ADEN 83. BÖLÜM ADEN UYGUROĞLU
83. ADEN UYGUROĞLU
HAZİRAN / 2024
Bok çukuru diye nitelendirdiğim eğitim hayatımın son demlerindeydim. Altı, hatta yedi yılı devirmeye sadece günler kalmıştı. Gireceğim son sınavla birinciliğim tam olarak kesinleşecekti. İstediğimi başarmış son yılın ilk dönemini 4. 00 tam puanla kapatmıştım. İkinci dönemde de o puanı korumak için yememiş içmemiş sadece okuluma odaklanmıştım. Gireceğim son sınav neyse ki bu dönemin en kolay dersiydi. En azından benim için öyleydi.
"Tüh yaa," arka sıramda oturan Simge'ye döndüm. Sınava beş dakika kadar kalmıştı.
"Ne oldu?" diye sordum. Sınıfta sınav öncesi uğultusu hakimdi.
"Gen kodlamasını yanlış ezberlemişim," dediğinde dudaklarımı dişledim. Önüme dönüp söz konusu olan kodlamayı bulup önüne bıraktım.
"Anlatayım mı?" hevesle başını salladı.
"Vallahi sen anlat yavrum elim ayağım pabuca girdi okuduğumu anlamam şimdi," deyince iyice ona dönüp kodlamayı anlatmaya başladım. Her cümlem sonunda başını sallayıp kâğıttaki çizili kod sarmalını inceliyordu. Hoca ve asistanları gelene kadar anlatmaya devam ettim.
Sınav başladığında dakikalar önce anlattığım kod ilk üç soruda sorulmuştu. Benim için hızlı geçen sınavdan çıkmadan önce kitapçığımı kontrol ettim. Herhangi bir hatam yok gibi görünüyordu. Kodlama kağıdıyla birlikte eşyalarımı alıp sınavımı teslim edip sınıftan çıktım. Çıkmadan Simge'ye göz attığımda bana gülümseyerek göz kırptığını görünce rahat bir nefes verdim.
Simge'yi beklerken Yusuf'u aradım. Bu aralar nefes almadan çalışıyordu. Anlatmasa da haberlerde izlediğimiz kadarıyla Van'a dadanan bir uyuşturucu karteri ile uğraşıyordu. İlk aramamda açmayınca iç çekip Emir'i aradım.
"Cennet bahçem on dakikaya oradayım," dedi telefonu açar açmaz.
"Günaydın," dedim cıvıl cıvıl bir sesle. Emir gülüp "günaydın cennet bahçem. Biraz geç kalkınca geciktim sandım," dedi.
"Yok yok, ben erken çıktım sınavdan. Simge'yi bekliyorum. Sen geldiğinde direkt kafeteryaya geç biz geliriz yanına canım," dedim. Emir'le konuşmamız biter bitmez Yusuf'un araması düştü.
"Canım," diye açtım telefonu.
"Güzelliğim, anlaşılan son sınavın çok güzel geçti," dediğinde kıkırdadım.
"Geçmeme gibi bir lüksü yok ki," dediğimde koca bir kahkaha attı.
"Gün geçtikçe Aslan'a benziyorsun," dedi gülüşlerinin arasından.
"Abim sonuçta. Hem üzüm üzüme baka baka derler ne bekliyordun sevgilim?" dediğimde bir kahkaha daha attı.
"Abini sevsinler," dedi. Konuşmaya devam edecekti ama gerilerden duyduğum sesle "bir dakika canım," dedi. Birisi konuşuyordu ama ne dediğini anlamıyordum.
"Tamam savcım ben uğrarım birazdan," dedi Yusuf. Kapı sesini duyar duymaz "canım," dedi Yusuf.
"Buradayım. Müsait değilsen akşam konuşuruz sevgilim," dediğimde iç geçirdi.
"Müsaidim yavrum. Sesini, gülüşünü, nefesini özlemişim," dediğinde şükrederek nefeslendim.
"Ben de çok özledim sevgilim... Neyse ki çok az kaldı," dedim. Mezuniyet için çok önceden izinlerini almıştı. İki günde olsa burada benim yanımda olacaktı. Normal adli iznine bir iki gün geç başlayacaktı.
"E doktor hanım heyecan var mı?" dediğinde güldüm.
"Yani biraz," dedim. Heyecandan çok son günlerde kafama taktığım şey yüzünden gerginlik vardı.
"O ses daha fazlası var diyor sanki," dediğinde görmese de başımı salladım. Oflayıp yaslandığım pencere eşiğine eteğime dikkat ederek oturdum.
"Var, var da..." ensemi ovalayıp bir kez daha ofladım.
"Aden ne oluyor güzelim?" dedi ciddiyetle.
"Gergim sadece. Kaan hoca, diğer hocalar konuşma metni için darlıyorlar ona sıkkın canım," dediğimde "diyorsun?" dedi. İnanmadığı belliydi.
"Evet, her neyse sen neler yapıyorsun?" dedim.
"Kaç bakalım. Öğrenirim nasıl olsa," dedi.
"Yusuf," dedim uzatarak.
"Yusuf canı," gülümsemem büyüdü. Omuzlarımda kestirdiğim saçlarımı havalandırıp etrafa göz attım. Bana karşı kullandığı tüm güzel hitaplar bir yana bu hitap bir yanaydı. Kendimi bambaşka hissetmemi sağlıyordu.
"Seni seviyorum," dedim dolu dolu.
"Çok," dedi. Gülümsediğini hissediyordum.
"Çok seviyorum..." dedi. Şapşal şapşal kıkırdarken Simge'nin çoşkulu sesi araya karıştı. Deli kız çantasını sallayıp seke seke bana koşuyordu.
"Benim çatlak geldi, akşam ararım olur mu?" dedim.
"Olur güzelim selam söyle," dedi. Telefonu kapatıp oturduğum eşikten indim. Simge yanıma geldiğinde sıkıca boynuma sarıldı. Yanaklarımı peş peşe öpüp mıncırdı.
"Yaaaa çok mutluyum. Allah senden razı olsun Allah ne muradın varsa versin mavişim," dediğinde güldüm.
"Abartma alt tarafı üç puanlık soruydu," omzunu silkti.
"O üç puan bana doksan üzeri aldıracak bu ne demek biliyor musun? Derece yapma ihtimalim var," dedi.
"Hadi canım e hani Emre miydi Enes miydi onlardı?" dedim.
"Canım birinciliği net olan kişi sendin ikinci ve üçüncülük içinde onlar boş boş biz böyleyiz şöyleyiz deyip durdular. Bu sınav senin için önemsizdi ama onlar için önemliydi," dedi.
"Nefes al Simge nefes al," dedim gülerken. Ellerini iki yana açıp büyük nefesler alıp verdi.
"Kızım ikisinin yüzü sirke satıyordu, sayfaları boş boş çevirip durdular, en sona da onlar kaldı. Anlayacağın DD alsalar bile belki puanı yükseltiriz diyerek götleri yiyip bütünlemeye giremeyeceklerine göre," dedi ve önümde reverans yaparak kendisini takdim etti.
"İkincilik sancağını almış olan bu arkadaşını tebrik et," gülerek başımı sağa sola salladım. Betül hocanın bütünleme anlayışı bırakmaktı. Onun bütünleme sınavlarına girenler asla geçemiyordu. Bu konu hakkında yıllardır öğrenciler ve hocalar arasında bir tartışma vardı. Hatta Betül hoca defalarca şikâyet edilince soruşturma bir yapılmıştı. Ancak hem soruşturanlar hem de dekanlık bütünleme sınavlarının aşırıya kaçan zorlukta olmadığına ve hocanın kasten kötü not verdiğine dair bir kanıt bulamamışlardı. Kadının soru tarzı farklıydı. Dilini çözen geçiyor çözemeyen kalıyordu.
"Haydi inşallah," dedim. Kesin olarak ilan edilmedikçe onu yüreklendirmek hayal kırıklığına sürükleyebilirdi. O nedenle tüm içtenliğimle derece alamsı için dua ettim.
"Hah Betül hoca çıktı," dediğinde amfinin girişine baktım. Betül hoca bizi görünce yüzünde nadir gördüğümüz bir gülümsemeyle yanımıza doğru gelmeye başladı.
"Yanımıza geliyor," dedi Simge sessizce.
"Görüyorum," dedim. Betül hoca karşımızda durduğunda selam verdik.
"Sınavını ilk sen teslim edince okuyayım dedim," dedi ve elindeki kitapçıklara göz ucuyla baktı. En üstte benim kitapçığım vardı. Kitapçığımın ön kapağını çok hafif kaldırıp bana aldığım notu gösterdi. Tam not almıştım!
"Tebrik ederim Aden. Bu sınavla birlikte okul tarihinin tam notla mezun olan ilk öğrencisi olacaksın," dedi. Çığlığımı içimde tuttum. Engel olamadığım sırıtışımla Betül hocaya teşekkür ettim.
"Senden güzel bir konuşma metni bekliyoruz ona göre," dedi. Metni yazmaya henüz başlayamamıştım ve önümüzdeki hafta başında onaylatmam lazımdı.
"Merak etmeyin hocam. Çok güzel olacak," dedim kendimden emin bir şekilde. Yani yazmak ne kadar zor olabilirdi ki?
"Sana gelecek olursak," dedi ve Simge'ye döndü Betül hoca.
"Öyle görünüyor ki bazı sıralamalar değişecek," dedi ve göz kırptı.
"Ay hocam vallahi mi?" dedi Simge heyecanla. Aslında bu heyecanı kendisi için değil babası içindi. Adil amca beklentileri olan bir adamdı ve başarının karşılığını her ebeveyn gibi almak istiyordu. Neyse ki baskıcı bir adam değildi.
"Bakacağız," dedikten sonra bize son kez bakıp arkasını döndü. O önümüzden koridorda ilerlerken biz Simge'yle birbirimize dönüp kısık sesle çığlıklar atıp sarıldık.
"Bu arada kızlar," Betül hocanın sesiyle birbirimizden ışık hızıyla ayrıldık.
"Her şeyden öte bir kadın, öğretmen ve bir anne olarak yaşadığınız kötü günlerin ardından bu denli güçlü ayağa kalkıp hedeflerinize ulaştığınız için sizi tebrik ederim. Bana iyi bir öğretmen olduğumu kanıtladığınız içinde size teşekkür ederim," dedi ve bir şey dememize müsaade etmeden önüne döndü.
"Başardık değil mi maviş?" dedi Simge dingin bir tebessümle. Ona döndüm, birbirimize gülümseyerek baktık.
"Başardık kumralım başardık. Ve bu henüz hiçbir şey," dedim.
Emir'in yanına indiğimizde bir kahve içip okuldan ayrıldık. Simge eve geçerken bizde Emir'ler Ekrem Bey'in kliğine doğru yol aldık. Geçen ay çıkardığı şarkısını son ses açıp bağıra çağıra söylerken o sadece bana gülüyordu.
"Akşam için yer ayırttık çocuklarla. Okulun bitmesinin şerefine ilk kutlamayı bu akşam yapıyoruz," dedi. O benden daha hevesli görünüyordu.
"Bak sen," dedim. Son bir ayda kendisine gelmişti. Onu uzun zaman sonra bu kadar gülerken, enerjik görmek benim için apayrı bir mutluluktu.
"Aslan dedi," dedikten sonra güldü.
"Adam tam bir abi kızım. Üç gündür plan yapıyor," dediğinde ben de güldüm.
"Canım Aslan'ım," dediğimde bana yan gözlerle baktı.
"Senden sonra canım," dedim. Yanağından makas alıp başındaki şapkasını kaydırdım. Saçlarını kısacık kestirmişti. Her tarafta şapkalarıyla dolaşıyordu.
"Kızım dur kaza yaptıracaksın," dedi kızarak.
"Aman," dedim burun kıvırarak. Yolcuğun devamı atışmalarımızla devam etti. Kliniğe geldiğimizde Emir bekleme alanına geçerken ben de Ekrem Bey'in odasına geçtim. Beni her zamanki güler yüzüyle karşıladı.
"Nasılsın?" dedi defterini alıp karşıma oturduğunda.
"Güzel, güzelim..." dediğimde anonda güldü.
"Siz nasılsınız?" diye sordum.
"Ben de güzelim," dedi. Defterine hemen bir şeyler not alıp bana döndü.
"Tablolarınız değişmiş," dedim.
"Kızımın hediyeleri, ara ara gelip odamı dizayn eder..." başımı salladım. Tablolar oldukça güzeldi. Rönesans dönemlerinden fırlamış birçok savaş tasviri vardı. Ekrem Bey'e tekrar baktığımda göz kırpıp başını salladı.
"Bugün son sınavımı verdim. Okul hayatım tam anlamıyla bitti... Ve hedeflediğim gibi birincilikle bitirdim," dediğimde gülümsemesi büyüdü.
"Tebrik ederim Aden. Bir doktor olarak, Eski Cerrahpaşalı olarak seninle gurur duyuyorum. Ben bu kadar gururluyken aileni düşünemiyorum bile çok heyecanlı olduklarına eminim..." dediğinde güldüm.
"Annem, yani Filiz annem ve Emir alışık aslında. Asıl heyecan Zümrüt annemde ve diğerlerinde. Hele Kerem..." güldüm.
"Beyefendi bana biraz darılmış. Neymiş çıtayı arşa çıkarmışım," dediğimde Ekrem Bey gür bir kahkaha attı.
"E haklı çocuk. Kaç insan okuduğu tüm okulları birincilikle bitirir?" dedi. Omuz silktim. Yüzümdeki koca gülüş dingin bir tebessüme evrildi.
"Tek uğraşım okullardı. Ben de hakkını vereyim dedim," dediğimde onunda gülüşü duruldu.
"Kaçış rampan okuldu," dediğinde başımı salladım.
"Sürekli kavganın, ağlamaların, yoksulluğun ve sevgisizliğin kol gezdiği evde sığınağım okul kitaplarım ve okul kütüphanelerinden aldığım romanlardı. Evdeki o gürültüye rağmen odaklanırdım okuduğum her satıra. Beynimin içinde yüksek ses bağırarak okurdu kitapları... Sonra ev sessizleşti," dedim.
"O sessizlikte ne yaptın?" diye sorunca başımı kapıya çevirdim.
"Emir'e sığındım. Ona, onun sesine sığındım. Fatih'te yaşadığımız apartmanın merdiven boşluğu çok büyüktü. Orayı sığınağımız yapmıştık. Hep orada vakit geçirir olmuştuk. Ta ki o Almanya'ya ben de üniversiteye başlayana kadar," tekrar Ekrem Bey'e döndüm. Defterinin arasına kalemini koyup defteri masasının üzerine bıraktı.
"Şimdi bir sığınağınız var mı?" diye sordu.
"Mekân olarak yok. Ama hâlâ birbirimize sığınırız," gülümsedi.
"Senin için çok kıymetli," başımı salladım.
"Çok, herkesten her şeyden çok... Emir benim için bambaşka bir yerde. Hayatımda, kalbimde diğer insanlardan farklı bir yerde. Onu bir fanusa koyup herkesten uzağa yerleştirdim. Kimseyle bir tutamam Emir'i," dediğimde dudaklarını büktü.
"Farklı bir bütünlük," dedi. Omzumu silkip "Emir benim ayaklarım üzerinde durmamı, okumamı, hayattan vazgeçmememi sağlayan bir insan. Onun önceliği her zaman ben olmuşken, benim için her daim bir dayanak olmuşken onu bu kadar sevmem, herkesten farklı bir konumda tutmam kadar doğal ne olabilir ki?" dediğimde gülümsedi.
"Bu bağlılık bu zamanda öz kardeşlerde, anne babalarda olmazken sizin buna sahip olmanız çok özel ve kıymetli," dedi.
"Öyle. Bu hayattaki en büyük şansım Emir. En güvendiğim, gözüm kapalı inandığım insan o. Mesela aynı güveni, inancı ve bağlılığı Yusuf'a da hissediyorum. İkisinin ne söylediğini ne yaptığını asla sorgulamam. Yusuf'a olan bu güvenin, inancın temelinde Emir'in bana öğrettiği güven ve inanç var..."
"Peki Yusuf bunu sorun ediyor mu?" diye sorunca şaşırdım.
"Neyi? Emir'le olan ilişkimi mi?" dediğimde "yani... Evet," dedi.
"Hayır. Yusuf her zaman yerini bildi. Emir de aynı şekilde. Hayatımda ve kalbimdeki konumlarının farkındalardı ve sınırı asla aşmadılar. Emir kardeşim, Yusuf hayatımın aşkı. Ne Emir ne Yusuf asla birbirlerinden rahatsız olmadılar. Aksine çok iyi anlaşırlar. Yusuf'ta ayrı sever Emir'i zaten, "dedim. Başımı kaşıdığım dudak büküp başımı eğdim.
"Güneş bunu yapamadı ama. Yusuf'un yapabildiğini, yapmasını da beklemiyordum açıkçası," dediğimde kaşları çatıldı.
"Emir ve Güneş bunun sorununu mu yaşıyorlar?"
"Yaşadılar. Sonu ayrılık oldu... Aslında ayrılıklarına sevindiğimi söylemem lazım sanırım. İkisini ayrı ayrı çok severim ama bir aradayken çok yakışsalar da olmuyordu. Sevgilerini birbirilerine geçiremiyorlardı sanki... Sonunda da ayrıldılar zaten," dedim.
"Bu durum Güneş'le aranda bir sorun oluşturdu mu?"
"Hayır. Bu onların ilişkisiydi. Neden, niçin diye sorup yargılayamam. Ama tekrardan bir ilişki olursa da desteklemeyeceğimi ikisini de söyledim," dedim.
"Nasıl karşıladılar?" dedi Ekrem Bey.
"Emir için normal bir tepkiydi. Biz her zaman kendimizden önce birbirimizi düşündüğümüzden yadırgamadı aslında. Ama Güneş için aynısı olmadı. İkisinin ilişkisi olduğunu ve karışmamam gerektiğini söyledi. Ben de öyle yaptım," dedim.
"Bu bakışlar pek karışmadım der gibi bakmıyor Aden," dediğinde güldüm.
"Emir'le yaptığım konuşma yeterli oldu sanırım," dediğimde "bu ne kadar etik?" diye sordu.
"Etik olmayan bir şey yok. Ona asla olamazsınız, yapamazsınız gibi zırvalıklarla başını ağrıtmadım ki. Onun göremediklerini ona anlattım," dediğimde dudak büktü.
"Her neyse," dedi lafı uzatmamak için.
"Asıl meselemize gelelim," dediğinde sıkıntıyla ofladım.
"Bir yol alabildiniz mi?" diye sordu.
"Hayır... Sıfıra sıfır elde var sıfır!" dedim. Masasına bıraktığı defterini tekrar alıp kaldığı sayfayı açtı.
"Neden?" diye sorunca başımı geriye atıp tavana bakarak bir kez daha ofladım.
"Çünkü bu seferde o kaçıyor. Ona ne zaman baba demek istesem lafı ağzıma tıkıp ortamdan uzaklaşıyor. Paradoksa girdik anasını satayım," dedim.
"Sence bunun sebebi ne?"
"Sanırım onu avutmak istediğimi düşünüyor, belki de içten, gerçekten baba demek istediğimi düşünmüyor," dediğimde doğrulup düzgün oturdum. Ekrem Bey'e bakıp nefeslendim.
"Haydar abiye baba dedikten sonra daha çok vakit geçirmeye başladık aslında. Sürekli bir arada, yan yanayız. Baş başa vakit geçiriyoruz ama ne zaman baba diyeceğim hop kuş olup uçuyor," dedim.
"Onun için zor bir süreç olmalı," dudak büktüm.
"Olabilir, fazlasıyla kırıldı. Haydar abiyle arası hâlâ açık," dedim.
"Senin için nasıl? Haydar'a baba demek seni hafifletti. Öyle söylemiştin. Peki Yağız'a baba diyememek o sana nasıl hissettiriyor?" dediğinde derin bir iç çektim. Dirseğimi masaya yaslayıp yanağımı da yumruğuma yasladım.
"Konu Haydar abi olduğunda çok hafif hissediyorum. O benim Haydarikom... Böyle daha rahat daha samimi geliyor... Konu o olduğundaysa o hafiflik yok oluyor. Gerginlik, stres, acabalar silsilesi... Şimdi o da benden kaçınca neyse diyorum. Belki de daha zamanı değildir," dedim.
"Belki de..." dediğinde "en azından aramız açık değil. Hatta çok çok daha iyiyiz," dedim. Birbirimizin omzunda ağladığımız o geceden sonra bambaşka bir boyuta evrilmiştik. Ona olan sevgimde saygımda artmıştı.
"Anneannemin ölümü benim ve onların arasında dönüm noktası oldu aslında. Annemin büyüdüğü evin benim büyüdüğüm evden çokta farksız olduğunu görmek tüm kalkanlarımı yıktı. Benim Emir'im vardı. Annemin soğuk, dilsiz duvarları. Kocasına olan bağlılığını, onu evliliklerinin en berbat günlerinde bile bırakamayışını..." derin bir nefes daha aldım.
"Ben kahramanımı beş yaşlarımdayken o ise yirmisinde buldu. Aradaki o on beş sene... Annemi daha iyi anlıyorum artık. İnsan duvarlarla arkadaşlık ede ede duvarlaşıyor. Sonra önüne kimin çıktığının önemi kalmıyor. Çarptığında hep aynı etki..." göz göze bakındık bir dakika kadar. Çenesini sıvazlayıp başını ağır ağır salladı.
"Onunda..." dudaklarımı dişledim. Ellerimi kucağımda kavuşturup bacak bacak üstüne attım.
"Yani öz babamın nasıl bir yükü yüklendiğini de o günlerde fark ettim. Onun için annem her şeyden önce geliyor. Biz çocuklarından bile. Annemi mutlu etmeyi, onu iyileştirmeyi hiç sahip olamadığı o huzur dolu eve kavuşmasını görev edinmiş kendisine. Arada tam boylar bahsederler eskiden çok kavga ederlermiş ama sonunda kazanan aşkları olurmuş. Hatta bir keresinde Aslan; ne zaman büyük bir kavga etseler bir kardeşim oluyordu, demişti," dediğinde karşılıklı gülüştük.
"Anlamak iyileştiriyor değil mi?" dediğinde başımı salladım.
"Benim için öyle," dedim. Defterine her zamanki gibi birkaç not alıp tekrar bana odaklandı.
"Peki, okulu bitiriyor olmak seni nasıl hissettiriyor?"
"Mutluluk ve coşkunun yanında gerginim..." dedim.
"Çok normal. Sorumluluğun artacak, iş hayatı özellikle de bizim sektör için oldukça yorucu oluyor. Ama bu gözünü korkutmasın. Yapamayacak olsaydın okulunu bu denli başarılı bir şekilde bitirmezdin," başımı sağa sola salladım.
"Mesele bu değil aslında. Uzun zamandır mental olarak kendimi buna hazırlıyorum," dediğimde kaşlarını çattı.
"Sorun ne?" dediğinde yutkunup tavana baktım.
"Soyadım... Bunca zaman önemsizdi benim için ama o kürsüye yaşadığım onca şeyden, verdiğim bunca mücadeleden sonra bu soyadıyla çıkmak..." dilimi ısırdım. Peş peşe yutkunup gözlerimi kaçırdım.
"Kötü hissettirecek ve o günümün zehir olmasını istemiyorum..."
"Bunun için hocalarınla konuşabilirsin Aden," dediğinde gözlerine baktım.
"Konuşurum konuşmasına ama adımın yanına hangi soyadını koyacağım bilmiyorum ki..." omuzlarım düştü. Parmaklarımı birbirine geçirip başımı kaşıdım.
"Ailen bu konu hakkında bir girişimde bulunmadılar mı?" diye sordu.
"Hayır... Bir beklentim yok bu konuda yanlış anlamayın. Yani ne bana ne Güneş'e kimliktir, kütüktür, nüfustur böyle şeylerle gelmediler. Ama açıkçası hâlâ o adamın soyadını taşıyor olmak canımı sıkıyor... Neyse ki evlenip Toral olmama az kaldı," dedim buruk bir gülüşle.
"Böyle deyince de zengin koca avcısı gibi hissettim kendimi," dediğimde kısa bir kahkaha attı.
"Neyse ki karşımda ekonomik özgürlüğünü kazanabilecek, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kocasına ve onun soyadına tamah etmeyecek bir kadın var," dedi.
"Bana olan bu inancınız beni gururlandırıyor," dedim. Büyük bir tebessümle baktı yüzüme.
"Şey, mezuniyet önümüzdeki Cuma. Sizi orada görmeyi çok isterim," dediğimde gülüşü daha da büyüdü.
"Orada olmak çok isterim. Eğer ayarlayabilirsem elbette katılırım," dedi.
Konuşmaya devam ederken kapısı çalındı. Kapı çalınca gözleri hemen saate kaydı. "Süremizi fazlasıyla aşmışız doktor hanım," dediğinde toparlanmaya başladım.
"Sizinle sohbet etmek çok keyifli. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorum," dediğimde beni destekledi.
Birlikte odasından çıktığımızda sıradaki danışanını odaya davet edip birkaç dakika sonra geleceğini söyledi. Bize doğru gelen Emir'i görünce onları tanıştırmak istedim. "Tanıştırayım Emir," dediğimde Emir hemen elini uzattı.
"Merhaba Ekrem Bey," onlar ayaküstü konuşurken izin isteyip lavaboya geçtim. Lavabodan çıktığımda Emir tekti. Yanına gittiğinde bakışlarını fark ettim hemen. Bana değil abilik hatta babalık yaptığı küçük cennet bahçesine bakıyordu. Bu bakışları nerede olursak olalım her zaman tanırdım.
"Emir'im Erez'im hayırdır?" dediğimde güldü. Beni kolunun altına çekip başımı öptü.
"Hiç," dedi.
Arabada ilerlerken suskunduk. Düşünceli görünüyordu. "Emir?" dedim. Gözlerini çok kısa bana çevirip tekrar yola odaklandı.
"Bir şey yok cennet bahçem. Terapilerinde sana ilk defa eşlik etmek canımı sıktı sadece. Daha önceden gelmeliymişim," dediğinde "saçmalama!" dedim aniden.
"Emir saçmalama. Senin de bir hayatın, sorunların, ilgilenmen gereken onca şey varken benim bir danışandan çok beş çayına gelmiş bir komşu gibi katıldığım terapiler nedeniyle böyle hissetmemelisin," dediğimde bana döndü.
"Ne çayı?" dedi. Cümlemin saçmalığına böyle bir tepki vermesi normaldi.
"Boş ver neyin ne olduğunu. Duymayacağım bir daha senden böyle şeyler tamam mı?" dediğimde gülerek bana baktı.
"Tamam anne," dedi. Yanağından makas alıp omzunu öptüm.
"Üstünü değiştirmek ister misin?" diye sordu.
"Yoo, iyiyim böyle..."
Cihangir'in ara sokaklarındaki publardan birinin önünde durduğumuzda arabanın camından bir göz attım. Emir'le göz göze geldiğimizde ona havadan öpücük atıp arabadan indim. O arabasını park etmek için giderken kaldırımda onu bekledim. Bir iki dakikaya geldi. Kol kola mekâna girdiğimizde bizimkileri hemen fark ettim.
Yanlarına vardığımızda sırayla hepsine sarıldım. Bejna'dan sonra Aslan beni tekrar kolları arasına alıp göğsüne yasladı. Emir bize içki almaya giderken Simge ve Doğu çoktan eğlenmeye başladılar.
"Ekrem Bey nasıllar?" diye sordu Aslan.
"Her zamanki gibi," dediğimde gülüp başını salladı.
"Psikiyatrist olmanın en zor yanı bu olmalı sanırım. Hep iyi olmak, aynı görünmek," dediğinde ona dik dik baktım.
"Ne?" dediğinde omzumu silktim.
"Henüz bir psikiyatrist değilim o nedenle bir yorum yapamayacağım," dediğimde kıkırdadı. Saçlarımı sevip şakağımı öptü. Emir içkilerle geldiğinde Bejna dışında hepimiz alkol tüketmeye başladık. Aslan da hem Bejna'ya eşlik etmek hem de bize göz kulak olmak adına alkol kullanmamayı tercih etti. Günün ilk saatlerindeki gerginliğim stresim kuş olup uçunca daha da çok içmeye ve eğlenmeye başladım. Simge'yle yan yana dans ederken birden arkamızdan bizi bir kol sarmaladı. Simge'ye aniden arkamıza döndüğümüzde karşılaştığımız yüzle çığlık attık.
"Doruk!" Simge'yle aynı anda boynuna sarılınca dengemizi kaybettik ama neyse ki düşmeden kendimizi toparladık.
"Nereden çıktın sen?" dedi Simge.
"Hani izin alamamıştın?" dedim ben de hemen. Doruk gülerek bize tekrar sarıldı.
"Benim inadıma ısrarlarıma kim dayanabilir ki..." dediğinde gülüştük. Doruk diğerleriyle selamlaştığında hemen arkasında kalan adamı fark ettim. Uzun denilecek bir boyda sarışın bir adamdı. Dikkat çeken siyah gözleri vardı. Bakışlarımı fark edince gülümsedi. Simge'yle önümüzde durup baş selamı verdi.
"Bu arada," dedi Doruk. Sarışın adamın yanında durdu.
"Arda, erkek arkadaşım..." bakışlarımızın değiştiğini fark edince "sevgilim," diyerek daha açık bir ifadede bulundu.
Simge'yle aynı anda birbirimize bakıp tekrar Doruk'a baktık. Biz bunu nasıl olurda kaçırmıştık? Hepimiz aynı şoku yaşarken kendine ilk gelen Aslan olmuş olacak ki öne çıkıp Arda'ya elini uzattı.
"Aslan," diyerek kendini tanıttı.
"Şu güzel kadın dışında Doruk'ta dahil hepsinin abisiyim," dediğinde yeni bir şok dalgası yaşadım. Aslan ilk defa ayan beyan Bejna'ya ithamda bulunurken genzimi temizleyip Arda'ya elimi uzattım.
"Aden, şaşkınlığımı mazur gör lütfen," dediğimde içtenlikle gülümsedi.
"Önemli değil. Doruk daha önce size bahsetmediğini söylemişti. Bu tepkileri bekliyordum," dedi. Doruk'a baktım. Gergindi, alnındaki terler parlıyordu.
"Evet. Ne yazık ki bizimle paylaşmadı," dediğimde araya Simge girdi.
"Merhaba Arda, Simge ben," diyerek araya girdi. Diğerleri de Arda ile tokalaşırken garip sessizliğe büründük. Hiçbirimiz bu duruma karşı ya da ön yargılı değildik sadece yeni öğrenmenin şokunu tadıyorduk. Dans etmeyi bir kenara bırakmış masaya geçmiştik. Yüksek taburelerde oturmuş öylece Doruk ve Arda'ya bakarken ne kadar kaba göründüğümüzü fark ettim.
"Nasıl tanıştınız?" diye sordum. Doruk tuttuğu nefesini bırakınca ona göz kırptım.
"Arda diş hekimi," dedi Doruk.
"Klinikte mi tanıştınız?" diye sordu Simge.
"Öyle sayılır," dedi Arda. O, Doruk'un aksine rahattı. Simge sordu Arda cevapladı, ben sordum Arda cevapladı. Arda kendini yaralayınca Doruk'un görev yaptığı sağlık ocağına gitmiş ve bum!
"Anlaşılan ilişkinizin konuşmacısı sensin," dedi Doğu. Agresifti ve sanki laf sokar gibiydi.
"Çenesi düşük olan benim diyelim," dedi Arda sağlam bir manevrayla.
"Öyle gibi görünüyor," dedi Doğu. Bakışlarını Doruk'a çevirdi ve nefes alıp verdi.
"Aksi takdirde bize, dostlarına bu durumdan bunca zamanda çoktan bahsetmiş olmalıydı öyle değil mi?" dediğinde Doruk bakışlarını kaçırdı. Benimle ve Simge'yle olan arkadaşlığının yanında Doğu ve Emir'le daha farklı daha özel bir arkadaşlık kurmuştu zaman içinde. Bizden daha fazla görüşüyorlardı.
"Benim için fazlasıyla zordu Doğu," dedi Doruk.
"Senin için kolaylaştırırdık," dedi Doğu. Doruk'un bunu bizimle paylaşmamasına fazlasıyla darılmış görünüyordu. Doruk ise fazlasıyla mahcup. Sanırım bizim ters bir tepki vermemizden endişelenmişti.
Simge endişeyle bana baktı. Ben de ne yapacağımı kestiremediğimden aralarına girmeye cesaret edemeyince bakışlarımı Emir'e çevirdim. "Beyler," diyerek ayaklandı Emir bakışlarımdan sonra.
"Bugün kızların günü, batırmayalım olur mu?" dediğinde Doruk başını salladı. Doğu bize bakıp özür diledi. Farklı konularda sohbet edip içmeye devam ettik. Odağımız Arda ve Doruk'tu elbette. Sıradan bir denk geliş önce arkadaşlığa sonra da ilişkiye dönmüştü. Yakışıyorlardı, farklı bir auraları vardı.
Emir yeni içkiler almak için ayaklandığında Aslan'dan kendisine yardım etmesini rica etti. Biz Arda'yla konuşmaya devam ederken Doğu da Bejna ile konuşuyordu. Doğu'nun söylediği bir şeye elini ağzına kapatarak güldü ve başını aşağı yukarı salladı. Ekrem Bey sadece bana değil Bejna'ya da çok iyi gelmişti. Emir ve Aslan'ın gelmediğini fark edince bar kısmına baktım. Bar tezgahının bir ucunda durmuş konuşuyorlardı. Daha doğrusu Emir konuşuyor Aslan dinliyordu. Emir ne diyorsa Aslan'ın canını sıktığı belliydi. Aslan bir an başını kaldırıp bize doğru baktığında göz göze geldik. Gözlerini kaçırdığında kaşlarım benden bağımsızca çatıldı.
"Hey aramıza dön," Simge'nin dürtmesiyle önüme döndüm.
Akşam böyle devam edip gitti. Bir ara Doruk sadece Emir ve Doğu ile sessiz bir köşeye geçip konuştu. Simge aşırı sevdiğini belli ettiği Arda'yla birçok konuda sohbet ederken Aslan, ben ve Bejna sessizdik. Aslan'ın, Emir'le konuştuktan sonraki suskunluğu bana da Bejna'ya da bulaşmıştı.
Gecenin geç saatlerinde mekândan ayrıldığımızda Doruk ve Arda'yı da yanımıza alarak Beşiktaş'taki eve geçtik. Onlar içmeye evde devam ederken kendime ve Doruk'a kahve hazırladım. Birlikte odamdaki terasa geçtik.
"Bana şöyle bakmayı keser misin lütfen?" kahvemden bir yudum alıp kupayı dizime yasladım.
"Nasıl bakıyorum," dediğimde gözlerini ovalayıp bana alttan bakışlar attı.
"Anne gibi," dediğinde güldüm.
"Hoşuna gitmediğini söyleyemezsin," dediğimde başını salladı.
"Evet! Anaç ruhunu seviyorum, ama sen yine de bana anne gibi değil arkadaşım Aden gibi bak. Böylelikle ağlama dürtüm ortadan kalkmış olur," dedi. Buruk gülümsemesi içime oturdu. Onun hikayesindeki bazı yap bozların parçaları artık karşımdaydı.
"Nasıl fark ettin?" kupasını yere bırakıp uzandı. Ellerini karnının üzerinde birleştirip bana baktığında "ne yapıyorsun?" dedim.
"İlk danışanın oluyorum," dedi.
"Pekâlâ," dedim bacak bacak üzerine atıp kendimi role sokarak. Saçlarımı elimin tersiyle omzumun gerisine ittirip boğazımı temizledim.
"Nasıl fark ettin?" dedim tekrardan. Ben sordum o anlattı.
İlk flört girişiminden sonra farkına varmıştı. O, sınıfının en güzel kızından hoşlanabilecekken sınıfının en gereksizine karşı bir şeyler hissetmişti. İlk zamanlar kabullenmemesi, kendisine fazlasıyla cezalar vermesi normaldi. İlk kabullendiğindeyse yaptığı ilk şey gereksiz olarak adlandırdığı o çocuğa açılmak olmuştu ama istediği tepkiyi ne yazık ki alamamıştı. Sonrasıysa onun için tam olarak cehennemdi. İlk defa bir şeyler hissettiği o gereksiz çocuk; Doruk'un çok çirkin bir tabirle ibne olduğunu yaymış herkese. Sınıfla, okulla yetinmeyip yaşadıkları o küçük kasabaya yayılmasını sağlamıştı.
Ailesiyle arasında oluşan o buz dağları tam olarak o günlerde patlak vermişti. Babası onu evlatlıktan reddedince yatılı okullardaki serüveni başlamıştı. Annesini kaybetmesiyle de ablasıyla arasındaki bağda kopmuştu. Doktor olmayı babasıyla arası düzelir düşüncesiyle tercih etmişti ama ne bir tebrik ne bir kutlama ne bir gurur göstergesi. Babası ona hep kapı duvar olmuştu. Ne yazık ki hâlâ öyleydi. Ablasıyla olan kırık iletişimi eniştesi sayesindeydi. Yeğenleriyle olan güçlü bağın mimarı da eniştesiydi.
"Bu yüzden herkese öfke doluydun değil mi?" onunla ilk tanıştığımız zamanlardaki hali canlandı gözümde. Koca sınıfın neden onu sevmediğini ilk anda belli etmişti. Kaba, agresif ve üstün bakan tavırları sadece kendisini kamufle etmek içindi.
"Belki," doğrulup tekrar oturdu. Soğuyan kahvesini bitirdi.
"Bana yine anne gibi bakıyorsun," yanına oturdum. Dağınık saçlarını sevip onu göğsüme çekip sarıldım.
"Tek destekçin annendi değil mi o zamanlar?" ağırca başını salladı.
"Kıyamazdı bana. Bizim ailede işler tam tersiydi. Hani olur ya küçük, gelişmemiş ailelerde erkek evlat baş tacıdır. Bizim evin tacı ablamdı. Babamın göz bebeği, baş tacı medarı iftiharı. Ben de geriye kalandım. Annem asla ayırmazdı bizi. Hatta beni bir tık fazla severdi," başını kaldırıp bana baktı. Yüzünde buruk, kırgın bir tebessüm vardı.
"Ben ne onun aslan oğluydum ne paşası. Ne erkek gibi erkek oğluydum. Sadece evlattım annem için. O yüzden beni hiç yok sayıp gerisine itmedi. Ama bedeni de bunca şeyi kaldıramadı..." dolan gözlerini gökyüzüne kaldırdı. Yıldızlara bakıp nefeslendi.
"Annen bedenen artık yok ama biz varız, burada tam yanındayız," dedim. Ne demek istediğimi anladı. Başını omzuna eğip baktı yüzüme.
"Çok zaman oldu be Aden. Yaralar silinip gitti," dediğinde "cık," dedim.
"Bugün ne anladım biliyor musun? Yarayı saran, acıyı unutturan şey zaman değil sevgiymiş..." yüzünü sıvazlayıp gözlerini ovaladı.
"Seviyorsun yani beni?" dediğinde başımı salladım.
"Seviyorum. Hepimiz seviyoruz seni." dediğimde dudaklarını ısırdı. Saçlarını karıştırıp kalktım.
"Haydi içeri girelim..."
Diğer günler hep bir arada vakit geçirdik. Tüm günleri eğlenceli, dolu dolu yaşarken akşamları konuşma metninin başına oturuyordum ama yazacak kelimeler bulamıyordum bir türlü. Doğaçlama gitmeyi düşünmüştüm ama orada da çok panik yapabileceğimi hesaba katarak yazıya odaklandım. Emir'den, Aslan'dan, Yusuf'tan fikir aldım ama yazdığım hiçbir cümle işime yaramadı derken kapımı Sefa abi çaldı. Canım nişanlım meseleyi babasına aktarınca benimde yazı işim çözülmüş oldu. Sefa abi her zamanki krallığını yaparak bana ilham verdi. Konuşmayı yazdığım gibi okula gidip onaylattım. Bir örneğini onlara verip mezuniyet gününe kadar sürekli prova yaptım. Sadece metni okudum. Böylelikle asıl gerginliğim, can sıkıntımı halı altına süpürdüm.
Önce Baran geldi, onun peşinden Yusuf ve Güneş geldi. Babaannemlerde, Nevzat dedemlerde mezuniyet töreninden bir gün önce geldiler. Simge'nin de ailesi gelince Zümrüt annem akşam yemeği ayarladı. Bahçeye upuzun bir masa kuruldu. Koca bir aile hep birlikteydik. Tüm gece boyunca gözlerim anneannemi aradı. Onunda burada olmasını çok isterdim...
Mezuniyet günün sabahı çok erkenden kalktım. İlk işim Simge'yi aramak oldu. Birlikte hazırlanıp birlikte gidecektik. Kahvaltı ettikten sonra annemlere tören saatini hatırlatıp evden ayrıldım. Simge'ye geçtiğimde ailesiyle ayaküstü sohbet edip hazırlanmak için odama geçtik. Benim odamda hazırlanırken Güneş geldi.
"Gün ışığım," diye ona koşturup boynuna sarıldım.
"Yanında olmamı istersin diye düşündüm," dediğinde başımı salladım.
"İsterim tabii," dediğimde gülümsedi. Yeniden inşa ettiğimiz bir ilişkimiz vardı. Aramıza Gamze de takıldığında eğlenceli bir hazırlık süreci atlattık. Gamze ablasıyla, Güneş benimle ilgileniyordu. Simge'yle aynı model elbisenin farklı renklerini giyindik. Ben beyaz tercih ederken o yeşili giyindi. Saçlarımız dümdüz omuzlarımızda salınırken kepimizi tel tokalarla sağlamlaştırdık. Hafif bir makyaj, topuklu sandaletlerimizle oldukça şıktık.
"Kızlar, arkadaşlarınız geldi," diye bağırdı içeriden Simge'nin annesi.
Salona geçtiğimizde direkt Yusuf'a koşturdum. Önünde durup kendi etrafımda döndüm. Beni gülerek izlerken "nasıl olmuşum?" diye sordum.
"Çok güzelsin, nefesimi her defasında kesmeyi başarıyorsun," dediğinde kıkırdadım.
"Cennet bahçem," Emir'in sesini duymamla arkamı döndüm. Koridordan geliyordu, lavaboya girmişti sanırım.
"Emir'im," seke seke yanına gidip onunda önünde kendi etrafımda döndüm.
"Seni çirkin seni," dediğinde koluna vurdum.
"Mavişim bakma sen ona. Çok güzelsin..." dedi Baran. Ona havadan bir öpücük attım.
"Haydi çıkalım o halde," dedi Yusuf.
Toparlanıp evden çıkacakken Emri ve Güneş'e takıldım. Birbirlerinden uzaklardı. Sadece baş selamı vermekle yetinmişlerdi. Törenin yapılacağı Veliefendi Hipodromu'na giderken Aslan ve annemlerle konuştum. Çoktan gidip yerlerini almışlardı. Hipodroma vardığımızda onları görüp sahne arkasına gittik. Danışman hocam ve Kaan hocayla ayaküstü programı konuşup konuşmayı hızlı hızlı tekrardan gözden geçirdik.
Program başladığında alt dönemlerden seçilen sunucu öğrenciler; mezuniyet töreninin açılışını yapıp mezun dönem öğrencilerini sahneye davet ettiler. Sahneye çıkıp sandalyelere oturduk. Ellerim buz gibiydi, sırtımdan soğuk terler süzülüyordu. Sakinleşmek için derin derin nefes alıp verdim. Başımdaki kepi düzeltip karşıma baktım. Herkes buradaydı. Sevdiğim, ailem dediğim herkes buradaydı.
Yusuf'la göz göze geldiğimde bana kocaman gülümsedi. Ondan güç aldım. Kardeşlerime, annemlere baktım. Hepsinin o gururlu bakışlarıyla omuzlarımı dikleştirdim. Hocaların konuşmalarını büyük bir sabırla sıkkınlıkla dinledim. Yapılan esprili konuşmalar, gülüşmeler, iltifatlar hiç dikkatimi çekmiyordu. Heyecanla bir an önce bitsin gitsin istiyordum.
"Sakinleş," diye fısıldadı Simge.
"Kolaydı, hem sen nasıl bu kadar rahatsın?" yan gözle ona baktım. Gülümseyerek ailesine el sallıyordu.
"Konuşma yapacak olan ben değilim de o yüzden," dediğinde gözlerimi devirdim.
"Sağ ol ya!" dediğimde kıkırdayarak bana döndü.
"Alt tarafı on iki dakika otuz iki saniye boyunca önündeki kâğıdı okuyacaksın. Rahat ol," dediğinde sinirlerim bozuldu. Ben kıkır kıkır gülerken kürsüye Kaan hoca çıktı. Sıranın bize geldiğini anlayınca oturduğum yerde dikleştim. Kaan hoca birkaç cümleden sonra asıl meseleye geldi. Önce bölümün üçüncüsünü anons etti. O plaketini aldıktan sonra Simge'yi anons etti. Simge, Kaan hocanın yanına giderken ben alkışlamaya devam ettim. Simge plaketini alıp yanıma tekrar oturduğunda "Aden'sin sen. Üstesinden gelemeyeceğin hiçbir şey yok. Git, konuş, tebrikleri ve alkışları kabul et," dedi Simge yanıma oturur oturmaz.
"Sevgili Emre ve Sevgili Simge'den sonra sıra geldi bölümümüzü ve üniversitemizi birincilikle bitiren öğrencimizi açıklamaya. Kendisi üniversite tarihimizde bir ilki başararak tam notla mezun olmayı başaran ilk öğrencimiz oldu. Şahsım ve eğitimci arkadaşlarımın adına sizlerin huzurunda kendisini yürekten tebrik ediyorum." Sustuğunda alkışlar yükseldi.
"Değerli misafirler programımızın bu bölümünde birincilik konuşmasını yapması ve mezun kütüğüne çivi çakması için 197. Dönem birincimiz Doktor Sayın Aden Uyguroğlu'nu kürsüye davet ediyoruz."
Aden Uyguroğlu...
Duyduğumu algılayamadım önce. Kaan hocadaki gözlerimi karşıma çevirdim. Tam boylar bana el sallarken Aslan'ın göz kırpmasıyla başımı Emir'e çevirdim. Bana havadan öpücük atıp göz kırptı. Onun arkasındaki Ekrem Bey'i görünce bu olayın onların işi olduğunu anladım. Tuhaf bir kalp çırpıntısı yaşadım. Dakikalardır süregelen gerginliğim yok olup sadece heyecan kalmıştı. Hissettiğim yoğun duygusallık ağlamamı diretse de ağlamayacaktım.
"Aden, haydi seni bekliyorlar," dedi Simge beni dürterken. O öyle deyince yerimden kalktım. Kaan hocanın yanına emin adımlarla gidip bana uzattığı elini sıkıp plaketi aldım ve teşekkür ederim. Bana kürsüyü bıraktığında bir iki saniye kendime zaman tanıdıktan sonra kürsüye çıktım. Herkese selam verdikten sonra kürsüdeki kırmızı kapaklı dosyadan konuşma metnini çıkardım.
"Sayın rektörüm, rektör yardımcıları. Sayın dekanım, sayın konuklar, çok değerli hocalarım. İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 197. Dönem öğrencilerinin mezuniyet törenine hepiniz hoş geldiniz." derin bir nefes alıp verdim. Gözlerimi karşımdaki insanlarda dolandırıp konuşmaya devam ettim.
"Bugün burada dünyanın en zor ve yüksek özveri isteyen kutsal mesleklerinden biri olan, hekimlikle taçlandırılan zorlu, yorucu ama bir o kadarda gurur verici olan altı yılın sonuna gelmiş olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ve ben 197. Dönem mezunları arkadaşlarım adına bu konuşmayı yapmaktan mutluluk duyuyorum." Alkışların etkisiyle durup soluklandım. Sık sık Emir ve Yusuf ile göz göze geliyordum.
"Bir parçası olduğum Cerrahpaşa ekolünün yıllara dayanan tarihinde yetiştirdiği birçok başarılı bilim insanın izinde yolumuza devam etmiş olmaktan, onların meşaleleriyle aydınlanan ilim ve bilim yolunda emin adımlar atmış olmaktan onur duyuyor ve onlar gibi Cerrahpaşalı olmaktan iftihar duyuyorum." alkışları bir kez daha kabul ettim. Derin derin nefesler alıp verdim.
"Bizlerin tıp eğitimi altı yıl önce beyaz önlüklerimizi giyindiğimiz ilk gün hocalarımızın; her şeyden önce zarar verme ilkesinin zihnimize kazınmasıyla başladı..."
Konuşmaya devam ettim. Aldığımız eğitimin ne denli değerli olduğundan, hekim olmanın yüceliğinden, zorluğuna kadar neredeyse her konuya değindim. Konuşmam ara ara alkışlarla bölündü. Kelimeler tükendikçe, saniyeler geçtikçe rahatladım, daha dik durdum, daha gür konuştum.
"Çocukluğumuzdan itibaren büyük hayallerle, hedeflerle çıktığımız bu uzun ve fedakarlıklarla dolu yolda; önce yaşatmalısın ilkesi artık ne yazık ki önce yaşamalısın ilkesine dönüştü. Verdiğimiz bunca emeğin karşılığında ne yazık ki aldığımız karşılık artık bir teşekkür değil değersizlik, saygısızlık ve üzülerek söylüyorum ki öldürülmek oluyor. Biz sağlıkçılara bu konuda söyleyecek fazla bir şey kalmıyor diye düşünüyorum. Bunların sorumluları, tek gayesi hayat kurtarmak olan insanlara sahip çıkmayan, onları önemsizleştiren, mesleklerine ve ülkelerine küsmelerine sebep olan; hekimlerin, hemşirelerin, hasta bakıcılarının ve nice sağlık çalışanın karşılaştığı bu sorunlara karşı üç maymunu oynayan herkestir!" kulaklarım alkıştan uğuldarken gözlerim Nevzat dedeye takıldı. İşlemeli beyaz mendiliyle gözlerini siliyordu.
"Konuşmamın sonuna gelirken sizlerin huzurunda bizleri ilk günden bugüne dek büyük bir özveri ve istekle yetiştiren, deneyimlerinden yararlanmamızı sağlayan, kıymetli hocalarıma kendim ve arkadaşlarım adına çok teşekkür ederim. Altı yıllık bu yolculukta yol arkadaşlığı ettiğim tüm arkadaşlarıma, birbirimizi her daim desteklediğimiz, bilgilerimizi ve tecrübelerimizi paylaştığımız dostlarıma teşekkür ediyorum." önce Simge'ye sonra da Doruk'a bakıp göz kırptım.
"Bu okula ayak bastığım ilk günde hayal ettiğim ilk şey bu okuldaki son günümdü. O zamanlarda kendime verdiğim sözü tutmuş olmaktan ne denli mutlu olduğumu sizlerle paylaşmak istiyorum. Ancak asıl mutluluğum benim için çok kıymetli olan Cerrahpaşa'yı birincilikle bitirmenin yanında..." yutkundum. Aileme baktım ve onlara gülümsedim.
"O gün kurduğum hayalde ben bugün yalnızdım. Ama şimdi siz değerli konukların arasında bana büyük bir gurur ve mutlulukla bakan bir sürü insan var. Ailem olan insanlar... Yaşadığı zorlu süreçte benim için elinden gelen en iyisini yapan anneme, benim için çok özel bir yerde olan Haydarikom'a ve doğduğum ilk gün ayrı düşüp yıllar sonra kavuştuğum öz aileme ilk günden bugüne," derken onlara gülerek baktım.
"Benden desteklerini ve sevgilerini esirgemedikleri için, hayatıma girdiği ilk andan beri benim için çok kıymetli olan canım nişanlıma, çok sevdiğim ve idolüm olan Doçent Doktor Sefa Toral ve Profesör Doktor Sema Toral'a bana kattıkları her şey için teşekkür ederim. Her an yanımda olup bana kardeşliğin kutsallığını öğreten canım abilerim, erkek kardeşlerim ve biricik kız kardeşime teşekkür ederim." nefes al ve ver.
"Dedelerim, anneanne ve babaannelerim; yaşamaya devam ettiğim bu hayatta bana yol gösteren, her daim arkamda dimdik duran, elimi tutmayı bir an olsun bırakmayan ve güzel seven insanlar yetiştirdiğiniz için size minnettarım." diğer sayfaya geçip gözlerimi Emir'e çevirdim ve ona bakarak konuşmaya devam ettim.
"Tüm bu teşekkürlerin yanında asıl teşekkürüm çok özel birine. Kahramanıma... Bugün yaşadığım bu gururda en büyük katkı ona ait. Ağaçlardan yemek için topladığım meyvelerle bana sayı saymayı öğreten, gizli mabedimizin karanlığında loş bir mum ışığında büyük bir sabırla fasulye taneleriyle toplama ve çıkarma öğreten, bütün tersliklerime ve öğrenmemek için verdiğim büyük çabama rağmen bana okumayı öğreten, yediğim lokmayı, sevgimi, hayatı paylaştığım canım Emir'im... Kendi okuluna geç kalma pahasına her sabah beni okuluma bıraktığın, üniversite harcımı ödeyebilmek için o güzel sesinle tüm sokakları arşınladığın, kendin bir öğrenciyken harçlığını benimle paylaştığın için ama en önemlisi de bugün burada hâlâ aynı sevgi, şefkatle parlayan o güzel gözlerinle bana baktığın için teşekkür ederim. Benim için her zaman bir arkadaştan ötesi oldun. Dost oldun, abi oldun, baba oldun... Teşekkür ederim her şey için teşekkür ederim..." dolan gözlerimi ağlamamak için kırpıştırdım. Emir'e daha fazla bakarsam ağlayacağımdan ondan bakışlarımı çekip tekrar konuşmaya başladım.
"Konuşmamı hepinizin huzurunda arkadaşlarımla birlikte Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün sözleriyle sonlandırmak istiyoruz," omzumun üzerinden diğerlerine baktım. Bakışımla hepsi aynı anda ayağa kalktı. Son kez güçlü bir nefes aldıktan sonra büyük bir gururla her daim ezberimde olan o cümleyi tüm hipodromda yankılanacak kadar gür sesimle telaffuz ettim.
"Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir!" hep bir ağızdan büyük bir coşku ve gür sesle Gençliğe Hitabe'yi söyledik. Alkışlar dinene kadar dakikalar geçip gitti. Kürsüden inip herkesi bir kez daha selamladıktan sonra hekimlik kütüğüne çivi çaktım. Konuşmalar, Cerrahpaşa andı, Hipokrat yemininden sonra sonunda keplerimizi gökyüzüne fırlattık.
Keplerden sonra hepimiz çil yavrusu gibi dağıldık. Simge koşup ilk kardeşine sarıldı. Ben de benimkilere ilerlerken Emir'in herkesin arkasında olduğunu fark ettim. Annemler sarılmak için adım atsalar da onlardan izin isteyip Emir'e gittim. İlk ona sarılmalı, ilk onunla kutlamalıydım. Ailemiz etrafımızı çevrelerken elimdeki kepi Emir'in başına güzelce takıp "yakıştı," dedim.
"Sana daha çok yakışmıştı," dedi. Kollarını iki yana açtığında saniye beklemeden kolları arsına girdim. Sımsıkı sarıldık birbirimize. Sahnede tuttuğum tüm gözyaşlarımı omzuna akıttım.
"Seninle gurur duyuyorum," dedi kulağıma fısıldayarak. Omuzunu öpüp gözlerine baktım.
"Sen olmasan başarır mıydım emin değilim," yanağını sevdim. Alnımı öpüp beni göğsüne çekti. Başındaki kepi tekrar başıma takıp saçlarımı düzeltti. İki yanağımdan öptükten sonra "hepsi bana seni çalmışım gibi bakıyor," dediğinde kıkırdadım.
Annemlere aynı anda sarıldım. Sırayla herkesle uzun uzun sarılıp sonunda Yusuf'un kollarının arasında kendimi buldum. Gururla parlayan gözleri, dudağının kenarındaki gülüşüyle baktı yüzüme.
"Doktor Aden Uyguroğlu... Kulağa çok hoş geliyor," dediğinde "hıııı!" dedim heyecanla. Ben soyadı olayını unutmuştum. Yusuf'tan kopup Ekrem Bey'e koşturdum.
"Sevgili meslektaşım, tebrik ederim..." dediğinde boynuna sarıldım.
"Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim," diye fısıldadım.
Tören bitene kadar bir arada durduktan sonra kutlama için bu sene için ayarlanan mekâna geçtik. Geçen sene sadece mezun öğrenciler katılırken bu sene yakınlarımızda katılacaktı. Çok eğlendiğimiz, sürekli dans edip içtiğimiz geceyi sonlandırdığımızda sarhoştum. Yusuf'un kollarında ona sürtünerek dans etmeye devam ederken bana sürekli asansörde olduğumuzu hatırlatıp duruyordu.
Eve geldiğimizde beni kucakladı. Odama kadar taşıyıp bana sessiz olmamı söyleyip durdu. Yatağa bıraktığında kollarımı omzuna sarıp onu kendime çekmeye çalışınca gülüp dudaklarımdan öptü.
"Uyu güzelliğim, sabah erkenden alacağım seni," dedi ve beni son kez öpüp odamdan çıktı. Sağa sola dönüp yastığımı kucaklayıp sızdım. Sabah Barlas'ın ve Yusuf'un öpücükleriyle uyandım.
"Günaydın," dediğimde Barlas çığlık atıp saçlarımı çekiştirerek yanağıma abandı.
"Ulan sıpa," dedi Yusuf, Barlas'a gülerken. Barlas'ı kucağıma çekip boynuna öpücükler kondurdum.
"Saat kaç?" diye sordum.
"Yedi," dedi Yusuf. İşaret parmağının sırtıyla Barlas'ın saçlarını seviyordu.
"Ne kadar erken gelmişsin," dediğimde güldü.
"Gitmedim ki. Gece seni yatırıp gidecektim ama Emir bırakmadı," dediğinde esneyerek başımı salladım.
"Haydi kalk hazırlan, Şile'ye gideceğiz," dediğinde "yaa," diyerek kucağımda Barlas'la heyecanla doğruldum. Şile'yi, oradaki evimizi özlemiştim.
"Hazırlan," dediğinde uzanıp dudaklarına yapıştım ama öpücüğüm Barlas'ın saçlarıma asılan minik elleriyle yarıda kaldı.
"Yok arkadaş adımın Yusuf olduğu kadar eminim bu hareketleri hep Yusuf Ali öğretiyor bu velede," dediğinde gülerek Barlas'ı ona verdim. Onlar odadan çıkınca ben de hızlıca hazırlanmaya başladım. Kahvaltı etmeden evden çıkıp yola koyulduk.
"Akşam yemek var biliyorsun değil mi?" dediğimde başını salladı.
"Yusuf," dedim bana bakması için. Sırıtarak bana bakıp çenemi avuçlayıp yüzüme kendisine çekti. Dudağımın kenarını öpüp yola tekrar döndü.
"Rıza abiyi hatırlıyor musun?" dediğinde geçmişe gittim. Yemeğe çıktığımız ilk gece onun mekanına gitmiştik. Güzel anılarım olduğu bir yer olsa da Gamze'nin olayından sonra bir daha o yoldan geçmeye yüreğim el vermemişti.
"Ne olmuş ona?" dedim.
"Ağva da yeni yer açtı. Orada olacak yemek. Yani merak etme yavrum herkesten önce orada oluruz, tabii ben sana doyarsam," dedi. Bana yandan bakıp yanağımdan makas aldı.
"Delirdin iyice," dediğimde güldü. Direksiyondaki elini bacağıma koyup çiçekli elbisemin kısa eteğini sıyırıp kasıklarıma yasladı. Parmakları tenimde usulca gezindi. İşaret parmağı iç çamaşırımın üzerinden kadınlığımda gezinirken dudaklarımı dişledim.
"Yusuf, yapma!" dedim ama sesim tam aksini söylüyordu. Parmağını çekmek yerine bedenini bana meyledip elini iç çamaşırımı aşarak çıplak kadınlığıma yaslayıp okşamaya başladı. Dudaklarımı birbirine bastırıp iç yanaklarımı ısırdım. Yusuf parmakları beni okşamakla kalmayıp içimde gidip gelmeye başlayınca dudaklarımın arasından kısık inlemeler kaçırınca kendimi tamamen ona bıraktım.
Şile'ye geldiğimizde karşılaştığımız ilk şey koloni kuran sincaplar oldu. Evin verandasını resmen işgal etmişlerdi. Onları biraz sevip eve girdim. Yusuf evi sürekli temizlettirdiğinden her taraf temizdi. Yusuf lavabodan çıkıp koltuğa oturdu. Telefonuyla ilgilenip bana bir şeyler derken arkasından sırıttım. Elbisemin ip askılarını indirip üzerimden düşürdüm. Topuklularımı ses çıkarması için sertçe yere vurup ona ilerledim. Önüne geçip bacaklarının önünde durduğumda bakışlarını bana çevirdi. Islık çalıp geriye yaslandı. Kollarını koltuğun sırtına yaslayıp bacaklarını iyice aralayıp bana yer açtı. Bedenimi baştan aşağı ıslık çalarak tekrar tekrar süzdü.
"Mezuniyet hediyemi çok beğendim. Ama şimdi asıl mezuniyet hediyemi alabilir miyim?" diye sorduğumda gülerek başını sağa sola salladı. Bana üzerinde Dr. Aden Uyguroğlu yazan özel işlemeli altın kaplamalı dolma kalem hediye etmişti.
"Seninim, istediğin kadar alabilirsin," dediğinde tüm ciddiyetim bozuldu. Gülmekten omuzlarım sarsılırken ellerini baldırlarıma sarıp bacaklarımı öptü. Gözlerini gözlerime çevirip tenime dudaklarını bastırmaya devam etti. Bacaklarımdan, kasıklarıma, karnıma kadar sürdürdü buselerini. Tekrar arkasına yaslanıp kollarını yine koltuğun sırtına uzattı.
"Kucağıma gel..."
Yemek için restorana geçtiğimizde henüz kimse gelmemişti. Onlar gelene kadar Rıza abiyle uzun sohbetler ettik. Kararlaştırılan saatte herkes buradaydı. Uzun, gerçekten upuzun masada odak noktası Simge ve bendim. Gecenin konuşmasını yapmamız için bizi alkışladıklarında ilk olarak Simge ayağa kalktı.
"Benden mavişimiz kadar okkalı bir konuşma beklemeyin," dediğimde kıkırtılar yükseldi.
"Evet, öncelikle şunu belirtmeliyim ki Cerrahpaşa'nın bana mesleğimden öte kazandırdığı en değerli şey birbirinden kıymetli iki dost, siz güzel insanlar ve yakışıklı sevgilim," dediğinde Emir ve Doğu'dan ıslıklar yükseldi.
"Her neyse... Burada sizinle olduğum için çok mutluyum..." yerine oturunca bakışlar bana kaydı. "Peki," diyerek ayaklandım. Boğazımı temizleyip ellerimi birbirine sürttüm.
"Bizim için hazırladığınız bu güzel akşamın beni çok mutlu ettiğini söylemem gerek sanırım. Her zaman kalabalık aile hayali kurarken şimdi bu hayale sahip olmak çok özel benim için... Eeee," Zümrüt anneme baktım. Bana göz kırpıp kadehini kaldırdı.
"Ben aslında dün yapmam gereken bir şeyi şimdi yapmak istiyorum. Bir süredir yoğun bir gerginlik içindeydim. Sebebini hepiniz biliyorsunuz zaten. Ben bana bu güzelliği yaptığınız için teşekkür ederim," dedim. Önce Emir sonra da tam boylarla Yağız Bey'e baktım.
"O zaman," kadehimi masadan alıp havaya kaldırdım ve "ailemize," dedim.
"Ailemize..."
"Aden, seninle biraz hava alalım mı?" dedi Zümrüt annem.
"Olur," deyip ayağa kalktım. Annemler bakıştıktan sonra Zümrüt annem ve Yağız Bey kalkıp yanıma gelince birlikte restoranın terasına çıktık.
"Gençler," dedim gülümseyerek onlara bakarken.
"Bizim seninle görüşmek istediğimiz bir konu var aslında. Uzun, çok uzun zamandır konuşmak istediğimiz bir konuydu ama... İşte zaman, yaşadıklarımız, çekingenlik..." Yağız Bey sustuktan sonra araya annem girdi.
"Senin de çekindiğin o konu hakkında," dedi. Kalbim heyecanla gümbürdedi. Annem elini yüzüme yaslayıp yanağımı okşadı.
"Eğer istersen resmi olarak yani biyolojik olduğu gibi resmiyette de baban olmamı, soyadımızı taşımayı ve elbette Filiz annenin isminin yanına Zümrüt annenin de isminin eklenmesini ister misin?"
Ellerimi yüzüme kapayıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Annem beni sarıp göğsüne çekince kollarımı ona sardım. Yağız Bey yanımıza gelip ikimizi göğsüne çekti. Başımıza öpücükler kondurup ona sığınışımızın tadını çıkardı.
"Ben," dedim. Gözyaşlarımı silip onlara baktım.
"Eğer Güneş için sorun olmazsa," dediğimde "hayır hayır. Merak etme sorun yok anneciğim. Onunda anne kütüğüne Filiz'in adı eklenecek. Yani merak etme tamam mı?" dedi annem.
"Tamam," dedim ve onlara gülerken baktım.
"Ben gerçek soyadımı istiyorum," dediğimde aynı anda sardılar beni. İkisinin ortasında, kolları arasında dünyanın en güvenli yerindeydim. Bu his, bu his çok tarifsizdi.
"Aden Uyguroğlu," dedi annem.
"Kulağa mükemmel gelmiyor mu?" dedi Yağız Bey. Onlar gülerken yüzlerindeki mutlulukta, saf sevgide takıldım kaldım. Onları ilk gördüğümde içimden geçirdiğim o belkiler büyük lodoslara kafa tutmuş, kasırgalardan sağ çıkmış ve sonunda gerçekleşmişti. Bir ailem vardı. Kendimi tam hissettiren, bir ebeveyn değil de evlat gibi hatta küçük, şımarık bir kız çocuğu olacağım bir ailem vardı...
"Yanında mı?" diye sordu annem.
"Ah, evet..." ceketinin iç cebinden kırmızı kadife bir kutu çıkarttı Yağız Bey.
"Bizim annen ve baban olarak sana mezuniyet hediyemiz," dedi annem.
"İlk hediyemiz," diyerek düzeltti karısını Yağız Bey. Bu sözden kesenin ağzını açtıklarını anlamak zor değildi.
"Aslında nasıl bir hediye seni mutlu eder diye çok düşündük ve neden bir taneyle yetinelim ki diye düşündük," dedi Yağız Bey.
"Kazandığımız onca parayı evlatlarımıza harcamayacaksan kime harcayacağız zaten değil mi?" diye kocasını destekledi annem.
"Bu konuşmalarınız beni korkutuyor," dediğimde gülüştüler.
"Her neyse canım," dedi annem. Yağız Bey'e bakıp başını salladı.
"Annen ve baban olarak çok başarılı, merhametli, sevgi dolu bir doktor olacaksın. Umuyoruz ki meslek hayatın çok güzel başlar ve öyle devam eder. İlla ki zorluklar olacak ama senin onları da bertaraf edeceğine şüphemiz yok," kutuyu açıp görmem için bana uzattığında ağzım iki karı açıldı.
"Bu," dedim. Çok güzel bir broştu. Birbirine dolanmış ince dallarda farklı boyutlarda, beş yapraklı yoncalar vardı. Yoncaların ortasındaki beyaz inciler göz alıyordu. İnciler ve gümüş ince dallar dışında broşun her yanı pırlantalarla kaplıydı.
"Bu çok güzel," dedim. Çok beğendimi fark edince annem broşu kutusundan çıkarıp elbisemin sol göğüs, ip askımın başlangıç kısmının biraz altına özenle taktı.
"Yakıştı mı?" dediğimde başlarını salladılar.
"O kadar güzelsin ve o kadar asilsin ki... Giyindiğin, taktığın, kullandığın her şey sana çok yakışıyor," dedi Yağız Bey. Küçük Aden şımarıklığını bana devredip zihnimin içinde havalara uçarken elbisemin eteklerini tutup iki yana salınmamak için kendimi zor tuttum.
"Benim kızım işte, tıpkı bana çekmiş..." dedi annem.
"Ona ne şüphe. Aşık olduğum kadından dünyanın en mükemmel, en güzel kız çocuğuna sahip olmak benim için bir şeref," dedi karısının gözlerinin içine bakarak benim canım babam!
"Hey hey hey aşkınızı sonra yaşayın lütfen, şu an konu benim," dediğimde önce birbirilerine baktılar sonra da tüm geceyi inleten kahkahalarını gökyüzüyle paylaştılar. Gülüşlerinin arasına beni katıp sıkıca sardılar beni. Ben de onları sardım. Annem ve babamla yıldızların altında dakikalarca sevgimizi paylaştık...
EYLÜL / 2024
"Nasıl yani?" dedim Güneş'e iri iri açılan gözlerimle bakarken. Tekilasını içip tekrar bana baktı.
"Yanisi yok," güldü. Benimde tekilamı alıp içti.
"Güneş bana daha demin hoşlandığın birisi olduğunu söyledin," dediğimde başını bar tezgahına yaslayıp bana baktı. Dudaklarını büzüp omzunu silkti.
"Tam olarak hoşlantı değil. Sorun da bu!" dediğinde "şu olayı en başından anlatır mısın?" dedim. Doğrulup yeniden içki istedikten sonra bar taburesinde tamamen bana dönüp yaklaştı.
"Staj yaptığım şirkette çalışıyor. Orada tanıştık, üst-ast ilişkimiz oldukça çalkantılı geçti. O sıralarda ondan gerçekten nefret ederken şimdi tüm ilgimin onda olması beni çıldırtıyor," dediğinde "hımm," diye mırıldanıp kollarımı göğsümde bağladım.
"Peki o?" dediğimde ofladı.
"Sorun o zaten. Bana karşı hiç açık değil. Onun için sadece bir çalışan mıyım yoksa zor anlarında arkadaşlık ettiği biri miyim bilmiyorum. Sanırım benim ona dadanan ilgimin küçücük bir kırıntısı onda yok," dedi.
"Bazen çok soğuk bazen çok sıcak," dediğimde başını salladı.
"Ve ben ne ara sadece onu düşünür oldum bilmiyorum," dediğinde yeni içkiler geldi.
"Adı ne yaşı kaç?" diye sordum.
"Daron, yirmi sekiz yaşında. Yani sanırım," dedi.
"Vasfı ne bu elemanın?" dediğimde güldü.
"Aden sen benim kız kardeşimsin abim değil," dediğinde ben de güldüm. Eleman kelimesini genelde Baran kullanırdı.
"O zaman kim bu Daron diye sorarım ben de!"
"Bir Fransız. Çocukken eğitim için İsviçre'nin yatılı okullarına yollanmış. Liseden mezun olur olmaz vatandaşlık almış. Üniversite'yi de orada şu an benim okuduğum üniversitede okumuş. Mühendis, ah hayır! O, Fransız bir müteahhit," dediğinde gür bir kahkaha attım.
"Bak sen," dedim ilgiyle.
"Şirkette sıfırdan başlamış. Herkese sözünü geçiren, herkesin saygı duyduğu ve herkesin hayran olduğu bir adam," dedi. İç çekip telefonuna baktı. Herhangi bir bildirim göremeyince ofladı.
"Neden böyle oldu?" dediğinde "ne neden böyle oldu?" diye sordum.
"Emir'den sonra bir daha böyle hisler hissedemeyeceğimi düşünürken ve içten içe de bunu istemezken şimdi neden bu çukura tekrar düştüm?" omuz silktim.
"Duygulara engel olamazsın. Beyin sürekli çalışan bir organ sonuçta," dediğimde gözlerini devirdi.
"Gerçekten öyle. Aşık olan kalp değil beyindir," dediğimde yüzünü tezgaha gömdü.
"Aşık olmak istemiyorum," dediğinde onun yerine peş peşe tekilaları mideme indirdim.
"Çoktan olmuşsun," dediğimde bana dik dik baktı.
"Ne! Eğer aşık olmasaydın bunu benimle asla paylaşmazdın," tekilaları peş peşe dikip yüzünü ekşitti. Açık saçlarını bileğindeki tokasıyla tepesinde toplayıp ensesini ovaladı.
"Bana kızıyor musun?" dedi.
"Hayır... Aslında Emir kötü durumda olsaydı sanırım kızardım ama ikinizde birbirinizi, ilişkinizi geride bırakmayı başardınız ve hayatlarınıza devam ediyorsunuz. Sorun yok..." gülümsedi. Yanağımdan öpüp kollarını boynuma sardı. Onu geri çevirmeyip beline kollarımı sardım.
"Sanırım telefonun çalıyor," dediğimde benden hızlıca kopup titreşimdeki telefonunu alıp heyecanla açtı.
"Hay," sanırım arayan Daron'du. Gürültüden karşı tarafı duyamamış olacak ki dışarı çıktı. Kalan tekilaları içip hesabı ödedikten sonra Güneş'inde çantasını alıp mekândan çıktım. Barın sokağına bakınırken Güneş'i marinanın girişinde gördüm. Ona doğru yürürken benimde telefonum çaldı.
"Anneciğim," diyerek açtım telefonu.
"Kızım nerede kaldınız?" diye sordu. Sabahtan beri yanlarında değildik.
"Biraz içelim dedik. On dakikaya geliriz merak etme," dediğinde "tamam bebeğim. Bekliyoruz," dedi.
Güneş'in yanına vardığımda Fransızca konuştuğunu duydum. Çantasını ona uzatıp "annemler bekliyor," diye kısık sesle konuştum. Başını salladı. Koluma girdiğinde marinaya giriş yapıp bizim yata yürüdük. Yeni yeni öğrendiğim derme çatma Fransızcamla biraz anlıyordum ne konuştuklarını.
"Ben giriyorum," dedim yata geldiğimizde. O, konuşmaya devam ederken ben yata girip üst kata çıktım. Önce annemi sonra Yağız Bey'i öpüp hasırdan yapılma sandalyeye yığılırcasına oturdum. Tüm yaz boyunca herkesle tatil yapmıştık. Artvin'e, Assos'a gitmiştik. İstanbul'a döndüğümüz günün akşamındaysa Zümrüt annem, kocam ve kızlarımla baş başa tatil yapacağım deyince yatla açılma kararı almıştık.
"İyi geceler gençler," dediğimde annem bana ayıplar gözlerle bakınca Yağız Bey'e yakınlaştım.
"Karına söyler misin bana böyle bakmasın," dediğimde güldü.
"Hatun bakma kızıma," dediğinde annem "cık, cık, cık," diyerek diğer tarafa döndürdü başını.
"Güneş neden aşağıda?" diye sordu.
"Telefonda konuşuyor, işle alakalı herhalde," dediğimde bana baktı.
"Bu saatte?" dediğinde omuz silktim.
Annem, Güneş'i izlerken Yağız Bey kolumu dürttü. Ona baktığımda "acılı, bol kıymalı bir lahmacun. Yanına mor lahana turşusu, sumaklı soğan ve ayran?" dediğinde iştahla dudaklarımı yaladım.
"Offff! Efsane olur vallahi," dedim.
"Hayır, bu saatte olmaz!" dedi annem. Halbuki fısıldayarak konuşmuştuk. Gözlerimi devirip başımı arkaya attım.
"O zaman çay koyayım ben," dedikten sonra yerinden kalktı Yağız Bey. Ellerini yüzüme yaslayıp alnımı öptükten sonra yatın mutfağına geçti. Güneş düz tutmaya çalıştığı bir ifadeyle yanımıza geldi. Annemi öpüp yanıma oturdu.
"Gecenin bu saati ne işi kızım?" dedi annem.
"Ne işi?" dediğinde Güneş'in ayağına bastım.
"Ha, şey bazı dosya işleri. Benim ilgilendiğim dosyalar," dediğinde annem ikimizde göz gezdirip iç çekti.
"İkiniz yan yana olunca biraz fazla mı tehlikeli oluyorsunuz?" dediğinde Güneş'le birbirimize baktık.
"Biz ve tehlike mi?" dediğimde Güneş'te gülerek "aynen öyle anne biz ve tehlike mi?" dedi. Annem bize bakmaya devam ederken Yağız Bey geldi. Güneş'le beni öpüp yerine oturdu.
"Kızlarıma laf mı atıyorsun sen?" dediğinde annem tek kaşını kaldırarak Yağız Bey'e baktı.
"Ne münasebet," dediğinde Güneş'le kıkırdadık. Annem bize bakınca genzimi temizleyip başımızı gökyüzüne çevirdik. Annem çayını bitirip bize iyi geceler dileyip uyumak için ayaklandı.
"Yağız, haydi..." dediğinde gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Onlar kamaralarına inince Güneş'le kahkahalarımızı serbest bıraktık.
Bir saat kadar Güneş'le Daron hakkında konuşmaya devam ettikten sonra uyumak için kamaraya geçtik. O önce duşa girince ben de üzerimi değiştirip Emir ve Doğu ile mesajlaştım. Geçen sene yarım kalan Asya tatillerini bu tamamlıyorlardı.
"Çok uyku bastırdı," diyerek duştan çıktı Güneş.
"Benimde karnım acıktı," dediğimde Güneş yatağa yüzüstü yattı.
"Yeme bu saatte," dediğine ofladım.
"Yerim arkadaş, haydi sana iyi uykular," deyip kamaradan çıktım. Üst kata çıkıp mutfağa girdim. Dolapta pek bir şey yoktu. Zaten aklımda lahmacundaydı. Telefonumdan saate baktığımda henüz gecenin biriydi. Yattan çıkıp marinanın arka sokağındaki barlar sokağına girdim. Bar ve pub mekanlarının yanı sıra lokantalarda vardı. Sokakta yürümeye devam ederken sonunda istediğim yerin tabelasını gördüm.
Yata geri döndüğümde elimdeki poşetleri üst kata çıkarıp masaya bıraktım ve kamaraların olduğu alt kata indim. Annemlerin olduğu kamaranın önünde durup önce içeriyi dinledim. Herhangi bir ses duymayınca kapıyı sessizce açıp içeri girdim. Yağız Bey'e yaklaşıp onu omzundan dürttüm.
"Aden," dedi gözlerini açar açmaz.
"Şttt," dedim parmağımı dudaklarıma yaslayarak.
"Karnın aç mı?" dediğimde güldü. Omzunun üzerinden anneme bakıp doğruldu.
Birlikte yukarı çıktığımızda aldığı kokuyla bana bakıp sırıttı.
"Tam istediğin gibi, haydi yiyelim kurt gibi açım!" masaya oturduk. Yağız Bey özenle hazırladığı ilk lahmacunu dürüp bana uzattı.
"Teşekkür ederim," dedim.
Daha ilk lokmada mest olunca bir taneyle yetinmedik. Aldığım tüm lahmacunları bitirdik. O ayranını içerken ben de mor lahana turşusunu didikliyordum. Yerken her şey güzeldi de sonrasında mide ağrısı çekiyordum.
"Annem bizi bir görse şöyle," dediğimde güldü.
"Olan oldu," dediğinde kıkırdadım. Turşuyu bırakıp su almak için mutfağa gittim. Dolaptan iki tane su şişesi çıkarıp tekrar yanına döndüm. Şişelerden birini ona verip oturmak yerine yere uzandım. Bana gülerek bakıp suyundan içti.
"Uyumadan önce süt iç," dediğinde gözlerim kapalı olsa da başımı ona çevirip "mide ağrısına bir de gaz sancısı ekleyemem," dediğimde güldü.
Gülüşlerinin arasına gülüşlerim karıştı. Yüzüme sıçrayan su damlalarıyla gözlerimi açtığımda parmaklarıyla karşılaştım. Şişedeki suyla elini ıslatmış yüzüme sıçratıyordu. Kıkırdamalarım artarken ellerimi yüzüme siper ettim ama su sıçratmaktan vazgeçmedi.
"Ne oluyor burada?" başımı merdivenlere çevirip anneme baktım. Elleri belinde bize bakıyordu.
"Kızımla uykumuz gelmeyince vakit geçirelim dedik," dedi Yağız Bey.
"Hayır demiştim," dedi masaya gözleri takıldığında.
"Çok lezzetliydi," dedi Yağız Bey. Kıkırdayıp dirseklerim üzerinde yükseldim.
"Üzgünüm anne, biz hepsini yedik," dediğimde gürültüyle nefesini bıraktı. Boğazını temizleyip sandalyelerden birine oturdu. Dik dik kocasına bakarken Aslan'ın aylar aylar önce söylediği o söz bir kez daha zihnimde canlandı.
"Yeterince kardeşim var," dediğimde annem bana kötü kötü bakarken Yağız Bey kahkahalarla gülüyordu.
"Arsız seni!" dediğinde gülerek ayaklandım.
"Ciddiyim, kardeş istemiyorum... İyi geceler," dedim ve koşar adım yanlarından ayrıldım. Güneş'le birlikte kaldığımız kamaraya girdiğimde onun çoktan uyuduğunu gördüm. Küçük banyoya girip işlerimi hallettikten sonra yatağa girdiğimde elindeki telefonun ekranı aydınlandı. Mesajlaşırken uyuyakalmış olmalıydı. Telefona yaklaşıp meseja baktığımda Daron'un adını gördüm. Fransızca yazılmış bir mesaj vardı.
Daron:
*Le soleil que je veux voir, c'est toi, pas dans le ciel.
Mesajda yazılanları anlamak için tekrar okuduğum sırada mesaj silindi. Hemen kendi telefonumdan çeviriyi açıp ezberimde kalan kelimeleri yazdım. Alt kısımda olası cümle örneklerini okuduğumda ister istemez gülümsedim. Güneş'in saçlarını sevip omzunu öptükten sonra yüzümden silinmeyen gülümsememle uykuya daldım.
Birlikte geçirdiğimiz günlerin sonunda İstanbul'a dönüş yaptık. Güneş döner dönmez İsviçre için bilet aldı. Mesajı okuduğum gecenin sabahında ona mesajdan bahsetmiş ama mesajdan hiçbir şey anlamadığımı söylemiştim. O, İsviçre'ye giderken Doğu ve Emir de Tayland'a sonlanan tatillerinden sonra dönüş yapmışlardı. Salaklar bize tatil anılarından bahsederlerken Asyalı kızların ne kadar güzel olduklarını da ağızlarından kaçırmışlardı.
Eylül ayının son haftasına girdiğimizde Simge'yle oldukça gergindik. Bu hafta içerisinde ilk görev yerlerimiz belli olacaktı. Ben içten içe Van'ın çıkmasını isterken onunda Kars'ın çıkması için aynı duyguları hissettiğini anlıyordum. Sonuçların açıklanacağı gün Sefa abilerdeydik. Tüm stresimi Yusuf Ali ve Barlas'ın peşinden koşarak atmaya çalıştım. Yusuf Ali ne kadar hiperaktifse Barlas o kadar yaramazdı. Durmak bilmeden koşup oynuyorlardı. Barlas, Yusuf Ali sayesinde erkenden yürümeyi öğrenmişti. Artvin tatilimizde resmen at koşturmuşlardı. Küçük veletler...
"Biy, ini, üj," diye bağıran Yusuf Ali'yle ikisi aynı anda üzerime çullandı. Minicik elleriyle beni gıdıklamaya çalışmalarına gülüyordum. Barlas'ın başı omzundan sırtıma sarkarken Yusuf Ali etrafımda dolanıp sırtıma çıktı. Beni yere sermeyi başardıklarında el çırpıp çığlıklar atarak bana koşturdular. Barlas sol göğsüme, Yusuf Ali sağ göğsüme kurulup kendi dillerinde sohbet etmeye başladılar.
"Aden, Aden açıklanmış," diye koşturarak yanıma geldi Simge. Çocukları yere bırakıp heyecanla ayaklanıp Simge'nin yanına gittim.
"Neresi?" dedim. Yüklenen sayfayı gösterirken ben de telefonumdan kendi sayfama giriş yaptım. Biz sayfaların yüklenmesini beklerken bahçedeki herkes salona gelmişti. Simge'yle gergince birbirimize baktık.
"Açıldı," diye bağırdı Kerem. Telefona baktım. Ekranı kaydırıp görev yapacağım yerin yazıldığı kısma baktım.
"Kars, Kars'a çıkmışım," dedi Simge büyük bir coşkuyla.
"Ben de," dedim içime kaçan sesimle. Simge mutlulukla boynuma sarılırken ben asıl suratımla Emir'e baktım. Dudak büküp omuz silkti.
"Sanırım Aden'in Karadeniz'deki tüm gemileri battı..." dedi boşboğaz Doğu. Ona dil çıkarıp Simge'den ayrıldım. Herkesten izin isteyerek yanlarından uzaklaşıp Yusuf'un odasına çıktım. Kapıyı kapatıp Yusuf'un yatağına yüzüstü uzanıp yastığına sarıldım. Ben Van da ve Yusuf'un yanında olmak istiyordum.
Kapı açıldı, kapandı. Aslan yanıma gelip uzandı. Parmakları saçlarımla oynamaya başladı. Beni omzumdan tutup kendisine çevirdi. Gözyaşlarımı silip yeni kısalttığım perçemlerimi geriye ittirdi. Burnumun ucunu parmağıyla dürttü.
"En azından aranızdaki mesafe azaldı. Sadece iki saat, adımın Aslan olduğu kadar eminim ki o savcı bozuntusu bütün hafta sonlarını senin yanında geçirecek," dediğinde gözlerimi gözlerine çevirdim.
"Hem bir taşla iki kuş. Abin ve en yakın arkadaşınla aynı şehirde olacaksın. Hem de babaannemlere yakın olacaksınız..." yanağımı sevip dirseğinden destek alıp başını avcuna yasladı.
"Bir yandan da iyi oldu. Sürpriz bir dayılık yaşamak istemem," dediğinde gözlerim irice açıldı. Tükürüğüm boğazıma kaçıp nefes almamı engelleyince öksürmeye başladım.
"Helal, helal!" dediğinde bakışlarımı ondan kaçırdım. Yanımdan kalkıp, kırışan pantolonunu düzeltip bana baktı. Dudaklarımı dişleyerek ona baktığımda kaşlarını çattı.
"Bakma bana öyle. Ben otuz üç yaşında fazlasıyla deneyimli bir adamım. O puştunda en yakın arkadaşıyım. Bir şeyleri anlamamam imkânsız öyle değil mi?" dediğinde yutkundum.
"Toparlanıp aşağı gel," dedi ve odadan çıktı.
Aşağı indiğimde daha iyi olduğumu görünce herkesin keyfi yerine geldi. Simge'ye gidip sarıldım. Onun heyecanını gölgelemek istemiyordum. Annemler en azından Kars'a gideceğim için mutluydular. Van çıkmamıştı ama Kars'ta çıkmayabilirdi.
"Bence sürpriz yapalım," dedi Simge.
"Baran'a mı?" başını salladı.
"Düşünsene kapıyı bir açıyor ve biz," o öyle söyleyince Baran'ın yüzü belirdi gözümün önünde. Komik olurdu.
"Olur," dediğimde gülüştük.
Herkesi Baran'a söylememeleri için uyardık. Kars'a gitmek için hazırlıklara başladığımızda sık sık Yusuf'la konuşuyordum. O da ilk duyduğunda üzülse de bana Aslan'ın cümleleriyle neredeyse aynı cümleleri kurmuştu. Yanına gitmemiş olsam da Baran'ın yanında olacağımdan ötürü fazlasıyla mutlu ve rahattı.
"Kıyamam ya," diyen Simge'ye baktım. Telefonuna gülerek bakıyordu.
"Ne oldu?" dedim.
"Baran, ona Adana'ya gideceğimi söyledim," başımı sağıma soluma sallayarak güldüm. Valize tekrar dönüp katladığım pantolonlarımı yerleştirmeye devam ettim.
"Ben de Giresun dedim," daha çok güldüm.
"Geri zekalı. Dikkat girince çıkamaysun dedi bana," dediğimde Simge'den ses çıkmayınca arkama dönüp ona baktım. Yüz ifadesini gördüğüm an kıkırdadım.
"Ne kadar da benziyorsunuz değil mi?" dediğimde yüzünü ekşitmemek için kendisini zor tuttu. Akşama kadar eşyalarımızı toplayıp gitmeden önce son kez bir arada bir akşam geçirdik.
Valizlerimizi hazırladık, ailelerimizde vedalaştık. Benim için en zoru Kerem ve veletlerle vedalaşmak oldu. Üçünden de son ana kadar kopmadım. Son çağrıyla çocukları annelerine bırakıp herkesle son kez sarılıp uçağa ilerlediğimizde Barlas ve Yusuf Ali'nin, Adda çığlıkları gözlerimi doldurmaya yetti. Onlara son kez bakıp el salladım ve Simge'yle kısa süreli yeni hayatımıza ilk adımımızı attık.
Kars'a akşamın ilk saatlerinde indik. Valizlerimizi alıp havaalanından çıkıp Baran'ın evine gitmek için taksiye bindik. Simge evi tarif ederken annemleri, peşinden de Yusuf'u arayıp geldiğimizi söyledim. Simge de annesiyle konuşmasını bitirdikten sonra heyecanla bana döndü.
"Çok heyecanlıyım," dediğinde yanağından bir makas aldım.
"Ben otelde mi kalsaydım bu akşam?" dediğimde yüzünü çekip koluma vurdu.
Eve gidene kadar birbirimizle gülüşüp uğraşarak yolculuğa devam ettik. On beş dakika kadar sonra yeni inşa edilen apartmanlardan birinin önünde durduk. Valizlerimizi indirdikten sonra önceden hazırladığım parayı taksiciye uzatıp teşekkür ettim. Apartmanın önünde Simge'yle yan yana durduk ve karşımıza baktık.
"Hazır mısın?" dediğimde elimi tutup "hazırım," dedi.
Valizlerimizle apartmana girip asansöre bindik. En üst kata çıkarken Simge ayna da saçını başını düzeltiyordu. Onun bu hallerini buruk bir gülüşle izledim. İster istemez biraz sonra o çalacağımız o kapının arkasında Yusuf' görmek isterdim. Asansör durduğunda derin nefesler alıp çıktık. Koridorun sol tarafında kalan kapıya ilerleyip önünde durduk. Simge'yle birbirimize bakınca ana göz kırpıp başımı salladım. Kapının zili çaldı. Saniyeler geçip kapı açılmayınca bir kez daha çaldı. Yüzündeki tebessüm kırılır gibi olacakken kapı hiddetle açıldı. Simge'deki gözlerimi açılan kapıya çevirdiğimde gördüğüm yüz ne Yusuf'un yüzüydü ne Baran'ın. Bize Baran'ın evinin kapısını açan kişi Bennu'nun ta kendisiydi.
***
Yorumlar