ADEN 80. BÖLÜM KAVUŞMALAR & AYRILIKLAR

 80. KAVUŞMALAR & AYRILIKLAR

TEMMUZ - AĞUSTOS 2023

Yusuf'un gelişinin ardından kendimi daha enerjik, daha huzurlu ve mutlu hissediyordum. Paçasından ayrılmıyorum demek şu anki halimi özetlerdi sanırım. Akşam yemek yedikten sonra aşağı inip arabasından kendisine temiz kıyafetler alıp geldi ve kısa bir duş aldıktan sonra tekrar yörüngeme girdi. Koltukta yine kucak kucağa oturup konuşurken Emir'in gelmesiyle kucağından yanına kaydım ama ellerimi üzerinden ayırmadım. Emir'le muhabbet ederken onlara atıştırmalık çıkarıp kahve yaptım.

"Tokyo'daki çetelere katılırsak şaşırmayın," dediğini duydum Emir'in. Hazırladıklarımı tepsiye dizip yanlarına gittim.

"Başınız derde girerse sakın bizi aramayın," dedim Yusuf'un yanına oturduğum esnada.

"Hain kardeş," dedi Emir. Umursamayıp kollarımı Yusuf'a sarıp başımı koluna yasladım.

"Öyle," dediğimde bana yüzünü ekşitti.

"Atakan'la Turgay da gelecek mi?" diye sordu Yusuf.

"Ohooo onlar çoktan gittiler. Japonya da buluşacağız," dedi Emir.

"Onlar kim?" diye sordum. İlk defa duyduğum isimlerdi.

"Doğu'nun yakın arkadaşları yavrum. Eğlenceli, iyi çocuklardır," dedi Yusuf.

"Anlaşılan Emir'in de artık yakın arkadaşları," dedim trip atar gibi. Aslında Doğu'yla ve onun çevresiyle takılmasından çok memnundum ama kim olduğumu hatırlatmamda sakınca yoktu bence.

"Yani öyle oldu, kafa çocuklar yaşlarda aynı." dedi Emir bana sırıtarak bakarken.

"İyi," dediğimde gülüştüler.

"Bir numaram sensin cennet bahçem," dedi Emir. Ona havadan öpücük atıp "benimde bir numaram sensin bebeğim," dedim.

Bir saat kadar daha oturduktan sonra Emir odasına geçti. Yusuf'u odaya yollayıp etrafı toparladıktan sonra kirli bulaşıkları da makineye atıp yatak odama geçtim. Yusuf terastaydı. Yanına gittiğimde elinde baç ucumda duran çerçevenin olduğunu gördüm. Üç evim, üç odam vardı ve hepsinde de baş ucumda aynı fotoğrafımız vardı.

"Canım," diyerek geldiğimi belli ettiğimde bana döndü. Çerçeveyi kenara bırakıp dizine peş peşe vurup "gel," dedi. Yanına gidip bacaklarının arasına girdim ve bacağına oturdum. Alnına düşen kısa tutamları parmaklarımla geriye doğru taradım.

"Sabah eve gidelim," dediğinde başımı salladım.

"Gidelim sevgilim, Sema ablalar çok mutlu olacak hele Yusuf Ali. Telefondan görüştüğünüzde de fark ediyorsundur ama şimdi canlı kanlı bir gör. O kadar büyüdü o kadar tatlı oldu ki," dedim. Elleri belimde gezindi, kolumu öpüp çenesini yasladı.

"Yarın inmez kucağımdan sonra seni görünce Adda da Adda," dediğinde güldüm.

"E olacak o kadar sevgilim," dediğimde çenemi ısırdı. Dişlerini çok bastırmadan boynuma kaydırıp yüzünü geldiğinden beri yaptığı gibi oraya gömdü. Kollarımı omzuna sarıp başına yanağımı yasladım.

"Nasıl geçti zaman değil mi?" dedim. Saçlarını sevip başına dudaklarımı yasladım.

"Sancılı günlerdi. Gözüm seni aradı, ellerim seni... O kadar ayın özlemini bir ayda çıkarmam lazım ama imkansız. Şu an bile özlüyorum seni," kollarını belime sarıp başını bu sefer omzuma yasladı.

"Belin incelmiş senin," dedi birden. Gülüp başımı geri çekip yüzüne bakmaya çalıştım.

"Ne incelmesi kütük gibi hâlâ," dediğimde ciddileşti. Ellerini belime yaslayıp kendince ölçümler yaptı.

"Benden daha mı iyi bileceksin incelmiş belin. Danstan mı acaba?" dedi ciddi ciddi. Benim bedenimi benden daha iyi tanıması da ne bileyim...

"Senin de pazular, göğüs, kalça maşallah olmuş sevgilim ben bir şey diyor muyum?" dediğimde güldü. Elleri belimden kalçalarıma indi.

"Hepsi senin gözün gönlün şenlensin diye yapıldı," dediğinde ona hadi oradan der gibi bakmaya çalıştım.

"Vallahi bak," dedi çenemi tutup sevdiği sırada.

"Vanlı spor arkadaşların nasıl?" dediğimde başını geriye atıp güldü.

"İyiler yengelerine çok selam söylediler," dedi.

"Aleyküm selam," dedim gülmemeye çalışarak. Çenesini omzuma dayarken burnunu ısırdım.

"Benim tango hocamın da sana selamı var, çok güzel dans ediyor muşum biliyor musun?" bedenimi tutuşu sıkılaşırken gözleri kısıldı. Yüzündeki o gülümse anında donuklaştı. Birden "pezevenk!" dediğinde gözlerim iri iri açıldı.

"Yusuf," dedim hem kızıp hem şaşırarak. Bana ters ters bakıp bacaklarımın altından kolunu geçirip beni kucakladı ve ayaklandı. Odaya giderken "çerçeve," dediğimde bana kısa bir bakış atıp odaya girdi. Beni yatağa attıktan sonra terasa geri çıktı. Bedenim birkaç kez hopladıktan sonra durdu. Dirseklerimin üzerinde yükselip Yusuf'u bekledim. Saniyeler sonra elinde çerçeve ve telefonuyla geldi. Çerçeveyi aynı yerine koyup telefonu da hemen önüne bıraktı. Yatağa dizleri üzerinde çıkıp üzerime geldi.

"Demek tango hocan?" dediğinde gülüp kendimi yatağa bıraktım.

"Hımmm," diye mırıldandım. Sol bacağımı tutup beni birden aşağı çekti. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp çenemi öptü. Bacağımda dolanan elleri belime çıktı.

"Ben sana ne dedim?" dedi dudaklarımın üzerinde konuşarak.

"Ne dedin sevgilim hatırlayamadım da," dediğimde dudağımı ısırdı. Sağ elini usulca tişörtümün içine sokup parmaklarını tenimde dolandırdı.

"Tango yok dedim. Hatta tango hocası olan o itle asla iletişim yok dedim," dediğinde dirseklerimizin üzerinde tekrar yükseldim.

"Sahi sen neden böyle dedin bana?" dediğimde burnumu sıkıp yanıma devrildi. Bu sefer ben onun üzerine çıkıp karnına oturdum.

"Söylesene Yusuf," dedim. Elleri yüzümü buldu. Parmakları uzayıp çenemin altına saklanan perçem uçlarımı sevdi.

"Çapkın herifin tekiymiş, birkaç vukuatı da olunca," dediğinde sırıttım. Eğilip dudaklarından sesli sesli öpüp boynuna sokuldum. İşaret parmağımı burnunda dudaklarında gezdirdim.

"Yusuf, ben sana aslında yalan söyledim," dediğimde bana döndü hemen.

"Bakma öyle hemen," kaşları çatıldı. Uzandığı yerden doğrulup oturdu. Ben de onunla doğrulup oturduğumda bana "ne yalanı?" dedi.

"Tango dersine falan girmedim, hatta dans veren hocayı bile hiç görmedim. O gece kafamda güzel olunca seni kızdırmak istedim," sesli nefesler alıp verdikten sonra yarım ağız güldü.

"Girmedin yani," dediğinde başımı salladım.

"Vallahi odanın önünden bile geçmedim sevgilim," dedim. Bana kızgın bakışlar atmaya başlayınca gözlerimi kırpıştırarak baktım ona.

"Aşkım benim, canım sevgilim kızdın mı bana?" dediğimde beni birden altına alıp gıdıklamaya başladı. Kahkahalarımın sesi Emir'e gitmesin diye bir elimle ağzımı kapatıp diğer elimle Yusuf'u engellemeye çalışıyordum.

"Yusuf," dedim nefes nefese. Gülmekten boğulacaktım neredeyse.

"Yusuf'muş üç kağıtçı seni," gıdıklamayı bırakıp inip kalkan göğsümü ve terleyen yanaklarımı öptü.

" Kandırdın birde beni demek ha, arsız seni!" sesi gayet keyifli çıkıyordu. Yanıma uzanıp beni kendisine çekip sıkı sıkı bastırdı kendine bedenimi.

"Kurban olduğum," dedikten sonra peş peşe alnımdan öptü.

Geç saatlere kadar konuşup gülüştük. Aylar sonra Yusuf'un kollarında, onun göğsünde, onun sesiyle uyuyakaldım. Sabah uyanana kadar Yusuf'lu rüyalar gördüm. Her rüyadan sonra uyanıp Yusuf yanımda mı diye kontrol ettim. Sabah Yusuf'un alarm sesiyle uyandığımda Yusuf yanımda değildi. Hızla yataktan kalktığımda banyomdan gelen su sesiyle rahat bir nefes verip kendimi tekrar yatağa bıraktım.

"Günaydın sevgilim," dedi Yusuf banyodan çıktığında. Gülümseyerek yanıma gelip yüzümün her yanına dudaklarını yasladı.

"Günaydın sevgilim, alarmdan önce uyanmışsın," dedim.

"Öyle güzellik, alışkanlık oldu," burnumu öpüp geri çekildi. Temiz kıyafetlerini bıraktığı pufun yanına gidip üstünü değiştirmeye başladı. Ben de kalkıp banyoya geçtim. Rutin işlerimi halledip odadan çıktım. Yusuf çoktan giyinmiş yatağı da toplamıştı.

"Bebeğim sen giyin ben de Emir'e gelecek mi sorayım?" dedi.

"Uyanmaz ki o," dediğimde "şansımı deneyeyim," diyerek odadan çıkıp karşı odaya geçti. Üzerime yazlık, cıvıl cıvıl bir elbise giyindim. Sarı kumaşın üzerine renk renk çiçekler işlenmişti. İnce askılıklarının ayarını ayarladıktan sonra saçlarımı tarayıp kabarıklığını alsın diye azıcık köpük sürdükten sonra mor bandanamı taktım. Perçemlerimi düzgünce yüzümde serbest bıraktıktan sonra makyaj yaptım.

"On beş dakikan var," diyen Yusuf'la başımı kapıya çevirdim. Emir esneye esneye odasından çıkıp koridordaki banyoya ilerledi. Yusuf yanıma geldiğinde gözleri üzerimde dolandıktan sonra ıslık tutturdu.

"Şanslı herifin tekiyim," dediğinde sırıttım. Yanıma gelip yüzümü avuçlarının arasına aldı. Çillerimi öpüp burnunu burnuma sürttü. Ellerimi boynuna sardım. Parmak uçlarımda yükselip dudağını öptüm.

"Sanırım topuklu giyinmem lazım, boyun uzamış senin bu yaştan sonra," dediğimde güldü.

"Pek mümkün değil ama sen öyle diyorsan," dedi.

"Çifte kumrular hazırım ben," diyen Emir'le geri çekildik. Sahiden de hazırdı.

"Beş dakika olmadı oğlum," dedi Yusuf arkasına dönüp Emir'e bakarken.

"Hızlıyım ben. Cilveleşmeniz bittiyse çıkalım açım," dediğinde kıkırdadım. Emir ve açlık agresifliği...

Yusufların evine geldiğimizde beni ayrı bir heyecan sardı. Yusuf'tan daha heyecanlı, kıpır kıpırdım. Kapının önünde geldiğimizde Emir, Yusuf'u eliyle itekleyip kapının yanındaki duvara yasladı.

"Görmesinler hemen seni enişte, sürpriz olsun!" dedi Emir.

"Evet, evet saklan sevgilim. Süpsüs yapalım," dediğimde Yusuf Ali'yi hatırlamış olacak ki sırıttı.

"Yapalım bakalım süpsüs," dedi o da sırıtarak. Emir zili çaldığında Bejna'nın" ben baktım," sesini işittim. Kapı açıldığında sabahın köründe bizi gördüğüne şaşırmış olacak ki bir an duraksadı.

"Günaydın kara kız," diyerek içeri girdi Emir. O direkt salona ilerlerken ben de kapıyı kapatmadan içer girdim.

"Günaydın Bejna," dedim enerjik sesimle.

"Günaydın, hoş geldin..." dediğinde yanağından makas alıp "hoş bulduk," dedim.

"Sefa abiler uyandı mı?" diye sordum. Hâlâ kapı ağzındaydık.

"Uyandılar çoktan. Bahçedeler kahvaltıyı hazırlıyorduk bizde," dediğinde sırıttım.

"Bejna sen masaya üç servis daha aç," dediğimde kaşları çatıldı.

"Aslan da mı gelecek?" dediğinde sesinin gerilerinde gizlenen heyecanlı tınıyı hemen kaptım. Sırıtmamak için dudaklarımı birbirine bastırıp başımı hayır anlamında salladım.

"Yok," dememle Yusuf'un yanımıza gelmesi aynı anda oldu. Bejna'nın yüzünde Yusuf'u görünce güller açtı. Sarıldıklarında "hoş geldin abi," dedi.

"Sessiz olun," dedim Sefa abiler duymasın diye. Sessizce birbirilerinden ayrıldılar. Yusuf, ayaküstü Bejna'nın halini hatırını sordu. Onlar konuşurken Bejna'nın Yusuf'a karşı daha açık, daha şeffaf olduğunu fark ettim. Sanırım en güvendiği insan Yusuf'tu.

"Bejna nerede kaldınız kızım?" diye bağırdığını işittik Sefa abinin.

"Haydi gidelim," dediğimde Yusuf bizi kollarının arasına aldı ve bahçeye ilerledi. Emir çoktan masaya oturmuş simitleri tırtıklarken Sefa abi ve Sema abla gazete okuyorlardı. Aynur teyzede oturmuş sanırım bizi bekliyordu.

"Biz geldik," diye gür sesimle bağırdığımda hepsinin bakışları bize döndü. Emir dışında herkes peş peşe ayaklandı. Bejna'yla Yusuf'tan sıyrılıp anne ve babasına yer açtık. Sefa abi önceliği Sema ablaya verip karısıyla oğlunun sarılışını gülen gözlerle izledi. Yusuf, Sefa abiye kolunu uzattığında Sefa abide aralarına katılıp oğluyla karısını sıkıca sardı.

"Şu hayatta bu aile kadar imrendiğim başka bir aile yok arkadaş," dediğini duydum Emir'in. Al benden de o kadardı.

"Ay bu koca adam olmuş Sefa mıncırarak sevemiyorum," dedi Sema abla. Herkes Yusuf'un yeni vücudunu fark ediyordu.

"E herhalde anne Yusuf Ali miyim ben?" dedi Yusuf gülerek. Annesinden, babasından gördüğü ilgiden fazlasıyla memnundu.

"Canım Sefa'm, canım Sema'm haydi kahvaltı edelim soğudu her şey," dedi Emir.

"Ye oğlum sen önünden mi alıyorlar?" dedi Sema abla.

"Olmaz birlikte yiyeceğiz," deyip omuz silkti Emir. Bejna içeri girip bize de tabak çatal getirdi.

Biz Bejna'yla masaya geçtiğimde Yusuf, Aynur teyzeyle de sarılıp selamlaştı. Herkes yerine geçtiğinde Yusuf, Emir'in ensesinden tutup ayağa kaldırdı.

"Geç bakayım karşı tarafa," dedi ve Emir'in sandalyesine, tam yanıma oturdu.

"Arkadaş bu da seviyor mu sevmiyor mu belli olmuyor bazen," diye söylenerek karşı tarafa geçti Emir.

"Seviyor seviyor da bu kedi gözü daha çok seviyor," dedi Sefa abi gülerek. Yusuf keyifle yanağımdan makas alıp Sefa abiye göz kırptı. Kahvaltımızı kahkahalarımızın arasında yaparken Sema abla sürekli Yusuf'un tabağına bir şeyler bırakıyordu.

"Sahi sen yarın gelmeyecek miydim oğlum?" diye sordu Sefa abi.

"İşlerim erken bitti. Orada sorunda olmayınca ben de bir gün önceden geleyim dedim," dedi Yusuf ağzı dolu doluyken.

"Önce sevgilisine koşmuş kocacığım," dedi Sema abla. Yusuf'un lokması boğazına kalmış olacak ki öksürmeye başladı.

"Hayır Aden benim canım, kızım ama ben de bir anneyim yani," dediğinde Yusuf'la göz göze geldik.

"Zaman tekerrür edermiş karıcığım. Zamanında ben de ilk sana gelirdim. Gerçi hâlâ ilk sana geliyorum," dedi Sefa abi aşkla.

"Annem," diye oturduğu yerden kalkıp Sema ablanın yanına gitti Yusuf. Annesinin omuzlarına kollarını dolayıp yanaklarını öptü. Sema abla bana gülerek göz kırpıp Yusuf'u öptü.

"Tamam yeter bu kadar. Geç otur yerine rahat bırak karımı," dedi Sefa abi.

"Sefa reisim sen de fenasın ha," dedi Emir gülerken.

Kahvaltının sonlarına telefonumu alıp peşinden ilerledim. Kameramı videoya ayarlayıp çekime başladım. Merdivenleri çıkarken Yusuf'la gülüşüyorduk. "Sen hemen görünme de azıcık seveyim çocuğu," dediğinde kıkırdadım.

"Ne alaka sevgilim?" dedim. Dönüp bana baktı.

"Adda aşkı kabarmasın seni görünce," gülüp başımı salladım. Yusuf odaya girdiğinde ben de kapının eşiğinde durup onları çekmeye başladım. Yusuf Ali beşiğinde oturmuş elleriyle oynayıp kendi kendine mırıldanıyordu. Yusuf beşiğe yaklaşıp korkuluklarına kollarını yasladı.

"Pişt," dediğinde Yusuf Ali bakışlarını minik ellerinden çekip sağını soluna baktı.

"Pişt, pişt," dedi Yusuf bir kez defa. Yusuf Ali başını yukarı kaldırdığında sonunda abisini gördü. Önce iri gözleri daha da irileşti sonra da çığlık atıp poposunun üzerinde zıpladı.

"Yuyuf, Yuyuf," deyip ellerini kucağına alması için Yusuf'a uzattı.

"Gel bakalım sıpa," diyerek kucakladı kardeşini Yusuf. Kucağında daha da küçülen bedeni göğsüne bastırdığında Yusuf Ali mahzunlaşıp ellerini abisinin boynuna sarmak istedi ama minik kolları birbirine yetişemedi.

"Abi süpsüs," Yusuf'la, Yusuf Ali'nin dediğine güldük. Onlar birbirleriyle hasret giderirken iç çekip onları izledim. İster istemez hayallere dalarken gözümün önünde sadece kucağında bir bebekle Yusuf beliriyordu. O hayallere gülümsedim, biliyordum ki Yusuf çok iyi bir baba olacaktı...

Akşama kadar evde bir aradaydık. Yusuf'un geldiği duyulunca Aslan, Doğu ve Güneş'te bize katıldı. Benim Yusuf'a olan yapışıklığım devam ediyordu elbette. Sema abla ortalarda yokken sadece Yusuf Ali'yle paylaşıyordum Yusuf'u.

"Yarın Baran geldiğinde hep birlikte bizde ya da sizde oluruz. Bu akşam dışarıda yiyelim bence?" Sema abla telefonda Zümrüt Hanım'la konuşuyordu.

"Tamam canım. Ben o işi Aslan'a paslıyorum. Akşam görüşürüz," telefonu kapattıktan sonra Aslan'a dönüp "Selim'in restoranına bu akşam için yer ayırtabilir misin?" diye sordu.

"Hallederim teyzem," dedikten sonra bana döndü Aslan.

"Filiz ablalar döndü mü mavişim ona göre kişi sayısı vereyim," dedi.

"Yarın sabah gelecek onlar," dediğimde başını sallayıp telefonunu alıp bahçeye çıktı.

Akşama kadar evde oyalandıktan sonra hep beraber restorana geçtik. Eğlenceli geçen akşamda bir ara Yusuf ve Güneş baş başa dışarı çıktılar. Yusuf her ne kadar bazı konularda Güneş'e karşı katı olsa da Güneş büyüdüğüne şahit olduğu, kardeş saydığı birisiydi ve onun iyiliğini en az tam boylar kadar çok düşünüyordu. Akşamın ardından hepimiz kendi evlerimize dağıldık. Annemler yarın geleceği için Bakırköy'deki eve geçtik.

Ertesi gün annemler geldi. Onlar biraz dinlendikten sonra hazırlanıp Uyguroğlu malikanesine geçtik. Yusuflar da çoktan gelmişti. Evin içinde yükselen sesler ve Fındık'la Barby'nin koşuşturmaları evin girişinden bile duyuluyordu. Salona girdiğimizde Baran'ı buldu gözlerim direkt. Kerem'le Güneş'in ortasında oturmuş onlarla ilgileniyordu.

"Baran," diye bağırıp salona inen iki basamağı atlayıp ona koşmaya başladım. O da hemen ayaklanıp iki büyük adım atıp beni kucakladı ve etrafında döndürdü.

"Hoş geldin," dedim durduğumuzda. Yanaklarından öpüp boynuna sarıldım. Özlem insanın sevgisini daha da pekiştiriyordu. Bunu daha önce Emir'le deneyimlemiştim. Şimdiyse Yusuf ve Baran'la tekrar anlamıştım.

"Hoş buldum mavişim," yanaklarımdan öpüp beni sinesine çekip sıkıca sarıldı.

"Bu kız ilk bana abi dedi ama bir bana böyle sarılmadı. Vay arkadaş," dediğini duydum Doğu'nun. Gülerek Baran'dan kopup Doğu'ya gittim ve ona da sıkıca sarıldım.

"Küçük boy kıskandın mı sen?" diye abartılı bir tonlamayla sordum.

"Kıskandım tabii, bana sarıl beni de öp," dediğinde gülüp yanaklarını öptüm.

"Bazen tam boylara üzülüyorum vallahi," dedi Emir keyifle. Göz göze geldiğimizde bana göz kırpıp öpücük attı.

Tüm gün eğlenceli zaman geçirdik. Baran ve Yusuf fazla ilgiden bir süre sonra sıkılınca anneannemle sohbet etmeye gittiler. Kerem ve Yusuf Ali köpekleriyle oynarlarken bizde köşelerimize çekilmiştik.

"Gün verdi mi?" diye sordu Sema abla anneme. Doğum hakkında konuşuyorduk.

"Eylül ortası gibi dedi ama bakalım," dedi annem heyecanla. Hamileliği ruhsal olarak sandığımız gibi kötü geçmemiş hatta beklediğimizden daha iyi ilerlemişti. Bundaki en büyük pay Haydar abinindi. Sabrı, sevgisi, anlayışı annemi daha da iyi yapmıştı. Bize hiç zorluk çıkarmamıştı. Sadece yedinci ayının sonunda da olsa hâlâ mide bulantıları ve aşırı yorgunluk yaşıyordu. Bu da sanırım yaşından ötürüydü.

"Sağlıklı doğsun da," dedi Zümrüt Hanım. Hep bir ağızdan amin dedik.

"Adı Barlas olacakmış, güzel isim vallahi Emir nokta atışı yapmış her zamanki gibi," dedi Sema abla.

"Öyle, hepimizin içine sindi. İsim babasının Emir olması ben ayrı mutlu etti," dedi annem. Gözüm annemin karnına dalarken yıllar sonrasında bir fotoğraf belirdi gözümün önünde. Gülmemi durduramazken hepsinin bakışları bana döndü.

"Ne oldu annem?" diye sordu annem. O da gülümsüyordu.

"Çocuğum olduğunda amcası ve dayısıyla arasında en fazla beş altı yaş farkı olacak... Gülesim geldi birden," dediğimde onlarda güldü. Kesinlikle komik olacaktı.

"Assos nasıldı?" dedi Zümrüt Hanım.

"Güzeldi vallahi. Sessiz sakindi de," dedi annem. Onlar konuşurken yanlarından kalkıp bahçeye çıktım. Yusuf'la Baran hâlâ anneannemin yanındaydılar. Yanlarına gidip sohbetlerine ortak oldum. Baran Kars'ta yaşadığı komik olayları anlatıyordu.

"Emir nerede?" diye kulağıma fısıldadı Yusuf.

"İçeride oturuyorlar," dediğimde başını salladı. Güneş'le aralarındaki olayı biliyordu. Yusuf bu konuda tamamen Emir'in yanında olsa da Güneş'i de İsviçre konusunda yüreklendirmişti. Sanırım o da Güneş'in uzaklaşmasını daha sağlıklı görüyordu.

Akşam yemeği için bahçeyi hazırladık. Hepimizin ayrı yerlere gitmeden önceki son yemeğimizdi. Yemekten sonra odama çıkıp buradaki bazı kıyafetlerimi toparladım. Yerde oturmuş elbiselerime göz atıyordum. Buradaki kıyafetlerim genellikle elbiseden oluştuğundan seçimlerimi daha kolay yaptım. Bikini ve mayo seçimlerimde zorlanınca Yusuf'a yanıma gelmesi için mesaj attım. Birkaç dakika sonra geldi.

"Yavrum ne oldu?" dedi yanıma geldiğinde.

"Valiz için bir şeyler ayırdımda bikini ve mayo alayım mı nasıl bir yere gideceğiz?" dediğimde güldü. Yanıma gelip yanaklarımı sıkıştırdı.

"Al güzelim, hafif şeyler al hatta, birde davet için bir elbise alsan yeter," dedi.

"Peki ne kadar kalacağız?" dediğimde benim gibi yere oturup rastgele bir çekmeceyi açtı. Açtığı çekmecede iç çamaşırlarım vardı.

"Az, iki hafta gezeceğiz sonra da başka bir yere geçeceğiz," dedi.

"İlk nereye gideceğiz?" dediğimde sırıttı. Geçen hafta bazı vize işlemleri olunca Balkanlar'a gideceğimizi öğrenmiştim ama ilk hangi ülkeye gideceğimizi söylemiyordu.

"Bilmem," dedi ve çekmeceden birkaç tane takım çıkardı.

"Bunları mutlaka al," ayağa kalkıp burnumu öptü.

"Aşağıya iniyorum. Sen de toparlan gel güzelliğim," dedi ve odadan çıktı.

Kıyafetlerden sonra birkaç topuklu sandaletlerimi de alıp makyaj ve bakım ürünlerimden de birkaç parça aldım. Küçük valizle aşağı inip valizi dış kapının yanına bırakıp içeri geçtim.

"Hayır canım, Ağustos'un son haftası bir arada olalım bence," dedi Baran sonra Yusuf'a bakıp göz kırptı.

"Güneş'im de o zamana alır izinlerini mis gibi işte. Barlas Bey de doğmadan hallederiz," dedi bu sefer Baran.

"Neyi hallederiz?" diyerek içeriye girdim.

"Tatil canım. Baran biz gitmeden tüm sülale birlikte olalım diyorlar," dedi Zümrüt Hanım.

"Mantıklı, babaannemlerde gelirler güzelce zaman geçiririz." dedi Yusuf'ta.

"Madem öyle İzmir de olalım o zaman. Babamlar ne zamandır davet ediyorlar hepimizi," dedi Sema abla.

"Nevzat dedem candır vallahi koşarak giderim ben," dedi Doğu. Gözlerim Baran ve Yusuf arasında dönüp durdu. Bir şeyler karıştırıyorlardı ya neyse! Güneş'in yanına gidip oturdum. Konuşmalara devam ederlerken kim ne zaman gidiyor belli de olmuş oldu. Güneş iki gün sonra, Doğu ve Emir de Güneş'ten hemen bir gün sonra gideceklerdi. Bizde Pazar akşamı gidecektik. Baran da aynı gün sabah yola çıkacaktı.

