyorlar. Aşkları hâlâ gözle görülebiliyor. Yağız Bey'in bazı şeylerini, davranışlarını, huylarını ben de tasvip etmiyorum ama onun karısına olan sevdasını da her an görebiliyorum. Merhameti, şefkati, önceliği ilk olarak hep karısına," dedim. Kahvesini içmeye devam etti.
"Dedemi seviyormuşsun. Bunu anlamak için fotoğraf albümlerine bakmam yeterli oldu. O da seni seviyormuş ama sanırım sizin hikayenizde en sevilen dedem olmuş. O senin her şeyin olurken dedem için öyle olmamış değil mi anneanne?" kahve fincanını masaya bırakıp suyunu aldı. Yavaş yavaş yudumlar aldıktan sonra tamamen bana döndü. Uzun uzun süzdü yüzümü. Sonunda daha fazla tutamadı içinde.
"Deden en çok işini severdi Aden. Önceliği işi, itibarı, onuru, saygınlığı oldu. Beni karısı olduğum için Zümrüt'ü de kızı olduğu için sevdi. Onun lügatinde sevgi işti. Bizde günün sonunda onun için bir iştik. O işini sevdi ben de onu. O işini daha çok sevdikçe ben de onu daha çok sevdim. Hatta bir andan sonra ipler öyle koptu ki kendimi sevmek yerine onu sevdim, kızımı sevmek yerine onu sevdim. Her şey yerine onu sevdim. Sandım ki ben onu çok seversem o da işini bir kenara atar ve beni sever ama olmadı," gözleri uzaklara daldı.
"Ne zaman yanıldığını fark ettin?" dediğimde gülümsedi. O gülümsemesi acı bir yarattı göğsümde.
"Bir daha çocuk istemediğinde fark ettim ama hep inkar ettim. Devlet için, yaşadığımız ülkeler için oldukça önemli bir adamdı. Bazen tehlikeli işlerde adı geçerdi. Ondandır dedim, bizim zarar görmemizi istemiyor diye avuttum kendimi," sandalyemi yanına çekip elimi beline sardım.
"Sonra," dedim.
"Sonrasında Zümrüt büyüdü ve karşısına Yağız çıktı. Yıllarca uğruna her şeyimi feda ettiğim o sevgi kızımı ansızın buldu. Yağız'ın kızıma olan sevgisi, bizim eserimiz olan Zümrüt'ün her halini kabullenip onu her şeye rağmen sevmesi. Bana rağmen, babasına rağmen, Zümrüt'te yarattığımız travmalara rağmen... Kızımın hep hayalini kurduğum sevgiyi yaşamasını kıskandım..." dediğinde bedeni titredi.
" Ne kadar acınası, ne kadar küçük düşürücü değil mi?" diye sordu ama cevap veremedim.
"Zümrüt, Yağız da sadece aşkı bulmadı. Annesinden görmediği ilgiyi, babasından görmediği şefkati... Bizden göremediği sevgiyi gördü babanda. O zaman fark ettim ne uğruna neleri kaybetmişim... Anneannenden sana bir nasihat kızım. Anne olduğunda evladına sevgini ver. Onu ilgiyle, şefkatle severek büyüt," beline daha da sıkı sarıldım.
"Söz," dedim. Nasihati kulağımda küpe olarak kalacaktı.
Bahçenin ön kısmında gürültüler yükseldiğinde ikimizde oraya dönüp baktık. Yağız Bey ve Zümrüt Hanım ortalarında Kerem bahçeye çıkmışlardı. Kerem'le kutladığımız ilk doğum gününde ona hediye ettiğim ağaçların yanına gidiyorlardı. "Sana son sözüm," dedi anneannem. Ona döndüğümde onun bakışları arkamda kalan Yağız Bey'deydi. "Aslında kaçan, korkan bir adam değil baban. O sadece benim kocam gibi olmaktan endişe etti. O endişesi de onu böyle bir adam yaptı," dediğinde yutkunamadım.
"Çocuklarına karşı olan pasifliğinin, korkusunun sebebi biziz," dedi.
"Saçmalık," dediğimde nefeslendi.
"Saçmalık ya da değil benim gerçeğimde bu kızım. Sevdiği kadının babası gibi bir baba olmak istemedi, sevdiği kadının annesinin kocası gibi olmak istemedi. Sevgisini, ilgisini her zaman hissettirdi kızıma ama konu çocukları olduğunda dumura uğradı belki de. Zümrüt'ün kendisinde babasını bulmasından korkmuştur belki de kim bilir..." dediğinde başımı omzuna yasladım. Gözlerimden sessizce akıp gitti yaşlar. Aşkına karşılık bulamayan anneannem için ağladım, sevgisiz büyümüş annem için ağladım, onun için ağladım. Anneannemin omzundan başımı kaldırıp tekrar arkamı dönüp onlara baktım.
