ADEN 84. BÖLÜM SAF SEVGİ

 84. SAF SEVGİ


EYLÜL 2024 / MAYIS 2025


Baran'ın salonunda soğuk yeller esiyordu. Simge ile yan yana oturmuş karşımızda fütursuzca oturan kadını izliyorduk. Bize kapıyı açtığında gülen yüzü birden düşmüş ama saniyeler sonra tekrar gülmüştü. O gülüşe sızan sinsi bakışları anında yakalamıştım neyse ki. Eve girip ona burada ne işi olduğunu sorduğumda bana gülerek Baran'ı beklediğini söylemişti. Baran evde yoktu, telefonu da kapalıydı.

"Bana öyle bakman burada olduğum gerçeğini değiştirmeyecek tatlım," dedi Bennu uzun bir suskunluğun sonunda. Bakışlarım anında Simge'ye döndü. Fazlasıyla öfkeli ve gergin görünüyordu. Kırgınlığını, gözlerini görmesem de hissediyordum. Sustu, çenesini dikleştirip Bennu'ya küçümser bakışlar atmaya devam etti. Bu tarz olaylarda benim ve Güneş'in çenesi açılırdı ama Simge de susar sadece bakardı.

"Kapa o çeneni Bennu!" dediğimde alaylı bakışları beni buldu. Gözlerini devirip bakışlarını tırnaklarına indirdi. Elini havaya kaldırıp baktıktan sonra diğer elinin parmaklarıyla kırmızı ojeli tırnaklarına dokundu.

"Baran erkenden geleceğim bekle demişti ama... Gelmeyecek herhalde ben kalkayım, onunla sonra baş başa konuşurum," dedi.

Ayaklandığında "otur oturduğun yere. Baran gelene kadar hiçbir yere gitmiyorsun," dediğimde gözlerinde gezinen endişe parıltılarını ilk defa gösterdi.

"Otur Bennu!" dedim. Yutkundu, gözlerini bizden kaçırıp tekrar oturdu. Bir şeyler karıştırdığı o kadar belliydi ki. Ona her ne yapmayı planlıyorsa yapmasına izin vermeyecektim.

"Arkadaşına söyler misin gözlerini üzerimden çeksin," dediğinde sırıttım.

"Göz onun gözü. İstediğine bakar," dediğimde çenesi kasıldı. Kollarını göğsüne bağlayıp bacak bacak üstüne attı ve ayağını sallamaya başladı. Burada tepkili olması gereken kişi Simge'yken onun bu davranışları gülünçtü.

Sessizlik içinde oturmaya devam ederken dış kapıdan elen anahtar sesini duyunca başımı soluma çevirdim ve Baran'ın eve girmesini bekledim. Eve girdi, kapıyı sertçe kapatıp önüne döndü. Vestiyerin önündeki valizleri görünce başını yana eğdi. Benim valizimden çok Simge'nin rengarenk ve üzerinde stickerlar olan valizinde dolandı gözleri. Yazın birlikte Artvin'e gittiğimizde Simge yine valizini kırmayı başarmış Baran da ona yeniden bir valiz almıştı. Şu anda da bakıştığı valiz oydu.

"Simge sen mi geldin güzelim?" diye seslendikten sonra sonunda akıl edip salona baktı. Salonun beyaz kapısı açık olduğundan hiçbir engelle karşılaşmadan direkt benimle göz göze geldi.

"Kızlar," dedi saf bir merakla. Ayakkabılarını çıkarıp salona girdiğinde gözleri diğer koltukta oturan Bennu'ya kaydı. Adımları durdu, kaşları çatıldı. Bennu hemen ayaklanıp yanına gitmek için adımlayacakken Baran'ın barut kadar keskin sesiyle karşı karşıya geldi.

"Senin benim evimde ne işin var?" Simge tuttuğu nefesini bıraktı. Rahatlamıştı. Ona dönüp gülümsedim ve bacağını ovaladım.

"Bizde tam olarak bu soruyu sana soracaktık abi. Bu kadının senin evinde ne işi var?" dedim. Baran öfkeyle soludu. Kızgın bakışları sadece Bennu'daydı. O bakışlarında tiksinti vardı.

"Sana diyorum. Sen nasıl girdin eve?" diye bağırdı Baran.

"Ben gidemedim Baran. Konuşmam lazım seninle," dedi Bennu. Bize karşı olan o tavrı Baran'a yoktu. Onun karşısında yavru kedi gibiydi.

"Hâlâ konuşmaktan bahsediyor ya!" dedi Simge. Baran, Simge'yi fark ettiğinde derin nefesler aldı.

"Eve nasıl girdin sen!" öyle bir bağırdı ki Baran'dan ilk defa korktuğumu hissettim. Ne yazık ki bunu hisseden sadece ben değildim.

"Kapıcı, ona senin nişanlın olduğumu söyleyip fotoğraflarımızı gösterince yedek anahtarı verdi," dedi Bennu içine kaçan sesiyle. Baran hiddetle atılıp Bennu'nun kolundan tuttu ve onu çekiştirerek kapıya sürükledi.

"Baran ne yapıyorsun?" diye şaşkınlıkla soludu Simge.

Baran gözlerini Simge'den kaçırıp Bennu'yu sürüklemeye devam etti. Onların peşinden giderken Bennu'nun çırpışlarını izliyorduk. Baran dış kapıyı açıp Bennu'yu dışarıya savurdu.

"Baran lütfen, konuşalım," dedi Bennu. Dengesini korumakta zorlanıyordu.

"Sana sabah diyeceğim her şeyi dedim ben!" dedi Baran. Kapıyı kapatacağı zaman Bennu elini araya sokup kapatmasını engelledi.

"Lütfen Baran. Yalvarıyorum lütfen..." dedi Bennu.

"Sana son kez söylüyorum Bennu. O piç kardeşini elimde olsa gebertirim. Anladın mı gebertirim. Sen kalkmış benden onun için yardım dileniyorsun!" diye bağırdı Baran. Sesinin tüm apartmanda yankılandığına emindim.

"Sadece benim kardeşim mi suçlu?" dediğinde yok artık dedim içimden.

"Ulan o it Aden'i taciz etti. Doğu'nun canına kast etti. Sen bana ne zırvalıyorsun kızım defol git belanı benden bulma!" Bennu son bir umut bana baktığında ona başımı çevirdim. Kendi yaşadığım bir yana Doğu'ya yaptığını asla sineye çekemezdim.

"Baran..." dedi Bennu ama aldığı karşılık yüzüne kapanan kapı oldu.

Bize döndüğünde önce bana sonra Simge'ye baktıktan sonra cebinden telefonunu çıkardı ama kapalıydı. Benden telefonumu istediğinde salona dönüp çantamdan telefonumu aldım. Baran bir numara çevirip aradığı kişiye Bennu'yu buradan alıp havaalanına götürmesini söyledi. Telefonu geri verdiğinde sonunda bizimle yüz yüzeydi. Gözleri bizde dolandıktan sonra başımla Simge'yi gösterdim. Baran dudaklarını ıslatıp nefes alıp verdi. Simge'ye yaklaşıp ona elini uzattı.

"Güzellik, konuşalım mı biraz?" dediğinde Simge başını salladı. Bize sırtını dönüp koridorun sonundaki odaya ilerlerken Baran'la birbirimize baktık.

"Bol şans," deyip salona döndüm.

Pencerenin önünde durup aşağı izledim. Bennu sokakta kaldırıma oturmuş boş boş apartmana bakarken önünde hızla bir araba durdu. Takım elbiseli genç bir adam indi. Bennu'nun yanına gidip ona bir şeyler dedi. Bennu başını kaldırıp bu tarafa bakınca göz göze geldik. Aramızdaki bu mesafeden bile gözlerindeki nefret belli oluyordu. Arabaya bindiğinde genç adamda arabaya bindi ve hızla hareket etti.

İç çekip kollarımı sıvazladım. Salona göz attığımda televizyon ünitesindeki çerçeveleri fark ettim. Ailecek fotoğraflara bayılıyorduk arkadaş. Nişanda çekildiğimiz aile fotoğrafı, tam boylarla Kerem ve Emir'in olduğu bir fotoğraf ve benimle Güneş'in olduğu bir fotoğraf daha vardı. Fotoğraflara bakarken ünitenin sol tarafındaki kırık cam parçalarını fark ettim. O yöne ilerlediğimde kırılmış bir çerçeve buldum. Üstelik yırtılmış bir fotoğrafta vardı. Yırtılmış parçaları toparlayıp gelişi güzel bir araya getirdiğimde Baran ve Simge'nin mezuniyet gününde çekindikleri fotoğraf olduğunu fark ettim.

"Manyak kadın!" neyse ki Simge bunu görmemişti. Yerdeki kırıkları hızlıca toparlayıp çöpe atmak için mutfağa geçtim. Kırık parçaları çöpe atıp fotoğrafın parçalarını kapüşonlumun ön cebine koydum. Hazır mutfağa gelmişken kendime bir kahve hazırlayıp bir şeyler atıştırmak için buzdolabına bakındım. Tam takır kuru bakırdı resmen. Dolabı kapatıp tezgâha yasladım. Kahve pişer pişmez ilk açtığım dolapta bulduğum kupalardan birini aldım. Kahveyi doldurduktan sonra salona geçmek için kapıya döndüğümde Baran'ı kapının eşiğine yaslanmış bir halde buldum.

"Simge nerede?" dedim onu görür görmez.

"Ağlaya ağlaya uyuya kaldı," dedi. Üzgün görünüyordu. Mutfağa girip sandalyeye oturdu. Canı fazlasıyla sıkkın görünüyordu. Karşısındaki sandalyeye oturdum. Önümdeki kahvemi onun önüne bıraktım. Bana baktı, kahveden bir yudum alıp oflayarak masaya tekrar bıraktı.

"Onu aldatmadım," dediğinde başımı salladım.

"Biliyorum. Simge de biliyor sadece," dediğimde başını aniden kaldırıp gözlerime baktı.

"Sadece ne?" dedi. Simge ile arasında ilk defa bir sorun yaşıyorlardı ve o kadar boktan bir durumdu ki o da ne yapacağını bilmiyordu.

"Kız sana sürpriz yapmak isterken kendisi bir sürprizle karşılaştı. Kabul etmelisin ki berbat bir sürpriz," dediğimde çenesini sert hareketlerle sıvazlayıp bana baktı. Gözleri kızarıktı.

"O kadını kendim eve almışım gibi konuşma Aden. Duydun sen de nasıl bir manyak olduğunu. Sabah olsun o kapıcıyla da görüşeceğim zaten!" aşırı öfkeliydi ama bir şekilde kendisini kontrol etmeye çabalıyordu.

"Abi," dediğimde bana ters bakışlar atsa da susmadım.

"Bennu bu cesareti kendinde nasıl buluyor?" ofladı.

"Bu ilk rahatsız edişi değil ki. Aramalar, mailler, mektuplar. Bir yaptırım ya da onu şikâyet etmediğim içindir belki de bu cesareti," dedi.

"Onu hayatına bir daha hiçbir şekilde almayacağın bu kadar aşikarken bu yüzsüzlüğü inanılır gibi değil..." başını sağa sola salladı. Yüzünü sıvazlayıp ellerini ensesine yaslayıp tavana baktı.

"Peki sabah ne oldu?" diye sordum. Kahveden bir yudum daha alıp bana uzattı.

"Sabah evden çıktığımda apartmanın önünde buldum onu. Pars'ın çok kötü durumda olduğunu onu affetmemizi ve serbest kalmasını sağlamamızı rica etti. Ben ters tepince çıldırdı. Onu zor bela otogara götürüp otobüse bindirdim ama sonuç ortada," dediğinde ağzım açık kaldı.

"Bu nasıl bir zihniyet?" dedim korkunç bir şaşkınlıkla.

"Bir anlasam. O şerefsizin kendisini ne hale getirdiğinin farkında değil!" dedi.

"Bir abla, kardeş olarak onunla empati kurmaya çalışıyorum ama elde var sıfır. Yani aklım almıyor nasıl Pars gibi birisini kardeşi dahi olsa savunur?" gerçekten aklım almıyordu.

"Ben de hâlâ anlamıyorum..." dedi. Sıkıntılı nefesler alıp verdi. Bana uzattığı kahveyi tekrar alıp içti. Başını arkasına çevirip koridoru dinledikten sonra bana tekrar döndü.

"Yusuf ve Sevda'yla buna daha fazla ceza yedirmek için bayağı araştırma yaptık," dedi kısık sesle.

"Eee?" dedim merakla.

"Antalya'dan büyük ihtimalle Pars yüzünden ayrıldılar. Şerefsizin yaşadığı çevrede taciz etmediği insan kalmamış. Ama hiçbirini ikna edemedik. Küçük bir kasaba, laf söz olur korkusuna kimse konuşmadı. Herkes her şeyi biliyor ama hiçbiri konuşmuyor. Konuşsalardı belki otuz yıl bile yerdi ama..." dedi. Ofladım, oturduğum sandalyeyi yanına sürükleyip ellerimi koluna sarıp omzunu öptükten sonra başımı yasladım.

