ADEN 82. BÖLÜM KIRIK KALPLER
82. KIRIK KALPLER
Yeni yılın ilk günlerinde İstanbul uzun zamandır görmediği kadar yoğun bir kar yağışı görüyordu. Kış soğuktu, şiddetliydi. Sınavlarım bitmişti. Dönem arası boşluğunu kardeşlerimle geçiriyordum. Zümrüt annemler hafta sonu ülkeye döneneceklerdi. Gelmeden önce Güneş'in de yanına gitmek istemişlerdi. Simge de fırsat bu fırsat diyerek Kars'a gitmişti. Deli kız sınav notlarının açıklanmasını bile beklemeden uçup gitmişti. Dün sabah onunla uzun bir konuşma yapmış onun hemen ardından da Baran aramış ve onunla da aynı konular hakkında konuşmuştum. Birbirlerini daha yakından tanımak ve Simge'nin çekingenliği onları biraz germişti.
"Abla Lara gelecek mi sordun mu?" Kerem'in birden yükselen sesiyle dalıp gittiğim yerden sıçrayarak kendime geldim.
"Gelecek tatlım. Bir saate çıkarız," dedim uzandığım koltuktan kalkarak. Kerem'in yanına gidip saçlarından öpüp mutfağa annemin yanına geçtim. Kapıda durup izledim onu. Son zamanlarda çok yüksek fiyatlarda sipariş alıyordu. Durmadan çalışıp kendi parasını kazanmanın tadını çıkarıyordu. Çalıştıkça, eli iş tutup sosyal hayata atıldıkça kendisini daha da iyi hissediyordu.
"Anne," başını çevirip bana baktı.
"Canım," dedi elindeki işi yapmaya devam ederken.
"Çıkacağız birazdan," dediğimde başını salladı.
Odama geçip hazırlandım. Sırt çantamı ve uzun çizmelerimi alıp odadan çıktım. Onları antreye bırakıp Kerem'e hazırlanması için seslendim. O benim odama geçip hazırlanırken ben de Barlas'ın yanına gittim. Beşiğinde mışıl mışıl uyuduğunu görünce birkaç dakika güzel yüzünü izleyip çok yaklaşmadan kokladım.
Evden çıktığımızda Lara'yı almak için evlerinin zilini çaldık. Kerem başındaki annemin ördüğü gri şapkasını düzeltirken onun bu şapşal halini sırıtarak izledim. Göz göze geldiğimizde "ne?" dedi.
"Bu süsleniş bana ya da sinemaya değil sanırım," dediğimde gözlerini kaçırdı. Zile basmak onu kesmemiş olacak ki kapıyı hafifçe yumrukladı.
"Abisi zorluk çıkarmıyordur değil mi?" dedi.
"Yok ablacığım. Akın Çanakkale'ye gitti zaten," dediğimde sırıttı ve "oh be!" dedi. Onun bu haline kıkırdayıp yanağından makas aldım.
"Benim fındık kurdum aşık mı oluyor?" dediğim anda kapı açıldı. Lara ve babası kapı da göründüğünde kendimizi toparladık. Lara'yı babasından emanet alıp en geç akşam yedide evde olacağımızı söyleyip apartmandan ayrıldık. Çağırdığım taksiye binip yakınlardaki alışveriş merkezine gittik.
Giyim mağazalarını, kitapçıları ve oyuncakçıları gezerken ikisinin birkaç adım gerisinde yürüyüp onları yalnız bıraktım. Zevkleri, tarzları, okudukları bile aynıydı. Kitapçıda ellerindeki kitaplarla durmuş tartışırlarken Kerem hararetle bir şeyler söyledi. Lara ne duyduysa buna çok mutlu olduğu gülen suratından belliydi. Ellerindeki kitabı Kerem aldığında Lara bir süre söylendi ama Kerem onu ikna etmeyi başardı.
Sinemaya geçeceğimiz zaman onlara mısır ve içecek alıp filmi izleyecekleri salona bıraktım ve film çıkışında haberleşmek üzere onların yanından ayrılıp mağazalarda boş boş gezinmeye başladım. Bir iki parça kıyafet alıp kitapçıya inip çocukları beklerken okuyabileceğim bir kitap alıp kafeye geçtim. Bir yandan kahvemi içip bir yandan kitap okuyarak zamanı öldürdüm. Film çıkışında Kerem'in aramasıyla onların yanına çıktım.
"Güzel miydi film?" dediğimde heyecanla filmi anlatmaya başladılar. Anlaşılan filmi bayağı beğenmişlerdi. Onları yemek yemek için sahildeki hamburgerciye götürdüm. Yemeklerimizin gelmesini beklerken bu sene girecekleri lise geçiş sınavı hakkında konuşuyorduk.
"Hangi liseyi istiyorsunuz?" diye sorduğumda aynı anda "Galatasaray," dediler. Şaşkınlıkla Kerem'e baktım. Bize sınavdan sonrasına kadar istediği liseyi söylemeyeceğini söylemişti.
"Bak sen, peki kazanacak mısınız?" diye sorunca Kerem omuz silkti.
"Elbette. Bunun için çalışıp duruyorum Aden abla. Abim tam bursla Fen lisesinde okurken ondan aşağı kalamam yoksa benimle çok dalga geçer," dedi Lara. Onun bu hali hoşuma gitti.
"Başaracağına inanıyorum güzellik," dedikten sonra Kerem'e döndüm.
"Denemelerde tam not alıyorum," dedi sanki bakkaldan ekmek alıyorum der gibi.
"Önemli olan sınavdan ne alacağın," dediğimde dudaklarını büzdü.
"Ben senin kardeşinim. Eminim sana yaraşır bir puan alarak istediğim liseye gireceğim..." Kerem'e parlayan gözlerle, yüzümde gerçek bir gülüşle baktım. Beni bu denli örnek alması, kendini bana kanıtlama arzusu tuhaf bir tatminlik duygusu yaşatıyordu.
"Senin de başaracağına eminim ablacığım..."
Bu konudan sonra başka bir konuyu ışık hızında geçiş yaptık. Kitapçıda tartıştıkları konu hakkında bana danıştılar. Sadece ikisine ait bir kitaplıkları olsun istiyorlardı. Okumak istedikleri kitaplardan bir tane olacak ve dönüşümlü olarak kitapları okuyup birbirileriyle tartışacaklardı. Ancak kitaplığın nerede olacağına henüz karar verememişlerdi.
"Karar verene kadar kitap okuyup kendi evlerinizde biriktirin eminim uygun yeri bulursunuz," dediğimde başlarını salladılar.
Eve döndüğümüzde Lara'yı evine bırakıp bizim eve geçtik. Genelde sessiz olan evin içinde tam boyların seslerini duyunca Kerem'le vestiyerin önünde birbirimize bakıp güldük. "Kesin ps atıyorlar," dedikten sonra hızla üstündekileri çıkarıp Emir'in odasına koştu.
"Ellerini yıka önce Kerem!" diye bağırdım arkasından.
"Tamam," dedi sonunu uzatarak. Çıkarttıklarını asıp kendi montumu da çıkarıp astım. Salona göz attığımda annemi tek başına otururken buldum. Televizyon izleyip örgü örüyordu.
"Hoş geldiniz anneciğim," dediğinde içeri girmeden cevapladım onu.
"Hoş bulduk. Ne zaman geldiler?" dediğimde örgüsünü kenara bırakıp bana baktı.
"İki saat kadar oldu," dediğinde başımı salladım.
Ellerimi yıkayıp odama geçtim. Üzerimi değiştirdikten sonra yanlarına Emir'in odasına geçtim. Emir ve Doğu oyun oynarken Kerem hemen arkalarında durmuş onların aklını karıştırmakla meşguldü. Aslan ise Barlas'la birlikte Emir'in yatağında uzanıyordu.
"Selam gençler," diyerek kendimi belli ettim. Doğu, Emir ve Kerem'i öpüp Aslan'ın yanına gidip uzandım. Barlas beni görür görmez çığlık atıp ellerini ayaklarını sallamaya başladı.
"Aşkım benim ya bak nasıl heyecanlandı beni görünce... Gel bebeğim," Barlas'ı alıp havaya kaldırıp yüzünü yüzüme yaklaştırıp yaklaştırıp uzaklaştırdım.
"Oğlum bu ne güzel gülmektir ya," dedi Aslan iç geçirip Barlas'ı izlerken. Barlas'ı ona verir gibi yapıp geri çektiğimde daha da çok gülüyordu. Aslan sonunda Barlas'ı benden alıp kontrollü bir şekilde havaya fırlatıp tuttu.
"Abi!" dedim panikle.
"Korkma eğleniyoruz biz," dedi Aslan çok rahat bir şekilde. Dediği gibiydi Barlas'ın keyfi Aslan abisinin kucağında fazlasıyla yerindeydi. Biraz daha onlarla vakit geçirip yanlarından ayrıldım. Salona geçeceğim sırada kapı çaldı.
"Ben baktım," diye bağırıp kapıyı açtım.
"Haydarikom hoş geldin," dedim kapıyı açar açmaz.
"Hoş bulduk kızım," içeri girip elindeki poşetleri bana uzattı. Tatlı almıştı.
O odasına geçerken ben de mutfağa gidip aldığı tatlıyı dolaba koydum. Annem yanıma geldiğinde birlikte yemek masasını hazırladık. Yemekten sonra biz annemle otururken diğerleri masayı ve mutfağı toparladılar. Annem Barlas'ı emzirip uyutmak için odasına geçti. Emir ve Doğu oyunlarına kaldıkları yerden devam etmek için odaya geçerken bizde salonda biz bize sohbet etmeye devam ettik.
Saatler gece yarısını geçtiğinde Aslan için salona yatak yapıp ona iyi geceler diledikten sonra odama girdim. Kerem çoktan uyumuştu. Doğu da Emir'in odasındaydı. Kerem'in yanına kıvrılıp Yusuf'la bir süre mesajlaşıp uyumak için yatağa rahatça yayıldım. Yusuf'un bu ay davaları çok yoğun olduğundan oraya gelmemi istememişti.
Sabah yüksek sesle çalan şarkıyla uyandım. Gülşen'in Bangır Bangır adlı şarkısına Emir ve diğerleri de eşlik ediyor arada Barlas'ın neşeli çığlıkları da duyuluyordu. Nefesimi oflayarak bırakıp yatakta sağa sola döndüm. Başımı yastığımın altına sokup kolumla yastığı bastırdım.
Odamın kapısı açıldığında ses daha da yükseldi. "Yavrum kaldır kollarını!" diye bağırarak yanıma geldi Doğu. Şarkıyı söylemeye devam ederken yorganımı tutup çekiştirince eline tekme atıp soluma döndüm.
"Kalksana kızım," dedi Doğu.
"Uyuyacağım ben defol!" dediğimde gülüp yorganımı çekiştirmeye devam etti. Şarkıya ara ara eşlik ediyordu.
"Kalksana kızım kahvaltı edeceğiz," yorganı bırakıp ayağımdan tuttu ve beni orantısız bir güçle çekti.
"Geri zekalı!" diye bağırdım yere yapıştıktan hemen sonra.
"Abim, iyi misin?" dedi gülmemek için kendisini tutarken. Bacaklarına tekme atıp yerden kalktım.
"Salak," diye söylendiğimde kıkırdadı. Yanıma yanaşıp yanaklarımı sıkmak için ellerini uzattı ama izin vermedim. Birde bunun dalaşına girerken beni belimden tutup sıkıca sarıldı ve yanağımı sesli sesli öptü.
"Günaydın mavişim, kahvaltı hazır seni bekliyoruz," dedi ve beni odada bırakıp gitti.
Lavabo da işlerimi halledip salona geçtim. Yemek masasına geçip Emir'in yanına oturdum ve "günaydın millet," dedim.
Kahvaltıdan sonra herkes işe gidince bizde yine biz bize kaldık. Kerem, Fındık'ı özlediği için eve geçecektik. O eşyalarını toplarken ben de Barlas'la ilgilendim. Diğer eve geçerken Bejna ile konuştuk. Sema abla ve Sefa abinin hastanede ekstra işleri çıkınca Yusuf Ali ile baş başa kalmıştı. Telaş yaptığından panikleyince onu alması için Arda abiyi Sefa abilere yolladım.
Kerem, Fındık'la hasret giderirken ben de mutfakta Kiraz'la akşam için bir şeyler hazırladım. Emir'i de arayıp akşam Barlas'ı alıp buraya gelmesini istedim. Annem ve Haydar abi de biraz baş başa kalıp kafa dinlerlerdi. Aslan'a Bejna ve Emir'in bizde olacağını yazdım.
"Abla," Kerem'in bağırtısıyla sıçradım. Elimdeki bıçağı kesme tahtasının üzerine bırakıp ellerimi yıkadım. Salona geçtiğimde Kerem'i, Fındık'ın başında buldum.
"Ne oldu bebeğim?" diye sordum.
"Fındık çok halsiz," dediğinde kaşlarım çatıldı. Yanlarına gidip Fındık'a baktım. Yerde patilerinin üzerine başını yaslamış masum masum bakıyordu. Başını okşayıp Kerem'e baktım.
"Çok mu oynadınız ablacığım?"
"Hayır, geldiğimizden beri böyle. Küs mü acaba bana?" dediğinde yanağını sevdim.
"Ben şimdi Doğu'yu arayayım gelsin birlikte veterinere gidelim tamam mı?" başını salladı. Koltuğun üzerine bıraktığı telefonunu alıp Doğu'yu aradı ve telefonu bana uzattı.
"Yavru aslanım," dedi Doğu telefonu açar açmaz.
"Benim," dediğimde "Maviş hayırdır?" dedi.
"Fındık biraz halsiz de gelsen veterinere gitsek olur mu?" dediğimde "hemen geliyorum..." dedi ve telefonu kapattı.
Biz Doğu'yu beklerken Bejna ve Yusuf Ali geldi. Yanlarında Barby de gelmişti. Bejna ve Yusuf Ali'yi karşıladım. İçeri geçtiğimizde Barby, Fındık'ın etrafında dönüp havlıyordu.
"Fındık'a ne oldu?" dedi Bejna.
"Bilmiyorum. Halsiz geldiğimizden beri," dedim. Yusuf Ali kucağımdan inip Fındık ve Barby'nin yanına yürüyüp Fındık'ın yanına oturdu. Başını Fındık'ın sırtını yasladı. Onları öyle görünce dert iki göğsümün arasına düştü. Hasta mı acaba sorusu son ses bağırıyordu.
"Ben geldim," diyerek içeri girdi Doğu. Direkt Fındık'a ilerleyip önünde diz çöktü.
"Oğlum, ne oldu sana?" dedi şefkatle.
"Saatlerdir böyle abi," dedi Kerem. Endişesi sesine yansıyordu.
"Fındık'ın belgelerini al abiciğim. Gidelim hemen," dedi. Kerem odasına giderken Doğu bize döndü.
"Biz gideriz birlikte. Fındık Bey biraz nazlandı herhalde," dedi öyle uman bir sesle.
"Umarım," demekle yetindim.
Doğu ve Kerem, Fındık'ı alıp gittiler. Yusuf Ali, Barby'le oynarken ben de Bejna'yla oturup sohbet etmeye başladım. Açık liseye yazılmış geçtiğimiz gün kitaplarını almış çalışmaya başlamıştı. Sözel derslerde iyi olduğunu hemen belli etmişti. Sayısal ve fen derslerinde tökezlese de sorun değildi. Hepimiz sayısalcı olduğumuzdan ona fazlasıyla yardımcı oluyorduk. Fen derslerini de ona anlatmak benim ve Simge için çocuk oyuncağıydı.
Akşamın ilk saatlerinde Doğu, yanlarında Aslan ile geri döndüler. Fındık'ın bir sağlık sorunu yoktu. Kerem bizde birkaç gün kalınca Fındık yalnız kalmıştı ve bu nedenle küsmüştü. Kerem rahatlamış haliyle Fındık'ın etrafında dört dönüyordu. Yusuf Ali'yi ve köpekleri Kerem'in yanında bırakıp Bejna'yla mutfağa geçtik. Aslan ve Doğu da duş almak için odalarına çekildiler. Kızlarla masayı hazır ederken Emir yanında Barlas'la geldi. Uyuyan Barlas'ı odama çıkarıp yatırdı.
Yemek yedikten sonra salonda oturduk. Yusuf Ali'yle oyun oynarken Barby sürekli yanımıza gelip Yusuf Ali'nin karnını burnuyla dürtüyordu. Yusuf Ali gülmekten iki büklüm kalınca durdum. Yusuf Ali'yi yere oturtup Barby ve Fındık'la oynaması için bıraktım.
"Vasiyet olayı ne oldu?" dedi Doğu birden.
"Ne vasiyeti?" dediğimde Aslan bana baktı.
"Anneannemin canım, annemler geldiğinde avukatı gerekli açıklamayı ve işlemleri yapacak," dedi. Anneannemin vasiyeti olduğunu yeni öğreniyordum.
"Mal varlığının ne yapılması gerektiğine dair bir vasiyettir abicim büyük ihtimalle," dedi Aslan durgunluğumu fark edince.
"Sanki dün gibi," dedim kendimi tutamadan.
"Öyle... İnsan alışıyor ama kabullenemiyor," dedi Bejna. Onun yanına kayıp omzuna kolumu sardım. Omzunu sıvazladığımda buruk bir tebessüm belirdi dudaklarında. Benim acımın onun acısının yanında esamesi okunmazdı.
"Hanımlar," dedi Doğu birden neşelenen haliyle. Bejna'yla ona baktık.
"Şey," dedi ne diyeceğine karar veremez bir halde.
"Dans, benimle dans edin," dedikten sonra telefonundan bir şarkı açıp Bejna'yı yanımdan kaldırıp onunla salonun ortasında salınmaya başladı. Şarkının nakarat kısmını sesinin kötü olmasına aldırmadan söylemeye başlayınca Emir araya girdi ve "sen sus ben söylerim," dedi.
Aslan da beni dansa kaldırdığında salonun ortasında öyle salınmaya başladık. Yusuf Ali bize alkış tutuyor, Emir şarkıyı söylüyor, Kerem de sadece Fındık'la ilgileniyordu. Aslan beni etrafımda döndürüp koluna yatırdıktan sonra Doğu bize geldi ve "kardeşimi alabilir miyim?" dedikten sonra Bejna'yı Aslan'a itekleyip beni kendisine çekti.
"Doğu," dedim kısık sesle kızarak.
"Ne Doğu biz bir şey yapmasak yapacağı yok," dediğinde göz ucuyla onlara baktım. Bejna'nın bakışları Aslan'ın göğsündeydi. Aslan ise Bejna'nın yüzünü aklına kazımak istercesine izliyordu. Dudağının kenarında beliren küçücük tebessüm şu kısacık anda bile ne denli mutlu olduğunu belli ediyordu.
"Bejna da boş değil bence," dediğinde Doğu'ya baktım.
"Nereden anladın?" diye sorduğumda bakışları yumuşadı, şefkatle parladı.
"Etrafım güzel sevilen kadınlarla ve güzel seven aşık kadınlarla dolu. Ve ben onların bakışlarını ezbere biliyorum. Bejna'nın bakışlarında da o parıltıları görmemek imkânsız," dediğinde sırıttım.
"Bence onların bu durumuna el atmalıyız," dedi.
"Güzin abla, sen misin?" dediğimde gözlerini devirdi.
"Aden," dedi kızarak.
"Doğu," dedim eğlenerek. Belimden sıkıca sarıp ayaklarımı yerden kesince etrafında döndük. Durduğumuzda gülerek baktım ona. Hâlâ Aslan ve Bejna ikilisi için bir şeyler yapalım diye konuşurken Yusuf Ali'nin küçük ellerini bacaklarımda hissettim.
"Adda ben ben," dedi ve ellerini onu kucaklamam için uzattı.
"Gel bebeğim," onu kucaklayıp dans etmeye başladım. Hoplattım, döndürdüm havaya atarmış gibi yapıp gülmesini sağladım.
"Aden Hanım," Kiraz'ın sesiyle arkama döndüm. Kucağında Barlas vardı, Emir benden önce hareketlendi ve Barlas'ı, Kiraz'ın kucağından aldı.
"Sana zahmet çantasını getirir misin?" dedikten sonra yanımıza döndü Emir.
"Babas Babas!" Yusuf Ali ayaklarını sallayıp kucağımdan inmek isteyince onu bıraktım. Paytak adımlarıyla koşarak Emir'in yanına gitti. Ellerini Emir'in dizlerine yaslayıp parmak ucunda yükselip ağlayan Barlas'ın yanağından öptü.
"Emiy, kaydeş cız..." dediğinde Emir Yusuf Ali'nin saçlarını okşadı.
"Kaydeş aç yavrum aç, doymuyor bir türlü ocağımıza incir ağacı dikti velet," dediğinde güldüm. Kiraz'ın getirdiği çantadan içinde anne sütü olan biberonlardan orta boy olanı çıkarıp Emir'e verdim. Diğerlerini de dolaba koyması için Kiraz'a uzattım.
Bir süre çocuklarla vakit geçirdikten sonra hepsini uyutup kendimizi kış bahçesine attık. Aslan şömineyi yakınca Doğu da şarap içelim dedi. Doğu şarap almak için Yağız Bey'in küçük mahzenine giderken ben de yanıma Emir'i alıp mutfağa geçtim. Peynir tabağı hazırlamak için işe koyulurken Emir'e de çerez çıkarmasını rica ettim.
"Aden," ses tonunun ciddiyetini fark edince direkt ona döndüm. Omzunu dolaba yaslamış, kolları göğsünde bana kaşlarını çatarak bakıyordu.
"Emir," dedim.
"Bejna henüz iyi bir psikolojiye sahip değil diye düşünüyorum," dediğinde başımı salladım.
"İyi ama evet daha iyi olacak," deyip peynirleri dilimlemeye başladım.
"Ne demek istediğimi anladığını düşünüyorum," elimde bıçakla ona döndüm.
"Elbette anlıyorum Emir. Ve inan bana Aslan hepimizden daha fazla bilincinde bu durumun," dediğimde yarım ağız güldü.
"Pek öyle görünmüyor," dedi.
Bıçağı tabağa bırakıp ona yaklaştım. Kolunu sıvazlayıp gülümseyerek baktım. "Ne düşündüğünü ne hissettiğini biliyorum Emir. Ama inan Aslan oldukça farkında, eğer olmasaydı çoktan Bejna'ya açılmıştı," dediği de dudak büktü.
"Aslan'ın üzülmesini istemem. Hem herhangi kötü bir son Bejna için daha da yıkıcı olur," onun bu düşüncelerine hak veriyordum. Benim de çoğu düşüncem bu yöndeydi. Bir yanda da Emir bu durumu belli ki Güneş ve kendi ilişkisine benzetiyordu ama Aslan kontrolcü bir adamdı ve duygularına ket vurmasını başarıyordu.
"Haklısın... İstersen Aslan ile konuş abi kardeş dertleşmiş olursunuz," dediğimde başını salladı.
Ben peynir tabağını hazırlayıp kraker ve küçük ince galetalardan da bir tabak hazırlarken Emir de çerezleri halletti. Bejna içinde kadeh çıkarsam da onun için meyve suyu ve kahvede hazırladım. Hangisini içmek isterse içerdi.
"Düğün için plan yapmaya başladın mı kız?" dedi Doğu gülerek. Kadehimi masaya bırakıp başımı ona çevirdim.
"Net bir planımız yok ama nerede olacağına karar verdim sanırım," dediğimde gülüştüler.
"Savcımın haberi yok yani," dedi Aslan. Sırıttım.
"Yok, hem Yusuf ben ne istersem onu yapar," dediğimde daha da güldüler.
"Eeee Çırağan mı Esma Sultan Yalısı mı?" dedi Emir alayla. Ona dil çıkarıp şarabımı yudumladım.
"Bence Buckingham Sarayı," dedi Aslan alayla.
"Çok komiksiniz gerçekten," dedim ters ters.
"Eee neresi o zaman?" dedi Doğu. Ona bakıp gülümsedim.
"Karagöl," dediğimde Aslan'ın yudumladığı şarap boğazında kaldı. Öksürerek bana baktığında omuz silktim. Bejna telaşla ayaklanıp Aslan'ın arkasına geçti. Sırtına vururken Emir'le göz göze geldik.
"Dedemler kına yakarlar," dedi Doğu gülerek. Başımı salladım. Nişanı İzmir de yapmışken düğünü de Artvin de yapmalıydık bence. Hem orayı ve Karagöl'ü fazlasıyla seviyordum. Orası hayallerimin düğününü gerçekleştirebileceğim en doğru yerdi.
"Güzel olur ama," dedi Aslan kendisini toparladıktan sonra. Bejna'ya teşekkür edip gülümsedi.
"Küçük olmaz mı orası ya?" dedi Doğu.
"Yok be... Hem Yusuf'la kararlaştırdığımız tek şey biz bize olacağımız. En Fazla iki yüz kişi falan olur," dedim. Yani ailelerimiz dışında iş arkadaşları, yakın aile dostlarını davet ederdik sanırım. Bunu da evlilik işlemlerine başladığımız ilk an ailelerimize net bir şekilde söyleyecektik. Kalabalık bir şey istemiyorduk. Biz bize, herkesin birbirini tanıdığı, sıcak samimi bir ortam istiyorduk.
"Peki hangi şehre karar verdiniz?" diye sordu Emir.
"Ne şehri?" dedi Aslan sorgularcasına. Emir'e dik dik baktıktan sonra Aslan'a döndüm.
"Evlendikten sonra yaşayacağımız şehir," dediğimde kaşları çatıldı. Doğu'ya da yan gözlerle baktığımda onunda kaşlarının çatıldığını gördüm.
"Nasıl yani İstanbul da yaşamayacak mısınız?" diye sordu Doğu. Derin nefesler alıp gürültüyle bıraktım.
"Öyle kararlaştırdık..." dediğimde derin bir sessizlik oldu.
"Peki neresi?" diye sordu Bejna.
"Henüz belli değil. Ben bir göreve başlayayım da ona göre artık," dedim. Aslında düşündüğümüz birkaç şehir vardı ama kesin olmadığından paylaşmak istemedim.
Aslan birden ayaklanıp eve doğru hareketlendi. Arkasından bakarken Doğu'nun sırıttığını gördüm. Aslan birkaç dakika sonra elinde çizim yaptığı tabletle geri döndü. Tableti kucağıma bırakıp bir dosya açtı.
"Bak bakalım beğenecek misin?" dediğinde dosyanın içindeki çizimlerine bakmaya başladım. Önce bir plan çizimi çıktı karşıma. Pek anlamasam da çizimi inceledim. Büyük bir ev planı olduğu belliydi. Ekranı kaydırdığımda iki katlı bir ev çıktı karşıma. Çizim o kadar muhteşemdi ki hayranlıkla çizime baktım. Resimlere tek tek baktım. Salon, mutfak, banyolar, diğer odalar. Hayallerimdeki evdi... Her bir oda o kadar güzel ve ferahtı ki bu evde yaşamak istedim o an.
"Aslında inşa edip sana düğün hediyesi olarak sürpriz yapacaktım ama," dediğinde Aslan'a baktım.
"Senin istediğin şehirde istediğin yerde yapmalıyım bence. İstanbul, İzmir başka bir yer?" dediğinde yerimden kalkıp yanına gittim ve boynuna sıkıca sarıldım.
"Teşekkür ederim çok çok çok beğendim," yanağından öpüp yanağımı yanağına yasladım.
"Hey benim de katkım var," dedi Doğu her zamanki kıskançlığıyla. Ona öpücük atıp kollarımı Aslan'dan kopardım. Doğu'nun yanına gidip onu da öptükten sonra tekrar yerime geçtiğimde çizimlere tekrar tekrar baktım.
"Aşık oldum eve," dediğimde gülüştüler.
"Bakayım," tableti Emir'e uzattım. Resimlere baktıktan sonra "Datça da hayal etsene bu evi," dediğinde Doğu da anında başını sallayıp "ya da Akyaka da," dedi.
"Yazlık gibi kullanılır o zaman," dediğimde gözlerini devirdiler.
"Yazlık evde yaparız abim," dedi Aslan o üstün egosuyla.
"Yeterince evim var. Teşekkür ederim... Ama Buckingham çakması bir saray isterim," dediğimde Emir kıkırdadı. Uzanıp burnumu sıktıktan sonra gülerek; "küçük aslan seni," dediğinde Aslan bana gururla baktı.
"Kudur lan," dedi Aslan, Emir'e sırıtarak bakarken. Emir, Aslan'ı hiç iplemeden şarabını içti.
"Onu bunu geçinde," dedim Aslan'a bakarken.
"Bejna'nın nasıl bir ev hayali var anlatabilirim," dediğinde Bejna ona baktı.
"Öyle mi?" dediğinde Aslan başını salladı.
"Büyük bir bahçesi olan tek katlı kutu gibi bir ev. Odaları ferah ve küçük ama mutfağı büyük olsun istersin sen. Bahçesinde çiçeklerin olsun, meyve ağaçların olsun istersin. Ağaçta bir salıncak, belki küçük bir çardak..." Bejna'nın bakışlarındaki bariz hayranlık kendini belli ederken birbirilerine olan bakışları kesilmedi. Emir bir bana bir Doğu'ya bakıp başını sağa sola salladı.
"Emir'im hayırdır?" dedi kısık sesle.
"Hiç, tanıdık geliyor bazı şeyler," dediğinde Doğu aldığı cevapla sus pus oldu.
"Size iyi geceler," diyerek ayaklandı Emir. Yanıma gelip başımı öptükten sonra eve geçti. Aslan, Emir'in arkasından bakıp bize döndü. "Ne oldu şimdi?" dediğinde Doğu'yla aynı anda omuz silktik.
"Neyse," dedim. Boğazımı temizleyip ben de ayaklandım.
"Ben de uyumaya gidiyorum. Bejna senin için Güneş'in odasını hazırladık tatlım," dediğimde başını salladı.
"İyi geceler," dilediğimde Doğu da hemen ayaklandı ve yalandan esnedi.
"Ben de uyumaya kaçar. Size iyi geceler gençler," Bejna'nın hareketlenmesine izin vermeden beni kolunun altına çekip eve doğru ilerletti Doğu. Eve girdiğimizde hızımızı azalttık.
"Sence doğru mu bu yaptığımız?" dediğimde merdivendeki adımları durdu. Bana bakınca konuşmaya devam ettim.
"Bejna hâlâ tedavi görüyor biliyorsun. Yani Aslan'a karşı hissettiği şey minnettarlık olabilir," dediğimde gülümsedi.
"Sanmıyorum," dediğinde gözlerimi devirdim.
"Haydi ama Aden. Tamam Emir düşüncelerinde haklı olabilir ama Bejna, Güneş değil. Abimde Emir değil. Bunu söylemek bir abi olarak zor ama Emir yanlış ata oynadı Aden..." dediğinde yutkundum.
"Mal öyle denir mi?" deyip koluna vurdum.
"Ne! Güneş benim canım, gün güzelim ama doğru bir tanedir Aden. Kız kardeşim diye onu kayıramam. İkisinin ilişkisi başından beri yanlıştı," dedi.
"Öyle ama bu tek taraflı bir yanlış tek taraflı bir doğru değil..." dediğimde başını salladı.
"Lafın özü bebeğim," bir basamak inip yüzümü avuçladı.
"Allah size zeval vermesin," alnımı öpüp burnumu sıkıştırdı ve merdivenlerden tekrar çıkmaya başladı. Arkasından oflayarak nefesimi bırakıp peşinden odama çıktım. Loş ışıklı odada Barlas ve Yusuf Ali koyun koyuna uyuyordu. Üzerimi, değiştirip yanlarına yattım. Nefeslerini dinleyerek uyudum.
"Tamam Babas tamam tamam," Yusuf Ali'nin kulağıma dolan sesiyle gözlerimi kırpıştırarak açtım. Yusuf Ali'nin sesine Barlas'ın zırıldanmaları karıştı.
"Adda, yuyan Adda yuyan. Kaydeş cız," dirseklerimin üzerinde yükselip onlara baktım. Barlas elini ağzına sokmuş ağlarken Yusuf Ali hemen yanına oturmuş beni uyandırmaya çalışıyordu. Esneyip doğruldum. Komodinin üzerindeki saate baktığımda sabahın yedisi olduğunu gördüm. En azından iki saat fazla uyumuşlardı. İki manyak anlaşmış gibi, genelde sabahın beşinde uyanırlardı. Yusuf Ali uyandıktan sonra zor uyusa da Barlas sütünü içer içmez tekrar uyurdu.
Bağdaş kurup oturduktan sonra Barlas'ı kucağıma alıp Yusuf Ali'yi hemen önüme oturtturdum. "Günaydın bebeğim," dediğimde "bün aydıııııı," dedi ellerini iki yana açarak.
Barlas'ın ağlaması durulunca Yusuf Ali ellerini çırptı. Barlas'ı yanına yatırıp yataktan kalktım. Yanlarına yastık koyup Yusuf Ali'ye yastığı geçmemesini söyledim. Odamdan çıkıp alt kata inip mutfağa geçtim.
"Günaydın Aden Hanım," dedi Kiraz.
"Günaydın Kiraz. Çocukların mamalarını hazırlayıp odama çıkartır mısın lütfen?"
"Hemen hallediyorum. Sizin istediğiniz bir şey var mı?" diye sordu.
"Yok takılın siz kafanıza göre," dedikten sonra mutfaktan çıktım. Merdivenleri sonlandırıp koridora girdiğimde Aslan odasından çıktı.
"Günaydın," dediğimde sıçradı. Küfredip damağını ittirdi.
"Korktun mu?" bana bakıp nefesini gürültüyle bıraktı.
"Fark etmedim seni," dedikten sonra "günaydın," dedi.
"Nereye?" dedim spor ayakkabılarına bakarken.
"Koşacağım," dediğinde başımı salladım.
"Çocukları yıkayacağım istersen bana yardım et. Emin ol daha fazla kalori yakarsın," güldü.
"Madem mavişim abisinden yardım istiyor. Bugünlük koşmasam da olur," dedi.
Odama geçtiğimizde lambaderi kapatıp normal lambayı ve perdeleri açtım. "Ben önce altlarını temizleyeyim sonra yıkarız," dediğimde Aslan başını salladı. Barlas'ın ve Yusuf Ali'nin altını temizledikten sonra bezlemedim. Onları odada bırakıp banyoya geçtim. Duşa kabinin karşısındaki tekne küveti çocuklar için uygun ısıda suyla doldurup içine köpürmesi için kokulu toplardan attım.
Abi, getirebilirsin." diyerek odama doğru bağırdım.
Aslan bir kolunda Barlas diğer kolunda Yusuf Ali'yle banyoya girdi. Çenesini emen Barlas ve saçlarına asılan Yusuf Ali'yle kahkaha attım. Aslan bana gözlerini devirip "kızım al şu canavarları," dedi. Barlas'ı alıp üzerindeki uzun kollu zıbınını ve atletini çıkarttım. Aslan da Yusuf Ali'nin üzerini çıkarttıktan sonra aynı anda suya soktuk. Biz onları yıkadıkça onlar oyun oynayıp minik elleriyle suları her tarafa sıçrattılar. Su soğumaya başladığında ikisini de durulayıp önceden hazırladığım havlularına sardık. Aslan ikisini kuruturken ben de çantalarından kıyafetlerini çıkarttım. Elimdekileri yatağa bırakıp banyoya geri döndüm ve lavabo dolabımdan bebek yağını aldım. Odaya tekrar döndüğümde Bejna odadaydı.
"Bejna günaydın," bebeklerdeki bakışlarını bana çevirdi.
"Günaydın Aden, çocukları merak edince bir bakayım dedim," dedi. Elimdeki bebek yağını ona verip "o zaman siz çocukları halledin ben de diğerlerini uyandırayım," dedim ve arkama bakmadan odamdan çıktım.
Önce Kerem ve Doğu'yu uyandırdım. Kerem'e bebek gibi davranırken Doğu'ya geçen sabah bana uyguladığı uyandırma tarifesini uyguladım. Sonra Emir'in yanına çıkıp onu çok güzel bir şekilde uyandırdım. Ben odasından çıkarken arkadan çok güzel kelimeler kullanıyordu. Yaklaşık bir saat kadar sonra hepimiz kahvaltı masasındaydık. Barlas sütünü içtikten sonra tekrar uyumuştu. Yusuf Ali'yse uyumamak için direniyordu. Annem ve Sema ablayla konuşup çocuklarla ilgili kısa bir özet geçmiştim ikisine de. Abla olmak kesinlikle anne olmaktan daha zordu!
"Bugün ne yapıyorsunuz gençler?" diye sordu Aslan. Babasının yerine masanın başına oturmuştu.
"Ben seninleyim bebeğim," dedi Doğu gevşek gevşek. Abisinden ters bakışlar almayı da ihmal etmedi.
"Ben de stüdyodayım," dedi Emir. Üst üste çok güzel besteler yapınca klip yoğunluğu yaşıyordu. Birlikte çektiğimiz klipte çıktığı günden bugüne milyonlarca kez izlenmişti.
"Mavişim, Bejna?"
"Bizim eve geçeriz bizde. Sema ablalarda iş çıkışı bize uğrayacakmış, sizde gelirsiniz..." dediğimde başını salladı.
"Aslında ben önce eve geçsem," dedi Bejna.
"Olur, nasıl istersen." dediğimde gülümsedi. Kahvaltımıza devam ederken kapı çaldı.
"Annemler mi geldi?" dedi Kerem heyecanla. Yerinden kalkıp koşarak kapıya gitti. Aslan'a baktığımda dudaklarını bilmiyorum dercesine dudak büktü.
"Annemler geldi," Kerem'in bağırmasıyla hepimiz kalktık. Ben önden diğerleri peşimden kapıya koşturduk. Üçü kapının girişinde birbirine sarılıyordu. Annem bizi fark ettiğinde sol kolunu kaldırdı. Koşturarak yanına gidip sarıldım ona.
"Hoş geldiniz," dedik hepimiz aynı anda.
"Hoş bulduk gençler," dedi Yağız Bey. Tek tek oğullarıyla ve Emir'le sarıldıktan sonra Yusuf Ali'yi kucaklayıp Bejna'ya başını sallayarak selam verdi.
Ben hâlâ anneme sarılıyorken Doğu beni omzumdan dürtüp "kız bir çekil de anneme sarılayım bu nasıl bir anne aşkıdır?" dedi benimle dalga geçerek. Ona dil çıkarıp annemin kolları arasından sıyrıldım ve oğullarına yer verdim.
"Oğulların bizi çok fena kıskanıyor anne haberin olsun," dediğimde gülüştüler.
"He gülüm he," dedi Aslan, Doğu'nun hemen ardından annemize sarılırken.
Aslan'dan sonra Emir ve Bejna'yla da sarıldıktan sonra tekrar annemin kolları arasında girdim. Salona geçip koltuklara yayıldık. Kerem sağında ben solunda annemi esir almıştık.
"Bir isteğiniz var mı efendim?" dedi yanımıza gelen Kiraz.
"Sağ ol kızım," dedi Yağız Bey ve bana baktı.
"Anlaşıldı en çok benim kahvem özlenmiş," dediğimde güldüler.
"Vallahi yaparsan hayır demem kızım içerim," dediğinde annemin koynundan çıkıp Kiraz'la birlikte mutfağa geçtim. Ben kahveleri yaparken o da suları dolduruyordu. Kahvenin kaynamasını beklerken Kiraz'ın durgunluğunu fark ettim.
"Kiraz, iyi misin?" diye sorduğumda toparlandı.
"İyiyim Aden Hanım," dedi. Gözlerini benden kaçırıp önüne döndü.
Kahveleri fincanlara boşalttıktan sonra bir tane de Kiraz'a yapıp önüne doğru ittirdim. Bana şaşkın gözlerle bakınca gülümsedim. "Ne zamandır tanıyoruz birbirimizi kahvemi içmeyen bir sensindir herhalde. Bak bakalım senin kadar iyi yapıyor muyum?" kırık bir tebessümle baktı yüzüme.
"Teşekkür ederim," dedi.
Kolunu sıvazladıktan sonra tepsiyi alıp salona geçtim. Kahveleri dağıttıktan sonra bebefondan ağlayışları duyulan Barlas'ı almak için odama çıktım. Barlas'ın altını kontrol ettikten sonra aşağı indik. Annemden fazlasıyla uzak kaldığı için huzursuzdu ve sürekli ağlıyordu.
"Anlaşılan bizim gitme vaktimiz gelmiş," dedim. Barlas bir türlü susmuyordu.
"Ver kızım bana," dedi annem. Barlas'ı ona uzatıp sütünü almak için mutfağa tekrar gittim. Arda abi ve Kiraz masada oturmuş sessizce oturuyorlardı. Beni fark edince ayaklanacaklardı ama izin vermedim.
"Oturun oturun," dedim. Sabahtan dolaptan çıkardığım biberonu alıp mutfaktan çıktım ama aklım mutfaktaki ikilideydi. Salona girip annemin yanına oturdum. Barlas efendi huysuzlanmaya son vermiş annemin kucağında keyif çatıyordu.
"Beyefendiye bak tüm garezi banaymış," dedim. Annem gülüp elimdeki biberonu alıp Barlas'ı beslemeye başladı.
"Tecrübe kızım tecrübe. Kaç bebek büyüttü o kollar ohooo," dedi Aslan.
"Ohooo," dedim ağzımı yayıp onu taklit ederek. Güldükten sonra ayaklandı, yanımıza gelip önce beni sonra annemizi öptü.
"Bu kadar gecikme yeter, biz işe gidiyoruz," deyince Doğu da ayaklandı. Peşinden de Emir.
"Ben de geciktim. Zümrüt teyze, Yağız amca tekrar hoş geldiniz," dedi Emir.
Onların ardından bizde eve geçmek için ayaklandık ama annem izin vermedi. Sema ablayla annemi arayıp davet etti. Annem bir saat kadar sonra geldi. Barlas'la birbirlerini çok özlemiş olacaklar ki Barlas uzun süre uyumadan annemin kucağında durdu. Onlar aşağıdayken bizde Bejna'yla benim odamdaydık. Duş almak için eve gitmek isteyince yollamamıştım. O duş alırken ben de ona temiz kıyafet ve kullanılmamış iç çamaşırlarımdan bir takım çıkarttım.
"Aden pedin var mı?" diye sordu banyodan.
"Lavabonun alt çekmecesinde mor kutunun içinde," diye bağırdım ben de. Çıkarttıklarımı alıp odaya geçtim. Elimdekileri yatağa bıraktığım esnada odam açıldı. Kiraz kucağında Yusuf Ali, annemde Barlas'la içeri girdiler.
"Uyudular mı?" dedim kısık sesle.
"Uyudular kızım," dedi annem. Çocukları yatağa yatırıp geri çıktılar. Çocuklara bakarken gözüm iç çamaşırı kutusuna takıldı.
"Salak kafam," kutuyu alıp banyonun önünde durdum.
"Bejna iç çamaşırını kapının önüne bırakıyorum. Kıyafetler yatağın üzerinde. Bu arada çocuklarda burada uyuyor," dediğimde "tamam, teşekkür ederim." dedi.
Aşağı indiğimde annemler mutfaktaydı. Yanlarına gidip ikisini de öptüm. Kendime çay doldurup Zümrüt annemin yanındaki boş sandalyeye oturdum. "Güneş nasıldı?" diye sordu annem. Çayından bir yudum alıp omuzlarındaki saçlarını geriye ittirdi.
"İyi. İnanamayacaksınız ama çok çok iyi. Hiç olmadığı kadar sosyal, aktif ve atılgan bir Güneş'le tanıştım. İlk gün bir alışamadım ama sonra iyi olduğunu o hayatın ona çok iyi geldiğini fark ettim," dedi Zümrüt annem.
"Ayrılık yaramıştır," diye mırıldandığımda annem bacağıma ayağını geçirdi. Omzumu silkip çayımdan yudumladım. Emir doğum günü için İsviçre'ye gittiğinde orada bir şeyler olduğu aşikardı. Emir söylemese de canını sıkan, onu fazlasıyla üzen bir şeylerle karşılaştığını gözbebeğinden anlıyordum.
"Aden haklı Filiz. Ben de onları çok yakıştırıyordum, ayrılmalarına da çok üzüldüm ama... Bu ayrılık sanki ikisinin de omzundan bir yük aldı," dedi Zümrüt annem.
"Emir'e daha fazla yük bindirdi gibi ama," dediğimde annem bir tekme daha attı.
"Ne?" dedim anneme yarım ağızla.
"İkisi için ne hayırlıysa o olsun. Böyle mutlu olacaklarsa amenna tabii. Sadece iç içe bir aileyiz ister istemez bir şekilde yan yana gelecekler," dedi annem.
"Bir sorun olmaz Filiz. Emir diğerlerinin gözünde sadece Güneş'in erkek arkadaşı değildi. Bizim içinde aynı şekilde," dediğinde iç çektim.
"İkinize de peşin peşin söylüyorum," dediğimde ikisinin de başı bana döndü. Annem ne diyeceğimi bilir gibi bana bakarken Zümrüt annemin bakışları merakla parlıyordu.
"Güneş benim canım ama bir Emir değil o nedenle hiç üstüme vazife demeden aralarına karışırım. Olurda Emir'le barışmak ister, yeniden başlayalım der katiyen olmaz diyerek karşı çıkarım haberiniz olsun," birbirilerine baktılar sonra sessizce önlerine döndüler. Bu ayrılık Güneş'e yaramış olabilirdi ancak Emir için aynı şeyler geçerli değildi. Yüzündeki gülümsemelerin zoraki olduğunu biliyordum. Gözlerinin sürekli dalıp gittiğini, Güneş'in adını duymasının, fotoğrafını görmesinin onu kötü etkilediğinin farkında olmak benim de ister istemez cephe almama neden oluyordu. Gerçi söz konusu Emir olduğunda karşımda kimin olduğunun bir önemi olmuyordu.
Akşam herkes geldiğinde yemeğe oturduk. Önceki yemeklerimize kıyasla daha sakin daha sessizdik. Anneannemin yokluğu kendini her an hissettiriyordu. Yemekten sonra rutin haline gelen çay saatinde eve anneannemin şahsi avukatı geldi. Bana, Zümrüt anneme ve diğerlerine mektup yazmıştı. Baran'ın ve Güneş'in mektupları onlara da gönderilmişti.
Anneannem tüm mal varlığının bir kısmını yardım kuruluşlarına, çocuk yuvalarına bağışlamıştı. İstanbul, İzmir, Berlin, Paris ve Toronto'daki evleri torunları arasında paylaştırmıştı. Toronto da yaşadığı evi tamamen bana bırakmıştı. Dedemin ölümünden sonra hiç kullanılmayan iki klasik otomobili de Emir'e bırakmıştı. Emir'im olayı idrak ettiğinde arabaların onun olmasının doğru olamayacağını söylemiş ancak Zümrüt annem; "sen de bizim oğlumuzsun, annemin torunusun. Geri çeviremezsin!" deyince bana bakmıştı. Ona dolan gözlerimle başımı sallayıp kabul etmesinde bir sorun olmayacağını söylemiştim.
Annem birkaç evrak imzaladıktan sonra avukat gitti. Gram ağırlığı olmayan zarf bileğimi ağrıtacak kadar bir ağırlık bindirdi yüreğime. Hepimize gözle görülür bir durgunluk çökünce oturduğum koltuktan kalkıp izin isteyerek odama çıktım. Pencereyi açıp derin nefesler alıp verdim.
"Ahsen Yadigar," dedim fısıldarcasına. Gözlerim karanlık gökyüzüne kaydı.
"Eminim öleceğin günü bile Allah'a bırakmayıp kendin kararlaştırmışsındır," dedim.
"Tövbe tövbe," deyip burukça gülümsedim. Zarfın üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Titrek nefesler aldıktan sonra pencerenin dibine oturup bir cesaretle zarfı açıp içindeki mektubu çıkardım.
Aden'e;
Canım Aden, güzel torunum... En çokta sana yazarken zorlandım. Bu kaçıncı kâğıt, kaçıncı tükenen kalem sayamadım. Yazdıklarım bir türlü içime sinmedi. Öyle ki bir an sana hiçbir şey yazamayacağımı düşündüm. Eğer bunu okuyorsan şükür ki sana satırlar yazmayı başarmışım demektir.
Zümrüt bundan üç yıl kadar öncesinde bir gece beni arayıp ağlayarak bir kızının daha olduğunu, Güneş'in ve öz kızının bir hata sonucu karıştığını ağlayarak anlattığında ona dediğim tek şey; umarım üstesinden gelirsiniz, şimdi kapatmam gerekiyor, demek oldu. Sonrasında vicdanım sızlamıştı ancak anneni geri arayıp ona destek çıkacak gücü kendimde bulamadım. Annende bir daha aramamıştı ta ki o güne kadar. Sabaha karşı aldığım o telefonun beni derinden sarstığını anımsıyorum.
Bana katil olduğunu söylemişti. 'Anne kızım için katil oldum,' diyerek hıçkırıklara boğulduğunda elimin ayağımın birbirine dolandığını hatırlıyorum. Yüreğimin orta yerinin yandığını hissettim. O yangının kızımın hapse girmesinden değil de rezil rüsva olacağımızın korkusuydu. Zümrüt'ün bir gün beni arayıp bana katil olduğunu diyeceğini hiç hayal etmemiştim.
O kadar çok ağlıyordu ki Aden, o kadar çok ağlayıp; kızımı öldürecekti anne, kızımı kaybedemezdim, diyordu... Kızım, bana çok ihtiyacı olduğunu söyleyip yanına çağırdığında onu ilk defa geri çevirmedim. İlk uçakla geldim yanına. Daha önce hiç adım atmadığım bir yere girdiğimde ve orada kızımı bulduğumda sana karşı ilk defa bir şeyler hissettim. Saf bir öfke, tuhaf bir kin. Kızımın orada olmasının sebebi sendin. İnsanlara rezil olmamızın sebebi sendin. O zamanlar düşündüğüm şey soy adımızın, ailemizin adının böyle bir trajediyle anılma korkusuydu.
O hapishanenin görüş odasında kızıma yıllar sonra ilk defa sarıldığımda kendimden utandım. O zamanlar dile getirmeyip yuta yuta kalbimde biriktirdiğim her şeyi o gün yine yuttum kızım. Ne kadar kötü bir anne olduğumu annene sarıldığımda bir kez daha hissetmek öfkemi daha da körükledi. O evladı için hiç düşünmeden bir cana kıyarken ben bizi hiç önemsemeyen belki sevmeyen bir can için evladıma kıymıştım. Orada, o odada utanmasam elli yaşına basmış kızımın gözleri önünde ağlardım. Ama utandım, kızımdan utandım. Onun vicdanından, gözlerine her baktığımda karşı karşıya kaldığım küçük bebeğimin gözlerinden utandım Aden. En çokta benim beş para etmez anneliğimin yanında onun anneliğinden utandım. Kızımın anneliğinden öyle çok utandım ki yerin dibine girmek istedim.
Kızımın dilinden senin hikayeni dinlemek öfkemi dindirmeye yetti. Bana o kısacık zamanda sadece seni anlattı. Yaşadığın hayatı, büyüdüğün o evi, Filiz anneni, o adamın sana yaşattıklarını. Öz ailenin sana yaşattıklarını dinmeyen gözyaşlarıyla anlattı. Sanki karşısında ben değil de sen varmışçasına defalarca özür diledi. Yanından ayrıldığımda bile yaptığı tek şey uğruna katil olduğu kızından özür dilemekti.
Sonrasında hastane koridorunda seni gördüm. Duruşun, bakışın, sesin... O kadar annendin ki. Sanki karşımda kızımın gençliği vardı. Bana o güzel mavilerini dikip baktığında benim gördüğüm senin gözlerin değil Zümrüt'ün gözleriydi. Bugün gözlerine yine baktığımda hâlâ annenin gözlerini görüyorum... Kanada'ya geri döndüğümde gözlerin hiç gitmedi gözümün önünden. Zümrüt'ün bana sormaya cesaret edemediği tüm soruları soruyordu sanki gözlerin. Neden diye bağırıyordu mavilerin. Neden sevmedin kızını? Neden ona böyle bir hayat verdin diye hesap soruyordu.
Bakışlarının o zamanlar beni bir hayli rahatsız ettiğini itiraf etmeliyim. Şimdiyse bakmaya doyamıyorum. Dışıma vuramadım hiç ama sana şimdi burada o sorulanın cevaplarını vermek niyetindeyim.
Kızımı seviyorum, kızımı dünya üzerinde sahip olduğum her şeyden herkesten daha çok seviyorum. Onu kucağıma aldığım gün, göğsüme yatırıp emzirdiğim ilk an bütünleştim onunla. İçten içe, kalpten kalbe sevdim onu. Uzun uzun güzel yüzünü, mavi gözlerini izler ne kadar şanslı olduğumu söylerdim kendime. Uyuduğunda dahi kucağımdan indirmek istemezdim. O günlerde kocasının çok sevdiği bir kadın olarak görürdüm kendimi. Sevilen bir kadın, seven bir anneydim.
İnsanın sevildiğini sanması ne acı bir bilsen. Sevginin karşılık bulamadığını sonunda anlamak, yıllardır kendini kandırdığını kabul edip o sevgisizliğe boyun eğmek insanı nasıl yerle bir ediyor anlatamam. Sevilmeyince sevemedim. O andan itibaren tek derdim sevdiğime kendimi sevdirmek oldu. Kızımı unuttum... Onun sevgisini, onu sevmeyi... Sevilmeyi unuttum Aden.
Nefes aldığım müddetçe en büyük pişmanlığım, en büyük kederim bu olacak. Kızıma hissettiremediğim sevgiyi, hissettirdiğim sevgisizliğin ağırlığı hep omuzumda benimle olacak. Telafi etmeye çabalasam da telefi ettiğimi düşünsem de vicdanım asla rahat etmeyecek. Onu mutsuz, sevgisiz bir evde, kendisine yabancı insanların ellerinde büyüttüğümü hatırlamak canımdan can alıyor.
Güzel kızım, annen benden ne gördüyse öyle annelik yapmaya çalıştı size. Anneliğin sevgiyle, büyük bir bağlılıkla ve fedakarlıkla yapılacağını Kerem'in hastalığından, senden ve Güneş'ten sonra anladı. Anladığında benim gibi kaçıp sizi yüzüstü bırakmadı. Elinden geleni kendince yapmaya çalıştı. Kırdığı kalbinin yükünü eminim ki hâlâ omuzlarında taşıyordur. Anneler evlatlarının kırıklarını unutmazlar kızım. Annende tıpkı benim gibi sen ve kardeşlerinde yarattığı kırıkları, yaraları ömrünün sonuna kadar taşıyacak.
Annene izin ver kızım. Sevmesine, bağlılığını göstermesine, senin için çabalamasına izin ver ve ondan kaçma. Anneni bu kadar severken, babanı, kardeşlerini bu denli çok severken kendisi asla kısıtlama. Sevgini sonuna kadar yaşa, hisset, hissettir. Benim, annenin düştüğü o hataya düşme güzel kızım.
Sana son sözüm güzel bir anne ol Aden. Günün birinde kendi canında bir can var olduğunda o canı herkesten her şeyden daha çok sev. İlk önceliğin, ilk düşündüğün evladın olsun. Kimse için evladını geride bırakma. Elini bırakma, gözlerini gözlerinden hiç koparma kızım. Sana muhtaç bir canı sensiz bırakma... Sev kızım, çok sev, kendinden bile çok sev...
Seni seven, seni çok seven anneannen,
Ahsen Yadigar.
Hıçkırıklarım tüm odada yankılanacak kadar büyürken gözlerimden yaşlarım hiç durmadan akıyordu. Gözyaşlarım anneannemden kalan son hatırasına birer birer damlayıp mürekkebi dağıtıyordu. Mektubu göğsüme bastırıp ağlamaya devam ettim. Anneannemi istiyordum, onun yanında olmak ona sıkıca sarılmak istiyordum. Ona, onu çok sevdiğimi söylemek istiyordum.
Durduramadığım hıçkırıklarımla oturduğum yerden kalkıp odamdan çıktım. Merdivenleri inip anneannemin odasının önünde durdum. Tıkanan burnumdan zoraki nefesler alıp odaya girdim. Annemi yatağın ortasında göğsünde mektupla ağlarken bulmak beni şaşırtmamıştı. Usulca yanına gidip yüz yüze geleceğimiz şekilde yanına uzandım. Gözleri kıpkırmızıydı. Benimde ondan ayrı kalır bir yanım olduğunu sanmıyordum ya neyse...
İşaret parmağımın tersiyle gözyaşlarını silip ona sokuldum. Ellerine sarılıp başımı çenesinin altına yasladım. Ellerinin üzerini öpüp onun kucağına sığındım. Beni sarıp göğsüne çekti. Şakağımı öpüp gözyaşlarımı sildi.
"Dedeme o kadar öfkeliyim ki," dedim kendimi tutamadan. Burnumu çekip nefes alamaya çalıştım.
"Öfke bir süre sonra anlamsızlaşıyor kızım. Bir amacı, bir önemi kalmıyor. Bir zamanlar anneme de babama da öfkeliydim ama sonra o öfke gittiğinde içimde kocaman bir boşlukla kaldım... Öfkem söndü, acım söndü. Geriye iki tane mezar taşı kaldı," dediğinde sessizce hıçkırdım. Dudaklarımı ısırıp kollarına sardım ellerimi.
"Özür dilerim," dedim ani çıkışımın ardından. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Gözyaşlarını tekrar silip alnımı alnına yasladım. Birbirine denk gözlerimiz mavilerimizde gezindi. Saçlarımda, kolumda gezindi annemin elleri. Sıcak nefesleri yüzüme vurdu.
"Anne," dedim uzun bir sessizliğin sonunda. Yüzüne düşen sarı saçlarını okşayarak yüzünden çekip yanağını okşadım.
"İyi ki benim annemsin," dediğimde dudakları kıvrıldı. Gözlerindeki parlayan yaşları yuvarlanıp tenime düştü.
"İyi ki benim kızımsın," dedi o da.
Sevgiyle sarmaladık birbirimizi. Anneannemin son nefesini verdiği yatakta onu yad ederek sabahı sabah ettik. Azda olsa geçirdiğimiz güzel anları hatırlayıp bir nebze de olsa özlemimizi giderdik. Sabaha karşı annemin sıcak koynunda uyuya kaldım.
Günün geç saatlerinde artık alışık olduğum o sessiz fısıltılara uyandım. Annemin elinin yanında Yağız Bey'in elinin sıcaklığını hissediyordum saçlarımın arasında. Esneyip gözlerimi araladığımda ikisinin mavi gözleriyle karşılaştım. Beni ortalarında almışlar ellerine başlarını yaslamış beni izliyorlardı.
"Günaydın," dediğimde aynı anda "günaydın," dediler. Yağız Bey uzayan perçemlerimi terli yüzümden çekip alnımı öptü.
"Gülümseyip durdun saatlerdir, ne gördün rüyanda?" diye sorunca bir anlık boşluğa düştüm.
"Bilmem, hatırlamıyorum," kendimi zorlasam da ne gördüğümüm hatırlayamadım.
"Saat kaç," diye sordum.
"Üçe geliyor kızım," dedi Zümrüt annem. Yatakta doğrulup ikisinin yanağını öptükten sonra dizlerimin üzerinde sürünerek yataktan indim.
"Odama çıkıyorum, aşağı görüşürüz," deyip yanlarından ayrıldım.
Odama çıkıp sıcak bir duş alıp hazırlandıktan sonra aşağı indim. Evde sadece annemler ve Kerem vardı. Fındık'la film izleyen Kerem'in yanına gidip ikisini de öpüp yanlarına oturdum. Harry Potter izliyorlardı.
"Kitaplarını okudun mu?" dediğimde Kerem gözlerini filmden ayırmadan başını salladı.
"Kitaplığınızın nerede olacağına karar verdiniz mi?" diye sorduğumda heyecanla bana döndü. Sonra tekrar televizyona dönüp filmi durdurdu.
"Aklıma bir şey geldi ama olur mu olmaz mı diye kendi kendime düşünüp duruyorum," dediğinde koltukta yan oturup tamamen ona döndüm.
"Neymiş o düşündüğün?"
"Babamlardan benim ve Lara için bana doğum günü hediyen olan ağaçlarımın arasına ağaç ev yapmasını istesem diye düşündüm. Orayı küçük bir kütüphane yapabiliriz. Nasıl fikir sence?" dedi. Heyecanı her halinden belli oluyordu.
"Ağaç ev?" dedim sorarcasına.
"Evet, ağaçlarım büyüdü. Taşır herhalde?" dedi.
"Taşır mı?" dedi kendisine sorar gibi.
"Yani mühendislerimize mi sorsan?" dediğimde aklıma yattığını anlamış olacak ki güldü. Boynuma sarılıp yanaklarımı öptükten sonra "baba!" diye bağırarak merdivenlere koşturdu.
"Seninki fena kaptırıyor sanki kalbini oğlum ne dersin?" Fındık peş peşe havlayıp başını kucağıma yasladı. Başını sevip koltuğun diğer tarafındaki kumandayı alıp filmi devam ettirdim. On dakika kadar hepsi aşağı indiğinde Kerem koşarak yanıma geldi.
"Babam tamam dedi abla. Ama ben de onlara yardım edeceğim bu şartla anlaştık," dedi mutlulukla. Sarı saçlarını karıştırdım.
"Aden kahvaltı etmemişsin," dedi annem.
"Canım istemedi," dediğimde bana dik dik baktı. Omuz silkip filme döndüm.
"Madem öyle mantıya mı gitsek?" dedi Yağız Bey. Başımı anında onlara çevirdim.
"Ben tamamım gidelim," dediğimde annem güldü.
"Hani canın istemiyordu?"
"Canım kızın canı kahvaltı istememiş mantı değil," dedi Yağız Bey. Bana göz kırpıp gülümsedi.
"Aynen öyle," dedim.
Aşkana'ya geldiğimizde geçen sefer geldiğimizde olan adam bugün yoktu. Oğlu ve diğer çalışanlar vardı. Annem geçen geldiğimizde adamla aramızda dönen diyalogları ona anlattığımda gülerek kocasına baktı.
"Özneden önce yüklemi söylemekten başına bir gün bir iş gelecek," dediğinde Kerem'le gülüştük.
Mantımızı yedikten sonra çayımızı içiyorduk. Kerem'in ağaç evini konuşup kafamızda tasarlıyorduk. Yağız Bey ağaç eve alınacak eşyaların neden çifter olduğunu sorduğunda Kerem'in içtiği su boğazında kaldı. Öksürmeye başlayınca sırtına vurup göğsünü ovaladım.
"İyi misin fındık kurdum?" diye sorduğumda başını sallayıp derin nefesler alıp verdi.
"Bir arkadaşımla paylaşacağım," dedi Kerem.
"Kim bu arkadaş?" diye sorunca Kerem oturuşunu dikleştirdi.
"Adı Lara. Yakın bir arkadaşım," dediğinde Yağız Bey'in sol kaşı hareketlendi.
"Yakın arkadaş?" diye üstüne gitti.
"Evet," dedi Kerem taviz vermeden.
"Anladım... Hanım, erken evlilik yaşı kaçtı?" diye sorunca krize girdim. Gülmekten gözlerim yaşarmış, karnım kasılmıştı.
"Abla gülmesene!" dedi Kerem. Gülmemeye çalışarak ona baktım ama yüzünün halini görünce yüzüne karşı kıkırdadım.
"Abla!" dedi dişlerinin arasından konuşarak. Gülmem sinirlerini bozmuştu belli ki.
"Kızma bebeğim söz ikinize de cumhuriyet altını takacağım," dediğimde annemde kıkırdadı. Kerem somurtarak önüne dönüp kollarını göğsünde bağladı. Boğazımı temizleyip kendimi toparladım. Aşka dair ilk hislerinde alaylı bir tavrın onu yanlış yönlendireceğini gülmeden önce fark edemediğim için kendime kızsam da telafi edecek alanım vardı neyse ki.
"Özür dilerim fındık kurdum. Lara'nın senin için özel bir arkadaş olduğunun farkındayız. Sadece," dediğimde başını bana çevirdi.
"Sadece sizin bu halleriniz hoşumuza gidiyor ve ister istemez size takılmadan duramıyoruz, " dediğimde dudak büktü.
"Lara kızımızı misafir edelim bir gün. Onunda düşüncelerini alalım ağaç evle ilgili. Ne dersin yavru aslanım?" dedi Yağız Bey.
"Bilemiyorum. Sana ve şom ağzına güvenmiyorum babacığım," yeni bir gülme krizi beni aniden yakaladı. Elimi dudaklarıma örtüp gülmeye devam ettim. Kerem yine yapmıştı yapacağını.
Biz Zümrüt annemle gülmeye devam ederken baba oğul birbirlerine çatık kaşlarıyla bakıyorlardı. Bakışmalarını Yağız Bey'in çalan telefonu böldü. Telefona refleksle baktığımda Emir'in aradığını gördüm.
"Efendim oğlum," diyerek açtı telefonunu Yağız Bey. Emir'i dinleyip bana baktı. Gözlerine çöken sıkıntıyı hemen fark ettim. Alnını kaşıyıp "tamam, tamam oğlum hemen geliyoruz," dedi ve telefonu kapattı.
"Yağız ne oldu?" dedi annem benden önce. Yağız Bey bize bir şey demeden hesabı istedi.
"Yağız ne oldu söylesene?" dedi annem.
"Haydar'la Emir küçük bir kaza geçirmişler," dedi temkinli bir sesle. Yüreğim korkuyla çarptı.
"Nasıl?" dedim kekeleyerek. Yerimden aniden kalktığımda onlarda ayaklandı.
"Aden sakin ol kızım iyi ikisi de merak etme," dedi Yağız Bey ama onu duymadı kulaklarım.
Nasıl arabaya bindik, hastaneye ne ara geldik farkına varamadım. Kalbim korkuyla o kadar hızlı atıyordu ki ritim bozukluğu yaşadığıma bile emindim. Hastaneye geldiğimizde koşarak acile girdim. Annemler peşimden geliyordu. Acilin girişinde durup etrafa bakındım ve az ileride onu gördüm. Kalbim onu ayakta görmenin mutluluğuyla daha da hızlı çarptı. Ona doğru koşmaya başladım. Aramızda bir iki adım kala ona "baba!" diye bağırdım. Ne dediğimi duydum ne anladım. Sadece baba diye bağırdım ona.
Haydar abi aniden bana döndü. Adımlarımı daha da hızlı atıp boynuna sarıldım. Titreyen kollarıyla sardı beni. Kolları arasına girip ona sımsıkı sarılana kadar ağladığımın, hatta hıçkırarak ağladığımın farkında bile değildim. Onları da kaybetme korkusuyla nefesim kesilmişti.
"Ağlama kızım, iyiyiz biz..." dedi. Başımın üzerini öpüp kendini geri çekip kızarık gözleriyle bana baktı. Yüzümü elleri arasına alıp gözyaşlarımı sildi.
"Çok korktum," dedim. Kollarımı beline sarıp başımı göğsüne gömdüm.
"Çok korktum baba," dedim ağlayışlarımın arasından.
"Korkma, korkma kızım ben de Emir de çok iyiyiz," saçlarıma, alnıma, şakağıma buseler kondurdu. Yaşlarımı sildi. Ona baba dememin şaşkınlığını, mutluluğunu içinde yaşıyordu.
"Geçmiş olsun Haydar," Zümrüt annemin sesiyle gözlerim iri iri açıldı. Annem, Kerem ve Yağız Bey tam arkamdaydı. Haydar abiye, öz babamın yanında baba demiştim... Ha siktir... Omzumun üzerinden arkama baktım. Yağız Bey'in gözleri yerdeydi. Bize asla bakmıyordu, annemin bakışları anlayışla parlarken Kerem'in mavilerinde kırgınlığı hemen gördüm. Biliyordum ki Yağız Bey'in gözlerinde onu gözlerindekinden daha büyük daha yakıcı bir kırgınlıkla karşılaşacaktım.
"Sağ olun Zümrüt. Sizi de telaşa soktuk," dedi Haydar abi. Annem sorun olmadığını söyledi ama sesi gerginliğini belli ediyordu. Tepkilerinden korktum. Yağız Bey'in gözlerine bakmaya cesaret edemedim. Burnumu çekip, gözyaşlarımı silip kendimi toparlamaya çalıştım.
"Emir nerede?" dedim kaçmak için.
"İleride kızım. Pansuman yaptırıyordu," dediğinde gösterdiği yere doğru koşar adım ilerledim.
Emir'i ileride yeşil kod kısmında gördüğümde içim bir nebze rahatladı. Ona koştum. Beni fark eder etmez bana büyük adımlar attı. Birbirimize sarılıp derin nefesler alıp verdik.
"İyisin değil mi bir şeyin yok?" dedim panikle. Gözlerimle ve ellerimle onu kontrol ettim. Alnında küçük bir pansuman vardı.
"İyiyim cennet bahçem merak etme küçük bir çarpışmaydı zaten," dedi. Gürültüyle bıraktım nefesimi. Ellerimi yüzüme kapatıp aklımı toparlamaya çalıştım. Yüzümdeki ellerim enseme kaydı.
"Nasıl oldu?" dedim.
"Şakalaşıyorduk, sonra kontrolü kaybedip konteynere çarptım," dedi.
"Salak," dedim koluna vurarak.
"Ah, ne vuruyorsun kızım kazazedeyim ben," dedi. Vurduğum yeri okşayıp öptüm.
"Haydarikom nerede?" diye sorunca panikledim. Oraya dönemeye ayağım gitmiyordu. Gergince ofladığımda Emir'in radarına girdim.
"Ne oldu bembeyaz kesildin birden?" dedi Emir hemen.
"Emir ben bir şey yaptım," dediğimde kaşları çatıldı.
"Ne oldu lan?" dedi paniklemeye hazır bir halde. Dudaklarımı ısırıp ellerimi yüzüme kapadım tekrardan. Parmaklarımın aralığından yüzüne bakıp "Haydar abiye baba dedim!" dedikten sonra ellerimi dudaklarımın üstüne kapattım.
"Ne!" dedi gülecek gibi.
"Vallahi hem de Yağız Bey tam arkamdayken adama baba diye bağırarak koşup sarıldım," dediğimde gözleri benim gibi iri iri açıldı.
"Ne!" dedi bu sefer daha çoşkulu bir sesle.
"Vallahi," dediğimde gülecek gibi oldu ama tuttu kendisini.
"Yani sen şimdi öz babanın yanında üvey babana baba mı dedin?" dediğinde cümlenin absürtlüğüne aldırış etmeden başımı salladım hızlı hızlı.
"Kızım ben bu sahneyi nasıl kaçırdım ya," dedi eğlenerek. Ben beni teselli edecek sanırken dalga geçmesi sinirime dokundu.
"Mal!" dedim koluna bu sefer daha sert vurduğum esnada.
"Bak acıdı bu sefer he," dedi kızar tonda. Aniden tekrar dolan gözlerimle ona bakınca sırıtışı kırık bir tebessüme döndü. Beni kendisine çekip sarıldı. Saçlarımı okşayıp çenesini başıma yasladı.
"Yağız amca da değil mi aklın?" dedi. Yutkundum, bu onun yanındayken olmamalıydı, bunu duymamalıydı.
"Üzüldü... Başı yerdeydi, Kerem de kırgın bakınca bana..." aldığım nefesler göğsümü sıkıştırdı. Saçlarımı sevmeye devam etti.
"Ne siktiri boktan bir durumdur bu ya," dedi hayıflanarak.
"Al benden de o kadar..." dedim.
Emir'in desteğiyle acil çıkışına ilerlediğimizde annemlerin yanında Sema ablayla Sefa abiyi de gördüm. Haydar abi ve Yağız Bey birbirilerine gergin bakışlar atarken adımlarım geri geri gitmek istiyordu. Yanlarına gittiğimizde sessizliğe gömüldüm. Sefa abiler Emir'e nasıl olduğunu sordular. Ayaküstü konuştuktan sonra eve geçmek için hastaneden ayrıldık. Taksiyle eve gidecekken Yağız Bey ve annem izin vermedi. Yağız Bey ve Haydar abi önde biz arkada eve doğru yol aldık. Arabada kimseden çıt çıkmıyordu.
Apartmanın önüne geldiğimizde hepimiz indik. Annemleri bırakmayıp eve davet ettik ama Yağız Bey'in isteksizliği ayan beyan ortadaydı. Annem sonra tekrar geliriz diyerek bizi kibarca reddetti. Bizi bıraktıkları için teşekkür edip bahçeye girdiğimizde Haydar abi bize; "eve geçin," deyip arkasına döndü ve "Yağız, konuşalım mı biraz?" dedi.
"Konuşalım," dedi Yağız Bey.
"Aden haydi" dedi Emir kolumdan çekiştirerek. Apartmana girip dış kapının önünde durduk.
"Ne konuşacaklar ki?" dedim panikle.
"Büyük ihtimalle baba meselesini," dedi Emir. Sıkıntıyla oflayıp yüzümü sertçe sıvazladım. Birkaç dakika sessizliği dinledik ama bir yerde ikisinin de yükselmeye başlayan seslerini duyduk.
"Kavga etmezler değil mi?" dedim korkuyla. Araları düzelmişken yeniden bozulması en son isteyeceğim şeydi. Emir'le birbirimize bakarken Yağız Bey'in hiddetle yükselen sesiyle yerimden sıçradım. Bir çırpıda dışarı çıktığımızda annemle Kerem'inde yanlarında olduğunu gördük.
"Ne kanından ne soyundan! Benim kızım Aden. Beyinlerini nasıl yıkadıysan baba diyorlar sana!" diyerek yüzüne yüzüne bağırdı Yağız Bey, Haydar abinin.
"Kanımı, soy adımı taşımalarının bir önemi yok. Onlar benim çocuklarım. Emir oğlum, Aden kızım! Kuyruk acını git ötede yaşa!" dedi Haydar abi aynı hiddetle. Birbirlerini bastırmaya çalışıyorlardı.
Emir öne atıldı. Yanlarına gidip ikisinin arasına girdi ve sadece ikisinin duyabileceği şekilde bir şeyler söyledi. Yağız Bey'in bakışları beni bulduğunda titrek bir nefesle aldım. Bakışlarını benden çekip arkasını döndü ve annemle Kerem'i alıp gitti.
Bizde sessizce eve çıktık. Annem onların bu halini gördüğünde küçük çaplı bir kriz yaşadı. Hepsini gerimde bırakıp odama gittim. Üstümü aşırıya kaçan sinirimle çıkarıp sağa sola fırlatıp altıma bir tayt üstüme de geniş bol bir kapüşonlu geçirip yatağıma girdim.
Yataktan saatlerce çıkmadım. Uyumak istedim uyuyamadım. Sırayla hatta peş peşe durmadan telefonum çalıp durdu. Hiçbir aramaya bakmadım. Önce annem sonra Emir kapıdan bana bakıp içeri girmeden kapımı geri kapattılar. Yatakta tepinip durduktan sonra oflayarak kalktım. Telefonuma baktığımda saat gece ikiye geliyordu. Arama bildirimlerini silip Yusuf'a kısa bir mesaj atıp odadan çıktım. Evden çıt çıkmıyordu. Mutfağa gidip su içtim. O bile boğazıma dizildi. Balkona çıkıp oturdum ve düşen omuzlarımla sessizce ağlamaya başladım. Duygularım kendi içlerinde bir savaşa tutuşmuşken ne hissedeceğimi şaşırdım.
"Of Allah'ım..."
Haydar abi benim için her zaman bir babayken ona baba demenin mutluluğunu, coşkusunu ne yazık ki yaşayamamak kırıcıydı. Diğer yandan yıllardır kat edemediğimiz yolu birkaç haftada kat ettiğimiz öz babama karşı hissettiğim mahcubiyetin, vicdan azabının ağırlığı yorucuydu. Bu iki duygu amansız bir savaş verirken arada her zamanki gibi kaynayıp giden ben oluyordum. Burnumu çeke çeke ağlamaya devam ederken önüme bırakılan kupa bardakla başımı kaldırdım. Haydar abi masanın başında durmuş bana bakıyordu.
"Müsaade var mı?" dediğinde başımı salladım. Karşıma oturdu, ellerini birbirine kavuşturup masaya yasladı. Gözleri her zamanki gibi şefkatle, anlayışla bakıyordu.
"Bugün aşağıda olanlara tanık olmanı istemezdim," derince soluklanıp gözlerini kırpıştırdı. Omuz silktim.
"Ben de böyle olsun istemezdim," dedim. Sesim boğuktu, ağladığım her halimden belliydi zaten. Sol elini uzatıp gözyaşlarımı sildi. Göz göze gelince gülümsedi.
"Dürüst olmam gerekirse," dedi. Duraksadı, derin bir nefes alıp gözlerine gözlerime kilitledi.
"Bugün bana baba demen... Tarifi imkânsız bir histi Aden. Beni o kadar mutlu edip yücelttin ki bunu kelimelerle anlatamam," gözyaşlarımı silmeye devam etti. Gülümsemek istesem de dudaklarım kıvrılmadı.
"Ne hissettiğini biliyorum. Yağız'ın da ne hissettiğini biliyorum. Bakma kavga ettiğimize o an ikimizde fazla gergindik," dedi. Gözyaşlarımdan ıslanan perçemlerimi kulağımın arkasına götürüp burnuma küçük bir fiske vurdu.
"Bir baba için gözünün içine baktığın evladının başka bir adama baba demesi hazmedilecek bir şey değil. Kabul edilebilecek bir şey hiç değil..." yutkundu. Gürültü soluklar almaya devam etti.
"Ben," yutkunup tekrar araladım dudaklarımı.
"Sen benim için hep bir baba oldun Haydar abi. Bir zamanlar imrendiğim, kıskandığım ne varsa seninle her birine kavuştum. Bir babaya duyulan güvenin ne olduğunu, neden dağ gibi adam denildiğini, bir adamın kızı olmak ne demek senin sayende öğrendim tattım. Sen en başından beri bana baba gibi hissettirirken benim sana baba demem normal değil mi?" dedim. Ağlamaktan sesim kısık ve boğuk çıksa da beni anlıyordu.
"Normal kızım. Çok normal mesele zaten bana baba demen değil ki. Öz babanın yanındayken bana baba demek ağır geldi sana. Yağız'ın sana kırılmasından, üzülmesinden korktuğun için bu haldesin," dediğinde başımı salladım.
"Kırdım da. Çok üzüldü," hıçkırarak ağlamaya başladım. Haydar abi kalkıp yanıma geldi. Beni göğsüne çekip sarıldı.
"Babalar kırılırlar, kızarlar, üzülürler ama evlatlarına küsemezler. O güzel yüreğin eminim ki babanın gönlünü almana yardımcı olur," dedi. Umarım öyle olurdu. Umarım bana olan kırgınlığı geçerdi.
"Önemli olan sıfatlar değil Aden. Sen bana her Haydarikom dediğinde, bana her gülümsediğinde, başın sıkışıp beni aradığında bana senin baban olduğu iliklerime kadar hissettiriyorsun zaten. Bazı ilişkilerin sıfatlara, kelimelere ihtiyacı yoktur. Bunu unutma tamam mı? Bana ister baba ister abi de. Ben sendeki yerimi bildikten sonra hiçbirinin önemi kalmıyor," dediğinde kollarımı beline sardım.
"Teşekkür ederim Haydarikom... İyi ki varsın," dediğimde saçlarımı öptü. Sessizce oturduk o balkonda. Zihnimin her köşesine yayılan düşünceler yumağıyla birlikte Haydar abinin göğsünde uyuya kaldım.
Ertesi gün yatağımda uyandığımda Yusuf'la uzun bir telefon görüşmesi yapıp olan biteni her detayıyla anlattım. Bir yorum yapmadı, sakince hiç araya girmeden sonuna kadar dinledikten sonra sonunda dilimin bağını kırdığım için mutlu olduğunu ama Yağız amcası için üzüldüğünü söyledi. Yusuf'tan sonra tam boyların mesajlarına geri döndüm. Hepsinin olaydan haberi var gibiydi ama hiçbiri olaylara dair bir mesaj atmamış sadece nabzımı kontrol etmek için mesaj atmışlardı. Bir cesaret Kerem'i aradığımda çok şükür beklediğim gibi olmadı. Bana kırıldığını söyledi ama sonradan Haydar abiye baba dememi de normal karşıladığını ifade etti. Sadece o an babamızdan başka birisine baba dememi kaldıramadığını söyledi.
Tüm gün anneme yardım edip Barlas'la vakit öldürdükten sonra gecenin sonunda yeniden odama dönmüştüm. Elimde telefonum bir Zümrüt annemin bir Yağız Bey'in numarasının üzerinde parmaklarımı dolandırıyor ama bir türlü basmaya cesaret edemiyordum. Oflayıp yatağa uzandığımda telefonu havaya kaldırıp annemin numarasının üzerine bastım.
"Kızım," diyerek ikinci çalışta açtı telefonu annem.
"Uyandırdım mı?" dedim çekingen bir sesle.
"Yok anneciğim yeni girdim yatağa," dedi. Derin bir nefes alıp verdim.
"Yalnız mısın?" diye sordum.
"Hayır canım Yağız yanımda," dedi. Dudağımı ısırdım. Baba dememişti, tavır mı alıyordu acaba bana?
"Kim?" dediğini duydum hemen sonra arkada Yağız Bey'in.
"Aden canım," dedi annem.
"Bire şey mi olmuş saat gece yarısı?" dedi endişeli sesiyle.
"Anne baş başa olacağımız bir yere geçer misin?" dedim titreyen sesimle. Nevresimlerin hışırtısını ve kısık fısıldaşmaları duydum. Sonra bir kapının açılıp kapanma sesini.
"Ne oldu kızım iyi misin?" diye sordu annem endişeyle.
"Anne... Bana kırgın mısınız?" dediğimde derin bir sessizlik çöktü.
"Üzgünüm Aden," dediğinde gözyaşlarım hızla akın etti yanaklarıma.
"Sorun Haydar'a baba demen değil anneciğim. Haydar'ın senin için ne denli kıymetli ve özel birisi olduğunu hepimiz biliyoruz ama... Aması var işte. Yağız acaba bana ne zaman baba diyecek diye düşünüp gün sayarken hiç beklemediği bir anda Haydar'a baba demen onu sarstı kızım," aynı anda nefeslendik. Elimin tersiyle ıslanan tenimi sildim.
"Abilerine abi derken, bana anne derken heveslenip beklentiye girmesi çok normaldi. O beklentisinin boşa olduğunu anladı," dediğinde kalbim sıkıştı.
"Anne ben," dedim ama kelimelerimi toparlayamadım.
"Sen o an ne hissediyorsan onu dillendirdin kızım. Kalbinden ne geçtiyse onu söyledi dilin. Kendini üzmeni, yıpratmanı katiyen istemiyorum. Yağız ile kendinizi toparladığında konuşur anlaşırsınız," dediğinde "baban demiyorsun..." dedim ağlayarak.
"Baban mı peki?" dedi karşı atakla. Cevap veremedim. Dilimi yuttum sanki.
"İyi geceler anneciğim," dedi ve telefonu kapattı. Yatağın ortasında yüzüme kapanan telefonla öylece kalakaldım. Gözyaşlarımı öfkeyle silip yüzüstü yatağa yattım ve yüzümü yastığıma gömdüm.
Sabahın ilk saatlerine kadar uyuyamadım. Yastığıma sarılıp boş gözlerle pencereden dışarıyı izledim. Telefonum çaldığında sanki uykudan uyanırcasına sıçradım. Yatağın içindeki telefonumu bulup kimin aradığına baktım. Babaannemdi. Telefonu açtığımda babaannenim enerjik sesiyle karşılaştım.
"Günaydınların olsun kızım," dedi.
"Günaydın pamuğum," dedim. Sesimin ağlamaktan tamamen kısılmıştı.
"O nasıl ses yavrucuğum ağladın mı sen?" diye sorunca tekrar ağlamaya başladım. Bu olayın beni bu kadar etkileyeceğini hiç düşünmemiştim.
"Babaanne," dedim ağlayarak. Ona her şeyi anlattığımda "kurban olurum sana yavrucuğum. Ağlama annem ağlama," dedi babaannem. Sesinin enerjisi artık yoktu.
"Bu bir gün olacaktı güzel torunum. Günün birinde Haydar oğluma baba diyecektin. Hakkı mı diye sorarsan hakkı. O baba müsveddesinin sana yıllarca yapamadığını, benim oğlumun iki yılda sana yapamadığı babalığı öyle ya da böyle bu adam yaptı. Ona baba demen kadar doğal hiçbir şey yok," dediğinde ağlamam bir nebze de olsa duruldu.
"Oğluma gelecek olursak," dedi ve içli nefesler alıp verdi.
"Üzülmesi, kırılması da onun hakkı. Son zamanlarda aranızın ne kadar güzel olduğundan bahsedip belki bana da baba der diye konuşurdu bize. Ona baba diyeceğin günün hayaliyle yaşarken gözleri önünde Haydar'a, bir nevi Yağız'ın en büyük rakibine baba demen onu yenilgiye uğrattı. Oğlumu tanırım ben, o şimdi seni tamamen kaybettiğini düşünüyordur," dediğinde yutkunamadım.
"Ama öyle değil babaanne. Onu çok seviyorum, ona da baba demek istiyorum ama," dediğimde araya girdi.
"Ama-lar insanı yorar torunum. Artık bir karara varman lazım. Yağız' a baba diyecek misin demeyecek misin?" dudağımı dişledim gergince.
"Demek istiyorum babaanne. Yemin ederim kaç kere dilimin ucuna geldi kaç kere şimdi diyeceğim diyorum ama bir türlü çıkmıyor sesim," dediğimde nefeslendi.
"Baba dersen kaybetmekten mi korkuyorsun?" diye sorduğunda görmese de başımı salladım. Bir zamanlar bağ kuramayacağımı düşündüğüm adam için hüngür hüngür ağlıyordum.
"Korktuğun neyse boşa yavrum. Oğlumun da hataları, yanlışları oldu ama o kötü bir adam değil. Sana baba olmak için can atarken sen ona baba deyince seni yüzüstü bırakmayacak, terk etmeyecek bunu aklından çıkarma emi!" dedi babaannem.
"Tamam," dedim.
"Kurban olurum senin gözyaşlarına yavrucuğum ağlama artık. Eğer yüreğine bu kadar dert edindiysen gidip konuş onunla," dediğinde "affeder mi?" diye sordum.
"Affeder affeder hem neyi affetmeyecek dua etsin o sen onu affetmişsin bir de arkasından bu kadar gözyaşı döküyorsun..." dedi.
Babaannemle biraz daha konuşup telefonu kapattım. Kendimi biraz daha iyi hissediyordum. Odadan çıkıp mutfağa gittim. Soğuk su almak için dolabı açtığımda gözüme takılan kıymayla duraksadım. Kıymaya ve dolaba bakınıp su aldım. Su içtikten sonra odama dönüp üzerimi giyindim. Evden çıkıp önce manava gittim. Üç kilo kadar karalahana alıp kasaba geçtim. İki kilo kadar da ekstra küçülttüğüm kuşbaşı et aldım. Eve döner dönmez direkt mutfağa kapandım. Annemler kalktı, kahvaltı ettiler, annem yardım etmek istedi ama izin vermedim. Yağız Bey için önce etli karalahana sardım. Onun sevdiği gibi yaptım. Karalahanadan sonra baklava açtım. Onlar pişene kadar uzun bir duş alıp çıktım. Ben hazırlanana kadar anca pişmişlerdi. Kaplara koymadan önce ılımalarını bekledim. O sırada da Zümrüt annemi arayıp iş yerinin adresini aldım.
Dolmaları iki büyük kaba sığdırdıktan sonra şerbetini çeken baklavayı streç filmle dikkat ederek sardım. Geniş örme torbaya özenle yerleştirdikten sonra evden çıktım. Büyük şirketin önünde durup ilk defa geldiğim yere göz gezdirdim. Plaza değildi, filmlerde gördüğüm çok katlı holdinglerden de değildi. Sarıyer'in sık ağaçları olan bir koru alanın ortasında üç katlı ahşap bir köşktü. Oldukça bakımlı ve dinç görüntüsünden etkilendiğimi itiraf etmeliydim. Elimde gittikçe ağırlaşan torbayı daha sıkı tutup bahçe kapısını açıp yapının içine girdim. Hemen kapının iki yanında güvenlik kulübeleri vardı ama içlerinde bir görevli yoktu. Durduğum yerde binaya biraz daha baktım. Bordoya boyanan ahşap köşk ağaçların ortasında daha da şaşalı görünüyordu. İkinci katın sağ alt köşesinde altın harflerle UYGUROĞLU İNŞAAT yazıyordu. Ben köşkü izlemeye devam ederken telefonum çaldı. Allah'tan kulaklığım kulağımdaydı da telefonu cebimden çıkarmakla uğramayacaktım. Aramayı cevaplandırdığımda Doğu'nun sesini işittim.
"Mavişim daha ne kadar kedinin ciğere baktığı gibi bakacaksın binaya," dediğinde başımı daha da yukarı kaldırıp köşkün camlarına baktım. Bana sırıtarak el sallayan Doğu'yu üçüncü kattaki orta pencereden gördüm.
"Sana da merhaba," dediğimde güldü.
"Hava soğuk gir haydi içeri. Geliyorum ben de," dedi. Aramayı sonlandırıp köşkün giriş kapısına çıkan basamakları çıkıp kapalı kapının zilini çaldım. Kapı saniyeler içinde açıldığında beni bir kadın karşıladı.
"Hoş geldiniz, buyurun..." dediğinde "Yağız Bey'e geldim," dedi.
"İçeri geçin lütfen," dedi ve kapıyı sonuna kadar açtı.
"Danışmada Hatice Hanım size yardımcı olacaktır," dediğinde kadına teşekkür edip beyaz bir bankonun arkasında oturan kadına ilerlemek yerine gözümü kestirdiğim oturma grubuna ilerleyecektim ancak tiz bir ses adımlarımı duraksattı.
"Buyurun hanımefendi kime bakmıştınız?" omzumun üstünden arkama baktım. Bankodaki bahsi geçen Hatice Hanım'dı.
"Yağız Bey'e," dediğimde kaşlarını çatıp bakmaya devam etti.
"Randevunuz var mı?" dediğinde sıkkın bir nefes alıp bedenimi ona döndürdüm.
"Olması mı lazım?" diye sorduğumda başını salladı.
"Evet, ya randevunuz olmalı ya da özel misafirlerimizden olmalısınız. Siz pek özel misafire benzemiyorsunuz," dediğinde kan beynime sıçradı. Zaten gergin ve sinirliyken karşılaştığım muamele beni iyice çıldırttı. Gözleri üzerimde gezinince kendime baktım. Gri kenarlarında markanın adı yazan bilekleri lastikli eşofmanım, üzerimde de siyah şişme montum vardı. Hanımefendi beni buraya uygun görmemişti anlaşılan.
"Randevum yok," dediğimde biliyordum der gibi baktı.
"Staj ve iş ilanlarımız bu ay açılmadı. Eğer farklı bir konu söz konuysa randevu almanız gerekiyor," deyince güçlü adımlarla bankoya ilerleyip elimdeki ağır torbayı bankonun üzerine bırakıp kadına dik dik baktım. O da görevini yapıyordu ama ben bu aralar pek tahammül edebilen birisi değildim.
"Randevu almak istiyorum. Mümkünse bugün için," dediğimde bana yüksek sesle konuştuğum için ters bakışlar attı.
"Bugün için sanmıyorum ama en kısa sürede randevu isteğinize dönüş yapılacaktır," dedikten sonra önündeki laptopta bir şeyler yapıp bana göz ucuyla bakıp umursamaz bir tavırla konuştu.
"Adınız ve soyadınızı alabilir miyim?" dedim isteksizce.
"Aden S..." deyip sustum. O soyadını uzun zamandır dilime almıyordum. Almakta istemiyordum. Alnımı ovalayıp başımı sağa sola çevirdiğimde yan duvarda yazan UYGUROĞLU İNŞAAT yazısıyla bir kez daha karşılaştım. Dileme düşen harfler peş peşe yutkunmama neden oldu.
"Soyadınız?" dedi Hatice Hanım baştan savarcasına. Başımı kadına çevirip yüzüne dik dik baktım. Bakışlarımı fark edip bana baktığında "Aden Uyguroğlu," dedim. Adımın yanında Uyguroğlu soyadını duymak çok farklı ve güzel geldi kulağıma.
Yutkundu, kirpiklerini kırpıştırdı. Bir şeyler demek için dudaklarını araladı ama konuşamadı. Ben ona, o bana bakmaya devam ederken Doğu'nun "Aden," diyerek bana seslendiğini duydum. Başımı sağa çevirip bana doğru gelen Doğu'ya çevirdim.
"Abi," dedim yüksek sesle. Yanıma geldiğinde sarıldık.
"Fakirhanemize kimler gelmiş böyle, hoş geldiniz efendim..." dediğinde "fakirhane mi?" dedim. Güldü, kolunu omzuma dolayıp beni kendine çekti.
"Nereden esti gelmek?" diye sorunca gözüm bankonun üzerindeki torbaya kaydı. Doğu torbayı alıp içine baktı.
"Babama mı?" dediğinde başımı salladım.
"Yarım elma gönül alam diyorsun yani," dediğinde gözlerimi devirdim. Burnumu sıkıp bıraktı.
"Babamlar önemli bir toplantıda istersen babamın odasına geç. İstersen benim odama çıkalım?" dedi.
"Çok mu sürer?" diye sordum.
"Yani bir saati daha vardır," deyince ofladım. Doğu'nun tuttuğu torbayı kucağıma alıp "sorun olmazsa ben peder beyin odasında bekleyeyim," dediğimde itici bir tebessümle Hatice Hanım'a döndüm.
"Sizin için sakıncası yoktur diye düşünüyorum," dediğimde başını salladı.
"Yok, yok Aden Hanım. Elbette babanızın odasına geçebilirsiniz," dediğinde güldüm.
"Randevu?" diye sorduğumda rengi attı.
"Siz özel misafir statüsündesiniz efendim," dedi. Başımı sağa sola sallayıp Doğu'ya döndüm. Birlikte odasına çıktık. İş yeri odasından çok hobi odasına benziyordu.
"Bitirmem gereken bir tasarım var yavrum sen takıl kafana göre," dedikten sonra ışıklı masasına ilerledi. Torbayı dikkatlice koltuğa bırakıp yanına gittim.
"Ne tasarımı?" diye sordum.
"Spor kompleksi," dedi. Yuvarlak masasının sandalyelerinden birini alıp yanına oturdum. Bana yan gözle baktıktan sonra kalemini masadaki özel bir hazneye bıraktı. Bu mühendislerle mimarlarında ne tuhaf araç gereçleri vardı canım!
"Dökül bakalım maviş," dediğinde nefesimi gürültüyle bıraktım.
"Nasıl?" diye sorduğumda dudağını büktü.
"Biraz asabi," dediğinde omuzlarım düştü.
"Küsmüş müdür?" dediğimde güldü.
"Babam ve küsmek mi?" dedi ve tekrar güldü.
"Babam bir anneme küser yavrum o da annemin onunla ilgilenmesini istediği zamanlarda," dediğinde kıkırdadım. Yanağımdan makas alıp göz kırptı.
"Merak etme babamı tav edecek silahlarını kuşanmışsın," dediğinde koltuğa baktı.
"Ne bileyim belki onun için yapmam hoşuna gider diye düşündüm," dedim.
"Doğru hoşuna gider," dedi. Kapısı çaldığında "gir," diye seslendi. İçeriye genç bir çocuk girdi. Elinde bir sürü beyaz, rulo uzun kağıtlar vardı.
"Doğu Bey toplantı bitti. Aslan Bey incelemeniz için bunları gönderdi," dedi.
"Koltuğun üzerine bırak Savaş. Babam odasına mı geçti?" dedi.
"Evet efendim. Ali Bey de hâlâ yanında," dedi.
"Tamamdır. Sen de çıkabilirsin bu arada çok bile kaldın," dedi Doğu. Çocuğun gözlerinde bariz bir rahatlama görülüyordu.
"Sağ olun efendim. Yarın görüşmek üzere," dedi ve odadan çıktı.
"Stajyerim," dedi Doğu soracağımı tahmin ederek. Başımı salladım.
"Peki bu Ali Bey denilen bey amca ne zaman gider?" diye sorunca güldü.
"Ne?" dedim güldüğü için.
"Hiç, Ali Bey denilen bey amca adama demen komiğime gitti," dediğinde kaşlarımı çattım.
"Ne diyeceğim Doğu Allah Allah," dediğimde daha da güldü.
"Koskoca Ali Koç'a da bey amca demezsin be kızım," dediğinde şaşıp kaldım.
"Ali Koç mu? Bildiğimiz Ali Koç!" dediğimde kahkaha attı.
"Kaç tane bildiğin Ali Koç var abim?" dedi.
"Ay ne bileyim ben. Ali Koç yani bu adam boru mu? Burada olmasına şaşırdım sadece," dediğimde bir kahkaha attı.
"Acaba bizimle büyümediğin için mi bu zenginliği hâlâ kabullenemiyorsun?" diye sordu. Olabilirdi ya da Uyguroğlu soyadının Koç ve diğer ünlü soyadları kadar duymadığımdandı.
"Baran bizim daha zengin olduğumuzu söylemişti?" dedim fısıldayarak.
"Yani, belki bir iki milyon farkla," dedi aynı şekilde fısıldayarak.
"Vay be," dedim.
"Dedem pek istememiş aslında bu kadar büyümemizi. Fazla fazla kazanırsak özümüzü kaybederiz diye korkarmış. Babama, bize hep bunu tembih etti işe başlarken. Özünüzü unutmayın, kaybetmeyin, dedi... Dedem, zamanında karnımız doysun yeter demiş ama babam fazla çalışkan ve iş konusunda hırslı bir adam," dedi Doğu.
"İyi kazanmış," dediğimde gülerek başını salladı. Biz gülüşürken odanın kapısı açıldı ve içeri Aslan girdi. Beni görünce şaşırdı.
"Mavişim?" dedi. Kollarını açınca kalkıp yanına gittim. Beline sarıldığımda omuzlarımdan sardı beni.
"Babama mı geldin?" dedi o da direkt.
"Nereden anladınız ya?" dediğimde güldüler.
"Yavrum kaç yıldı oldu ilk defa geliyorsun buraya bizim yakışıklı yüzlerimizi görmeye gelmedin ya?" dedi bilmiş bilmiş.
"Öyle, müsait mi?" dedim.
"Müsait," dediğinde Aslan'dan kopup koltuklara ilerledim. Torbayı alıp "ben kaçar," dedim ve odadan çıktım. Koridorda nereye gideceğimi şaşırınca tıpış tıpış Doğu'nun odasına geri döndüm. Beni görünce her zamanki gibi güldüler.
"Bir alt katta koridorun sol tarafında odası," dedi Aslan. Ona öpücük atıp tekrar çıktım odadan. Alt kata inip koridorda sola döndüm. Koridorun sonundaki kapının üzerinde yazılı ismi okuyunca adımlarımı o kapıya doğru attım. Kapının önünde durup derin nefesler alıp verdikten sonra kapıya vurdum.
"Gel!" güçlü ve tok sesini duyunca gerildim. Kapıyı açıp içeri girdim.
"Aden," dedi şaşkınlıkla.
"Merhaba," dedim. Koltuğundan kalkıp yanıma geldi.
"Hoş geldin kızım," dedi yüzünde gerçek bir tebessümle. Kollarını bana sarınca tek kolumla beline sarıldım.
"Ben şey," dedim bir şeyler geveleyerek.
"Dolma ve baklava yaptım sana da getireyim dedim," dediğimde gülümsememi daha da büyüdü. Yanağımı sevip "teşekkür ederim," dedi.
"Sen geç otur şöyle, ben ellerimi yıkayıp geliyorum." dedi ve odasının içindeki bir kapıyı açıp içeri girdi. Elimdeki torbayı onun masanın önündeki alçak masaya bırakıp beyaz tekli koltuğa oturdum. Odayı incelerken önünde oturduğum masanın sol ucunda bir sürü çerçeve gördüm. Merakla bakmaya çalıştım ama bu taraftan görünmeyince merakla kalktım yeni oturduğum koltuktan kalktım. Masanın diğer tarafına geçip çerçevelerin olduğu kısma ilerledim. Bir yandan da bir suç işliyormuş gibi odadaki diğer kapıya bakıyordum.
Çerçevelerin önünde durduğumda tek tek hepsine baktım. İlk çerçevede tam boylarla Kerem'in birlikte çekindikleri bir fotoğraf vardı. O çerçevenin yanında Zümrüt annemin siyah beyaz bir fotoğrafı vardı. Uzun sarı saçları yüzünde uçuşuyor kameraya direkt gülerek bakıyordu. Hamile olduğu karnına yasladığı elleriyle belli oluyordu. Henüz yirmilerinde görünüyordu. Parmak uçlarımla fotoğrafı sevdim. Diğer çerçeveye baktığımda Güneş'le bir fotoğrafımız vardı. Birbirimize sımsıkı sarılmış gülerek birbirimize bakarken çekilmiş bir fotoğrafımızdı. Çalışma masasında bir fotoğrafımın olması inanılmaz hoşuma gitmişti. Çerçeveyi elime alıp fotoğrafımızı inceledim.
O günü anımsadım. Artvin'den döndükten sonra geçirdiğimiz güzel zamanlardan biriydi. Tüm günü birlikte geçirmiş sonundaysa Emir'in objektifine yakalanmıştık. O zamanki güzelliğimize iç geçirmeden edemedim.
"Geldim," Yağız Bey'in sesiyle sıçradım. Elimdeki çerçeveyi yerine bıraktım. Beni çerçevelerin başında görünce yanıma geldi. Tek tek fotoğraflara bakıp benim gibi iç çekti.
"Annem kaç yaşında bu fotoğrafta?" dediğimde annemin fotoğrafını aldı.
"Yirmi dokuzunda, sana hamile burada," dediğinde fotoğrafa tekrar baktım. Dudaklarım kıvrıldı, annemin daha önce hamilelik fotoğraflarını görmüştüm ama bu daha farklı hissettirmişti bana.
"Çok güzel bir kadın," dediğimde gülerek başını salladı.
"Öyle," dedi. İşaret parmağının sırtıyla annemin fotoğrafını sevdi. Yerine bıraktıktan sonra "yiyelim mi dolmaları?" diye sordu.
Masasının önündeki koltuklara karşılıklı oturduk. Torbadan dolmaları ve baklavayı çıkarıp önüne koydum. Çatalı da çıkarıp ona uzattıktan sonra "abartma ama sakın tansiyonun sallantıda zaten bu aralar, aman diyeyim!" dediğimde gözlerini devirdi.
"E ben bunu yemeyeceksem ne diye getirdin kızım?" dediğinde gözlerimi kaçırdım.
"Öyle, getireyim dedim," mırıldanarak.
Dolmayı yemeye başladı. Yedikçe yüzündeki gülümsemesi büyüyordu. "Etli," dediğinde başımı salladım. Eti de onun sevdiği gibi içine katmıştım. Etleri çok küçük parçalarda doğratmış yetmemiş gibi kendimde daha küçültmüştüm.
"Tarçında var," dediğinde yine başımı salladım. İç harcına çay kaşığının ucuyla çok azıcık tarçın koymuştum. Yağız Uyguroğlu'nun en sevdiği yemek buydu.
"Baklava da Antep fıstıklı mı?" diye sordu.
"Evet..." sırıtmamak için kendini tuttu. Dolmasını yedikten sonra baklavayı kendine çekip üzerindeki streç filmi özenle sıyırıp bir dilim baklava yedi.
"Ellerine sağlık. Çok güzel olmuşlar," dedi.
"Afiyet olsun," dedim. O baklavasını yerken ben stres yüzünden alyansımla oynuyordum.
"Senin için yaptım aslında..." dedim ona kaçamak bakışlar atarken. Elindeki çatalı borcamın kenarına yaslayıp ellerini ovuşturdu. Boğazını temizleyip ayaklandı. Elini uzattığında elini tutup kalktım. Elimi sımsıkı tuttu. Daha demin girdiği odaya girdik. Küçük bir salon gibi dizayn edilmişti. Küçük bir mutfak tezgâhı, tuvalet olduğunu düşündüğüm bir kapı vardı.
Denize yukarıdan bakan cam duvarın karşısındaki koltuğa yan yana yerleştik. Ellerimiz ayrılmadı. Elimin üstünü usul usul okşadı. Sessizce oturduk. Onunda, benimde konuşmaya cesaretimiz yoktu. Sessizliğimiz devam etti. Birbirimize hem çok yakın hem de çok uzak olduğumuzu anladığımda gözlerim doldu. Titreyen çenemi durdurmak için dudaklarımı birbirine bastırdım ama işe yaramadı. Ona baktım, mavi gözleriyle boğazı izliyordu. Diğer elimle kolunu sarıp başımı omzuna yasladım. Elimi tutuşu sıkılaştı. Başımı öpüp yanağını yasladı. Öylece yan yana sadece denizi izledik. Sessizce geçti saatler. Şehrin ışıklarının nispeten aydınlattığı bir odada sadece nefeslerimizin sesi duyuldu. Hava karardı, deniz hırçınlaştı.
"Özür dilerim," diye fısıldadım saatler sonra.
"Neden?" dedi. Başımı omzundan kaldırıp yüzüne, gözlerine baktım. Omzumu silkip, yanağımı kaşıdım. Gözlerimi kucağıma indirip "o gün Haydar abiye baba dediğimde senin arkamda olduğunun farkında değildim. Ben o korkuyla..." nefes alıp verdim.
"Özür dilemesi gereken sen değilsin kızım. Benim... Sana baba kelimesini zehir ettiğim için özür dilemesi benim..." dediğinde sol gözümden koca bir damla yuvarlandı.
"Haydar'a bir gün baba diyeceğini biliyordum ama bununla karşı karşıya kalmak, duymak beni sarstı. İtiraf etmeliyim ki bir başkasına baba demen..." zorlukla yutkundu. Dolu gözlerini benden kaçırıp simsiyah görünen denize çevirdi. Saniyeler sonra bana baktı tekrardan.
"Ona baba demen beni ağlatacak kadar kırdı," dediğinde yüreğimde koca bir yumru belirdi. Burnumun direği sızladı, yutkunamadım. Kendi acısını, yaşını unutup gözyaşlarımı sildi.
"Özür dilerim," dedim titreyen sesimle.
"Şttt," diye mırıldandı. Elini enseme yaslayıp dudaklarını alnıma yasladı. Öyle durduk. Ağlamalarımızda, nefeslerimizde sessizdi. Diğer eliyle yüzümü avuçlayıp alnını alnıma dayadı.
"Kim bilir belki günün birinde bana da baba dersin..." dudaklarını birbirine bastırıp burnunu çekti.
"Dersin değil mi Aden?" başımı salladım. Kollarımı boynuna sarıp yüzümü omzuna gömdüm. Usulca sarmaladı beni. Tutuşu sanki kaçacakmışım gibi sıkıydı. Yüzünü saçlarıma gömdüğünü hissettim. Saniyeler sonra yüzümü gömüp ağladığım omzu sarsılmaya başladı. Daha çok ağladım.
Ben onun omzunda ağladım, o benim omzumda.
BARAN & SİMGE – OCAK 2024 / KARS
Baran havaalanın gelen yolcu kısmında dört gözle, heyecanla Simge'nin çıkmasını bekliyordu. Sınavları biter bitmez Simge'yi aramış ve buraya gelmesini teklif etmişti. Simge bu teklifi büyük bir mutlulukla kabul etmiş son sınavına girdiği günün akşamında uçağa binmişti.
Baran kol saatine tekrar baktı. On dakika olmuştu uçak ineli ama Simge görünmüyordu. Soğuktan kızaran yüzüne atkısını çekti. Kars her zamanki gibi soğuk, karlı ve ayazdı. Baran sağa sola yürüyüp yeni çıkan yolculara baktı. Kucağında bebeğiyle çıkan bir kadın, yaşlı bir çift, genç bir grup. Simge yoktu. Yanlış bir saatte geldiğinden şüphe etti Baran.
Cebinden telefonunu çıkarıp mesajlaşmalarını okudu tekrar. Doğru gün ve doğru saatti. Merakla nefeslendi. Telefonunu tekrar montunun cebine koyup çıkış kapısına baktı. Birkaç insan gelip geçti. Görevli insanlar sağa sola ilerledi. Baran daha fazla dayanamayıp danışmaya gideceği sırada gözüne üstünde rengarenk şişme mont, başında turuncu bere, boynundaysa yerlerde sürünen mor atkısı olan bir kadın takıldı gözüne. Dudakları anında kıvırıldı ve içine akın eden neşeyle karşısındaki kadını izlemeye başladı.
Simge, sevgilisinin onu izlediğinden bir haber canla başla çıkışa ulaşmaya çalışıyordu. Büyük valizinin iki tekeri anlamadığı bir şekilde kırılmıştı. Boynundan kayıp giden atkısına sürekli ayağı takılıyor, şapkası başından kayıyordu. Durup soluklandığında valizi yere düşünce sinirle ofladı. Çok hevesle, heyecanla çıktığı yol son kısımda burnundan gelmişti resmen.
"Hayır sen sapasağlamdın nasıl kırıldın ya?" dedi valizine dolu gözleriyle bakarken. Sinirden ağladı ağlayacak bir haldeydi. Valizde o kadar ağırdı ki çok sevdiği arkadaşı Aden'e de valizi yemeklerle doldurduğu için söylendi. Valiz ekstra ağırdı.
"Of..." deyip gözlerini sildi. Kahverengi botunun ucuyla valize vurduğunda acıyla inledi. Sinirle bir iki adım gerilediğinde atkısına bastı. Kayan ayağıyla yere yapışacakken belini sıkıca saran kollarla yere yapışmaktan son anda kurtuldu.
"Hiii sapık!" deyip arkasında ona sarılan adama dirsek attı ve kendini geri çekip arkasındaki adama baktı.
"Baran!" dedi telaşla.
Baran eli böğründe, iki büklümdü. Soluğunu kesen darbeyle neye uğradığını şaşırmıştı. Derin nefesler alıp verdikten sonra başını kaldırıp sevgilisine baktı. Korku ve endişeyle ona bakıyordu. Sırıtıp daha derin nefes aldı.
"Hoş geldin," dedi ve sarılması için kollarını iki yana açtı. Simge sarılmak istese de adım atamadı. Daha demin resmen sevgilisinin böğrünü delmişti.
"Sarılmayacak mısın?" dediğinde Simge başını salladı. Baran onun bu haline gülerek izledi.
"Ben sarılayım o zaman," Simge'yi kolları arasına alıp göğsüne gömdü. Turuncu beresine kadar sinen o güzel kokusunu uzun uzun soludu. Beline sarılan kollarla rahat bir nefes verdi. Simge öğrencilikte, arkadaşlıkta, ablalıkta ne denli atılgan, rahatsa sevgililikte fazla utangaç ve çekingendi.
"Hoş geldin," dedi tekrar Baran.
Simge gülümsedi. Yüzünü Baran'ın göğsüne gömüp heyecanla nefeslendi. "Hoş buldum," dedi. Saçlarının arasına karışan parmaklarla daha da heyecanlandı. Baran onu hep heyecanlandırıyor, kalbinin ritmini arttırıyordu.
Ayrıldıklarında Baran, Simge'nin yerleri süpüren atkısını çıkarıp düzgünce katladıktan sonra valizin üzerine bırakıp kendi atkısını Simge'ye sardı. Beresini düzeltip terden alnına yapışan kısa saçlarını eldivenli parmaklarıyla berenin altına itekledi.
"Valizle ne derdin vardı?" dediğinde Simge ofladı.
"Tekerlekleri kırılmış. Uçağa girdiğinde çok iyi durumdaydı halbuki. Üstelik Aden sağ olsun eşek ölüsü gibi. Taşıyamadım," Baran dudaklarını birbirine bastırıp nefeslendi. Valizin üstündeki atkıyı alıp valizi yerden kaldırdı. Elini tutması için Simge'ye uzattı. El ele çıkışa yürürken Baran valizin ağırlığıyla şaşırdı.
"Neden eşek ölüsü gibi harbiden?" diye sorunca Simge gözlerini devirdi.
"Aden bir sürü yemek yapıp doldurdu. Neymiş ben seni aç bırakırmışım. Neymiş ikimizde yemek yapmasını bilmiyormuşuz sürekli dışardan yermişiz, neymiş sen onun yemeklerini özlemişsindir, neymiş..." kelimeleri Baran'ın gür kahkahasıyla kesildi.
"Hakkı var," dediğinde Simge'nin adımları durdu. Baran sırıtarak Simge'ye baktığında kahve harelerin alev aldığını gördü.
"Ben seni aç mı bırakırım yani?" duyduğu soruyla yutkundu Baran.
"Yok canım. O anlamda değil ben Aden'in yemeklerini özledim," dediğinde Simge'nin gözleri kısıldı.
"Yemek yapmama gerek yok o zaman. Aden'in yemeklerini yersin," Baran'ın elini bırakıp önden önden yürüdü. Sonra durup arkasına baktı.
"Gerçi ben yemek yapmasını pek beceremiyorum," Baran büyük bir nefes alıp boğazını temizledi. Gülmemeliydi, gülerse sevgilisini kızdırabilirdi.
"Önemli değil," dediğinde Simge kollarını göğsünde bağlamak istedi ama şişme montu buna izin vermedi. Baran yanına ilerleyip Simge'nin elini tekrar tuttu.
"İki beceriksiz bulmuşuz birbirimizi," dediğinde Simge sinir bozukluğuyla güldü.
"Değil mi? Hem neşter kullanmak bıçak kullanmaktan daha kolay," Baran güldü. Simge'ye gülen gözlerle bakıp kızı yamacına çekip başına bir buse kondurdu. Yüzlerinde gerçek bir tebessüm, gözlerinde gerçek parıltılarla havaalanından çıkıp arabaya ilerlediler. Valizi birlikte bagaja koyup arabaya yerleştiler. Simge sırt çantasını ve beresini çıkarıp arka koltuğa bıraktıktan sonra emniyet kemerini taktı.
Kısa, kumral saçlarını düzeltip "oh be," dediğinde Baran kıkırdadı. Simge'nin yanında sürekli gülümsüyor, gülüyordu. Dudakları hep kıvrıktı.
Eve gelene kadar uçak yolcuğundan, Simge'nin sınavlarından konuştular. Baran ilgili tavrı Simge'yi memnun ve tatmin ediyordu. İçinden sürekli doğu adam Baran deyip duruyordu. Sonunda eve geldiklerinde Baran önden girip Simge'ye bir kez daha "hoş geldin," dedi.
Simge eve girip "hoş buldum..." dedi.
Bir odası olan ev Baran için fazlasıyla yeterliydi. Amerikan mutfaklı geniş bir salon, büyük bir banyosu vardı. Ferahtı, temizdi ve tam olarak Baran'ı yansıtıyordu. Beyaz duvarlara grinin farklı tonlarındaki ev eşyaları eşlik ediyordu. Büyük bir televizyon ve hemen altında oyun konsolları vardı. Mutfak dolapları beyaz, beyaz eşyalar mat griydi. Özel olarak yaptırıldığı belliydi. Ev tam Baran içindi ama Simge gibi alacalı bir karakter için fazlasıyla sade ve renksizdi.
"Evin çok güzelmiş," dedi Simge. Evi beğenmişti ama gözünde canlanan rengarenk eşyaları durdurmayı başaramıyordu. Üstelik Baran'a hediye aldığı bu salonda fazlasıyla sırıtacak gibiydi.
"Beğenmene sevindim. Senin için renksizdir gerçi ama bekar evi sonuçta," dediğinde Simge aniden Baran'a döndü.
"Bekar evi derken?"
"Yani tek yaşıyorum ya. Geçici birde sonuçta o nedenle öyle dedim," dedi Baran tereddütle. Halk literatüründe bekar evi kız atılan ev olarak anıldığından kızın böyle tepki vermesini yadırgamadı.
"Doğru... Ben şey," dedi Simge ama toparlayamadı.
"Yemek, yemek mi yesek?" dedi Baran konuyu değiştirerek.
"Olur," dedi Simge. Baran valizi yere yatırıp Simge'ye baktı ve "istersen önce Aden'in yolladıklarını çıkaralım. Sen eşyalarını yerleştirirken ben de bir şeyler hazırlarım," Simge, Baran'ın yanına gidip yere bağdaş kurarak oturdu.
Valizi açtığında gördüğü karmaşayla Baran'a dönüp tatlı tatlı sırıttı. Baran ne kadar derli toplu, düzenliyse Simge o kadar dağınıktı. Aden'in özenle sarıp sarmaladığı kışlık kavanozlarını, poğaçaları, kurabiyeleri, çeşit çeşit dolmayı çıkarttığında Simge'nin de üzerinden koca bir yük kalktı sanki.
"Hepsi senin sevdiğin gibiymiş," dediğinde Baran çoktan bir kabı açmış dolma tıkınıyordu. Elindeki karalahana dolmasından bir ısırık alıp Simge'ye uzattı. Simge kalan dolmayı alıp ağzına attı.
"Bu kız aşçı olmalıymış," dedi lokmasını yutar yutmaz.
Baran yiyecekleri mutfağa taşırken Simge de valizini kapatıp vestiyerin önüne itekledi. Montunu, atkıyı çıkarıp astıktan sonra Baran'a lavabonun yerini sordu. Elini yüzünü yıkayıp saçlarını topladı. Aynada kendisine baktı. Yanakları hem soğuktan hem de utançtan kıpkırmızıydı. Ellerini yanaklarına yaslayıp rahat nefesler alıp verdi. Baran'la kurduğu diyalogları düşünüyordu.
"Salak Simge adama resmen kız kardeşini şikâyet ettin. Üstelik en yakın arkadaşın olan kız kardeşini," ofladı.
"Beceriksiz dedim kendime resmen, of Allah'ım ne olurdu zamanı geriye alma yeteneğimiz olsaydı?" yanaklarını canını acıtmadan tokatladı. Baran'ı daha fazla bekletmemek için son kez derin nefesler alıp verdikten sonra lavabodan çıktı ama hemen geri girip kullandığı havluyu düzgünce yerine astı. Amerika da geçirdikleri on günde Baran'ın titizliğine şaşırmakla vakit öldürmüştü. Aden'den sonra Baran'ında bu kadar düzenli olması canını sıksa da onlara olan sevgisi daha ağır basıyordu.
"Ne yapalım düzenli titiz olmak daha sağlıklı," dedi kendi kendine.
Baran'ın yanına gittiğinde onu mutfakta buldu. Salonla mutfağı ayıran yemek masasının üzerinde çoktan tabaklar bardaklar yerini almıştı. Baran, Simge'yi fark edince gülümsedi.
"Yardım lazım mı?" diye sordu Simge.
"Hallettim sayılır, ne içmek istersin?" dedi Baran.
"Bilmem, fark etmez..." dediğinde Baran elindeki tabağı masaya bırakıp Simge'nin yanına ilerledi. Kollarına ellerini yaslayıp rahatlaması için sıcak bir gülüş sundu sevgilisine.
"Simge, rahatla... Düşman hattında değil benim evimdesin," dediğinde Simge güldü. Ellerini yüzüne kapatıp parmaklarının arasından Baran'a baktı.
"Neden bu kadar gerildim ben de anlamadım," dediğinde Baran anlayışla baktı ona.
"Ben de Amerika'ya geldiğimde fazlasıyla gerilmiştim ama bir iki saat sürdü," dediğinde Simge başını salladı. Ellerini yüzünden çekip gürültülü nefesler verdi.
"Burada, senin yanında olduğum için mutluyum," dedi içine kaçan sesiyle.
"Ben de... Yanımda olduğun için mutluyum," gözleri birbirinde kaybolurken Baran'ın mavileri Simge'nin güzel yüzünde, öpmek için can attığı dudaklarda gezindi. Burnunun üzerinde, aynı hizadaki benlerine sevgiyle baktı. Simge, kalbini farklı bir coşkuyla atmasını sağlıyordu.
"Şey, ne içelim?" dedi Simge. Baran'ın yakınlığı kalbini çok hızlı çarptırıyordu.
"Kola var, soda... İçki de var ama..." dedi Baran.
"Kola, kola olur..."
Sohbet eşliğinde yemek yiyorlardı. Baran ona Kars'taki günlerini anlatırken Simge ilgiyle dinliyordu Onu. Baran'ın sorduğu her soruya içtenlikle cevap veriyordu. Baran, Gamze'yi sorunca Simge kız kardeşinin son zamanlardaki halinden bahsetmeye başladı.
"Erkek arkadaşı var sanırım. Yani normal arkadaşız diyor ama bana flört ediyorlarmış gibi geldi. Bu iyi bir şey değil mi Baran? O travmadan sonra ilk defa yabancı bir erkekle yakınlaştı," Baran geriye yaslanıp kollarını göğsünde kavuşturdu.
"Kimmiş bu arkadaş?"
"Henüz tanımıyorum. Adı Nicholas onu biliyorum sadece," dedi Simge.
"Nasıl tanışmışlar?" Baran ister istemez Gamze'ye karşı korumacıydı. Aden ve Güneş'ten sonra Gamze vardı onun için.
"Kampüste, tekrar karateye başladı Güneş. Antrenman yaptığı sırada tanışmışlar, bizimki ilk ters yapmış ama anlaşmışlar bir şekilde," dedi Simge.
"Annenle baban?" dedi Baran. Simge gülerek Baran'a baktı.
"Babam tam olarak FBI ajanı gibi merak etme," dedi gülerek.
Baran gülerek başını sağa sola salladı. Simge'nin babası zor bir babası vardı ama neyse ki Baran kendisini sevdirmeyi başarmıştı. Yemek yemeğe son verdiklerinde Simge masayı toparlamaya başladı. Simge konuşarak mutfakta sağa sola salınırken Baran yanağını eline yaslayıp Simge'yi izlemeye başladı.
"Ay o nasıl tatlı bir bebek öyle ya. Vallahi Aden çocuğum dese kimse yadırgamaz o kadar benziyor," dedi neşeyle. Elindeki tabakları lavabonun içine bırakıp masaya tekrar döndü. Baran'ı eli yanağında şapşal şapşal sırıtarak kendisini izlediğini görünce utandı.
"Baran, ne yapıyorsun?" dedi. Sonra içinden o nasıl soru Simge diye kendisine kızdı.
"Güzelliğini sindirmeye çalışıyorum," dedi Baran.
Simge, Baran'a bakakaldı. Kulağının işittikleriyle midesinde uçuşan kelebekleri hissetti. Yüzündeki sırıtışı gizlemek için dudaklarını ısırdı. Baran'a kaçamak bakışlar atıp masanın üzerindeki boş sürahiyi aldı. Baran'ın bakışları hâlâ üzerindeydi. Titreyen elleriyle sürahiyi tutup Baran'a arkasını döndü. Sürahiyi tezgâha bırakacaktı ama titreyen parmakları izin vermedi. Cam sürahi elinden düşüp tuzla buz olurken Simge anın etkisiyle çığlık attı. Baran hemen ayaklanıp Simge'nin yanına gitti.
"Ben çok özür dilerim. İstemeden oldu Baran," dedi Simge panikle. Eğilip kırıkları toplayacakken Baran izin vermedi.
"Dur güzelim keseceksin şimdi bir yerini," dese de Simge toplamakta ısrarcıydı. Baran böyle olmayacağını anlayınca Simge'yi belinden tutup tezgâha oturtturdu. Anlık yakınlıkları ikisini de duraksattı. Baran, Simge'nin bacakları arasındayken yüzleri de çok yakındı.
"Sakar değilim diye dolanıyorum etrafta ama şu hale bak," dedi Simge oflayarak. Baran gülümsedi. Simge'nin burnunun üzerine yapışan kumral tutamı parmağıyla itekledi.
"Evini mahvettim. Söz ben yarın çarşıya iner alırım hemen aynısını," dedi Simge aynı acelecilikle.
"Önemi yok," dedi Baran boş ver dercesine.
"Olur mu hiç, olmaz! Ben alırım sana yenisini..." dedi Simge.
Baran aralarındaki mesafeyi biraz daha kapatıp Simge'nin gözlerine baktı. "Normalde başkası kırsa sanırım kızar bayağı söylenirdim ama konu sen olunca," dedi ve Simge'nin kokusunu solumak istercesine derin nefesler alıp verdi.
"Konu ben olunca ne?" dedi Simge merakla. Karnı kasılıp duruyor, ağzı kuruyordu.
"Konu sen olunca yüzümde hep bir sırıtış oluyor," dedi Baran. Yüzünde söz konusu sırıtışı vardı.
"Gözlerini gördüğümde, kokunu soluduğumda, sesini duyduğumda... Tenine dokununca..." parmaklarını Simge'nin kızaran yanaklarında gezdirdi.
"Gülmek geliyor içimden," dedi Baran.
"Baran," dedi Simge heyecandan içine kaçan sesiyle. Baran sol elinin işaret parmağını Simge'nin burnundaki benlerinde gezdirdi.
"Hele bu iki ben," dedi ve önce sol kaşının hemen yanındaki burnunun bitiş çizgisindeki beni ardından burnunun ucundaki beni öptü. "Bu ikisi sana çok yakışıyor," dedi. Nefesi Simge'nin dudaklarına vuruyordu.
"Simge," dedi Baran yutkunurken.
Simge de onunla aynı anda yutkundu. Tenini okşayan nefes, Baran'ın yanağına değen uzun kirpikleri içini bir hoş ediyordu. Gözlerini yumdu. Göğsü şiddetle inip kalktı. Baran'ın nefesi dudaklarına kaydığını nefesini tuttu.
"Sanırım seni öpeceğim," Simge başını salladı hızlı hızlı.
"Öpeyim mi?" bu sefer daha da hızlı salladı. Baran'ın kıkırtısını duyduğunda tek gözünü açıp henüz kendisine itiraf edemese de aşık olduğu adama baktı. Mavi gözleri koyulaşmış, bakışları daha da anlam kazanmıştı. Simge tüm cesaretini toplayıp "öp," dedi.
Alınları birbirine değdi, burunları birbirine çarptı. Dudakları kavuşmadan sıcak nefesleri kavuştu. Usulca gezindi dudakları nefeslerinde. Kolları bedenlerine dolandı. Şehvetten çok uzakta muhtaçmışçasına öpüyorlardı birbirlerini. İlk değillerdi ama kalplerini bu denli çarptıran ilk öpüşleriydi.
Dudakları ayrıldı, alınları tekrar birbirine yaslandı. İkisinin göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Yüzlerinde peydahlanan gülüşler sadece ikisinin özeliydi. Baran bir kez daha dokundu ilk dokunduğunda müptelası olduğu dudaklara. İkinci öpüşmeleri daha istekli daha tutkuluydu. Baran kendisini dizginlemeye çalışsa da Simge'ye karşı koyamıyordu. Büyük ellerini Simge'nin belini sarıp narin bedenini kendisine çekti. Simge kollarını Baran'ın boynuna sarıp kendini ona bıraktı.
Hiddetlenen hareketleri mutfağa yayılan sesleri daha da arttırırken bedenleri arasında tek bir boşluk dahi kalmadı. Elleri hakimiyetlerini kaybedip bedenlerinde gezinmeye başladı ama Baran sınırlarını aşmıyordu. Elleri sadece belinde ve kollarında geziniyordu. Simge ellerini Baran'ın yüzüne yasladı. Baran'ın üst dudağına dişlerini sürttüğünde Baran inleyip dahası mümkünmüş gibi bedenlerini birbirine bastırdı. Duruşunu dikleştirmek için sağa bir adım attığında ayağının altına basan cam parçasıyla istemeden Simge'nin dudağını serte ısırdı ve can havliyle geri çekildi.
"Siktir!" nidası döküldü dudaklarından.
"Ne oldu?" dedi Simge nefes nefese. Öpüşmekten uyuşan dudağının acısını henüz hissetmiyordu.
"Cam battı," dedi Baran sinirle.
Yerdeki camlara öfkeyle bakıp yere damlayan kanını durdurmak için masadaki peçetelikten bir tane peçete alıp ayağının altına bastırdı. Simge yere inmek istediğinde Baran "otur orada Simge. Önce burayı süpürmem lazım," dedi.
"O ayakla nasıl süpüreceksin hem o peçete bir işe yaramaz," dedi Simge. Yerdeki kırıklara dikkat ederek yere indi. Baran'ı sandalyeye zar zor oturttu.
"Süpürge nerede?" diye sorunca Baran yatak odasında olduğunu söyledi. Simge kırıklara basmadan mutfaktan çıktı. Yatak odasına girip kapının arkasındaki duvara monteli olan şarjlı süpürgeyi aldı. Geçen haftalarda aynısından Aden'le birlikte kendi evlerine almışlardı.
"Allah'tan seni kullanmayı biliyorum tatlım," dedi kendi kendine Simge.
Mutfağa geri gittiğinde Baran'ın büyük parçaları topladığını fark etti. Ona kızgın bakışlar atmaya çalışsa da pek başaramadı. Baran omzu silkip sandalyesine yayılarak oturdu. Simge mutfağı süpürürken Baran da onu izledi.
Simge mutfağı toparladıktan sonra süpürgeyi tekrar yatak odasına ötürüp bıraktı. İçeri geçerken sırt çantasındaki mini sağlık kitini aldı. Baran'ın yanına gittiğinde lavaboda önce elini yıkayıp kuruladı. Sonra da yanına gidip önünde oturdu. Kitten yaraya pansuman yapmak için gerekli araçları çıkartıp Baran'ın kanamaya devam eden ayağını kucağına çekti. Yarayı temizleyip kapattı. Neyse ki derin, dikişlik bir yara değildi.
"Teşekkür ederim," dedi Baran.
"Rica ederim. Görevim," dedi Simge gülümseyerek.
Birlikte salona geçtiler. Baran koltuğa oturduğunda Simge'nin aklına aldığı hediye geldi. Gözleri valizine kaydığında ofladı. Baran'ın bakışlarını üzerinde hissedince ona döndü.
"Otursana güzelim," dedi Baran.
"Şey oturacağımda, bir dakika..." deyip koşar adım valizinin uyanına gitti. Eşyalarının arasına yerleştirdiği hediyesini alıp Baran'ın yanına gidip oturdu. Elindeki kutuyu Baran'a uzatıp "çam sakızı çoban armağanı," dedi. Baran gülerek kutuyu aldı.
"Teşekkür ederim," dedi ve hediyeyi açtı. Simge merakla Baran'a baktı. Kutuda küçük boylarda üç tane renkli büst objeler vardı. Pembe, sarı ve lacivert büstlerdenq birinin siyah gözlüğü, birinin beyaz şişirdiği sakızı, diğerinin de mor fötr şapkası vardı.
"Baran gülme!" dedi Simge moral bozukluğuyla. Baran dudaklarını birbirine bastırmış ona bakarken kendini tutamadı ve kıkırdadı.
"Boş verelim bunları ben bu eve daha uygun bir hediye alacağım yeniden," dedikten sonra kutuyu almak için Baran'ın kucağına uzandı ama Baran kutuyu ondan uzaklaştırdı.
"Baran ya verir misin?" dediğinde Baran omzunu silkip gülerek Simge'ye baktı.
"Ben sevdim bunları, baş ucuma koyarım..." Simge, Baran'ın omzuna vurup mücadelesini sonlandırdı.
"Seni hiç yansıtmıyorlar ki, hangi kafayla aldım acaba?" dediğinde Baran kutuyu önlerindeki orta masaya bırakıp Simge'ye yaklaştı.
"Ama seni yansıtıyorlar ve bunu bayağı sevdim," burnunu Simge'nin yanağına sürtüp dudaklarını al ala olan yanaklarına bastırdı.
"Teşekkür ederim, artık bu evde hediyelerin sayesinde hep seni hissedeceğim," dedikten sonra Simge'nin dudaklarından küçük bir buse çaldı.
Simge tuttuğu nefesini Baran'ın ondan uzaklaşmasıyla sessizce bıraktı. Kalbi deli gibi atıyordu. Baran'ın da ondan farkı yoktu. Gözlerini birbirlerinden çekemezken Baran, Simge'nin yanağını parmaklarının sırtıyla sevip tekrar teşekkür etti. Biraz daha koltukta oturdular. Ne konuşacağız diye içten içe düşünürlerken konuştukça konuşmaya başladılar. Akıllarına gelen, gözlerine takılan her şey hakkında konuşup fikirlerini birbirilerine dökmek şimdiden en sevdikleri aktivite oluyordu.
"Uykun gelmiş," dedi Baran.
Simge gözlerini zar zor aralayıp Baran'a baktı. Esnemeye başlayınca elinin tersiyle ağzını kapattı. Dün geceden gelen uykusuzluğu, sınav stresi, yol yorgunluğu erken uykusunu getirmişti. Yüzünü sıvazlayıp gerindi.
"Duş alsam sorun olur mu?" diye sorunca Baran'ın kaşları çatıldı. Simge böyle davrandıkça Baran geriliyordu. Henüz her şey çok yeniydi evet, ancak aralarındaki çekingenlik artık canını sıkıyordu.
"Simge ben senin neyinim?" diye sordu Baran.
"Erkek arkadaşımsın," dediğinde Baran Simge'ye yaklaşıp yüzünü elleri arasına alıp gülümsedi.
"O zaman benden çekinme, duş almak isteyince benden izin isteme ya da sürahi, bardak ne kırarsan kır kendini böyle mahcup hissetme," dediğinde Simge alt dudağını ısırdı. Baran'ın başparmağı o dudağının üzerinde gezindi.
"Ama kırmamaya da dikkat et tabii," dedi Baran gülerek. Parmak uçlarını Simge'nin kıvrılan dudak kenarlarında gezindirdi.
"Duş alayım o zaman ben," dedi Simge.
"Al, ben de yatağı hazırlayayım senin için..."
Simge valizinden havlularını alıp duşa girerken Baran da odasına geçti. Simge için temiz çarşaflarını yatağa geçirip kendisi için battaniye ve yastık alıp salona geçti. Kapının önünde gözüne takılan valizi de yatak odasına taşıyıp salona geçerken banyonun önünde durup yüksek sesle Simge'ye seslenip valizini yatak odasına taşıdığını söyledi. Salona geçip koltuğa yayılarak oturduğunda gözlerine çarpan küçük heykelciklerle güldü.
"Deli kız," dedi kendi kendine. Hayatında görüp görebileceği en çirkin şeylerdi ama büyük bir zevkle evinde kullanacak her gördüğünde sinirlenmek yerine gülecekti.
Simge duştan çıktıktan sonra Baran'ın odasına geçti. Valizinden peluş beyaz pijama takımını çıkardı. Pijamanın üzerinde kiraz motifleri vardı. Kısa saçlarını tarayıp tekrar havlusuna sardıktan sonra bornozunu alıp banyoya girdi. Bornozunu kapının arkasına asıp gülümsedi. Gri, ayı postuna benzeyen bornozu Baran'ın siyah bornozunun yanında oldukça komik duruyordu. Üstelik bornozunun şapkasında ayı yüzü ve kulakları vardı. Saçlarını taramak için aynanın karşısına geçtiğinde başındaki havlusuna gözü takıldı. Havlunun iki yanından tavşan kulakları sarkıyordu.
"Sanırım Aden'den oynaklığı öğrenmeliyim?" diye iç geçirdi. Baran buna takılmayabilirdi ancak az çok iddialı kadınlardan hoşlandığını anlamıştı. Bunun için eski ilişkisine bakmak bile yeterliydi.
"Ya da daha vamp nasıl olmalıyım onu sorayım ben Aden'e. Evet, evet!" umutsuzca aynadaki yansımasına baktı.
"Ama ben de böyle bir insanım... Hem ben üşürüm ki öyle saten geceliklerle," dedi saçlarını tararken. Saçlarını taradıktan sonra saç havlusuyla nemini alıp bornozunun yanına astı. Aynada son kez kendisine bakınca gözleri dudaklarına bastı. Yanakları daha da kızarırken parmakları dudaklarını yokladı.
"Allah'ım," diye fısıldadı. Yüzünde beliren titrek gülüş gözlerine kadar ulaştı.
"Sakın saçmalama Simge. Sakın adamın yanında saçmalama," dedi. Aynaya bakıp banyonun kapısına ilerledi ama tekrar dönüp aynadan kendisine tekrar baktı.
"Sakın ama sakın sakarlıkta yapma!"
Duştan sonra Simge'nin uykusu açılınca çay içip rastgele bir film açıp izlediler. Gece ilerledikçe bastıran uykularına daha fazla direnemeyip ayaklandılar. Simge ben salında yatarım diye tutturdu ancak saatlerdir olduğu gibi bu çekişmeyi de Baran kazandı. Simge odaya girip yatağa girdiğinde Baran'ı yerinden ettiğini düşünüyordu. Sağa döndü, sola döndü. İçeriden hiç ses gelmeyince Baran'ın uyuduğunu düşününce yanındaki boş yastığa sarılarak içi rahat etmese de uyumaya karar verdi.
Sabah ilk uyanan Baran oldu. Uzun boyuna kısa gelen koltuktan kalkıp gerindi. Ağrıyan belini esnetip sessizce odasına geçti. Dolabından kıyafetini alacakken gözüne takılan Simge'yle kahkaha atacaktı ki son anda tuttu kendisini. Simge'nin başı yatağın kenarından yere sarkarken bir ayağı yastıkların üzerindeydi. İki eli de başının yanında sarkıp yere değiyordu.
Baran, Simge'nin yanına gidip onu uyandırmamaya çalışarak yatışını düzeltmeye çalıştı. Önce kollarını yatağa koydu. Sonra da başını tek eliyle tutup diğer eliyle bedeni yatağın ortasına çekiştirdi. Simge başını koyduğu yastığın altına kollarını koyarak uyumaya devam etti. Baran nefeslenip Simge'ye baktı. Banyoya geçmeden önce Simge'nin, kumral kısa saçlarına bir buse kondurup odadan kıyafet alıp çıktı. Banyoya girip kısa bir duş aldıktan sonra çıktı. Bornozunu alacağı sırada siyah bornozunun yanında asılı diğer bornoz ve havluyla kaşları hayretle hareketlendi. Sonra dudakları kıvrıldı. Bu görüntü nedensiz hoşuna çok gitti. Yüzündeki gülümsemeyi silmeden kurulanıp giyindi. Kısık bir ıslık tutturup saçlarını kurulayıp lavabo tezgâhının yanındaki dolabın üzerine bıraktığı kıyafetlerini giyindi. Tam olarak hazırlandıktan sonra banyoyu toparlayıp çıktı.
Simge'nin hâlâ uyuduğunu görünce ona bir not yazıp yatak odasının kapısına yapıştırıp işe gitmek için evden ayrıldı Onun evden ayrılışından iki saat kadar sonra Simge uyandı. Kendisini ilk defa düzgün bir pozisyonda uyanırken bulunca şaşırdı. Yatakta gerinip esnedikten sonra yataktan kalktı. Saçlarını parmaklarıyla düzeltip odadan çıktı. Ev aşırı sessizdi. Salona girdiğinde Baran'ı göremedi. Yastığıyla battaniyesi düzgünce katlanıp koltuğun ucunda duruyordu. Mutfağa bakındı ama orada da göremedi. Belki banyodadır düşüncesiyle koridora döndüğünde banyonun kapısının açık olduğunu gördü. Burada da yoktu.
"İşe mi gitti ki?" dedi kendi kendine. Telefonunu almak için yatak odasına döndüğünde kapının üzerindeki notu gördü.
Günaydın, adliyeye geçtim. Uyandığında beni ara...
Bu arada, çok güzel uyuyorsun...
Baran.
"Güzel mi uyuyorum?" dedi Simge. Bir yatağa bir elindeki nota baktı. Odaya komodinin üzerinden telefonunu alıp kendini yatağa bıraktı.
"Zavallı adam kim bilir ne halde buldu beni..."
Baran'ı arayıp konuştular. Bugün davaları olduğu için izin alamamıştı. Neyse ki önlerinde hafta sonu vardı. Baran, Simge'ye evde sıkılırsa merkeze nasıl inebileceğini anlattı. Dışarı çıkarsa da mutlaka kendisine haber vermesini istedi.
Simge yatağı toplayıp kendisine bir kahve yaptı. Bir şeyler atıştırırken Aden'i aradı ve kendi tabiriyle dünkü yaşadığı salaklıklarını bir bir anlattı. Aden onu her zamanki anlayışlı, çözüm bulan tavrıyla karşıladı.
"Bu kadar gerilmene gerek yok ki Baran seni rahatsız edecek bir şeyi asla yapmaz," dedi Aden emin bir şekilde. Abisine, diğer abilerine de bu konuda güveni sonsuzdu.
"Biliyorum yapmaz da. Konu Baran değil zaten... Bilmiyorum sanırım ben de Gamze'den sonra ister istemez..." derin bir nefes alıp verdi.
"Bu çok normal Simge. Yaşananlar ele avuca sığacak, sindirilebilecek şeyler değildi. Ama böyle de devam edemezsin. Bir yerde patlarsınız bence akışına bırak. Olduğun gibi takıl. Baran'ın da dediği gibi kır dök. Ye, iç, sıç bir şey olmaz," Simge rahat bir nefes alıp verdi.
"Teşekkür ederim," dedi Simge minnetle.
"Rica ederim arkadaşım. Tatilinizin tadını çıkarın..."
Simge, Aden'le konuştuktan sonra daha da rahatladı. Kahvesini bitirip bardağını yıkadıktan sora yatak odasına geçti. Tüm gün evde durmaktan sıkılacağını bildiğinden gezinemeye karar verdi. Hazırlandıktan sonra Baran'a haber verip evden yedek anahtarları alarak çıktı.
Baran'ın evi Kars'ın tam merkezindeydi ama adliye buraya biraz uzaktaydı. Baran tarif ettiği yolu dikkatle, etrafı inceleyerek yürüdü Simge. Sadece beş dakikadır dışarıdaydı ama şimdiden donmuştu. Adımlarını biraz daha hızlandırıp iki dakika kadar sonra çeşit çeşit mağazaların, yemek yerlerinin olduğu uzun sokağa ulaştı.
"Salak Simge, ne vardı biraz daha kalın giyinseydin?" dedi. Baran ona kat kat ve kalın giyinmesini özellikle tembih etmişti ama Simge o kadar da değildir diyerek çıkmıştı dışarı. Ellerini montunun cebinde yumruk yapıp gözüne kestirdiği bir mağazaya girdi. Yüzüne vuran sıcak havayla rahat bir nefes aldı. Anlaşılan eve dönene kadar sokakta ne kadar mağaza varsa gezecekti.
Düşündüğü gibi de oldu. Mağazaları gezinip kendisine, kız kardeşine ve Aden'e bir şeyler aldı. Gezinirken Baran'la sürekli telefondaydı. Hafta sonu için tüm planlarını bu kısa görüşmelerde yapmışlardı. Simge soğuktan artık bedeninin uyuştuğunu hissedince bir kafeye girip garsondan çay ve tost istedi. Ayının özellikle kaynar olmasını istediğinde garson ona birkaç saniye bakıp yanından ayrıldı. Baran'a oturduğu kafenin adını yazıp mesaj attı.
Çayını içip tostunu yerken bir yandan da Baran ve kız kardeşi Gamze ile mesajlaşıyordu. Gamze'yle Nicholas hakkında yazışırken Baran'la yediği tostun çok güzel olduğunu yazıyordu. Barandan mesaj alamayınca tamamen Gamze'ye odaklandı. Ona aldığı şeylerin fotoğrafını çekip atarken birden yanağına değen dudaklarla sıçrayıp arkasına döndü.
"Baran vallahi beni içeri tıktırmak için yapıyorsun değil mi?" dediğinde Baran güldü. Simge'nin yanaklarından bir kez daha öpüp beresinin üzerinden başını da öptükten sonra yanındaki sandalyeye oturup garsonu çağırdı.
"Bir çay bir de aynı tostan koçum," dedi. Garson gittikten sonra Simge'ye "o kadar ballandıra ballandıra anlattın ki sırf yemek için bir saat erken çıktım," dediğinde Simge'nin dudakları büküldü.
"Tost iççin mi erkenden çıktın?" dediğinde Baran çapkınca sırıtıp başını salladı.
"Tost ve çok güzel bir kadın için..."
Kafede biraz vakit geçirdikten sonra oradan ayrıldılar. Birlikte dışarıda yürüdükten sonra eve geçtiler. Eve geçene kadar Baran kalın giyinmediği için Simge'ye söylenip durdu. Eve geçtiklerinde Simge ısınmak için sıcak bir duş alıp kalınca giyindi. Baran'la birlikte yemek hazırlamak için mutfağa gittiğinde Baran'ı boş boş buzdolabına bakarken buldu.
"Canım," diyerek geldiğini belli ettiğinde Baran ona döndü.
"Sıhhatler olsun," dedi Baran.
"Sağ ol," Baran'ın yanında durup buzdolabına baktı. En azından makarna, pilav tarzı şeyleri yapabilen bir insandı.
"Makarna?" dedi Simge.
"Olabilir," dedi Baran.
"O zaman ben makarnayı yaparken sen de geç duşunu al," deyince Baran tamam diyerek banyoya geçti.
Simge makarna suyu koyup salata yapmaya başladı. Aden'in gönderdiği yaprak sarmalarından da ısıtmak için bir tabak kadar çıkardı. Salatayı bitirdikten sonra makarnanın sosunu yapmaya başladı. Yaparken birkaç kez tarifine de bakmayı ihmal etmedi.
Baran duştan çıktığında her şey hazırdı. Birlikte yemek yiyip mutfağı toparladıktan sonra yine bir film açıp izlediler. Uyumadan önce yarın neler yapacaklarını son kez planladıktan sonra Simge, Baran'ın odasına uyamaya geçti ama aklı Baran da olduğundan rahat edemedi. Baran'ın birkaç kez belini ve boynunu sıvazladığını görünce içine dert olmuştu. Yataktan kalkıp salona gitti. Baran neyse ki uyumuyordu. Ona koltukta ben uyuyayım dese kabul etmeyeceğini bildiğinden "birlikte uyuyalım mı?" dedi utana sıkıla. Baran, Simge'nin rahatsız hissetmeyeceğinden emin olduktan sonra teklifi kabul etti. O gece ve Simge gidene kadar birlikte uyudular.
Hafta sonu için planladıkları her şeyi eksiksiz tamamladılar. Kars'ın kültürel zenginliklerini havanın el verdiği kadar ziyaret edip yöresel yemeklerinden yediler. Birlikte geçirdikleri her anda birbirlerine karşı daha açık, daha rahat hissettiler. O gerginlik, çekingenlik kuş olup uçtu. İlişkilerinin temelleri geçirdikleri bu günlerde daha da sağlamlaştı. Baran ona çok hızlı geçtiğini düşündüren bir haftada Simge'nin varlığına, evin her yanında onu görmeye alışmıştı. Gideceği güne mutsuz bir şekilde uyanmış, Simge'den ayrılmak onun içinde oldukça zor olmuştu. Simge de aynı hisleri yaşıyordu. Baran'la geçirdiği zaman su gibi akıp gitmişti ama bu kısacık zaman bile onlara ve ilişkilerine çok iyi gelmişti.
* * *
Yorumlar