"Kızına onu ne kadar sevdiğini söylemelisin," dedim gözüm Zümrüt Hanım'ın üzerindeyken.
"Annene anne demelisin," dedi.
"Sen kızına sevdiğini söyle ben de anne diyeyim," dediğimde bana baktığını hissettim. Ona döndüğümde yüzünde buruk bir gülümseme vardı.
"Anlaştık mı?" diye sorduğumda bana burun kıvırdı. Gülümseyip yanağından buseler çaldım ve boynuna sarıldım.
"Seni seviyorum anneanne..."
Diğer günlerde Emir'le Beşiktaş'taki eve geçtik. Hem beraber baş başa kalalım istemiştik hem de Emir yeni şarkı üzerinde çalışıyordu. Gündüzleri stüdyodaydı genellikle. Yine öyle bir günün sabahında birlikte kahvaltı ettikten sonra öğlene kadar beraber vakit geçirdik. Sonrasında o hazırlanıp stüdyoya gitmek için evden çıktı ama tekrar döndü. Anahtarlarını unutmuştu. Onu tekrar yolcu edip solana geçtikten on dakika kadar sonra kapı tekrar çaldı. Bu seferde USB cihazını unutmuştu. Son gidişinin üzerinden bir saat kadar geçince artık bir şey unutmamıştır diye düşündüm. Kahvaltıdan dört saat kadar sonra acıkınca kendime özenerek güzel bir salata hazırladım.
Salatamı alıp televizyonun karşısına geçtim. Rastgele bir belgesel açıp yemeye başladım. İki üç kaşık aldıktan sonra içecek bir şey almak için tekrar mutfağa ilerledim. Dolaptan kutu kola aldım. Salona tekrar ilerleyeceğim sırada kapı çaldı. Gözlerimi devirip kapıya ilerledim.
"Yine ne unuttun Emir Allah aşkına?" diyerek kapıyı açtığımda kalakaldım. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
"Güzelliğim sürpriz," Yusuf'tu. Yusuf gelmişti. Sırtında çantası, ellerinde beyaz güllerle karşımdaydı.
"Yusuf," dedim. Gözlerimi yumup tekrar açtım. Buradaydı. Çığlık çığlığa yerimde zıplayıp abuk sabuk hareketler yaptım heyecandan. Yerimde duramıyordum. Yusuf bu halime gülüyordu. "Yusuf," diye bağırıp kucağına atladım.
"Canım, canım," diye sarmaladı beni.
Bacaklarımı beline, kollarımı boynuna sarıp dudaklarımın denk geldiği her yeri öpmeye başladım. Elleriyle beni kalçamdan destekleyip belimi sıkıca sardı. Ben öpmeye devam ederken Yusuf bu anın tadını çıkarıyor kıkırdadıkça kıkırdıyordu. Aramızda ezilen güller pek umurumda da değildi ama dakikalar sonra ezildikleri için üzülecektim.
"Yavrum içeri mi geçsek?" dediğinde dudaklarımı çenesine bastırıp sesli sesli öptüm. Hem öpüyor hem kokluyordum. Özlemim hemen geçecek gibi değildi. Beni daha sıkı tutup eve girdi ve kapıyı kapattı. Kucağından indim ama kollarımı ondan ayırmadım.
"İnanamıyorum burada olduğuna," temiz, pürüzsüz yüzünü sevip kısa saçlarında parmaklarımı gezdirdim. Burnumun üzerindeki çillerimi öpüp yanaklarımı mıncırdı.
"Yusuf'un canı," dedikten sonra saçlarıma gömdü yüzünü. Kokumu soluyarak nefeslenip derin derin iç çekti.
"Nasıl kavrulmuşum hasretinden be yavrum," çenesinin altını, boynunu, ademelmasını öptüm. Ne kadar öpersem öpeyim, kokusunu ne kadar solursam, tenine ne kadar dokunursam dokunayım yetmiyordu. Doyamıyordum ona.
İçeri geçtiğimizde çantasını koltuğun kenarına bırakıp gülleri bana uzattı. "Ezildiler biraz ama," dediğinde gülüp buketi aldım. Kokladıktan sonra onu hemen çaprazımdaki yemek masasının üzerine bırakıp koşar adım Yusuf'un yanına geri gelip tekrar sarıldım. Kollarımı beline sarıp başımı göğsüne yasladım. Buradaydı, kollarımın arasındaydı. Kalbimin ritimleri tenime çarpıyordu. Burnumu tişörtüne yaslayıp kokusunu uzun uzun soludum.
"Çok özlemişim, doyamıyorum," dediğimde beni kucağına alıp koltuğa ilerledi ve oturdu. Bacaklarımı koltuğa uzatıp kollarımı omuzlarına sardım. Yüzlerimiz karşı karşıyaydı. Burunlarımızı birebirine sürtünce gülüştük.
"İki gün sonra gelecektin hani," dedim. Dudakları boynumda dolanıyor, elleri belimde geziniyordu.
"Fırsatı bulunca değerlendirdim yavrum," dedi. Sesi boğuk çıkıyordu. Başını boynumun kuytularından çıkardığına yüzünü sevdi parmaklarım. Çenesini öpüp dudaklarına kaydım. Usul usul öptük birbirimizi. Acelesiz, birbirimizi tüketmeden, sonralara da saklayarak sevdik dudaklarımızı. Ellerimizdi en çok doyan. Her yanımızda geziniyor, tekrar ezberliyorlardı bedenlerimizi.
"Yorgun musun sevgilim duş al istersen?" dedikten hemen sonra "aç mısın peki hazırlayayım hemen bir şeyler," dediğimde uzun biçimli parmaklarımı çenemi tutup kendisine çekti ve dudaklarımı sesli sesli öptü.
"İyiyim yavrum ama yemek yesek fena olmaz," derken gözleri dudaklarımdaydı.
"Ne istersin ne yapayım sana," dediğimde gülüşü büyüdü.
"Dışarıdan söyleriz yavrum. Şimdi yemek yapacağım diye uzak kalacaksın benden," sırıttığımda dudaklarımın köşesini öptü. Onun tarafından böyle sevilmeyi ölesine özlediğimi şimdi daha da iyi anlıyordum.
"Kalkmam ki kucağından, birkaç gün bu kaslı kolların beni taşıyacak haberin olsun," dediğimde güldü.
"Birkaç gün mü? Yavrum benimki de can ama," dedi. Göğsüne yavaşça elimi vurdum. Küskün bakışlar atıp burun kıvırdım.
"Yusuf ya," dedim kızarak.
"Yusuf'un canı, " dedi soluklanarak. Bacaklarımdaki elini baldırlarımı kaydırıp acıtmadan sıktı.
"Hani sen beni böyle beğeniyordun?" dediğimde burnunu burnuma vurdu.
"Ben seni her halinle seviyorum yavrum. Ama evet bu halin daha hoşuma gidiyor," dedikten sonra karnımda dolandı bu sefer elleri.
"Kilo vereyim de gör sen," dediğimde güldü. Dudakları yüzümün her zerresinde gezindikten sonra dudaklarımda soluklandı. Sırayla sevdi dudaklarımı.
Akşama kadar o koltuktan kalkmadık. Kucak kucağa, aramızdan bir nefes boşluk dahi olmayacak şekilde sarmaladık birbirimizi. Ne yemek söyledik ne başka bir şey yaptık. Ayların özlemini bir kanepenin üzerinde sarılarak, öpüşerek ve tenlerimizi okşayarak dindirmek istedik lakin dinecek gibi değildi. Açlığımız kendisini guruldayan karnımızla belli edince ilk defa koptuk birbirimizden. O yemek söylerken ben de güllerimi vazoya koydum.
"Annenlerin haberi var mı geldiğinden?" diye sordum ellerimi yıkarken.
"Hayır, direkt sana geldim. Baran biliyor sadece," dediğinde ellerimi kurulayıp yanına ilerledim. Ada tezgahın yüksek taburelerinden birisinde oturuyordu. Bana döndüğünde bacaklarının arasına girip ellerimi boynuna sardım. Keşke ilk eve gitseydin, annenlerde çok özledi seni." ellerini belimde gezdirip alnını alnıma yasladı.
"İlk evime geldim zaten yavrum. Benim evim, yuvam sensin. Adresimde sen de ikametimde..." bu adamın aşkına sahip olmak değerli, kıymetli ve şanslı hissettiriyordu. Ona her seferinde tekrar tekrar aşık olup sevdasına sevdalanıyordum. Onu çok seviyordum, ona çok aşıktım ama biliyordum ki ne kadar sever seveyim benim sevgim onun yanında bir serçe kadardı.
"Seni seviyorum," dedim fısıldayarak.
"Seni çok seviyorum," dedim bir kez daha. Sonra peş peşe tekrarladım. Geçen gece anneannemle yaptığımız konuşma üşüştü zihnimin çeperlerine.
"Ne kadar şükretsem az gelecek gibi biliyor musun?" dudaklarım dudaklarına değiyordu.
"Asla kapanmaz dediğim, acısı dinmez dediğim yaralarıma şifa oldun sevgilim. Acıdan dökülen yaşlarım artık mutluluktan dökülüyor senin sevdan sayesinde," ellerim gözlerinde, kirpiklerinde, dudaklarında gezindi. Yaşlarla parlayan kahveleri mavilerimde yüzüyordu.
"Hani sen hep bana kurban oluyorsun ya," dediğimde dudakları kıvrıldı.
"Asıl ben sana kurban olayım Yusuf. Beni sevişine, gözünden sakınışına, baş tacı etmene, bana olan sadakatine, aşkına kurban olayım..."
* * *
Yorumlar