Herkes gidene kadar hep birlikte vakit geçirdik. Güneş ve Aslan'ı yolcu ettiğimiz gün biraz fazla duygusallaştık. Emir'le vedalaşmaları biraz uzun sürmüş son saniyelere kadar vakti değerlendirmişlerdi. Ertesi gün Emir ve Doğu'yu yolcu ettik. Onlar oldukça heyecanlıydılar. Pazar günü geldiğinde önce Baran'ı yolcu ettik. Bizim uçuş saatimize kadar havalimanın yakınlarında dolaştık. Uçuş saatimiz yaklaştığında havalimanına geri döndük. Sırayla annemleri arayıp ekstra vedalaştıktan sonra telefonu sonunda kapattım.

"Yarabbi şükür," dedi Yusuf.

"Ne yapayım kapatamadım bir türlü," dedim.

"Tatilde yok telefon. Bir saat vereceğim sadece," dediğinde "he he," deyip geçiştirdim.

"Sen telefonu geç, Belgrad mı Mostar mı?" dedim uçuş ekranına bakarken.

"Mostar yavrum," dedi gözlerini devirerek.

Uçuş yaklaşık iki saat sürdü. Mostar'a indiğimizde direkt otele gittik. Sıcaktan ölmek üzere olabilirdim. Aşırı sıcaktı. Otele yerleştikten sonra akşam yemeği için dışarı çıktık. Neretva nehrinin kıyısında bir restorana geldik. şemsiyeli açık alana oturduğumuzda yüzüme esen rüzgarla rahat bir nefes verdim. Oturduğumuz yer Mostar Köprüsü'ne bakıyordu.

"Yavrum bira?" Yusuf'a döndüm.

"Olur sevgilim," dediğimde sipariş vermeye devam etti.

Yemeğimiz geldiğinde burada neler yapacağımızı konuştuk. Önce tarihi yerleri gezecektik. Üç gün sonra bir düğüne davetli olduğumuzu da şu an da öğreniyordum tabii. "Yarın kahvaltıya davetliyiz," dediğinde çatalımı bıçağımı bıraktım.

"Aşkım ne gerek vardı şimdi söylemene yarın masaya oturduğumda söylerdin," dediğimde sırıttı.

"Yok o kadarı da ayıp olurdu yavrum," dedi gülerek.

"Yok canım ne ayıbı," birasını yudumladıktan sonra arkasına yaslanıp sol dirseğini sandalyenin kolçağına yasladı.

"Kızdın mı sen?" dedi.

"Sence?" dediğimde sırıttı.

"Tatlı söyleyeyim mi sana?" dediğinde ayağımı bacağına geçirdim.

"Gülme Yusuf," dedim ama oralı olmadı. Gülerek garsonu çağırıp tatlı siparişi verdi.

Restorandan kalktığımızda biraz etrafı dolaştık. Mostar Köprüsü'ne geldiğimizde tam ortasında durup nehre baktık. Yusuf'un göğsüne sırtımı yaslayıp karnıma doladığı ellerinin üzerine ellerimi yasladım. Çenesini omzuma yanağını da yanağıma yasladı.

"Hikayesini biliyor musun?" diye sordu.

"Tarihi hikayesi mi yoksa diğeri mi?" dedim ben de.

"Diğeri," dedi kulağıma fısıldayarak. Kolları arasında dönüp ellerimi boynuna sardım. Birbirimize gülümseyerek bakıyorduk.

"Efsaneye göre; bu tarafında yaşayan genç delikanlı," dedi başıyla köprünün doğu tarafını işaret etti. Savaş dönemlerinde batısında Hırvatlar, doğusunda Boşnaklar yaşarken şimdi iki ırk birbirileriyle iç içe yaşıyorlardı ama çoğunluk Boşnaklardı.

"Köprünün diğer tarafında yaşayan bir Hırvat güzele vurulmuş. Ancak kız o kadar güzel o kadar güzelmiş ki memlekette yaşayan her genç vurgunmuş bu kıza," dediğinde burun kıvırdım.

"Yok deve," dediğimde güldü.

"Ben arkadaşımın yalancısıyım," dedi o da gülerek.

"Genç her gece usanmadan bu köprüyü arşınlamış, kızın yaşadığı sokaklarda dolanıp durmuş günler boyu ama kız bir türlü ona deli divane aşık olan genci görmemiş. Öyle böyle günler geçip gitmiş. Günün birinde Mostar da bir düğün olmuş. Düğünde damat gelini köprünün diğer ucundan almak için birkaç kez turlamış. O sırada tabii düğün alayı köprüde. Kız tarafı olan güzeller güzeli kızda, damat tarafı olan aşkından deliren genç adamda köprüdeymiş," kıkırdamamla sustu.

"Ne olmuş kız köprüde mi görmüş çocuğu?" dediğimde başını salladı.

"Çocuk bakmış kız burada, demiş artık böyle devam etmez. Çıkmış köprünün tepesine, kıza aşkını haykırıp kendini nehre bırakmış. Sonrasında kavuştular mı kavuşmadılar mı bilinmez ama artık Mostar'ın delikanlıları sevdiklerine aşklarını bu köprüden atlayarak haykırır olmuşlar," iç çekip başımı nehre çevirdim. Gecenin karanlığında kapkaranlık görünüyordu. Başımı Yusuf'a geri çevirip yanağından öptüm.

"Ne diyelim Allah'tan Boşnak değiliz," dediğimde güldü.

"Niye köprüden sadece Boşnak erkekleri mi atlayabilir?" dediğinde duraksadım. Bana oldukça ciddi bakınca telaşlandım.

"Saçmalama Yusuf çok tehlikeli," dediğimde düşünüyormuş gibi yapıp başını salladı.

"Haklısın galiba. Dalaksız, tek böbrekle yaşayan bir adam için tehlikeli olabilir," dediğinde gülmekle ağlamak arasında gidip geldim. Ellerim belinin sağına doğru kayıp kumaşın altında bile olsa ezbere bildiği derin dikiş izlerinin üzerinde gezindi.

"Peki senin bu arkadaş atlayacak mı?" dediğimde gecenin karanlığını yaracak bir kahkaha attı.

"Ne?" dediğimde gülmesi sonlanmasa da biraz duruldu.

"Adis yüzme bilmiyor yavrum. Beyefendinin aquafobisi vardı en son," dediğinde ben de kendimi tutamadan güldüm.

"Maryam belki zorla öğrettirmiştir bilmiyorum bayağıdır yüz yüze görüşemedik," hâlâ gülmeye devam ediyordu.

"Merak ettim bu ikiliyi," dediğimde daha da çok güldü.

"Eğlenceliler. Sürekli didişip dururlar, ara ara ikisi de peş peşe arayıp birbirilerini bana şikayet ederler," dedi.

"Neden sana şikayet ediyorlar?" dedim.

"Ben tanıştırdım," dediğimde güldüm.

"Bak bak bak işte bizde tam olarak tencere kapağız," burnumu ısırıp beni göğsüne çekti. Sıkıca sarıldım beline. Köprüde biraz daha durduktan sonra otele yürüdük. Yusuf duşa girince ben de valizlerden kıyafetleri çıkarmaya başladım. Düğünde giyeceğim elbisemi asıp ayakkabı ve çantamı da ayrı bir yere koydum. Çok kalmayacağımızdan tüm eşyaları çıkarmak istemiyordum. Yusuf'un valizini açtığımda en üstte duran takım elbise kılıfını alıp astım. Duştan sonra giyinmesi için temiz kıyafetler çıkaracağım sırada gözüme takı kutuları takıldı. Büyük kutuyu alıp açtığımda çok şık bir gümüş setle karşılaştım. Pırlantalarla kaplı kolye, küpe ve bileklik setiydi. Diğer kutuyu alıp açtığımda Yusuf'un da kullandığı malum markanın son modellerinden bir saat çıktı karşıma. Anlaşılan düğün hediyesiydi. Kutuları da çıkarıp yatağa bıraktım. Belki kasaya falan koymak isterdi. Valizi kapatacağım sırada küçük bir kutu daha gördüm. Tam uzanıp alacakken Yusuf banyodan çıktı.

"Sıhhatler olsun sevgilim," dediğimde saçlarını kurulamaya ara verip bana baktı. Gözleri önce gözlerime sonra da ellerime kaydı.

"Sağ ol, yavrum." dedi ve hızlı adımlarla yanıma gelip kutuyu elimden aldı.

"A aa, ne oluyor?" dediğimde suratıma boş boş baktı bir süre.

"Su, soğumadan duşa gir yavrum buraları ben hallederim," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Acelesi yok girerim," dediğimde yatağa ilerleyip diğer takı kutularını da aldı.

"Kasaya koy istersen. Ne olur ne olmaz," dediğimde başını salladı.

"O küçükte ne var?" diye sorunca ensesini kaşıdı.

"Altın, altın..." dedi.

"Bakayım," deyip elini uzattığında dolaba ilerleyip kasanın olduğu kısmı açtı.

"Altın işte yavrum! Bakıp ne yapacaksın?" dedi ve kutuları kasaya koyup şifreledi.

"Sen bir işler çeviriyorsun ya neyse. Çıkar kokusu..." dedim ve bornoz takımımı ve bakım ürünlerimi alıp banyoya girdim.

Makyajımı temizleyip uzun bir duşa girdim. Çıktığımda Yusuf uyumamıştı. Elimdeki bakım ürünlerimin olduğu çantadan tarağımı çıkarıp yanına gittim. Ona sırtım dönük şekilde oturup tarağı uzattım. Uzandığı yerde oturup tarağı aldı. Saçımdaki havluyu yavaşça çekip önce havluyla saçlarımı olabildiğince kuruladı. Sonra havluyu omzuma sarıp uzun saçlarımı taramaya başladı. Uçlarından başlayıp köklere doğru çıkıp dolanan saçlarımı açtı. Sonra da sevdiğimi bildiğinden uzun uzun taradı saçlarımı. Tararken de şarkı mırıldanıyordu.

"Buradan sonra nereye gideceğiz?" diye sordum. Esneyince elimle ağzımı kapatıp yanağımı kaşıdım.

"Hırvatistan'a geçeceğiz yavrum oradan kıyı boyunca gezip Yunanistan yapacağız," dedi. Tekrar esneyip kafamı arkaya doğru attım. Çenesini alnıma sürtüp öptü. Sakalları üç günde uzamıştı.

"Yunanistan son durak mı?" diye sordum bu sefer.

"Yurt dışı için evet. Sonrası İzmir," dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. Burnumu sıkıp başımı kaldırdı. Havluyla son kez saçlarımın nemini alıp yataktan kalktı. Saç kurutma makinesini alıp tekrar yanıma geldi. Saçlarımı kurutup tekrar taradı.

"Öreyim mi?" diye sorduğunda "yok sevgilim," dedim.

"O zaman miskin hanımı uyutma zamanı," dedi. Tarağı, havluyu ve kurutma makinesini banyoya götürüp geri geldi. Yatağa yatıp beni koynuna çekti. Göğsüne sarılıp omzunu öptüm. Saçlarımda parmaklarımı gezdirip uyuyana kadar alnıma buseler kondurdu.

Sabah uyandığımda Yusuf yatakta değil cam kenarında karşılıklı duran koltuklarından birinde oturmuş telefonla uğraşıyordu. Gerinip yüzümü ovalayarak oturdum. Yusuf beni fark edip telefonunu kapatıp bana döndü.

"Günaydın güzelliğim," dedi. Yanıma gelip çenemi tuttu ve başımdan öptü.

"Günaydın sevgilim, erkencisin?" dedim. Kendimi tekrar yatağa bırakıp onun yastığına sarıldım.

"Alışkanlık yavrum. Sporda yapınca böyle oluyor," dediğinde güldüm.

"Van'ın havasındandır o havasından," gülüp yanaklarımı öptü.

"Sen de erkenden uyananlardansın yavrum bana neden sataşıyorsun anlamadım?" dediğinde ona dil çıkarıp arkamı döndüm. Kalçama vurup üzerime eğildi. Yanağımı, omzumu, boynumu durmadan öptü.

"Kalk haydi, bir saate çıkmamız lazım," dedi.

Bir saat sonra restorandaydık. Biz daha erken gelince Yusuf önden kahvaltı siparişini verdi. Ben telefonda yoğun bir mesajlaşma trafiğindeyken telefonu elimden çekip aldı.

"Sanki aylardır onlarla ayrısın yavrum. Aşk olsun," dedi. Oturdum yerden kalkıp yanına gittim. Ellerimi omzuna dolayıp yanaklarından öptüm.

"Özür dilerim sevgilim haklısın," deyip tekrar öptüm yanaklarını.

"Benimle ilgilen sadece," dediğinde kıkırdadım.

"Tamam," onu biraz daha sevip öptükten sonra yerime geçip oturdum. Bir on dakika kadar sohbet ettikten sonra Yusuf'un arkadaşları Adis ve Maryam geldi.

Adis, ben gerçek bir Boşnak'ım dercesine uzun boylu ve yapılıydı. Kumral bir adamdı. Maryam da uzun boylu, sarışın ve çok güzel bir kadındı. Onları karşılamak için ayaklandığımızda üçünün yanında kendimi cüce gibi hissettim.

"Dostum, sonunda!" diye neşeyle Yusuf'a sarıldı Adis. Maryam da yanıma gelip benimle selamlaşıp kendisini tanıttı. Çok sıcak kanlı olduğunu ilk saniyeden belli edince ben de çekinmedim. Adis'le de tanıştıktan sonra masaya geçtik.

Kahvaltı yapmaktan çok konuşuyorduk. Okul yıllarından, arkadaşlıklarından bahsediyor arada Aslan ve Baran hakkında da güzel anıları anlatıyorlardı. İkisi de avukattı. Üniversite için Türkiye'ye gelen Maryam burada Adis'le Yusuf sayesinde tanımıştı. Okul bittikten sonra da Adis, Maryam'la buraya geri gelmişti ancak ailesi Türkiye de yaşıyordu. Bir ara Halide'yi andıklarında durulduk. Maryam okul zamanlarında çok yakın olduklarından bahsetti. Halide sürekli üstten ders alan birisi olduğu için kendi döneminden değil üst dönemlerden arkadaşlar edinmişti. Yusuf kötü olduğumu fark etmiş olacak ki konuyu hemen düğüne getirdi. Lafın düğüne gelmesiyle de Adis ve Maryam atışmaya başladı. Mesele Adis'in köprüden atlamamasıydı. Maryam hoşnutsuzluğunu dile getirdikçe Adis bozuluyordu.

"Balayında da denizde olacağız ne yapacak bu adam orada Allah aşkına sen bir şey de Yusuf?" dedi Maryam.

"Deniz olmayan bir tatil planlayın sizde," dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Evet, ben de dedim aynısını. Bir ay boyunca aynı yerde monotonlaşmış bir şekilde tatil yapacağımıza ülke ülke gezelim diyorum yok diyor," dedi Adis.

"Uçaktan hoşlanmadığımı biliyorsun," dedi Maryam karşı atakla.

"Arabayla yaparız bizde, Avrupa'nın ortasındayız sonuçta değil mi?" Maryam oflayıp kahve fincanını alıp onunla uğraşmaya başladı. Sinirini yansıtmamaya çalışıyordu sanırım.

"O kadar dedim sana Adis korkularının üzerine git diye. Sen yüzme kurslarına bile gitmedin," dedi kendini tutamadan.

"Yavrum neden en başa dönüyoruz biz. Kaç kere denedim. Sen de uzağımda değil yamacımdaydın olmuyor yapamıyorum," dedi Adis. Ilımlı olmaya çalışsa da sesi kırgın çıkıyordu.

"Korkularının üzerine gitmek sanıldığı kadar basit bir şey değildir," dedim birden. Hepsinin gözleri bana dönünce sesli konuştuğumun farkına vardım. Maryam'ın bozulan yüzünü görünce açıklama gereksinimi duydum.

"Karışmak istemedim kusura bakmayın. Şimdiden mesleki deformasyon oluştu demek ki," dedim.

"Yok bence tam olarak nokta atışı yaptın sevgilim," dedi Yusuf bana destek çıkarak.

"Bence de," dedi Adis ona destek çıkan yeni birini daha bulmanın sevinciyle.

"Ne kadar zor olabilir ki Aden, kendini öldür demiyorum ki şuradan atlayacaktı alt tarafı," dedi Maryam.

"Fobiler sanıldığının aksine abartılı bir korku değil! Tehlikeli bir kaygı problemidir ve evet sen ona her yüz, atla dediğinde Adis ölüm endişesi yaşıyor olabilir," dediğimde ilk ses Adis'ten yükseldi.

"Rabbim beni anlayan birisi sonunda," dedi şükredercesine. Maryam endişeyle bedenini bana döndürüp "nasıl yani?" diye sordu.

"Fobilerimizi tetikleyen şey onlarla sürekli karşı karşıya kalmaktır. Sen Adis'e her seferinde su, deniz, yüzme, köprü dedikçe onun fobisini tetikliyorsun," dediğimde üzgün gözlerle Adis'e baktı.

"Mantalitesi zayıf olan insanlarda bu baskın tetiklemeler panik ataklara, kalp ritim düzensizliğine, kalp krizi ve bazen pıhtı atması sonucunda beyin kanamalarına bile yol açar," dediğimde yeşil gözleri iri iri açıldı.

"Ay Allah korusun," dediğinde Adis'e bakıp göz kırptım. Biraz abartmış olabilirdim ama sonuçta bunlar yaşanan şeylerdi.

"Haydi yüzme öğrendi diyelim. Köprünün yüksekliğine baksana Allah aşkına," dediğimde hepsi dönüp köprüye baktı.

"Ne kadar da yüksek... Deneyimsiz hatta bence lisansı olmayan hiç kimsenin atlamaması lazım. Daha önce hiç bir deneyimi olmayan bir insanın buradan atlaması çok riskli. En ufak bir hata kalıcı uzuv kaybı, felç hatta Allah korusun yine ölümle sonuçlanabilir," dedikten sonra çayımı yudumladım.

"Yani damatsız bir düğün mü damatlı bir balayı mı?" diye sorduğumda Yusuf sırıtarak bana baktı. Ona da göz kırpıp Adis ve Maryam'a baktım. Sanırım sorun çözülmüştü.

Kahvaltıdan sonra ayrılmadık. Adis ve Maryam'ın rehberliğinde Mostar'ı gezip tarihi yerlere gittik. Neretva köprüsünde küçük motorla gezinti yaptık. O gezintide dahi Adis soğuk terler atmıştı. Akşam yemeğini de birlikte yedik. Yemek sırasında Maryam balayı planlarını tekrar gözden geçirmek istediğini söyleyince Adis'in keyfi daha da yerine geldi.

Otele geçtiğimizde duş alıp biraz dinlendikten sonra Yusuf kahve almaya indi. Ben de balkona çıkıp Güneş'le telefonda konuşuyordum. Aslan onunla iki gün kaldıktan sonra geri dönmüştü. Eve yerleşmiş, okul kaydını resmileştirmişti. Klinikteki ilk randevusuna da Aslan'la gitmişti. Gün aşırı hepimiz birbirimizle konuştuğumuzdan çok yalnızlık çekmiyordu.

"Senden önce o aradı ama çok konuşamadık. Telefonu çekmiyordu," Emir'le de görüşmeye devam ediyorlardı. Normal iki arkadaş gibi görüştüklerini söylüyordu.

"Ben de sabah konuştum. Dağ yürüyüşü falan demişti artık nasıl bir maceraya atıldıysalar," dediğimde güldü.

"Gerçek Doğu Uyguroğlu ile tanışma zamanı gelmiş Emir'in," dediğinde güldüm.

"Birbirlerine ayak uyduracaklarına eminim," dedim.

Konuşmanın sonuna doğru Yusuf geldi. O da Güneş'le biraz konuştuktan sonra vedalaşıp kapattık. Kahvemizi içerken bir yandan da manzarayım izliyorduk. Burada geceleri gökyüzü daha karanlıktı. Başımı Yusuf'un omzuna yasladım. Kolu hemen belimi sardı. Bir süre Adis ve Maryam hakkında konuşup güldük.

"Aslan, Ahsen anneanneyle Artvin'e gitmiş," dediğinde başımı hızlıca omzundan kaldırdım.

"Artvin hâlâ haritada mevcut mu?" diye sorduğumda gür bir kahkaha attı.

"Mevcut mevcut, inceden ayarı çektim ben babaannemlere merak etme. Kerem'i, Bejna'yı ve Yusuf Ali'yi de almış yanına. Çocukların yanında savaşmayın dedim," dediğinde kıkırdadım.

"Sema ablalar?" diye sordum. Yusuf Ali'yi normalde yanlarından ayırmazlardı.

"Sizinkilerle birlikte Assos'taki yazlıklara geçmişler. Diğer hafta Filiz ablalarda katılacakmış," dedi.

"Bora Bora, İbiza falan demişti ann..." birden sustum. Dilimi ısırıp yutkundum.

"Yavrum," deyip çenemden tuttu Yusuf.

"Böyle oluyor işte, bir türlü devamını getiremiyorum..." usulca dudaklarımdan öpüp başparmağıyla gözaltlarımı sevdi.

"Bir gün olacak ama biliyorsun değil mi güzelim? Bir gün bu gül goncalar anne diyecek. Umarım çok mutlu olduğunuz, gülmekten gözlerinizin yaşardığı bir günde anne dersin," dedi.

"İnşallah sevgilim. Artık gerçekten demek istiyorum o bunu hakkediyor," dudaklarımı tekrar öpüp beni ensemden tutup göğsüne çekti. Başımın üzerini, alnımı öptükten sonra beni kucağına aldı.

"Senden sonra o kadar çok şey değişti ki hayatımızda. Abilerin, Güneş, Kerem senin sayende anne ve babalarıyla gerçek bir ilişki kurabildiler. Eskiden gösteremedikleri sevgilerini, bağlılıklarını gösterdiler. Anneni sen kendine getirdin Aden. Babanı da sen toparladın. Onların hayatlarına bir peri asasıyla dokunup her şeyi düzelttin. Anneanneni bile o çalı dikenlerinden sen arındırdın. Anneni anne yapan, babanı da baban yapan sen oldun aslında. Senin sayende açıldı gözleri. Kendileriyle, yaptıkları yanlışlarla yüzleştiler," saçlarımı sevip alnımı öptü.

"Onlar sana anne baba olmuş yavrum. Dört gözle senin anne ve baba demeni bekliyorlar. Bunu neredeyse bir yıl önce de konuştuk... Geç kalmanı, bunun pişmanlığını yaşamanı istemiyorum..." ellerimi beline sarıp çenemi göğsüne yaslayıp gözlerine baktım.

"Mavişler doldu yine," eğilip gözlerimi öptü. Yüzümü sevdi ses etmedim. Ben kucağında uyuya kalana kadar başka başka şeyler anlatıp tenimi sevdi...

Düğün günü erkenden uyandık. Düğün akşam başlayacaktı ancak öncesinde kız alma ve köprüden geçme gibi bazı adetler yerine getirilecekti. Öğleden sonra ikiye kadar vakit geçirdikten sonra hazırlanıp otelden ayrıldık. Uzun, geniş kumaşlı lila rengi bir elbise giyinmiştim. Üzerinde çeşit çeşit çiçek motifleri vardı. Saçlarımı iri dalgalar yapıp serbest bıraktım. Makyajım ise her zamanki gibi yok denecek azdı. Yusuf siyah kot pantolonunu ve beyaz, salaş gömleğini giyinmiş kollarını dirseğine kadar katlamıştı. Ben kısa topuklu, beyaz bağcıklı sandaletlerimi o ise Convers ayakkabılarını giyinmişti.

Düğün alayına katıldığımızda oldukça coşkulu, eğlenceli bir ortamda buldum kendimi. Düğünde bir o kadar eğlenceliydi. Müzikler hiç susmamış, dans alanı hiç boş olmamıştı. Maryam ve Adis neredeyse hiç oturmadan davetlilerle ilgilenmiş ve düğünlerinin tadını çıkarmışlardı. Maryam bugüne kadar gördüğüm en sade ama en güzel gelindi. Dümdüz ipek gelinliği uçuş uçuştu ve sadece ince askılarında parlak inciler diziliydi. Başında renk renk çiçeklerden yapılmış bir taç ve ona bağlı kısa duvağı vardı. İlk dans edilmiş, pasta kesilmişti. Maryam ve Adis koca kır alanındaki tüm masaları dolaşıp hem davetlilerle selamlaşıyor hem de düğün hediyelerini alıyorlardı. Bizim olduğumuz masaya geldiklerinde ikisine de sarıldık. Yusuf ikimiz adına hediyeleri verirken altın olduğunu söylediği kutuyu vermediğini fark ettim. Bunu ona söyleyecekken yanımıza gelen Yusuf'un ve Adis'in eski bir arkadaşıyla susmak durumunda kaldım. Sonrasında da düğünün eğlencesinde unuttum.

Gecenin ilk saatlerine kadar süren eğlencenin bitiminde Maryam çiçeğini atmak için yerini almıştı. Evlenmek isteyen bekar kızlar ve bazı erkekler Maryam'ın arkasına geçtiğinde Yusuf bana neden geçmiyorsun der gibi baktı.

"Benim o çiçeğin kehanetine ihtiyacım yok sevgilim," dediğimde gülüp dudaklarımdan kısacık bir buse çaldı. Birbirimize sarmaş dolaş bir halde Maryam'ın çiçeği atmasını bekliyorduk. Herkes çığlık bağırışla Maryam'a atmasını söyleyince Maryam daha fazla bekletmeden birkaç kez atıyormuş gibi yapıp çiçeği fırlattı. Çiçek kimsenin eline bile değmeden direkt benim ve Yusuf'un ayaklarının dibine düşünce ben çiçeğe bakakaldım. Yusuf ise kocaman, tüm alanda yankılanacak kadar gür bir kahkaha patlattı. Gülmesi bitince yere eğilip çiçeği aldı ve bana verdi.

"Demek ki neymiş sevgilim bazı kehanetler gerçekmiş..."

Düğünden sonraki gün Yusuf beni erkenden uyandırdı. Gözlerinde ayrı bir parıltı, sesinde farklı bir neşe vardı. Onun bu hali bana da bulaştı. Hiç zorluk çıkarmadan yataktan kalkıp ona ayak uydurdum. Gecenin izlerini temizlemek için beni duşa sokup önce beni sonra kendisini yıkadı. Kendinden önce benimle ilgilendi. Önce saçlarımı kuruttu, istediğim şekilde topladı. Sonra da tüm bedenimi güneş kremiyle kremledi. Kıyafetimi kendisi seçti. Beyaz, şile bezinden olan kısa elbisemi ve beyaz, iplikleri renkli olan spor ayakkabılarımı giyinmemi istedi. Kalpli altın kolyemi ve bilekliğimle saatimi de taktığımda hazırdım.

Yusuf salaş gömleklerinden bej renginde olanı ve haki, kargo cepli kot şortunu giyindi. Ondan önce hazırlandığımdan keyifle onun hazırlanmasını izledim. Uzayan saçlarını özenle şekillendirip parfümünü sıktı. Hazır olduğunda aynadan göz göze geldik. Gülümseyerek bana dönüp iki adımda dibimde bitti. Eğilip dudaklarımdan öptükten sonra beni yataktan kaldırdı. Hasır örgü çantamı alıp odadan çıktık. Asansöre gittiğimizde Yusuf duraksadı.

"Tüh telefonumu unuttum. Sen in sevgilim ben alıp geliyorum. Lobi de bekle," dedi ve odaya geri döndü. Lobiye inip onu beklemeye başladım. Beş dakika kadar sonra Yusuf geldiğinde kendimizi tekrardan Mostar sokaklarına attık. Nu sefer daha çok batı kanadını dolaştık. Dondurma yedik, birkaç küçük çaplı mağazalarda dolandık. Yerel pazara denk geldiğimizdeyse Yusuf'u sürükleyerek pazara soktum. Her şeyin tamamen el işçiliği olduğu bir tezgaha denk geldiğimizde neredeyse bir saatimizi orada geçirdik. Çantalar, elbiseler, takılar... Hemen hemen herkese bir şeyler aldığımızda gözüme takılan kolyeyle takı standına tekrar döndüm. Kolyeyi elime alıp inceledim.

"Emir bunu çok sevecek," dedikten sonra bunu da diğer aldıklarımıza ekledim. Ücretini ödedikten sonra pazardan çıktık. Acıkınca yöresel yemeklerin olduğu bir restoranda yemek yedik. Oradan da ayrıldığımızda otele dönme kararı verdik. Otelin sokağına geldiğimizde Yusuf girmek yerine Mostar Köprüsü'ne doğru yürümeye devam etti.

"Sevgilim otele girmeyecek miydik?" dediğimde bana omzunun üstünden bakıp güldü. O önde ben hemen arkasında el ele yürüyorduk. Dışarıdan Yusuf'un beni çekiştirdiğini bile düşünenler olabilirdi.

"Son bir işimiz kaldı güzelliğim," dedi.

Köprüye geldiğimizde ilk akşam durduğumuz yerde durduk yine. Bu sefer yüz yüzeydik. Gülüp ensesini ovaladı. Dudakları sürekli açılıp kapanıyor ama bir türlü konuşmuyordu. Ellerimi sıkıca tutup öptükten sonra alnını alnıma yasladı.

"Yusuf," dediğimde sanki son nefesini alır gibi soluklandı. Derin, titrek bir nefesti.

"Yusuf'un canı, Yusuf'un göz bebeği," sol elini yanağıma yaslayıp gülümsedi. Burnunu burnuma çarpıp yanağıma yasladı ve tenimi kokladı.

"Sen bana hayatımın en güzel armağanısın. En anlamlı hislerimin sahibi, en özel duygularımın benliği sensin..." burnunu tekrar burnuma sürtüp dudaklarını sus çizgime bastırdı.

"Yusuf'un canı, sevdası, en kıymetlisi, en özelisin..." dedi dudaklarıma fısıldayarak. Kulaklarımdan önce kalbim işitti sesini.

"Bir otobanın ortasında denk düştüm seninle, sonra bir hastane koridorunda. Sonra da hiç ummadığım bir evde gördüm. Her görüşümde tekrardan sevdalandım sana. Elin elime değdiğinde, kokun ciğerlerime sindiğinde, sesin zihnime kazındığında bana hoş geldiğini anladım," titrek, hırıltılı nefesler alıp verdik aynı anda. Çenem çoktan titremeye başlamıştı.

"Sana sevdalanmak, sana aşık olmak seni sevmek o kadar güzel o kadar değerli ki sevgilim. Benim gönlüme, alnıma yazıldığın için her Allah'ın günü şükrediyorum..." kirpik uçlarımdan süzülen yaşlarımı silip hep yaptığı gibi gözlerimden öptü.

"Yaradan'ın şanslı kuluyum ki bu kalpte bana atıyor," dedikten sonra avucunu kalbime yasladı. Hızlı kalp atışlarımızı şimdi ikimizde hissediyorduk. Sessizce izledik birbirimizi. Yaşlarla parlayan gözlerinde parmaklarımı gezdirdim. Yüzünün her zerresini parmak uçlarımla tekrar tekrar hafızama kazıdım.

"O gün, o hastane odasında gözlerimi aralayıp ilk seni gördüğümde bir kez daha anladım ki ben ne senden öte ne senden geri sevgilim... Sensiz aldığım nefes nefes değil, renkler cansız. Karlar, yağmurlar anlamsız. Anladım ki hayatımdaki her şeye anlam katan senmişsin... Ben sana kadar sadece nefes alıp vermişim. Senden sonra da senin aldığın her solukta yaşıyormuşum meğer..." usulca dokundum dudaklarına. Nefesimi nefesine katıp sevdim dudaklarını.

"Senin aldığın her nefes, soluduğun her hava, atan bu kalbin," deyip avcumu onun gibi kalbine yasladım.

"En büyük günahımda, en büyük ahımda, en büyük duamda sen oldun Yusuf... O hastane odasında bana dönmeni beklerken çok ah ettim Allah'a. Çok isyan ettim. Dünyada yaşamaması gereken onca kötü insan varken senin ölme ihtimalin beni çıldırtıyordu sevgilim. Kimse bilmez ama sen duyma diye, başkaları görmesin diye çok kapanırdım odadaki banyoya. Çıldırışım geçene kadar, ağlamalarım durana kadar çıkmazdım," gözlerinden akan gözyaşlarını öperek kuruladım.

"Çıkınca da o kadar ahı eden ben değilmişim gibi dua ederdim senin için. Hoş hâlâ dualarımdasın çok şükür. Ben de sensiz olamayacağımı o odada anladım sevgilim. Meğer ben de senin aldığın her solukta yaşıyormuşum..." gözyaşlarımızı sildik. Dudaklarımızda buruk bir gülüş, nefeslerimizde hayat vardı.

"Kurban olurum sana," parmakları usul usul sildi yaşlarımı. Dudakları alnımda, saçlarımda dolandı.

"Yusuf," dedim şükrederek. Ellerimi beline sarıp başımı kalbinin üstüne yasladım.

"Bana söz ver en kötü anımızda, birbirimize en kırıldığımız zamanlarda, hatta kavga edip birbirimizi küstürdüğümüzde bile böyle sarılalım birbirimize. Kulaklarımıza kalplerimizin sesi dolsun. Tenimizi döven her ritimde birbirimizi kaybetmemek için verdiğimiz mücadelelerimizi hatırlayalım tamam mı?" dediğimde saçlarımı sevip başımı öptü.

"Söz yavrum. Söz veriyorum..."

Dakikalarca birbirimize sarılı kaldıktan sonra bedenlerimiz ayrıldı ama ellerimiz hâlâ birbirine bağlıydı. Yusuf kızaran burnumu öpüp bana kocaman gülümsedi. Gözleri yüzümün her yerini tavaf edip gözlerimde durdu. Yusuf'un gözlerinde kendi yansımamı her gördüğümde konuşmamıza gerek olmadığını bir kez daha anlıyordum. O kadar yalın o kadar şeffaftı ki bakışlarını su misali okuyordum.

"Bu kadar ağlamak yeter, asıl konumumuza geri dönmem lazım," dediğinde yarım bir gülüşle "asıl konumuz ne ki?" dedim.

Kollarımdan tutup yerimizi değiştirdi. Ellerimi öptükten sonra bıraktı ve ben tepki vermeye fırsat bulamadan köprünün duvarına çıkıp koruyucu demirlerin diğer tarafına geçti. Aniliğinden ve yaptığı şeyin şaşkınlığından tepki veremeyince güldü.

"Yusuf," dedim kendime gelir gelmez panikle.

"Yusuf ne yapıyorsun Allah aşkına in oradan düşeceksin!" dedim korkuyla.

"Korkma yavrum bir şey olmaz," dedi. Konuşurken kendinden çok emindi ve sırıtıyordu.

"Ya ne demek olmaz insene şuradan!" diye telaşla bağırdım ama bana mısın demedi. Köprüdeki diğer insanlarda bize bakmaya başlamıştı.

"Bosna'dayız yavrum. Buranın adetlerine ayak uydurmalıyız öyle değil mi?" dediğinde ona bakmakla yetindim.

"Mostar'daki erkekler madem evlenecekleri kızlara sevgilerini böyle ispatlıyorlar bizde ispatlarız," dedi.

"Gerek yok Yusuf. Sen sevgini bana defalarca kez ispatladın sevgilim. Atlamana gerçekten gerek yok. Bunu istemiyorum..." dedim.

"Üzgünüm sevgilim. Çıktım bir kere," dediğinde yüreğim ağzıma geldi. Geçen gün Maryam'ı ikna etmek adına sıraladığım sebepler birer ok olup beynime saplandı sanki.

"Yusuf," dedim ağladı ağlayacak bir halde. Çok yüksekti ve çok tehlikeliydi.

"Korkma yavrum tecrübeliyim ben," dedikten sonra dikkatli bir iki adım atıp durdu ve kendini ortaladı.

"Tüm Mostar, tüm Bosna hatta tüm dünya duysun sevgilim," dedi gözlerime bakarak.

"Benim sana olan sevdamı herkes duysun," titreyen bedenimi hareketlendirip ona adımladım.

"Ben Aden'i çok seviyorum," dedi önce. Sonra İngilizce, Boşnakça ve anlamadığım birçok dilde aynı şeyi söyledi. Her seferinde sesi daha da gürleşiyordu. Beni sevdiğini buradaki herkes anlasın diye neredeyse on dilde haykırdı. Gözleri gözlerimden hiç kopmadan defalarca kez beni sevdiğini söyledi. Onun dediklerini anlayanlar, anlamayanlar, köprünün hikayesini bilmeyip ne yapıyor bu diyenler bile alkışlıyordu onu.

"Aden," dediğinde titrek nefesler alıp verdim. Atlayacaktı...

"Çok seviyorum be kızım. Öyle böyle değil yemin ederim. Çok seviyorum," dediğinde ağlamaya başladım.

"Ben de, ben de çok seviyorum Yusuf. İnan bana öyle böyle değil," dedim nefes nefese. O sevginin bir boyutu, bir ölçüsü yoktu ve artık kelimeler bile yetmiyordu.

Gülüşü büyüdü, gözleri daha da parladı. Derin bir nefes alıp gökyüzüne baktı ve sırıttı. Sonra o sırıtışı kocaman bir kahkahaya dönüştü. Önce ellerini çekti demirden sonra kendisini tekrar hizalayıp atlayacağı yere baktıktan sonra gözlerinin son durağı yine ben oldum.

Gözlerini yumup kendini bıraktığında da gökyüzünde beni sevdiğini haykıran sesi yankılandı. Korkarak koşup aşağı baktım. Sudan çıkıp bana gülerek baktı ve el salladıktan sonra kıyıya yüzmeye başladı. Sağıma soluma bakınıp yüzdüğü tarafa gitmek için köprüden koşarak indim ve kıyaya inen yolu koştum.

İnsan kalabalığından yavaşladığımda içinden Yusuf'a sövüp durdum. Nehre inen büyük, geniş basamaklara geldiğimde artık önümdeki insanları tabiri caizse yararak geçtim. Önümden çekilen insanların bana gülerek bakması sinirlerimi ayrı oynatıyordu. Sonunda kıyıya ulaştığımda Yusuf'u göremeyince panikleyip adını bağırmaya başladım. Sağıma, soluma, her tarafıma bakındığımda Yusuf ileride görünce ona koştum. Boynuna sarılıp ona kavuştuğumda rahat bir nefes verdim.

"Aklım çıktı be adam," ellerimi ve gözlerimi bedeninde gezdirip hasar kontrolü yaptım.

"Bir şeyin yok değil mi?" dediğimde ellerimi tutup sakin olmamı ve iyi olduğunu söyledi. Tekrar sarılıp omzunu, boynunu defalarca öptüm.

"Bir daha sakın yapma böyle şeyler, vallahi çok korktum," dediğimde kıkırdayıp yanaklarımı sıktı.

"Yavrum atlamasaydım birazdan yapacağım şey çok sade kalırdı," dedi.

"Daha ne yapacaksın," dediğimde arkamda bir yere baktı. Ben de baktığımda dün geceki düğünde gördüğüm birkaç müzisyen vardı. Sözlerini anlamadığım ama melodisi çok hoş olan bir şarkıyı çalmaya başladıklarında gülümsedim ve tekrar Yusuf'a döndüm ama Yusuf karşımda değildi.

Yere, sol dizinin üstüne çökmüş elinde ilk gördüğümde bakmama izin vermediği takı kutusuyla duruyordu. Tahmin ettiğim şeyle kalbim yerinden çıkacak kadar güçlü atarken nefes alamadığımı fark ettim. Tüm bedenim karıncalanmakla kalmayıp midemde kasılıyordu.

"Aklıma türlü şeyler geldi. Çeşit çeşit senaryolar, fikirler ama hiçbiri içime sinmedi. Planım Yunanistan'a geçtiğimizde yapmaktı ama ilk geldiğimiz gece o köprüye çıkınca daha iyi bir yer olamaz dedim. Hem sana sevdamı kanıtlamış olacaktım hem de bunu," dedi ve kutuyu açtı. Kutuda yüzük vardı.

"Aden; birbirimize olan sevgimizden, güvenimizden, sadakatimizden, bağlılığımızdan asla şüphem yok. Biliyorum ki ikimizde son nefesimize kadar birbirimizi seveceğiz," dedikten sonra başını sağa sola sallayarak güldü.

"Aden," dedikten sonra derin bir nefes aldı.

yutkunup, titrek nefesler aldım. Yüzümde şapşal bir sırıtış vardı. "Yusuf," dedim. Ne diyeceğimi, nasıl hareket edip tepki vereceğime karar veremedim.

"Sana son nefesime kadar eşlik etmeme, hayatımızın geri kalanında sana dost olup en yakının olmama, seni daha da çok sevip saymama ve çocuklarının babası olmama izin verir, benimle evlenir misin sevgilim?"

Bedenim kendini daha fazla tutamayınca dizlerimin üzerine düştüm. Yusuf'la yüz yüze dip dibeydik. Bana yanaşıp yüzüme avcunu yasladı. Bir süre ona ve yüzüğe baktıktan sonra dakikalar önce ettiği teklif zihnimde yankılanmaya başlayınca hıçkırarak ağlamaya başlayıp Yusuf'un boynuna sarıldım.

"Güzelliğim benim," yüzümü boynumdan çekip avuçlarının arasına aldı. Gözyaşlarımı silip kızarmış burnumu hep yaptığı gibi öptü ve güldü.

"Bana vermen gereken bir cevap var," dediğinde hıçkırıklarımın arasında güldüm. Ellerini belime indirip beni göğsüne yaslayarak ayaklandı. Dizlerime batan küçük taşları eliyle temizleyip yüzüğün kutusunu tekrar açıp bana uzattı.

"Güzelliğim sana olan aşkından deli divane olan bu adamı kocan olarak kabul edecek misin?" diye sorduğunda hızlı hızlı başımı salladım. Ağlamam dinip gülmem başladığında delirdiğimi düşündüm. Ancak tüm duygularım birbirine girmiş durumdaydı.

"Seninle evlenirim Yusuf. Sana eş, çocuklarına anne olurum..."

Güldü, gülüşleri bana da bulaştı. Alnıma, yanaklarıma, çeneme, dudaklarıma öpücükler kondurup şükretti. Titreyen parmakları yüzüğü kutusundan çıkarıp titreyen elimi tuttu ve yüzüğü parmağıma geçirdi. Gülerek birbirimize baktıktan sonra sıkıca sarıldık. Şarkı çalmaya devam ediyordu. İnsanlar durmadan bizi alkışlayıp ıslık çalıyordu.

"Buna inanamıyorum," dedim gözlerine bakarken. Yüzüğün takılı olan elimi tutup öptü.

"Zamanı gelmişti yavrum..." dediğinde sırıtarak başımı salladım. Gözlerim ellerinin arasındaki elime kaydı.

"Çok güzel," dedim yüzüğüme hülyalı bakışlar atarken. Altın alyansın ortasında oldukça göz dolduran büyük bir pırlantaydı. İki yanında daha da küçük olan pırlantası vardı. Yüzük ona baktıkça bana dakikalardır yaşadığımız her şeyin gerçek olduğunu haykırıyordu.

Yusuf bana evlenme teklifi etmişti. Yusuf bana evlenme teklifi etmişti. Yusuf bana evlenme teklifi etmişti...

Bizim bu güzel anlarımıza şahit olan herkes bizi tebrik etmiş, bazıları o anlarımızı ölümsüzleştirmişti. Yusuf fotoğraf ve videolarımızı çekenlerden hepsini almış sonra da silmelerini rica etmişti. İkimizde aşk sarhoşu bir şekilde otele geri döndük. Yüzümüzdeki o aptal sırıtış hiç silinmemişti. Yusuf sıcak kısa bir duş aldıktan sonra yanıma gelip uzandı. Yüzüğümü havaya kaldırıp sırıtarak ona döndüğümde o da sırıttı.

"Hiiii," birden diye uzandığımız yataktan kalkıp berjere bıraktığım çantamdan telefonumu alıp yatağa geri döndüm.

"Ne oldu?" diye sordu.

"Emir'i aramam lazım," dediğimde Yusuf saatine baktı.

"Yavrum uyuyorlardır büyük ihtimalle arama şimdi," dediğinde omuz silktim.

"Olmaz ilk ona söylemem lazım," dedikten sonra yatağa bağdaş kurarak oturup heyecanla Emir'i aradım. Yusuf bu hallerime gülerken ben Emir'in açmasını bekledim.

"Cennet bahçem," diyerek açtı telefonu Emir. Uykudan uyandırdığımı fark edince biraz vicdan yapsam da vicdanımı susturup yüzüğün olduğu parmağımı kameraya doğru kaldırıp sevinçle yüksek sesle bağırıp "Emir, bak!" diyerek yüzüğü gösterdim.

Emir gözlerini ovalayıp ekrana baktığında dudakları kıvrıldı. "Evdekiler, üstündekiler yetmedi de kuyumcu mu soydun sonunda?" dediğinde Yusuf'tan gür bir kahkaha kopuverdi.

"Mal," dediğimde Emir de güldü. Boğazımı temizleyip tekrar Emir'e baktım.

"Bak, bak..." yüzüğü kameraya daha da yaklaştırıp "Yusuf bana evlenme teklifi etti," dedim. Gülüşü büyüdü, gözleri şefkatle parıldadı.

"Hayırlı olsun cennet bahçem..." dediğinde duygusallaştım birden. Yusuf yanımda doğrulup kameraya baktığında Emir pis pis Yusuf'a baktı ve "Doğu," diye bağırdı. Doğu esneyerek yanına geldiğinde Emir'in yanına oturdu. Telefona baktığında yüzüğümü tekrar kaldırdım ve bu sefer "Doğu, bak!" dedim.

Doğu gözlerini ovalayıp ekrana baktı. Yüzüğü fark edince sırıtıp "ulan Yusuf'i ulan Yusuf'i kaptın sonunda gül gibi kardeşimi," dedi gülerek.

"Helal lan değil miydi o oğlum?" dedi Emir.

"Karıştırma oğlum. Olayın akışına gör coverladım ben," dedi Doğu gülerek.

"O ne be?" dediğimde espri deyip konuyu kapadılar.

Ben de Doğu ve Emir tüm olan biteni baştan aşağı heyecanla yerimde duramadan anlattım. Bazı yerleri dönüp dönüp tekrar anlatıyordum. Özellikle Yusuf'un benim için köprüden atlamasını ballandıra ballandıra anlatıyordum.

"Yavrum uyumuş çocuklar kapasan mı artık?" dediğinde ekrana baktım. Doğu ve Emir koltukta büzüşmüş uyuyorlardı.

"Bunlar ne ara uyudu?" dediğimde Yusuf'ta esneyerek bana baktı.

"Sanırım üç yüzüncü tekrarında daldılar çilli," dediğinde elimin tersiyle karnına vurdum. Telefonu kapatıp yatağa uzandım. Bana sırıtınca dudaklarımı büzdüm.

"Ama ben durmadan anlatmak istiyorum... Baran'ı arayayım desem sabahın bir körü orada. Uyuyorlardır. Güneş belki müsait değildir. Doruk'un da kapalı telefonu günlerdir." dediğimde kıkırdadı.

"Aslan'ı ara," dediğinde "olmaz," dedim.

"Neden olmazmış?" dediğinde omuz silktim.

"Nazar değdirir vallahi," ciddi miyim diye yüzüme baktı.

"Yavrum abin o senin ne nazarı değdirecek?" dedi gülerek.

"Abim olarak değdirmez de kumam olarak değdirebilir ona hiç güvenmiyorum bu konuda," dedim. Yusuf sadece güldü. Gözlerinden yaş akana kadar güldü. Bir süre sonra ben de onun gülüşüne gülmeye başlayınca otel odasında sadece gülüşlerimizin sesi duyuldu.

Akşamın ilerleyen saatlerinde önce Güneş'i, sonra da Baran'la Simge'yi aradım ve sıfırdan gelen bir enerjiyle tüm günü anlattım. Simge ve Güneş benden neredeyse her detayı isterken Baran burun kıvırıp sadece dinledi. Yusuf'a üstü kapalı birkaç laf sokma girişiminde bulunsa da Yusuf hepsini bertaraf etmeyi başardı.

Onlardan sonra Aslan'ı aradım. Yusuf'u kendisine ihanet etmekle suçlayıp bana pis pis baktığında kıkırdamalarım kahkahalara dönüştü. Aslan da daha fazla uzatmadan bizi tebrik etti. Yüzüğümü daha yakından gösterdiğimdeyse "kızım bu ne böyle sen gel vazgeç bu sevdadan ben sana daha güzellerini alırım," demeyi ihmal etmese de beni ikna edemedi. Haberi duyan ailelerimizde peş peşe arayınca gecenin ortasına kadar herkesle konuştuk...

Diğer sabah Mostar'dan erkenden ayrıldık ve Hırvatistan'a uçtuk. Buradaki günlerimiz sadece denizden ibaretti. Kaldığımız günler boyunca neredeyse sahil şeridindeki tüm kıyılarını gezmiş olabilirdik. Son günümüzü gezmeye bırakıp sabahtan başkentine gidip şehri gezdik. Ertesi gün Montenegro'ya geçtik. Küçük ama çok güzel bir ülkeydi. Deniz'e girip çıkmaktansa gezmeyi tercih ettik. Romanların olduğu bir mahalleye denk düştüğümüzdeyse o kadar çok eğlendim ki günün sonunda ayaklarım değil, gülmekten yanaklarım ağrıyordu. Burada geçirdiğimiz günlerin sonunda istikametimiz Arnavutluk'tu. Burada gün tarihi yerleri gezdikten sonra tatil köyüne geçtik. Yanmamak için çok çabalasam da çoktan bronzlaşmıştım.

"Ne güzel fotoğraflarımız baksana," diye telefonumu ona uzattım.

"Gözlerimin manzarası daha güzel şu an," dediğinde kıkırdadım. Kucağıma yatmış yüzüme bakıyordu. Yanağını sıkıp saçımın ucunu yüzünde gezdirdim. Elimi tutup avcuma dudaklarını bastırdı. Avcumdan bileklerime, koluma kadar uzandı dudakları.

"Yusuf," dedim huylanarak. Başını kucağımdan kaldırıp yatağa oturdu.

"Gel bakayım sen benim kucağıma seveyim seni azıcık," dediğinde kıkırdadım.

"Cık, olmaz vallahi," dediğimde tek koluyla belimi sarıp kucağına çekti beni.

"Olur, olur, oldururum ben!" gerdanıma sakallarını sürtüp köprücük kemiklerimin arasını öptü. Ben gıdıklanıp güldükçe sakallarını daha da çok batırıyordu.

"Yaaa Yusuf tamam," dedim kahkahalarımın arasından. Sakallarını sürttüğü yerleri öptü. Sesli sesli, sulu sulu öpüyordu. Kucağında gülmekten kıpkırmızı kesildiğime emindim. Ben Yusuf Ali'yi, Kerem'i nasıl öperek seviyorsam o da beni öyle seviyordu şu anda.

"Oh, şurayı da öpeyim," deyip kollarımı öpmeye başladı. Kıkır kıkır gülmekten karnım ağrıyordu artık.

"Yusuf," dedim gülüşlerimin arasından. Gülmekten terlemiştim de. Sonunda durduğunda derin nefesler alıp verdim. Terleyen alnımı silip kucağından kalkmaya yeltendim ama izin vermedi.

"Bizim senle bir tango meselemiz vardı değil mi?" dediğinde ben cevap veremeden beni kucağından indirmeden yataktan kalktı.

"Önce şarkımızı açalım," dedi. Telefonundan Tanju Okan'ın Papatya Gibisin şarkısını açtı.

"Hanımefendi etmemiz gereken bir tango vardı yanılmıyorsam?" deyip önümde reverans yapıp elini uzattı.

"Sevgilim bu atikliğin gözlerimi yaşartıyor," diyerek elini tutup ben de reverans yaptım. Şarkı başladığında elimi avcuna alıp diğer elini belime sardı. Ben de boştaki elimi omzuna yasladım. Yusuf benim acemiliğimden öte profesyonel bir şekilde dans ettiğinde ona şaşkın şaşkın baktım.

"Annem her konuda bilgi sahibi olmamı çok istediğinden üniversite yıllarıma kadar çeşit çeşit kurslara gittim yavrum. Çoğu spor dalı, dans, enstrüman aklına ne gelirse," dedikten sonra beni koluna yatırıp kaldırdı.

"Onunla dans etmemi çok sever annem," dediğinde gülümsemem büyüdü. Buna birkaç kez ben de şahit olmuştum.

"Canım kayınvalideciğim tam bir salon beyefendisi yetiştirmiş," dediğimde güldü. Beni birkaç kez döndürüp göğsüne yasladı.

"Babamda tam bir sokak serserisi yetiştirdi ama bunu annem asla bilmez. Sır," dediğinde kıkırdadım.

"Sence Sema abla bunu bilmiyor mudur?" diye sorduğumda o da güldü.

"Haklısın annemin gözünden hiçbir şey kaçmaz," beni birkaç kez daha döndürdükten sonra göğsümü göğsüne yaslayıp bedenimi bedenine bastırdı.

"Sanırım sen tango sırasında çıplak olmak hakkında da bir şeyler demiştin," dediğinde laf cambazlığına sırıttım. Ellerimi tişörtünün eteklerine indirip gözlerimi gözlerinden kaçırmadan tişörtünü çıkarttım.

"Bende hatırlıyorum öyle bir şeyler," dediğimde parmakları elbisemin ince askılıklarında dolandı.

"O zaman birazda çıplak dans edelim," dedikten sonra askılarımı indirip elbisenin fermuarını açtı. Birbirimizi soyuyor, bir yandan da dans etmeye devam ediyorduk. Alt iç çamaşırlarımızla kaldığımızda alnını alnıma yasladı.

"Dansımıza yatakta mı devam etsek?" dediğinde kıkırdadım.

"Sonunda yatağa kavuşacağız yani," dediğimde o da kıkırdadı.

Yatağa düştüğümüzde ilk dudaklarımız kavuştu birbirine. Sanki yıllardır birbirlerine dolanmamışlarda onun açlığı varmışçasına dolandılar birbirlerine. Geride bıraktığımız günler gibi dokundu tenlerimiz birbirine. Saçlarımız, tenlerimiz, terlerimiz, bedenlerimiz karıştı. Ruhlarımızsa birbirine hiç doymayacağını bize bir kez daha kanıtladı.

Yunanistan'a geldiğimiz ilk gün ve ertesi gün Atina'yı gezdikten sonra Selanik'e geçtik. Selanik'te ilk yaptığımız şey Atatürk'ün evini gezmek oldu. Oradan sonra tarihi yerleri sırayla gezdik. Onunla yeni anılar biriktirmek, görmediğim yerleri görüp keşfetmek çok güzeldi. Yusuf her zamanki gibi her fırsatta beni çekiyordu. Selanik'ten sonra Yunan Adaları'na geçtik. Adalardaki son durağımızsa Sisam'dı. Çok kalabalık olmasından memnun olmasam da ada o kadar güzeldi ki insanların gelmesi çok normaldi.

"Tamamdır öyle yapalım. Görüşürüz," güneş gözlüğümü saçlarıma çıkarıp uzandığım şezlongdan doğruldum.

"Aslan mıydı?" dedim.

"Evet yavrum. İzmir'e gelmişler. Yarın yatla açılacaklarmış alayım sizi de diyor," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"-caklarmış derken kim kim?" benim gibi doğrulup gözlüğünü çıkarttı.

"Ahsen anneanne, Baran, Bejna, Kerem ve Yusuf Ali'yi de alıp İzmir'e gelmiş. Yarında Bejna ve çocuklarla yata geçecekler," dediğinde dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Bizde yatla mı döneceğiz?" dediğimde başını salladı.

"Evet yavrum. Ada iskelesinden," dedi.

"O zaman son durağımız İzmir mi?" dediğimde güldü.

"Evet, ninemle dedem bir tanısınlar gelinlerini değil mi?" dediğinde gözlerim yüzüğüme kaydı. Ben aptal aptal sırıtırken Yusuf birden dudaklarıma yapıştı. Nefes nefese ayrıldığımızda elimi tutup yüzüğümde başparmağını gezdirdi.

"Yüzüğe bana baktığından daha güzel bakıyorsun. Bozuşuruz bak?" dediğinde ciddi mi diye aptal aptal suratına baktım.

"Alan güzel olunca," dediğimde bir daha yapıştı dudaklarıma.

"Yusuf," dedim ayrılıp etrafa bakınırken. Sırıtışı büyürken ayaklandı. Gözlüğünü plaj çantasına koyup bana elini uzattı.

"Yüzelim güzelliğim," dedi. Elini tutup kalktım. Gözlüğümü çantaya bırakıp fermuarını çektim. Denize girdiğimizde bir süre yan yana yüzdük.