"Sen, Yusuf, Sevda elinizden gelenin fazlasını yaptınız. Hele sen büyük bir fedakârlık yaptın. Benim için sevdiğin kadından vazgeçtin. Yani zamanında sevdiğin kadın," dediğimde güldü.

"Seninle Artvin de mutfakta konuştuğumuz geceyi hatırlıyor musun?"

"Hatırlıyorum," dediğimde yanağını başıma yasladı.

"O gece aslında Bennu'yla olan ilişkimi gözden geçiriyordum... Bizde bir şeyler eksikti Aden. İlk zamanların verdiği o heyecan, körlük geçtiğinde kendimi sorgulamaya başladım. Olmayan, uymayan şeyler vardı. Ona hissettiğim tek şeyin dış görünüşüne olan bir beğeniden fazlası olmadığını fark etmiştim. O gece Bennu'ya gerçekten bir şeyler hissetmediğimi anladım. İçten içe ayrılığı düşünüyordum ki o olayları yaşadık..." dedi. Kolunu sıvazlayıp elini tuttum.

"Peki Simge?" dedim. İç çekti, dudaklarının kıvırıldığını göz ucuyla gördüm.

"Yusuf'u, babamı, abimi daha iyi anlamamı sağlayan kadın Simge. İnsan gerçekten sevdiğinde, aşık olduğunda farklı bir insana dönüşüyor. Farklı dediğime bakma. Anlıyorsun zaten beni," dediğinde başımı omzundan kaldırıp ona baktım.

"Anlıyorum," dediğimde alnımı öptü.

"Simge'yi seviyorum maviş. Aştan öte farklı bir his var ona karşı içimde. Bir bütünlük, tamamlanma hissediyorum. Gözünün içine bakıyorum, gülsün, mutlu olsun istiyorum. Normalde beni sinir eden şeyler söz konusu Simge olunca gülüyorum. Hep sakarlık yapsın istiyorum mesela. Ya da elim artık siyah renklere değil de daha canlı renklere gidiyor, ona sonsuza kadar valizler alabilirim mesela... Simge hissettiğim şey saf sevgi," dediğinde çoktan sırıtıyordum.

"Ben bunların hiçbirini Bennu'ya hissetmediğimi Simge'yle anladım. Bana aşkın, bir kadını sevmenin, sevdaya düşmenin ne olduğunu öğretti..." dediğinde dudaklarımı birbirine bastırıp sırıtışımı gizlemeye çalıştım.

"Canım arkadaşım nasıl da aşık etmiş seni kendine," dediğimde bana gülen gözlerle baktı. Göğsünü aldığı nefeslerle şişirip ofladı.

"Çok ağladı," dediğinde yüzüm düştü.

"Sen gelene kadar tuttu kendisini. İster istemez korktu kız," dediğimde başını salladı. Saçlarımı sevip başımdan öpüp kalkmak için izin istedi.

"Ben bir bakayım Simge'ye. Aç aç uyuya kaldı. Üstümü de değiştireyim, yemek sipariş et istersen abim. Adres için adımı söylemen yeterli hepsinde kayıtlı adresim," dedi buzdolabının üzerindeki magnetleri göstererek. O mutfaktan çıkarken ben de kalkıp buzdolabına ilerledim. Üzerindeki magnetlere göz attım. Pizzacı, dönerci, lahmacuncu... Bir sürü magnet vardı. Dönerciyi arayıp sipariş verdim. Telefondaki adama Baran dediğim an savcımız mı diye sormuştu. Büyük ihtimalle işlerini güçlerini bırakıp benim verdiğim siparişi hazırlıyorlardı.

Koridora çıkıp valizime ilerledim. İçinden Eşofman takımımı ve bir çift çorap çıkartıp banyoya ilerledim. Üzerimi değiştirip çıkardıklarımı katlayıp kirli sepetinin üzerine bıraktım. Banyodan çıktığımda Simge'yle karşılaştım.

"Kumralım," dediğime gözlerini ovalayıp "uyuyakalmışım," dedi. Yanağından makas alıp "bir şey olmaz. Yemek söyledim bize," dedim. Banyodan çıkınca o girdi. Salona geçmek yerine yatak odasına ilerledim. Aralı duran kapıyı tıklattığımda Baran "gir," deyince girdim. Üstünü çoktan değiştirmişti.

"Döner söyledim," başını salladı. Odasında gözlerimi gezdirdiğimde komodinin üzerindeki kırık şeyler dikkatimi çekti.

"Simge'nin ev hediyesiydi. Bunları da kırmış," dediğinde ofladım.

"Bunları görünce ağlamıştır," dediğimde başını salladı. Simge kendisi için öze l olan eşyalara, objelere fazla düşkün birisiydi.

"Fotoğrafınızda aynı kaderi paylaşmış bu arada, neyse ki onu görmedi." dediğimde Baran sinirle soludu.

"Sakin, yenisini çıkarır koyarız. Haydi geçelim içeri," dediğimde odadan çıktık. Simge bir iki dakika sonra yanımıza geldi. Sessizce otururken telefonum çaldı. Yusuf'un aradığını görünce kalkıp mutfağa gittim. Kapıyı kapatıp telefonu cevapladım.

"Canım," dedim açar açmaz.

"Güzelliğim. Arayacağım dedin aramadın?" dedi Yusuf.

"Ay Yusuf neler oldu neler?" dediğimde kıkırdadı.

"Dedikodu modumuzu açtık bakıyorum gider gitmez hemen," dediğinde ben de kıkırdadım.

"Vallahi sevgilim açmamak elde değil. Gerçi dedikodu değil olay. Neler oldu bir bilsen," dediğimde gülmemek için boğazını temizledi.

"Anlat dinliyorum," dediğinde sırıttım. Dünyanın en saçma şeyini de anlatsam dinleyeceğini bilmek güzel hissettiriyordu.

"Biz geldik ya buraya. Eve çıkıp zile basınca kapıyı kim açtı dersin?" dediğimde "bilmem. Kim açtı?" dedi.

"Bennu!" dedim.

"Kim kim?" dedi şaşkınlıkla.

"Bennu. Şok olduk!" dediğimde nefeslendiğini duydum.

"Bu kadın asla vazgeçmiyor!" dedi. Başımı salladım.

"Eve girdik Baran da yok. İnsanın aklına bin bir türlü şey geliyor vallahi. Bu oturdu karşımıza kasım kasım kasılıyor. Neyse ki Baran geldi de halletti," dediğimde ofladı.

"Pars için gelmiştir. Bir rahat bırakmadı çocuğu. Baran'a da dedim kaç kere uzaklaştırma çıkart diye," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Sen rahatsız ettiğini biliyor muydun?" diye sordum.

"Yavrum ben her şeyi bilirim..." dedi.

"Bakıyorum sana da Aslan Uyguroğlu egosu bulaşmış," dediğimde kıkırdadı. Geride bıraktığımız yaz tatilinde sürekli atışmışlardı. Yusuf, Bennu ve Aslan ikilisine sıcak bakmadığını açıkça dile getirmişti. Ancak Aslan net bir şekilde restini çekmişti. Limoni gibilerdi ama aralarında bir soğukluk yoktu.

"Ne demiştin sen? Üzüm üzüme baka baka kararırmış yavrum," dediğinde sırıtışım büyüdü.

"Baran'ı ararım ben. Bu sorunu kökten çözmek farz oldu," iç yanaklarımı ısırıp dudak büktüm.

"Ne yapacaksın ki o kadının yasaktır, uzaklaştırmadır pek anlayacağını sanmıyorum," dediğimde "sen merak etme... Onunda vardır bir açığı," dedi.

"Yusuf," dedim şüpheyle.

"Yusuf'un canı," dedi konuyu direkt kapatarak. Tam ne açığı diye soracakken kelimeleri ağzıma tıktı.

"Tutmayayım seni. Abinle hasret gider," dedi.

"Öyle olsun savcım. Öpüyorum," telefonu kapattığımda kapı çaldı. Mutfaktan çıktığımda Baran da kapıyı açıyordu. Yanına gittiğimde kapıda on beşlerinde genç bir çocuk gördüm.

"İyi akşamlar Baran abim," dedi. Elindeki poşeti uzattı. Baran alıp bana verdi. Cüzdanından fazla fazla para çıkarıp çocuğa uzattı.

"Abin yok mu?" dedi Baran.

"Yengem doğurdu bugün Baran abim. Abimi bir gör, köpek oldu vallahi kızının peşinden şimdiden," dediğinde güldüm.

"Allah analı babalı büyütsün. Hayırlı olsun demeye uğrarım dükkâna," dedi Baran.

"Eyvallah abim," dedi çocuk. Parayı sarıp bir miktar alıp Baran'a geri uzattı.

"Gerisi senin koçum. Bu haftaki okul harçlığın benden," dedi Baran.

"Olmaz vallahi savcım, abimle babam gebertir beni," dedi ama Baran parayı almadı.

"Bir şey olmaz bir şey olmaz. Haydi iyi akşamlar," deyip kapıyı çocuğun yüzüne kapattı.

"O kimdi?" diye sordum.

"Bilal, dönercinin oğlu... Sen geç içeri ben bardak getireyim," dedi. Ben salona o mutfağa geçti.

Salondaki küçük orta sehpanın etrafına yayılıp Baran'ın gelmesiyle dönerleri çıkartıp yemeye başladık. Yedikçe yediren bir tadı vardı dönerin. Kendimden geçercesine yerken Simge'nin acıyla inlemesiyle kendime geldim.

"Ay bu çok acı," dedi.

"Ben senin için acısız sipariş etmiştim ama," dediğimde Baran yarısından çoğunu yediği döneri Simge'ye uzattı.

"Ben de bu neden acısız diyorum," dediğinde gülmemek için dudaklarımı ısırdım. Dönerleri değiştirip yemeye devam ettiler. Gecenin devamı sessiz devam etti. Simge uyumak için odaya geçtiğinde Baran'a yatak açıp iyi geceler diledikten sonra Simge'nin yanına gittim.

"Kumralım uyudun mu?" dediğimde bana dönüp gözlerini araladı. Yanına girip yorgana sarıldım. Buram buram Baran kokuyordu.

"Abimi tercih ederdin ama bana katlanacaksın artık," dediğimde güler gibi oldu.

"Kurban olsun abin bize," dediğinde kıkırdadım.

"Olur olur merak etme. Deli divane olmuş zaten sana," dediğimde "yaaa," diye bir nida döküldü dudaklarından.

"Yaaa..." dedim. Tatlı tatlı sırıtıp iç çekti.

"Seviyor değil mi beni?" dediğinde başımı salladım.

"Seviyor bence," bana bakıp kaşlarını çattı.

"Bence ne mavişim seviyor mu sevmiyor mu?" dediğinde güldüm.

"Seviyordur canım," dedim. Bana yorganın altından bacağıma tekme attı.

"Kötüsün kötü," gülüp yanağını mıncırdım.

"Kızım özümde görümceyim ben ne bekliyorsun?" kıkırdayıp bana yan gözlerle baktı.

"Öyle olsun," deyip bana kıçını döndü. Soğuk ayaklarımı bacaklarına sürtüp onu rahatsız ettim.

"Ya Aden çek ayağını," dediğinde güldüm. Daha çok dokundurduğumda gülerek yataktan kayıp sonunda kalktı.

"Of!" dediğinde sırıttım.

"Hazır ayaklanmışken bana bir su getirsene be kumralım," dediğimde bana kötü kötü bakıp odadan çıktı. Peşinden gülüp iç çektim.

Simge gelene kadar Emir'le mesajlaştım. Emir'in yazdığı komik şeylere gülerken odaya Simge yerine Baran geldi. Bana suyumu verip iyi geceler diledikten sonra odadan çıktı. Çıkarken de kapıyı kapatmayı ihmal etmedi. Sırıtmamı engelleyemeden suyumu içip yatağa yayılarak yattım. Büyük ihtimalle bu gece bu yatakta tek başıma uyuyacaktım.

Sabah uyandığımda tahmin ettiğim gibi yalnızdım. Esneyerek kalkıp odadan çıktım. Lavabodan sonra kapısı kapalı salona ilerledim. Sessizce açıp içeri bakındığımda Simge'yle Baran'ı uyurken buldum. Simge tamamen Baran'ın üzerinde uyuyordu. Kapıyı tekrar kapatıp kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdim ama dolapta gerçekten hiçbir şey yoktu. Çay suyu koyup bir şeyler almak için dışarı çıktım. Dün akşam eve gelirken Allah'tan etrafı incelemiştim. Küçük bir markete girip alışveriş yaptıktan sonra eve geri döndüm. Hızlıca bir şeyler hazırlarken bir yandan da konferans aramasıyla annelerimle konuşuyordum.

Kahvaltı hazır olduğunda annemlere aramayı sonlandırıp mutfaktan çıktım. Baran'la Simge'yi uyandırıp kahvaltıya çağırdım. Araları düzelmiş gibiydi. Kahvaltıda bugün neler yapacağımızı konuşurken kapı çaldı.

"Ben bakarım," çatalımdaki peyniri ağzıma atıp mutfaktan çıktım. Kapıyı açtığımda bana sırıtarak bakan Yusuf'u görmemle çığlık atıp boynuna atladım. Bacaklarımı beline dolayıp yanaklarına öpücükler kondurdum.

"Nereden çıktın sen?" dedim yüzünü avuçlarken. Burnumuzu birbirine sürtüp çenemi öptü.

"Benim canım iki saatlik uzaktayken ben evimde oturabilir miydim sence?" dediğinde sırıtıp dudaklarından öptüm.

"Hoş geldin," dediğimde Baran'ın sesini duydum.

"Aden, kim gelmiş?" dedi.

Yusuf'un kucağından inip elini tuttum. Eve girdiğimiz sırada Baran ve Simge de mutfaktan çıkıyordu. Baran hiç şaşırmadan Yusuf'a hoş geldin deyip sarıldı. Simge'yle de selamlaştıktan sonra mutfağa geçtik. Baran, Yusuf için tabure çıkarırken ben de çay doldurdum.

Kahvaltı ettikten sonra Simge'yle hazırlanmak için Baran'ın odasına geçtik. İkimizde rahat şeyler giyinip spor ayakkabılarımızı giyindik. Ben bel çantamı o da sırt çantasını taktığında tamamdık. Evden çıktığımızda Baran önce kapıcının dairesine indi. Bizde dışarı çıktık. Baran bir beş dakika kadar sona kendi kendine söylene söylene yanımıza geldi. Yusuf kendi arabasıyla geldiğinden ben onun arabasına yöneldim. Hem Baran'la Simge'yi baş başa bırakmak iyi olurdu sanki.

Arabalara geçtiğimizde ilk iş sağlık ocağına sonrasında da hastaneye gittik. Sağlık ocağı merkezin ortasında her yere yakındı ama hastane biraz uzak kalıyordu. Neyse ki ikimizde sağlık ocağında olacaktık. Sağlık ocağından sonra, gelmeden önce sadece fotoğraflarını gördüğümüz evleri gezmeye başladık. İlk ev bizim için fazla büyüktü. İkinci ev ise fazla sapa ve ıssız bir yerdeydi. Simge'yle sokağa girdiğimiz an evi görmek bile istememiştik. Üçüncü evde iki odalı olmasına rağmen fazla küçük ve bakım istiyordu. Son evden de çıktığımızda kapının önünde emlakçıya teşekkür ettik.

"Of ne yapacağız hiçbiri bize uygun değil fotoğraflarda nesini beğendiysek ben anlamdım," dedi Simge.

"Buluruz sıkma canını," dedim bir umut.

"Halledeceğim ben, sıkmayın canınızı," dedi Baran. Telefonunu çıkarıp arama yaptı.

"Sadi abi hayırlı günler," dedi. Karşı taraf konuştukça gülümsedi.

"Eyvallah abi. Sağ olasın," dedikten sonra bize bakıp göz kırptı. Simge kollarını göğsünde bağlayıp başını yan çevirdi.

"Şey diyecektim abi. Senin boşta evin var mı?" dediğinde meraklandım.

"Yok abi. Kız kardeşimle, sevgilimin tayinleri buraya çıktı. Onlar için temiz, güvenli bir evin var mı?" dedi. Simge merakla ve aşkla Baran'a bakınca sırıttım.

"Olur çok çok iyi olur abim. Ne zaman?" dedi ve gülerek bize baktı.

"Olur, olur. Tamamdır abim. Yok ayıp olur öyle sen bize varsa fotoğraflarını atarsın sana zahmet," dedikten sonra biraz daha konuşup kapattı.

"Eee?" dedi Yusuf.

"Benim apartmanda iki hafta sonra bir daire boşalacakmış. İkinci katta, Sadi abi ev sahibim... Fotoğraflarını atacak. Bakarsınız beğenirseniz orayı ayarlarız," dediğinde Simge'yle baktık birbirimize. Bizim için çok daha iyiydi.

"Süper," dedi Yusuf bizden önce. İkimizde ona bakınca "önceliğiniz güvenliği olmalı," dediğinde haklılığı karşısında başımızı salladık.

"O zaman yemeğe gidelim, o sırada da fotoğraflara bakarız," dedi Baran.

Kars'ın merkezinde, Halitpaşa caddesinde Gastrokars adında çok güzel bir restorana geldik. Aşırı güzel bir mekandı. Otantik havasının yanında fazlasıyla moderndi. Boş masalardan birisine yerleştiğimizde Simge fotoğraf çekinelim diyerek ayaklandı. Peşinden kalkıp Yusuf'la gülümseyip Simge'nin peşinden ilerledim. Gramofonlu köşede bir iki fotoğraf çekip siyah beyaz tarihi fotoğrafların olduğu kısımda da fotoğraflar çekinip masaya geri döndük. Sadece beş dakika yoktuk ama masa çoktan donatılmıştı.

"Kaburga dolması söyledik, birde sizin için yayla çorbası," dedi Baran.

"Ama," dedi Simge.

"Merak etme pul biber koymamalarını söyledim," dedi Baran. Simge gülümseyip yerine oturdu. Baran telefonunu açıp bize uzattı. Alıp Simge'yle önümüze koyduk. Ana ekranında ikisinin fotoğrafını görünce Simge'nin gülümsemesi daha da büyüdü. Galeriye girip son fotoğraflara indik.

"Ay salonu tam istediğimiz gibi. Çok iyi güneş alıyor," dedi Simge.

"Mutfağı da güzel," dediğimde Simge banyonun fotoğrafını büyütüp detaylara baktı.

"Bence tamam, sence?" dedi Simge.

"Bence de tamam. Hem Baran'la da aynı apartmandayız, iş yerimize daha yakın," dedim.

"O zaman tamam mı?" dedi Baran.

"Tamamdır," dedik Simge'yle aynı anda.

Yemeğimizi yedikten sonra arabaları mekânın otoparkında bırakıp el ele sokaklarda dolaştık. Biz önden giderken Baran ve Simge arkamızdaydı. Her yer açıktı. Hoşuma giden vitrinlere bakınıp mağazalara girdim. Bir sürü hediyelik eşya aldım. Simge de normalde benim gibi her mağazaya girerdi ama onlar yürümeye devam ediyorlardı.

"Bu nasıl aşkım?" dedim. Elimdeki mumu Yusuf'a göstermek için arkamı döndüğümde onunda elinde aynı mum vardı. Sırıttığımda yanağımdan makas aldı.

"Annem çok beğenir," dediğinde başımı salladım.

"Kız," dedi bana sırıtarak bakarken. O öyle deyince kendimi tutamayıp kıkırdadım.

"Hımm," dediğimde gülüp yanağımdan makas aldı.

"Annemle babam başhekimlik için aday seçilmişler," dediğinde "ne!" dedim coşkuyla.

"Haberin yok mu?" dediğinde başımı sağa sola salladım.

"Yok, söylemediler bana. Arayayım da gelinleri olarak onları bir fırçalayayım. Bak görüyor musun beni illa kötü gelin yapacaklar," dediğimde Yusuf kendisini tutamayıp mağazanın ortasında kahkahasını patlattı.

"Hakkın, yap istediğini yavrum," dediğinde dalga geçtiği fazlasıyla belliydi.

"E ikisini neden aday gösterdiler ki Sefa reis çoktan herkesi kafalayıp Sema ablayı başhekim yapmıştır," bu sefer daha yüksek bir kahkaha attı.

"Öyle yapmış zaten. Biliyorsun babam asla gelemez öyle şeylere. Adam hastaneye zor gidiyor bir de başhekimlik mi? Asla istemez. Herkese ben yapamam diyordur," dediğinde güldüm. Sefa abi çok iyi bir doktordu ama herhalde yaşı ilerledikçe yorgunluğunu daha da çok hissettiğinden artık emekli olmayı düşünüyordu.

"Kraliçeme nasıl da güzel yakışır ama," dediğimde kolunu omzuma atıp güldü.

"Güzelliğim, sen biraz kaynanana yağ mı çekiyorsun?" dediğinde dirseğimi karnına geçirdim.

"Yağ çekmeme gerek yok aşkım. Kayınvalideciğimin bir tanecik geliniyim çok şükür," dedim.

"Sen yok musun sen," dedi bana hayran hayran bakıp.

"Alıyorum bunu," dediğimde "al," dedi. Gözleri dudaklarıma kayıp duruyordu.

Sokağa çıktığımızda Baran ve Simge'yi karşı kaldırımda köz mısır yerken gördük. Yanlarına gittiğimizde Baran elindeki mısırı bana verdi. Mevsimi geçmiş olsa da tazeydi ve tadı çok güzeldi. Simge kendi mısırını ısırması için Baran'a uzatınca ben de Yusuf'a sordum. Küçük bir ısırık almakla yetindi. Çok sevmezdi zaten.

"O zaman közde kahvemizi de içip eve geçelim. Ne dersiniz?" dedi Baran.

"Benden olursa neden olmasın," dedi Yusuf. Baran yediğimiz, içtiğimiz, aldığımız her şeyin parasını ödeyince Yusuf büyük olmanın tribine girmişti. Çok şirin bir kafeye girip Türk kahvesi sipariş ettik. Kars beklediğimden daha güzel ve enerjik bir şehirdi. Kahvelerimizi içtikten sonra yemek yediğimiz restorana geri yürüyüp arabaları aldık. Eve geçtiğimizde sırayla duş aldık. Baran ve Yusuf'a salona yatak yaptıktan sonra çay koyup çerez, çekirdek çıkardık.

"Nasılsınız?" diye sordum Simge'ye.

"İyi. Aramız bozuk değil zaten. Ben sadece fazla duygusallaştım o yüzden Baran da biraz panikledi sanırım," dediğinde gülümsedim.

"Sen üzülünce o da çok üzüldü," dedim. İç çekti, alnını kaşıyıp ofladı.

"Ben aptal bir kız değilim mavişim. Her şeyin farkındaydım dün ama yine de o kadını bu evde görmek beni çok kötü hissettirdi. Bir de Baran'la bize özel şeylere zarar vermiş olması sinirlerimi bozdu..." dedi.

"Yeniden alırsınız, yeniden anılarla doldurursunuz evi. Önemli olan sizsiniz," dedim. Elindeki işi bırakıp yanıma adım attı ve kollarını boynuma sardı.

"İyi ki arkadaşımsın," dedi. Kollarımı beline sarıp sıvazladım.

"Sen de iyi ki arkadaşımsın. Unutma Simge, abimin sevgilisinden önce benim arkadaşımsın..."

Çaylarımızı içerken Baran ve Yusuf, Bennu hakkında konuşuyordu. Yusuf uzaklaştırma almasını söylediğinde Baran pazartesi ilk iş onu yapacağını söyledi. Simge suskunlaşınca ona yeni evimiz için almayı düşündüğüm şeyleri gösterdim.

"Ya ben anlamıyorum," diye araya girdi Simge daha fazla dayanmayarak.

"Gerçekten öyle bir adamı insan kardeşi bile olsa nasıl savunur, korur aklım almıyor. Bence sana yaklaşmak için kardeşini kullanıyor," dediğinde Baran dudaklarını birbirine batırıp başını salladı.

"Bir önemi yok. Bir anlamı yok... İstediği kadar çırpınıp dursun Simge. Alacağı tek karşılık kapı duvar olacak!" dedi Baran.

"Bennu duvar ve kapıları aşmakta ustalaşmış ama!" Simge'nin dediğiyle dudaklarımı ısırdım. Doğruya doğruydu şimdi.

"Simge yapma sevgilim," dedi Baran. Onlar birbirilerine bakıp atışmaya devam ederken Yusuf ayaklandı. Başını salladığında ben de peşinden kalktım. Onlar konuşmaya devam ederken bizde mutfağa geçtik. Yalnız kalmaları daha iyiydi.

"Kızda haklı," dedi Yusuf.

"Öyle... Ama Baran'ın da bir suçu yok ki," dediğimde dudak büktü. Sandalyesini yanıma sürükleyip dibime girdi. Ellerini belime sarıp burnunu burnuma sürttü. Nefesi dudaklarıma çarpıp tenimi nemlendiriyordu.

"Yarın kaçırsam mı seni?" dediğinde güldüm.

"Olmaz ki ev için eşya bakınacağız," alt dudağımı dudaklarının arasına alıp emdi. Belimi sarıp beni kendisine çekip bu sefer üst dudağıma dadandı. Gülerek kendimi geri çekip dudağına avcumu yasladım.

"Yakalanacağız," güldü. Avcumun içini öpüp belimi okşadı.

"Nişanlımsın sen yavrum yakalansak ne olacak?" dediğinde gözlerimi devirip kollarımı boynuna sardım. Çenesini öpüp, parmaklarımı yanaklarında gezdirip bu sefer ben dudaklarını öptüm.

"Sesleri çıkmıyor," dediğimde sırıttı. Yanağımı ısırıp öptü.

"Gidelim yanlarına diyorsun yani," dedi. Omuz silktim.

"Abimin evinde nişanlımda olsan böyle kuytu köşelerde olmak... Ne bileyim," dedim gülerek. Eskiden buna önem vermezdim ama şimdi ister istemez takılıyordum. Hele ki Aslan'ın ne yaptığınızı biliyorum imasından sonra pimpirikleniyordum.

"Kimse laf söz edemez," alnımı öpüp ayaklandı.

"Gel gidelim bakalım," salona döndüğümüzde ikisini sarmaş dolaş bulduk. Simge başını Baran'ın omzuna yaslamıştı. Bizi görünce toparlanıp gözyaşlarını sildi. Yavrum iki gündür ağlayıp duruyordu.

"Baran'ım, bir hava mı alsak seninle," dedi Yusuf.

"Olur, olur abi..." dedi Baran.

İkisi dışarı çıkınca ben de Simge'ye bol sütlü kahve yaptım. Kendime meyve suyu doldurup yanına gittim. Teşekkür edip kahvesini aldı. Bana kaçamak bakışlar atıp omuz silkti.

"Ben böyle ağlak bir kadın değilim ama içimden sürekli ağlamak geliyor," dedi.

"Sinirlerin bozuldu, çok normal şu an..." dediğimde yan dönüp başını koltuğa yasladı.

"Baran'ı da üzüyorum. Suçluyor kendisini benim yüzümden ama engel olamıyorum kendime. Hıncımı çıkaramadım diye galiba," dediğinde iç çektim.

"Baran seni seviyor, hayatında olmasını istediği kadında sensin..."

"Öyle değil mi?" dediğinde başımı salladım.

"Abine abayı fena yakmışım. Yeni anlıyorum," deyince sırıttım.

"Yakışıklı adam," kıkırdadı.

"Yanıma yakışıyor," güldüm. Meyve suyumu başıma dikip bitirdim.

Pazar gününü açık olan mağazalarda geçirdik. Koltuk takımı, beyaz eşyalar, yatak odası falan derken tüm günümüz bitmişti. Yusuf akşam yemeğinden sonra Van'a yol almıştı. İki günde olsa onunla olmak bana iyi gelmişti. Simge'yle yarının heyecanını yaşamaktan uyuyamadığımız için yatakta karşı karşıya oturmuş yarın hakkında konuşuyorduk.

"Neyle karşılaşacağımızı çok merak ediyorum. İnşallah gıcık tipler yoktur," dedi.

"Olsa kaç yazar kızım alırım valla akıllarını," gülüp başını salladı.

"Yaparsın sen," dedi. Büyüğümüze elbette saygı duyardık. Duymamızda gerekirdi ama bazıları gerçekten insanı çileden çıkarıyordu. Stajda ve intörnlük dönemimizde bazı olaylarla karşılaşmıştık ancak ne kendimi ezdirmiş ne Simge'nin kendisini ezdirmesine izin vermiştim. Biz doktorduk, üstlerimizin her işini yapan ayakçıları değil...

"Güzel olacak," dediğimde gözleri iri iri açıldı.

"Doruk'u unuttuk! Tus açıklanacaktı," dediğinde telaşla hareketlendim. Komodinin üzerinden telefonumu alıp Doruk'u görüntülü aradım. Simge'yle ekrana bakıp Doruk'un aramayı açmasını beklerken Simge "ay mavişim ya müsait değillerse," dediğinde gülesim geldi.

"Yok kız daha neler," dedim. Der demez telefon açıldı. Doruk bize gülerek selam verdi. Arda'nın da arkadan sesleri geliyordu. Hayatımda çifter çifter Arda ve Kiraz vardı resmen.

"Kızlar hayırdır bu saatte?" dedi.

"Yaaa Doruk aşkım biz Kars'a taşınma telaşıyla günleri unuttuk. Özür dileriz vallahi aklımızdaydı ama unuttuk," dedi Simge.

Unutulan hep ben oluyorum bu aralar," dediğinde üzüldüm.

"Olur mu Doruk'um çakma mavişim, bizim başımıza daha doğrusu Simge'nin başına neler geldi neler. Ama bunu sonra konuşuruz sen bize artık söyle hangi bölüm?" dedim merakla.

"Simge'ye ne oldu?" dedi beni duymazdan gelerek.

"Sonra anlatırım Doruk aşkım. Haydi söyle öldük meraktan?" dedi Simge.

"Hazır mısınız?" dediğinde hevesle başımızı salladık.

"Adli Tıp," dediğinde bir kal geldi.

"Şaka?" dedik Simge'yle aynı anda.

"İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun yeni asistan doktoruna merhaba deyin," dediğinde Simge'yle birbirimize baktık.

"Adli tıp ne alaka Doruk, hani çocuk cerrahisi istiyordun?" dedi Simge.

"Yok kızlar ben şu bir yılda anladım ki hastanın ölüsü olan makbulmüş," dediğinde gülesim geldi.

"Bakmayın öyle," dediğinde gülmemek için boğazımı temizledim.

"Bayağı adli tıp yani?" dedi Simge.

"Öyle, Arda da kliniğini İstanbul'a taşıyacak," dediğinde Simge'yle "Oooo," diye coşkuyla söylendik. Arkadan Arda'nın gülme sesini duyunca birbirimizi susturduk.

"Çok sevindik senin için canım arkadaşım," dedim Simge.

"Sağ olun kızlar. Darısı başınıza," dedi.

"Amin!" dedik aynı anda Simge'yle.

"Gece gece bir heyecanla aradık. Yarın tekrar arar uzun uzun konuşuruz. Görüşürüz arkadaşım, Arda'ya selam söyle..."

Sabah alarmlarımızın sesi yerine Baran'ın öpücükleriyle uyandık. Bizden bayağı önce kalkmış bizim için kahvaltı hazırlamıştı. Kahvaltımızı yapıp hazırlandıktan sonra Zümrüt annemin Simge ve benim için özel olarak diktirdiği beyaz önlüklerimizi alıp evden çıktık. Baran bizi sağlık ocağına bırakıp ilk gün için bol şans dileyip bir sürü abi nasihati verdikten sonra gitti.

"Hazır mısın?" dedim Simge'ye.

"Hazırım arkadaşım, haydi gidelim..."

Simge'yle yıllar önce yan yana fakültenin amfisine girmiş, yan yana oturmuştuk. Şimdi yan yana ilk iş yerimize giriyorduk. Birbirimize bakıp gülümsedikten sonra bedenimizi dikleştirip hayatımızın yeni serüvenine ilk adımımızı attık.

Beklediğimizin aksine oldukça sıcak ve güler yüzle karşılaştık. Simge ve benim dışımda üç hekim vardı. İkisi kıdemliydi. Yılların doktorları oldukları saçlarına düşmüş aklardan belli oluyordu. Diğeri ise bizim gibi yeniydi. Her birinin bir hemşiresi vardı. Bize yoldaşlık edecek hemşirelerimizle tanışmamız ise oldukça komikti. Simge'yle olacak olan hemşire ablamız fazla konuşkandı benimkiyse fazlasıyla somurtkandı. Simge'yle ister istemez birbirimize bakıp sırıtıyorduk.

Odama geçince lavabo aynasının önüne geçip önlüğümü giyindim. Göğüs cebimin kenarına işlenmiş adımın üzerinde parmaklarımı gezdirdim. "Doktor Aden Uyguroğlu," diye fısıldadım. Temmuz ayında resmi işlemler hallolmuş ve ben de Uyguroğlu olmuştum. İsmimin üzerinde parmaklarımı gezdirmeye devam ettim. Sırıtmama engel olamıyordum. Kendi odamdan çıkıp Simge'nin odasına geçtim.

Odalarımız yan yanaydı. Gün boyu bir sürü çiçek geldi ikimizi de. Simge'ye en sevdiği çiçek olan orkidelerden bana da beyaz güllerden yollamışlardı. Güneş'in çiçekleri ise herkesin yolladığından farklıydı. Kazablanka ve lilyumlardan oluşan çok hoş bir aranjman yaptırmıştı. Notu da en az yolladığı çiçek kadar güzeldi. Bu aralar fazla sessizleştiğinden sık sık mesajlaşıyorduk ancak bir haftadır neredeyse hiç görüşememiştik.

Çiçeklerin yanı sıra Öğlen tepsi tepsi yemekler, börekler göndermişti dedemler. Yusuf ayrı Aslan ayrı baklavalar yollamışlardı. Tüm sağlık ocağı yemeklere doymuştu. Çiçeklerden odalarımız dolup taşmıştı. Diğerlerinin bize bakışları tuhaflaşınca çok kalabalık bir aile olduğumuzu söyledik. Randevu sistemine adımız henüz düşmediği için ilk gün sadece pansuman işlerine bakmış günü tamamlamıştık. İş çıkışında Baran'ı bekledik. Geldiğinde çiçeklerin bir kısmını eve götürmek için arabaya taşıdık. Baran bizi güzel bir restorana götürdü. Siparişlerimizi verdikten sonra Baran ceketinin cebinden iki tane kutu çıkardı. Birini benim önüme diğerini Simge'nin önüne bıraktı.

"İlk gününüz kutlu olsun," dediğinde sırıtarak kutuyu açtım.

"Ama bu çok güzel," dediğimde Simge de açtı kutuyu.

"Baran bu," dedi Simge de benimle aynı hayranlıkla. Bana çok güzel bir bileklik almışken Simge'ye yüzük almıştı.

"Şey, sen yüzük takmayı seviyorsun diye sana yüzük aldım," dedi Baran birden telaşa kapılarak. Gülmemek için dudağımı ısırdım.

"Teşekkür ederim. Çok güzel... Çok çok çok beğendim," dedikten sonra Baran'a sarıldı.

Yemeklerimizi yedikten sonra eve döndük. Simge bir köşeye ben bir köşeye çekilip ailelerimizle konuştuk. Onlarda en az bizim kadar heyecanlanmışlardı. İlk haftanın sonunda heyecanımız durulmuştu. Hastaları kabul ettikçe kendimize olan güvenimizde artıyordu. Bir şeyde takıldığımızda önce birbirimize danışıyorduk. İş arkadaşlarımızla kaynaşmış, birlikte vakit geçirir olmuştuk. Baran'ın apartmanındaki ev boşaldığında Simge'yle evi dolaşıp incelediğimizde daha çok sevmiştik. Tam istediğimiz gibiydi. Evi tutup temizliğini ve boya badanasını yapmıştık. Eşyalarımızı getirtip evi dizmiştik.

Kars'ta geçirdiğimiz bir ayın sonunda Zümrüt annemle, Emir, Aslan ve Bejna yanımıza gelmişlerdi. Simge'yle bizim arabalarımızı da getirmişlerdi gelirken. Dönüşte uçakla gideceklerdi. Zümrüt annem sürekli Filiz anneme rapor geçiyordu resmen. Evi, sağlık ocağını yaşadığımız bölgeyi detaylıca anlatmıştı. Bizimle geçirdikleri bir haftadan sonra İstanbul'a dönmüşlerdi. Baran bizi her hafta sonu gezdiriyordu. Aylar içinde kendi düzenimi oturtturduktan sonra Van'a gidip gelmeye de başlamıştım. Ben gidemediğimde Yusuf geliyor, ya da belirlediğimiz bir şehre gezmeye gidiyorduk. Kars ve Van civarındaki her şehri neredeyse gezmiştik.

Öyle böyle derken ayları aşmış, doğum günlerimizi, yeni yılı 2025'i Yusuf'un bize dahil olmasıyla dördümüz kutlamıştık. Geçip giden günlerle bir yılımızı geride bırakmıştık neredeyse. Bahar aylarını Kars'ın güzel doğasıyla daha da sever olmuştum. Simge ve Baran'ın ilişkisi gün geçtikçe güçlenmiş, sağlamlaşmıştı. Baran, Bennu için uzaklaştırma kararı çıkartmış Bennu'yla son kez telefon görüşmesi yaparak o hikâyeyi tamamen sonlandırmıştı. Bennu da gerçekten kaybettiğini farkına varıp köşesine çekilmişti. Baran'dan daha çok Simge rahatlamıştı.

"Bunu yapabilir miyim sence?" Simge'nin gösterdi yemek tarifine baktım.

"Yaparsın tabii kızım. Sadece direktifleri yerine getir oldu bitti. Merak etme bebeğim," yanağından öpüp masadan kalktım.

"Ben duşa giriyorum, sana kolay gelsin kumralım," deyip mutfaktan ayrıldım. Kısa bir duş alıp bornozumla odama geçip yatağıma yattım. Bornozumla yatmayı özlemiştim. Bir iki dakika uzandıktan sonra Yusuf'u arayıp nerede olduğunu sordum. Kırk dakikaya geleceğini söyleyince telefonu kapatıp hazırlanmaya başladım. Havalar güzelleşince Artvin'e gidelim demiştik.

Saçlarımı kurutup balıksırtı ördükten sonra mutfağa girdim. Simge kendi savaşının ortasında yemek yapmak için çırpınırken gülmemek için kendimi tuttum. Yemek yapmayı çok ciddiye alıyordu.

"Hah Aden. Tadına baksana ben emin olamadım," dediğinde yanına gidip kendime kaşık çıkarıp yaptığı yemeği tattım.

"Tadı tuzu yerinde. Güzel olmuş," dediğimde tuttuğu nefesini bıraktı.

"Çorba ve salatada yapacağım. Neyse ki onları yapabiliyorum," dediğinde güldüm.

"Yaparsın yaparsın..." diye gazladım onu.

Kırk dakika kadar sonra saat akşam dokuz gibi Yusuf geldiğinde Baran ve Simge'ye selam verdikten sonra yola çıktık. Babaannemi arayıp yola çıktığımızı haber ettim. Yusuf'la her zamanki eğlenceli yolculuğumuzun sonuna gecenin ilk saatlerinde geldiğimizde babaannemler bizi evin önünde karşıladı. Hep beraber bizim eve geçtik. Babaannemler bu saatte bile sofra kurmuşlardı.

Babaannemler iki yanımı sarmış sadece benimle ilgilenirken Dedemlerle Yusuf ve Merdo abi koyu bir sohbete dalmışlardı. Laf dönüp dolaşıp Merdo abiyle Sevda'ya gelmişti.

"Yağmur evlendi gitti ama Merdo hâlâ yasını tutuyor," dedi Gazel yengeç Ağzım iki karış açık kalırken yaşadığım şoku birkaç dakika içinde sindirdim.

"Nasıl ne ara evlendi o?" dedim fısıldayarak.

"Geçtiğimiz yaz, ailesinin bulduğu birisiyle yıldırım nikahıyla evlenmiş. Biz Gürcistan'a döner sandık ama burada yaşamaya başladılar," Merdo abiye baktım göz ucuyla. Yusuf'un söylediği bir şeye gülerken dertsiz tasasız görünüyordu.

"Sevda ile nasıllar peki?" diye sordum.

"Arkadaşlar. Birlikte vakit geçiriyorlar hatta yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Gören herkes yakıştırıp evlilik soruyor bunlara ama onlar hiç o toplarda değil... İşin kötü yanı Sevda belli ki tutuldu benim kardeşime. Yazık, yavrum gözünün içine bakıyor Merdo'nun ama bir karşılık alamadı ne yazık ki," dediğinde Sevda'ya içim gitti.

"Mahvetti çocuğumu sonra gitti gözüne sokar gibi davullu zurnalı yedi düvele duyurur gibi düğün eğlencesi yaptı," dedi Meryem babaannem.

"İşi kötü yanı da Yağmur hiç zorla evlendirilmiş, istemiyor gibi değildi Aden," dedi Gazel yengem üzüntüyle.

"İnsanlara akıl sır erdiremiyorum ben artık..." dedim.

"Ah ah. Yavrucuğumun gönlü düşse Sevda kızıma hiç bekletmem taktırırım yüzükleri. Kırk gün kırk gece eğlencesini yaparım ama çocuğumun gözü kimseyi görmüyor. İşine verdi kendisini," Meryem babaannemin kolunu sıvazladım.

"Siz yine de Sevda diye üstelemeyin. Olacağı varsa da sırf biz istiyoruz diye olmaz falan," dediğimde başlarını salladılar.

Sabah hep birlikte yaptığımız kahvaltıdan sonra Merdo abinin eşliğinde çiftliğe gidip atları gördük. Akkız'ı uzun uzun sevip onunla sohbet ettim. Hanımefendi anne olduktan sonra daha da kaprisli olmuştu sanki. Yusuf Ali'nin atı Cennet'i sevip ona Yusuf Ali'den bahsettim. Sahibinin adını duydukça tepki vermesi beni güldürmüştü. Çiftlikten sonra Merdo abinin merkezde yeni açacağı balık restoranına geçtik. Merdo abi Yusuf'a restoranı detaylandırırken ben de Sevda'yla mesajlaşıyordum.

"Hazır gelmişken Sevda'yı da göreyim. Ne dersiniz hep beraber balık yer miyiz?" diye sorduğumda ikisi de onaylayınca Sevda'ya yazdım.

Sevda'nın bize katılmasıyla yemek yiyeceğimiz mekâna geçtik. Hepimiz balık siparişi verip sohbetimiz devam ettik. Merdo abi restoranda emin olamadığı şeyler için bize danışırken ismine henüz karar veremediği için tabela siparişi verememişti.

"Aslan anafor demişti en son," dediğinde hepimiz güldük.

"Zevksiz," dedi Yusuf.

"Abime laf yok. O en azından bir seçenek sunmuş," dediğimde Yusuf bana öyle mi der gibi baktı. Ona gülerek bakarken Merdo abi konuştu.

"Aslında aklımda bir ley var ama," derken gözleri Sevda'ya kaydı.

"Neymiş o?" dedim. Merdo abi gözlerini Sevda'dan çekmeden "oropa..." dedi. Sevda öksürmeye başlarken Yusuf kıkırdadı.

"Oropa mı anlamı ne?" diye sordum.

"Sevda... Sevda, aşk anlamında kullanılır Lazca da yavrum," dedi Yusuf.

"Hmmm," dedim önce. Sevda'nın öksürükleri devam ederken gözlerim birden iri iri açıldı.

"Haaaaa!" diye bir nida kopuverdi dudaklarımdan yaşadığım aydınlanmayla.

"Hadi canım," sırıtmama engel olamazken Merdo abi bana ters bir bakış atıp Sevda'ya su uzattı.

"Sevda'nın benden çok emeği var restoranda, onu yansıtsın istedim," dediğinde içimden; tabi tabi kesin o yüzdendir, diye geçirmeden edemedim.

"Süper bir isim," dedi Yusuf. Bunu söylerken Merdo abiye göz kırpmayı ihmal etmemişti. Yemeklerini yedikten sonra üstüne tatlı ve kahve istetmişti Aden. Oropa adından sonra keyfi yerine gelmişti. Kahvelerini içerlerken düğün hakkında konuşamaya başladılar.

"Karagöl bizim için küçük kalmaz mı?" dedi Merdo abi.

"Yok ya, kalmaz. Kalmaz değil mi?" dedim emin olamayarak.

"Kalmaz yavrum. Sen dertlenme ben halledeceğim her şeyi," dediğinde rahat bir nefes aldım.

"Duydunuz nişanlımı. O hallederim dediyse halleder," dediğimde güldüler.

"Yaşlı kurtlara ne zaman söyleyeceksiniz?" dedi bu sefer Merdo abi.

"Vallahi ben son dakika deme taraftarıyım. Dedem şimdi Nevzat dedemi arayıp hava basacak. Sonra Nevzat dedem bana saracak..." dedi Yusuf.

"Haklısın," dedi Merdo abi gülerek. Haklıydı vallahi.

"Aman canım illa ki öğrenecekler. Sana laf ederse Aden istedi de sevgilim Nevzat dedem bana kıyamaz," dediğimde Yusuf gülüp omzuma kolunu sardı.

"Şuna bakın ya sadece beni değil tüm ailemi kendisine aşık etti kız," dediğinde sırıttım.

"Öyle koçum. Kaleyi içten fethettim ben," Yusuf şakağımdan öpüp resmen benimle böbürlendi.

"Maşallah, çok güzelsiniz..." dedi Sevda.

"Darısı başına Sevda kuşum. Rabbim senin de karşına hayırlı bir nasip çıkartır inşallah," dediğimde Merdo abi bakışlarının bizden kaçırdı.

"Nasip," dedi Sevda. Nasipti tabii. Nasipten öteye yol yol yoktu...

Eve dönmeden önce Sevda'yı kendi evine bıraktık. Yemekten sonra Merdo abi sessizleşmişti ancak Sevda'ya bakışları konuşuyordu. Belli ki Yağmur'u aşamadan Sevda'ya yol kat edemeyecekti. Kim bilir belki destek alması onun için iyi olabilirdi.

"Güzelliğim telefonun," Yusuf'un sesiyle dalıp gittiğim düşüncelerden sıyrıldım. Çantamın küçük cebindeki telefonumu çıkarttım. Simge arıyordu.

"Kumralım," diye açtım telefonu.

"Aden, çok kötü bir şey oldu," dedi sesimi duyar duymaz. Sesi ağlamaklı ve fazlasıyla endişeliydi.

"Ne oldu?" dedim telaşla.

"Ya Allah beni kahretsin! Tutamadım dilimi. Nasıl oldu anlamadım Aden Baran'la sohbet ederken laf lafı açtı. Konu nasıl oldu anlamadım birden Güneş'e gelince ben birden onunla yaptığımız tartışmayı söyledim. Geçiştirmeye çalıştım ama Baran öğrenmeden durmadı," kelimeler dudaklarından firar ettikçe sesi daha da çok titremişti. Ağlıyor bile olabilirdi.

"Güneş'i arayıp bağırdı çağırdı. Çok kötüydü Aden. Baran çok fena şeyler söyledi Güneş'e. İçim acıdı kıza, ben bu kadar kötü olduysam o kim bilir neler hissediyor," dediğinde ofladım.

"Tamam, sen bir sakinleş önce. Baran'ın öfkelenince gözünün kör dilinin kemiksiz oluğunu biliyoruz. Sakinleştiğinde hallederler onlar," dedim ama içten içe umutsuzdum.

"Aradım Güneş'i ama açmadı. Aslan abiyi aradım senden önce o da karışma halleder onlar dedi ama içim rahat etmiyor. Çok ağır konuştu Aden, öyle böyle değil. Güneş'in konuşmasına bile izin vermedi..." dedi Simge üzüntüyle. Ne diyeceğimi ne yapacağımı bilemedim birkaç saniye.

"Biz hallettik aramızda, affettim dedim ama dinlemedi beni. Resmen tüm hıncını çıkardı kızdan," oflayıp alnımı kaşıdım.

"Senlik bir durum yok kumralım. Suçlama sakın kendini. Günün birinde böyle bir şey olacağı belliydi. Sen Baran'a sakinleşene kadar bulaşma bence. Ben de bir arayayım Güneş'i," dedim.

"Tamam konuşursan beni haberdar et," dedi. Onunla olan aramamı sonlandırıp Güneş'i aradım ancak açmadı. Birkaç kez peş peşe aradıysam da açmadı.

"Yavrum ne olduğunu söyleyecek misin artık?" dedi Yusuf.

"Baran'la Güneş... Tartışmışlar," dedim kısaca. Güneş'i aramaya devam ettim ancak yine açmadı. Mesaj atıp bana dönmesini yazıp oflayarak başımı cama yasladım. Eve gidene kadar Güneş'i aramaya devam ettim ancak açmadı. Eve geldiğimizdeyse tek bir mesaj attı.

KIZ KARDEŞ GÜNEŞ:

İyiyim, uyuyacağım sonra konuşuruz...

Oflayarak iç çekip telefonu yatağa fırlattım. Üzerimi değiştirip yatağa oturdum. Simge'ye, Güneş'in iyi olduğuna dair bir mesaj atıp Aslan'ı aradım. İkinci çalışta açıp direkt "sakın Aden," dedi. Onu bu saatte ne için aradığımı elbette biliyordu.

"Baran'ın gözü dönünce ne kadar kırıcı olduğunu biliyorsun Aslan. Güneş kim bilir ne halde?" dedim. Bir yanım ona kıyamıyordu.

"Belki de artık susup sineye çekmek yerine ona gerçek tepkilerimizle gitmeliyiz maviş. Bizi ne kadar üzdüğünü, yorduğunu anlar belki," dediğinde omuzlarım düştü.

"Anlamadığını mı sanıyorsun Allah aşkına. Kız sırf bu yüzden İsviçre'ye gitti belki bir umut iyi gelir bana diye," dediğimde güldüğünü işittim.

"Gitmedi Aden ben onu zorla gönderdim. Gitmek istemedi ama bana karşı gelemediği için kabullenmek zorundaydı. Ben belki uzakta olursa kıymetimizi anlar, kendini toparlar dedikçe telefonlarım çalmaya başladı bile," dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Başka bir şey olmuş," dedim. Hırıltılı nefeslerini işittim.

"Ne olabilir ki? Güneş işte... Staj yaptığı yeri bile birbirine katmış. Onu emanet ettiğim arkadaşımın projesini suistimal etmiş. Ben artık gerçekten Güneş'le nasıl başa çıkacağımı bilmiyorum. Günlerdir el âlemle telefonla konuşup onu aklamaya çalışmaktan bir hal oldum," dediğinde yılgınlıkla yatağa uzandım.

"Savunmadı bile kendisini Aden. Evet demekle yetindi," dediğinde gözlerimi yumdum.

"Beni kaç yıllık iş yaptığım insanlara rezil etti ve buna tek karşılığı bir evet oldu. Olmuyor anlıyor musun benim kafam artık kaldırmıyor Güneş'i, onun sorunlarını, bu gelgitlerini... Yapamıyorum artık Aden," dediğinde bir sarmaşık boynuma dolandı sanki. Artık dolanlar taşıyordu. Bu taşkınlıklar şüphesiz en çok Güneş'e zarar verecekti. Neden böyleydi? Ne istiyordu? Beklentisi neydi? Sorular böyle uzayıp gidiyordu. Aklımın çeperlerine çarpıp dilime kadar düşen kelimeleri özgürlüğe bırakamadım. Kendime sakladım...

"Güneş kendisini böyle duyurmayı tercih ediyor abi. Bizim onu duymamız için fazlasıyla gürültü çıkarmayı tercih ediyor," dediğimde ofladı.

"Duymuyorum, artık duyamıyorum Aden. Hasta dedik, hassas dedik, şöyle dedik böyle dedik sıçtı ağzımıza! Ne istiyor ben anlamadım ki. Yediği önünde yemediği bile önünde. Çok şükür bir aileye sahip, istediğini alıyor, istediği yere gidiyor. Dünyanın en iyi okullarından birinde okuyup en iyi şirketlerden birinde staj yapıyor. Ne yetmiyor ona ben gerçekten artık anlamıyorum," dudaklarımı dişledim.

"Sakin ol lütfen. Böyle bir yere varamayız... Belli ki orada tek kalmayı, bizden uzakta olmayı kaldıramadı. Yazında bir farklıydı zaten sen de gördün. Uzaktı hep," dediğimde Aslan daha da hiddetlendi.

"Evlatlıktan mı attık onu sanki Aden Allah aşkına. Yanına mı gitmedik, yanımıza mı çağırmadık. Onun tek derdi doyumsuzluğu başka bir şey değil. Eskiden böyle değildi bu kız neyin kafasını yaşıyor şimdi inan anlamıyorum anlamakta istemiyorum bu saatten sonra. Annesi babası düşünsün artık yeter ona bakıcılık yaptığım!" eyvah eyvah dedim içimden. Baran'ın öfkesi yarın bir gün dinerdi ama Aslan oldukça ciddi görünüyordu. 

"Öfkeyle kalkıp zararla oturacaksınız benden demesi... Ve şu proje meselesi, açıkçası Güneş'in böyle bir şey yapacağını asla inanmıyorum," dedim.

"Bilmiyorum maviş ben artık söz konusu Güneş olduğunda neye inanacağımı şaşmış durumdayım..." dediği sırada kapım çalınıp açıldı. Yusuf içeri girip yanıma geldi.

"Peki," demekle yetindim. Sesli sesli soluklandıktan sonra iç çekti. 

"Senin de meşgul edip başını şişirdim. Sen boş ver bu konuları mavişim. Herkese selam söyle, kapatıyorum..." dedi.

"Baş üstüne, iyi geceler," deyip telefonu kapattım. Yusuf'un göğsüne sokuldum. Beni sarmalayıp başımı öptü.

"Baran'la konuştum barut fıçısıydı resmen," dediğinde ofladım.

"Aslan da öyle. Ne oldu birden ben anlamadım ki. Nasıl olacak böyle?" dedim.

"Bilmem. Abi kardeş çözecekler ve sen karışmayacaksın," dediğinde ona baktım.

"Karışabileceğim bir şey yok ki zaten. Onların arasında," dedim ama içim içimi yiyordu. Bir yanım hak etti derken diğer yanım hiç kıyamıyordu ona. Güneş'in ne hissettiğini, neden böyle hissettiğini bilmekte bana ağırlık yapıyordu. 

"Hallederler onlar. Sıkma o güzel canını. Haydi aşağı gidelim babaannemler seni soruyordu," dediğinde toparlandım.

Aşağı indim ama ne konuşulanlara dahil olabildim ne başka bir şeye aklım fikrim kardeşlerimdeydi. Gece boyunca sadece onları düşündüm. Belki arabulucu olur diye Doğu'yla konuşmaya çalıştım ancak o da karışmamayı seçmişti. Geceyi gün ederken uyuyamamış pazar gününü uykusuz, asık suratla geçirmiştim ister istemez. Güneş'in Aslan ve Baran'la arasındaki sorunları herkes çoktan öğrenmişti. Akşamın ilk saatlerinde Artvin'den ayrıldık. Kars'a gidene kadar bir Zümrüt annemle bir Filiz annemle konuştum. İkisi de doğru düzgün Güneş'le konuşamamıştı.

Kars'a geldiğimizde Yusuf hemen gitmedi. Baran'ı görüp onunla baş başa konuştuktan sonra bana veda edip Van'a gitmek için yola çıktı. Onu yolcu ettikten sonra Baran'ın yanına çıktım. İki gündür Simge'ye ve bana da yaşananları anlatmadığımız için bozuktu.

Simge bu olayın ikisinin arasında olduğunu ve bir çözüme vardıklarını tekrar tekrar söylese de Baran duymadı. Bizi kibarca kovunca iyi geceler dileyip kendi dairemize indik. Simge hissettiği suçluluktan odasına kapanınca bir başıma kalakaldım. Uzun bir duştan sonra odama çekilip yatağıma girdim. Emir'in aramasıyla biraz onunla konuştum. Bizim aksimize oldukça enerjik sesi biraz olsun kendime gelmemi sağladı. İki gün sonra yeni şarkısının klip çekimlerine başlayacaktı onun heyecanıyla klip senaryosunun her detayını bana anlatıp fikrimi almıştı. Onunla konuşmak her zaman olduğu gibi bana çok iyi gelmişti.

Yeni bir haftaya hızlı başlamış yoğun bir çalışma temposuna düşmüştük. Burada insanlar kışın daha sağlıklıyken bahar havalarında sürekli grip, alerji, enfeksiyon rahatsızlıklar geçiriyorlardı. Haftayı Baran'ın asık suratı, Aslan'ın gerginliği, Simge'nin suçluluk hissetmesiyle geçirdim. Güneş tamamen kendini kapatmıştı. Ne annemlerle ne başka biriyle konuşmuyordu. İki günde bir bana iyi olduğuna dair mesaj atıyordu sadece. Simge bu mesaj olayına "sanırım onu anlayan tek kişinin, gerçekten merak eden tek kişinin sen olduğunu düşündüğü için sadece seninle iletişime geçiyor," demişti. Güneş'le yaşadığı o tartışmaya, Güneş'ten işittiği hakaretlere rağmen onu merak ediyordu.

"Sıcak çikolata yaptım sana. Halis he toz falan değil," karanlık geceye dalan gözlerimi Simge'ye çevirdim. Balkonumuzda oturmuş sohbet ederken bize içecek bir şeyler yapmak için mutfağa geçmişti.

"Sağ ol yavrum. Zahmet etmeseydin," dediğimde omuz silkti.

"Ne zahmeti Aden," dedi gözlerini devirirken. Boş sandalyeye oturup bacaklarını kendine çekti.

"Bugün konuşabildik sonunda Baran'la," dedi.

"Öfkesi geçmiş mi beyimizin?" dediğimde dudak büktü.

"Geçmiş... Güneş'i aramış sabah ama ulaşamamış... Ben Aden'le konuşuyor merak etme dedim o da tamam o zaman," dedi.

"Saman alevi söndü geriye küller kaldı," demekle yetindim.

"Baran'ın hiç böylesine bir tepki vereceğini düşünmemiştim," dedi Simge.

"Kim olsa ağır bir tepki verirdi Simge. Güneş bu konuda tamamen haksızdı," dediğimde "ama bu kadarı fazlaydı..." deyince başımı salladım. Simge bana Artvin'den geldiğim gece Baran'ın, Güneş'e dediklerini anlattığında çok üzülmüştüm. Her şeyin fazlası zarardı. Öfkenin, nefretin, sevginin, aşkın. Bir doz olmalıydı, bir sınır basit bir seviye ama gel gör ki hiçbirimiz dozunda yaşamıyorduk hiçbir duygumuzu.

"Düzelirler değil mi?" dedi bir umut. Hiç inancı yok gibiydi.

"Düzelirler herhalde," dedim. Dedim ama bu dediğime ilk defa inanmıyordum. Güneş tamamen soyutlamıştı kendisini. Aslan hâlâ aynıydı, Baran bir nebze yumuşasa da Güneş'le aralarında artık bariz bir soğukluk oluşmuştu. Nasıl düzelirdi, nasıl olurdu bilmiyordum ama bu olayın sonuçları ne yazık ki Güneş'i zedeleyecekti...

GÜNEŞ UYGUROĞLU /  HAZİRAN 2025 - İSVİÇRE

Güneş, her sabah güneşin doğduğu ilk anlarda uyanıp doğuşunu izliyor sonrasında burada bir rutin haline getirdiği yogasını yapıyordu. Bu tedavisinin bir parçasıydı. Neredeyse iki saate yakın kendi kendine terapi yaptıktan sonra hazırlanıp okuluna ya da stajı için şirkete gidiyordu. Onun buradaki genel yaşamı böyleydi ancak bu sabah her zamanki gibi erkenden uyanamadı. Üzerindeki kırgınlık o kadar rahatsız ediciydi ki gözlerini aralamakta bile güçlük çekse de bugün önemli bir gündü. Ağrıyan tüm kemiklerine rağmen yataktan çıkmayı başardı. Sıcak bir duş alıp kendisine nane limon yapıp vitamin ve diğer ilaçlarını aldı. Evden çıkmak için hazırlanmak istese de kendisini gerçekten çok kötü ve halsiz hissediyordu. Eli hiç istemese de telefonuna gitti ve şirketi arayıp ilk defa izin aldı.

Yatağına geri döndü. Uyuyamasa da öylece yatıp karşısındaki saatlerce beyaz duvarı izledi. Sessize aldığı telefonuna hiç bakmadı, kalkıp bir şey yemedi. Kendisini Türkiye'den döndüğünden beri boşlukta hissediyordu. İsviçre'ye döner dönmez azalttığı terapilerini tekrar çoğaltmıştı. Bunu kendisine itiraf etmesi sancılı da olsa ülkesinde, ailesinin yanında olmak ona iyi gelmemişti. Kendisini bir yere koyamamış, ait hissetmemişti. Geçmek bilmeyen o günlerde boğazının orta yerinde hep bir yumruyla dolanmıştı. Gözleri yaşardığında iç çekip sırt üstü uzandı. Elinin tersiyle alnında ve boynunda biriken terini sildi. Hastalanacağı barizdi. Hastaneye gitmeliyim diye düşündü. Düşündü ama mecali yoktu. Kendisini zorla yataktan çıkartıp çok sevdiği küçük mutfağına gitti. Kendisine nane limon kaynattı. Gözü saate takıldığında akşam olmak üzere olduğunu gördü. Sabahtan beri hiç kıpırdamadan yatakta yattığına inanamadı bir an. Bu onu ürküttü, ona eski hallerini anımsattı. Yüreği korkuyla çarptı. Eskisi gibi olmak istemiyordu, öyle olmak daha ağır ilaçlar almak ya da hastaneye yatmak istemiyordu.

"Saçmalama Güneş, ateşin var diye böylesin..." dedi kendi kendine.

"İyiyim ben, iyiyim ben..." diye mırıldandı sessizce. Defalarca tekrarladı.

Kaynayan nane limonu fincana boşaltıp salonuna geçti. Geniş penceresine bakan koltuğuna oturup kararmaya yüz tutmuş gökyüzünü izleyerek nane limonunu içti. Dinlediği sessizliğin arasına kapısının zil sesi karıştı. Önce inanamadı ama peş peşe çalan zille ayaklandı. Bugüne kadar evine hiç kimse gelmemişti. Kapıya ürkek adımlarla ilerledi. Açmadan önce dürbünden baktığında Daron'u gördü. Kapıyı açtı, Daron'la göz göze geldi.

"Selam," dedi Daron. Karşısındaki kızı baştan aşağı istemsizce süzdü. Her zaman gördüğünün aksine oldukça kötü görünüyordu Güneş.

"Burada ne işin var?" dedi Güneş. Şaşkınlığını içinde yaşıyordu.

"Seni merak ettim," dedi Daron dürüst davranarak. Güneş'in bakışları değişmeyince ona bir adım attı.

"Mary hasta olduğunu söyledi. Gelip bir görmek istedim," dediğinde Güneş başını salladı.

"İyiyim," dedi Güneş yarım yamalak. Karşısındaki adama da kırgındı. Onun gel gitlerinden, kendisine uzak durmasından yorulmuş sonunda kendini tamamen kapatmıştı.

"Anladım, içeri davet edilmeyeceğim sanırım?" dedi Daron bir ümit.

"Misafir sevmiyorum," dedi Güneş açıkça. Kırıldıkça kırıyordu.

"Siz Türklerin fazlasıyla misafirperver olduğunu duymuştum oysa ki!" dese de bir karşılık alamadı.

"Peki, gideyim o zaman..." dedi ama gidemedi. Öylece baktı karşısındaki kıza. İçinde engel olamadığı bir dürtü Güneş'i ilk gördüğü andan beri onu sarmak istiyordu ama Güneş o kadar yabancı bakıyordu ki herkese. Değil yaklaşmak bir adım bile yaklaşamıyordu insanlar ona.

"Gitmek istemiyorum Güneş. Hem seninle bugün yaptığımız toplantı hakkında konuşmamız lazım!" dedi Daron birden yüz seksen derece dönerek. Güneş istemese de Daron'un geçmesi için kapıyı sonuna kadar açtı. Adam eve girdiğinde onu durdurdu ve ayakkabısını çıkarmasını istedi. Peş peşe salona girdiklerinde Güneş, Daron'a oturması için koltuğu gösterdi.

"Bir şey içer misin?" diye sordu Güneş.

"Zahmet etme. Otur sen de lütfen," dediğinde Güneş, Daron'un karşısına geçip oturdu. Sessizliğin hâkim olduğu evde sadece birbirlerini izlediler. Ne diyeceklerini ne konuşacaklarını bilemiyorlardı.

"Toplantı demiştin?" dedi Güneş. Şirket dışında ona adıyla seslenirken işte adının yanına bey ekliyordu.

"Ah evet, işi aldık..." dedi Daron.

"Çok iyi. Lily Hanım eminim çok sevinmiştir," dedi kinayeyle Güneş ama Daron sadece güldü.

"Lily'nin projesi tam bir fiyaskoydu. Adamlar bize bayağı saydırırken elimde olan tek tamamlanmış projeyi sunmam kadar normal ne olabilirdi ki... Hem adamlar bayıldılar biliyorsun," dediğinde Güneş sıkkınlıkla soludu. O proje ona çok pahalıya patlamıştı.

"Dediğim gibi Güneş kendisini kötü hissetmene gerek yok. Lily'nin değil senin projeni hayata geçireceğiz. Hisse toplantısı önümüzdeki ay yapılacak," dediğinde Güneş oralı olmadı.

"Okul için çizdiğim kabataslak projeyi satacaksın yani?" dedi Güneş.

"Hadi ama! Adamlar projene bayıldılar Güneş, ne yapmamı bekliyordun? Hem senin için mükemmel bir başlangıç olacak bu iş..." Güneş ona inanamayarak baktı.

"Benim haberim olmadan..." dese de bir işe yaramadı. Diline çok şey geliyordu ama en nihayetinde karşısındaki patronuydu.

"Güneş o an yapabileceğim tek şey buydu. Biliyorum senin asıl sıkıntın Lily'in abine seni şikâyet etmesi ama sen izin vermedin abinle görüşüp bu saçmalığı sonlandırmama," dedi Daron. Güneş bir şey demedi. Bu durum hiç hoşuna gitmemişti. O sadece bir öğrenci, bir stajyerdi bu kadar büyük işin altından kalkamayabilirdi.

"Ne dersin projeye tekrar birlikte bir göz atalım mı?" Güneş yerinden kalkıp çalışma odası olarak kullandığı küçük odasına gitti. Odanın bir köşesinde büyükçe bir ışıklı masa ve çizim masası vardı. Projelerinin olduğu geniş karton kutunun içinden söz konuşu olan proje çizimini alıp salona döndü ve alakasız bir büyüklükte olan yemek masasının üzerine bıraktı. Daron'a dönüp baktığında onu üzerinde çerçeveler olan yüksek konsolun önünde gördü.

"Büyük bir ailen var," Güneş'in gözleri Daron'un elindeki çerçeveye kaydı. Yanına gidip elinden çerçeveyi aldı ve konsolun üzerine sertçe kapattı.

"Evimi karıştıramazsın," dediğinde Daron güldü.

"Karıştırmadım. Tam karşımdaydı, merak ettim..." dediğinde Güneş sesli soluklar alıp verdi.

"Ailenle aran iyi değil, değil mi?" dedi Daron birden.

"Hayır, aksine çok iyi..." dedi Güneş ama kendi dediğine kendisi bile inanmıyordu. Daron'un bakışlarından rahatsız olunca ona sırtını dönüp masaya bakındı. Rulo haldeki büyük çizim kağıdını açıp köşelerini kıvrılmaması için düzeltti. Sandalyesini sertçe çekip oturduktan sonra Daron'a gelmesini söyledi. Daron gelip yanındaki sandalyeye oturdu. Elinde daha deminki çerçeve vardı. Çerçeveyi Güneş'in önüne özenle bıraktı.

"Bu kim?" diye sordu rastgele birisini işaret ederek. Güneş kaçışının olmadığını anlayınca Daron'a yandan bir bakış atıp "ortanca abim, adı Baran..." dedi. Gözlerini Baran'ın çehresinden kaçırıp iç geçirdi. Baran, Güneş'in Simge'ye söylediği lafları öğrenince fazlasıyla sert ama bir o kadar da haklı olarak Güneş'e sert çıkışmıştı. Aylardır adam akıllı konuşmuyorlardı.

"Bu?" dedi başka birisini işaret ederek Daron.

"Erkek kardeşim Kerem," dedi. Yüzünde saf bir gülüş belirdi Güneş'in. Bu hayatta en çok kimi seviyorsun diye sorsalar Kerem derdi Güneş ama bunu da kimse bilmezdi.

"Peki bu?" dedi Daron.

"O Aden, kız kardeşim..." dedikten sonra iç çekti istemeden.

"Sen, nasıl desem biraz farklısın onlardan," Güneş, Daron'un yeşil gözlerine baktı.

"Öyle... Ne yazık ki," dedi boğuklaşan sesiyle.

"Bu kim? benzediğin tek insan bu kadın," dediğinde dolan gözleriyle öz annesinin suretine baktı Güneş.

"Öz annem," dediğinde Daron'un tebessümü yüzünde bin bir parçaya bölündü.

"Bu da beni büyüten annem. Üvey annem yani," dedi Zümrüt annesini göstererek. Fotoğraftaki herkesi tek tek saydı Daron'a.

"Bu genç kim onu söylemedin?" dediğinde Emir'e takıldı gözleri Güneş'in.

"Emir... Eski sevgilim," yutkundu, bakışlarını Emir'den çekip çerçeveyi masaya kapattı. Boğazını temizleyip önündeki proje hakkında yarım cümleler kurmaya başladı. Ancak Daron'un umurunda olan şey ne proje ne çizimdi.

"Eski sevgilinin olduğu bir fotoğraf hâlâ evinde..." Güneş dudak büktü.

"Sadece eski sevgilim değil. Kız kardeşimin can dostu. Doğu abimin yakın arkadaşı... Öz annemin manevi oğlu. Yani senin anlayacağın aileden biri," dedi Güneş.

"Neden ayrıldınız ki yakışıyormuşsun bayağı," dedi Daron hiç içinden gelmese de.

"Öyle olması gerekiyordu," dedi Güneş.

 Emir'i çok sevse de onu mutsuz ettiğini, birlikte yol alamadıklarını görünce tamamıyla bitirmek istemişti. Buna kesin karar verdiği an ise yirmi dördüncü doğum gününde Emir'in yanına gelmesiydi. Güneş, Emir'in yanına gelmiş olmasına çok mutlu olsa da Emir'in kendisi ve Aden arasında ikilemde kaldığını, mekik dokuyup yıprandığını görünce ayrılığın en mantıklı seçenek olduğuna emin olmuştu. Emir'i böyle bir çelişkinin içerisinde süründürmek istemiyordu. Belki bu konuda da bencildi ama kendince mantılık olanın ayrılık olduğuna karar vermiş ve Emir ile yollarını ayırmıştı. Aylar sonra yirmi altı olacaktı ve bugüne kadar verdiği en cesurca karar buydu.

"Aldattı mı?" dedi Daron.

"Hayır. Emir öyle bir adam değil," dedi Güneş hemen savunmaya geçerek.

"Neden o zaman?" Güneş, Daron'a ters ters baktı.

"Sana ne!" dediğinde Daron omzunu silkti.

"Merak ediyorum sadece..." dediğinde Güneş bir süre sessizleşti. Susmak istese de karşısındaki adam onu konuşturmayı başarıyordu.

"Fazlasını istedim, hep fazlasını istedim... Ben de birisinin en sevdiği olmak istedim ama bunun pek mümkün olmadığını bir kez daha anladım. Bu isteğim ona çok zarar veriyordu ben de en mantıklısının ayrılık olduğuna karar verdim..." Daron ağır ağır başını salladı.

"Ailen bir tepki vermedi sonuçta ikinizde aynı ailenin ferdisiniz," Güneş sustu. Bilmem der gibi başını salladı. Daron, Güneş'in bu sessizliğinden sorunun ailesi olduğunu anladı.

"İnsanı en zorlayan şey aile oluyor ne yazık ki!" dediğinde Güneş yine sustu. Omzunu silkip derin nefesler aldı. Daron yeşil gözlerini, Güneş'in yüzünde gezdirdi. Kızın dudaklarını birbirine bastırışı, sürekli gözlerini kırpıştırması ona tanıdık geliyordu.

"Neden buradasın Güneş?" dedi Daron.

Güneş titrek nefesler alıp verdi. Sırtını sandalyeye yaslayıp başını kucağına indirdi. Bakışları Daron'un yeşillerine değer de orada kendi yansımasını görüp ağlarım korkusundan adama bakamadı.

"Seninle tanıştığım o gün... Burada olmak istemediğini anladım. Kendi tercihin değildi değil mi?" başını salladı ağırca Güneş.

"Ailem için en iyisi buydu," dedi Güneş.

"Ya senin için iyi olan neydi? Ailenin yanında kalmak mı buraya terk edilmek mi?" Güneş titreyen çenesini zapt etmek için bir süre kendisini tuttu. Aslan abisi ilk defa ona karşı gelmiş, ona sırt çevirmişti. Ona Türkiye de kalmak istediğini söylediğinde Aslan hiç duraksamadan böylesinin en iyisi olacağını söylemişti. O gün aralarına giren görünmez duvar Güneş'in içinde amansız bir hızla büyüyordu... Derin nefesler alıp gürültüyle bıraktı. Daron'un onu bu kadar yalın görmesi gözünü korkuttu.

"Soleil," dediğinde buruk bir tebessüm belirdi Güneş'in dudak kıvrımlarında. Daron bazen adını Fransızca telaffuz ederdi. Ve bu Güneş'in nedensiz çok hoşuna gidiyordu.

"Bilmem," dedi omuzlarını silkerek.

"Bu da benim sürgünüm galiba..." dedi Güneş.

Daron'un gözleri kızın yüzündeki buruk tebessüme takıldı.  Güneş gözlerini kırpıştırıp parmaklarıyla oynamaya başladı. Bu konuları birisine açmayı hiç sevmiyordu. Kimse ona sormasın, kimse onu anlamasın istiyordu. Kendi hislerinden, düşüncelerinden utanıyordu ama artık içinde de tutamadığının farkındaydı. Kusmak istiyordu, katrana dönen kanını, kalbini kanatan cam kırıklarını bedeninden arındırmak istiyordu.

"Neden öyle dedin?" diye sordu Daron.

"Hiç, boş ver sen beni..." dedi Güneş konuyu kapatmaya çalışarak. Fazlasıyla konuşmuştu dahasına gerek yoktu diye düşünüyordu bir yandan.

"Geride bırakılmak, görülmediğini hissetmek nedir bilirim. Ne acı ki bizi bizden başkası da anlamaz..." Güneş yutkundu, Daron'a bakıp iç çekti. Onun gözlerinde tanıdık şeyler görünce yutkundu.

"Geride bırakılmadım. Ben hep ailemin gözdesiydim..." sustu Güneş. Uzun zamandır geçmiş zaman kipi kullanıyordu.

"Bir zamanlar," dedi Daron.

"Öyle," dedi Güneş. Saçlarını çözüp tekrar bağladı. Aldığı ilaçlar sürekli terlemesine neden oluyordu.

"Ne değişti peki?" diye sordu bu defa Daron.

"Ben... Ben ve ayarsızlıklarım. Otokontrolü olan birisi olamadım hiçbir zaman. Patavatsızlığımda cabası... Bana çok bile dayandılar..." sol gözünden damlamak üzere olan yaşını elinin tersiyle itti. Ağlamaktan nefret etmişti artık.

"Kendini bu kadar yermen, yok sayman doğru değil," dedi Daron ama Güneş'in gözlerini gördüğünde söylediğine pişman oldu.

"Peki... Şu öz üvey olayını anlat desem ileri mi gitmiş olurum?" diye sordu bu sefer. Güneş omzunu silkti. Bu omuz silkmeler onda tik gibi olmuştu.

"Biz Aden'le aynı gün, aynı saat ve aynı hastanede doğduk. Öz annem o gün dışarıdaymış sokağın ortasında doğum sancısı tutunca etraftaki insanlar onu en yakın hastaneye götürmüş. Kaderimin yazıldığı ilk an diye kabul ediyorum ben o olayı. Belki evde ya da kendi gittiği hastaneye daha yakın olsaydı bambaşka şeyler yaşıyor olurduk... Her neyse... Hemşirelerden birisi bizi karıştırmış, yani kadın bilmeden oldu demişti zamanında. Ben, Aden'in öz ailesine, Aden benim öz aileme evlat oldu. Erkek kardeşim birkaç yıl önce kansere yakalandı. İlikti, kan hücresiydi derken gerçekler ortaya çıktı. Olay bundan ibaret," dedi Güneş kestirip atarak.

"Sonra ne oldu peki?" dedi Daron.

"Hiç, hiçbir şey olmadı... Ben yeni bir anne, Aden yeni bir aile kazandı. İlk zamanlar kötüydü ama sonrasında düzeldi her şey..." Daron karşısındaki kadının tek bir anını kaçırmak istemiyordu. Yüzünü dikkatle izliyor, kıvrılmamaya ant içmiş gibi olan dudaklarında geziniyordu.

"Belli ki Aden için bir şeyler düzelmiş," Güneş dudaklarını ıslatıp parmaklarını birbirine doladı. Daron, sandalyesini Güneş'e biraz daha yaklaştırıp eğilip yüzüne bakmak istedi ama Güneş başının diğer tarafa çevirdi.

"Neden susuyorsun ki? Gerçek duygularını söylemekten bu kadar çekinmen saçma. Hissettiklerini sen öyle hissetmek istiyorsun diye değil sana böyle hissettirdikleri için hissederken kendini suçlaman haksızlık," Daron'un dediklerini duymamayı tercih etti Güneş.

"Değil, bana az bile!" dedi acımasızca.

"Güneş," dedi Daron ama etkili olmadı. Güneş kollarını masaya yaslayıp başını da kollarına yasladı. Buğulu gözlerini kırpıştırıp Daron'un yeşillerine baktı. Burnunun ucunu koluna sürtüp dudaklarını ıslattı.

"Sorun Aden mi?" diye sorduğunda direkt "hayır," dedi.

"Aden hayatında görüp görebileceğin en mükemmel insandır. Her şeyiyle muhteşemdir. Güzel, zeki, fedakâr, dürüst, korumacıdır. Her şeyden öte güvenilir bir insan Aden. Herkesin hayatımda olsa keşke diyebileceği birisidir. Benim aksime her anne babanın, kardeşin isteyeceği birisi..." dediğinde Daron da onun gibi masaya yaslandı. Göz gözeydiler.

"Ben hep ailenin sorunlu çocuğu oldum. Güvenilmeyeni, bencili, kıskancı... Onların omuzlarına yük olmaktan öteye gidemedim," Daron parmaklarını uzatıp Güneş'in gözyaşını sildi.

"Ben karşımda öyle bir kadın görmüyorum," dedi Daron.

"Gerçek Güneş bu ama," dediğinde Daron ona kulak asmadı. Güneş'i tanıyalı iki yıl kadar olmuştu. Karşısındaki gördüğü kadın çok zeki, yetenekli, çok güzeldi.

"Kendini bilerek böyle tanımlamak istiyorsun gibi hissediyorum. Kendini ne kadar kötü lanse edersen o kadar haklı olduğunu düşüneceksin," Güneş gözlerini yumdu. Daron'un onu bu kadar iyi okuyabilmesi sinirlerini bozuyordu.

"Söyle bana Soleil, gözlerini buğulandıran acını, kalbinin kırgınlığını, dilini zehirleyen acını bana fısılda," dediğinde Güneş yutkunamadı. Burnunun direği sızladı. Uzun zamandır onunla olan yumrusu büyüdü, büyüdü parçalarını göğsünün ortasına yuvaladı.

"Ben zamanla silindim sanki," dedi Güneş kendisinin bile zor duyduğu sesiyle.

"Aden sahip olması gereken her şeye hakkıyla sahip olurken ben yok olup gittim... Sahip olduğum her şey önce ikiye bölündü sonra da tamamen onun oldu. İstemesem de böyle hissetmekten alıkoyamıyorum kendimi. O, günler geçip gittikçe abilerinin mavişi oldu, ben gün ışığıyken Güneş oldum. Kardeşimin bir tanecik ablası oldu, ben Güneş oldum. Annemin tek kızı, göz bebeğiyken, babamın güzeller güzeli kızıyken onlar için sadece Güneş oldum. Annemin gözbebeği bir tanecik kızı, babamın güzeller güzeli kızı Aden oldu... Doğu abim en yakın arkadaşımken arada bir arayabildiğim birisi oldu. Baran abim en büyük sığınağımken bana en çok o yabancılaştı. Aslan abim en büyük destekçimken beni ilk terk eden o oldu... Hepsi benim hatam ama hak veriyorum onlara... Ben kendimi hiç ifade edemedim. Kaçındım," ağlamamak için derin derin nefesler alıp verdi.

" Kimse anlamadı ben de kimseye anlatamadım... Onlar için hasta kız olmaktan, sorunlu birisi olmaktan öteye geçemediğimi fark ettiğim o an daha da hırçınlaştım. Dilim acısını diyemediğinden için için kendimi yiyip kırıldım. Kırıldıkça da kırdım. Kırdıkça da bencil olan, kıskanç olan, uyumsuz olan ben oldum..." yüzünü koluna gömdü Güneş. Bunları sesli dile getirmek onun için büyük bir şeydi.

"Çok yordum onları. Çok yıprattım. Haklılar onlarda," dediğinde Daron ona hayır dercesine baktı.

"Aile dediğin ne olursa olsun ne yapmış olursan ol seni bırakmayandır, elini elinden, sırtını sırtından çekmeyendir... Ne yapmış olursan ol Soleil, onlar orada bir aradayken seni istemediğin bir yerde, burada bir başına bırakmaları..." devam edemedi Daron. Güneş'in kızarık gözlerine baktı. Onu anlıyordu. Kırgınlığını, kimsesiz hissedişini, kendisine olan acımasızlığını... Güneş'i en içte, kalbinin en derinlerinde anlıyordu.

"Gözüm Aden'in sahip olduklarında olmadı hiçbir zaman. O, hak ettiği her şeye elbette sahip olmalıydı... Oldu da. Onu kıskandım bunu hiçbir zaman inkâr etmedim. Aden hep ailemin sahip olmak istediği evlattı. Çalışkan, disiplinli, başarılı, gururlu... Ben ne değilsem Aden oydu anlayacağın. İlk başta kabullenemediler ama kabullenemedikleri o değildi aslında. Benim gerçeğimi kabullenmediler. Şanssızlıklarını fark etmek onları bayağı üzdü..." dediğinde güldü kendi kendine Güneş.

"Ben ailem için sorumluluktum Daron. Ruh hastası kızlarına hissettikleri tek şey sorumluluktu. Aden'e hissettikleri tek şeyse saf sevgi..." içi titredi Daron'un.

"Ne kadar bencilim ama değil mi?" Daron başını kollarından kaldırıp ona yaklaştı. Çenesini Güneş'in omzuna yaslayıp sarı saçlarını okşadı.

"Değilsin, insan çok sevdiği insanlardan sevgiden çok hiçliği, onların arasında kaybolduğunu hissetmeye başladığında ister istemez acımasızlaşıyor," dedi Daron.

"Ne hissettiğini inan bana," elini kalbine yasladı.

"Anlıyorum," dedi saf bir inançla. Güneş'ten dinledikleri kendisine çok uzak şeyler değildi.

"Anlıyor musun sahiden?" diye sordu Güneş.

Daron ağır ağır başını salladı. "Kendi ailenin içinde kendine yer bulamamak ne demek iyi bilirim," Güneş burnunu çekip yanağını koluna sürttü.

"Aden bizimle kaldığı zamanlarda genellikle annemle babamın arasında uyur. Ben en son ne zaman annemlerle uyumuşumdur hatırlamıyorum. İnsan ister istemez içerliyor, annem benimle hiç o kadar yakın olamamışken onunla bu denli yakın olması... Gözümün içine bakan babam artık beni aramazken her gün Aden'le telefonlaşması, onu okulundan alıp vakit geçirmeleri... Diğerleri... Gözüm Aden'in sahip olduklarında değil Daron kendi kaybettiklerimde. Sebebi benim evet ama yine de canım acıyor," Daron, usul usul sevdi Güneş'in saçını.

"Kendimi o kadar kıymetsiz hissediyorum ki... Ama sorsan gözüm doymuyor benim... Aden'in öz ailesinin evinde bir odası, çalışma alanı, eskiden her daim yedi kişilik olan yemek masasında artık bir sandalyesi varken benim öz annemin evinde bir yatağım bile yok," hıçkırıklarını yuttu. Ağlamak istemiyordu ama gözleri bağımsızlıklarını çoktan ilan etmişlerdi.

Daron kızı omuzlarından tutup göğsüne yasladı. Saçlarını okşayıp omuzlarına sarıldı. Kokusuyla mest olduğu saçları öpmek istedi ama bunun şu anda çok ileriye gitmek olduğunun farkına varınca kendini dizginlendi. Göğsünde hıçkıra hıçkıra ağlayan kızı sarmalamaktan öteye gidemeyince durumları eşitlemek istedi.

"Babam öldüğünde on üç yaşındaydım, bu dünyada beni en çok seven insanı kaybetmek... Onunla ölmek istemiştim ama annem vardı. Kendimi unutup annem için yaşarken sadece aylar sonra annem beni başka bir adam için terk etti. Bir zamanlar birilerinin en sevdiğiyken şimdi kimsesiz bir adamım..."

Güneş kollarını Daron'un beline sardı. Konuşmadı, tek bir tane teselli cümlesi kurmadı. Öylece sarıldılar birbirlerine. Birbirlerinin acılarını kalplerinde hissettiler. Belki dilleri değil ama birbirlerinin bedenini saran kolları teselli etti onları. Güneş bulduğu sükuta sımsıkı sarıldı. Daron derinden hissettiği huzuru hiç bırakmamaya yemin ederek tuttu ve kalbine hapsetti. Zaman onlara ne gösterirdi bilinmezdi ama kalpleri çoktan birbirine tutunmuştu. 

Daron, Güneş'in omzundaki elini yanağına yasladığında hissettiği sıcaklıkla irkildi. Güneş'in başını tutup göğsünden kaldırdı. Küçücük yüzü avuçlayıp avucnu alnına, boynuna yasladı.

"Ateşin var," dedi ama Güneş onu duyamadı. Uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu. Daron, Güneş'e seslendi, uyandırmak istese de Güneş gözlerini açamıyordu. Daron, Güneş'i tekrar bedenine yaslayıp kucakladı. Evin içinde göz gezdirip kapının girişindeki yüksek komodinin üzerindeki anahtarlığı ve Güneş'in çantasını görünce oraya yöneldi. Güneş'i düşürmemeye dikkat ederek anahtarı ve çantayı alıp evden çıktı. Yakınlardaki hastaneye götürüp Güneş'i doktorlar emanet ettikten sonra genç kızın kaydını yaptırıp tekrar yanına döndü.  Güneş'e serum takılmış, ateş düşürücü ve ağrı kesici yapılmıştı. Neyse ki tipik bir gripti.

Güneş'in yanına gidip yatağın kenarına oturdu. Güneş'in serum takılı elinin parmaklarının sırtıyla okşadı. Gözleri kızın yüzünde, bedeninde dolandı, halsiz ama iyi hörünüyordu. Esmer teni biraz solsa da güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.

"Soleil, beni duyuyor musun?" dediğinde Güneş anlamsız şeyler mırıldandı.

"Duyuyor musun?" dedi tekrar.

"Hım," diye mırıldandı. Daron, Güneş'e doğru eğilip kızın saçlarını okşadı.

"Geçen yaz sonunda tatilden döndüğünde bana bir soru sormuştun hatırlıyor musun?" diye sordu Daron. 

Güneş, yine mırıldanıp gözlerini aralamaya çalıştı ancak kirpikleri birbirine dolanmış açılmamaya yemin etmiş gibiydi. "Daron," dedi. Sesi çok kısık çıksa da Daron onu duyuyordu. 

"Bana sildiğim mesajı sormuştun. Ne yazdığımı," dediğinde Güneş gözlerini aralamak için yeniden çabaladı ancak gözlerini yine açamadı. 

"Söylememiştin üstüne beni azarlamıştın," dedi kısa kısa nefeslenip heceleyerek konuşuyordu Güneş. Boğazı kupkuruydu.

"Korkak olan tek kişi sen değilsin Soleil," dedi Daron buruk bir gülüşle.  Güneş'in kıvrılan dudaklarını görünce parmakları istemsiz Güneş'in dudak kenarlarını okşadı. 

"O gün sana ne yazdığımı söylememi ister misin?" Güneş ağırca yutkundu. 

"Bir önemi var mı artık?" diye sordu Güneş. Hak verdi Daron kıza. Mesajı atmış saniyeler sonra da silmişti ama Güneş'in kız kardeşine yakalanabileceğini hiç düşünmemişti. Güneş'le karşılaştıkları ilk gün Güneş ona mesajı sorduğunda tedirgin olmuş, hissettiği yoğun duygulardan korkup Güneş'i terslemişti. O günden sonra Güneş aralarına bir paravan koymuş, asla bu geceki kadar yakın davranmamıştı kendisine. 

"Var, sen bana bu hissi yaşatan ilk kadınsın. Sana olan isteğim, merakım, hislerim bazı şeylerin çok üstünde Güneş. Ben, ilk defa hayatımda tamamen var olacak bir kadını istiyorum." dediğinde Güneş'in kalbi hızla çarpıyordu. Kalbinin atışlarını boğazında hissediyordu. 

"Ben o gün sana dedim ki..." cesaretini toplamak için güçlü nefesler alıp veri Daron. O bu yaşına kadar tek tük flörtü olan, bazı geceler takılmak dışında kadınlarla muhatap olmayan birisiyken Güneş tüm dengesini alt üst etmişti.

"Daron," diye fısıldadı Güneş. Bir yandan o mesajda ne yazdığını merak ediyor bir yandan öğrenmek istemiyordu. 

"Ben seni istiyorum Güneş. Ben karanlığa gömülüp kalan hayatımı sen aydınlat istiyorum. Kimsesizliğimi seninle paylaşmak, bana bir el bir sırt ol istiyorum. İzin ver ben de sana bir el bir sırt olayım. Seni bu hayatta en çok seven adam ben olayım," dedi Daron. Güneş'e daha yaklaşıp kızın kulağına eğildi ve aylar önce sarhoş bir gecede yazdığı o satırları kızın kulağına fısıldadı.

"Görmek istediğim Güneş sensin, gökyüzündeki değil..."

* * *



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL