ADEN 81. BÖLÜM ANNE
81.ANNE
Yağmurun şiddeti yere çarpıp yok olduğu anda daha da artıyordu. Zaman ikindiydi ama hava kapkaranlıktı. Kara bulutlar mavi gökyüzünü, güneşi tamamen ele geçirmişti. Yağmur yağıyordu... Yağmur, anneannemin mezarına yağıyordu. Onunla geçirdiğim kısacık zamanda, biriktirdiğim güzel anıların, kursağımda kalan yaşayamadığımız günlerin üzerine yağıyordu.
Gökyüzünün damlaları gözlerimden akan yaşlarıma karışıp kendilerine yeni bir yol çiziyorlardı. Tıkanan burnum, titreyen dudaklarım nefes almamı zora sokuyordu. Dudaklarımdan zar zor sızan nefes, değip geçtiği yeri soğukluğuyla yakıyordu sanki. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Yağmur hiç durmayacak gibi yağıyordu. Gözyaşlarım hiç dinmeyecek gibi akıyordu.
Gözlerimi kapattım. Sızladı, yandı daha da çok gözyaşı döktüm. Toprağın tahta parçasına çarpan sesiyle başımı yere eğdim. Omzumda bir el hissedince sağıma baktım. Kiraz babaannemdi. Aynı gün gelmişlerdi. Onlardan bir iki saat sonra da Baran gelmişti... Eli, omzumdan sırtıma inip orayı sıvazladı. Gözleri diğer tarafıma kaydığında boğazıma daha büyük daha ağır bir yumru oturdu. Soluma döndüm, sol elimle tuttuğum elin üzerini başparmağımla okşadım. Onun acısı, kaybının büyüklüğü, anlamı daha başkaydı. Daha farklı bir acı çektiğini iki günde rengini kaybeden gözlerinden anlıyordum.
Annem çok acı çekiyordu.
Elinin üzerini öpüp ona baktım. Saçları rüzgardan, yağmurdan dağılsa da bozulmamıştı. Hep yaptığı gibi ensesindeydi. Ben toplamıştım. Büyük çerçeveli siyah güneş gözlüğü gözlerini gizlese de gözyaşları akmaya devam ediyordu. Diğer yanında Sema abla vardı. Açtığı şemsiyesi kendinden çok; yıllardır her anın tadını birlikte yaşadığı, sırdaşını, en yakın arkadaşını koruyordu.
Bedenimi tamamen ona çevirdim. Elini iki elimle tekrar tutup yüzümü koluna gömdüm. Saniyeler sonra yağmurdan ıslanan saçlarımı öptü. Titreyen çenesini başıma yaslayıp biraz öyle kaldı. Omzuma bir kol dolandı. Ağırlığından kim olduğunu anladım. Başımı kaldırdım. Hemen önümüzde ikimizi saran kolların sahibine, Yağız Uyguroğlu'na baktım.
"Son duası okunacak," dedi ne hissettiğini belli etmeyen sesiyle. Her şeyle herkesle ilgilenmişti. Önce karısının sonra benim yanaklarımı sildi. İkimizin ortasına girmeye gönlü razı olmamış olacak ki arkamıza geçti. Ellerini omzumuza yaslayıp bize mezara giden yolda eşlik etti. Birkaç adım uzağımızdaki mezarın başında durduğumuzda Aslan diğerlerini önüne katıp yanımıza geldi. Kerem ortamıza geçtiğinde Baran benim yanıma Doğu diğer tarafa geçti. Aslan da arkamıza babasının yanına geçti.
Gözlerim sadece mezardaydı. Ne etrafımızdaki insanlar ne hocanın dedikleri... Toprağa sanki anneannemi görüyormuş gibi bakıyordum. Mezar taşına yazılı isminde dolandı ağlamaktan helak olan gözlerim. Onunla yetmiş beş yıllık hayatının sadece bir yılını beraber geçirmiş olmak canımı yakıyordu. Onu daha önceden tanıyıp daha çok zaman geçirmek isteyen yanım susmadan arsız hıçkırıklarla ağlıyordu.
Biz burada o ise oradaydı. Çok sevdiği, aşık olduğu, her şeyden öte dediği kocasının yanındaydı şimdi. Çok kırgın olduğu, gönlünün küs olduğu kocasının yanındaydı... Yan yanaydılar. İsimleri yan yanaydı, doğum tarihleri, ölüm tarihleri yan yanaydı. Anneannem, dedem olmadan geçirdiği on iki yılın sonunda bir gece yarısı uykusunda kalbine yenik düşmüştü.
Duası okundu, mezarına çiçekler bırakıldı, bizimle vedalaştı. Hiç anlaşamadığı damadıyla, damadının ailesiyle vedalaştı. Kızıyla vedalaştı... Yağmur dinmedi. Adımlarımız ondan uzaklaştıkça yağmur daha da hırçınlaştı.
Onu arkamızda bırakıp eve dönmek yıkıcı güçteydi. Bu eve ilk geldiğinde hepimiz rahatsız olup içten içe gitmesini isterken şimdi hepimiz onun artık evde olmayacak olmasına ağlıyorduk. Herkes salonda, evin bir yerlerindeyken ben merdivenlerin başında durmuş öylece boş bakışlar atıyordum etrafa.
"Aden," arkama baktım. Annem yanıma gelip karşıma geçti. Yüzümü avuçlarının arasına alıp soğuktan kızarmış olan yanaklarımı sevdi.
"Yukarı çık sıcak bir duş alıp gel kızım. Hasta olacaksın," dediğinde yok desem de dinlemedi.
"Biz misafirlerle ilgileniyoruz. Abinler ve babanda aynı şekilde..." durdu derin bir nefes alıp dolan gözleriyle gülümsedi.
"Annene destek olman lazım. Hasta olursan olmaz bir tanem. Haydi güzel kızım," dediğinde başımı salladım.
"Yusuf Ali'yle Barlas senin odanda uyuyorlar," dedi merdivenleri çıktığım esnada.
Odaya sessizce girdim. Yatağın başında durup bir iki dakika kadar çocukları izledim. Her şeyden habersiz, birbirlerine sokulmuş uyuyorlardı. Yanlarına kıvrılıp uyumak istedim. Bir anlığına çocuk olup yaşadığım kaybı, o kaybın acısını unutmak istedim.
Duştan sonra hızlı hareketlerle saçlarımı kuruttum. Siyah taytımı, kazağımla siyah kısa botlarımı giyinip aşağı indim. Bir hafta kadar önce doğum günüm için bu eve gelenler şimdi anneannemin ölümünden dolayı gelmişlerdi. Malikane dediğim evin salonu dopdoluydu. Kadınlar bir yerde erkekler bir yerdeydi. Annem, Sema abla ve babaannem gelen insanlarla ilgileniyorlardı. İzlemeyi bırakıp adımlarımın beni götürdüğü yere gittim. Geldiğimi hissetmiş olacak ki bana bakıp oturmam için kaydı. Yanına oturur oturmaz ellerim kenetlendi elleriyle. Öylece yan yana oturduk.
"Yavrum," Meryem babaannem yanımıza gelip bizi mutfağa çağırdı. Ellerimizi birbirinden ayırmadan mutfağa gittik. Annem yere koyduğu piknik tüpünün önünde eğilmiş kazanı karıştırıyordu. Adım seslerimizden dolayı başını kaldırıp bize baktı. Doğruldu helvayı karıştırmaya devam etti. Önce babaannemler, sonra Sema abla, sonra da Simge ve Bejna karıştırdı.
"Aden gelin kızım," dedi annem. Yanına gittik. Büyük tahta kaşığı annemin elinden alıp helvayı içimden dualar ederek karıştırmaya başladım. Çenem tekrar titreyip yaşlarım akmaya başladığında geri çekilip kaşığı yanımda duran babaanneme uzattım. O da Zümrüt Hanım'a... Anneme uzattı.
Yemekler, helvalar dağıtıldı. Dualar okundu. Bir lokma helva ağzımda büyüdükçe büyüdü. Boğazıma dizildi. Yutamadım, kusamadım. Dilimin üstünde öylece durdu o lokma. Burnumun direği sızladı, boğazım acıdı ama yutamadım. O küçücük lokma da ölümün ağırlığı vardı sanki.
Gün bitti, herkes gitti. Koca evce biz bize kaldık. Simge ve Bejna çocuklarla ilgilenirken annemle Sema abla mutfakla diğer şeylerle ilgileniyorlardı. Salonda oturuyorduk. Sessizlik uzundu, hiçbirimizden bir ses seda çıkmıyordu.
"Kerem, haydi gel yatırayım seni abim," dedi Aslan. Gözüm Kerem'e kaydı. Yavuz dedemin göğsünde uyukluyordu. Aslan tekrar seslenince başını kaldırıp bize baktı. Gözleri bizde dolandı. Bizi bırakıp gitmek istemiyordu. Saat geceyi çoktan geçmişti ancak hiçbirimiz kalkıp odamıza geçelim demiyorduk.
"Yağız'ım sen de kızımı çıkar odanıza. Dinlenin," dedi Yavuz dedem. O öyle deyince babaannemde onu destekleyip "yavrularım sizde çıkıp dinlenin isterseniz," dedi.
Aslan ve Baran ayaklanınca Doğu da kalktı. Onlara ayak uydurup ayaklandığımda Kerem de kalktı. Bizim peşimizden de Yağız Bey karısını kaldırdı. Herkese iyi geceler dileyip merdivenlere ilerledik. Tek tek sakin adımlarla çıktık. Odama girdiğimde ne yapacağımı bilemedim. Uyumak istiyordum ama istemiyordum da. Yatağın ucuna oturup boş gözlerle odaya baktım. Her şey boş, anlamsız ve renksizdi sanki. Tuhaf bir hisse bürünüyordu insan. Ölüm kaybı, ölümün yarattığı boşluk geri dönülmezin tanımıydı sanki.
Yataktan kalktım. Üzerime pijamalarımı geçirip tekrar yatağa döndüm ama oturamadım. Sağa gittim sola gittim. Saçlarımı topladım, saçlarımı çözdüm. Pencereye gidip açtım. Yağmur iki gündür hiç durmadan yağıyordu. Biraz bile ara vermiyordu. Oda üstüme üstüme geldikçe pencereden sarkıp derin nefesler alıp veriyor yüzümü gökyüzüne kaldırıp yağmur damlalarının temize çarpmasına izin veriyordum.
Gözlerimi yumdum, yağmurun kokusunu soluyup anneannemin güzel yüzünü anımsadım. Gözlerimi açmadan saniyelerimi anneannemin hatırasıyla geçirdim. Pencerede durmaya devam ederken sokaktan geçen arabadan yükselen şarkıyla gözlerimi araladım.
Kuşlar içimden, düşümden uçmuş
Yani derinden, derinden
Dostlar kafamdan, yaşamdan kaçmış
Yani derinden, derinden
Pencereden uzaklaşıp yağan yağmura baktım. Araba uzaklaşmıştı ama şarkı içimde çalmaya devam ediyordu. Ensemi ovalayıp başımı geriye atıp titrek nefeslerimi oflayarak bıraktım. Başımı kapıya çevirip birkaç saniye baktım. Bir anlık bakışım kapıya adımlar atmama yetti. Kapıyı açıp odadan çıktığımda Doğu'nun da kapısı açıldı ve odasından çıktı. Bana baktığında buruk bir tebessüm doğdu dudaklarında. Yanına gittiğimde beni omzundan tutup göğsüne çekti. Koridorda bir iki adım attıktan sonra Baran'ın kapısı açıldı. Bizi gördüğünde hiç şaşırmadı. Yanımıza geldi, başımdan öpüp Doğu'nun saçlarını sevdiği sırada Kerem'in odasının kapısı açıldı ve Aslan'la Kerem odadan çıktılar. Birbirimizi gördüğümüze şaşırmadık. Kerem yanıma gelip kollarını belime sardı. Aslan hepimizde gözlerini gezdirdikten sonra önümüzden yürümeye başladı.
Aşklar, savaşlar, şiirden çıkmış
Yani derinden, derinden
Putlar, ikonlar evimde belirmiş
Yani derinden, derinden
Alt kata indiğimizde iki odanın ortasında durduk. Gözüm anneannemin odasına kaydığında Baran kapıyı iri bedeniyle perdeledi. Bana gülümseyip yanağımı sevdi. Aslan diğer odanın kapısına vurduğunda başımı o tarafa çevirdim. İçerden Yağız Bey'in sesi geldiğinde Aslan kapıyı açıp içeri girdi. Peşinden biz girdik. Karı koca yatağın ortasındaydılar. Yağız Bey bizi görünce yataktan kalkıp bize yer verdi. Aslan bana dönüp başıyla yatağı işaret ettiğinde başımı salladım ve yatağa, onun yanına gittim. Peşimden Kerem ve diğerleri geldi. Ellerimi kollarına sarıp başımı omzuna yasladım. Kerem bacakları benim üzerimde olacak şekilde annesinin göğsüne yattı. Doğu diğer tarafına yatınca Aslan ve Baran da başlarını annelerinin kucağına yüzlerimizi görecek şekilde uzandılar. Yatağın kenarına Yağız Bey oturdu. Sessizdik, konuşmamıza da gerek var mıydı bilmiyorum. Yanağını başıma yasladı, parmakları oğullarının saçlarında, kollarında gezindi. Gözleri kocasının gözlerinde kayboldu. Birbirimize dolanan kollarımız, birbirimizin tenlerine düşen gözyaşlarımız acıyı paylaştığımızı kanıtlıyordu. Bir kelimeye, cümleye, telafiye gerek yoktu.
Hoş, ölümün telafisi olmazdı.
Başımı geriye kaydırıp yüzüne baktım. Bakışları bana kaydı. Solan mavilerinde kendi yansımamı görüyordum. Gözlerini yumdu, alnını alnıma yasladı. Onun gözyaşı benim yanağıma, benim gözyaşım saçlarımın arasına süzüldü.
Kedişler, köpüşler sokakta yaşarmış
Yani derinden, derinden
Kadınlar, çocuklar hayattan göçermiş
Yani derinden, derinden
Yağmur dinmedi. Gece boyunca şiddetlense de sakinleşse de dinmedi. Uykuyla uyanıklık arasında kulağıma hep yağmurun sesi doldu. Uyudum, uyandım aynıydık. Uyudum uyandım, Kerem tamamen benim kucağımdaydı. Uyudum uyandım, Baran diğer tarafa dönmüştü. Uyudum uyandım başım Doğu'nun göğsündeydi. O yoktu, annem aramızda değildi. Gözlerimi ovuşturup odaya bakındım. Odada sadece biz vardık. Yağız Bey de yoktu. Gün ufaktan aydınlanırken kulağıma yağmurun sesi hâlâ geliyordu. Kerem'i yavaşça kucağımdan kaydırıp yatağa yatırdıktan sonra kalktım. Komodinin üzerindeki saate baktığımda 06:13 olduğunu gördüm.
Odadan çıktığımda karşıma çıkan kapıyla duraksadım. Kapalıydı, yanına gidip kulağımı kapıya dayadım ses yoktu. Koridora bakındım. Üç oda daha vardı. Onlarda geldiklerinde babaannemlerin kaldığı oda ve misafir odalarıydı. Derince soluklanıp merdivenlere ilerledim. Yavaş, sessiz adımlarla indim. Basamakların bittiği yerin karşısındaki mutfağa başımı uzatıp baktım. Kimse yoktu. Salona doğru ilerledim. Koltukta uyuyan Yağız Bey dışında kimse yoktu. Yanına ilerleyip koltuğun önünde tam karşısında durup yüzünü izlemeye başladım.
İki gündür hem karısının hem benim hem de oğullarının yanından bir an olsun ayrılmıyordu. Hepimize yetmeye çabalıyordu. Güneş'le ilgilenmiş onu aramızda kilometreler olsa da onu dizginlemişti. Ellerini bize sıkı sıkıya dolamış hiçbirimizin düşmesine izin vermemişti. Beyazlamış saçlarına gözüm kaydı. İki gün içinde sanki daha da çoğalmışlardı. Yanına adımladım, sol elim kendimden bağımsız saçlarına uzandı. Parmak uçlarım varla yok arasında gezindi. Güven hissediyordum, bağlılık ve sevgi. Hislerin yalanı, yanılgısı olmazdı.
Onu seviyordum, onu kaybetmek istemiyordum. Onu, ona baba diyemeden tüm gönül bağlılığımla sevdiğimi söylemeden kaybetmek istemiyordum...
Adamlar, babamlar ölürmüş derinde
Yani derinden, derinden
İnsan özünden düşermiş bazеn
Yani derinden, derindеn
"Aden," dedi uykusundan uyanırken. Ellerimi geri çekip ayılmasını izledim.
"Bir şey mi oldu kızım?" diye sordum.
"Şey o yok," dedim. İçimden anne desem de kulaklarım henüz anne dediğimi duymuyordu.
Doğruldu, yüzünü sıvazlayıp gözlerini kırpıştırıp bana baktı. "Kim yok kızım?" dediğinde yutkundum. Dişlerim alt dudağımı ezerken sadece gözlerine baktım.
"Annen mi?" dedi.
"Hı hı, odada değil. Mutfakta da yok," dediğimde ayaklandı.
"Ben bir bahçeye bakayım. Sen bekle burada çıkma şimdi bu soğukta," dedi. Hızlı adımlarla bahçeye açılan camekana yürüdü. Önce perdeyi çekip dışarıya göz attı ama görünürde kimse yoktu. Bahçeye çıktığında adımları direkt anneannem için kendi elleriyle yaptığı çiçek bahçesine yürüdü. Orada da yoktu. Eve koşar adımlarıyla geri geldi.
"Banyoya falan baktın mı kızım?" diye sordu panikle. Onun bu haliyle ben de panikledim. Birkaç saniye durup düşündü. Sonra da dış kapıya doğru koşturdu. Peşinden gittim. Kapıdaki korumaların yanına gittik.
"Zümrüt'ü gördün mü?" diye sordu karşısına ilk çıkan çalışana.
"Evet efendim. Bir saat kadar önce evden çıktı. Mezarlığa gitmek istedi, Arda Bey ona eşlik etti," dediğinde korkuyla çarpan kalbim duraksadı.
"Bana neden haber verilmiyor?" diye birden bağırdı Yağız Bey.
"Arda Bey öyle istedi efendim. Tüm sorumluluğun onda olduğunu söyleyince biz," dedi ama Yağız Bey lafını kesti.
"Aracımı getirin hemen!"
Üstümüzde pijamalarımız, ayağımızda ev terliklerimizle arabadaydık. Hızlı ve sessiz yolda bize eşlik eden tek şey anneannemin öldüğü geceden beri hiç durmadan yağan yağmurdu. Aşiyan'a geldiğimizde arabayı uygun bir yere park etti. Arabadan indiğimizde yanımızda ne şemsiye vardı ne başka bir ayakkabı. Yürümeye başladığımızda bir iki adım sonra kaydım. Yağız Bey ben düşmeden beni tutup elimi sıkıca tuttu. Düşmeme izin vermedi, mezarın olduğu adaya yürüdük. Merdivenleri inip İstanbul Boğazı'na bakan mezarın birkaç metre uzağında Arda abiyi gördük.
Yanına gittiğimizde biz fark etti. Bakışları mahcuplukla parladığında Yağız Bey beni onun yanında bırakıp karısının yanına gitti. Önünde diz çöküp yüzünü tuttu. Bir şeyler dedi ama yağmurun sesi onun sesini bastırdığından ne dediğini duyamadım.
"Sabah birden evden çıkıp anneme gideceğim deyince," dedi Arda abi. Başımı ona çevirdim.
"Çok erkendi. Günlerdir uykusuz yorgundunuz, telaşlandırmak istemedim..." dediğinde başımı salladım.
"Hasta olacak," dedim mırıldanarak. Üzeri inceydi, neredeyse iki saattir yağmurun altındaydı. Yağız Bey ne dedi duymasam da gidelim dediği belliydi.
Kalkmadı, başını anne ve babasının mezarından çekmeden bir şeyler dedi ve omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Onun ağlayışı dakikalardır akmamak için direnen gözyaşlarımı alt etti. Onunla birlikte ağlamaya başladım. Biz ağladıkça yağmur daha da şiddetlendi. Hava daha da soğudu...
Küçük bir çocukken içim çok sıcaktı
Yani derinden, derinden
Allah yukarda ve toprak sıcaktı
Yani derinden, derinden
"Yanına gitmelisin," dedi Arda abi. Gözyaşlarımı silip başımı salladım. Usul adımlarımla yanlarına yürüdüm. Mezarın başında durup mermere kazınmış isimlere baktım. Baktıkça ölümün ne kadar basit ve zamansız olduğunu fark ettim. Ölüm haber vermiyordu, seni mutlak sona hazırlamıyordu. Ani ve acımasızdı. Acımasızlığı kalanlaraydı.
"Canımın içi kendini düşünmüyorsan kızımızı düşün. O da hastalanacak," dedi Yağız Bey.
Başını bana çevirip baktı ve ağlamaktan kısılan sesiyle "Aden," dedi.
Kulaklarıma sirayet eden ses o kadar acıyla harmanlanmıştı ki hayatımın sonuna dek adımı her zikredişinde şu an hissettiğim duyguları hissedecektim artık. Saniyeler önce anneannem için damlayan gözyaşlarım şimdi onun için durmak bilmeden damlıyordu. Burnumu çekip elimin tersiyle dudaklarımın üzerini sildim. Gözlerimiz sadece mavilerimizde gezindi. Sessizce döktük gözyaşlarımızı. Bakışlarımızda anlattık acımızı birbirimize.
"Kızım," dedi ağlayışlarının arasından.
"Anneannen öldü kızım, annem öldü..." hıçkırıklarım onun hıçkırıklarının arasına sızdı. Canı çıkarcasına ağlıyordu.
İnsanlar annelerini kaybettiklerinde böyle mi ağlarlardı?
Beni böyle titreten güzün soğuğu, yağmurun acımasızlığı değildi. Onu kaybetmenin düşüncesi göğsümün orta yerinde bir ateş yaksa da bedenim üşüyordu. O da üşüyordu, içi cayır cayır yansa da annesizliği onu üşütüyordu.
Ellerimi yüzüme kapatıp daha büyük hıçkırıklara kapıldım. Ben böyle ağladıkça o da ağlıyordu. Biz ağladıkça yağmur daha da sertleşip damlalarını acımadan savuruyordu. Ellerimi yüzümden kaydırdığımda karşılaştığım şey tekrar anneannemin ismi oldu. İsmini içimden defalarca kez tekrarlayıp ağlamaya devam ederken onunla çok sevdiği bahçesinde yaptığımız anlaşma düştü aklıma. Canım daha çok yandı, ağlamalarım daha da büyüdü. Anne dememi çok istiyordu. Kızına anne dediğimi göremeyecek, duyamayacaktı...
Ona baktım, anneme... Başı kocasının göğsünde gözleri bendeydi. Ayaklarım ona adımlar attı. Mezarın beyaz mermerine oturup ona baktım. Çenem sanki amansız bir hastalığa yakalanmış gibi titriyordu. Soğuktan buz tutmuş elimi yanağına yaslayıp soğuk yüzünü sevdim. Elini elimin üstüne yasladı.
"Çok seviyordu seni," toprağına baktım. Mezar taşına, adına. Toprağın üzerindeki beyaz güllere.
"Seni çok seviyorum kızım," dediğinde gözlerim tekrar onu buldu.
"Ben annem gibi dilime kilit vurmayacağım, seni çok sevdiğimi her fırsatta söyleyeceğim..." Ona yaklaştım, kollarımı beline sarıp başımı göğsüne gömdüm. Kokusuna karışan toprağın kokusu beni darmaduman ederken geç kalmanın ne denli acı bir tecrübe olduğunu fark ettim. Başımı göğsünden kaldırıp yüzünü avuçladım. Durmadan damlayan yaşlarını biçare bir çabayla silmeye uğraştım. Ben sildikçe yenileri doğdu.
"Seni ilk gördüğümde sana ne kadar benzediğimi fark etmiştim," sesim kısılmıştı, titriyordu.
"Gözlerimiz, burunlarımız, dudaklarımız... Anneannemi gördüğümde ona ne kadar benzediğimizi gördüm... O seni sen beni klonlamışsın gibi," dudakları küçükte olsa kıvrıldı.
"İlk zamanlar için size çok öfkeli ve kırgındım ama insan gördükçe, tanıdıkça bazı boşlukları tamamlıyor... Sizi tanıdıkça, " elimi kalbine yasladım.
"İçinizi gördükçe öfkem duruldu. Sizi hissettikçe kırgınlığım kuş olup uçtu..." gözyaşları kirpiklerinden yuvarlanıp durdu.
Başımı göğsüne yasladım. İkisini birden sarıldım. Gözlerim yağan yağmurları izlerken deli gibi atan kalbimin titreşimlerini tenimde hissettim. Bir Kaybın kıyısında, annemin; anne ve babasının mezarının başında anne ve babama sarılıyordum. Mezarlıktaydık ve ölümün gerçeği, acımasızlığı bir damla yağmur olup yüzüme çarpıyordu.
"Sizi seviyorum," dedim. Daha önce de onları sevdiğimi söylemiştim ama bu... Şu an hissettiğim şey anne ve babamdı...
Annem kollarını belime sarıp başımı iyice göğsüne bastırdı. "Kokunu, sesini, bakışlarınla konuşmanı, kızınca sağ kaşını kaldırmanı... Sana dair her şeyi seviyorum..." dedikten sonra dudaklarımı sol göğsüne bastırıp gözlerimi gözlerine çıkardım.
"Seni," dedim ağlamaktan konuşamadığım sesimle. Dudaklarımda biriken yaşlarımı dilimle yok edip titrek nefesler aldıktan sonra gözlerimi kırpmadan gözlerine baktım.
"Seni çok seviyorum anne..." Yusuf hep çok güldüğün, çok eğlendiğiniz çok güzel bir günde anne dersin demişti ama...
Dünya dönerdi ya, ben de dönerdim
Yani derinden, derinden
Annem gülerdi ya, ben de gülerdim
Yani derinden, derinden
Günlerdir hiç durmayan yağmur azaldı, azaldı ve tamamen yok olup arkasında kara bulutlarını sürükleyip yeryüzünü terk etti ve yerini güneşe bıraktı. Güneş annemin yüzüne doğdu, gözlerindeki zelzeleler sel olup aktı. Dudakları gülerken gözleri ağlıyordu.
"Aden," dedi. Sesi ona anne dediğime inanmakta zorluk çektiğini bas bas bağırıyordu.
"Anne," dedim bu sefer daha güçlü daha inançlı bir şekilde. Başını kocasının göğsünden kaldırıp ona baktı.
"Yağız," dedi ağlayarak.
"Yağız yanlış duymadım değil mi?" heyecanı, mutluluğu, hüznü birbirine karışmış durumdaydı.
"Duymadın anne dedi," Yağız Bey de ağlıyordu. Başını bana çevirdi. Oturduğu mermerden kalkıp uyuşan bedenini önemsemeden bir iki adım attı. Yağız Bey düşmesin diye annemin beline kolunu sardı. Annem ellerini yüzüne yaslayıp ona anne dediğime inanamıyormuş gibi gözlerime baktı.
"Allah'ım," dedi.
Belki ona anne dememin gerçekliğini taşıyamadığından belki de titreyen bedenini taşıyamadığından dizlerinin üzerine düştü. Yağız Bey'le aynı anda ona uzandık. Ben de yanına dizlerimin üzerine oturduğumda yüzümü tutup her köşesine öpücükler kondurdu. Her buseden sonra kızım diyordu.
Sarıldık. Elleri yağmurdan ıslanan saçlarımı sevdi. Ne dizlerimize batan küçük taşlar ne çamura bulanan kıyafetler umurumuzda değildi. Biz yirmi bir yıl sonra fiilen, yirmi dört yıl sonra kalben kavuşan anneyle evlattık.
Dakikalarca sarıldık. Defalarca anne dedim, defalarca kızım dedi. Ağladık, güldük. Kendimizi toparladığımızda anneannem ve dedeme veda edip mezarlıktan ayrıldık. Eve geldiğimizde bizi telaşlı ev ahalisi karşıladı. Yağız Bey bizi direkt yukarı yollayıp bir açıklama yapmak için salona ilerledi. Annemle birlikte onların yatak odasına geçtik. Kerem hâlâ yatakta uyuyordu. Odadaki banyoya girdiğimizde önceliği ben oldum. Beni sıcak suyun altında bebek yıkarmış gibi yıkadı. Sonra ben onu yıkadım. Sessizdik, tek ses suyun sesi, nefes alıp verişlerimizdi.
Duştan çıkıp odaya geçtiğimizde Yağız Bey odadaydı. O da duş almış, üzerini değiştirmiş saç havlusuyla saçlarını kurutuyordu. Bize dönüp gülümsedi. "Sıhhatler olsun," dedi. Yataktan kalkıp makyaj masasının pufunun üzerinde duran kıyafetleri alıp yanıma geldi.
"Filiz, senin için getirdi. Ben çıkayım, giyin kızım..." elindekileri aldım. Odadan çıkacağı zaman kolunu tuttum.
"Ben banyoda giyinirim çıkma boşuna," dediğinde gülümseyip başını salladı.
Üzerimi giyinip ıslak saçlarımı tekrardan havluya sarıp odaya geçtim. Gördüğüm manzara gülümsememi sağladı. Yağız Bey annemi giydiriyordu. Onları böyle görünce huzurla nefeslendim.
"Anneciğim gel bebeğim," annemin yanına gidip oturduğumda kollarının arasına aldı beni.
"Hanımlar," dedi Yağız Bey. Elinde bir tarakla duruyordu.
"Saçlarınızı kurutmalıyız," yanımıza gelip yatağa çıktı ve arkamıza geçti. Elleri saçımdaki havluya dokununca engel olmadım. Saçlarımın nemini havluyla alıp acıtmadan uzun uzun taradı saçlarımı. Taradıktan sonra okşayıp başımın tepesine dudaklarını bastırdı.
"Sıra annende," dediğinde tekrar banyoya girip kapıyı kapatarak saçlarımı kuruttum. Odaya geri döndüğümde Kerem uyanmıştı.
"Yavrum haydi senin saçlarını da kurutalım," annem Kerem'i öpüp yataktan kalktı. Yanıma geldiğinde beni de öptükten sonra banyoya girdiler.
"Fındık kurdum günaydın," yatağa gidip yanına uzandım. Göğsüme sokulup "günaydın abla," dedi. Sarı saçlarını sevip sıkıca sardım bedenini.
"Annem iyi mi?" diye sorduğunda saçlarını öptüm.
"İyi, daha da iyi olacak merak etme," dediğimde bir şey demedi. Başını kaldırıp yüzüme baktı.
"Ne oldu bebeğim?" diye sordum. Banyo kapısına bakıp tekrar bana döndü.
"Abla annem ölmez değil mi?" diye sorduğunda bir an nefes alamadım. Dilim dönmedi, bir kelime bulamadım konuşacak. Onunla birlikte doğrulup yüzünü avuçladım.
"Ölmek yaşam döngümüzün bir parçası ablacığım ne kadar istemesekte ne kadar üzülsekte bir gün sevdiklerimizi kaybedeceğiz. Belki onlardan daha önce öleceğiz... Ölüm yaşamın gerçeği onu yok sayamayız," yutkundu, burnunun üstünü kaşıyıp hiç istemese de kabullenip başını salladı.
Kahvaltı sırasında ufak tefek konuşmalar dışında sessizdik. Kahvaltıdan sonra Aslan ve Baran havaalanına Güneş'le Emir'i karşılamaya giderlerken Sema ablalar ve Simge de gelmişlerdi. Salonda oturmaya devam ederken annem elinde tepsiyle geldi. Simge'den önümüze sehpa koymasını istedi. Tepsiyi sehpanın üstüne bırakıp bize baktı.
"Kahvaltıda hiçbir şey yemediniz, biraz olsun çorba için," dediğinde ikimizde itiraz edecekken babaannem araya girdi ve çorbayı içmemizi söyledi. Birkaç kaşıktan fazlasını içemesem de annemin içmesini sağladım.
"Aden," diyerek yanıma geldi Doğu. Telefonumu uzattığına teşekkür edip telefonu aldım. Ekranda birden fazla Yusuf'un aramaları vardı. Yanlarından kalkıp bahçeye çıktım. Yusuf'u aradım. Çok uzun konuşamasakta sesini duymak bana iyi gelmişti. Eve geri döneceğim sırada ön taraftan araba sesleri duydum. Aslanlar gelmiş olmalıydı. Eve geri döndüğümde Güneş ve Emir'in geldiğini söyledim.
Bir dakika kadar geçmeden Güneş girdi içeri. Koşarak anneme, annemize gitti. Onun peşinden Emir'i gördüm. Bana geliyordu. Koşup kolları arasına girdim. Beni sıkıca sarmalayıp göğsünde avuttu. Annem Güneş'in kollarında, ben Emir'in kollarında yeni bir ağlama krizine tutulduk. Emir yüzümü avuçlayıp gözyaşlarımı sildi parmak uçlarıyla. Onunda gözleri dolu, kirpikleri ıslaktı.
"Sevdiğin insanı kaybetmek, ölmesi çok kötüymüş Emir. Sen bunca sene bu acıyla nasıl yaşadın?" dediğimde çenesi titredi. Ağlamamak için kendisini zor tutuyordu. Alnını alnıma yasladı.
"Cennet bahçem sayesinde. Onun varlığı, bana desteği, başımı yasladığım omzu sayesinde o acıyla baş ettim..." boynuna sarıldım. Onu şimdi daha iyi anlıyordum. Acısını, biz yanındaydık, onunlaydık ama yine de hissettiği yalnızlığı daha iyi hissediyordum. Anne ve babanın verdiği aile varlığını, aidiyet hissiyatını sanki kimse veremiyordu.
Sarılmalarımız, ağlamalarımız bir süre daha devam ettikten sonra durulduk. Emir'den kopup Güneş'le sarıldım. Zümrüt annemin yanına sağlı sollu oturduk. İkimizin ellerini tutup kucağına çekti. Başımı omzuna yaslayıp gözlerimi kapadım. Birkaç günde omzunda dinlenmek alışkanlık olmuştu.
Akşama kadar oturduk öyle. Diğerleri evde dolandı, taziye için gelmeye hâlâ devam insanlarla ilgileniyorlardı. Gelen giden bitmedi. Aslan bir yandan dedem bir yandan, Yağız Bey bir yandan gelen herkesle ilgilendiler. Akşam yemeği her zamanki saatte hazırlandı. Masaya oturduk, her zamankinin aksine günlerdir olduğu gibi sessizdi. Kimse konuşmuyordu. Konuşmak isteseler de insan ne diyeceğini ne konuşacağını kestiremiyordu galiba.
"Annem," dedi Baran masadan kalktığımız sırada.
"Oğlum," diyerek Baran'a baktı annem. Ona artık özgürce, dilim dolanmadan anne demek o kadar iyi hissettiriyordu ki. Tüy kadar hafiftim.
"Biraz dolaşalım mı?" dedikten sonra bize göz ucuyla bakıp "baş başa sen ve ben. Bunlar olmadan," dedi biz kardeşlerinden bahsederken.
"O nasıl laf Baran," dedi annem onu azarlayarak.
"Haydi haydi. İki numaranla biraz hava al," dedi. On dakika kadar sonra Zümrüt annem ve Baran evden çıkarken annemle Haydar abi eve gitmek için ayaklandılar. Anneme gelmeyeceğimi söyleyecekken o benden önce davranıp "annenle, kardeşlerinle kal bebeğim. Ben yarın gelirim yine," dedi. Onlardan sonra da Sema ablalar gittiğinde biz bize kaldık.
"Cennet bahçem, bizde bahçeye çıkalım mı biraz?" diye sordu Emir.
"Olur," dediğimde Yağız Bey araya girdi.
"Kahveleriniz benden olsun mu?" diye sorduğunda "olsun," dedik Emir'le aynı anda. Yağız Bey kahvelerimizi yaptığında kupaları alıp teşekkür ettik ve bahçeye çıktık. Havuzun etrafında yürürken sessizce birbirimize bakıyorduk.
"İnsan böyle zamanlarda ne der bilemiyor," dediğinde başımı salladım.
"Teselli edilmiyor, gülünse gülünmüyor. Ağlansa yaş kalmıyor..." deyip kahvesinden bir yudum aldı.
"Oha," dedi ani bir tepkiyle.
"Çok güzel değil mi?" dedim kahveyi kast ederek.
"Birinin çayı birinin kahvesi yanlış sektördeler bunlar bence," dediğinde günler sonra ilk defa kıkırdadım.
"Ben de demiştim aynı şeyi ilk içtiğimde. Efsane bir tat," dedim ben de mest olurken. Kahvemizden yudumlar alıp küçük adımlarla yürümeye devam ettik.
"İlk zamanlar hiçbir şey anlamamıştım... Annemle babam ne zaman gelecekler sorusu vardı zihnimde hep. Çocuk aklı ölüm ne bilmiyor," dediğinde duraksayıp yüzüne baktım.
"Ben ölümü dedemle tanıdım. Dedem öldüğünde annemle babamın kaybını tekrar yaşadım sanki. Sadece dedem değil annemle babamda o gün öldüler..." güldü. Cebindeki elini çıkarıp gözlerini ovaladı.
"Önce onun olduğu yerlerde onun olmayışına ağlayacaksın, kıyafetlerini görünce, kokusunu hatırlayınca nerede olduğunun bir önemi olmadan ağlamaya başlayacaksın. Sürekli ağlayacaksın. Sonra zaman sana onları unutturacak. Hafızanda yaşayacaklar ama sonra o hafızada silecek bazı şeyleri. Şimdi farkına vardığın ölüm sana kendisini unutturacak... Daha sonrada sana aynı hisleri yaşatmak için ortaya tekrar çıkacak..." gözyaşlarımı silip perçemlerimi kulağımın arkasına itekledi.
"Güzel hatırla... Anneanneni bu mutlu eder," dediğinde titreyen çenemi durdurmak için dudağımı ısırıp tek kolumla sardım onu. Yüzümü gerdanına gömüp ağladım.
"Geçecek Aden. Geçiyor, alışınca geçiyor... Ama annen için geçmeyecek," başımı kaldırıp yüzüne baktım.
"İstediğin kadar insan olsun etrafında, onca arkadaş, dost, sevgili olsun ölümün yaşattığı o kimsesizlik hissi anne babasını kaybeden çocuklarda geçmiyor. Geçseydi bunca yılda benden geçerdi herhalde," gözyaşlarımı sildi. Gözyaşlarını sildim. Elimdeki bardağa aldırış etmeden sıkıca sardım Emir'i. Beni en iyi o anlıyordu, annemi en iyi o anlıyordu ve şimdi ben de onu daha daha daha iyi anlıyordum.
Bugünlerde ruhumda korkunç bir ur var
Derinlerde sinmiş semirmiş bir sansar
Sönmüş tükenmişti bitmişti sancak
yani derinden derinden
Yağmur saatler sonra tekrar ufaktan yağmaya başladığında içeri girdik. Dedemle babaannemde ortalarda yoktu. Bardakları mutfağa bırakıp içeri geçtiğimde Aslan kolunu kaldırıp yanına çağırdığında tıpış tıpış yanına gidip oturdum. Kollarımı gövdesine sarıp başımı göğsüne yasladım.
"Uyudu mu?" Doğu'nun sesiyle bakışlarımı kaldırdım. Güneş yanımıza gelip oturdu.
"Uyudu," dedi nefeslenerek.
"Gün güzelim," dedi Aslan. Diğer kolunu kaldırıp Güneş'i de yanına çağırdı. Benim gibi göğüne sindi. Kolunu Aslan'a sarmadan önce parmaklarının sırtıyla yüzümü sevdi.
"Nasılsın?" diye sordu kısık sesiyle. Yanağını okşayıp yüzüne düşen bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırdım.
"Bilmem... Ne iyi ne kötü, ortalarda bir yerde sürünüyorum," dedim. Aslan kolumu sıvazlayıp başımın üzerini öptü. Anneannemin kaybı benim için çok erkendi. Gerçi, ölüm kaç yaşında olursan ol hep çok erken gelecekti insana.
Aslan'ın göğsünde mayışıp birbirimize daha da sokulduk. Herkes sessizleşti, etraf karardı. Gözlerim kapalıydı ama zihnim yanıktı. Aslan'ın eli kolumdan, dudakları başımdan hiç geri çekilmedi.
"Baran nerede kaldı bir arasana oğlum," dediğini duydum Yağız Bey'in.
"Arıyorum hemen," dedi Doğu. Uzaklaşan adım seslerini duydum. Bir dakika kadar uzaklaşan o adım sesleri geri geldi.
"Geldik dedi," dedi Doğu.
Gözlerimi aralayıp başımı Aslan'ın sıcak göğsünden kaldırdım. Yüzümü sıvazlayıp terden nemlenen saçlarımı havalandırdım. O sırada salona Baran girdi. Tekti, annem yanında değildi. Oturduğum yerden hızla kalkıp yanına gittim.
"Annem nerede?"
Hepsinin gözleri iri iri açılıp bana baktı. Baran'ın mavilerine baktıktan sonra diğerlerine baktım. Yağız Bey ve Emir dışında hepsi şaşkınlıkla, inanamayarak bakıyorlardı.
Bakışlarından rahatsız olunca "ne?" dedim ters bir tavırla.
"Mavişim sen anne mi dedin?" dedi Aslan. Baran'ın yanına gelip karşımda durdu. Doğu da aynı şekilde karşıma geçti. Gözlerime öyle hevesle, öyle istekle bakıyorlardı ki bunca zaman dolanan dilime küfürler savurdum.
"Aden sen harbi harbi anneme anne mi dedin?" Doğu'nun tepkisine gülmek istedim.
"Evet, benim de annem ya diyemez miyim?" dediğimde gülüp birbirilerine baktılar.
"Yok yavrum de tabii. Öz mü öz annen sonuçta. Anne demeyip ne diyeceksin zaten," dedi Baran. Sanırım çok sevinmişlerdi.
"Peki... Annem nerede?"
"Anneannemin bahçesinde oturmak istedi..." dedi Baran.
"Ben bir bakayım," dedi Yağız Bey.
"Baba, bırakalım biraz tek başına kalsın," dedi Doğu.
"Bence de," dedi Aslan. Yağız Bey nefesini gürültüyle bırakıp başını salladı ve koltuğa oturdu.
"Mavişim," deyip beni kucakladı Baran. Etrafında döndürüp sarıldı. Doğu ve Aslan da beni sarmaladıktan sonra Doğu'yu duydum.
"Siz neden orada duruyorsunuz gelsenize," dediğinde Emir ve Güneş'te bize katıldı.
Biz salonda, annem bahçede oturmaya devam etti. Doğu'yla Emir bir koltukta, Aslan'la Baran bir koltukta uyukluyordu. Yağız Bey hep oturduğu tekli berjerinde elini yüzüne yaslamış uyuyordu.
"Üşümüştür," dedi Güneş. Bahçeye açılan cam kapının önünde yan yana durmuş annemizi izliyorduk. Camekanlı bahçe diyorduk oraya ama küçük her yanı camdan, çiçeklerle dolu küçük bir seraydı aslında.
"Götürelim bir şeyler," dediğimde başını salladı.
"Ben getireyim," deyip yanımdan uzaklaştı. İki dakika kadar sonra elinde kalın şalla geri geldi. Bana uzattığında "sen gelmiyor musun?" dedim.
"Yok," dedi. Yutkunup camdan dışarı baktı.
"Anlaşamasam da anneannemi severdim, öldüğü için çok üzgünüm... Senin onunla kurduğun bağı biz bunca sene kuramamışken annemize senin omzun daha iyi gelecektir," dedi. Kollarımı boynuna sarıp yanağını öptüm.
Evden çıkıp annemin yanına gittiğimde beni fark etmedi. Omuzlarının üzerine şalı bırakıp kollarını sıvazladım ve "anne," dedim.
Sıçradı, başını bana çevirdiğinde ıslak, kızarmış gözleriyle karşılaştım. Beni fark edince gülümsedi. Parmaklarımla gözyaşlarını silip şakağından öptüm. "Üşümüşsün, eve geçelim mi?"
"Annem yanımdaymış gibi hissediyorum burada," dediğinde kollarımı omuzlarından gerdanına sarıp yanağımı onu görebileceğim bir şekilde omzuna yasladım. Kolumu sıvazlayıp öptü.
"Ahsen Yadigar bizi kendisine çok bağlamış," dediğimde tebessüm etti. Acı sinen dudakları kıvrıldığında dudak kenarlarındaki ince çizgiler artık daha belli oluyordu.
"Günlerdir ya yanımızda olmasaydı diye düşünüp duruyorum. Kanada da öylece bulunmayı bekleyecekti... Huzursuz, mutsuz, sevgisiz soğuk bir evde kimsesiz gibi ölecekti," dedi.
"Ama buradaydı. Yanımızdaydı, ailesiyle mutlu geçirdiği bir günün sonunda dedemin yanına gitti. Tıbbi bilgime dayanarak söylüyorum ki huzur içinde acı çekmeden uykusunda öldü. Çoğu insanın dilediği bir ölüm," dedim.
"Öyle... Ama," deyip yutkundu. Burnunu çekip yüzünü kollarıma gömdü.
"Kaç yaşında olursan ol, ne kadar kalabalık bir ailen olursa olsun öksüz, yetim olmak çok kötü bir his... Ellerimi dizimde vura vura, bağıra çağıra babamda annemde öldü diye ağlamak istiyorum..." yüzümü boynuna gömüp titrek nefesler aldım. Saatler önce Emir'in dediği her şey birer mızrak olup kalbime saplandı.
"Annem," dedim kokusunu derin derin soluyarak. Yanağını başıma yaslayıp kollarımı okşadı.
"Acısı geçmeyecek ama alışacağız. O acı yıllar sonra yüzümüzde bir tebessüm, gözümüzde iki damla yaş olacak," dediğimde başını salladı. Kollarımı çözüp beni arkasından yanına çekti. Hemen dibindeki diğer sandalyeye oturdum. Ellerimiz birbirine kenetliydi. Elimin üzerini öpüp sol avcunu yanağıma yasladı. Usul usul okşadı tenimi.
"Güzel kızım benim... Gözbebeğim," avcunu öpüp gülümsedim.
"Bana bugün dünyaları verdin... Ben anneliği defalarca kez tattım, evlatlarımın ilk anne dedikleri ilk günü, hissettirdiği o tarifsiz mutluluğu asla unutmam. Ama senin bana anne dediğin o an," sol gözümden bir damla yaş süzülüp çenesinden ellerimizin üzerine düştü.
"Hayatımda daha önce bir şeyin olması için hiç bu kadar dua etmemiştim... Güzelliğim, maviş kızım benim. En büyük duammışsın meğer," avucunu tekrar öpüp göğsüne sindim. Kollarımı beline sarıp usulca ellerimi gezdirdim.
"Sana bir şey anlatayım mı?" dedim başımı kaldırıp yüzüne baktığım sırada.
"Anlat kızım," dedi.
"Aylar önce, anneannemle buradaydık..." etrafa göz attım. Sanki saksıdaki her çiçeğin boynu büküktü.
"Biraz dertleşmiştik... Beni sana anne demediğim için azarlamıştı," dediğimde güldü ama gözlerinden de yaşlar akıyordu.
"Bana dedemi anlattı, dedemin nasıl bir eş nasıl bir baba olduğunu," dediğimde titreyen dudaklarını ısırdı.
"İnsanın annesi babası varken yokmuşlar gibi hissetmesi ne kadar berbat bir şeydir bilirim," beni kendine çekip sinesine yasladı. Ellerini omzuma sarıp başımın üzerini peş peşe öptü.
"Özür dilerim bebeğim... İlk zamanlarda sana yaşattığım her şey için bir kez daha, binlerce kez daha..." dedi ağlayışlarının arasında.
"O günler yıllar önceydi. Artık o zamanların, yaşadığımız kötü hatıraların izi kaldı sadece. Ben affettim anne... Sen de kendini affet artık," dedim. Gözyaşlarının ıslaklığını alnımda hissettim.
"Hem ben de az değildim değil mi?" dediğimde beni göğsüne bastırdı.
"Hak ettik... Hepsini, ettiğin o laflar o kadar doğru o kadar yerindeydi ki o zamanlar haklılığına katlanamıyordum," bu sefer gülen bendim. Yüzümü çevirip kalın kazağının üzerinden göğsünü öptüm.
"Tam boylar babaanneme çekmişsin diyorlardı ama bence tam olarak Ahsen Yadigar'ın minyatürüymüşüm," dedim.
"Öylesin," dedi. Saçlarımın arasında zarif parmaklarını gezdirdi.
"Eee, anneannenle başka ne konuştunuz burada," dedi esas konumuza geri dönerek. Başımı göğsünden bir kez daha kaldırıp gülümseyerek gözlerinin içine baktım.
"Bir anlaşma yapmıştık," yutkunup derin bir nefes aldım.
"Ona sana ancak seni sevdiğini söylerse anne diyeceğimi söylemiştim ama işte hayatın asıl yüzü bu..."
Gözlerinde biriken yaşlar çoğalıp kirpiklerinden süzüldü. Ellerini yüzüne kapayıp omuzları sarsıla sarsıla hıçkırarak ağlamaya başladı. "Anne!" dedim telaşla. Benim yüzümden ağlıyor olması çok kötü bir histi.
"Anne ağlama ne olur... Dile getirmese de seni çok seviyordu," dediğimde parmakları yüzünden kaydı. Ağlamaktan kan oturan gözleri odağını zar zor belirliyor gibiydi.
"Annem," dedi titrek sesiyle. Gözyaşlarını silip başını cam tavana kaldırıp büyük nefesler alıp verdi
"Ağlama anne," dedim çenesine süzülen yaşlarını silerken.
"Annemle birlikte uyuduğumuz geceyi hatırlıyor musun?" dediğinde başımı salladım.
"Hatırlıyorum," dedim.
"O gece sen uyuduktan sonra annemle uzun zamandan sonra ilk defa konuştuk kızım. Birbirimize açtık kendimizi. Kırgınlıklarımızı, öfkemizi anlattık birbirimize. Sonra annem bana..." nefes alıp vermeye devam etti. Gözlerini ovalayıp burnunu çekti.
"Evlendiğim günden sonra ilk defa sevdiğini söyledi," dediğinde yüreğimin ortasına bir alev düştü.
"Annem o gece beni çok sevdiğini ve bunu sürekli yapmadığı için özür diledi," hem ağlıyor hem gülüyorduk.
"Bana hiç söylemedi..." dediğimde omuz silkti.
"Seni zorlamak istememiştir," dediğinde başımı salladım. Yüzünü avuçlayıp alnımı alnına yasladım.
"Anne," dedim büyük bir mutlulukla.
"Seni çok seviyorum..."
Yüzümde şu nursuz geceyi utandır
Ruhum cevap ver karanlıkta saldır
Manyak bir asi gibi sapla mızrak
Yani derinden derinden
Günler geldi geçti. Baran Van'a, Güneş İsviçre'ye geri döndü. Yusuf Ali'nin ikinci yaşı sessiz sedası kutlandı. Sema ablalar sürekli yaptıkları gibi doğum gününde de annesinin mezarına götürdüler Yusuf Ali'yi. Sema abla mezara her gittiklerinde Yusuf Ali'nin çok durgunlaştığını söylemişti. Kim bilir belki de küçücük kalbi annesini hissediyordu.
Günler bu sefer daha hızlı, acımasız geçti. Yeni yıl kapıya dayandığında Yağız Bey yeni yıl bahanesiyle annemi zar zor tatile götürmeye ikna etti. Zümrüt Annem benimde onlarla gitmemi istedi ancak sınav takvimim tatil için uygun değildi. Maksat tatilde değildi zaten. Biraz uzaklaşmak ona iyi gelecekti. Baran ve Yusuf ne yazık ki bu yıl yanımızda olamayacaklardı. Bizde gidemeyecektik.
"Aden ellerim kirli kardeşine bir bakıver kızım," elimde döndürüp durduğum kalemimi ders notlarımın üzerine bırakıp kalktım. Barlas bahanesiyle mola vermek gibisi yoktu.
Barlas'ı beşikten aldığımda ağlaması durdu. Sırtını sıvazlayıp sakinleştirdim. Kucağıma yatırıp güzelliğini seyrederken yüzünü göğsüme kapatıp aranmaya başladı. Gülüp başını sevdikten sonra tombik yanaklarını öpüp tekrar omzuma yatırdım. Mutfağa gidip emzirmesi için anneme verdikten sonra annemin yarım bıraktığı hamuru yoğurmaya başladım.
"Bu çok değil mi?" dedim. Yarın herkes bizde olacaktı.
"Yarısını sipariş için kullanacağım," dedi.
Hamuru mayalanması için sofra bezine sarıp yatak odasına götürdüm. Yorganın altına koyduktan sonra mutfağa geri döndüm. Annem Barlas'ı emzirmeye devam ediyordu. Kendime soda alıp karşısına oturdum.
"Doğu'yla konuştun mu?" dediğinde "yok," dedim.
"Bir sor kızım ona göre hazırlıkları tamamlayalım," dedi. Doğu'nun arkadaşları yarın için bir parti düzenleyeceklerdi. Emir de davetliydi ama o henüz karar vermemişti.
"Ararım," dedim. Barlas'ı omzuna yatırıp gazını çıkardıktan sonra bana uzattı.
"Bebeğim gel bakalım," Barlas'ı kucakladığım gibi odama kaçtım. Yatağa yan yana uzanıp aşk yaşarken telefonum çalmaya başladı. Yataktan kalkıp çalışma masamın üstündeki telefonumu aldım. Yusuf görüntülü arıyordu. Barlas'ın yanına uzanıp telefonu yukarı kaldırdım.
"Enişten arıyor bebeğim," dedim ve telefonu açtım. Yusuf yanımda Barlas'ı görünce gülüşü daha da büyüdü. Üç gün önceki doğum gününü de uzun saatler boyunca görüntülü konuşarak kutlamıştık. Evine pasta sipariş etmiş, takip ettiği bir yazarın yeni çıkan kitabını alıp yollamıştım.
"Ben istedim bir maviş Allah verdi iki maviş," dediğinde güldüm. Barlas'ı bir farklı seviyordu.
"Baksana şunlara cam gibi," deyip kamerayı Barlas'ın gözlerine yakınlaştırdım.
"Maşallah yavrum. Haydar abi nasıl bir dua ettiyse senin kopyan," dedi. Şapşal şapşal sırıtıp Barlas'ın yanaklarını öptüm. Barlas, Yusuf Ali'den öğrendiği çığlıklarını attı.
"Yavrum kıskanıyorum ama," dediğinde Barlas hareketlendi. Ellerini telefona uzatıp ağzını açtığında Yusuf'un kıkırtısı yayıldı etrafa.
"Aferin koçum böyle enişte aşığı olacaksın," dediğinde sırıttım.
"Tıpkı Yusuf Ali'nin yengeci olması gibi değil mi?" gözlerini devirip güldü.
"Yavrum hayatındaki tüm adamlar senci maşallah. Neyse ki herkes konumunu biliyor," dedi.
"Eh, bir Aden kolay yetişmiyor..."
Barlas'la yaşayacağım aşkı Yusuf yaşadı. Bir saat kadar konuşup kapattık. Barlas sağa sola dönmek istedi ama başaralı olamayınca inceden sızlandı. Kucaklayıp odadan çıktım. Yatak odasına geçip altını temizleyip uyuttum. Annemle akşam yemeği için masayı hazırlarken önce Emir sonra da Haydar abi geldi.
"Yarın için kararını verdin mi?" diye sordum Emir'e.
"Doğularla olacağım," dedikten sonra anneme baktı.
"Gecede dönmem büyük ihtimalle," dedi.
Yemekten sonra odama kapanıp gecenin geç saatlerine kadar ders çalışıp uyudum. Üç saat kadar uyuduktan sonra sabahın altısında uyanıp kısa bir duş aldım. Kendime kahveyle annemin poğaçalarından bir tabak hazırlayıp salon balkonuna geçtim. Elimdekileri geniş masaya bırakıp odama döndüm. Ders notlarımı ve kalın örgü hırkamı alıp balkona geçtim. Annemler uyanıp kahvaltıyı hazırlayana kadar ders çalıştım. Kahvaltıdan sonra Haydar abi evde olduğunu anneme yardım edeceğini söyleyip beni ders çalışmaya postaladı. Bir iki saat daha balkonda çalışıp bugünlük kotamı doldurdum. Ders notlarımı toparlayıp odama götürdükten sonra Barlas'ı, Haydar abiden aldım.
"Şimdi bebeğim ben sana ne çalıştım ne anladım hepsini anlatacağım sen de sıkılıp usanmadan, sıçmadan beni dinleyeceksin tamam mı?" dediğimde sesler çıkardı. Ellerini hızlı hızlı salladıktan sonra parmaklarını ağzını soktu.
"Aferin annem aferin ye öyle parmaklarını," dediğimde çığlık atıp güldü. Poposundan kaldırıp boynuna öpücükler kondurdum. Bir iki dakika sevdikten sonra toparlandım.
"Tamam o zaman," deyip aynanın karşına geçtim. Gülerek, onunla oynayarak tekrarımı yaptım. Barlas bazen güldü, çırpındı ama beni can kulağıyla dinledi. Ona sorduğum her soruya tükürüklerini saçarak cevap vermesi de ona özeldi sanırım.
"Aferin benim tombik yanaklıma. Aferin benim mavişime. Dur yiyeyim biraz elmalarını," deyip yanaklarına yumuldum. Ben öptükçe Barlas başını geriye itiyordu ama tüm çabaları boşaydı.
"Aden, abinler geldi." diye içeriden bağırdı annem.
Yanlarına gittiğimde anneanneme gideceğimizi söyledi Aslan. İki dakikada hazırlandım. Mezarlığa varmadan önce beyaz gül buketleri aldık onun için. Dedeme de ayrı buketler yaptırdık. Mezarlığa geldiğimizde Aslan, Doğu ve Kerem çiçekleri bırakıp dua ettikten sonra beni anneannem ve dedemle baş başa bıraktılar. Önce anneannemin sonra dedemin toprağındaki karları temizleyip çiçek buketlerini çözüp çiçekleri toprağa dizdim.
"Bu aralar yoğundum biraz. Gelemedim diye küsmedin değil mi?" iç çekip elimi mermerinde gezdirdim. Defnettiğimiz günden bu yana sürekli geliyorduk. Mezarların bakımını her hafta yaptırıp çiçekler ekiyorduk.
"Sen tabii orada dedemin yanında çok mutlusundur," toprağını sevip kendimi gülümsemek için zorladım.
"Özledim seni," dedim. Sesim hemen titreyip gözlerim anında dolmuştu.
"Hepimiz özledik..." cevap alamamak acıtıcıydı.
"Annem sessizleşti ama bu normal. Senden sonra kendini geri çekip içine kapanması hakkı ama merak etme asla kötü olmasına izin vermiyoruz. Damadın ve torunların kızına çok iyi bakıyor," soğuktan akan burnumu çekip beni bekleyen Aslan'a baktım. Doğu ve Kerem arabaya dönmüş olmalıydılar. Aslan ve diğerleri bu süreçte Kerem'in etkilenmemesi için ellerinden geleni yapmışlardı.
"Çiçeklerinde iyi. Sağ olsun Kiraz her gün ilgileniyor onlarla," dedim. Toprağını biraz daha sevip sohbet ettikten sonra onlara veda ettim. Aslan'ın yanına gidip koluna girdim. Arabaya kadar sessizce yürüdük.
"Simge'yi alalım," dedim arabaya bindiğimizde.
"Tamamdır," dedi Aslan.
Simge'yi alıp bize geçtik. Sema ablalar çoktan gelmişlerdi. Sırayla hepsiyle selamlaşıp biraz Yusuf Ali'yle vakit geçirdim. Küçük bey büyüdükçe etrafta çığlık çığlığa koşturmaktan Barlas'a kendi dillerinde bir şeyler anlatmaktan aşırı zevk alıyordu. Barlas'ta onu anlıyor olacak ki güçlü mırıldanmalarıyla onu cevaplıyordu. Barlas'ın gözleri kapanırken Yusuf Ali poposunu pışpışladı.
"Çocuk yerim sizi bak!" dediğimde Yusuf Ali ellerini ağzına kapatıp güldü.
"Adda," deyip yanıma geldi. Kucağıma çıkıp yanağımı öptükten sonra parmağıyla Barlas'ı gösterip "kaydeş uyudu," dedi.
"Yatıralım o zaman bebeğim," Yusuf Ali'yi yere bırakıp oyun matının üzerinde uyuyakalan Barlas'ı kucakladım. Ben önden Yusuf Ali arkamdan annemlerin odasına girdik. Barlas'ı beşiğe yatırdığımda Yusuf Ali kısık sesle "Adda ben eee," dedi.
"Uyumak mı istiyorsun?" diye sorduğumda başını sallayıp ellerini kucağıma almam için uzattı.
"Babas ben eee," dediğinde yanına yatmak istediğini anladım.
"Ama uyuyacağız tamam mı yoksa kardeş uyanır," dediğimde yine başını salladı.
Yusuf Ali'yi Barlas'ın yanına yatırdım. Yusuf Ali esneyip kolunu Barlas'a sardığında bu hallerini yüzümde dingin bir tebessümle izledim. Yusuf Ali'nin de uyuduğuna emin olduktan sonra yanlarından ayrılıp salona geri geçtim. Kızlarla bir şeyler konuşmaya başladığım sırada "Aden," diyerek salona girdi annem. Elinde kendi cep telefonu vardı.
"Zümrüt annen," diyerek telefonu bana uzattı. Telefonu alıp odama geçtim. Yatağıma yüzüstü uzanıp "anne," dedim.
"Kızım kaç kere aradım yanında değil mi telefonun?" dedi.
"Sana da merhaba anne, nasılsın?" dediğimde "Aden!" dedi azarlayarak. Sadece ben değil herhangi birimiz telefonumuzu açmadığında panikliyordu.
"Montumun cebinde kaldı sanırım," dedim. Rahat bir nefes alıp verdi.
"Eee tatil nasıl gidiyor?" diye sordum.
"Sakin, gezintiler, sergi ve müze gezmeleri..." dediğinde gülümsedim.
"Sıkılmış gibisin," dedim.
"Babanın gönlü olsun diye kabul ettim ama ihtiyacım olan uzak ülkeler değil sizsiniz kızım," dedi. Yüzümde sıcacık bir gülümseme doğdu.
"Haftaya buradasın. O zamana kadar tadını çıkarmaya bak. Kocanı da üzme," dediğimde gülüşünü işittim.
"Üzmem üzmem merak etme," dedi. Sesi iyi geliyordu.
"Siz ne yapıyorsunuz?"
"Hiç. Sema ablalar bizde. Akşam bir arada olacağız. Anneannemi ve dedemi ziyaret ettik... Senin gibi hepimiz beyaz gül ve zambaklar aldık," dediğimde iç çekti.
"Mutlu olmuşlardır," dedi. Sesindeki o iyi tını anında yok olmuş titrekliği kendini belli etmişti.
"Anne... Ne konuştuk seninle," dediğimde nefes alışverişini işittim.
"Tamam, tamam," dedi. Annesinin ve babasının acısını elbette yaşamak en doğal hakkıydı. Ancak annem ağlamaya başladığında gözlerinde yaşları kuruyana kadar ağlıyordu.
"Baban geldi. Konuşacak mısın?" diye sordu.
"Elbette," dediğimde bir süre Yağız Bey'le de konuşup mutlu yıllar dileyip telefonu kapadım. İçeri geri dönüp anneme telefonu geri verdim. Kendi telefonumu alıp babaannemleri, Sevgi anneannemleri aradıktan sonra Güneş, Baran ve Yusuf'la konuştum. Akşam yine arayacağım için çok uzatmadan kapadım.
Akşam için masayı hazırladık. Emir ve Doğu akşam altı gibi yanımızdan ayrıldığında biz bizeydik. Çocuklar uyanmış yemek yemiş oyun oynamışlardı. Barlas çoktan uyumuştu, Yusuf Ali de bir saate uyurdu. Kısık seste nostaljik şarkılar çalıyordu. Masada dönen sohbet oldukça koyuydu. Sefa abi ileriye dönük emeklilik planlarını anlatıyor Haydar abide ona eşlik ediyordu. Onlara annem ve Sema abla da eşlik edince bizde kendi aramızda konuşmaya başladık. Aslan sınavlarımızı ve mezuniyetimiz hakkında sorular sordu. Bizi onu cevaplarken Bejna'ya kaydı bakışlarım. Konuştuklarımızı hayranlıkla dinliyor, abimi de hayranlıkla izliyor gibiydi.
"Bejna," dediğimde bakışlarını hızlıca Aslan'dan çekip bana baktı.
"Sen de okumak ister misin?" dediğimde gözleri parladı.
"Ben... İsterim isterim ama nasıl olacak ki?" dedi. Sesindeki hevesi duyunca ona kocaman gülümsedim.
"Açık öğretime kayıt olman lazım. Belirli zamanlarda sınavları oluyor. Onlara girip kredi toplayıp istenilen kredi puanını topladığında da diplomanı alıyorsun. Sonra da üniversite," dediğimde Simge de hemen destek çıktı.
"Sen iki yılda dört seneyi verirsin. Üniversiteye hazırlık içinde hepimiz yardımcı oluruz. Özel dersler ya da dershaneye gidersin," dedi.
Bejna'nın gözleri Aslan'a kaydı. Abim ona gülümseyip "kızları duydun. Ben de her desteğimi veririm. Zaten amcam ve teyzem bu isteğini duyduklarında çok şey yaparlar," dedi. Doğruydu, Toral çifti eğitime fazlasıyla önem veren çoğu öğrenciye burs ve yurt imkânı sağlayan insanlardı.
"Daha ne yapacaklar Aslan? Sağ olsunlar beni Yusuf abimden Yusuf Ali'den ayrı tutmuyorlar. Ev verdiler, aş verdiler, iş verdiler. Dahası yüzümü kızartır," dedi.
"Aile dediğin yerde daha-nın hesabı yapılmaz Bejna," dedim.
"Ama," dediğinde Aslan araya girip "aması yok," dedi.
"O zaman hemen kayıt yapalım," dedi Simge ve telefonundan AÖL'nin sayfasını açtı ve Bejna'ya daha detaylı anlatmaya başladı.
"Kerem," dedim onlardaki ilgilimi yanımda sessizce oturan kardeşime çevirerek.
"İyi misin bebeğim?" başını salladı.
"Annemle babamda olsaydı keşke," dediğinde saçlarını sevip başını öptüm.
"Haftaya buradalar yavru aslanım," dedi Aslan. Kerem omuz silkip yemeğiyle oynamaya devam edince yanağına sevip yüz yüze gelmek için çenesinden tutup başına kendime çevirdim.
"Lara'nın yeni yılını kutlamak ister misin?" diye sordum.
"Olur mu ki?" dedi hevesle.
"Olur tabii," deyip ayaklandım.
"Gel bakalım..." salondan çıkıp mutfağa girdik. Bir tabağa bu akşam için yapılan tatlılardan koyup Kerem'e verdim. Apartmana çıktığımızda Kerem heyecanlı ve gergin omuzlarıyla karşı daireye gitti ve zili çaldı. Kapıyı açan Lara'nın ağabeyi Akın'dı.
"Merhaba Akın," dediğimde bakışlarını Kerem'den çekip bana baktı.
"Merhaba Aden abla," dedikten sonra tekrar Kerem'e baktı.
"Size yeni yıl için tatlı ikram edelim dedik. Eğer müsaitse Lara'yı da çağırır mısın onunda yeni yılını kutlayalım," dediğimde içeriye doğru Lara diye seslendi. Lara kapıya çıktığında ilk dikkatini çeken şey Kerem oldu.
"Kerem merhaba," dedi utanarak. Abisinin tepesinde dikilmesi de onu geriyordu sanırım.
"Merhaba Lara. Mutlu yıllar dilemek istedim. Yani istedik ben ve ablam. Ablamla ben," dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemek için derin nefesler aldım.
"Teşekkür ederim. Size de mutlu yıllar," dedi. Kerem elindeki tabağı ona uzattığında teşekkür ederek tabağı aldı.
"Mutlu yıllar Aden abla," dedi Akın ve Lara'yı içeri yollayıp Kerem'e ters ters baktıktan sonra iyi geceler dileyip kapıyı Kerem'in suratına çarptı. Canım kardeşim bazı şeylerle çok küçük yaşta tanışacaktı anlaşılan.
"Ne kadar kaba bir çocuk," dedi Kerem yanıma gelir gelmez.
"Kaba değil aslında. Kardeşine aşırı düşkün bir abi," dediğimde gözlerini devirdi.,
"Benim abilerimde kız kardeşlerine çok düşkünler ben de çok düşkünüm size ama ne Emir abime ne Yusuf abime böyle kaba davranmadık. Lara için çok üzgünüm şu an," dedi ve yanımdan geçip eve girdi.
"Kerem Uyguroğlu büyüyor," diye mırıldanıp peşinden içeri girdim.
Kızlarla masadaki boş tabakları toparlayıp çay koyduk. Tatlılar, çerez ve kuruyemişlerle gece devam ederken gece on bir gibi Emir ve Doğu geldi. Parti kafasında olmadıklarını anlayıp gelmişlerdi. Onlara yemeklerden ısıtıp kalan mezelerden bir tabak hazırladım Doğu normal görünse de Emir de yine bir haller olduğu aşikardı.
"Yusuf Ali'nin sesi geldi sanki," dedi Doğu dolu ağzıyla. Tam ayaklanacağım sırada Kerem "ben bakarım," dedi. Onun peşinden Doğu da masadan kalkınca Emir'le baş başa kaldık. Diğerleri koltuklara geçmişti.
"Emir'im Erez'im?" bana baktığında göz kırpıp başımı salladım.
"Bir şey yok. Cidden hiçbir şey yok!" çatalını fırlatırcasına tabağa bırakıp geriye yaslandı.
"Güneş mi?" dediğimde yüzünü sıvazlayıp sandalyeden kalktı. Doğu'nun tabağını ve kendi tabağını alıp mutfağa geçti. Göğsümü şişirip oflayarak nefeslendim. Boş bardakları toparlayıp mutfağa gittim. Bardakları lavaboya bırakıp balkonda oturan Emir'in yanına gidip oturdum. Omzuna omuz attığımda başını omzuma yaslayıp yayılarak oturdu. Başının tepesini öpüp yanağımı yasladım.
"Bazen bırakmak gerekir Emir. Kaç kere denedin, kaç kere denedi. Olmuyorsa olmuyordur. Sevginin, aşkının da kurtaramadığı ilişkiler oluyormuş demek ki," dediğimde ellerini koluma sardı. Sessizce oturduk balkonda. Aslan geldi, annem geldi, Doğu geldi ama salona dönmedik. Yeni yılı mutfağımızın balkonunda yan yana sessizce karşıladık.
EMİR EREZ / OCAK 2024
Duygularım yumaktan bir toptu. Aldığı her darbede o yumak dağılıyordu. Yakında yok olacaktı. Yumak yok olduğunda duygularım ölür müydü ya da hislerim körelir miydim bilmiyordum. İmkansız gördüğüm bir şeye erişmek benim için zor olmamıştı. Erişmek istediğim, başarmak istediğim, imkansız denilen her şeyi elde etmiştim. Ama aşk öyle değilmiş. İstediğin kadar yakınında olsun, istediğin kadar avcunun içinde tuttuğunu düşün. O erişilmek istemezse aşka erişemiyormuşsun.
"Sen ayrı trende ben ayrı garda, yollar aşkımıza gölge düşürdü," bağıra çağıra söylediğim şarkı odamın kapısının şiddetle açılmasıyla kesildi. Başımı çevirip kim geldi diye bakmadım. Gözlerim beyaz tavanla aşk yaşama devam ettim.
"Başlayacağım trenine, garına, aşkına, yoluna ha! Yeter saatlerdir aynı nakaratı söyleyip durdun," diye azarladı cennet bahçem. Normalde asla şarkı söylediğim için beni azarlamazdı belli ki canını sıkmıştım.
"Sanatımı icra ediyorum," dediğimde ofladı. Kucağında Barlas'la yanıma gelip yatağa oturdu.
"Canımın içi sanatınla hiçbir derdim yok. Hatta en büyük hayranın benim ama bu şarkı artık midemi bulandırdı. Lütfen sus biraz tamam mı hem sanatçısın sen ses tellerine özen göster biraz," dedikten sonra Barlas'ı kucağıma yüzüstü yatırıp odadan çıktı.
"Ablan hiç ayrılık acısı çekmediğinden anlamıyor beni abim," dedim gülen gözleriyle bana bakan Barlas'a.
"Çekmesinde zaten. Mutlu mesut yaşasınlar," dediğimde başını göğsüme yasladı.
"Lan bebe, söyleyeyim mi sana şarkı?" dediğimde kendince bir şeyler mırıldandı. Seyrek kumral saçlarını sevip belini sıvazlamaya başladım.
"Sen ayrı trende ben ayrı garda yollar aşkımıza gölge düşürdü... Hasret geldi geçti bu sonbaharda, yollarımıza gölge düşürdü..." Aden'in midesini bulandıran şarkıyla Barlas'ı göğsümde uyuttum.
Barlas'ı yatağa yatırdıktan sonra iki yanına yastık koyup odadan çıktım. Annem her zamanki gibi mutfakta, Aden de odasındaydı. Büyük ihtimalle yarınki son sınavına çalışıyordu. Mutfağa girdiğimde annem hemen bana bakıp gülümsedi.
"Bebeğim sonunda odandan çıktın. Sana sevdiğin tatlıdan yaptım bir tepsi. Dolapta," dediğinde yanına gidip kollarımı ona sardım. Islak ellerini üstüme değdirmemek için çabaladı ama ıslanmak, kıyafetimin kirlenmesi umurumda değildi.
"İyi misin annem?" diye sorunca geri çekilip başımı salladım. Ellerini kurulayıp elimden tuttu.
"Zayıfladın iyice, eski iştahında yok..." dediğinde yanaklarını sıkıştırdım.
"Emir yapma anneciğim," dedi yanaklarını benden kurtarmaya çalışırken. Sıktığım yanaklarını öpüp bir kez daha sarıldım.
"İyiyim ben anne, diyete girdim. Ünlü kompleksi falan başladı herhalde," dediğimde güldü.
"Ben anlamam kompleks falan kilo al biraz. Tamam mı?"
"Tamam Filiz reis tamam," dedim.
"Reis demişken benim babalık nerede kaldı?" diye sordum. Fırını kapatıp içinden tepsiyi çıkardıktan sonra tekrar bana döndü.
"Yeni çıkmıştır oğlum anca gelir," dedi.
Mutfaktan çıkıp Aden'in odasına ilerledim. Kapısını tıklatıp açtığımda başını kitaplarından kaldırıp bana baktı. "Canım," dedikten sonra masadan kalktı. Yatağının ortasına oturduktan sonra "gel," dedi.
Yatağa çıkıp başımı kucağına yaslayıp yüzüne baktım. Saçlarımı sevip yanağımı sıktı. Mavi gözleri bana her baktığında parlardı. Şimdi de parlıyordu. Huzurla iç çekip alnımı okşayan saçlarını parmağıma dolayıp oynamaya başladım.
"Yarın sınavdan sonra bir şeyler yapalım mı?" dediğinde dudak büktüm.
"Olabilir," dedim. Pek istekli değildim. Evden hatta odamdan bile çıkmak istemiyordum.
"Hiç istemiyorum olabiliri bu!" dedi kıstığı gözleriyle.
Kaşlarımda, kirpiklerimde gezindi elleri. Şifa olmak ister gibi sevdi kirpiklerimi, ilaç niyetine gülümsedi. Her zaman olduğu gibi gözlerime değen gözleri derdimi, tasamı anladı.
"Depresyon belirtileri seziyorum," dediğinde yarım ağız güldüm.
"Sezersin sen, var öyle yeteneklerin..." burnumu sıkıp çekince eline vurdum.
"Kızım canıma kastın var he," dedim boğuk sesimle. Güldü, sıktığı burnumu bıraktı.
"Canını severim senin," dedi. Elleri saçlarıma geri gitti. Uzun tutamları örüp örüp çözdü. O benimle ilgilenirken ben ona sormak istediklerini zihnimde toparlamaya çalıştım.
"Sence ben nasıl bir adamım?" dediğimde duraksadı.
"Kime göre neye göre?" dediğinde gözlerimi devirdim. Burnumu sıkıp bıraktı tekrar.
"Genel olarak işte kızım," dedim aksi sesimle. Derin bir nefes alıp verdi. Boğazını temizleyip omzumu dürtükleyip kalk dedi. O benden önce kalkıp giysi dolabının aynasının önünde durdu.
"Gel haydi," yanına gittim. Aynadaki yansımalarımıza baktık.
"Aynada ne görüyorsun?" diye sorunca kendime daha dikkatli baktım. Ne gördüğümü bilmiyordum sanırım. Bendim işte, öyle dümdüz Emir'dim.
"Emir'i ve muhteşem cennet bahçesini. Sen?" dedim.
"Aden'i ve Aden'in en sevdiğini, en kıymetlisini görüyorum. Küçük kız kardeşine gülmeyi öğreten abimi görüyorum. Kendi ödevlerini yapmak yerine kız kardeşine yardım eden, her seferinde parası yetmese de iki tane dondurma alan, sırf cennet bahçesi mutlu olsun, meyve yesin diye ağaçlara dalan abimi görüyorum..." dolu gözleriyle gülümsedi bana.
"Bana güç olan, güven ne demek öğreten, sevgiyi hissettiren bir adam görüyorum ben. Kim ne düşünürse düşünsün Emir. Sen de nasıl bir adam olduğunu biliyorsun. Yürekli, güvenilir, güzel seven bir adamsın sen..." göz göze geldik. Mavileri gülümsetti.
"Başkaları sen de ne görüyor inan umurumda değil. Ben sana her baktığımda, gözlerini her gördüğümde kahramanımı görüyorum," ellerini koluma sarıp başını omzuma yasladı.
"Bizim ya da başka insanların değil senin ne gördüğün ne hissettiğin önemli Emir," kolumu sıvazladı.
"Sen benim için, ailemiz için, tam boylar için, herkes hepimiz için mükemmel bir adamsın." Parmaklarımı gözlerime bastırıp ağlamamak için kendimi toparlamaya çalıştım. Aden kollarını belime sardı.
"Mutlu değilsen bırak gitsin Emir. Aşk insanı güzelleştirmeli, mutlu etmeli. Gözlerinin parlaklığını söndürüp acılar içinde kıvrandırmamalı. Eğer acı çektirip kıvrandırıyorsa bu aşk değildir," ellerimi yüzümden çekip ona döndüm.
"Sanırım bu sefer tamamen bitirdik..." dediğimde başını salladı. Yüzümü avuçlayıp boynuma sarıldı. Sıkıca sardım onu. Aden; benden gördüğü güveni, huzuru, gerçek sevgiyi Yusuf'tan da görmüştü. Belki de sorun buydu. Onlar birbirlerini öğrendikleri bu duygularla tamamlamış aşklarıyla da mühürlemişlerdi. Güneş ve ben de bir şeyler hep eksik kalıyordu. Seviyor muydum? Evet. Seviyor muydu? Evet ama sadece sevgiyle devam edilmediğinin örneğiydik.
"Kendinize gerçekten izin verin. Geçen sefer ayrıldık deyip birbirinize zaman bile tanımadınız... Bırak zamana," dediğinde başımı salladım.
"Çocuklar," kapının girişinde bize seslenen annemle geri çekildik.
"Telefonun," deyip telefonumu uzattı.
"Haydar reisim," dedim telefonu açar açmaz.
"Yarım saate evdeyim oğlum. Hazırlan baba oğul felekten bir gece çalalım," dediğinde güldüm.
"Senin ve benim felekten gece anlayışımın uyuşacağına pek emin değilim babalık," bu sefer o güldü.
"Çok konuşma sen. Yarım saat dedim haydi hazırlan," dedi ve telefonu yüzüme kapattı.
"Bu adamı da kendimize benzettik," dediğimde annemle Aden de güldü.
Yarım saatte hazırlanıp evden çıktım. Haydar abi bir dakika kadar sonra evin önünde durdu. Arabaya bindiğim gibi hareket ettik. Nereye gideceğimizi sormadım. Günün nasıl geçti sohbetimizin eşlik ettiği yolculuk aylar aylar önce Yusuf ve Aden'in ilk yıldönümlerinde Aslan'ın bizi getirdiği ocakbaşı restoranın önünde sona erdi.
Restorana girip Haydar abinin ayırdığı masaya geçtik. Cam kenarında ormanın karanlığını gören bir masaya oturduk. Haydar abi rakı söyleyip ona göre masayı donatmalarını istedi.
"Barlas kıskanmaz inşallah," dediğimde güldü.
"Uyanırsa bir gün kıskanır oğlum. Nasıl bir uyku sevdasıdır ben anlamadım," dediğinde kahkaha attım. Barlas hep uyuyordu. Aslında ilk zamanlar bizim için mükemmel bir olaydı. Geceleri o kadar derin uyurdu ki hiçbirimiz uyku sorunu çekmemiştik. Hâlâ öyleydi. Sadece birkaç saat uyanık kalıyordu.
"Ne güzel işte babalık, sen de buldun bunuyorsun," dediğimde gülerek başını salladı.
"Haklısın. Böyle iyi," dedi nefesini verdikten sonra.
Masa donatıldı, rakımız geldi. Haydar abi bardakları doldurup önüme bıraktı. Suyuma buz atıp kendisine sek doldurdu. Kadehimi alıp tokuşturmak için kaldırdım. "Şerefine reis," dediğimde kadehini kadime çarpıp "şerefine oğlum," dedi.
Kadehler doldu, kadehler boşaldı. Her telden konuşup dertleştik. Nereden nereye geldiğimizi yüzümüzde sahici bir gülüşle yad ettik. Annemden, Aden'den bahsedip Barlas'ın geleceğine dair kendimizce planlar yaptık. Dördümüzün tek arzusu güzel bir çocukluk, hayat yaşamasıydı. Hepimiz yaralarla dolu yıllarımızın izini ona bulaştırmak istemiyorduk.
"Sen nasılsın peki?" dedi sonunda. Kafamı dağıtmak, biraz olsun kendime gelmemi istediği için buradaydık ama Haydar abi hemen lafa girip beni kaçırmak istememiş olacak ki yeni soruyordu.
"Dağınık," dedim. Kadehteki son yudumu kafama dikip kadehi masaya vurdum. Kendimi durdurmadım, derdimi ona açtım.
"Neyi beceremedim neyi olduramadım diye düşünüp duruyorum," suyundan içip dirseğini masaya yasladı. Saniyeler boyunca gözlerime baktı.
"Becerememek ya da olduramamak değil oğlum," sustu. Kadehlerimizi yenileyip tokuşturmak için bu sefer o kaldırdı.
"Ne peki baba?" söylemekle söylememek arasında gidip geliyordu sanki. Gözlerime şefkatle bakıp birkaç kez yutkundu.
"Sizin birbirinizden beklentileriniz farklı," farkına varmanın aydınlığı beyni uyuşturan cinstendi. Tamamı dolu kadehimi başıma diktim. İçtiğim rakı değildi boğazımı yakan. Farkına yeni vardığım gerçek sebepti.
"Ben," kelimeleri toparlayamadım. Doğruyu yanlışı unutmuştum.
"Sen oğlum. Bu dediğimi bir düşün," dedi.
Düşündüm, saatlerce, günlerce, haftalarca düşündüm. Eksilerimi, eksilerini düşündüm. Ne istediğini ne istediğimi bulmak için düşünüp durdum. Haydar abi haklıydı. Bizim birbirimizden beklentimiz, isteklerimiz farklıydı. Birbirimize ayak uyduramıyorduk, zevklerimiz yaşamak istediğimiz hayatlar farklıydı. Sevmek tek başına yetmiyordu, aşk sanıldığının üzerine karaysa gerçek değildi. Sevgi huzur, aşk mutluluktu ne yazık ki ilişkimizde ne huzurlu olmuştuk ne mutlu.
Bitmişti, bitmiştik. İkimiz farklı gökyüzünün altında, farklı saatlerde, ayrı yörüngelerdeydik. Yolumuz bir daha aynı sokağa çıkar mıydı bilinmezdi ama bir şekilde birbirimizin hayatında olmaya devam edecektik.
***
Yorumlar