"Var mısın yarışa?" diye sordum. Bana imalı bakışlar atıp kumsalla aramızdaki mesafeye göz attı.

"Şezlonga ilk ulaşan," dediğinde gözlerimi devirdim.

"Bazen Aslan'a hak veriyorum biliyor musun?" dediğimde dibime kadar gelip beni kendine çekti. Bacaklarımı beline sarıp kollarımı omuzlarına dolandım.

"Ne alaka şimdi Aslan?" dediğinde sırıttım.

"Çok kurnazsın sevgilim. Abim sağ olsun sürekli söylüyor da bunu," çeneme dişlerini geçirip kalçamı sıktı.

"O abin çok kaşınmasın yavrum. Savcıya iftira, mukavemetten tıktırırım içeri," kahkaha attığımda başım geriye düştü. Boğazımı öpüp ellerini kalçalarımda kaydırdı.

"Eskidi be savcım bu laflar," dediğimde kaşlarını kaldırdı. Kalçama şaplak atıp parmaklarını bacaklarımın iç kısımlarına kaydırdı.

"Yeni laflar buluruz bizde yavrum. Hatta otele çıkıp bizzat birlikte yeni arayışlar yapmalıyız," dudaklarımı birbirine bastırıp boğazımı temizledim.

"Laf arayışı mı?" dedim konuyu çıkmaza sokarken.

"Bilmem, benim arayışlarım çok farklı yerlerde olacak. Sen düşünürsün bana yeni laflar," parmakları bikinimin üzerinden bacak aramda gezinince beline sarılı bacaklarımı kastım.

"Bir şey düşünebileceğimi sanmıyorum ama," dedikten sonra parmaklarının baskısı artınca yutkundum.

"Bence direkt otele gidelim. Tıktırma lafı çok uygun boş ver yenisini," dediğimde sırıttı. Çenemi ısırdı.

"Yarış?" dediğinde başımı sağa sola sallayıp bacaklarımı çözdüm ve onu omuzlarından ittirip kıyıya yüzmeye başladım. Yusuf peşimden yüzerken sürekli ayaklarımı tutup beni kendine çekiyordu. O çektikçe ben de ona tekme atıyordum ama isabet ettirebildiğim pek yoktu. Kıyıya geldiğimizde şezlonglara kadar koşmaya başladık. Yusuf sağ olsun bana hiç acımadan, aman gönlü hoş olsun demeden yarışı kazandı!

Şezlonga yığıldığımda çantadan gözlüğümü çıkarıp taktım. Yusuf tepemde bana bakarken ona bakmadan "git sen otele canım. Ben burada kalmaya karar verdim."

"Hayda," diyerek şezlonga oturdu. Ona yan gözlerle bakıp burun kıvırdım.

"Ne oldu şimdi ben anlamdım?" dedi.

"Şaşırmadım," dediğimde kaşlarını çattı. Önüme dönüp boş boş denizi, yüzenleri izledim. Yusuf uzandığım şezlongun ucuna oturup yüzüme baktı. Dudaklarının kenarı kıvrılmıştı.

"Abine laf söylüyorsun ama ondan daha betersin," dediğinde kollarımı göğsümde bağladım. Güldü, parmakları sol ayağımın üzerindeki yan yana olan benlerimin üzerinde dolandıktan sonra bacağımı okşamaya başladı.

"O da bana kaybedince böyle küsüyor," dediğinde bacağına vurdum. Bileğimi tutup ayağımı kucağına bıraktı.

"Şikayet edeceğim seni abime. Beni de yendi diye ağlarım hatta," dediğimde güldü. Bacağımı öpüp ayaklandı. Havlusunu silkeleyip katladıktan sonra çantaya koydu. Bana döndüğünde elini uzatıp "haydi güzelliğim," dediğinde daha fazla uzatmayıp kalktım. Toparlanıp el ele yürüyerek otele geçtik.

Duş alıp akşam yemeğine indikten sonra sahilde yürüyüş yaptık. Otele geri döneceğimiz zaman barlar sokağına gitmeye karar verdik. Gözümüze kestirdiğimiz bir bara girdiğimizde kalabalık olmadığı için rahat bir nefes aldım. Aşırı kalabalık olsaydı girmeden çıkardık sanırım. Locaya ya da masada ayakta durmak yerine bar tezgahına geçtik. Ben hafif bir kokteyl isterken Yusuf sek votka istedi. Normal hızda çalan şarkılarla yerimde hafiften oynuyordum. Ellerimi Yusuf'un boynuna sarıp gülerek şarkıyı söylemeye çalıştım. Oturduğum bar taburesini tutup kendisine yaklaştırdı. Sağ eliyle belimi sarıp yanağımı öptü.

"Ben hiç detaylı konuşamadım Aslan'la. Yusuf Ali huzursuzlanmamıştır inşallah," belimi okşayıp çenemi öptü.

"Yok yavrum sıpalarının keyfi bayağı yerindeymiş," dediğinde işin içine Kerem'i de katmasıyla güldüm.

"Hatta bak," dedi ve telefonunu çıkarıp galeriyi açtı. Telefonu aldığımda gördüğüm resimlerle duygulandım. Yusuf Ali, Cennet'le tanışmıştı.

"Allah'ım nasıl mutlu," dedim fotoğraflara içim giderek bakarken. Yusuf Ali ya Cennet'in tepesindeydi ya da boynuna sarılı bir haldeydi. Aslan'ın çektiği birkaç videoda da ise at biniyordu.

"Hayatının aşkını bulmuş gibi," dediğimde Yusuf iç çekti. Akkız'la Kara Oğlan'ın doğan atına Yusuf Ali'nin öz annesinin adını verdiğimde aralarında gerçek bir bağ kurulmasını dilemiştim. Şimdi bu fotoğrafları görünce ister istemez duygulandım.

"Çok sevmiş. Ayrılmamak için sürekli ağlayıp durmuş," dediğinde dudaklarım büküldü.

"Adı Cennet ya hissetmiş midir?" diye sorduğumda gözleri şefkatle parladı.

"Bu kadar çok sevdiğine göre," dedi. Diğer fotoğraflara bakıp videoları izlerken telefon çalmaya başladı. Reber arıyordu.

"Hayırdır?" dedim telefonu ona uzatırken. Yusuf'un da kaşları çatıldı. Tabureden inip "ben şuna bir bakayım yavrum. Hemen geliyorum," dedi ve bardan çıktı. Arkasından bir süre baktım. Kapının girişinde telefonla konuşuyordu.

Kendi telefonumla uğraşmaya başlayıp sosyal medyada gezinmeye başladım. Bir yandan kokteyl içiyor bir yandan da hem telefona hem de Yusuf'a bakınıyordum. Telefona tekrar döndükten bir iki dakika sonra önümde bir karartı fark edince Yusuf geldi diye başımı kaldırdım ama karşımda Yusuf değil başka bir adam oturuyordu. Üstelik bana bakıyordu. Oldukça dikkatli hatta süzerek yüzüme bakıyordu.

*"it's full, can you please get up?" dediğimde adam sırıttı.

*"I'm sorry. I needed to see your beauty closer!" dediğinde yerimde gergince kıpırdandım. Gözüm Yusuf'a kaydığında hâlâ telefonda olduğunu gördüm.

*"Can you go plase!" dediğimde gerçekten rahatsız olduğumu anlayınca toparlandı.

*"Sorry, I didn't want to disturb you, just your face," dedikten sonra pantolonun arka cebinden cüzdanını alıp içinden bir kartvizit çıkardı.

*"I'm a photographer. I work with big brands. Your face is quite remarkable for a man like me," dediğinde bir adama bir kartvizite baktım. Fotoğrafçı olması ve büyük markalarla çalışması benim için bir ifade etmiyordu.

*"I am not interested," dediğimde ısrar etti ancak gerçekten de ilgilenmiyordum. Adam bana daha yakınlaşıp konuşmaya başladığında omzunda birden Yusuf'un eli belirdi. Adam başını anında Yusuf'a çevirdi.

"Yavrum," tabureden kalkıp yanına gittim.

"Sorun yok sevgilim," desem de elini adamın omzundan çekmedi. Adam bir fotoğrafçı olduğunu ve yüzümü çok beğendiği için bana iş teklif etmek istediğini söylediğinde Yusuf'un, adamın omzundaki baskısı daha da arttı.

Fotoğrafçı adam Yusuf'a biraz laubali cevaplar verince Yusuf'un tepesi attı. Laf dalaşı birbirini itmeye vardığında Yusuf'u kolundan tutup çekiştirdim.

"Yusuf," dediğimde adama dik dik bakıp kaybolmasını söyledi. Adam apar topar bana verdiği kartviziti de geri alıp geldiği gibi gitti.

"Fotoğrafçıymış, pezevenk!" diye söylendi Yusuf. İçtiğimiz içkilerin hesabını ödeyip elimi tuttuğu gibi bardan çıkardı. El ele hızlı adımlarla yürümeye başladığımızda Yusuf söylenmeye devam ediyordu. Otele geldiğimizde hâlâ söyleniyordu. Üzerimi değiştirip yatağa girdiğimde yanıma gelip oturdu.

"Üstünü değiştir gel de seveyim seni biraz göğsümde," dediğimde ensesini ovalayıp ofladı. Kalkıp üzerini değiştirdi. Sadece bir şort giyinip yanıma gelip göğsüme yattı.

"Sen neden bu kadar dellendin?" dedim saçlarını severken. Başını bana çevirip ters ters baktı. Kıkırdayıp burnunu sıktım.

"Tamam tamam. Haklısın fazlasıyla gıcık bir herifti. Hem ona ne canım benim yüzümün güzelliğinden," dediğimde Yusuf öfkeli nefesler alınca kıkırdadım.

"Bu güzellik bir tek sana sevgilim. Ondan öyle dedim ben," dediğimde dişlerini göğsüme geçirdi.

"Ya acıdı," dediğimde ısırdığı yeri öptü. Dudakları göğsümde gezinip boynuma kadar uzandı. Tenime batan sakalları huylandırdığından gülüp ondan kaçmaya çalışsam da belimde dolanan elleri beni daha sıkı tuttu

"Biz tıktırma lafının yerine yeni şeyler bulacaktık değil mi?" dediğinde kıkırdadım.

"Vazgeçmiştik ya sonra sevgilim," dediğimi beğenmemiş olacak ki" cık," diye mırıldandı.

"Ben, sen de yeni keşifler yaparken sen de bana yeni laflar bul," dedi. Yusuf yeni keşiflerine beni de dahil ettiğinden ona yeni laflar bulamadım ama sorun değildi. Tıktırmak bence yeterli bir laftı.

Sabah Aslan'ın aramalarıyla uyandık. Saat henüz altıydı ve geldiklerini söylüyordu. Yusuf telefonu küfrederek kapatıp kalktı. Peş peşe kısa duşlar alıp hazırlandık. Otelden ayrıldıktan sonra iskeleye gittik. Geçiş işlemlerini hallettikten sonra marina kısmına ilerlediğimizde Aslanları gördüm. Aslan ve Baran bir görevliyle sohbet ediyor Kerem'de etrafına bakınıyordu.

"Kerem," diye bağırdığımda bakışları anında beni buldu.

"Abla!" bağırarak bana koştuğunda elimdekileri yere bırakıp ben de bir iki adım attım ve Kerem'i kucakladım. Yanaklarından öpüp sarı saçlarını karıştırdım. Bronzlaşmış, kilo almış ve boyu uzamıştı. Bayağı uzamıştı, beni bile geçmişti boyu.

"Bebeğim," diye tekrar öpüp sardım onu. Özlemiştim.

"Bakın burada kimler varmış?" Aslan ve Baran da yanımıza geldiklerinde Yusuf'la sarıldılar. Kerem'den kopup önce Aslan'la sonra da Baran'la sarıldım. Son kimlik ve pasaport kontrollerinden geçtikten sonra tekneye ilerledik. Sağımda Kerem solumda Baran'la yürürken Aslan ve Yusuf arkamızdan geliyorlardı.

"Amerika nasıldı?" diye sorduğumda Baran şapşal şapşal sırıttı.

"Güzeldi, sen zaten tüm detayları Simge'den öğrenirsin," dediğinde bu sefer ben şapşal şapşal sırıttım.

Tekneye bindiğimizde sonunda Bejna'yı gördüm. Yüzü ışıl ışıldı. Gülümsemesi daha sıcak, gözleri daha mutlu parlıyordu. Anlaşılan bu yaz herkes için iyi geçiyordu. Esmer teni iyice esmerleşmiş, saçları güneşten açılmıştı. Üzerindeki beyaz elbisesiyle de çok güzel görünüyordu. Birbirimize sıkıca sarılıp ayaküstü sohbet ettik.

Yusuf Ali uyuduğundan ona uzaktan bakmakla yetindim. Uyandığında kimse kurtaramazdı onu benden. Hareket ettiğimizde Türk sınırlarına girene kadar hiç durmadan devam ettik. O sırada kahvaltı edip neler yaptığımızdan konuştuk. Kerem Artvin de bir hafta kaldıktan sonra İstanbul'a geri dönüp basketbol kampına katılmıştı. İzmir'e gelene kadar da oradaydı. Baran ise Amerika tatilini on güne uzatmış sonrasında da Artvin'e geçmişti. Bejna, Aslan ve Yusuf Ali'yse hep bir aradaydılar bu süreçte. Anneannem, babaannemler yanlarında da olsa gittikleri her yerde bir arada oldukları açıktı.

"Anneannem nasıl?" dediğimde Aslan kahkaha attı.

"Pamuk ama dikenli olanından," dediğinde bizde güldük. Hakkı vardı anneannem en yumuşak olduğu zamanlarda bile mutlaka batırırdı dikenini.

"Babaannemlerle nasıldı?" diye sordum bu sefer.

"İlk birkaç gün kanlı bıçaklıydı ama sonra kanka oldular," dediğinde gülerek "hadi canım," dedim.

"Vallahi," dedi Aslan gülüşlerinin arasından.

Artık kendi sınırımıza girdiğimizde demir attık. Kıyıdan uzakta, bir iki tekneden başka hiç kimsenin olmadığı bir yerdeydik. Kerem ve Baran çoktan denize girmişlerdi. Biz Bejna'yla kahve içip sohbet ederken Yusuf ve Aslan da kendi aralarında konuşuyorlardı.

"Saçlarının bu hali çok güzel, boyatsak mı?" dedim Bejna'ya. Koyu kestane saçlarının arasında kumrala kaçan tutamlar oluşmuştu.

"Bilmem ki, daha önce hiç boyatmadım," dediğinde omuz silktim.

"İlk olur işte. Bence çok yakışır sana. Ama sen benim böyle dediğime bakma. Sen nasıl istersen," dediğimde gülümsedi.

"Güzel olur mu sahiden?" diye sorunca başımı salladım.

"Olur olur, karaya bir çıkalım da hallederiz," dedim. Konuşmalarımızın arasına bir düşme sesi hemen ardından da Yusuf Ali'nin ağlaması eklenince hepimiz telaşla içeriye koşturduk. Yusuf hepimizden önce kamaraya girip yere düşen Yusuf Ali'yi kaldırdı. Yanlarına gidip Yusuf Ali'yi kontrol etmeye başladım.

Yusuf Ali "abi," diye ağladıkça içim gitti. Yusuf sırtını okşayıp önce ağlamalarını dindirdi sonra da yatağa oturup Yusuf Ali'ye bakmama izin verdi. Yusuf Ali bizi uzun zaman sonra görmenin şaşkınlığını yaşamaya başlayınca acısını unutmuştu.

"Bir şeyi yok bebeğimin," alnındaki küçük kızarıklıktan başka bir şey görünmüyordu. Etrafına dizilen yastıkları aşıp yere inmek isterken düşmüştü büyük ihtimalle.

"Adda," dedi bana kollarını uzatarak. Onu kucağıma alıp yanaklarını öptüm.

"Acımıyor değil mi bebeğim, hop etti Yusuf Ali değil mi?" dediğimde başını göğsüme gömüp içli içli nefesler alıp verdi.

"Küçük Yusuf! Buldu ya Adda'sını naza çeker kendisini hemen tabii," dedi Aslan. Yusuf, Aslan'a ters ters baktı.

"Haydi çıkalım," dediğimde güverteye çıktık. Yusuf Ali kucağımdan inmeyip onu almak isteyenlerin elini ittirip kucağıma iyice yayıldı. Bir tek Bejna'nın elini iteklemeyip tuttu ama kucağına da gitmedi.

"Sen yokken daha da yakınlaştık," dedi Bejna. Yusuf Ali'nin parmaklarını sevip buruk bir tebessümle bana baktı. Kolunu sıvazlayıp ona tüm içtenliğimle tebessüm ettim. Onun için herhangi bir çocukla iletişim kurmak zor olmuştu ama bunu da yavaş yavaş geride bırakıyordu.

"Bebeğim, Bejna ablayı da kendine aşık etmişsin," dediğimde Yusuf Ali, Bejna'ya bakıp "aba güzel," dedi. Bejna, Yusuf Ali'nin elini öpüp başını okşadı.

Kerem bizimde denize girmemizi isteyince mayomu giyinip Yusuf Ali'ye de şortunu giydirdim. Yusuf'ta bize eşlik ederken Bejna yüzme bilmediğinden girmedi. Aslan da onu yalnız bırakmak istemedi. Yusuf denize girmeden önce Aslan'a dik dik bakıp ona seslenmemle yanımıza geldi.

Denize girdiğimizde Yusuf Ali neşeyle çığlıklar attı. Bir benim kucağımda bir Yusuf'un kucağında eğlendi. Kerem'le yüzüp, Baran'la yarıştım ama kazanan o oldu. Tekneye geri çıktığımızda Yusuf Ali'yi sıcak suyla yıkayıp giydirdim. Akşam yemeğinden sonra tekne tekrar hareketlendi.

Yusuf'un Selçuk'ta yaşayan dedesi ve anneannesinin evine sonunda vardığımızda karşıma klasik Türk dizilerinde karşılaştığım konak evlerden biri çıktı. Evin bahçesine girdiğimizde kendimi gerçekten de cennet bahçesinde zannettim. Her taraf çiçeklerle, meyve ve zeytin ağaçlarla doluydu ve bahçe oldukça bakımlıydı.

Konağın kapısına vardığımızda bizi Yusuf'un anneannesi Sevgi anneanne karşıladı. Hepimizi sevgiyle kucaklayıp kapı girişinde Yusuf'a olan özlemini dindirmeye çalıştı. İçeri geçtiğimizdeyse Nevzat dede ayağa kalktı. Yusuf dedesinin elini öpüp alnına yasladıktan sonra sıkıca sarıldı. Ondan sonra ben de aynı şekilde öpüp sarıldım. Nevzat dede bana güler yüzle Yusuf'a ise dik dik baktığında içimden aman dedim.

"Dedem hayırdır?" diye nabız yokladı Yusuf. Onları baş başa bırakıp anneannemin yanına gidip onu da öpüp sarıldım. Dikenli pamuğumu özlemiştim. Salonda her arada oturup vakit geçirdikten sonra gecenin ilerleyen saatlerinde kucağımda uyuya kalan Yusuf Ali ve Kerem'i odaya taşımaları için Baran ve Aslan'dan yardım istedim. Çocukları yatırdıktan sonra salonda oturmaya devam ettik. Nevzat dede çok methedilen kahvemden istedi.

Kahvelerimizi içtiğimiz zaman evin kapısı biraz sert bir şekilde çalındı. Yusuf hayırdır diye ayaklandığında Nevzat dede memnuniyetsizce "Servet olmalı," dedi. Yusuf'un yüzü donuklaştığında bir sorun olduğunu hemen anladım.

"Ben bakarım," dedi ve kapıyı açmaya gitti.

Ortam belli bir şekilde gerilmişti. Bir iki dakika sonra salona doğru adım sesleri ve yoğun bir alkol kokusu geldi. Başımı çevirip salonun girişine baktığımda Yusuf ve hemen yanında orta boylarda biraz kilolu, saçı sakalı birbirine karışmış, ilk gördüğünüzde rahatsız olacağınız bir görüntüsü olan adam vardı.

"Dede," diye seslendi Yusuf. Sesi sert, biraz öfkeli ama temkinliydi. Nevzat dede yanımızdan kalkıp salonun girişine yürüdü ve üçü birden ortadan kayboldu.

"O adam kim?" diye sordum.

"Nevzat'ın yeğeni canım," dedi Sevgi anneanne fazlasıyla memnuniyetsiz bir halde olduğu aşikardı. Hatta gerginliği de gözle görülebiliyordu.

"Ben bir bakayım," diye kalktı Aslan. Onun peşinden de Baran çıktığında arkalarından baktım. Sanırım bu adam pek sevilmiyordu.

Dakikalar sonra Nevzat dede yanımıza geri döndü ama Yusuflar ve Servet denilen adam evden ayrıldılar. Nevzat dede hiçbir şey demezken Sevgi anneanneye kısa bir bakış atıp odasına gitmek için bizden müsaade isteyip odasına çekildi. Sevgi anneanne ortamın gerginliğini almak istermiş gibi ilgimizi çeken konulardan sohbetler açtı. Anneannemde ona ayak uydurdu. Evlilik teklifinden gezdiğimiz yerleri sordular. Onlar soru sorunca aklıma aldığım hediyeler gelince hediyeleri almak için bana verilen odaya çıktım. Hediyelerin olduğu valizi sessizce açıp içinden hediye paketlerini çıkardım. Bir gözümde uyuyan Yusuf Ali ve Kerem'deydi.

Anneannemlerin ve Bejna'nın hediyelerini alıp aşağı indim. Kıyafet, çanta, takı gibi çeşit çeşit hediyeler almıştık Yusuf'la. Hediyeleri beğendiklerini söylediklerinde rahat bir nefes aldım. Üçünün de yüzlerinden beğendikleri belliydi. Biz oturmaya devam ederken Yusuflar geri döndü. Yanlarında Servet yoktu. Sevgi anneanne hiçbir şey söylemeyince ben de ağzımı açıp bir kelime etmedim.

Ertesi gün sabah erkenden kalkıp Bejna'yla birlikte güzel bir kahvaltı hazırladık. Kahvaltıdan sonra hazırlanıp gezmek için evden çıktık. Efes'e, Şirince'ye çok gitmek istesem de bunun için Emir'in gelişini bekleyecektim. Çarşıda, sahilde gezindikten sonra bir yerde oturup dondurma yiyip bir şeyler içtik. Eve geçtiğimizde anneannemler akşam yemeğini hazırlamışlardı. Anneannemin yemek yaptığını duymak beni şaşırttı. Ahsen Yadigar'dan beklenilmeyen hareketlerdi. Sofrayı da Bejna'yla hazırlarken Nevzat dedenin yeğeni Servet tekrar geldi. Dün gece ki gibi değildi. Eli yüzü düzgündü ve normal kokuyordu. Nevzat dede Servet'i bizimle tanıştırdı. Bizden kastım anneannem, ben ve Bejna'ydı.

Akşam yemeğinden sonra bahçeye çıkıp kahvelerimizi içip hoş sohbetler ettik. Bir iki saat sonra herkes içeri geçerken ben ve iki Yusuf'um bahçede oturmaya devam ettik. Yusuf telefonundan maillerini okurken ben de Yusuf Ali'yle oynuyordum.

"Kulaklar nerede göster bakalım?" dediğimde ellerini kulaklarına bastırıp dönmeyen diliyle kulak demeye çalıştı Yusuf Ali.

"O zaman... Gözler nerede gözler?" dediğimde bu sefer ellerini gözlerine kapattı. Karnını gıdıklayıp kollarını öptüm.

"Neredeymiş Yusuf Ali'nin parmakları?" dediğimde Yusuf Ali iki elini havaya kaldırıp yüzüme yapıştırdı. Ellerini tutup avuçlarını öptüm.

"Burnun nerede bebeğim göster bakayım," küçük ellerini ellerimden kurtarıp burnunu tutup güldü.

"Seni yerim çocuk, ham yaparım seni bak," dediğimde Yusuf Ali çığlık atıp "abi," diye bağırdı.

"Yok abi," deyip karnını gıdıklamaya başladım. Kahkahaları küçük bahçeyi sararken ben de onunla birlikte gülmeye başladım. Belki kurtulurum diye saçlarıma asılsa da gıdıklamaya devam ettim.

"Yavrum yeter çatladı çocuk," dedikten sonra Yusuf Ali'yi benden kurtarıp kucağına aldı.

"Adda cız," deyip başını abisinin göğsüne gömdü küçük bey.

"Gülerken cız değildik ama beyefendi," dediğimde gülüp bana dil çıkardı.

"Bak bak dil çıkarıyor bana," dediğimde Yusuf gülüp yanağımı ısırdı. Yusuf Ali elini anında aramıza sokup küçük avcunu Yusuf'un dudaklarının üzerine yasladı.

"Yuyuf, Adda ııı. Adda ben," dediğinde sırıttım.

"Sıpa seni," diye Yusuf Ali'yi havaya kaldırıp alnını alnına dayadı. Yusuf Ali küçük ayaklarını sallayıp ellerini Yusuf'un yüzüne pat diye koydu.

"Ulan daha bebeksin bu eller nasıl bu kadar acıtır," diye hayıflanan Yusuf'la kıkırdadım. Yusuf Ali dişlerini Yusuf'un burnuna geçirip güldüğünde de kahkaha attım. Tam bir fırlama olacaktı bu çocuk.

Yusuf Ali abisinin yüzüne vurmaya devam edip "şıpa, şıpa," diye bağırmaya başlayınca kahkaha attım.

"Sıpa mı demek istedi bu bana?" dedi Yusuf şaşkınlıkla gülerek. Başımı salladığımda Yusuf Ali'ye kızgın bakışlar attı.

"Bunu sakın Aslan abinlerin yanında söyleme tamam mı?" dediğinde Yusuf Ali tükürüklerini saça saça "Yuyuf şıpa," demeye devam etti ben de hunharca gülmeye...

"Çocuklar," başımı bize seslenen Sevgi anneanneye çevirdim. Bize doğru gelince dikleşip oturuşumu düzelttim.

"Anneannem, gel." dedi Yusuf. Yusuf Ali'yi tekrar kucağına oturtturdu. Sevgi anneanne yanımıza gelip Yusuf'un çaprazına masanın başına oturdu.

"Oğlum benim seninle konuşmam lazım," dedi. Sesinden bir sorun olduğu hemen anlaşıyordu.

"Hayırdır?" diye sordu Yusuf. Sevgi anneannenin bakışları bir bize bir arkasında kalan eve kaydı.

"Daha geleli bir gün oldu seni rahatsız etmek istemezdim ama bu işi sadece sen çözersin yavrum. Ne yapacağımı şaşırdım ben de günlerdir," dediğinde Yusuf Ali'yi kendi kucağıma alıp "biz sizi yalnız bırakalım," dedim.

"Yok kızım otur, sen de artık bu ailenin bir ferdisin senin de belki bir katkın fikrin olur," dediğinde merakla oturdum yerime. Yusuf Ali'yi göğsüme yatırıp sırtını yavaş yavaş sıvazlamaya başladım.

"Hayırdır ninem," dedi Yusuf. Sevgi anneanne dertli dertli nefeslenip bize yaklaşıp kısık sesle konuşmaya başladı.

"Vallahi hayır değil oğlum. Günlerdir bu dertten gözüme uyku girmez oldu," dediğinde içten içe panikledim.

"Sağlığın yerinde mi anneanne, Nevzat dedeme mi bir şey oldu?" dedim aniden. Yaşlarını göz önüne alınca aklıma sadece sağlık sorunları geliyordu.

"Yok kızım şükür iyiyiz sorun Servet," dediğinde saatler önce tanıştığım adamı anımsadım. Pek güven vermeyen bir tipti.

"Ne yaptı yine?" dedi Yusuf bıkmışlıkla.

"Diyeceğim ama sakin olacaksın tamam mı? Dedenin kulağına giderse vallahi bu sefer kalbine iner diye korkuyorum yavrum," dediğinde kadının bu haline üzüldüm.

"Tamam endişe etme sen. Duymaz dedem. Ne yaptı o it ?" dedi Yusuf sıkılı dişlerinin arasından.

"Deden ne zamandır merkezdeki evleri Yusuf Ali'nin üzerine yapmak istiyordu. Hepi topu dört ev, bir araba, bir arsamız var zaten. Bu ev, yazlık senin. Diğerlerini de yavrucuğuma yapalım dedik. Siz gelmeden bir hafta önce hazırladı tüm evrakları. Babanın imzasını falan da aldı hatta. Notere gideceği gün ağrıları tutunca ben götüreyim dedim ama benimde acil işim çıkınca Servet ben hallederim yenge dedi. Tamam dedim ben de. Resmi onay işlemi annen ve baban da gelince olacaktı. Ne bileyim öyle boş bulundum ben de. İki gün önce noterdeki çalışan arkadaşımız aradı. Evraklar gitmemiş meğerse. Sordum Servet'e ağladı, yalvardı. Tüm evrakları, tapuyu, imzalı kağıtları meğer kumar borcu olduğu adama rehin vermiş oğlum," dediğinde şaşkınlıktan küçük dilimi yutmuş olabilirdim. Yusuf öfkeyle nefeslenip yüzünü sıvazladı.

"Gözüm malda mülkte değil evladım. Korkum bunca yıllık emeğimizin hiç olması. Senin, kardeşinin, doğmamış çocuklarınızın hakkının çer çöp olmasından korkuyorum. Nevzat daha on beşinde başladı çalışmaya. O zamandan bu yana hiç durmadan didindi durdu. Doktor oldu durmadı, emekli oldu yine de durmadı ekstra işler yaptı. Ben desen yine aynı şekilde. Annen bile daha gencecik kızken benimle pazarlarda çalışıp okul çıkışlarında eli iş tuttu da bize katkı sağladı. Deden bu yaşta hâlâ çalışıyor sırf evladıma, torunlarıma bir şeyler daha bırakayım diye. Annenin, babanın da hakkı var o evlerde. Alabilelim diye hiç düşünmeden çıkarıp verdiler paranın yarısını. Şimdi vallahi billahi sizin hakkınız yenecek diye korkuyorum yavrum," dedi. Koskoca kadının sesi titriyordu. Yusuf, anneannesinin elini tutup üstünü öptü.

"Sen tasalanma anneannem, ben hallederim yarın. Ama dedemle de konuşacağım. Kardeşinin emaneti diye bunca şeye göz yumdu lakin artık yeter. Bizi de geçtim Yusuf Ali'nin geleceği söz konusu. Artık herkes kendi başının derdiyle uğraşsın, yeter bunca yıl ona bakıcılık yapmanız. Kaç yaşında adam!" dedi Yusuf hiddetle.

"Konuş oğlum. Deden dinler senin sözünü," Yusuf, anneannesinin ellerini tekrar öpüp ayağa kalktı.

"Yavrum, uyumuş..." dediğinde gözlerim Yusuf Ali'ye kaydı. Minik elleriyle boynumu sarmış, göğsümde uyuyakalmıştı.

"Anneannem siz Aden'le Yusuf Ali'yi yatırın. Hazır içeri geçmişken bana Servet'i de yolla sana zahmet," dediğinde Sevgi anneanneyle eve geçtik.

"Bana verdiğin odada yatarız biz anneanne sen çıkma şimdi merdivenleri boşuna," dediğimde sırtımı sıvazlayıp "tamam, kızım sağ olasın." dedi. İyi geceler dileyip üst kattaki odaya çıktım. Sevgi anneannelerin yatak odaları giriş kattaydı. Odaya girip Yusuf Ali'yi duvara kenarına yatırdım. Üzerimdeki ince askıyı çıkartıp biraz dürüp duvarla Yusuf Ali'nin arasına yerleştirdim. Yusuf Ali'nin üzerini örtüp pencereye ilerledim.

Bahçeye baktığımda Yusuf ve Servet'i gördüm. Ayakta durmuş karşılıklı duruyorlardı. Yusuf'un elleri eşofman şortunun cebindeydi. O çok rahat görünürken Servet'in gerginliği buradan bile belli oluyordu. Yusuf konuştukça adamın omuzları daha düşüyordu sanki. Yusuf elini Servet'in omzunu sıvazlar gibi yapıp sıkıp kulağına bir şeyler dedikten sonra onu arkasında bırakıp eve girdi. Biliyordum ki dakikalar sonra burada olacaktı. Pencereden uzaklaşıp yatağa oturdum. Yusuf Ali hareketlenince ona baktım. Başını kaşıyıp mırıldandığında gülümsedim. Odanın kapısı açılıp Yusuf girdi. Yanıma gelip Yusuf Ali'nin karnının üzerinde duran elini öpüp yanımdaki boşluğa oturdu. İç çekip soluklandıktan sonra yatağın başlığına yaslandı.

"İyi misin?" diye sordum.

"Öfkeliyim," dedi. Sağ elinin işaret parmağıyla Yusuf Ali'nin karnının üzerinde duran elini seviyordu.

"Dedemin ailesi çok yoksulmuş. Hatta o kadar yoksullarmış ki tüm kasaba onları yoksulluklarıyla tanırmış eskiden. Aileden çıkan ilk mektepli dedemdir hatta. Canla başla çalışıp didinmiş. Bu ev, diğer yazlık. Konak'taki iki daire. O külüstür arabası. Yemeden içmeden çalışmış Aden. Anneannemin de ondan farkı yok. Bakmış kocası ben kızıma bir çöp bile bırakamayacak mıyım diye didiniyor o da başlamış otuzundan sonra çalışmaya. Pazarlarda peynir, zeytin, yağ ne yaptıysa satmış. Annemde, annemin babamın yükünü azaltayım diye kendince işler yapıp para kazanmış. Özel dersler vermiş, incik boncuk yapıp satmış, anneanneme hep yardım etmiş pazarlarda. Her biri alın teriyle, emekle elde edilmiş varlıklar. Kendi rahatları için de değil. Bizden sonra çocuklarımız, torunlarımız rahat yaşasın diye uğraşmışlar," göğsü derin nefesleriyle şişti.

"Şimdi onca emek, alın teri itin biri yüzünden yanlış insanların elinde," dedi. Çok öfkeliydi ama kendisini sakin tutuyordu.

"Çok mu borcu?" dediğimde "yarım milyon," dedi.

"Yuh!" dedim birden yükselerek. Yusuf Ali kıpırdandığında karnını sıvazladı Yusuf.

"Yuh ya. Adamın elindeki evrakların değeri o yarım milyonun iki üç katı yavrum. Adamlar geri verir mi salağa hiç o evrakları!" dedi sıkılı dişlerinin arasından.

"Ne yapacağız peki?" dediğimde yüzünü sıvaladı.

"Halledeceğim ben..." dedi aksi sesiyle. Yanına kayıp bacaklarının arasına uzanıp Yusuf Ali'nin üzerinde olan eline elimi yasladım.

"Aslan ve Baran da gelsin seninle ama. Tek gitme ne olur," başımın üzerini öpüp diğer elini sırtımda gezdirdi.

"Tamam yavrum. Merak etme sen," dedi.

Bir süre sessizce uzandıktan sonra Yusuf hem beni hem kardeşini öpüp kendi odasına indi. Ben de Yusuf Ali'nin yanına kıvrılıp zar zor uykuya daldım. Ertesi sabah uyandığımda Yusuf, Baran, Aslan ve Servet evde değildi. Kahvaltı masasında yokluklarını fark eden Nevzat dede, nerede olduklarını sorduklarında Sevgi anneanne bir şekilde geçiştirdi.

"Dedem atalım mı bir tavla?" dediğimde bana kuşkulu gözlerle baktı. Bir şeyler döndüğünün farkındaydı.

"Gel bakalım talebe alayım ifadeni," dediğinde gözüm bir tık korktu. Peşinden gittiğimde salonun bahçeye bakan balkonundaydı.

"Kahve yapayım mı?" diye sordum balkona girmeden.

"Yapıver kızım. Suyu sürahi ile getir ama," dediğinde başımı sallayıp mutfağa indim. Hepimize kahve yaptıktan sonra mutfağın camından Bejna'ya seslenip kahveleri almasını istedim. Bizim kahveleri ve suyu büyük tepsiye koyup Nevzat dedemin yanına geri döndüm. Büyük balkon masasının kenarına tepsiyi bıraktım.

Yemek masasının arkasındaki aynalı şifonyerin üçüncü çekmecesinde gümüş kutu var. Onu da getiriver kızım," salona girip şifonyerin çekmecesinden gümüş kutuyu alıp balkona geçtim. Kutuyu verdiğimde eliyle karşısını işaret etti. Geçip oturdum. Ortamızda duran tavlayı açıp siyah pulları kendisine aldı.

Oyuna başladığımızda sessizlik hakimdi. Nevzat dede oyuna odaklanmış sıfır hatayla oynuyordu. Kahvesini yudumluyor, suyunu içiyordu. O oynarken kısa sürede ona ayak uydurup onun hamlelerini kaptım. Oyunun ortasında oyununu kitlediğimde başını tavladan kaldırıp ilk defa bana baktı.

"Oyna," dedi ve zarları bana verdi. Ona bir açık bırakana kadar zar salladım. Mars yapacağım heyecanıyla kıpırdanırken Nevzat dede benim bölgemde tuttuğu puluyla kapı alamayıp açık bıraktığım iki taşımı peş peşe kırıp tekrar yüzüme baktı. Kırdığı pullarımı alıp oynamasını bekledim. O oynadı ama benim attığım her zar dolu olan hanelerin sayılarında duruyordu. Ben mars yaparım heyecanını yaşarken adam beni mars yapıp üstüne birde yenmişti. Tavlayı kapatıp koltukaltıma itekledi.

"Tarsus," dedi birden.

"Mersin," dedim. Annem Mersin'li olduğundan aklıma ilk o geldi.

"Tarsus?" diye yenilediğinde anlamayarak yüzüne baktım. Bana attığı keskin bakışlar fakültedeki hocalarımı hatırlatınca durumu anladım.

"Kemik," dedim içimden küfrederek.

"Os temporale," dediğinde hemen cevapladım.

"Şakak kemiği," dedim.

"Maxilla," gümüş kutuyu önüne çekip kapağını açtı. Kutunun içi çikolatalarla doluydu.

"Üst çene kemiği," dediğimde gülümsedi.

"İsklum," dediğinde çalışma odamda asılı olan konu anlatımlı iskelet posterlerini hafızamda canlandırdım.

"Oturak kemiği?" dedim emin olamayarak.

"Metarsus," Belçika çikolatalarından bir tanesini yedi.

"Ayak kemiği?" dediğimde soruyu tekrarladı.

"Ayak," dedim sustum. Birkaç saniye düşünüp cevapladım.

"Ayak tarak kemiği, dedim.

Bana birkaç soru daha sordu. Hepsine gergin bir halde cevap verdim. Yanlış cevap verdiğimde tekrar sordu. Doğru cevapta yeni sorular sordu. İlaçların adları, kullanım alanları ve dozları... Beni ayaküstü sınava sokmuştu adam.

"Dikiş atmayı öğrendin mi sen?" dediğinde "af buyur?" dedim boş bulunarak.

"Kalk bakalım," dediğinde kalktım. Birlikte mutfağa gittik.

Önüme buzluktan çıkardığı bütün tavuk çıkardıktan sonra mutfaktan çıkıp beş dakika kadar sonra tekrar geldi. Elinde büyük bir deri kutu vardı. O kutunun üzerinde de içi çikolata dolu gümüş kutu vardı. Kutuyu tezgaha bıraktıGümüş kutuyu ayrı bir yere koyup büyük kutuyu açtı. Kutudan neşter, cerrahi iğne ve dikiş ipi çıkardı.

"Düz ve hasarlı kesikler aç. Sonra muazzam bir şekilde dik," dediğinde bir ona bir tavuğa baktım.

"Şimdi mi?" dedim.

"Evet," dedikten sonra bana steril eldivenler verdi.

"Dakika da kaç dikiş atarsın?" diye sorduğunda bilmem dercesine başımı salladım.

"Bilmem, 5-10" dedim.

"Yap bakalım," dedi ve köşeye çekildi. Elimde neşterle tavuğa bakakaldım. Nevzat dedeye tekrar baktığımda düz suratını görünce gülümsemek istedim.

"Nevzat dede sen ne doktoruydun?" diye sordum. Alanını biliyordum ama maksat konu açıp bu dikiş işini bir şekilde kapatmaktı.

"Kalp Damar cerrahıyım," dediğinde ilgiyle ona baktım.

"Çok zor diyorlar. Ben uzmanlıkta kararsızım sence benden kalp cerrahı olur mu?" dediğimde sırıttı.

"Kesik atıp dikmekten çekinen birisi cerrah olamaz," dediğinde gülümsemem düştü. Gözlerimi devirerek tavuğa tekrar döndüm.

"Çekinmiyorum ki. Tavladan nasıl buraya geldik onu anlamadım," dedikten sonra neşteri alıp tavuğa uzun iki kesik attım. Biri düzgün diğeri hasarlıydı. Neşteri bırakıp iğneyle ipi aldım. Dikmeye başladığımda düzgün olması için ekstra yavaş ve dikkatliydim. İlk dikişi bitirdikten sonra diğerine geçtim. Bu süreçte bana hiç karışmadı. Sessizce çıkardığım işi izledi. Yamuk kesiği daha da özenle diktikten sonra tuttuğum nefesi bıraktım.

"Bitti," diyerek Nevzat dedeye baktım.

"Güzel, hatta mükemmel bir iş ama elin çok yavaş," dediğinde nefes alıp verdim.

"Hızlı olmam mı gerekir?" dediğimde başını salladı.

"Anestezinin bir süresi var değil mi?" dediğinde haklılığı karşısında ofladım.

"Sema bana okul birincisi olduğundan bahsetti," dediğinde başımı salladım.

"Birincilik seni iyi bir doktor yapar mı sence?" diye sorduğunda afalladım.

"Ben çalışkan birisiyim. Okuduğum bölümü seviyorum, mesleğimi elime almak içinde çok sabırsızım," dedim.

"Çalışma saatleri stajdakinden, intörnlüğünden daha fazla olacak. Daha zor, daha da katlanılmaz. Mobbingler, baş ağrıtan meslektaşların. Haddini bilmez diğer çalışanlar, hastaların hikayeleri, sorunlu hasta yakınları, şimdi de vefa bilmez, minnet bilmez şiddet ve cinayetler türedi," peş peşe yutkundum. Bu dediklerinin ben de farkındaydım ama hep halı altına süpürüyordum.

"Ne yapayım dede Amerika'ya ya da Norveç'e falan mı göç edeyim?"

"Hayır. Aksine burada kalıp mesleğine, emeğine bu ülkenin geleceğine sahip çıkacak, çıkacaksınız! Kötü akıllara, kötü kalpli insanlara pabuç bırakmayacaksın!" dediğinde hevesle başımı salladım. Tezgahtaki gümüş kutuyu açıp içinden birkaç tane çikolata aldı ve bana uzattı.

"Kimselere vermem ben bu çikolataları. Hazır sana uzatmışken al," deyince gülümseyerek çikolataları aldım.

"Teşekkür ederim," dedim. Gözlerimi avcumdan kaldırıp tezgahtaki tavuğa baktım.

"Doktorluğu çok zeki veya çalışkan olduğum için seçmedim dede. Niyetim çok farklıydı ama şimdi o niyetimi hakkıyla yapabilecek miyim diye kendimi sorguluyorum," dedim.

"Psikiyatri istiyormuşsun," dudak büzüp gözlerine baktım.

" Psikiyatriyi okuduğun kitaplardan, aldığın derslerden, stajda boş boş evrak doldurmakla öğrenemezsin. Seni doktor olarak eğitecek asıl şey hastaların olacak," dedikten sonra iç geçirdi.

"İnsanın ruhunu tedavi etmek bedenini tedavi etmekten daha zordur Aden... Bu zorluğun farkında olarak tercihini yap. Tabii bu kusursuz dikişlerle plastik cerrahisini de düşünebilirsin ama sen de zoru başaracak göz var," dediğinde güldüm.

"Eritme ye haydi," dedi çikolataları işaret ederek. Avcumdaki çikolatalardan bir tanesini açıp yiyeceğim sırada mutfağa Yusuf girdi.

"Vay vay vay çikolatalar ortaya çıkmış," diyerek yanımıza geldi. Kolunu omzuma atıp şakağımdan öptü.

"Yavrum Nevzat Sungur bu çikolataları kimseye vermez kıymetini bil," dediğinde gülüşüm büyüdü. Çikolatayı yediğimde ağzıma yayılan tatla daha çok güldüm. Çikolata enfes güzeldi. Nevzat dedeye tekrar teşekkür edip yanağından öptüm.

"Bu tavuk ne?" diye sorunca Nevzat dedeyle göz göze gelip güldük.

"Sınava girdim de sevgilim," dediğimde Yusuf kıkırdadı.

"Nevzat Bey müstakbel karımı babam mı sandın?" dediğinde Nevzat dede yüzünü ekşitti. Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Yusuf beni tekrar öptükten sonra avcumdaki çikolatalardan bir tanesini alıp "dedem, konuşmamız lazım odana geçelim mi?" dediğinde Nevzat dede önce Yusuf'un elindeki çikolatayı alıp bana geri verdi ve Yusuf'a bir bakış atıp mutfaktan çıktı.

"Hallettiniz mi?" diye sordum.

"Hallettik yavrum. Sinir sistemimiz alt üst oldu ama hallettik. Dedemle konuşmam kaldı," dediğinde yanağını okşayıp çenesinden öptüm. Avcumdaki çikolatalardan bir tanesini açıp ona uzattım. Gülerek parmaklarımın arasından dudaklarıyla aldı. Hızlı hızlı çiğneyip yuttu.

"Aramızda, dedem duymasın..." dediğinde kıkırdayarak başımı salladım. Yusuf, Nevzat dedenin yanına giderken ben de etrafı toparlayıp bahçeye çıktım. Aslan ve Baran çocuklarla futbol oynuyor, Bejna da onların bu hallerini video alıyordu. Yusuf Ali bir Aslan'ın bir Baran'ın peşinden koşup neşeyle çığlıklar atıyordu. Anneannemlerin yanına gidip Sevgi anneannemin omzunu sıvazlayıp ona kocaman gülümsedim. Karşılarındaki sedir sandalyeye oturdum.

Akşama kadar bahçede vakit geçirdik. Bir ara Yusuf geldi yanımıza ama çok kısa bir süre sonra eve geri Baran ve Aslan'la girdi. Kerem ve Yusuf Ali acıkınca onlara yemek ısıttım. O arada da Bejna'yla akşam yemeğini aradan çıkardık. Sevgi anneannemde kabak çiçeği dolması yaptı. Daha önce hiç yememiştim ama görüntüsünde de yeni bir dolma aşkımın başlayacağı belli olmuştu.

Yemekte Nevzat dede çok durgun ve sessizdi. Keyfinin bozuk olduğunu kucağımda oturan Yusuf Ali de fark edince "dede, dede," diyerek kucağına gitmek istedi. Nevzat dede Yusuf Ali'yi kucağına isteyince Yusuf Ali'yi kucağına bıraktım.

"Annemler yarın gelecekler," dedi Yusuf birden. Kerem "yaşasın," diye neşeyle bağırdı. Ben de özlemiştim hepsini.

"Yazlığı hazır edelim Sevgi. Sıkışıp kalmasın çocuklar rahat rahat vakit geçirsinler," dedi Nevzat dede.

"Haklısın. Ben hallederim canım sen dertlenme," dedi Sevgi anneanne.

"Siz şimdi ne düşünüyorsunuz çocuklar?" dedi Nevzat dede bize bakarak. Yusuf'la göz göze geldik. Bunu bizde kendi aramızda konuşmadık ama Yusuf'un şu anki duruşu, bakışı planını çoktan yaptığını belli ediyordu.

"Henüz Aden'e bahsetmedim ama. Ben sözü nişanı hazır hepimiz burada olacakken yapalım diyorum," dedikten sonra bana baktı tekrardan.

"Yavrum sen ne dersin?" diye sordu.

"Bilmem, olur bana olur yani her türlü." dediğimde güldü. Diğerleri de gülmekten geri durmadılar elbette.

"Olsun tabii," dedi Sevgi anneanne heyecanla.

"O zaman yazlığa kız tarafı geçer. Bizde istemeye oraya geliriz," dedi Nevzat dede.

"Mantıklı, hatta yarın akşamdan direkt geçelim biz dedem. Damat bey kızımızdan biraz ayrı kalsın," dedi Aslan.

"Aslan sen bu aralar bana bir batıyorsun kardeşim. haberin olsun," dedi Yusuf. Gözleri Aslan'dan Bejna'ya kaydı. Yusuf'un bakışlarını fark eden Aslan bana baktığında başımı hafifçe salladım. Yusuf'a herhangi bir şeyden bahsetmemiştim.

"Abiyim ben. Aden de gelin olacağına göre. Kayınbiraderliğimi sonuna kadar yapabilirim. Değil mi Nevzat dedem?" dedi Aslan.

"Hakkındır oğlum," dedi Nevzat dede. Keyfi hafiften yerine gelmişti.

Diğer gün erken saatlerde annemler ve babaannemlerle dedemler geldiğinde ev tam bir panayır alanına döndü. Gazel yengem ve Merdo abimde gelmişlerdi. Merdo abiyle uzun uzun sohbet ettik. Çok daha iyi, çok daha keyifliydi. Gerçekten kalabalık bir aile olduğumuzu tekrardan fark ettim. Hazır hepsi gelmişken aldığımız hediyeleri verdim. Tüm gün babaannemlerle ve dedemlerle vakit geçirdim. Nevzat dede ver Tahir dedenin atışmalarını izlemek oldukça eğlenceliydi.

Annemlerle oturduğumdaysa evlilik teklifini baştan sonra bazı sansürlerle annemlere tekrar tekrar anlattım. Ben anlattıkça Sema abla oğluyla gurur duyuyordu. Övgüler yağdırıyordu. Asla şımarık erkek annelerinden değildi ancak şu an öyle görünüyordu. Hakkı mıydı? Böyle muazzzam oğulları varken hakkıydı.

Çaylar, kahveler içip bahçenin tadını çıkarırken Doğu'nun ve Emir'in "biz geldik," bağırışıyla yerimizden sıçradık.

"Siz nereden çıktınız?" dedim yerimden kalkıp onlara ilerlerken. Önce Emir'e sonra da Doğu'ya sarıldım. Benden sonra da diğerleri sarıldı.

"Duyduk ki nişanımız varmış erkenden gelelim dedik," dedi Doğu. O öyle deyince ben de tek taşımı göstermek için elimi kaldırıp güldüm. Emir beni kendisine çekip sarıldı.

Akşam yemeğinden sonra tüm kadınlar salonda oturmuşken erkekler ise bahçedeydi. Bir içeriye bir dışarıya çay götürmekten yorulunca Yusuf "sen içeri geç yavrum. Abilerin getirir bize çay," dedi. O öyle deyince koşa koşa salona geçtim ama oradaki durum çok daha farklıydı. Ailemin tüm kadınları benim söz törenimi ve nişanımı planlıyordu.

Dakikalardır oflamaktan, içimi şişirmekten bir hal olsam da henüz beni fark edememiş olmaları ayrı bir sinir strese sokmuştu. Birbirlerinin fikirlerine karşı çıkıp kendi fikirlerini sunuyor, şunu böyle yapalım bunu şöyle yapalım diyorlardı ama bana sorma gereksinimi duymuyorlardı.

"Güzelliğim," yanıma gelen Yusuf'la omzumu yasladığım eşikten sonunda ayrıldım. Ona somurtan yüzümle döndüğümde kaşları çatıldı. Yüzümü avuçlayıp burnunu burnuma sürttü.

"Ne oldu bebeğim?" dediğinde salonda oturmuş nişanımızı planlayan kadınlara baktım. Hepsi bir ağızdan konuşuyordu. Garibim Bejna da köşesine çekilmiş şaşkın bakışlarla onları izliyordu.

"Sanırım gelin olacak olan ben değilim. Hiçbir şeyi bana sormadan planlamaya başladılar," dediğimde kaşları çatıldı.

"Heveslerini kırmak istemiyorum ama hoşuma da gitmiyor," dediğimde başımı öpüp beni göğsüne çekip salonun içine soktu.

"Hanımlar," diye seslendiğinde hiçbiri başını kaldırıp bize bakmadı. Kendi seslerinden bizi duymuyorlardı.

"Hanımlar, hanımlar," diye daha yüksek sesle konuştu Yusuf. Dikkatlerini çekmeyi başarınca rahat bir nefes verdim. Hepsi bize bakıyorlardı şimdi.

"Anneciğim ne oldu?" dedi Sema abla.

"Ne yapıyorsunuz?" diye sordu Yusuf.

"Nişanı konuşuyoruz torunum," dedi Meryem babaannem.

"Ne güzel ne güzel. Neye karar verdiniz?" dediğinde bu sefer annem araya girdi.

"İstemeyi evde mi yapsak dedik sonra da kutlama için kumsala inebiliriz diye konuştuk ama karar veremedik," dediğinde Yusuf benim gibi derin bir nefes alıp verdi.

"Bir karar vermenize gerek yok. Yapmanız gereken asıl şey Aden'e ne istediğini sormak ve onun isteklerini yapmak. Sonuçta bu nişan bizim gelin olanda Aden," dediğinde hepsinin bir aydınlanma yaşadığı yüzlerinden belli oluyordu.

Yusuf sadece annesine bakıp "Aden ne isterse o anne. Anlaştık?" dediğinde Sema abla mahcup bir ifadeyle yerinden kalkıp yanımıza geldi.

"Tamam oğlum. Merak etme sen. Biz öyle heyecanla kaptırdık kendimizi özür dileriz kızım," dediğinde rahat bir nefes aldım.

"Peki, ben dedemlerin yanına geçiyorum. Sizde Aden'in istekleri üzerine planlamayı yaparsınız," dediğinde başlarını salladılar.

"Yusuf, senin bir isteğin var mı?" diye sordu Zümrüt Hanım.

"Kızının gönlünü hoş edin yeter teyzem," dedikten sonra yanımızdan ayrıldı. Hepsi Yusuf'un ardından gülümseyerek baktılar. Aşkla iç çekip "nasıl da seviyor beni yiğidim görüyorsunuz değil mi?" dediğimde güldüler.

"Kusura bakma yavrum. Sizden daha hevesli, heyecanlıyız," dedi Sevgi anneanne.

"Vallahi bir ara yüzükleri de kendinize takacaksınız sandım. O kadar kaptırmıştınız kendinizi," dediğimde birbirilerine bakıp gülüştüler.

"Ailelerimizin ilk nişanı maviş. Haliyle hepimiz ekstra heyecanlıyız," dedi Gazel yenge. Heyecanla nefeslendim. Ciddi ciddi nişanlanıyorduk.

"Gelin hanım otur yanımıza da ne istiyorsunuz söyleyin yoksa bu yaşta hepimizi gözaltına aldırır bu çocuk," Kiraz babaannemin dediğiyle gür bir kahkaha attım. Yanlarına gidip yere halının üstüne oturdum. Aslında ben de tam olarak neyi nasıl yapacağımızı bilmiyordum.

"Günü belirlediniz mi?" diye sordu anneannem.

"26'sı," dedim. Beş gün vardı. Bana saniyeler önce güzel gözlerle bakan onlar değilmiş gibi dik bakışlar attılar.

"Yusuf öyle uygun gördü. Van'a dönmeden takalım yüzükleri dedi," dedim.

"Çocukta haklı. Uzatmanın anlamı yok hem hazır herkes bir arada," dedi anneannem. Ona doğru dizlerimin üzerinde yürüyüp babaannemle aralarına oturdum.

"Tamam o zaman nereden başlıyoruz?" dedi Zümrüt Hanım.

"Aslında annemin dediği mantıklı. Evde isteme törenini yaptıktan sonra kutlama için kumsala inebiliriz. Sorun olmaz değil mi Sevgi anneanne?" yazlıklarının arka bahçesi kumsaldı.

"Olmaz kızım. Kendi mülkümüz kim ne diyecek," dediğinde keyifle gülümsedim.

"Alışverişe yarın mı çıkalım?" dedi Gazel yenge. Güneş gelmeden çıkmak istemiyordum.

"Yok, Güneş geldiğinde çıkarız. O olmadan olmaz... Yemekleri biz mi yaparız yoksa catering mi tutarız?" dediğimde birbirlerine bakıştılar.

"Canım onca telaşın içinde bir de yemekle uğraşmayalım. Ben yarın catering ve organizasyon şirketlerine bakarım tatlım. Hoşuna giden menüyü, organizasyonu seçersin," dedi Sema abla.

"Olur," dedim.

Ufak tefek detayları konuştuk. Sevgi anneanne günler öncesinde yazlığı temizlettirdiği için bir tık rahattık. Bu gecede kız tarafı olarak yazlığa geçecektik. Konağa hepimizin sığma ihtimali olmadığından Nevzat dedem; kız tarafı yazlığa geçsin istemeyi de orada yaparız, deyince kabul etmiştik. Bence de böylesi daha iyiydi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde konaktan ayrılıp yazlığın olduğu siteye geldik. Danışmadan giriş yaptıktan sonra kumsal tarafında olan D Blok'a geçtik. Bu yazlığı normalde yaz aylarında kiralıyorlardı ancak bu yaz bizim geleceğimizi bildiklerinden kiralamamışlardı. Yazlık oldukça lüks ve büyük görünüyordu ama biz kalabalık bir aileydik. Büyük ihtimalle bazı abilerim koltuklarda yatacaklardı. Yusuf bizi bıraktıktan sonra geri döndü. Eve girdiğimizde evin sandığımdan da büyük olduğunu fark ettim.

"Nevzat amca zamanında iki ev satın almıştı. Sonra o evleri yıkıp bu evi yaptık," dedi Yağız Bey.

"Neden bu kadar büyük olduğunu anladım," dediğimde gülüştük. Bu kadar çok çocuklu bir mühendisin evleri büyük yapmasına şaşırmamalıydık. Evde dört oda iki salon vardı. Odalara dedemler, annemler ve Zümrüt Hanımlar yerleşti. Diğer odayı da Kerem'le ben kaptım. Tam boylar ve Emir salonda yatacaklardı. Eşyalarımızı odalara çıkardıktan sonra duşa girdim. Yaz aylarını hiç sevmiyordum.

Duştan çıktığımda odaya geçecekken salondan gelen gülüşme sesleriyle aşağı bakan tırabzanlara ilerledim. Canım abilerim ve canım kardeşim gecenin tadını çıkarıyorlardı. Odaya geri dönüp üzerimi giyindim. Saçlarımı kurulayıp tepemde topladıktan sonra odadan çıkıp aşağı indim. Koltukların yastıklarından yere büyük yatak yapmışlar, klimayı da sonuna kadar açmışlardı resmen.

"Ne yapıyorsunuz?" diye yanlarına gittim. Kağıt oyunu oynuyorlardı.

"Oyun oynuyoruz abim gel," dedi Aslan. Emir'le Doğu, Baran'la da Aslan karşılıklı oturuyorlardı. Emir ve Aslan'ın arasına oturdum.

"Pişti mi bu?" dediğimde başlarını sallayıp ses etmediler.

"Kim önde?" dedim bu sefer. Doğu başıyla Aslan'ı işaret etti. Susup oyunlarını izlemeye devam ettim. Aslan'a sürekli yenilince hepsi tek tek isyan etmeye başladılar. Emir ben oynamıyorum deyince diğerleri de kağıtları bıraktılar. Aslan keyifle gülüp bana döndü.

"Görüyorsun değil mi mavişim nasıl ağlıyorlar?" dedi. Gülüp başımı salladım. Kendimi yatağa bırakıp klimanın esen soğuk havasıyla esnedim.

"Ya dondurma var mıdır? Yusuf alışveriş yaptık demişti ama," dediğimde Kerem ben bakarım deyip mutfağa gitti. Döndüğünde elinde dondurma kutusu ve tatlı kaşıkları vardı. Dondurmayı yedikten sonra uykumuz da olmadığından uno oynadık. Diğer oyunda Aslan'a yenilenler bu sefer bana yenilince bana da isyan edip oyunu bıraktılar. Kerem, peşinden de Emir uyuyunca ben de ayaklandım. Dondurma kutusunu ve kaşıkları alıp mutfağa götürdüm. Kutuyu çöpe atıp kaşıkları yıkadıktan sonra yukarı çıktım.

Yatağa yattığımda biraz Yusuf'la birazda ayrı ayrı kızlarla mesajlaştım. Nişan için kıyafet konuşurken ikisinin de önerileri birbirine o kadar yakındı ki aslında çok iyi anlaşabileceklerini fark etmem on dakikamı bile almadı. Az çok ne renk giyeceğime, saçıma karar verdikten sonra mesajlaşmamız bitti.

Uyumak istediğimde sıcaktan ve terlemekten uyuyamadım. Odanın penceresi açıktı ama hiç rüzgar esmiyordu. Yastığımı alıp salona indim. Baran dışında hepsi uyumuştu. Baran da telefondaydı. Yanına gittiğimde beni fark etti.

"Maviş?" dedi sorarcasına.

"Oda çok sıcak uyuyamadım," dediğimde kucağımdaki yastığa güldü.

"Sığmayız ki," dediğinde dudak büktüm.

"Koltukta yatarım ben de," dedim ve sırtını yasladığı koltuğa yastığımı atıp zıpladım. Klimanın o esintisi beni huzura erdirmişti bile. Yastığıma sarılıp gözlerimi yumduğumda aklıma gelenle hemen sıçradım. Kerem'e baktığımda Aslan ve Doğu'nun arasında uyuduğunu gördüm. Üstü gayet iyi örtülüydü. Gönül rahatlığıyla yastığıma tekrar sarılıp uyudum.

Sabah omzumdan dürtülerek uyandığımda Emir'i tepemde gördüm. Salonun içi çok az aydınlıktı. Emir'e gözlerimi kırpıştırarak bakıp doğruldum.

"Kahve, kumsal ve dedikodu?" dediğinde gözlerim tüm canlılığıyla açıldı. Başımı salladığımda yanağımdan makas aldı.

"Ben kahveleri yaparken sen de toparlan. Ve sakın bu şahısları uyandırma kaynak yapmasınlar," dediğinde sessizce kıkırdadım.

Arka bahçeden kumsala indiğimizde havanın serinliği ve güzel kokusuyla iyice uyandı zihnim. Kıyıya oturduğumuzda dalgalar ayaklarımıza vuruyordu. Kahvemden yudumlayıp derin nefesler alıp verdim.

"Japonya, Çin nasıldı?" dedim. Kore ve Tibet'e de geçeceklerdi ama buradaydılar.

"Kızım efsane güzeldi ya. Çin eh işteydi ama Tokyo'ya bayıldım. Kesinlikle seninle de gitmemiz lazım," dedi hevesle.

"Gideriz Emir'im," dedim. Orada neler yaptıklarını anlattıktan sonra benim neler yaptığımı sordu. Gittiğimiz yerleri anlatıp Adis ve Maryam'dan bahsettim.

"Ay sana çok güzel kolye aldım. Bileklik falanda aldım ama bu kolyeyi çok seveceksin," dediğimde "altındır inşallah," dediğinde omzuna vurdum.

"Nasıl hissediyorsun?" dediğinde yüzüğümü okşadım.

"Mutlu, huzurlu. Ait hissediyorum. Bu yüzükten önce de böyleydi ama sanırım eşyalara anlam yüklemek gibi bir huyum var. Bu yüzükle tüm duygularım desteklenmiş hissediyorum..." dediğimde anlayışla gülümseyip yanağımı okşadı.

"Düğünümüz ne zaman?" dediğinde dudak büktüm.

"Bilmem, iki yıl kesin ama üç yılda olabilir," dedikten sonra kaçamak bakışlar attım.

"Dökül bakalım," dediğinde yutkundum.

"Biliyorsun bizim işler tayinle oluyor. Yani hangi il geleceği kesin değil," başını denize çevirdi.

"Anladım," dedi bozuk sesiyle.

"Emir," dedim ellerimi koluna sarıp omzunu öptüm. Kahvesini içip denizi izlemeye devam etti. Yanağını öpüp, saçıyla kulağıyla oynadım ama bana bakmadı.

"Senin için en doğrusu uzakta olmak olur ama..." omuz silkip bana baktı. Amadan sonrası benim için de aynıydı. Emir'le birbirimizden uzak kalmayı sevmiyorduk.

"Hep gelir gideriz ki. Hem farklılık olur bizim içinde," dedim.

"Çocuk odası da yapacak mısın bana?" dediğinde güldüm.

"Yaparım tabii. En güzel odayı sana veririm," dedim. Yanaklarından öpüp sarıldım.

"Eniştemde öyle diyordu," dedi.

"Ben dedikten sonra o her şeye tamam der sen merak etme," dediğimde güldü.

Denize tekrar bakıp "yüzelim mi?" dedi.

"Yüzelim..." dedim.

Üstümüzü değiştirmeden koşarak denize girdik. Belirli bir derinliğe kadar yüzdükten sonra karşılıklı durup sohbet etmeye devam ettik. Sabahın köründe, denizin ortasında bu sefer Güneş hakkında konuşmaya başladık. Sürekli konuşuyorlardı. Emir'in özlediği çok belliydi. Güneş'le konuştuğum zamanlarda da konuyu bir yerde Emir'e getirişinden, iç geçirmelerinden onunda özlediğini anlıyordum.

"Ama daha iyiyiz. Sohbetlerimiz duraksamıyor, daha rahat konuşuyoruz, kendimizi kısıtlamıyoruz..." dediğinde onlar için sevindim.

"İlk bir hafta korktum açıkçası. Belki yeni birisiyle tanışır diye ama. İnsan sevildiğini duyduğu sesten bile anlıyormuş be Aden. Güneş'le her konuşmamda o heyecanlanan sesinden, adımı söyleyişinden anlıyorum," dedi.

"Şüphelerin geçti o zaman," dediğimde başını salladı.

Hem yüzüp hem konuşmaya devam ettik. Aramıza sonradan Aslan ve Baran da dahil oldu. Uzun bir süre daha denizde kaldıktan sonra çıktık. Duş alıp aşağı indiğimde herkes uyanmıştı. Annemler kahvaltıyı çoktan hazırlamaya başlamışlardı. Onlara yardım edip hızlıca sofrayı kurduk. Masaya oturduğumuzda Baran yoktu.

"Baran nerede?" diye sordum.

"İşi varmış kızım. Çıktı," dedi Yağız Bey.

Kahvaltıdan sonra Sema ablalar geldi. Kumsala inip neyi nasıl yaparız diye tartışmaya başladık. Diğer kısımlarla aramıza sınır koymaya karar verdik. Yan evlerle aramıza barikat kuracaktık. Kumsalla ev arasına ahşap yol blokları, ışıklandırmalar yapmayı konuştuk. Büyük bir alana ahşap zemin döşeyip hem yemek alanı hem de eğlenceli alanı oluşturacaktık. Emir'in müzisyen arkadaşları tüm ekipmanlarıyla gelecekleri için onlar içinde alan yaratmayı not düştük.

Sema ablanın yardımıyla catering ve organizasyon şirketini kararlaştırıp hemen bugüne randevu oluşturduk. Nasıl bir ortam istediğim az çok belli olduğundan organizatörlerle hemen fikir birliği yaptım. Ne çok abartılı ne çok sade olacaktı. Ancak göze değen, hoş bir ortam istiyordum.

Catering ile görüştüğümüzde ise pek emin olamadık. Sema ablanın bulduğu her şirket İzmir'in ve Türkiye'nin önde gelen şirketleriydi ancak menüleri tam olarak içime sinmedi. Başka bir şirketle görüştüğümüzdeyse bize kendi menümüzü hazırlayabileceğimizi söyleyince burayla anlaştık. Servis ve temizlik içinde buradaki çalışanlarla anlaştık.

Yazlığa geri dönerken Yusuf arayıp kuyumcuya geçmemizi istedi. Bize verdiği adrese geldiğimizde yanında Yusuf Ali ve Aslan da vardı. Kendimize alyans seçtikten sonra bir kafede oturup soğuk bir şeyler içtik. Yusuflar konağa bizde yazlığa geçtik. Eve girip salona geçtiğimde koltukta oturan Simge ve Doruk'a "hoş geldiniz," deyip mutfağa ilerledim ama yarı yolda durup heyecanlara salona dönüp tekrar oradalar mı diye baktım.

"Sürpriz," diyerek bana sarıldıklarında ikisini de kucakladım. Ayrıldığımızda tek tek sarıldım tekrar. Akşam yemeğine kadar üçümüz bir koltuğun üzerinde konuşup durduk. Emir arada laf sokuşturduğunda ona tatile gittiği diğer arkadaşlarını hatırlattım.

Yemekten sonra Yusuf'u arayıp dışarı çıkalım dedik. Bejna ve Merdo abiyle bizi almaya geldiler. Yürüyerek sahile indik ve publardan birine geçip oturduk. Konu nişanımızken canım abimler sürekli Yusuf'a takılıyordu. Merdo abi sağ olsun Yusuf'un tarafındaydı. Ona bakınca aklıma Sevda geldi. Onu dün bir ara arayıp Nişan için davet etmiştim ama Antalya da ailecek tatil yapıyorlardı. Kaçabilirsem gelirim demişti. Umarım gelirdi.

"Sende gelir misin Bejna?" dedi Simge. Aklım Sevda'ya takılınca konuştuğumuz konuya geri döndüm. Alışverişe Simge ve Güneş'le gidecektim. Bejna'yı da almayı konuşuyorduk.

"Olur gelirim," dedi Bejna. Simge herkese anlayışlı, naif duygularla yaklaşan bir insandı. Bu duyguları karşısında Bejna olunca daha da yüksek seviyeye çıkmış gibi görünüyordu. Acısı olan insanlara o acıyla baş edebilenlere büyük saygı duyuyordu.

Aralarındaki muhabbet daha kaynaşsın diye Bejna'nın saçlarına değindim. Simge de beni destekleyerek saçlarına minik dokunuşların çok güzel olacağını söyledi. Biz kendimizi kaptırmış konuşmaya devam ederken Baran yanımıza geldi.

"Hanımlar, müsaadenizle sevgilimi alıyorum," dediğinde şaşkınlıkla Simge'ye baktım.

"Nasıl, oldunuz cidden?" dedim neşeli sesimle.

"Olduk abim olduk. Döndüğünde anlatır Simge," dedi ve Simge'nin elini tutup sandalyeden indirdi. El ele pubdan çıkıp sahile indiklerini gördüm uzaktan. Ağzım iki metre açık sırıtırken Bejna benim bu halime güldü. Simge gidince bizde diğerlerinin sohbetine katıldık. Merdo abi yeni bir iş kurmayı planlıyordu. Onun hakkında fikir alışverişi yaparken gözüm Bejna ve Aslan' a takılıyordu. Sadece benim değil Yusuf'un da gözleri onların üzerindeydi.

"Aşkım," dedim dikkatini kendime çekerek. Bana dönüp gülümsedi. Aslan'a bakan sert bakışları yumuşamıştı.

"Güneş geldiğinde kıyafet için alışverişe çıkacağız, sence ne renk giyineyim?" diye sordum.

"Bilmem... Sana ne giysen yakışır," dediğinde tatlı tatlı sırıttım.

"Orası öyle ama sen yine de bir renk söyle," dediğimde gözleri dudaklarıma kaydı.

"Kırmızı," dedi nefeslenerek.

"Diyorsun?" dediğimde başımı salladım. Kırmızı rujlu dudaklarımı dilimle ıslatıp başımı diğerlerine çevirdim. Elbisemin rengine karar verilmişti...

Güneş'in geleceği gün sabah erkenden uyandık. Aslan ve Emir havaalanına geçerken bizde kumsala indik. Onlar gelene kadar biraz yüzdükten sonra hazırlanıp kahvaltı için konağa geçecektik.

Güneş geldiğinde evden çıkana kadar Kerem'le ona sarılı kaldık. Saçları uzamış, birazda kilo almış gibiydi. İyi görünüyordu. Arabalara geçerken Güneş "biz yürüyelim mi?" diye sorunca ikimizin dışında herkes arayla konağa gitmiş bizde kol kola yürüyerek yürüdük. Konağa varana kadar konuştuk.

Güneş'in gelmesiyle hazırlıklar daha da hızlandı. Kahvaltıdan sonra direkt alışverişe çıktık. Sema abla bize iki tane kartvizit uzatmıştı. Benim için iki farklı moda evinden randevu almıştı. İlk gittiğimiz yerde istediğim kıyafeti hemen bulmam şansımdandı sanırım. Kırmızı, tüm bedenimi saran, dekolteli bir elbiseydi. Göğüslerim biraz fazla öne çıkınca moda evinin terzisi kumaş eklemesi yaparak dekolteyi küçültebileceğini söyleyince rahatladım elbise çok güzeldi ve kesinlikle bunu giyecektim.

"Kutlama da rahat eder misin?" diye sordu Simge. Aynaya baktım tekrar. Elbise hemen dizlerimin altında hareketlenerek bitiyordu. Kalem kesim olduğundan hareket alanım bir tık kısıtlıydı.

"Bence kutlama içinde başka bir elbise bakalım. Mini, rahat edeceğin," dedi Güneş.

"Olabilir," dediğimde bana gözüne kestirdiği mor, tek askılı mini elbiseyi getirdi.

"Bu nasıl sence?" elbise çok güzeldi. Rengi, boyu, sadeliği tam benlikti.

"Bayıldım. Bunu da denemek istiyorum," dediğimde görevli kadın elbisenin 38 bedenini alıp geldi. Ben soyunma kabinine geçerken kızlara kendileri için elbise bakmalarını söyledim.

Güneş siyah, ince askılı, sol bacak kısmı büzgülü bir elbise tercih ederken, Simge; pembe kadife işlemeli palazzo pantolon ve kalın askılı v kesim büstiyer takımı aldı. Bejna ise uzun, krem tonlarında nakış işlemeli güzel bir elbise tercih etmişti. Ödemeye geçtiğimizde kızları akarte etmiştim ama görevli kadın ödemenin annelerimiz tarafından yapıldığını söylemiş üstüne annemden, Zümrüt Hanım ve Sema abladan bize selam söylemişlerdi.

Elbiselerden sonra ayakkabı alışverişine geçtik. İstemede kırmızı elbisemi giyineceğim için krem tonlarında bantsız stiletto aldım. Mor elbisenin altına da beyaz ipli, topuklu sandaletlerimi giyinecektim. Kızlarda elbiselerine göre sandalet topuklulardan aldılar. Hazır dışarı çıkmışken kuaföre de gittik. Simge saçlarını kestirdi, Bejna da saçlarının aralarına sarı ışıltılar attırdı.

Kalan iki günde her şey üst düzey bir hızla hazırlanıyordu. Kumsalı şimdiden hazırlamaya başlamışlardı. Yemek menüsü ve pastanın provaları yapılmıştı. Aslanlar evdeki ikinci buzdolabını içkilerle doldurmuştu. Eve birkaç tane cezve, aynı tasarımda fincan takımı ve su bardağı takımları aldık. İstemeye bir gün kala tüm evi tekrar el birliği ile temizledik. Saatler azaldıkça heyecandan yerimde duramıyordum. Gecenin yarısında herkes uyurken ben uyuyamadığımdan yataktan kalkıp oturdum. Güneş mırıldanıp dönerek duvara yapışınca uyandı mı diye baktım. Uyuyordu. Diğer yatakta uyuyan Simge'ye de baktığımda o da uyuyordu. Odadan çıkıp mutfağa indim. Kendime soğuk su doldurup mutfak masasına geçip oturdum. Yusuf'a mesaj atıp suyumu içtim. Bana anında dönüş yapınca sırıttım.

HAYRANIM:

Uyumadım yavrum. Balkonda oturuyorum öyle.

SİZ:

Ben de uyuyamadım. Heyecan bastı...

İçim kıpır kıpır. Bir an önce sabah olsun istiyorum.

HAYRANIM:

Çok güzel bir gün olacak güzelliğim...

Seni kırmızılar içinde görmek için sabırsızlanıyorum. 🔥

SİZ:

Ay Yusuf o kadar güzel ki elbisem çok beğeneceksin

HAYRANIM:

Her türlü yavrum, ayıpsın...

"Aden," telefondan başımı kaldırıp Baran'a baktım. Esneyerek yanıma gelip oturdu. Yusuf'a son mesajımı yazıp telefonu kapadım.

"Uyuyamadım," dediğimde gülümsedi.

"Heyecan yaptın değil mi?" başımı sallayıp iç çektim.

"Aslında iyiydim ama yatağa girdiğim an film koptu," önümdeki bardağı alıp suyu içti.

"Özel bir gün," dedi. Gözleri merhametle parladı. Göğsünü şişirecek kadar nefes alıp verdi. Sandalyesini yanıma kaydırıp beni göğsüne çekti.

"Gelin oluyorsun," dediğinde kıkırdadım.

"Henüz ilk adımındayız," dediğimde omuz silkti.

"Gelin gelindir," dedi. Saçlarımı öpüp kolumu sıvazladı.

"Gençler bensiz parti mi?" diyerek yanımıza Doğu geldi. Dolaptan soğuk kahve alıp diğer tarafıma oturdu.

"Gelin hanımı vazgeçirme seansımızı başlatalım mı?" dediğinde Baran gülüp Doğu'nun ensesine geçirdi.

"Ben ve Yusuf'un gelini olmaktan vazgeçmek. Rüyanda bile göremezsin canım Doğu'm..." dediğimde gülerek gözlerini devirdi. Doğu beni caydırma propagandasına devam ederken aramıza Aslan da dahil oldu. O da Doğu'ya destek olup bana daha pahalı yüzük teklifleriyle geliyordu.

"Beyler sizin adınıza üzgünüm ama ben müstakbel eniştenizle saatler sonra nişanlanacağım," dediğimde ofladılar. Onların bu hallerine gülüp yarın Yusuf'a terslik çıkarmamaları için uyardım. Hepsi de burun kıvırıp yüzlerini ekşitti.

"Birlikte uyuyalım mı?" dediğimde hevesle başlarını salladılar.

Salona geçtiğimizde Doruk'un ve Emir'in koltuklarda yattıklarını gördüm. Kerem'in yanına uzandığımda Doğu diğerlerinden hızlı davranıp yanıma kıvrıldı. Aslan, Kerem'in yanına geçerken Baran, Doğu'nun yanına yattı. Beş kardeş ilk defa birlikte uyuduk. Bunun tadı, hissi çok daha başkaydı.

Sabah uyandığımızda annemlerde telaş hakimdi. Zümrüt Hanım'la ikisi bir oraya bir buraya koşturup duruyorlardı. Evden kuaföre gitmek için çıktık. Zümrüt Hanım arabayı kullanırken hemen yanında ben oturuyordum. Güneş ve anneannem arkadaydı. Annem ve babaannem Simge'nin kullandığı diğer arabadaydı. Konağa geldiğimizde Sema ablaları alıp kuaföre gittik. Saçlarımı perçemlerim açık olacak şekilde tepemde topuz yaptırdım. Perçemlerimi hafifçe dalgalandırıp yüzümün iki yanında sabitlendirdim. temiz görünen göz makyajım ve kırmızı rujumla iyi görünüyordum. Herkes hazır olduğunda kuaförden çıktık. Sema ablalar konağa bizde yazlığa geçtik. Tüm hazırlıklarla biz gelene kadar evin erkekleri ilgilendi.

Akşamüzeri beşte her şey sorunsuz bir şekilde hazırdı. Kumsal, yemek ve pasta. Organizasyon şirketinin fotoğrafçıları da her fırsatta bizi çekiyordu. Hepimiz giyinmiş salonda oturmuş Yusufların gelmesini bekliyorduk. Yerimde duramadan sürekli volta atıp duruyordum. Kapı çaldığında aniden durdum ve "geldiler," dedikten sonra heyecanla kapıya koşturdum. Kapıyı açmadan önce annemlerin gelmesini bekledim. Sadece Annemle Haydar abi ve Zümrüt Hanım'la Yağız Bey yanıma geldi.

"Açıyorum," dediğimde başlarını salladılar.

Kapıyı açtığımda gözlerim sadece Yusuf'a değdi. Çok yakışıklıydı. Yüzünde benimki gibi heyecanlı bire tebessüm vardı. Annemler misafirlerimizi içeri davet etti. Yusuf girdiğinde elindeki çikolata kutusunu ve büyük beyaz gül demetini bana verdi.

"Çok güzelsin," dediğinde kocaman gülümseyip "teşekkür ederim," dedim ve ona çok yakışıklı olduğunun söyledim. İçeri geçtiğimizde herkes yerini almıştı. Dedemler sohbet edip hal hatır soruyorlardı herkese. Bu sohbetler uzayınca Yusuf'la birbirimize bakıp gülümsedik.

"Daha daha nasılsınız dünürüm," dedi Tahir dedem bilmem kaçıncı kez.

"İyiyiz dünürüm. Sizler nasılsınız?" dedi Yavuz dedem bir kez daha.

Derin nefesler alıp boğazımı biraz gürültüyle temizlediğimde dikkatlerini çektim. Hanımlar bana gülerken tam boylar ve Emri bana ters bir bakış fırlattılar.

"Yıllardır ailelerimiz hep yan yana, bir aradaydı. Gerçek bir sevgi ve saygıyla devam etti bağımız," dedi Tahir dedem. Onun peşinden Yavuz dedem de konuştu.

"Aden'in hayatımıza dahil omasıyla daha da büyüdük. Emir'imiz oldu, Filiz kızımız, Haydar oğlumuz oldu. Hayırlısıyla bir evladımız daha olacak. Büyüdükçe büyüyor olmak beni bir hayli mutlu ediyor," dediğinde göz göze geldik. Gülüşüm büyüdü.

"Uzun lafın kısası," diyerek araya Nevzat dedem girdi. Tahir dede ters bakışlarını dünürüne çevirdiğinde dudaklarımı gülmemek için birbirine bastırdım.

"Sebebi ziyaretimiz malumunuz," dediğinde göğsüm heyecanla inip kalkmaya başladı. Nevzat dede geri yaslanıp Sefa abiye bir bakış atıp başını salladı. Bundan sonrası Sefa abideydi.

Sefa abi oturuşunu dikleştirip bir bana bir Yusuf'a baktı. Boğazını temizleyip söze girdi. Önce bizim ilişkimizi ne kadar beğendiğinden, oğlunun ne kadar şanslı olduğundan bahsedip bize birbirimize karşı olan sevgi, saygı ve verdiğimiz değerden dolayı teşekkür etti. Konu dönüp dolaşıp Yusuf'un hastanede geçirdiği zamana gelince huzursuz oldum. Onun o hallerini hatırlamak benim için kabustu. Sefa abi uzatmadan o dönemde bana sahip oldukları için ne kadar mutlu, şanslı olduklarından bahsetti. O konuşurken ona sıkıca sarılmayı aklımın bir ucuna not ettim.

"Şimdi kızımızı isteyeceğiz ama ailemiz, babamında dediği gibi bir hayli kalabalık," dediğinde gülüştük. Sefa abi önce anneme ve Zümrüt Hanım'a baktı.

"Hanımlar... Biriniz doğurdu biriniz büyüttü. İlk sizlere sormam daha adil olacak. Çocuklarımızın yuva kurmalarına izniniz var mı?" diye sorduğunda duygulanmaya başladım. Annemler izin verdiklerinde Sefa abi, Yağız Bey ve Haydar abidende izin aldıktan sonra dedemle babaannemden ve anneannemden de izin alıp kardeşlerime baktı.

"Tam boylar, Güneş, Kerem," dedi gülerek. Artık herkesin onlara tam boylar demesi ayrı bir olaydı.

"Kız kardeşinizin oğluma, oğlumun da kız kardeşinize eş olmasına izniniz var mı?" ilk izni Güneş ve Kerem verdi. Doğu dolu gözlerle bana bakıp izin verdiğini söylerken Baran yutkunup başını salladı. Aslan derin nefesler alıp verdikten sonra Yusuf'a sadece onun anlayabileceği bir bakış atıp izin verdi. Sefa abi Simge ve Doruk'tan da arkadaş hakkıdır diyerek izin aldıktan sonra Emir'e döndürdü bedenini.

"Emir'im, bizde kızı ona en çok emek verenden, en kıymetlisinden istenir. Aden'e aramızda en çok emeği geçen sensin. Biliyoruz ki en kıymetlisi de sensin," dolan gözlerimi kırpıştırıp yutkundum. Emir omuzlarını dikleştirip daha da dik oturdu. Ben de onun gibi beni dedemlerden ya da annemden isteyecekler sanmıştım ama Sefa abi bize en güzel sürprizi yapmıştı.

"Allah'ın emri, Peygamberin kavliyle kızımız Aden'i, oğlumuz Yusuf'a istiyoruz," dediğinde Emir'le göz göze geldik. İkimizin de gözleri yaşlarla parlıyordu. Yutkunup nefeslendi, bana bakıp göz kırptıktan sonra Sefa abiye baktı.

"Doğrudur Sefa abi. Aden'le birbirimizin üstünde çok emeğimiz var. Benimde emeğim çoktur ama Aden'in ben de, hatta çoğumuzun üzerinde fazlasıyla emeği var. Biz sizlerden önce sadece üç kişiydik. Birbirimizden başka kimsemiz yoktu. Aden bana yeri geldi kardeş, yeri geldi abla oldu. Yeri geldi evlat, yeri geldi anne oldu. Düştük, kalktık. Ağladık, güldük. Birlikte yedik birlikte içtik..." nefes alıp verdi. Ağlamamaya çalıştığından sesi boğuk çıkıyordu.

"Aden benim en kıymetlim... Benim için kardeşten bile öte. Gözümden, dilimden sakındığım o... " dedikten sonra Yusuf'a baktı.

"Cennet bahçemi ne kadar sevdiğini görüyorum. Ona olan sevdanın büyüklüğüne hepimiz şahidiz. Biliyorum ki Aden'i her zaman başının tacı edip ona çok güzel bir hayat yaşatacaksın. Senden tek isteğim kardeşimin elini hiç bırakma, o cennet güzeli mavişlerini acıyla doldurma. Hep gülsün, hep mutlu olsun... Eğer bunun sözünü verirsen ben de kardeşimi sana emanet edip ona eş olmana izin veririm," dedi.

"Söz veriyorum. Aden hep başımın tacı, kalbimin yegane sahibi olacak. Onu hep mutlu edip seveceğim. Hep gülmesini ben de isterim ama Aden'imizin ne kadar duygusal olduğunu hepimiz biliyoruz ama sana söz gözyaşlarının mutluluktan olması için elimden geleni yapacağım," dedi Yusuf.

"O zaman," dedi ve bana baktı Emir. Başını hafifçe salladığında ıslak yanaklarımla gülümseyerek başımı salladım.

"Verdim gitti. Hayırlı olsun," dedi. Alkışlar tebrikler havada uçuşurken annem bana başıyla mutfağı işaret edince kahve yapmak için ayaklandım. Herkes bana bakınca hem gülüp hem ağlayarak "kahve," dedim. Kızlarla mutfağa geçtiğimizde ben Yusuf'un kahvesini yaparken Bejna ve Simge diğerlerine yapıyordu. Güneş'te suları dolduruyordu.

"Tuz," dedi birden Simge.

"Tuz koydun mu?"

"Hayır," dediğimde Güneş "ne demek hayır?" dedi.

"Yusuf'a zararlı tuz. Ben de ona bol ballı çok tatlı bir kahve yaptım. Malum sade içebiliyor bir tek," dediğimde birbirilerine bakıp gülerek başlarını salladılar. Kızlar diğer kahveleri servis ederken ben de Yusuf'a yaptım kahveyi küçük tepsiye suyuyla yerleştirip içeri geçtim. Yanına gittiğimde gülen gözlerle bana baktı. Fincanını alınca tepsiyi önündeki sehpaya bırakıp yanında yerleştirilen sandalyeye oturdum. Herkes merakla, tam boylar sırıtarak Yusuf'a bakıyordu. Yusuf hiç düşünmeden ilk yudumunu aldı ama beklediği şeyle karşılaşmayınca bakışları bana döndü.

"Ne, tuzun fazlası zararlı sana," dediğimde herkes güldü. Yusuf bana aşkla bakıp normalde asla içmeyeceği baldan ibaret olan kahvesini tek seferde içip direkt suyunu kafasına dikti. Sanırım tuzlu kahveyi daha kolay içerdi.

"Kahveler içildiğine göre artık yüzükleri takalım," dedi dedemler. Yusuf'la ayaklanıp yan yana salonun ortasında durduk. Güneş yüzük tepsisiyle yanımda durduğunda yüzüğü kim takacak, kesecek muhabbeti döndü. Klasikleşmiş adetlerde nişan kız tarafının olduğu için bizim aileden kim kessin diye konuşurlarken araya girdim.

"Anneanne," dediğimde durup bana baktılar.

"Babaannemle birlikte yüzüklerimizi takıp keser misin?" dediğimde gözleri belli etmemeye çalışsa da parıldadı. Babaannemle anlaşıp yanımıza geldiler. Benim yüzüğümü anneannem, Yusuf'un yüzüğünü babaannem taktıktan sonra babaannem makası anneanneme verip geri çekildi.

Anneannem bir şey demedi. İkimizin de yüzüne gülümseyerek bakıp kurdeleyi kesti ve "hayırlı olsun," dedi.

Herkese sarılıp tebrikleri kabul ettik. Sefa abiyle sarılıp teşekkür ettim. Sona bıraktığım Emir'le sanki hiç kopmayacakmış gibi sarıldım. İki ağlaşıp güldükten sonra kutlama için hareketlendik. Dedemler ben daha ne oluyor demeye kalmadan bana bilezikler, altınlar takmaya başladılar. O sırada fotoğraf çekilmeyi ihmal etmiyorduk. Herkes takılarını taktıktan sonra bir kuyumcu dükkanı açacak kadar iyi durumdaydım. Takıdan sonra herkes kumsala inerken Yusuf'la biz kaldık. Ben kıyafetimi değiştirdikten sonra kumsala geçecektik.

Üstümü değiştirmek için odaya çıktım. Topuklularımı çıkartıp soğuk zemine bastığımda rahatladım. Bir dakika kadar sonra toparlanıp kıyafetteki tam altınları çıkarıp yatağın üzerine bıraktım. Bileziklerimden büyük ve ağır olanları çıkarıp daha hafif ve düz olanları takmaya devam ettim. Dolabın önüne geçip kıyafetimi çıkarmak için fermuarı indirmeye başladım. Tam o sırada odanın kapısı açıldı. Giysi dolabının aynasından Yusuf'la göz göze geldik. Odaya girip kapıyı kapattı. Yanıma geldiğinde sırtımı göğsüne yaslayıp karnıma doladığı kollarına ellerimi yasladım. Parmağındaki yüzüğünü sevdiğimde yanağımı öptü.

"Elbisen," dedi. Elleri karnımdan kalçalarıma oradan göğsüme çıktı. Dudaklarını boynuma yaslayıp ıslak öpücükler kondurdu. Bir göğsümü okşarken diğer eli fermuarımdaydı.

"Yusuf," dedim işin sonunu tahmin ederek.

"Çok hızlı olacağım," dedikten sonra göğsümü sıkıp fermuarımı indirdi. Islak dil darbeleri boynumdan omzuma, omzumdan tekrar boynuna çıkıyordu. Elbiseyi bacaklarımdan sıyırıp belimde topladıktan sonra beni kendisine çevirip kucağına aldı ve kapının oraya götürüp duvara yasladı. Kapının kilidini kilitleyip bana sırıtarak baktı.

"Kırmızıyla sana bu kadar yakıştığı için kavga edebilirim," dediğinde gülümsedim.

"Üzgünüm sevgilim kırmızı giyinmeye, rujumu sürmeye devam edeceğim," çeneme dişlerini geçirip kasıklarını kasıklarıma bastırdı. Dudaklarıma yaklaşacağı sırada dudaklarına avcuma yaslayıp "rujumu sakın bozma," avcumu öpüp bacaklarımı okşadı.

Dudaklarını dekolteme gömdüğünde Allah'tan mor elbisemin derin bir dekoltesi olmadığı için rahat ettim. Dudaklarının baskısı, nefesinin sıcaklığı tenimde gezinirken kendimi ona bastırıp duruyordum. Kemerini çekip yere attıktan sonra pantolonunu tam indirmeden sıyırdı. Sağ eli kalçamdayken sol elini aramıza sokup dantelli iç çamaşırımı kenara çekip bedenlerimizi hızlı ve sert bir darbeyle bütünleştirdi. İç içe geçmenin rahatıyla nefeslendik. Yusuf dudaklarıma kapanmak istese de izin vermediğimden elbisenin askılarını indirip göğüslerime kapandı. Elleri, dudakları, içimde gidip gelen sertliği beni kendimden geçiriyordu. Nefes nefese saçlarını çekiştirdiğimde gülerek yüzüme bakıp dudaklarını çeneme yaslayıp darbelerini daha da kuvvetlendirdi. Alınlarımızı birbirine yaslayıp nefes nefese dakikalar içinde tükettik kendimizi. Rahatladığımızda başım omzuna düştü. Gülerek beline sarıldığımda tutuşunu sağlamlaştırıp yatağa ilerledi ve oturdu.

"Fark edecekler," dediğimde "bir şey olmaz," dedi. Sakinleştiğimizde toparlandık. Mor elbisemi hızlıca giyinip terleyen yüzümü, ensemi kuruladım. Ceketindeki altınları çıkarıp diğer altınların yanına koydu.

"Yavrum bunları bir torbaya falan koy da bir yere koyalım. Yabancılar var evde ne olur ne olmaz," dediğinde başımı salladım. Altınları küçük bir torbaya koyup bavulumun içine sakladım. Şifresini girip fermuar uçlarını şifre kısmındaki kancaya taktım. Odadan çıktığımızda kapıyı kilitleyip anahtarı cebine koyması için Yusuf'a verdim.

Kumsala indiğimizde el ele ışıklarla, büyük çiçek saksılarıyla süslenmiş yolda yürüyüp masaya ilerledik. Biz gelene kadar birkaç tane fotoğrafımızda çekilmişti. Emir'in gelen arkadaşlarıyla selamlaştık. Masanın başında yan yana oturduk. Sırtım yine göğsündeydi. Kolunu sandalyeme yaslayıp omzumu öptü. Yemek servisine başladığında hafiften bir müzikte çalmaya başladı. Herkes saf bir mutlulukla konuşup gülüşürken sırtımı Yusuf'a daha da yaslayıp gülen gözlerle ailemi izledim. Yusuf yüzük takılı elimi tutup öptü. Parmağını yüzüğümde gezdirip "çok yakıştı," dedi.

Ben de onun yüzüğünü okşayıp "sana daha çok yakıştı. Van'a gittiğinde göstere göstere gez tamam mı? Komşularına özellikle," dediğimde kahkaha attı.

"Emrin olur hatun," dedi. Yanağımı öpüp perçemlerimi sevdi.

"Millet," diyerek ayağa kalktı Aslan. Elinde rakı kadehi vardı.

"Kadehimi canım kız kardeşime ve kan kardeşime kaldırmak istiyorum. Birbirlerine duydukları aşkları umarım sonsuza dek devam eder. Hep mutlu olun," dedi ve kadehini kaldırdı. Ona eşlik ettik.

Yemekten sonra asıl eğlence başladı. Emir ve arkadaşları kurulan küçük sahneye yerleşip sanatlarını icra etmeye başladılar. Önce Yusuf'la dans ettik. Yusuf'tan sonra sırayla tam boylarla, Kerem ve Merdo abiyle dans ettim. Sonrasında Haydar abi ve Yağız Bey'le de dans ettim.

Eğlenceli şarkılar, edilen danslar, içilen içkiler ve gökyüzünde süzülen gülüşlerimiz. Benim için o kadar güzel bir gece oluyordu ki etkisinden uzun süre çıkamayacağımı biliyordum. Dönüp dolaşıp yine Yusuf'un kolları arasına girdiğimde çalan şarkıyla başımı omzuna yasladım.

"Diğer evrenlerde de birbirimize aşık olmuş muyuzdur acaba?" diye sorduğumda alnıma dudaklarını yasladı.

"Yaşadığım tüm evrenlerde ben seni buldum. Yaşayacağım tüm evrenlerde de ben yine seni bulacağım sevgilim," dediğinde başımı omzundan kaldırıp güzel yüzüne baktım. Belindeki ellerimi yüzüne yaslayıp usulca sevdim tenini.

"Seni çok seviyorum..." dedim sadece onun duyabileceği bir şekilde.

"Çok seviyorum," dedi benim gibi fısıldayarak. Sarılarak salınmaya devam ettik.

"Emir oğlum çal oradan bir zeybekte el alem efe görsün efe," Nevzat dedenin sesiyle ona döndük. Dans ettiğimiz sahnenin ortasınaydı.

"Torunum," Yusuf'a bakıp eliyle gel işareti yaptı.

Yusuf yanına gittiğinde ben de kenara çekildim. Nevzat dede tam boyları ve Emir'i de çağırdı. Merdo abi ve Doruk'ta onlara katıldığında zeybek oynamaya başladılar. Yusuf gözlerini benden hiç koparmadan oynadı. Yere diz çöktü, elini yere vurdu selamını bana verdi.

Nişan gecemiz, gecenin geç saatlerine kadar devam etti. Kızlarla, Emir'le diğerleriyle hiç durmadan dans edip durdum. Sarhoş olup gülme krizlerine girdim. Tüm sevdiklerimle hayatımın bu anına kadar ki en eğlenceli gecesini geçirdim...

KASIM 2023

"Neredeymiş benim bebeğim?" dedim şarkı söyler gibi.

Barlas sesimi her duyduğunda yaptığı gibi ellerini ayaklarını sallamaya başladı. Ağzından düşürdüğü emziğini ona geri verdiğimde bunu bir oyuna çevirdi. Ben emziği ona verdikçe o heyecanla emziğini minicik elleriyle tutup atıyordu. Henüz iki ay beş günlük bir bebekti. Eylül'ün on ikisinde bir gece yarısı doğmuş ve aramıza katılmıştı.

"Ama olmaz ki böyle ablacığım iyice yaramaz oldun sen," dediğimde bana mırıltılarıyla cevap verdi. Parmak uçlarımla kırmızı yanaklarını sevdim. Tombik bir bebekti. Kolları, bacakları boğum boğumdu. Yanakları bir elma gibi büyük ve kıpkırmızıydı.

"Evet, evet haklısın bebeğim oyun oynamak senin de hakkın," dediğimde güldü.

Güzelliğiyle bir kez daha mest oldum. Barlas çok güzel bir bebekti. İri mavi gözleri, beyaz teni, seyrek kumral saçlarıyla benim minik bir kopyamdı. Buna ilk başta inanamamıştık ama Barlas bana benziyordu. Ya da Haydar abiye olan benzerliğini bana yoruyorduk. Şimdilik en yakın arkadaşı Yusuf Ali'ydi. Birlikte vakit geçirmekten ayrı bir keyif alıyorlardı. Yusuf Ali artık ona ne zaman gitsem Adda değil Babas diyordu. Yusuf Ali birinci yaşının sonlarında olsa da abiliği anlamış ve çok sevmişti.

"Kızım geç kalacaksın," diyen annemle doğruldum. Beşikteki gözlerimi anneme çevirdim.

"Oğlun beni bırakmıyor ki anne," dediğimde gülümsedi. Doğum zamanı ve sonrasında annem tamamen çok sevdiğimiz Filiz'e dönüş yapmıştı. Korkularımız bizi yanıltmıştı. Annem kendini asla salmamış bize verdiği sözleri tutmuştu. Barlas onu daha düşünceli, daha dikkatli bir anne yapmıştı. Sadece Barlas'a değil bana, Emir' e Güneş'e karşı da aynı tavırdaydı.

"Oğlum seni değil de sen onu bırakamıyormuşsun gibi ama," dediğinde kıkırdadım. Barlas'ı kucağıma alıp boynunu, ellerini öperek ona veda ettim. Bu artık rutinim olmuştu. Evden çıkmadan önce yaptığım son şey Barlas'ı koklamak ve öpmekti.

"Akşam görüşürüz ablacığım," dedim ve onu anneme verdim.

Hastaneye vardığımda üzerimi değiştirip vizite çıkmak için diğer arkadaşların yanına geçtim ve doktorları beklemeye başladık. Bu ay göğüs hastalıkları polikliniğindeydim. Bir sürü hasta, hasta yakınları ve ameliyat dosyalarıyla uğraşıyordum. Aylar önce Nevzat dedenin nasihat niteliğindeki sözlerini bugün daha iyi anlıyordum. Doktorluk zordu. Doktor olmaya çalışan öğrencilik daha da zordu. Vizitten sonra hasta kontrollerine katıldım. Her şeye çok dikkat ediyor herhangi bir detayı atlamak istemiyordum.

Hastane çıkışı Simge'yle buluşup dışarıda birkaç saat geçirdik. Yarın için sözleşip ayrıldık. Eve geldiğimde herkese selam verip direkt duşa girdim. Uzun dakikalar boyunca yıkanıp hastane kirinden arındım. Salona girdiğimde ilk işim Haydar abinin yanına oturup kucağındaki Barlas'ı öpmek oldu. Barlas beni görünce her zamanki gibi ellerini ve ayaklarını sallamaya başladı.

"Bu kızın bebekler üzerindeki bu etkinliği beni şoka sokuyor," dedi Emir burun kıvırarak. Barlas'ın Emir ile pek iyi anlaştığı söylenemezdi. Sanırım abi kardeş birbirilerini birazcık kıskanıyorlardı.

"Şu yüze bir baksana oğlum sevilmeyecek gibi değil," dediğimde bana dil çıkardı.

"Aslan'ın egoist ruhu çıksın artık içinden ne olur ya," dediğinde kahkaha attım. Barlas gür sesimle irkildiğinde kendimi dizginledim.

"Al ablası," diyerek Barlas'ı bana uzattı Haydar abi.

"Annenize yardım edeyim," diyerek mutfağa ilerledi.

Haydar abinin babalığı daha da güçlenmiş, kuvvetlenmişti. O da annem gibi üzerimize daha da fazla titriyor, bizimle daha çok ilgilenip vakit geçiriyordu. Ne Barlas'ı bizden ayrı tutuyordu ne bizi Barlas'tan. Böyle adamlar nadirdi ve biz böyle bir adama sahip olduğumuz için çok şanslıydık.

Emir yanıma gelip oturdu. Barlas'ın minik ayaklarının altını gıdıklamaya başladı. Barlas önce dudaklarını büzdü ağlayacak gibi oldu ama sonra gülmeye başladı. Sol elini yumruk yapıp ağzına sokuyor, çıkarınca da gülüyordu. Emir çorapları çıkarıp minik ayaklarla oynamaya devam etti.

"Tamam lan çatlayacak çocuk," dediğimde Emir durdu.

Barlas'ın minicik, bebek kokulu ayaklarını öpüp çoraplarını tekrar giydirdi. Yemek hazır olana kadar kucağımdaki Barlas'ı sevdik. Akşam yemeğinden sonra annem Barlas'ı uyuturken Emir ve Haydar abi mutfağı toparlıyordu. Ben de odama geçip ders çalışmaya başladım. Gece ikiye kadar çalıştıktan sonra sonunda masadan kalkıp kendimi yatağa attım. Yusuf'un iki saat önce attığı mesajlara cevap verdikten sonra yorganın altına girip acıyan gözlerimi uykuya teslim ettim.

Sabah öğlene doğru uyandım. Herkes çoktan uyanmıştı. Kendime bir kahve yapıp odama çekildim ve Simge'ye geçmek için hazırlandım. Birlikte kahvaltı yapacak sonra da dansa geçecektik. Akşamında da Uyguroğlu malikanesine geçecektim. Yarın 24. yaş günümdü. Malikanede benim için küçük bir parti verilecekti ve sosyeteden de bazı kişiler katılacaktı. Her şeyle annem ve Zümrüt Hanım ilgileniyordu.

Simge'yle kahvaltımızdan sonra Bebek'te dolaşıp Akaretler'e geçtik ve biraz alışveriş yaptık. Eve gittiğimizde Doruk'la görüntülü konuşma yaptık. Hatay da sağlık ocağında çalışıyor bir yandan da TUS'a hazırlanıyordu. Onunla bir saat kadar konuştuktan sonra hazırlanıp dansa gittik. Yeni dönemde tango hocası değişmişti. Yusuf beni arayıp istersem tango dersi de alabileceğimi söylediğinde bu değişimde onun parmağı olduğunu anlamıştım. Adam çok tatlı ve aşırı kibar bir insandı. Otuzlarının ortasında hatta belki sonlarında bile olabilirdi. Çok fit ve sağlam bir bedeni vardı. İtalyanlara benzemesi ayrı bir olaydı. Simge adamın eşcinsel olduğunu iddia edince adamı daha dikkatli izledim ve haklı olabileceğini düşündüm.

"Çok yakışıklı adamların hemcinslerini arzulayıp sevmeleri kadınlara haksızlık," dediğinde ona yandan bir bakış attım. Omuz silkip adamı izlemeye devam etti.

"Neyse ki abimi kaptın," dediğimde güldü. Adama bakmaya bir son verip bana döndü.

"Adamı tamamen güzelliği hakkında yorumladım yanlış anlama," dediğinde sırıtarak başımı salladım.

"Biliyorum yengeciğim. Gözleriniz abimden başkasını görmüyor zaten," tatlı tatlı kıkırdadı.

"Aylar önce sana laf ediyordum çok özledin diye ama şimdi senden bir farkım yok," dedi.

Baran'la çok güzel uyumları vardı. Çok yakışıyorlar ve yan yanayken çok güzel görünüyorlardı. Baran, Bennu'yla olan ilişkisindeki kadar fevri, dağınık ve gevşek değildi. Simge'nin yanında sakin, ağır, dikkatli ve sahipleniciydi. Simge'yi ailedeki herkes çok seviyor ve beğeniyordu bu durumda onlar için artıydı. Özellikle babaannem Bennu faciasından sonra Simge gibi bir pamukla karşılaşınca çok mutlu olmuştu. Aynı şey Baran içinde geçerliydi. Simge'nin ailesi de Baran'ı seviyorlardı. Özellikle Gamze ile aralarında güzel bir abi kardeş ilişkisi kurulmuştu.

"Aşk böyle işte," dediğimde iç çekti. Ağırdan alıp, sağlam temeller atarak ilişkilerine başlamışlardı. Sevgilerini sürekli dile getirmiyorlardı ama her ikisi de birbirilerine olan sevgilerini ve duydukları aşkı bizlere de hissettiriyorlardı.

Dans bittiğinde eve geçtik. Duş aldıktan sonra Simge'yle vedalaşıp evden ayrıldım. Taksiyle malikaneye gittiğimde Emir de buradaydı. Herkesle sarılıp selamlaştıktan sonra Emir'le bahçeye çıktık.

"Ne oldu?" diye sordum. Yerinde kıpırdanıp duruyordu.

"Cennet bahçem ben yarın seninle olamayacağım," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Neden?" diye sordum. Emir, Almanya da okurken bile doğum günlerimde hep gelmişti.

"Ben İsviçre'ye gideceğim," dediğinde rahat bir nefes alıp verdim. Kötü bir durum var diye endişe etmiştim.

"İyi düşünmüşsün Emir'im. Güneş'e de sürpriz olur çok sevinir," dediğimde başını salladı.

"Bir an darılırsın diye endişe ettim," dediğinde gülümsedim.

"Darılmam Emir," yanına bir adım atıp aramızdaki mesafeyi kapattım. Omuzlarını tuttum.

"Eğer gitmek isteyip gitmeseydin darılırdım. Emir... Biz her zaman birbirimizin en yakını olacağız, birbirimizin yegane dostu, sırdaşı olacağız. Aklımıza bunca insanın içinde yine ilk birbirimizin ismi gelecek ama artık Emir telefonumu açmazsa ne yaparım, kimi ararım endişelerim yok. Senin de Aden olmazsa ne olur, ne yaparım, nasıl yaşarım endişelerin yok. Bizim kocaman bir ailemiz var Emir. Rehberimiz eskisi gibi boş değil bir sürü insan var. Bizi seven, bize değer veren çok insan var. Şimdi sıra kendimize değer vermekte. O yüzden ben artık nasıl önce kendi hislerimi önde tutuyorsam sen de öyle yap tamam mı?" dediğimde başını salladı.

"Nasıl mutlu olacaksan, nasıl iyi hissedeceksen öyle yap. Güneş haklı bizim artık sırtımızı dayayabileceğimiz kocaman ailemiz var... Ne demek istediğimi anlıyorsun değil mi?" dediğimde alnını alnıma vurup "anlıyorum," dedi.

"Güzel... Uçuşun kaçta?"

"Üç saat sonra. Çıkacağım şimdi, seni görüp hediyeni vermeden gitmek istemedim," pantolonun cebinden bir kutu çıkarıp uzattı. Kutuyu aldığımda gülerek ona baktım.

"İyi ki doğdun cennet bahçem... " dediğinde ona sarıldım.

"Altın mı?" diye sordum. Gülerek başını salladı.

"En sevdiğinden," dedi. Kutuyu açtığımda karşılaştığım kolyeyle gülüşüm büyüdü. Mavi kanatları olan bir kelebeğin ortasında kırık kalp vardı. Altın zinciri fazlasıyla kalın ve parlaktı.

"Kelebek ve kalp eşittir ben demek," dedi. Kolyenin ucunda parmak uçlarımı gezdirdikten sonra Emir'e tekrar sarılıp teşekkür ettim.

"Çok güzel, çok beğendim..." dediğimde memnuniyetle sırıttı.

"Sen bana her böyle güzel, pahalı hediyeler aldığında kendimi kötü hissediyorum. Karşılık vermek istiyorum ama doktor olup kendi maaşımı kazanmam lazım. Uzun bir birikimde yapmam lazım gerçi şimdiden başladım ama," dediğimde güldü.

Emir'in bana aldığı hediyeler hep kendi alın teriyle kazandığı parayla alınan hediyelerdi. Şimdi Emir'e bir ev ya da araba almak istesem alırdım elbette ama kendi paramla kazandığım bir hediye almamış olacaktım. Ben de tıpkı Emir gibi kendi kazandığım parayla ona bir şeyler almak istediğimden şimdilik onun kadar büyük hediyeler alamıyordum ona.

"Sen bana verebileceğin en büyük, en pahalı hediyeyi verdin zaten cennet bahçem. Bana anne, baba verdin. Bir sürü abi verdin, kardeş verdin. Çok sevdiğim insanları hayatıma dahil ettin. Bana aşkı verdin. Ben sana ev, almışım, altın almışım, gümüş almışım bir önemi yok ki. Senin bana arağının daha değerli emin ol," dedi. Dolu gözlerimi kırpıştırıp boynuna sarıldım. Kimsesiz bir çocukken kocaman bir aile hayal ederdi hep. Şimdi o ailenin içerisindeydi. Belki hiç biriyle kan bağı yoktu ama her biriyle benimle kurduğu can bağını kurmayı başarmıştı.

"Çocuklar, hasta olacaksınız girin haydi içeri," diye seslenen Zümrüt Hanım'la koptuk birbirimizden. Emir herkesle vedalaşıp havaalanına gitmek için evden ayrılacakken onunla gitmek istediğim ama gerek olamadığını söyledi. Arabası orada kalmasın diye yanında Doğu'yu götürüyordu.

Gecenin yarısını geçtiğimizde ilk aramayı Yusuf yaptı. Doğum günümü kutladıktan sonra diğer arayanları bekletmemek adına kapattık. Yusuf'tan sonra annemlerle, Baran'la, Sema ablalarla hem babaannemler hem de Sevgi anneannemlerle konuştum. Telefonu kapadığımda saat bire geliyordu. İsviçre saat olarak bir saat gerimizden geliyordu. Güneş'i aradık ve onunda doğum gününü kutladık. Herkes beni ve Güneş' i arayıp doğum günümüzü kutlamıştı ama benim canım öz ailem henüz iyi ki doğdun Aden dememişlerdi! Kerem çoktan yatmıştı, anneannem ve Aslan da odasına çekilmişti. Zümrüt Hanım ve Yağız Bey kendi aralarında bir şeyler konulup gülüşürken "iyi geceler," dileyip odama çıktım.

Buruk bir şekilde yatağıma uzanıp üzgün gözlerle boş tavanı izledim. Aklımda sürekli neden kutlamadılar sorusu vardı. Tamam yarın kutlayacaktık zaten ama insan yine de herkes arayıp kutlamışken kutlardı. Oflayarak sağa sola dönüp yataktan kalktım. Kalın, civcivli sarı pijamamı giyinip yatağa girdim ve uyumaya çalıştım.

Sabaha karşı Zümrüt Hanım'ın sesiyle ve saçımı okşayan eliyle gözlerimi araladım. Yatağın kenarına oturmuş gülümseyerek bana bakıyor ve uyanmam için saçlarımı okşayıp adımı sesleniyordu. Gözlerimi araladığımı fark edince "günaydın kızım, kalk haydi..." dediğinde esneyerek yatakta doğruldum. Komodinin üzerindeki saate baktım. Saat 05: 46 idi.

"Bir şey mi oldu?" dedim bu saatte uyandırmasına anlam veremeyerek.

"Oldu, haydi bakalım kalk, kalk, kalk," dedi ve ellerimden tutup yataktan kaldırdı.

"Elini yüzünü yıka gel bekliyorum," elimi yüzümü yıkadıktan sonra odaya geri dönüp pofuduk ev ayakkabılarımı giydim. Ele ele aşağı indiğimizde tüm aile merdivenlerin başındaydı. Kerem en önde elinde ev yapımı bir pastayla bekliyordu. Bizi gördüklerinde doğum günü şarkısını söylemeye başladılar. Yanlarına indiğimde Doğu'nun elinde tuttuğu telefonu da fark ettim. Baran görüntülü aramadaydı ve o da doğum günü şarkısını söylüyordu. Dolu gözlerimle titreyen çenemle hepsine baktım. Saatler önce kutlamadılar diye dolan gözlerim şimdi bana yaptıkları sürpriz nedeniyle doluydu.

Kerem mumları üflemem için pastayı bana uzattığında bugün dileyeceğim ilk dileğimi ailem için diledim. Mutluluktan parlayan gözlerimi hepsinin gözlerine dokundurduktan sonra mumları üfledim. Alkışlamaları bittikten sonra sarıldığım ilk kişi Zümrüt Hanım oldu.

"Doğacağın zaman hep umarım gündüz doğarsın diye dua ederdim. Geceleri doğum yapmaktan korkuyordum hep. Hazırlıksız yakalanacakmışım korkusu olurdu. Abilerin hep gündüz doğduğundan senin de geleneği bozmayacağını düşünmüştüm ama sen tam olarak sabaha karşı 05:58 de doğdun..." dediğinde şu anın tam olarak 05: 58 olduğuna emindim.

"Seni bulduğumuzdan beri iki doğum günün geçti ama ilk defa bu doğum gününde bizimlesin. Bizde özel olsun istedik," dedi Yağız Bey. Yanına gidip ona sarıldım. Beni anında sarıp başıma öpücükler kondurdu. Onun ardından Aslan ve Doğu, anneannem ve Kerem'le sarıldım. Baran'a da öpücük attım.

"Teşekkür ederim... Sanırım kutladığım en güzel doğum günüm bu oldu... Çok özel, çok kıymetli benim için," dediğimde Zümrüt Hanım beni tekrar kucakladı.

"İyi ki doğdun kızım, iyi ki..." dedi. Yanağından öpüp gülümsedim. Dudaklarım aralanırsa hıçkırarak ağlayacak gibi hissediyordum. Herkes benim gibi duygusallaşmışken anneannem araya girdi.

"Pastayı keselim," dedi. Kerem'in elinden pastayı alıp mutfağa geçti. Bizde peşinden ilerledik. O sırada da Baran'la konuşup telefonu kapattık.

Ben pastamı yerken onlarda pastayı bin bir zorlukla nasıl yaptıklarını anlatıyorlardı. Özellik Yağız Bey ve oğulları oldukça iddialı cümleler kuruyorlardı ve ben de ciddi ciddi onları dinliyordum. Bana anlattıklarını bir başkası duysa çok büyük, çok katlı düğün pastası yaptıklarını sanırdı ama ben pötibörden yapılan bisküvi pastasını yiyordum.

"Yağız, abartmasan mı kocacığım?" dedi sonunda Zümrüt Hanım dayanamayarak. Çatalımı dilime bastırıp gülmemek için kendimi tuttum. Yağız Bey karısına baktığında Zümrüt Hanım gözlerini devirdi.

"Pasta yaptınız hayatım Beşiktaş'ın ortasına rezidans dikmediniz," dediğinde anneannemle ikimizden aynı ses yükseldi. Gülmemek için kendimizi tuttuğumuz için boğazımızdan sadece hırıltılar yükseldi.

"E bu pastaya da kat çıktık ne farkı var rezidans dikmekten," diyerek kendisini savundu Yağız Bey.

"Pudingde sıva işlemi görüyor o zaman," dediğimde bakışlarını bana çevirdi.

"Aynen öyle. Çikolata sosu da boya badana," dediğinde kıkırdadım.

"Ellerinize sağlık çok güzel yapmışsınız..."

Pastayı yedikten sonra mutfaktan ayrıldık. Odalarımıza çekilmeden önce hepsiyle tekrardan sarıldım. İyi geceler diledikten sonra merdivenlere yöneldik. Zümrüt Hanım onlarla uyumak ister miyim diye sorunca hevesle kabul ettim. İkisinin ortasında uyumayı çok seviyordum. Odalarına geçtiğimizde geçen seferki gibi ortalarına yerleşip Zümrüt Hanım'ın göğsüne sarıldım. Yağız Bey geçen seferki gibi çekingen değildi. Saçlarımı sevip kolumu sıvazlıyordu.

"Doğum hikayeni dinlemek ister misin?" diye sordu Yağız Bey.

Başımı ona çevirip heyecanla "evet, isterim." dedim ve toparlanıp sırtımı yatağın başlığına yasladım. İkisi de yastıklarını düzeltip benim gibi yaslandılar.

"Doğumuna daha iki gün kadar vardı. O yüzden biz bir tık rahattık. E üç çocuktan sonrada ayrı bir rehavet vardı üzerimizde. Tek heyecanımız kız oluşundu," dediğinde sağ kaşımı tehditkar bir şekilde kavislendirip Yağız Bey'e baktım.

"Kız olmamdı tek heyecan yani. Yeni bir evlat, bir bebek heyecanı yoktu demek... Öyle olsun," dediğimde kıkırdadılar.

"Bakma babanın öyle dediğine, önceki doğumların aksine senin için çok fazla heyecanlıydı. Kız babası olacağım diye hava atıyordu herkese," dedi Zümrüt Hanım. Bu sefer kıkırdayan bendim.

"Kasılmalar, sancılar olmadı mı?" diye sordum.

"Olmadı. Daha iki gün vardı. Aşağı yukarı ya 21 ya da 22 Kasım diye düşünüyorduk ama sen erken gelmek istedin," dedi.

"Annen abilerini gündüz vakti ben işteyken doğurmaya alıştığından senin de yine gündüz doğacağını düşündük ama öyle olmadı," dedi Yağız Bey. İlgiyle ve merakla onları dinliyordum.

"O gün ve gecesinde herhangi bir ağrı, sızım olmadı. O yüzden ben de bir rahattım ama sen pek rahat edememiş olacaksın ki sabahın üçünde hareketlenmeye başladın. O ana kadar hiç sancım olmamıştı ama beni uykumdan uyandıran o kasılmayla geldiğini anladım," dediğinde gülerek kocasına baktı.

"Babanın o hali gözümün önüne geldikçe gülerim. Ben can havliyle bunun koluna vurup uyandırınca beni o uyku mahmurluğuyla hırsız sandı," dedi ve güldü.

"Ne?" dedim gülerek.

"Babanın uykusu ağır, uykunun ortasında da uyandırılınca kendine gelmesi zaman aldı tabii. Kaç kere düştü kalktı... Benim için tam bir komediydi," dedi Zümrüt Hanım aynı neşeyle. Yağız Bey gözlerini devirip gürültülü nefesler alıp verdi.

"Hastaneye dört buçuk gibi vardık, giriş işlemleri doktor kontrolü derken doğumhaneye girdiğinde saat tam beş on beş falandı," dedi Yağız Bey.

"O kadar rahat bir doğumdu ki sana anlatamam. Abilerin resmen canımı okurken sen hiç zorluk çıkarmadan bir saat bile olmadan doğdun," dedikten sonra sesi duruldu.

"İki kere ağlayıp sustun. Doktor senin için, hanımefendiyi uykudan uyandırdık diye sinirli sanırım, demişti." dediğinde dolan gözlerimle gülümsedim.

"O günkü en büyük pişmanlığım seni kucağıma vermelerini istememem oldu. Normalde abilerini doğar doğmaz göğsüme yatırırlardı. İlk yaptığım şey kokularını solumak olmuştu ama seni göğsüme yatırmayıp hazırlamak için götürdüklerinde benimde aklıma o an seni göğsüme yatırmalarını istemek gelmemişti. O zamanlar doktorum değişmişti. Sonradan düşününce belki onun da tarzı buydu diye düşünüyorum..." derin bir nefes alıp verdi. Yağız Bey ikimizi de sol göğsüne yasladı.

"Belki seni göğsümde yatırıp kokunu solusaydım Güneş'i bana verdiklerinde sen olmadığını hemen anlardım diye düşünüp duruyorum," titreyen çenemi durdurmak için dudaklarımı ısırdım ama etki etmedi.

"Bana Güneş adı yakışmazdı bence," dedim absürt bir savunma yaparak.

"Aden olmak kaderimde varmış demek ki," dedim hemen ardından. Ne dediğimi, neden dediğimi ben de bilmiyordum ama içimde bir yerlerde onları teselli etmeye ihtiyaç duyuyordum.

"Demek ki," dedi Yağız Bey titrek sesiyle. Fazla duygusal olduklarını fark edince derin bir nefes alıp sırıtarak onlara baktım.

"Hem karışmasaydım Yusuf'a abi derdim. Bunu düşünebiliyor musunuz?" dediğimde birbirlerine baktılar.

"Ben ve Yusuf'a abi demek..." dediğimde güldüler.

"Hem Emir de olmazdı ki o zaman. Üzgünüm ama Emir olmadan bir hayat düşünemiyorum..." dedim bu sefer. Zümrüt Hanım omzumu öpüp elimi tuttu. Yağız Bey de saçlarımı sevip başımın üstünü öptü.

"Haklısın... Yaşanması gerekiyordu yaşandı dememiz lazım ama işte dilimizde hep bir acaba..." dedi Yağız Bey.

"Amannn!" dedim birden. Bu tepkime güldüler.

"Ha yirmi yıl önce ha yirmi yıl sonra. Bakın buradayız işte," dedim ve ikisine de sıkıca sarıldım. Yağız Bey uzun kollarıyla bizi göğsüne yaslayıp yatağa uzandı. Ben bu sefer bu odada öz annemin değil öz babamın kolları arasında uyudum.

Öğlene doğru uyandığımda yatakta tek başımaydım. Yataktan kalkıp kendi odama çıktım. Hazırlanıp aşağı indiğimde evde bir kaos havası hakimdi. Tanımadığım bir sürü yüz oradan oraya koşuşturuyordu. Mutfağa girdiğimde de aynı durum vardı. Kiraz beni fark edince durumu açıkladı. Akşam ki parti için hazırlıklara başlanmıştı. Bana bir tost yapmasını rica edip anneannemin bahçesine getirmesini istedim ve bahçeye çıktım. Anneannemin yanına girdiğimde bulmaca çözerken buldum onu. Yanağından öpüp yanına oturdum.

"Tünaydın," dedik aynı anda.

Erkencisin," dediğinde sırıttım. Yanağından makas alıp tekrar öptüm.

"Çok bile uyudum," dedim.

Kiraz'ın getirdiği tostu yiyip çayımı içtim. Anneannemle bir saat kadar vakit geçirip eve geri girdim. Evde sadece Zümrüt Hanım vardı. Diğerlerini ayak altında dolanmasınlar diye dışarı postalamıştı. Ona biraz yardımcı olup odama çıktım. Parti olayı tamamdı ama tanımadığım insanlarında olacak olmasını pek istemesem de ses etmedim. Duşa girip küvette biraz vakit geçirdim. Çıktığımda annemle Barlas odamdaydı. Annem yatağa oturmuş Barlas'ı emziriyordu.

"Annem hoş geldiniz," yanlarına gidip ikisini de öptüm. Barlas'ın gözleri bana kaydı ama şu an aşırı keyifli olduğundan bana gözlerini devirip emmeye devam etti. Eşek çocuk dişlerimi kamaştırıyordu.

"Hoş bulduk kızım. Sıhhatler olsun," dedi. Yatağa uzanıp telefonuma bakındım.

"Haydar abi geldi mi?" diye sordum.

"Bir saate gelecek anneciğim," dedi. Barlas'ı omzuna yatırıp gazını çıkarmaya başladı. Barlas'a yaklaşıp burnunun ucuna parmağımla yavaş yavaş vurdum.

"Doydun mu ablacığım?" dediğimde küçükten gaz çıkardı.

"Doymuş doymuş," dedi annem. Barlas ufak sesler çıkarıp gülümsediğinde annemden alıp kendi omzuma yatırdım. Sırtını sıvazladım. Göğsüme yasladığı elini tutup öptüm. Gazını çıkarıp rahatladıktan sonra sevmeye başladım. Ben Barlas'la ilgilenirken annemde hazırlanıyordu.

Kapı çaldığında kendimi toparlayıp "gir," dedim. Sema abla kucağında Yusuf Ali'yle içeri girdi.

"Biz geldik," diyerek yanımıza geldi. Yusuf Ali direkt yatağa inip Barlas'ın yanına emekleyip oturdu.

"Babas, Babas," deyip güldü. Barlas heyecanlanıp ellerini sallamaya başladığında Yusuf Ali kıkırdayıp Barlas'ın elini tuttu.

"Adda, Babas kaydeş," dedi. Yanaklarını öpüp kollarını ısırdıktan sonra yataktan kalktım. Sema ablayla selamlaşıp giyinme odasına geçtim. Siyah uzun kollu kısa elbisemi giyinip tekrar yanlarına gittim.

"Saçlarımı toplayayım mı?" diye sorduğumda başlarını salladılar. Hafif bir makyaj yapıp tamamen hazır olduğumda topuklularımı da giyinip karşılarında durdum.

"Maşallah gelinime," dedi Sema abla. Tatlı tatlı sırıtıp yanına gittim. Yanaklarını öpüp geri çekildim. Odamın kapısı tekrar açıldığında Zümrüt Hanım geldi.

"Hazır mısınız?" diye sordu. Gözleri beni bulduğunda gülümsedi.

"Kızım, çok güzel görünüyorsun..." dedi.

"Elbise olmuş mu sahiden?" diye sordum ona.

"Olmuş bebeğim. Saçlarından çok güzel olmuş," dediğinde rahatladım.

Aşağı indiğimizde abimler gelmişti. Sefa abi ve Haydar abiyle selamlaşıp Simge ve Bejna'nın yanına gittim. Simge şimdi gelmişti. Davetliler gelene kadar hafiften bir şeyler atıştırdım. Sürekli Yusuf'la mesajlaşıyordum.

Davetliler gelmeye başladığında Uyguroğlu ailesi beni büyük bir gururla tanıtıyordu. Gelenlerin asıl dikkatini aynı zamanda Toral ailesinin müstakbel gelini olmam çekiyordu. Gelenlerin arasında aylar önce Aslan'la yemeğe çıktığımızda karşılaştığımız Pırıl da vardı. Ailesiyle tanışırken tebessüm etmek dışında hiçbir şey yapmazken gözü sürekli Aslan'ın üzerindeydi. Aslan ise davetlilerle ya da benimle ve Bejna ile ilgileniyordu. Artık sadece ben değil Sema abla ve Zümrüt Hanımda Aslan'ın duygularının farkındaydı. Sanırım artık Pırıl da farkındaydı.

"Güzellikler," diyerek yanımıza geldi bir kez daha Aslan. Elini belime yaslayıp nasıl olduğumuzu sordu. Bizimle biraz ilgilenip babasının yanına geri döndü. Giderken Bejna'ya gülümseyerek bakmıştı. Simge'yle göz göze geldiğimizde anında kaşlarımı kaldırıp indirdim.

"Adenciğim, tatlım," diyerek yanımıza Pırıl gelince hepimiz ona döndük.

"Pırıl," dedim yalancı bir gülüşle.

"Doğum günün kutlu olsun tatlım," dediğinde "sağ ol," dedim yarım ağız. Simge ve Bejna'ya bakıp onları süzdü.

"Arkadaşlarım. Simge ve Bejna," dediğimde gözleri Bejna'ya odaklandı.

"Pırıl. Aslan'ın arkadaşıyım," diyerek kendisini tanıttığında Bejna'ya baktım. Gülümsemesi düştü, kirpiklerini peş peşe kırpıp hafifçe başını sallayıp Aslan'ın olduğu tarafa bakındı. Aslan, Bejna'nın bakışlarını fark etmiş olacak ki bu tarafa baktı. Pırıl'ı fark edince yanımıza geldi.

"Pırıl merhaba," dedi. Bejna'nın hemen arkasında durdu.

"Merhaba canım," dedi Pırıl. Gözleri Bejna ve Aslan'ın arasında gidip geldikten sonra kendini toparladı. Beni tekrar kutlayıp ailesinin yanına döndü. Aslan da Bejna'yı yanımızdan alıp bahçeye doğru ilerledi.

"Aden," dedi Simge.

"Gördüğün gibi. Ama Bejna'nın farkında olup olmadığını bilmiyoruz o nedenle tıp," dedim ağzıma fermuar çekip.

"Tamam canım bir şey demedim."

Pasta kesmeden önce birkaç masada dolanıp insanlarla sohbetler ettim. Tanıştığım insanlarsan sadece birkaç kişi dışında kimseden haz etmemiştim.

Pasta kesildikten sonra hediyeleri kabul ettim. Pahalı çantalar, parfümler, ayakkabılar. Pek benlik değildi ama uysal kızı oynamaya devam ettim. Sonuçta hiçbiri beni tanımıyordu. Aslan ve Doğu dışında ailemde hediyelerini verdiklerinde hediyenin manevi bir şey olduğunu bir kez daha anladım. Akşamın sonunda davetliler gittiğinde salonun ortasında ayakkabılarımı fırlatıp koltuğa bıraktım kendimi.

"Kalk kalk daha bizim hediyemizi görmedin," dedi Aslan beni ellerimden tutup kaldırarak.

"Ben de bir şey almadınız sanmıştım," dediğimde Doğu gülerek yanıma gelip yanağımdan makas aldı. Kiraz'dan bana terlik getirmesini istediler.

Sol elimden Aslan sağ elimden Doğu tuttu. Bahçeye çıkıp garaja ilerlediğimizi fark edince durdum. Bir Aslan'a bir Doğu'ya baktım. "Şaka?" dediğimde bir şey demediler. Garaja girdiğimizde karşımda daha önce bu garajda görmediğim bir araba vardı. Gölge mavisiydi. Markası Jeep'ti. Aslan'ın tüm arabaları bu markaydı. Genellikle Jeep Wrangler kullanırdı.

"Futbol maçı yapmıştık hatırlıyor musun?" dedi Aslan.

"Evet," dedim. Arabanın yanına gidip parmaklarımı üzerinde gezdirdim.

"Siz kazanmıştınız. Siz ne isterseniz alacaktık ama sen bir şey istemedin..." dediğinde onlara baktım.

"Annem sana araba kullanmayı öğretmemi istedi," dedi Doğu.

"Babamda sana araba almamı," dedi Aslan.

"Ciddi ciddi bana araba mı aldınız?" dediğimde güldüler.

"Baran, Güneş ve Kerem'in de katkıları var tabii," dedi Doğu. Şu an istemem yan cebime koy olmuştum. Arabanın rengi o kadar güzeldi ki sırf bu yüzden araba kullanacaktım. Yanlarına gidip ikisine aynı ayda sarıldım. Bir kolumu Aslan'ın diğer kolumu Doğu'nun boynuna sardım.

"Birde bu var," dedi Doğu ve cebinden uzun bir zarf çıkarttı.

"Önümüzdeki ay için bir ehliyet kursu ayarladım. Bir ayda ben sana öğretirim sonra da sen ehliyetini hemen alırsın, hatta belki motosiklet bile öğretirim ne dersin?" hevesle başımı sallayıp bu sefer sadece Doğu'ya sarıldım.

"Hey hey büyük pay benimdi," dedi Aslan. Doğu'dan kopmadan ona da sarıldım. Aslan arabanın anahtarını çıkarıp havada salladı.

"Ehliyetini aldığın gün senindir," dediğinde "anlaştık," dedim. Eve geri döndüğümüzde başta Kerem olmak üzere diğerlerine teşekkür ettim.

Annemler ve Sema ablalar gittiğinde Doğu da Simge'yi eve bırakmak için ona eşlik etti. Simge gerek olmadığını söylese de hiçbirimiz tek gitmesine izin vermedik. Odama çekilmeden önce hepsine tek tek sarılıp teşekkür ettim. Merdivenlere ilerlediğimde durup onlara geri döndüm.

"Sizi seviyorum," dedim ve bir şey demelerine vakit tanımadan merdivenlerden koşarak odama çıktım. Kendimi yatağıma yüzüstü bırakıp ayaklarımı çırptım. Yüzümdeki sırıtışı silmeden ters döndüm. Üç yılda çok şey değişmişti. Ben değişmiştim, hislerim değişmişti. Kin yoktu, nefret yoktu, kırgınlık yoktu. Onlara, öz aileme karşı hissettiğim tek şey sevgiydi.

Kapım çalınıp anneannem içeri girdiğinde yatakta doğruldum. Yanıma gelip oturduğunda bacaklarımı kendime çekip ona baktım. Bana durgun bir tebessümle bakıp siyah, uzun kadife bir takı kutusu uzattı.

"Doğum günü hediyen," dediğinde kutuyu alıp yanağından öptüm. Kutuyu açtığımda dudaklarımda iki metre açıldı.

"Anneanne bu?" dedim şaşkın şaşkın. Yuvarlak mavi elmasın etrafı pırlantalarla çeviriliydi. Orta kalınlıkta örgü zinciri büyük ihtimalle beyaz altındı.

"Doğum yaptığım zaman annem hediye etmişti... Uzun süre taktım. İnsanın yaşı geçince bir şeye hevesi kalmıyor," dedikten sonra çenemi tutup sevdi.

"Artık senin, güzel gerdanında çok hoş duracaktır," dediğinde kolyeye tekrar baktım. Çok güzel ve çok kıymetliydi. Anneannemin kendisi için bu kadar kıymetli bir hediyeyi bana vermesi beni daha da duygulandırdı. Kollarımı beline sarıp başımı omzuna yasladım.

"Teşekkür ederim anneanne. Benim için en kıymetli hediye bu oldu..." ellerini kollarıma yasladı. Birbirimize sarılmış dururken Zümrüt Hanım geldi. Bizi böyle görünce gülümsemesi daha da büyüdü.

"Kızımla uyumaya gelmiştim ama annem benden önce davranmış," yanımıza gelip saçlarımın üzerini öptü.

"A aa," dedi elimdeki kolyeyi görünce.

"Anneannem hediye etti," dediğimde annesine baktı.

"Anneannemin hediyesi," dedi sessizce. Yüzümü sevip annesine baktı.

"Benim güzel kızım ailemizin göz bebeği olmuş çoktan," dediğinde sırıtarak anneanneme baktım.

"Hadi itiraf et en çok beni seviyorsun değil mi?" dediğimde Zümrüt Hanım güldü.

"Evet. En sevilesi sensin," dediğinde kahkaha attım. Duygularımız karşılıklıydı. Babaannemleri çok seviyordum ama anneannemle geçirdiğim zamanda benim için çok özel bir yere sahip olmuştu. Aramızdaki bağın farklı ve güçlü olduğunu hissediyordum.

Üstümü değiştirmek için ayaklandığımda anneanneme bizimle uyuması için baskı yaptım. İki itiraz ettikten sonra kabul etti. Zümrüt Hanım ona geceliğini getirmeye gittiğinde ben de giyinme odama geçtim. Uyumaya geçtiğimizde anneannemi ortamıza alarak yatağa yerleştik. Üçümüz içinde bir ilkti. Benim için özeldi, değerliydi ama onlar için daha farkı bir his olduğuna da emindim.

Doğum günümden sonraki hafta benim için hareketliydi. İntörnlük oldukça zorlayıcıydı. Hastane, okul, ev döngüsünde bir haftada kaybolmuştum resmen. Acilde çalışmak her zaman daha zor, daha yorucuydu ama daha da öğretici olduğu bir gerçekti. Haftanın sonunda hastaneden çıktığımda beni anlamaya gelen Doğu'yla birlikte eve geçtik. Doğu bana ehliyet dersleri vermeye başlamıştı ama son iki gündür havalar kötü olduğu için erteliyorduk.

Eve geldiğimizde herkese selam verdikten odama çıkıp duş aldım. Aşağı tekrar inip 7akşam yemeği hazır olana kadar evdekilerle vakit geçirdim. Gözüm anneanneme takıldı. Durgun ve yorgun görünüyordu. Kerem'in yanından kalkıp yanına gittim.

"Anneanne, iyi misin?" diye sorduğumda "iyiyim," dedi sadece.

"Hasta mısın? Kötü hissediyorsan doktor çağıralım," dedim. Hastaneye gitmek istemeyeceğini biliyordum.

"İyiyim Aden. Yorgun uyandım bugün sadece," dedi aksi sesiyle.

"Kötü olursan hemen söyleyeceksin ama tamam mı?" dediğimde geçiştirircesine başını salladı.

Yemekten sonra birlikte film izledikten sonra Kerem'le birlikte ders çalışmak için üst kata çıktık. Kerem bir saat kadar ders çalıştıktan sonra iyi geceler dileyip uyumaya indi. Ben de bir iki saat kadar çalıştıktan sonra çalışmaya son verdim. Esneyerek kitaplarımı topladıktan sonra odama geçip rutin işlerimi hallettikten sonra uyudum.

Sabaha karşı uykumdan ürpererek uyanıp sağıma soluma döndüm. Saate baktığımda sabahın altısı olduğunu gördüm. Su içmek için komodinime tekrar baktığımda sürahinin boş olduğunu gördüm. Sürahiyi de alıp aşağı indim. Gözlerimi aralayamadığımdan bir iki defa takılsam da düşmekten son anda kurtuldum. Su içtiğimde biraz ayıldım. Su içtikten sonra esneye esneye merdivenlerden çıkmaya başladım. Birinci katı bitirdiğimde bizim katın merdivenlerini çıkmaya başladığımda Zümrüt Hanım'ın sesini duydum.

"Anne," diyordu. Çıktığım iki basamağı inip Zümrüt Hanım'ın yatak odasının karşısındaki odaya yöneldim. Anneannemin odasıydı. Aralık kapıdan içeri girdiğimde Zümrüt Hanım'ın ağlayarak "anne," dediğini fark ettim. Korkarak yanlarına gittiğimde anneannem yan bir şekilde uzanmış uyuyordu. Zümrüt Hanım annesinin elini tutmuş sessizce ağlıyordu.

"Ne oldu?" dediğimde ağlayışları yükseldi. Komodinin üzerindeki abajuru açtığımda anneanneme baktım. Dudaklarının aşırıya kaçan morluğunu fark ettiğimde elim ayağım boşaldı. Zümrüt Hanım ağlamaya devam ederken telaşla anneanneme dokundum. Nabzı yoktu. Bedeni de soğuk ve katıydı.

"Hayır, hayır," dedim titreyen sesimle. Ölmüş olamazdı...

"Anneanne," diyerek omuzlarından dürttüm. Ağlamamak için kendimi tutuyordum. Birkaç kez daha dürttüm. Teninin soğukluğu, dudaklarının morluğu çok geç olduğunu bas bas bağırıyordu. Yatağın önünde dizlerimin üzerine düşüp anneannemin beyaza yakın sarı saçlarını severek ağlamaya başladım.

"Anneanne," dedim hıçkırıklarımın arasından. Cevap vermedi, gözlerini açmadı. Bu saatte başında durup ağladığımız için bize kızmadı.

"Abi," diye bağırdım Aslan gelsin diye. Sonra Doğu'nun adını bağırdım...

Dilime gelen tüm isimleri bağırıp yardım istedim. Zümrüt Hanım'ın ağlayışlarına benim de ağlayışlarım karıştı. Yağız Bey geldi, Aslan geldi, Doğu geldi... Ambulans, polisler, Sema ablalar, Haydar abiyle annem. Herkes gelmişti. Herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor görevliler anneannemi götürmek için hazırlıyorlardı. Zümrüt Hanım'ı annesinden zar zor kopardığımızda hıçkırıklarının sesleri daha da yükseldi. Ağlıyordu, annesi için ağlıyordu...

Annesi ölmüştü, annemin annesi ölmüştü. Anneannem ölmüştü.

***




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL