ADEN 85. BÖLÜM ELBET BİR GÜN BULUŞACAĞIZ
85. ELBET BİR GÜN BULUŞACAĞIZ
İSTANBUL / HAZİRAN & 2025
Uyguroğlu malikanesinde gün erkenden başladı. Zümrüt çok erkenden kalkıp ailesi için kendi elleriyle mutfaktaki küçük masaya kahvaltı hazırladı. Kızları ve Baran'ın yokluğunda artık büyük yemek masası yerine mutfaktaki masayı kullanmayı tercih ediyorlardı. Böyle daha yakın, daha samimi hissettiriyordu. Yağız ve Doğu için krep, Kerem'le Aslan için ise yumurta haşladı. Çayı demledikten sonra masayı hazırlayıp Kerem için ballı süt hazırlayıp mutfaktan çıktı. Merdivenlerden çıkarken kolundaki saate baktı. Yedi buçuktu. Kendi odasını es geçip çocuklarının odasının olduğu kata çıkıp Kerem'in odasına girdi.
"Günaydın oğlum," dedi Kerem'i hazırlanmış bir halde bulduğunda.
"Günaydın anne, hazırım ben..." dedi Kerem. Bugün sınava girecek gibi değil de arkadaşlarıyla maça gidecekmiş gibi rahattı.
"Kahvaltı da hazır, ben abinleri sen babanı uyandır bakalım," Kerem'in odasından birlikte çıktılar. Kerem babasının yanına inerken Zümrüt, Aslan'ın yanına geçti. Büyük oğlu da çoktan uyanmış hazırlanmıştı.
"Günaydın kraliçem," dedi Aslan enerjik sesiyle. Sabah herkesten önce kalkmış, sporunu yapıp duşunu almıştı. Çok erkenden uyanmış olsa bile aşırı enerjik ve uyanıktı.
"Günaydın oğlum, kahvaltı hazır..." dediğinde Aslan telefonuyla cüzdanını alıp annesinin yanına ilerledi. Kolunu annesinin omzuna sardı. Doğu'nun odasına girdiklerinde onu uyanık görünce şaşırdılar.
"Günaydınlar," dedi Doğu gülerek.
"Günaydın oğlum. Erkencisin?" dedi Zümrüt.
"Kerem için önemli bir gün. Beyefendi uykumdan daha değerli," dediğinde gülüştüler.
Mutfağa indiklerinde üç eksik tüm aile masadaydı. Yağız çayları doldururken Zümrüt sıcak ekmekleri masaya bıraktı. Yerine oturduğuna Kerem'e şimdiden sınav için nasihatleri sıralıyordu ancak Kerem belli etmese de oralı değildi. Onunla gereken konuşmayı dün Aden ablası çoktan yapmış üstüne de Güneş ablasıyla yaptığı konuşmayla azıcık olan stresi de kuş olup uçmuştu.
"Merak etme anne, benim için çocuk oyuncağı olacak," Zümrüt en küçük çocuğuna kaşlarını kaldırarak baktıktan sonra kocasına döndü.
"Canım kocacığım ego yüklü genlerini tüm çocuklarıma bulaştırmak zorunda mıydın?" dedi imayla gülerek.
"Güzel karım, benim çocuklarıma geçirdiğim en kıymetli şey zekâları," dediğinde üç kardeşinde sessiz kıkırtıları mutfağa yayıldı.
"Annemin IQ seviyesi seninkinden daha yüksek değil miydi baba?" dedi Aslan sırıtarak.
"Sen sus 106," Yağız'ın dediğiyle Doğu ve Kerem gülme krizine girdi.
Zümrüt gülüşünü bastırmak için boğazını temizleyip tereyağı ve bal sürdüğü ekmeği büyük oğlunun tabağına bıraktı. Aslan annesine boş bir bakış atıp çayından yudumladı.
"Hepinizin gelmesine gerek yok. Ben Aslan abimle giderim," Yağız ve Zümrüt küçük oğullarına baktılar.
"Kalabalık olmasın diye dedim," dedi anne ve babasının bakışlarını görünce Kerem.
"E ben boşuna mı uyandım oğlum?" dedi Doğu.
"Yok öyle ayrı gayrı hep birlikte gideceğiz," dedi Zümrüt. Dediği gibi de oldu. Hep beraber çıktılar evden. Sınava gireceği okula erkenden gelip sınav saatinin gelmesini beklediler. Kerem, Lara ile konuştuktan sonra ablalarıyla ve Baran abisiyle de konuştu. Sınav vakti geldiğinde herkesle kucaklayıp okula girdi. O oldukça rahat bir şekilde soruları çözerken onu bekleyen Uyguroğlu ailesi fazlasıyla heyecanlıydı.
"Sınavdan sonra ne yapalım?" diye sordu Zümrüt.
"Akşama kadar müsaidiz sonrası yok annem," dedi Aslan.
"O neden?" dedi Yağız.
"Akşam çıkalım dedik. Emir, Doruk falan..." dedi babasını cevaplayarak Aslan.
Zümrüt ve Yağız peki der gibi başlarını salladılar. Sınav bitine kadar türlü türlü konudan bahsedip zamanın geçmesini beklediler. Kerem zamanını son anına kadar kullanıp sınav bitiminde gülerek okuldan çıktı. Elleri eşofmanın cebinde kendinden emin adımlarıyla ailesinin yanına ilerlediğinde Aslan ve Doğu kardeşlerinin bu özgüvenli haline güldüler. Zümrüt, oğlunu kucakladı. Diğerleri geçmiş olsun dileklerinde bulunduktan sonra arabaya geçtiler.
"Nasıldı oğlum?" dedi Yağız dikiz aynasından küçük oğluna göz atıp.
"Çocuk oyuncağıydı baba. Deneme sınavlarında daha fazla zorlanmıştım," dediğinde Aslan gülüp kardeşinin sarı saçlarını karıştırdı.
"Aferin koçum. Tam puan geliyor o zaman?" dedi Doğu.
"Ayıpsın abi," dedi Kerem. Abileriyle şakalaşmaları devam ederken Lara'yı hatırladı. Annesinden telefonunu aldı. Lara'yı arayıp sınavının nasıl geçtiğini sordu. Sınav hakkında uzun uzun konuştular. Neyse ki Lara'nın sınavı da en az kendisininki kadar kolay geçmişti.
Ailecek hep birlikte yemek yedikten sonra Aslan ve Doğu onlardan ayrıldı. Doğu, Emir'in stüdyosuna giderken Aslan, Bejna'yı almak için Toral ailesinin evine geçti. Doğu'dan arama gelene kadar Bejna ve Yusuf Ali ile vakit geçiriyordu.
"Abi tut," dedi elindeki çileği Aslan'a uzatarak Yusuf Ali.
"Ver aslan parçam," Yusuf Ali'nin verdiği çileği tek lokmada yutunca Yusuf Ali kaşlarını çattı.
"Abi çilek benim," dedi Yusuf Ali küçük elini göğsüne bastırarak.
"Ulan eşek abiye çok mu görüyorsun bir çileği?" dedi Aslan gülerek.
Yusuf Ali, Aslan'a dil çıkarıp Bejna'nın kucağına koşturup oturdu. Bejna, Yusuf Ali'yi sarıp başını öptü. Yusuf Ali; "abba, abi pis," dediğinde Bejna gülerek Aslan'a baktı.
"Ulan abisi kılıklı," dedi Aslan. Yusuf Ali, ona tekrar dil çıkarıp gülerek yüzünü Bejna'nın koynuna gömdü. Aslan karşısındaki manzaraya iç çekip, sevdiği kadına güzel güzel baktı.
"Şanslı velet," diye mırıldandığında Bejna utanarak gözlerini Aslan'dan kaçırdı. Bunca zamanda çok yol kat etmişlerdi. Birbirilerine duydukları sevgi ve bağlılık Aslan tarafından açık açık dile getirilse de henüz bir isim koymamışlardı. Bejna'nın hisleri Aslan'dan aşağı değildi ama içinde bir yerlerde onu durduran bir korku vardı.
"Gençler, kahve yaptım gelin haydi," diye onlara seslendi Sema. İçeri geçtiklerinde uyanan Barby, Yusuf Ali'nin peşinde fink atmaya başladı. Bir yandan sohbet edip bir yandan kahvelerini içtiler. Sefa yaz planlarını konuşurken Sema kocasına kızgın bakışlar atıyordu. Başhekimlik seçimlerinde kocasının seçici kurulla yaptığı ayaküstü sohbetleri henüz yeni öğrenmişti.
"Annemi babamı özledim. Onların yanına giderim ben," deyince Sefa karısına baktı.
"Tekil şahıs mı kullandın sen?" dediğinde Aslan sırıtarak Bejna'ya baktı. Bejna da gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp kendisine anne baba olan insanlara sevgiyle baktı. Bu aralar fazla didişiyorlardı.
"Evet, alırım oğlumu kızımı giderim anamın evine," dedi Sema. Kahvesini içip iç geçirdi. Bacaklarına tutunup "ane kucak, ane kucak," diyen oğlunu kucakladı. Fincanını yan tarafındaki sehpaya bırakıp kocasına baktı.
"Sen de hastane kuruluyla vakit geçirirsin işte fena mı?" dediğinde Aslan ve Bejna'nın kıkırtısı evin içinde yayıldı.
"Hayatım, canım, gönlümün en güzel köşesi gönül mü koydun sen bana yine? Ben onlara benim yapamayacağımı söyledim sadece. O kadar, hem onca zaman geçti yavrum Allah için yani," dedi Sefa.
Yusuf Ali gülüp babasının kucağına gitmek için atıldığında Sema izin vermedi. "Oğlum biraz beni destekle beni, ananın yanında ol. Abinden, ablandan feyz al biraz," dedi. Yusuf Ali gülüp annesinin yanağını öpüp kollarını boynuna sardı. Sema, çok sevdiği kocasına yan yan bakıp bilemem dercesine gözlerini devirdi.
"Çocuklarımı bana karşı dolduruyor musun sen?" dedi Sefa hayretle.
"Ne münasebet," dedi Sema.
Onlar didişmeye devam ederken Bejna hazırlanmak için yanlarından ayrıldı. Dolabının karşısında durmuş giyinmek istediği elbiseyle bakışıyordu. Geçen aylarda Güneş herkese İsviçre'den hediyeler yollamış kendisine de çok şık birkaç tane elbise ve topuklu ayakkabı hediye etmişti. Giyinmek istediği elbise dışında diğer hediye edilen elbiseler onun için uygunken bu elbiseyi fazla iddialı görüyordu Bejna. Elbisenin üzerinde ellerini gezdirip iç çekti.
"Kızım?" Bejna dalıp gittiği yerlerden Sema'nın sesiyle sıyrıldı. Arkasına döndüğünde Sema gülümseyerek odaya girip kapıyı kapattı.
"Ne giyeceğime karar veremedim," dedi Bejna.
Sema, kızı gibi gördüğü Bejna'nın yanına gidip dolabına göz attı. Bejna'nın da beğendiği elbiseyi askıdan alıp Bejna'nın üzerine tuttu.
"Bu çok yakışır," dediğinde Bejna emin olamayarak Sema'ya baktı.
"Ama fazla iddialı değil mi?" diye sorunca Sema kaşlarını çattı.
"Ne olmuş öyleyse çok güzel taşırsın bu elbiseyi. Al bakalım giyin hemen," dediğinde Bejna karşı çıkmadı. Elbiseyi alıp yatağının üzerine bıraktı. Sema ona ayakkabı ve çanta bakarken Bejna elbiseyi giyindi.
"Nasıl?" diye sordu Bejna. Sema onu baştan aşağı süzdü. Yeşil, esmer tenine çok yakışmıştı.
"Çok güzelsin," dedi Sema içtenlikle. Elindeki siyah, ince bantlı topukluları giyinmesi için Bejna'ya uzatıp siyah, küçük kol çantasını da alıp yatağa bıraktı.
"Bu elbiseye toplu saç yakışır ama açık saçla daha iyi hissedersin sen," dedi Sema. Birlikte geçirdikleri bunca zamanda birbirilerini çok iyi tanımışlardı.
"Çok rahatsız olursan dekoltenden saçlarınla kapatırsın. Sırtın tamamen kapalı zaten," Bejna başını sallayıp tebessüm ederek Sema yaklaştı ve ona sarıldı.
"Teşekkür ederim," dediğinde Sema, kızının belini sıvazladı. Geri çekildiğinde uzun, kara saçları okşayıp kızın yanağına avcunu yasladı. Yanağını usul usul sevip kızı makyaj masasına ilerletti. Bejna'ya makyaj konusunda da yardımcı oldu.
"Harika görünüyorsun," dedi Sema.
"Teşekkür ederim. Senin sayende," dedi Bejna minnetle. Sema, Bejna'nın omzunu sıvazladı.
"Aslan Bey meraklanmıştır, inelim haydi..." Peş peşe merdivenlerden indiklerinde Sema kocasının yanına ilerledi. Aslan teyzesini görünce ayaklanıp merdivenlere doğru döndüğünde duraksadı. Bir an için eli ayağı titredi. Karşısındaki kadın daha önce hiç görmediği bir kadın gibiydi. Giyindiği elbise, o renk Bejna'ya o kadar yakışmıştı ki yüreği heyecanla attı, dili dolandı.
"Vay, vay, vay. Kızımın güzelliğine bakın hele," dediğini duydu Sefa amcasının.
"Teşekkür ederim," dedi Bejna utanarak. Kaçamak gözlerle Aslan'a baktığında hayran bakışlarıyla karşılaştı. Yanakları al al olunca gergince kımıldandı durduğu yerde. Aslan kendini silkeleyip başını Sefa'ya çevirdi.
"Amcam, teyzem size doyum olmaz ama biz çıkalım artık," dedi Aslan.
"İyi eğlenceler çocuklar," dedi Sema. Sefa karısının aksine ters bakışlarını Aslan'a dikti.
"Kızımı sağ salim evinde isterim. Çok gecikmeyin," dediğinde Aslan başını salladı.
"Arabanın anahtarı vestiyerde," dedi Sefa.
"Eyvallah reis," dedi Aslan.
Evden çıktıklarında Aslan, Sefa amcasının arabasına ilerledi. Bejna için kapıyı açtığında Bejna gülerek teşekkür edip arabaya yerleşti. Aslan kendi yerine geçtiğinde önce Bejna'nın sonra da kendi emniyet kemerini takıp Doğu'nun attığı konumu açıp arabayı çalıştırdı.
İlerledikleri yolda gözleri Bejna'ya kaydı Aslan'ın. Gözleri onun tenine, gözlerine değdiği an dudakları hemen kıvrılıyordu. Bejna, gün geçtikçe güzelleşiyor, gözleri ışıldıyordu. Artık ona karşı duygularını saklama gereği duymuyordu ama Bejna'yı rahatsız edecek hareketlerden de kaçınıyordu. Gözlerine gülen gözlerle bakan, konuşurken heyecanlandığını fark ettiği bu kadının kendisine aynı duyguları hissettiğinden emindi ancak onunda korku ve endişelerini anlayabiliyordu. İç çekti, önüne bakındı, boş yolda hızını biraz düşürüp yolu uzattı. Aklına gelen şeyle radyosunu açtı. Neredeyse iki yıldır hep aynı kanalı dinliyordu.
"Eğer biz gidene kadar o şarkı çıkarsa bana hikayesini anlatır mısın?" diye sorduğunda Bejna ona çevirdi bakışlarını.
"Artık öğrenmek istiyorsun," dediğinde Aslan başını salladı.
"Çalarsa hem sözlerini çevirir hem de hikayesini anlatırım," dedi Bejna.
Yol akıp gitti, radyoda bir sürü şarkı çaldı ama Aslan'ın istediği o şarkı bir türlü çalınmadı. Geldikleri mekânın önünde durduklarında Aslan hiç inmek istemedi ama Bejna ondan önce davranıp araçtan inince şansına küfredip arabadan indi. Anahtarı valeye verip Bejna'nın yanına ilerledi ve elini beline yasladı.
Âşık olduğu kadın bu gece güzelliğine güzellik katmış, fazlasıyla göz alıcı olmuşken dibinden ayrılmaması gerektiğinin farkındaydı. Mekâna girdiklerinde Doğu ve diğerlerini hemen gördüler. Masaya ilerleyip sırayla hepsiyle selamlaştılar. Bejna yerine geçene kadar hepsinden iltifatlar almıştı.
"Bu güzelliğin yanında daha şık olmalıydık," dedi Arda.
Aslan'ın sert bakışlarını fark edince güldü. "Merak etme ahbap başım bağlı benim," deyip göz kırptı Arda.
"Arda haklı, ama neyse ki bu gece için bir sürü bodyguard-ın olacak," dedi Doğu.
"Teşekkür ederim beyler kabul etmeliyim ki sizin gibi birbirinden yakışıklı erkeklerin arasında fazlasıyla şanslıyım," dedi Bejna mutlulukla. Bu insanların arasında kendini her zaman huzurlu ve güvenli hissediyordu.
Masayı donatıp yetmişlik açtırdılar. Bejna da içmek isteyince Aslan önce endişelense de Bejna'nın kadehini kendisi doldurdu. Hepsi durmuş Bejna'nın ilk yudumunu almasını bekliyordu.
"Bence içmene gerek yok Bejna. Şalgamla, kolayla devam," dedi Emir.
"Karışma oğlum kıza Allah Allah," dedi Doğu. Rakı kadehinin yanındaki su dolu kadehe buz atıp Bejna'ya baktı.
"İhtiyacın olacak," dediğinde Bejna güldü. Rakıdan ilk yudumunu alır almaz yüzünü ekşitip buzlu suyu bir dikişte bitirdi. Masadakiler onun bu haline gülerken Aslan kendi suyunu da Bejna'ya uzattı.
"Bu neden acı?" dedi Bejna. Aslan'ın verdiği suyu da içip yoğurtlu mezelerden birine kaşığını daldırıp ağzına tıktı. Aslan, Bejna için gazlı içeceklerden sipariş ederken Doruk henüz içmediği şarabını uzattı bu sefer.
"Bence şarabı seveceksin," dediğinde Bejna başını sağa sola salladı.
"Merak etme rakı kadar sert değil. Mayhoş biraz tadı," Bejna kendisine uzatılan kadehi alıp önce kokladı sonra da küçük bir yudum aldı. Rakıdaki gibi yanma hissetmeyince bir iki yudum daha aldı.
"Demiştim," dedi Doruk.
"Güzelmiş," Aslan emin olamayarak Bejna'ya baktı.
"Bejna suyla kolayla devam edelim biz en iyisi," dedi Aslan.
"Bundan içsem?" diye masum masum sorunca Bejna, Aslan bir şey demedi. Sipariş ettiği diğer içecekleri iptal edip bir şişe daha kırmızı şarap açtırdı.
"Çok hızlı çarpar, yavaş ve sakin iç tamam mı?" dedi Aslan. Bejna usulca başını sallayıp şarabını içmeye devam etti.
Yüksek müzikte edilen sohbetler duyulması için herkes yüksek sesle konuşuyordu. Gülüşmeler devam ederken mekandaki yüksek müzik sesi kesildi. Herkes bir an susup birbirine baktı.
"Beynim sikiliyormuş meğer," diyen Doruk'un ensesine bir tane geçirdi Aslan.
"Düzgün konuş lan!" dedi azarlayarak. Doruk özür dileyen bakışlarla Bejna'ya bakıp öpücük attı ona.
"Niye sustu ki müzik?" diye sordu Emir. Sahne tarafındaki hareketlilik dikkatini çekince orayı izlemeye başladı. Yapılan hazırlıkları görünce masaya dönüp "canlı müzik yapacaklar sanırım," dedi.
"Starım sahne sizin," dedi Arda.
"Üzgünüm para almadan çalışmıyorum," dediğinde gülüştüler.
Sahne hazırlandığında beş kişilik bir grup çıktı. Sahnenin karanlıkta kalmasından dolayı kimse solisti göremeyince sadece Emir ve diğerleri değil mekandaki herkes önüne dönüp yiyip içmeye, sohbet etmeye devam ettiler.
"Aslan," dedi Bejna. Dili hafiften dolanıyor başı da biraz dönüyor gibi hissediyordu.
"Sarhoş oluyorsun güzellik," dediğinde, Bejna iç çekip alnını Aslan'ın koluna yasladı.
"Gözlerim açılmıyor," dedikten sonra kıkırdadı Bejna. Alnını geri çekip masadakilere baktı ve "sizden neden bu kadar çok var?" dediğinde hepsi gülmemek için birbirilerini dürtüklediler.
"Eyvah eyvah!" dedi Aslan mırıltıyla.
Bejna şarap içmeye devam etmek isteyince Aslan izin vermedi. Elindeki kadehi alıp masanın bir köşesine bıraktıktan sonra Bejna'ya dönüp baktı. Dirseğini masaya, yüzünü de avcuna yaslamış kendisine gülerek baktığını görünce istemsizce güldü.
"İyi misin?" diye sorduğunda Bejna ağırca başını salladı.
"Biraz dönüyorum," dedikten sonra diğer eliyle ağzını kapatıp güldü. Aslan'a bakınca ondan da birden fazla görünce elini uzatmak istedi.
"Aslan neredesin?" deyip güldü.
Aslan, Bejna'nın elini tutup yanağına yasladı. Bejna, Aslan'a yaklaşıp başını yine koluna yasladı. Avucuna batan sakalları hissedince yüzünde dingin bir gülüş beliriverdi. Aslan'ın kokusunu solumak için biraz daha sokuldu ona. Aldığı alkolden mi yoksa duygularına artık karşı gelemediğinden mi bilinmez şimdiye kadar hiç olmadığı kadar yakın olmak istiyordu Aslan'a.
"Alev alır mı buralar?" diye sordu Doğu kısık sesle yanında oturan Emir'e.
Emir önce Bejna ve Aslan'a sonrada Doruk ve Arda'ya baktı. Gülerek Doğu'ya bakıp "alırsa Doruk ve Arda alır," dediğinde Doğu gülüp Doruk'a baktı.
"Hayat bizi es geçiyor be kardeşim ne olacak bizim bu saplık?" Emir büyük bir kahkaha attı.
"Ben halimden memnunum paşam sen kendi derdine yan," dediğinde Doğu gözlerini devirip rakısından büyük bir yudum aldı. Onlar kendi aralarında atışırken Bejna çoktan sarhoş olmuştu.
"Aslan," diye heyecanla başını kaldırdı Bejna. Aslan'ın elini tutup oturduğu sandalyeden kalktı.
"Dans edelim mi? Lütfen," dediğinde Aslan da ayağa kalktı. Çakır keyif olduğu her halinden belli olan Bejna'nın beline kolunu sarıp bedenini kendisine çekti. Bejna başını Aslan'ın göğsüne yaslayıp kollarını beline doladı.
"Dev gibisin," deyip güldü Bejna. Başının üzerinde hissettiği dudakların baskısıyla iç çekip kollarını daha sıkı sardı. Saçlarının arasına karıştığını hissettiği parmaklarla gözlerini yumup anın güzelliğine bıraktı kendisini.
"İstek parça isteyelim mi Aslan'ım?" dedi Doğu. Abisinin bakışlarını görünce güldü.
"Bu şarkıda romantizm yaşamak biraz olur ondan dedim," dediğinde Aslan yarım ağız güldü.
"Ben hallederim," deyip ayaklandı Emir. Uzun adımlarla sahneye ilerleyip şarkısını söyleyen solistin önünde durdu. Onu fark eden genç kız şarkısını ona bakarak söylemeye devam etti. Son nakaratını söyledikten sonra sahneden inip Emir'e yaklaştı.
"Bir istek parçam olsa söyler misin?" diye sordu Emir. Kızı hiç incelemeden, sadece yüzüne bakıyordu.
"Biliyorsam elbette," dedi genç kız. Emir kıza yaklaşıp kulağına söylemesini istediği şarkıyı fısıldadı.
"Şanslı günündesin adamım," dedi genç kız. Emir'e tatlı tatlı gülümseyip sahnesine geri döndü ve söylediği şarkıyı bitirdi. Grubuna dönüp Emir'in istediği şarkıyı söyleyip önüne döndü. Döndüğünde karşısında artık Emir yoktu.
Emir masasına geri dönüp Aslan'a "sahne sizin," dedikten sonra kalktığı yere geri oturdu. O andan sonra mekânda süzülen sesle herkes mest oldu. Aslan, Bejna'yı biraz daha kendisine çekip salınmaya başladı. Kulaklarına dolan şarkıyı sessizce Bejna'nın kulağına mırıldanıyordu.
"Elbet bir gün buluşacağız..."
Onlar dans ederken Emir sahnedeki kızı izledi. Daha deminki rock star havasından çok uzaktı. Sesi öyle derinden sarıyordu ki insanı derdi olmayanı bile dertlendirebilecek bir güçteydi. Aralarında mesafeye rağmen siyaha yakın kahverengi gözleri yeşil gözlere denk düştü.
"Benim içimde yanan ateş var, sevgilim ne zaman bulaşacağız?"
Kızın, gözlerinin içine bakarak söylediği kısımda içinde tüm bedenini sarsan bir ürperti hissetti Emir. Gözlerini yeşil harelerden çekip Aslan'la Bejna'ya baktı. Korku ve endişelerinin çok ötesindeydiler artık. Onlar, Emir ve Güneş gibi değillerdi ve olmayacaklarını da Emir artık anlayabiliyordu.
Arda'nın "düğün yakında benden demesi," dediğini duydu Emir. Hafifçe başını salladı. Aslan'ın bu geceki yakınlaşmalarından sonra kendi daha fazla dizginlemeyeceğine emindi. İlk günden beri kendi içinde sessiz sedasız yaşadığı aşkı karşılıksız değildi. Bunu herkes anlamışken Aslan da elbette anlamıştı ve artık durmasına gerek yoktu. Bejna çok fazla yol kat etmişti. Evlat acısı elbette bakiydi ama hayatına devam etmekten vazgeçmemiş aksine daha sıkı sarılmıştı. Ona verilen imkanları, fırsatları güzel değerlendirmiş hem ruhen güçlenmiş hem de kendine olan güveni artmıştı.
Şarkı bitmiş, solist kız kendi repertuarına devam etmişti. Aslan ve Bejna başka bir alemdeyken diğerleri gecenin tadını sonuna kadar çıkarıyordu. Doğu'nun ve Arda'nın komik atışmaları masada gür kahkahalara sebep olurken Emir'in gözleri ara ara sahneye kayıyordu.
"Sen ne dersin. Heyyy Emir?" Doğu'nun kulağının dibinde patlayan sesiyle irkildi Emir. Önce önüne sonra Doğu'ya döndü.
"Ne?" diye sordu.
"Bara geçelim buradan diyorlar gidelim mi?" dedi Doğu.
"Ha! Yok eve geçeceğim ben Barlas biraz huzursuzdu bugün aklım onda zaten," dedi Emir.
"Hasta mı?" diye ilgiyle sordu Doğu. Ailenin iki küçük çocuğuna herkes gibi o da fazlasıyla düşkün ve ilgiliydi.
"Değil ama öyle bir havası vardı. Aden'den sonra fazla huysuzlaştı velet," dedi Emir.
"Kızdaki aura hiç kimsede yok lan. Büyüğünden küçüğüne hepimizi kendisine aşık etti maviş hanım," dedi Doğu büyük bir sevgiyle.
"Öyledir benim cennet bahçem," dedi Emir. O da çok özlemişti kardeşini.
Kadehinin sonunu kafasına dikip tekrar sahneye baktı. Kız sesinin hakkını veriyor, diye düşündü. Bayağı iyiydi. Gidene kadar ara ara dönüp kızı izledi. Teker teker kalkmaya başladıklarında masadakilerden bir dakika isteyip sahneye ilerledi. Kızın solistliğini yaptığı grupta yavaştan toparlanıyordu.
"İstek parça için geldiysen süremiz doldu," dedi genç kız.
"Yok, ondan gelmedim," dedi Emir.
Gruptakiler de yanlarına geldiklerinde grubun gitaristi Emir'e elini uzatıp kendisini tanıttı ve kendisinin hayranı olduğunu söyledi. Diğerleri de arkadaşlarından cesaretlenerek Emir'le tokalaşıp tanıştı.
"Sen, sen adını söylemedin?" dedi Emir solistte dönerek. Genç kız omuzlarını dikleştirip Emir'e doğru bir adım attı. Karşısındaki adamı ilk gördüğünde kim olduğuna emin olamamıştı. Arkadaşları kim olduğunu söylemese tüm gece kimdi o adam diye düşünmekten kendisini yiyip bitirecekti ama neyse ki öğrenmişti.
"Adım Işıl, arkadaşlar Işıl Işıl derler ama," dediğinde Emir'in dudak kenarları kıvrıldı.
"Işıl Işıl demek... Memnun oldum Işıl," dedi ve elini Işıl'a uzattı. Işıl uzatılan eli tuttuğunda soğuk avcuna değen sıcak avuçla ürperdi. Emir bir iki saniye sonra elini çekince Işıl ellerini birbirine kenetleyip arkasında kavuşturdu. Emir henüz elinde tuttuğu renkli bel çantasının içindeki kartlığından Suna'nın kartvizitini çıkarıp Işıl'a uzattı.
"Bu menajerimin kartı. Arkasında stüdyonun adresi var. Yarın iletişime geçersiniz daha yakından tanışabiliriz," dedi tüm gruba bakarak. Işıl duyduklarını henüz sindiremediği için hareketlenmezken grubun gitaristi Emir'in uzattığı kartviziti alıp" eyvallah mutlaka iletişime geçeceğiz," dedi. Ayaklarına kadar gelen bu şansı geri tepemezlerdi.
"O zaman yarın görüşürüz, iyi geceler..." dedi Emir ve yanlarından uzaklaştı.
Emir ve diğerleri mekândan çıktıklarında birbirilerinden ayrıldılar. Emir ve Doğu ayrı Doruk ve Arda ayrı taksilere geçerken Aslan valenin arabayı getirmesini bekledi.
"Üşüdüm," diyen Bejna'yı iyice göğsüne çekip sıcak avuçlarıyla kollarını, omuzlarını sıvazladı. Araba geldiğinde Bejna'yı koltuğa oturtup emniyet kemerini taktıktan sonra arka koltukta gördüğü amcasının ceketini alıp kızın üzerine örttü. Arabayı çalıştırıp radyoyu açtı. Gecenin gürültüsünden uzaklaşıp eve giden yola saptıklarında kulağına sonunda çok istediği şarkının müziği çalındı.
"Sonunda bee!" diye coşkuyla konuştu Aslan. Radyoda çalan şarkıyla başını Bejna'ya çevirdi ama genç kadın çoktan uyuya kalmıştı. Aslan önce şansına saydırdı sonra da arabanın klimasını açıp üşümemesi için dereceyi arttırdı. Bejna biraz daha uyusun, kokusu biraz daha ciğerlerine sinsin diye yolu uzattıkça uzattı Aslan. Boş sokaklarda dönüp durdu. Ara ara dönüp Bejna'nın güzel yüzünü izledi.
"O kadar güzelsin ki," deyip iç çekti. Direksiyondaki sağ elini yavaşça Bejna'ya uzatıp parmaklarının sırtıyla yanağını okşadı. Geçen her anda Bejna'ya hissettikleri artarak devam ediyordu. Ona bakmak, sesini duymak, kokusunu solumak, tenine dokunmak şifa gibi bir şeydi.
Uzun yolcuğunu Toral ailesinin evinin önünde sonlandırdı. Emniyet kemerini çözüp yan döndü. Karşısındaki manzara o kadar muhteşemdi ki Aslan için yorulmadan her an izleyebilirdi. Bejna'nın yavaşça inip kalkan göğsü, hafif aralıklı dudakları, yüzüne düşen gece karası saçları...
"Şarkıda da dediği gibi buluşur muyuz bir gün acaba?" dedi kendi kendine. Gözleriyle sevdi Bejna'yı. Ona yaklaşıp kokusunu derinden soludu.
"Aslan," diye sayıkladı Bejna. Yanağında gezinen parmaklara tenini sürttü.
"Buradayım," dedi Aslan fısıldayarak. Aralarındaki mesafeyi daha azaltıp yüzlerinde birkaç santim mesafe kala durdu. Bejna, Aslan'ı hissedince ona meyletti. Yüzündeki eli göğsüne çekti ve sarıldı.
"Aslan," diye sayıkladı bir kez daha Bejna. Yanağını göğsündeki elin üstüne yasladı.
"Sen hiç gitme," dedi sayıklamalarının arasında. Dilinden dökülen kelimelerin Aslan'daki etkisini göremediğinden sarhoşluğun verdiği cesaretle sayıklamaya devam etti.
"Gitme, hep benimle kal..."
Aslan'ın kalbi daha önce hiç atmadığı kadar hızlı ve düzensiz atmaya başladı. Peş peş yutkunup derin nefesler alıp verse de kalbinin ritmi bir türlü düzelmiyordu. Bejna'ya biraz daha yaklaşıp burnunu Bejna'nın saç çizgisine yaslayıp hep teninin kokusunu hem saçlarının kokusunu soludu.
"Aslan," dedi Bejna. Birden bire bulanan midesiyle yüzünü ekşitti.
"Aslan, midem..." bir türlü dalamadığı uykusundan uyanıp gözlerini zar zor alaradıktan sonra Aslan'a baktı.
"Miden mi bulanıyor?" diye sordu Aslan.
Bejna başını sallayınca Aslan arabadan inip Bejna'nın olduğu tarafa ilerledi. Onu arabadan indirip küçük bedenini kendi bedenine yaslayıp rahat nefes alsın diye başını hafifçe gökyüzüne doğru kaldırdı.
Evin etrafından dolanıp bahçeye geçtiklerinde Aslan, Bejna'yı havuz kenarındaki oturma grubundaki ikili koltuğa yavaşça bıraktı. Kızın yüzüne düşen saçlarını severek yüzünden iteleyip kendini tutamadan alnına bir buse kondurdu.
"Sen burada hava al ben hemen kahve yapıp geleyim tamam mı?" dediğinde Bejna kara gözlerini aralayıp Aslan'a baktı.
"Gel ama," dediğinde Aslan gülümsedi.
"Geleceğim güzellik. Beş dakika kadar tamam mı?" Bejna başını sallaıp koltuğa kıvrıldı. Aslan hızlı adımlarla bahçe kapısına ilerledi. Şansına kilitli olmayan bahçe kapısını açıp eve girdi. Mutfağa hızlı adımlarla ulaşıp iki tane sade kahve yapıp bahçeye tekrar döndü. Elindeki tepsiyi masaya bırakıp hazır masaya bırakıp Bejna'nı yanına oturdu.
"Bejna uyudun mu?" diye sordu Aslan.
"Cık, ama gözlerim açılmıyor ki," dediğinde Aslan gülüp ona yaklaştı. Yüzünü tutup kendisine çevirdi. Bejna yanağına değen sıcak avuca yüzünü yaslayıp gülümseyerek gözlerini araladı.
"Bana bir daha içirme tamam mı gözlerim acıyor," dediğinde Aslan gülmemek için dudaklarını dişledi.
"Söz veremem. Şu an o kadar güzelsin ki..." göğsünü şişirecek kadar güçlü nefesler alıp verdi.
"Mızıkçı, bir de içme diyordun ama!" diye çıkışınca Aslan sırıtıp Bejna'ın burnuna bir fiske vurdu.
"Kahveni iç bakalım," dediğinde Bejna hiç istemese de yaslandığı sıcak avuçtan uzaklaşıp etrafına bakındı. Önündeki fincanı almak için uzandığında yalpaladı. Aslan anında belini sarınca güldü haline.
"Ben içiririm yavrum," Bejna'yı omzuna yatırıp fincanı uzanıp aldı ve minik yudumlarla iki fincan kahveyi içirdi ona. Bejna ufaktan kendisine gelse de uyudu uyuyacak hali hâlâ mevcuttu.
"Biz dans ettik değil mi?" diye sordu Bejna.
"Ettik," dedi Aslan.
Bejna yaslandığı omuzdan başını kaldırıp Aslan'a baktı. Ona kocaman gülümseyip "kızın sesi çok güzeldi. Hele şarkı... Keşke daha uzun dans etseydik," dedi. Birkaç saniye sonra gözleri iri iri açılıp ellerini ağzına kapattı.
Aslan gülüşünü saklamadı. Sırıtması tüm yüzüne yayıldı, ayağa kalkıp Bejna'yı da kaldırdı. Bejna'nın ellerini kendi beline sarıp kendi ellerini omuzlarına sarıp göğsüne hapsetti aşık olduğu kadını. Durduğu yerde salınmaya başladıklarında Aslan çok kısık bir sesle mekanda dans ettikleri şarkıyı mırıldanmaya başladı.
"Bejna," dedi şükreder gibi Aslan. Çenesine sürtünen saçların üzerini defalarca öpüp kokusuyla ciğerlerini doldurdu. Ellerini Bejna'nın belinden yüzüne çıkarıp avuçalrı arasına aldı.
"Ben," dedi önce. Kalbinden taşıp tüm bedenini ele geçiren bu duyguları daha fazla içinde tutamayacağının farkındaydı.
"Ben artık tutamayacağım kendimi," dedkten sonra kızın tenini başparmaklarıyla sevip alınını öptükten sonra derince soluklandı.
"Her yanım senle dolmuşken, bedenimdeki her hücrem, ruhumdaki her boşluk seninle dolup taşmışken ben artık susamam Bejna... Benim gönlüm sana düştü, seni sevdi, sana aşık oldu..." dedikten spnra sonunda aşkını itiraf etmenin hafifliğiyle gözlerini Bejna'nın gözlerinden çekmeden bir kez daha dile geldi.
"Ben sana deli divane aşık oldum..."
Bejna o kadar heyecanlanmış ve gerilmişti ki ne diyeceğini bilemedi. Kalbi ağzında atıyordu. Aslan'ın gözlerinden gözlerini kaçırıp ayaklarına baktı. Bu topuklular da ne kadar uzunmuş diye düşündü. Sonra içinden ne saçmlıyorum ben diye kendisine kızdı. Aslan ona aşık olduğunu söylemişti. Aslan onu seviyordu. Sevdiği adam da onu seviyordu...
"Şey," diye mırıldandı önce. Aslan'ın gözlerine tekrar bakıp yutkundu.
"Ben... Sen... Şey... Fazla soğukta kalma bağırsakların bozulur, iyi akşamların olsun tatlı rüyalar," dedikten sonra Aslan'ı gerisinde bırakıp koşar adım eve doğru koşturdu. Bahçe kapısını geçecekken eşikteki sürgüye takılıp yalpaladığında Aslan'ın endişeli sesini duydu. Omzunun üstünden Aslan'a bakıp "düşmedim ki..." deyip evin içene kaçtı. Utançla oddasına ulaşmaya çalışırken Aslan'ın şen kahkahaları dört bir yanını sarmıştı.
ADEN SAYGIN / KARS – HAZİRAN 2025
Kulağıma doluşan kahkahalarla gözlerimi araladım. Simge'nin gülüşüne Baran'ın da kıkırtıları dolunca oflayıp yatakta dönüp durdum. Telefondan saate baktığımda öğleyi geçtiğini gördüm.
"Ne çok uyumuşum," dedim kendi kendime mırıldanarak. Odadan çıkıp lavaboya geçtim. Sıcak bir duş alıp banyodan çıktığımda Simge ve Baran'ın sesleri kesilmişti. Odama dönüp üzerimi giyindim. Saçlarımı tarayıp tekrar havluma sardıktan sonra odamdan çıkıp salona geçtim.
Baran ve Simge koltukla oturmuş telefondan bir şeyler izliyorlardı. Onlara günaydın dedikten sonra mutfağa geçti. Kendisine hemen bir kahve yapıp dünden yaptığı kekten bir dilim kesti kendisine. Kahvesi olduktan sonra mutfak masasına geçip oturdu. Güneş'i görüntülü arayıp telefonunu masanın üzerindeki vazoya sabitledi.
"Mavişim," diyerek açtı telefonunu Güneş.
"Gün ışığım, bu ne güzellik?" dediğimde kıkırdadı.
"Alışverişe geldim. Paris'e," dediğinde güldüm. Canı sıkıldıkça, alışveriş yapmak istedikçe ya Paris'e ya da Milano'ya gidiyordu.
"Tek misin?" diye sordum.
"Yok, bahsetmiştim ya sana Mary ile geldik," dediğinde rahatladım. Orada bir iki tane de olsa sağlam arkadaşlıklar kurmaya başlamış olması beni mutlu ediyordu.
"Güzel, selam söyle..." dediğimde arkadaşına dönüp Fransızca bir şeyler söyledi.
"Onunda selamı var, tanışmak ister misin?" diye sorunca bir an duraksadım.
"Olur, alayım ifadesini," dediğimde güldü. Mary'e de danıştıktan sonra Mary gülerek kadraja girdi. Beyaz teni, bakır saçları ve yeşil gözleriyle tipik bir Avrupalıydı. Mary oldukça tatlı, konuştukça konuşmak isteyeceğiniz bir karakterdeydi. Onunla konuşmamızdan sonra Güneş'le devam ettik konuşmamıza.
"Eee ne zaman geliyorsun?" dediğimde gözlerini kaçırdı.
"Güneş," bana bakıp omzunu silkti.
"Bu yaz gelmeyeceğim. Önümüzdeki ay Mary ve diğer arkadaşlarla kampa çıkacağız. Eylül'e kadar devam edecek. Aslında ben de seni daha doğrusu sizi çağırmayı düşünüyordum. Yusuf abimle Baran abimin adli izni temmuzun sonunda o zamana kadar buraya tatile gelseniz?" dedi. Ben de bir süredir yanına gitsem mi diye düşünüyordum.
"Siz-den kastın ne yavrum?" diye sordum.
"Sen, Simge, Bejna. Kız kıza güzel zaman geçiririz," dediğinde aklıma yattı ama kızlar ne düşür ne der kestiremedim.
"Bilemedim şimdi. Ben de gelmeyi düşünüyordum yanına aslında. Ama kızlarla konuşman gerekir. Belki planları vardır," dediğimde dudaklarını büzüp başını salladı.
"Peki konferans konuşması yapsak beni destekler misin ya da onlar gelmese de sen gelir misin?" dediğinde gülümsedim.
"Gelirim tabii yavrum kızlara bir soralım ona göre planımızı yaparız," dediğimde gülüşü büyüdü.
"Teşekkür ederim. Seni, seninle vakit geçirmeyi çok özledim," dedi.
Uzun zamandır fazla sessiz ve durgundu ama daha sakin daha anlaşılır biri olmuştu. Abileriyle arası git gelliydi. Geçen hafta Emir ile konuştuklarını öğrendiğimde şaşırsam da Emir; arkadaşça bir konuşma olduğunu hep bir arada olacaklarından aralarındaki gerginliği kaldırmak için aradığını söylemişti ama esasen Güneş'i yalnız bırakmamak için aradığına emindim. Birbirilerine karşı aralarında aşka dair bir şey kalmamıştı buna emindim ama birbirilerini sevip saymaya ve arkadaşlıklarına devam ediyorlardı.
"Vallahi ben seninle sarhoş olmayı özledim," dediğimde güldü.
"Onu da yaparız. O zaman ben akşama ararım tamam mı?" dedi.
"Tamam yavrum. Akşam görüşürüz," dedim. Vedalaşıp kapadık. Kahvemle kekimi bitirip salona gittim. Baran beni görünce "yüzünü gören cennetlik mavişim," dedi.
"Vallahi ben seni hep evimde görüyorum abi, acaba artık kendi evinde mi yaşasan?" dediğimde ciddi ciddi yüzüme baktı.
"Sus kız. Sevgilimin evi tabii geleceğim," dediğinde gülerek yanına oturdum. Simge odasındaydı sanırım.
"Bilemeyeceğim yani. Hiç kardeşimi özledim de geldim dediğini duymadım. Varsa yoksa Simge," dediğimde gür bir kahkaha attı.
"Mavişim kıskandın mı sen beni?" dediğinde yanağımı sıkmak için yaklaşınca eline vurdum.
"Seni değil arkadaşımı kıskandım. Kızın yüzünü bir tek iş molalarında görüyorum sayende," dediğimde bıyık altından güldü. Beni göğsüne çekip saçlarımı karıştırdı.
"Tamam bugün sana bırakayım o zaman arkadaşını," dediğinde karnına vurdum. Biz gülüşürken Simge girdi içeri.
"Bakım zamanı," diyerek elindeki hasır kutuyu orta masanın ortasına bıraktı.
"Mavişim," deyip elindeki sabahlığımı bana uzattı. Pembe saç bandını da saçıma geçirip yanaklarımı sıkıştırdı.
"Sevgilim bekle sana da getireceğim," deyip salondan koşarak çıktığında Baran'a bakıp güldüm.
"Ne bakımı?" dediğinde daha çok güldüm.
"Cilt bakımı, Simge'nin cumartesi rutini. Normalde gece uyumadan yapardı ama şansına küs," dediğimde ofladı.
"Sakın kalkıp gitme küser vallahi," dediğimde; yapma yav! der gibi bakınca sırıttım. Simge yanımıza geri gelip Baran'a sabahlığını uzattı. Baran bana bakınca gülerek omuz silkip başımla bornozu işaret ettim.
"Haydi giy sevgilim. Sana da bakım yapalım," dedi Simge.
"Yavrum ben beyaz sabunla hallediyorum hiç zahmet etme," dese de Simge'nin bakışlarının etkisi galip geldi.
Baran, papağanlı, turuncu sabahlığı giyindikten sonra Simge hemen sabahlığının bandanasını Baran'ın başına geçirince kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. Baran fazlasıyla memnuniyetsiz bir haldeyken Simge koştur koştur mutfağa gidip bir iki dakika içinde geri geldi. İçi salatalık dolu kâseyi masaya bırakıp Baran'a yöneldi.
"Uzan sevgilim ve kendini benim maharetli ellerime bırak," dediğinde Baran bana kurtar beni bakışları atsa da oralı olmadım. Onların bu hallerini izlemek fazlasıyla eğlenceliydi.
Simge, Baran'ın yüzüne maskeyi yerleştirdikten sonra gözlerine salatalık dilimlerini koydu. Baran, "bunun yenileninden yok mu?" diye sorunca Simge kâseden bir iki tane dilim alıp Baran'ın ağzına tıktı. Sessiz gülmekten bedenim sallanıyordu.
"Bu neden soğuyor?" diye sormasıyla Simge gözlerini devirip dudaklarına da nemlendirici maskeyi yapıştırıp gülerek bana baktı.
"Sessiz ol sevgilim. Soğuması normal," dedi Simge. Ellerine nemlendirici eldiven ve ayaklarına da nem bombası torbaları geçirdi.
"Mavişim hazır mısın?" yanıma gelip saç bandımı düzeltti. Yüzüme maskeyi yerleştirince fazlasına gerek olmadığını söyledim.
"Geç bakalım sevgilinin yanına ben de sana bakım yapayım," dediğimde hemen Baran'ın yanına kuruldu. Baran'a uyguladığı tüm tarifeyi ona uygulayıp yanlarından ayrıldım. Banyoya gidip maskeyi çıkarıp yüzümde kalan nemi parmaklarımla iyice yayıp banyodan çıktım. Salona geri dönüp kapının eşiğine yaslandım.
"Akşama bir çilingir sofrası mı kursam?" dediğimde Baran gözündeki dilimleri alıp bana baktı.
"Efsane olur mavişim," dedi.
"Simge?" diye sordum.
"Olur," dedi.
"O zaman ben alışverişe çıkıyorum, size iyi bakımlar," diyerek odama döndüm. Üzerimi giyinip evden çıktım. Ana caddedeki büyük markete gittim. Alışverişe başlamadan önce Yusuf'u arayıp telefonu çantama attım.
"Güzelliğim, uyandın mı sonunda?" dedi telefonu açar açmaz. Beyefendi sabah birkaç kez arayıp benden paparayı yiyince bir daha aramamıştı.
"Uyandım canım nişanlım, akşam için alışverişe çıktım," dedim. Önce kasap reyonuna gidip et siparişi verdim.
"Çilingir sofrası kokusu alıyorum," dediğinde güldüm.
"Öyle içimden geldi, Baran da balıklama atladı tabii," dedim. Kasabın uzattığı eti alıp içkilerin olduğu yere ilerledim. 50'lik rakıyla on tane kadar bira aldım. Diğer reyonlara yöneldim.
"Güneş'le konuştum sabah. Tatil için bizi çağırdı. Kız kıza olalım istiyor?" dedim.
"Kız kızadan kastın?" dedi. Gözüme kestirdiğim çerezleri alışveriş arabasına atıp ciplere yöneldim.
"Simge ve Bejna işte. Ben de gitmeyi düşünüyordum aslında. Ama kızlar ne der bilemem," nefeslendiğini duyunca kaşlarım çatıldı.
"Yusuf ne oldu?" diye sordum.
"Aslan ve Baran'ın pek müsaade edeceğini sanmıyorum," dediğinde tepem attı.
"Pardon! Ne demek müsaade etmemek? Kızlar istedikleri yere gider, yer içeri giyerler Yusuf. Vallahi ikisinin de kafasına kafasına vururum!" dediğimde güldü.
"Celallenme hemen. Bozuk araları biliyorsun... Bejna isterse elbette gelir seninle. O lavuk abinin söz hakkı falan yok. Lakin Baran'a bir şey diyemem. Endişe eder ve haksız da değil biliyorsun," ofladım. Aldığım nefesleri gürültüyle bırakıp dondurma dolabına yaslandım.
"Mesele ne biliyor musun Yusuf?" dediğimde hemen "ne canımın içi?" dedi.
"Tam boylar yanlış yapıyorlar ve yaptıklarının farkında değiller! Güneş onların iş ortağı, kırk yılda bir görüştüğü arkadaşları değil kardeşi! Onları çok iyi anlıyorum ama yanlış yapıyorlar Yusuf," dedim içimde tutamadan.
"Haksız değiller ama," dediğinde başımı salladım.
"Öyleler evet ama bu haklılıkları davranışa geldiğinde ne yazık ki yok oluyor, birden kestiler her şeyi Yusuf. Yokken zaten olmaması sıkıntı değil, ama varken yok olması... Anlatabiliyor muyum?" diye sordum.
"Anlıyorum güzelim fakat Güneş her şeyi kendi yaptı, diline kendi hâkim olamadı. Bir kere de değil bin kere hem de... Fazla düşünmüyor musun sence Güneş'i? Yani ne bileyim bu ilgin, anlayışın aşırı bana göre tamam kardeşin olarak görüyorsun, seviyorsun ama bu tolerans ve tahammül..." kocaman bir nefes alıp o nefesi birkaç saniye göğsümde tuttum. Sakinleşene kadar ses çıkarmadım. Yutkundum, gözlerimi yumdum.
"Canımın içi?" diye ses etti Yusuf.
"Benim Güneş'e sevgim apayrı bir yerde evet. Ancak ona karşı olan bu tahammül ya da sabrın sebebi onu sevdiğim için değil Yusuf. Ben onu anlamaktan öte ne yaşadığını, hissettiğini, hissedemediğini, endişelerini, korkularını, duygularının dengesizliğinin ne kadar yıpratıcı olduğunu biliyorum. Bununla büyüdüm, sayfalar dolusu okudum da araştırdım da. Staj yaptığım zamanlarda Güneş gibi çok insan gördüm Yusuf... Ben bir hekim olarak, psikiyatrist olmaya hazırlanan bir hekim olarak Güneş'i anlıyorum. Onu anlarken, onun hastalığını tanıyıp, zorluğunu bilip şahit olmuşken Güneş'e sert ve uzak bir tutum sergileyemem bu ne ettiğim Hipokrat yeminine uyar ne olmak istediğim insana..." dedim. Dilim, kelimelere dolanmış o kelimeler birer kıymık olup canıma batmıştı.
"Ben... Üzgünüm, itiraf etmeliyim ki hiç bu yönden düşünmemiştim," dediğinde burukça gülümsedim.
"Çünkü sen ben odaklısın sevgilim," dediğimde gülümsediğini hissettim.
"Doktor Hanım öyle diyorsa öyleyimdir," dedi. İç çekti, derin nefesler alıp verdi.
"Tam boylarla konuşmamı ister misin?" diye sordu.
"Kaç yaşındalar Yusuf beş mi? Fiziksel veya psikolojik rahatsızlıkları mı var da yol göstereceksin onlara? İstedikleri kadar haklı olsunlar ama bu kırıcı. O kıza her hatasında sahip çıkıp, arka çıkan onlardı şimdi sanki fırsat kolluyorlarmış gibi ters tepmeleri saçma anladın mı?" diye yükseldim.
"Anladım, anladım güzelim. Karışmıyorum, kendi terazimi de gözden geçireceğim merak etme..." dediğinde gürültüyle bıraktım soluklarımı. Yaslandığım dondurma dolabından sıyrılıp kasaya ilerleyecekken içecek dolabının camındaki yansımamla göz göze geldim.
"Yusuf," dedim bozuk bir mırıldanışla.
"Yusuf'un canı, söyle bir tanem..." dedi.
"Sanırım bu hayatta yerinde olmak istemeyeceğim tek insan Güneş... O zihne asla sahip olmak istemezdim. İçinde çırpınıp durduğu gelgitler, histeri krizleri, korkuları, hiç susmayan hayali sesler... Asla istemezdim Yusuf. Küçükken en büyük korkum annem gibi olmaktı... Şimdi... Şimdi Güneş çocukluğumun korkularını yaşarken ben nasıl ona sırt çevirim Yusuf?" dilimi ısırdım. Ağlamamak için dilimi ısırdım, başımı yukarı kaldırıp derin nefesler alıp verdim.
"Kurban olurum sana. Ağlama yavrum..." dedikten sonra kendine küfürler etti. Gözaltlarımı ovalayıp burnumu çektim. Aralı dudaklarımın arasından nefesler alıp verdim.
"Bakma sen bana... Bu aralar sulu göz olup çıktım," dedim toparlanmaya çabalayarak. İçecek dolabını açıp altılı sade soda aldım.
"Bakarım, gözlerim senden bakasını görmek istemezken sana bakmamak olacak iş değil," dedi. Yüzümü güldürmeyi her defasında başarıyordu.
"Seni seviyorum. Çok, çok, çok..." dedim.
"Ben de çok çok çok seviyorum," dedi.
"Kasaya geçeceğim, kapatmam lazım sevgilim. Ararım yine," telefonu kapattıktan sonra kasaya ilerledim. Hesabı ödeyip marketten çıktım. Elimdeki torbaları bagaja yerleştirdim. Esnaf lokantalarının olduğu sokağa yürüyüp akşam için meze, içli ve çiğ köfte aldıktan sonra marketin otoparkına geri döndüm. Arabaya yerleşip, onlar biraz daha vakit geçirsin diye şehirde boş turlar atıp zaman öldürdükten sonra eve sürdüm.
Eve vardığımda anahtarımla açmak yerine zile bastım. Kapı beklediğimin aksine saniyeler içinde açıldı. Simge bana gülerek "hoş geldin," deyip elimdeki torbaları aldı.
"Abim çıktı mı?" diye sordum mutfağa geçerken.
"Oldu on dakika kadar," dedi. Poşettekileri tezgâha çıkarmaya başladı. Kendime soğuk su doldurup yere bağdaş kurarak oturdum.
"İyi misin sen?" diye sordu birden bana dönüp bakarak.
"İyiyim," dedim. Karşıma geçip kollarını göğsünde bağlayıp tezgâha yaslandı.
"Güneş'le konuştuk sabah, akşam bir ara konferans yapalım istiyor. Sen, ben, Bejna..." dediğimde kaşları hareketlendi.
"Yapalım da neden?" diye sordu.
"Akşam öğreniriz," dedim.
"Peki, sen neden böyle durgunlaştın çıkmadan önce iyiydin?" diye sorunca "Yusuf özlemim kabardı ondan," diyerek geçiştirdim onu.
"Yalancı," dediğinde cevap vermedim. Ayaklanıp diğer torbalara yöneldim.
"Gerçekten bir şey yok, en azından benim açımdan her şey yolunda," dedim.
"Peki..." dedi uzun bir soluğun ardından.
Aldıklarımı dolaba yerleştirip salona geçtik. Yemek hazırlamak için henüz erkendi. Televizyondan yeni başladığımız diziyi açıp birkaç bölüm izledik. İzlerken diziyi eleştirip bir sonraki sahnede neler olabileceğini tartışıyorduk. Bizim için rahatlama terapisi gibi bir şey haline dönmüştü.
Akşama doğru mutfağa geçip yemeğe giriştik. Baran da bize dahil olunca hep beraber balkona güzel bir masa hazırladık. Yemeğe oturmadan önce Güneş'le konuşmak için salona geçtik. Güneş hepimize halimizi hatırımızı sorduktan sonra uzatmadan konuya girmiş ve yaz tatilinin bir kısmını İsviçre de geçirip isteyip istemeyeceğimizi sordu. İlk adımı atıp geleceğimi söyledim. Simge önce ailesi ile konuşması gerektiğini söyleyip kararını verir vermez Güneş'e döneceğini iletti. Bejna ise oldukça kararsız ve çekingendi. Güneş onu ikna etmeye çalışırken ben de destek çıktım. Kız kıza, kafa dinleyeceğimiz güzel bir hafta geçirecektik ki her şey lehimizeydi. Bejna da önce Sema ablalara danışıp ondan sonra cevap vereceğini söyledi. Biraz daha konuştuktan sonra vedalaşıp telefonu kapattık.
Mutfağa geçip sıcak kalması için fırında bıraktığımız et ve patatesleri çıkarıp tabaklara yerleştirdik. Tabakları alıp balkona geçtiğimizde Baran çoktan rakısına başlamıştı. Yerimize geçtiğimizde Baran, Simge'ye rakı doldurdu. Ben de bira açtım.
"Ne uzun konuştunuz," dedi Baran.
"Eh olacak o kadar," dedi Simge. Tabağına çeşit çeşit meze alırken Baran'ın gözleri onun üzerindeydi.
"Ne?" diye sordu Simge.
"Hiç, ne konuştunuz merak ettim sadece," dedi ama daha çok neden konuştun der gibiydi. Simge, Güneş'in ona sarf ettiği kelimeleri çoktan yakıp geçmişti ama Baran hazmedemiyordu.
"Bizi İsviçre'ye davet etti," dedi Simge. Baran anında bana döndüğünde ona göz kırpıp başımı salladım.
"Gitmiyorsun elbette!" dediğinde Simge sıkıntıyla soluğunu bırakıp rakısından büyük bir yudum aldı.
"Bu senin değil benim vereceğim bir karar Baran," dedi Simge. Arkama yaslanıp sadece biramı yudumladım.
"Söz konusu Güneş, Simge. Gittiğinde ya yine canını sıkacak bir şey yaparsa ya da gittiğine pişman ederse seni. Bilmiyorsun sanki Güneş'i?" dedikten sonra bana döndü.
"Sana ne demeli?" dediğinde ona dik bakışlar attım.
"Ne alaka ben?" dedim.
"Senden yüz buluyor Aden. Biz ona bir ders vermeye çalışırken senin bizim yanımızda olman lazım!" elimdeki şişeyi sertçe masaya bıraktım.
"Neyin dersi Baran?" dedim öfkeyle.
"Ne demek neyin dersi maviş. Şu şımarıklıkları bitsin, düzelsin diye bu tavrımız ama sen biz ona ters düştükçe daha çok destek çıkıyorsun," dedi. Öfkeme hâkim olabilmek için peş peşe yutkundum.
"Kendi yarattığınız sonuçları düzeltmek için çok yanlış yolları tercih ediyorsunuz," dedi Simge. Cevabı da benim yerime vermiş oldu.
"Ne?" dedi Baran bendeki bakışlarını Simge'ye geri çevirdi.
"Sizin yüzünüzden," dedi Simge dan diye hiç çekinmeden.
"O ne demek şimdi?" dedi Baran.
"Gayet açık. Güneş'in bu halinden sorumlu olan sizsiniz," dedi Simge açık açık. Baran kadehini bırakıp oturuşunu dikleştirdi. Bu onun tartışmaya hazırım duruşuydu.
"Bakma bana öyle hiç. Aman Güneş üzülmesin, aman kırılmasın, aman alınmasın gücenmesin... Annem böyle yapıyor biz telafi edelim, babam böyle diyor biz telafi edelim diye diye kızı sürekli manipüle etmişsiniz. Kız neye nasıl karşılık vereceğini, sizin hayatınıza giren insanlara nasıl yaklaşacağını kestiremiyor ki. Zaten karmakarışık bir duygu silsilesi yaşarken onu hiç yanlışlarıyla, zorluklarla, gerçeklerle mücadele etmesine izin vermemişsiniz. Çuvallaması o kadar normal ki aslında. Sağlıklı insanlar bile bazen duygularını tartamazken Güneş gibi birisi için o terazinin dengesini korumak çok zor Baran... Siz onun iyiliğini istedik bahanesine sığınıp aradan sıyrılıyorsunuz ama Güneş hep o bahanelere sıkışık yaşıyor. Nasıl olsa abilerim beni, benim sorunlarımı halleder, arkamı toparlar kabullenmişliğiyle yaşamış kız bunca zaman siz şimdi peş peşe patlak verince," sustu. Ben devamında ne diyeceğini az çok kestirsem de Baran kestiremedi.
"Patlak verince ne?" diye sordu Baran. Simge yutkundu, su içip kendine zaman tanıdı.
"Sadece bildiğim bilgilerden yola çıkarak ve bir hekim olarak şunu demek istiyorum sevgilim; Güneş hiçbir zaman senin gibi benim gibi sağlıklı düşüncelere ve duygulara sahip olamayacak. Hep daha fazlasını isteyecek. Sevgiyi de nefreti de... Duygularını bir terazide tutmayı beceremiyor, düşüncelerini susturamıyor... Yapamıyor Baran, elinde değil ki kızın. Kafanın içinde hiç susmayan sesler olduğunu düşün. Duygularını, aklını, kalbini sürekli dürtüklüyor. İnsanlara karşı, hayatına karşı asla istikrarlı olamıyor, olamayacak... Her şeyden fazlasıyla etkilenip uzun süre etkisinden çıkmıyor, bizim için çok basit ya da alakasız şeylere aşırı takıyor. Elinde değil, istekle yapmıyor ki. İstediği kadar ilaç kullansın istediği kadar tedavi görsün. O hasta ve bu hastalık ne yazık ki fiziksel değil..."
Baran peş peşe yutkunup başını bana çevirdi. Bakışlarımdan Simge'yi desteklediğimi anlayınca gürültülü nefesler alıp verdikten sonra kadehini başına dikip masaya gürültüyle, sertçe vurdu. İnsanların biz iyi bir şey yapıyoruz düşünceleri; sonuçlarla karşı karşıya geldiğinde elinde olan şey ya memnuniyet ya da öfke oluyordu. Ona ne yazık ki öfkeydi.
"Suçlu biz olduk anlaşılan," diye mırıldanınca Simge sinirle gözlerini devirip arkasına yaslandı.
"İşte bundan bahsediyorum Baran. Asla nedeni, nasılını düşünmüyorsun? Ben anlamadım ki sen savcılığı nasıl bu kadar iyi yapıyorsun?" Baran, Simge'ye bakınca Simge omzunu silkti.
"Ağzınızda hep o hasta ama lafı var fakat o kızın hasta olduğunu her seferinde unutan sizsiniz. Bu grip gibi kanser gibi bir şey değil ki Baran. O ölümcül enfeksiyonlar bedeninde değil ruhunda," dedi Simge.
"Bana nasıl ve neden affettiğimi sormuştun işte bu yüzden. Onu normal, sağlıklı bir insan gibi göremiyorum. Staj zamanında azıcıkta olsa gördüğüm diğer ruh hastaları sayesinde deneyimlediğim doktorluk bilinciyle hareket etmem lazım çünkü," dediğinde Baran başını geriye atıp yüzünü sıvazladı. Kendine sek rakı doldurup başına dikti. Birkaç kez tekrarladı bunu. Simge'den bizi yalnız bırakması için gözlerimle izin istediğimde sessizce masadan kalktı.
"Söylediklerinde haklı olduğunu biliyorsun," dedim.
"O yanlış bu yanlış. Doğru ne Aden?" dedi. Önündeki kadehini alıp büyük bir yudum aldım.
"Bir doğru yok. Yanlışlar, hatalar var ama ne yazık ki bir doğru yok Baran. Ama Simge'nin dedikleri doğru... Her konuda ama istisnasız her konuda Güneş'i koruyup kolladınız. Her seferinde... O da artık ben ne yaparsam yapayım abimler benimle, beni koruyorlar güvencesiyle yaşadı. Ama şimdi o abiler peş peşe ona kapı duvar oldular. Mevzu da bu. Üzerinden neredeyse iki yıl geçmiş bir olay için özrünü dileyip yaptığı yanlışı düzelttiği halde ona tabiri caizse Simge üzerinden tüm kinini kustun. Yoruldun, bıktın anlıyorum. Aslan, Doğu onları da anlıyorum ama belki böyle yaparsak düzelir düşüncesi çok yanlış. Sizin bu haliniz onu daha kötü olmaya itmekten başka bir şeye sebep olmuyor," dediğimde titrek nefesler aldı.
"Güneş gittiğinde rahatlamıştım biliyor musun?" dedi uzun bir sessizlikten sonra. İşte bunu beklemiyordum.
"O hep bizim sorumluluğumuzda oldu. Abim, ben, Doğu... Bunca yılın yorgunluğu ya da ne bileyim bıkkınlık. Annemin katı kuralları, babamın dengesizliği. Ergenlik dönemi boyunca kendisiyle birlikte bize yaşattığı krizler, histeri boşlukları... Say say bitmez. Gittiğinde bir an olsun rahatlamıştım ve bundan vicdan azabı duyuyorum ama olan bu. Simge hakkında olanlarda tuzu biberi oldu," dedi. Yerimden kalkıp yanına gittim. Koluna sarılıp başımı omzuna yasladım.
"Güneş ister orada olsun ister burada. Ya da uzayda olsun o Güneş olmaya devam edecek. Nasıl daha iyi bir ruh haline bürünür kestiremiyorum, ilaçlar, tedaviler, rehabilite edilmesi bile bir işe yaramadıysa üzgünüm Baran ama Güneş ömrünün sonuna kadar böyle olacak. Bizi yoracak, bıktıracak, üzecek ama inan kendisi için bize hissettirdiklerinin mislini hissedecek..." dudaklarını alnımın kenarında hissettim. Yanağını başıma yaslayıp sessizliğe gömüldü. Biraz öyle kaldıktan sonra tüm enerjisiyle Simge tekrar yanımıza geldi. İkimizi öpüp hepimize rakı doldurdu.
"Şarkı söyleyebildiğimi biliyor muydunuz?" dediğinde boşluğuma geldi. Kıkırtılarımın arasında doğrulup buz gibi olan etten bir parça aldım.
"Sen?" dedi Baran şüpheyle.
"Evet," dedi Simge. Boğazını temizleyip omuzlarını dikleştirdi. Gözlerini kapatıp moda girdi.
"Ses veriyorum," dedikten sonra tek gözünü açıp bize baktı.
"Hazır mısınız?" dediğinde "hazırız güzelim hazırız," dedi Baran.
"Vur kadehi ustam bu gecede sarhoşuz, kalan sahalar bizimdir acıdan mayhoşuz iki satırlık adamları musallat ettik ömrümüze," Simge'nin o bet sesiyle söylediği şarkıyı Baran'ın müdahalesi kesti.
"Hop, hop, yavaş gel iki satırlık ne demek kızım?" dedi Baran.
"Şarkı sevgilim. Neden üzerine alındın ki sen şimdi?" dedi Simge ama bıyık altından da gülmeyi ihmal etmiyordu.
"Boş ver güzelim sen şarkı söylemeyi. Ben açarım telefondan," dedi Baran.
Geceyi Baran'ın telefonunda çalan şarkılarla bitirdik. Hepimiz çakır keyif olmuştuk. Biz Simge'yle odalarımıza geçerken Baran balkonu ve mutfağı toparlayacağını söylemişti. Kendimi yatağa atar atmaz sızıp kaldım.
Pazar gününü evde pinekleyerek geçirdikten sonra tatilden önceki son iş haftamıza başladık. İsviçre için ilk dönüş yapan Bejna'ydı. Elbette geliyordu. Simge'yse ailesiyle bir türlü konuşamamıştı. Günler hızlı ve yorucu geçerken Güneş'le sık sık konuştuk. Bizim için uçak biletlerini almıştı. Hafta içinin son gününde Simge sonunda geleceğini söylemişti.
Cuma günün akşamında valizimizi hazırlayıp İstanbul'a uçtuk. Hafta sonunu orada geçirdikten sonra pazartesi sabahı çok erken saatte İsviçre uçağına bindik. Uçaktan inip bagajlarımızı aldıktan sonra çıkış kapısına doğru yürüdük. Hepimiz bu tatil için fazlasıyla heyecanlıydık. Çıkışa ulaştığımızda Bejna'nın tedirginliğini fark edince durdum.
"İyi misin?" diye sorduğumda başını salladı.
"Yabancı bir yerde olmak pek alışık olduğum bir şey değil. Ondan kasıldım biraz," dediğinde ona anlayışla gülümsedim.
"Bir iki saate alışırsın hem biz yanındayız rahat ol," dedim. Simge hemen Bejna'nın koluna girip "kendini bize bırak esmer şekerim," dediğinde Bejna gülüp başını salladı.
Yürümeye devam edip çıkış kapısından çıktığımızda Güneş'i hemen gördüm. Valizi bırakıp ona doğru koşmaya başladığımda beni fark etti. O da bana koşunca yolun ortasında birbirimize kavuşup sıkıca sarıldık. Onu gerçekten çok özlemiştim ama şimdi onunla böyle sarılınca özlemimin daha fazla olduğunu anlıyordum.
"Nasıl özlemişim," dedik aynı anda. Kollarımızı birbirimizden koparmadan ayrıldık. Gözlerimle tüm bedenini inceledim, zayıflamıştı. Arkamda kalan kızlara baktığında kocaman gülümsedi.
"Hoş geldiniz," dedi cıvıl cıvıl sesiyle. Simge ve Bejna yanımıza gelip sırayla Güneş'le sarıldılar.
"Hoş bulduk Güneş," dedi Simge.
"Nasıl geçti yolculuk?" diye sorunca hep bir ağızdan iyi olduğunu söyledik.
Güneş'in arabasına geçtiğimizde önce eve gittik. Üzerimizi değiştirip Güneş'in kahvaltı için yer ayırttığı restorana gitmek için evden çıktık. Arabada giderken mesajlara geri dönüş yapıyordum.
"Havası çok güzelmiş," dedi Bejna.
"Aslında ülkenin en kirli şehri ama yine de havası temiz. Bazı arkadaşlarım nüfusu az olan köylerde havanın daha temiz olduğunu söylüyorlar gerçi," dedi Güneş. Abartıldığına değen bir ülke olduğunu ilk anlardan anlamıştım ben de. Kalabalık olmasına rağmen fazla temiz, sakin ve sessizdi.
"Gecesi nasıl?" diye sordu Simge.
"Aynı, bizde olduğu gibi dışarıya taşmıyor sesler. Bazı yerler dışında çok hareketli değil... Gideriz," dedi Güneş.
Kahvaltımızı çok tatlı bir restoranda yaptık. Viking tarzda minimal bir yerdi. Orada iki saat geçirdikten sonra Güneş ne yapmak istediğimizi sordu. Bugünlük şehir merkezinde biraz dolanıp eve gitmeye karar verdik. Zürih'in kent merkezinde biraz dolandıktan sonra eve döndük. Güneş'in evi küçük olmasına karşın oldukça ferahtı. Eşyalarda dahil her yerin bembeyaz olması beni bir tık düşündürse de en azından yatak örtüsü renkliydi.
"Akşam yemeği için dışarıdan yemek söyledim," dedi Güneş. Üzerini değiştirip yanımıza geldi.
"Evde yapardık bir şeyler," dediğimde omzunu silkti.
"Uğraşmayalım," dedikten sonra mutfağa ilerledi. Amerikan tarzdaydı. Salon ve mutfağı yemek masası ayırıyordu.
"Yemek bir saate anca gelir, isterseniz duş alın," dediğinde Simge hemen ayaklandı.
"Vallahi hayır demem," deyince Güneş ona banyoyu gösterdi. Temiz havlu isteyip istemediğini sorup banyodaki bakım ürünlerini de kullanabileceğini söyledi. İşte bu beni daha da şaşırttı. Simge valizinden kendi havlusunu ve her daim yanında taşıdığı bakım çantasını alıp Güneş'e teşekkür etti ve banyoya girdi. Bejna da Simge'den sonra girmek için valizinden banyo eşyalarını çıkarttı.
"Kahve ister misiniz ya da çay?" Güneş'i kolundan tutup yanıma çektim ve sarıldım. Kollarını belime dolayıp başını omzuma yasladı.
"Evin çok güzelmiş, fotoğraflarda bu kadar hoş gözükmemişti gözüme," dediğimde kıkırdadı.
"İlk hali berbattı da o yüzden. Toparladım bayağı," dedi. Aslan ona ilk geldiğinde oldukça lüks ve korunaklı bir rezidansta ev almıştı ancak Güneş o evin kendisi için çok büyük olduğunu söyleyip kendine daha uygun küçük bir eve geçmişti.
"Aslında rezidansa da geçebiliriz. Buradan daha büyük fazlaca odası da var," dedi Güneş.
"Böyle daha güzel," dedi Bejna.
"İç içe daha samimi," dedim ben de Bejna'yı destekleyerek.
"Peki madem," dedi Güneş.
Bejna'nın masanın üzerindeki telefonu çalınca hepimizin bakışı telefona kaydı. Aslan arıyordu Bejna telefonu alıp heyecanla ayaklandı. Bize baktığında Güneş; "yatak odasında konuşabilirsin," dedi. Bejna koşar adım odaya gidip kapıyı da kapatınca Güneş'le kıkırdamadan edemedik.
"Olmuş bunlar," dedi Güneş.
"Galiba. Aslan'ın yüzünde güller açıyordu vallahi. Havalimanında da bir ayrılamadılar zaten," dediğimde kıkırdadı.
"Abimin âşık olabileceğini hiç ummazdım. Gizli çapkınlardandı," dediğinde gözümün önünde Artvin de bir eczanenin içinde Yusuf'la, Aslan hakkındaki konuşmalarımızı hatırladım.
"Aşk bu insanı nerede nasıl yakalayacağını ondan başkası bilmiyor," dedim.
"Öyle," dediğinde aklıma Daron geldi. Tam soru soracağım sırada Simge banyodan çıktı. Saçlarını havluyla kurutarak yanımıza gelip oturdu.
"Sıhhatler olsun," dedik Güneş'le. Simge bize havadan öpücük atıp saçlarını havluya sardı.
"Yorulmuşum," dedikten sonra koltuğa uzandı.
"Bu akşam iyice dinlenin o zaman çünkü daha çok yorulacağız," dedi Güneş.
"Cenevre'ye de gidelim," dediğimde Güneş yanağımdan öpüp kalktı.
"Gideriz oradan da Basel'e geçip Bern yaparız," dedi. Kapıya doğru ilerlediğinde kapı çalındı. Yemekler gelince Bejna'yı çağırıp masaya kurulduk. Yemekten sonra Bejna'yla peş peşe banyoya girdik. Günün sonunda Güneş'in küçük salonunda koltuklara yayılmış kahve içip sohbet ediyorduk.
"İşte eylül itibariyle düğün hazırlıklarına başlayacağız. Hatta Yusuf günü şimdi almak istiyor da erken gibi geldi bana daha bir yıl var," dedim.
"Mantıklı bence. Hem istediğiniz bir tarih varsa şimdiden almak daha kolay olur," dedi Güneş.
"Doğru diyor Güneş. Ev hazırlığı, gelinlik damatlık, davetiye. Bence de şimdiden başlamak en mantıklısı," dedi Simge. Sonra Bejna'ya bakıp kıkırdadı.
"Gerçi sizinkisi yıldırım nikahı olmayacağı için daha kolay olacak hazırlık süreci," Bejna taşın kendisine atıldığını hemen anladı. Simge'ye yapma der gibi bakışlar atıp önüne döndü.
"Bejna," dediğimde bana baktı. Göz kırpıp başımı salladığımda alt dudağını ısırıp iç çekti.
"Bu nazlı eda, bu Leyla'ya dönmüş gözler bir tanıdık geldi bana, " dediğimde kızlar kıkırdadı ama Bejna kırmızıya bulanan yanaklarını elleriyle kapattı.
"Çok mu belli oluyor?" dediğinde üçümüzden birden "e yani," dedik.
Bejna bacaklarını kalçasının altında toplayıp öyle oturdu. Bize gergin bakışlar atıp dikleşti. Kara gözlerini tek tek gözlerimde gezdirip soluklandıktan sonra "Aslan bana aşık olduğunu söyledi," dedi. Hiçbirimizden ses çıkmazken sadece imalı bakışlarla Bejna'ya baktık.
"E siz neden şaşırmadınız?" dediğinde tatlılığına güldüm.
"Esmer şekerim, uyanda balığa gidelim. Aslan abinin sana olan aşkını tüm dünya anlamıştır yani," dedi Simge.
"Nasıl siz biliyor muydunuz?" diye sorunca üçümüzde senkronize bir şekilde başımızı salladık.
"Anladık diyelim," dedim. Bejna derin nefesler alıp verdi. Yüzündeki kızarıklık boynunu da ele geçirmişti.
"Peki sen ne dedin?" dedi Güneş.
"Kime?" dedi Bejna. Söz konusu abim olunca fazlasıyla şapşallaşıyordu bu kız.
"Abime Bejna kime olacak?" Bejna bakışlarını Güneş'ten çekip ellerine baktı. Bize alttan alttan kaçamak bakışlar atıp "gülmeyeceğinize söz verin," dediğinde başımızı salladık ama şu an bile gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk.
"Söz Bejna söz söyle hadi çatlatma insanı!" dedi Simge.
"Şey o bana aşık olduğunu söylediğinde geceydi biz bahçede oturuyorduk. Hem ben biraz sarhoştum... O öyle deyince ben de o an yani ne diyeceğimi bilemediğimden tabi bir de heyecandan dolayı biraz saçmaladım," dedikten sonra tekrar bize baktı. ısrarcı bakışlarımızı fark edince yutkunup boğazını temizledi.
"Fazla soğukta kalma bağırsakların bozulur, iyi akşamların olsun tatlı rüyalar deyip kaçtım yanından, bir haftadır kaçma kovalama oynuyorum adamla," dedi. Elimi ağzıma kapatıp bakışlarımı gülmemek için Bejna'dan kaçırdım asma Simge ile göz göze gelmeyi hiç beklemediğimden ikimizde aynı anda bastık kahkahayı. Güneş'te aramıza katıldığında evin içinde sadece kahkahalarımızın saf gürültüsü vardı. Güneş yüzünü koluma yaslamış gülmekten öksürüyordu.
"Ya! Gülmeyin dedim size," diye sitem etti Bejna.
"Ama komik," dedi Simge. Gülmeye devam ediyor bir yandan da yaşaran gözlerini siliyordu.
"Abimin yüzünü görmek isterdim," dedi Güneş gülüşlerinin arasında. Kendimi toparlayıp sesli nefesler alıp verdim. Bejna'ya elimi uzattığımda oturduğu yerden kalkıp elimi tuttu ve yanıma oturdu. Onu da sarıp sarmalayınca Simge bana kötü kötü bakıp "şunlara bak! Yer açın bana da," deyip resmen üstümüze çullandı.
"Sen abime ne hissediyorsun?" uzun bir sessizliğin ardından konuşan Güneş oldu. Bejna başını Simge'nin kaldırıp bize baktı. Sağ avcunu kalbine yaslayıp gözlerini yumdu. Dudaklarında gülüşler açarken gözlerini aralayıp bize baktı.
"Onun seviyorum... Kalbim, ellerim, her yanım onunla bir bütünmüş gibi hissediyorum. Benim büyüdüğüm evde bunlar hep ayıp sayıldığından çok uzun süre içimde tuttum. Bir de korktum. Ya Aslan beni sevmiyorsa diye korktum," dediğinde Simge onu hemen kucakladı.
"Benim canım eltim," dediğinde gülüştük.
"Aslan'a hiç demedim, diyemedim ama o anlamıştır beni değil mi?" diye sordu.
"Yani... Eğer bağırsaklarını üşütüp yatak döşek yatmadıysa anlamıştır," dedi Güneş.
"Güneş ya!" dedi Bejna sitemle.
"Tamam, özür dilerim," dedi Güneş ama kıkırdamaya da devam ediyordu.
"Bence geri döndüğümüz zaman konuşursunuz. Korkmana da hiç gerek yok çünkü bizim canım abimiz sana körkütük aşık," dediğimde Bejna utandı ama gülüşünü de saklamadı. Yüzüne elimi uzatıp yanağını okşadım.
Gırgır şamatayla geçirdiğimiz bir iki saatin ardından Güneş, Bejna ve Simge için koltukları hazırladı. Onlar salondaki koltuklarda çoktan uyumaya başlarken bizde Güneş'le onun odasına geçtik. Güneş'in geniş yatağına yan yana yattık. Yüzlerimiz birbirine dönük, başımızı ellerimize yaslamış eskisi gibi uyumadan önce yaptığımız sohbetlerden birinin içindeydik.
"Geçen gün konuştuk annemle. Annemden çok Barlas ile konuştum gerçi. Eşek nasıl tatlı," dedi. Sesinde yoğun bir sevgi vardı.
"Hele o iki minik dişiyle gülmüyor mu tam bir lokmalık," dediğimde başını salladı.
"Çabuk öğrenmiş konuşmayı," dediğinde "Emir nefes aldırmıyor ki çocuğa sürekli konuşturuyor. Barlas yorulunca da bir tane geçiriyor Emir'e," dedim. Güldü, avucunun ucuyla burnunu kaşıyıp kollarını yastığına sarıp yüzüstü uzandı.
"Emir konuşmaya devam ettiğinizi söyledi. Biraz endişelerim olsa da iletişiminizi tamamen koparmadığınız için mutluyum," dedim.
"Emir sevdiğim bir insan. O tamamen kaybetmek isteyeceğim biri değil. Arkadaşlığını da seviyorum..." dedi. Dudaklarımı birbirine bastırıp yüzüne baktım. Doğurulup bağdaş kurarak oturduğumda o da aynı şekilde doğrulup oturdu. Konuşmak istediğimi anlamıştı.
"Aslında en başından beri aklıma takılan bir şey var. Yani dürüst olmak gerekirse aşk ilişkinizin bitmesine sanırım en sevinen kişi benim. Sizi bir arada görmekten mutlu olsam da çok yakıştırsam da insan bir yerden sonra olamayacağını görüyor ama işte. Nereye kadar müdahale edebilirdim ki... Ben sadece en büyük korkun terk edilmekken, sevdiğin insanların seni bırakmasıyken nasıl oldu da Emir'den ayrılabildin onu merak ediyorum," dediğimde bakışlarını kucağına düşürdü.
"Onu tükettiğimi fark ettiğimde bitirmeliyim dedim kendime. Sen de biliyorsun o zamanları çok ayrıl barış dönemlerdeydik. Buraya geldiğimde de tek başıma kalınca düşüncelerim daha da netleşti. Emir çok değerli benim için Aden. En zor zamanlarımda hep yanımda, yöremdeydi ama sevgili olarak ben fazla bencildim o fazla..." yutkundu.
"Onu mahvedemezdim... Onu kendime zincirleyemezdim. Benim karanlığımla, benim diplerimle hayatını zehir ediyordum ona. Artık gülmüyordu bile. Ondan bunu alamazdım. Çok zorlansam da doğum günümde geldiğinde tamamen bitirmemiz gerektiğini yeniden söyleyince o da kabul etti... Ayrılığımızdan sonra biraz fazla ilaç tükettim ama toparladım," gözlerini ovalayıp bana baktı.
"Şimdi çok daha iyi, mutlu değil mi?" diye sorunca başımı sallayıp "öyle," dedim. Sahiden de öyleydi. Güneş'ten önceki o enerjik, mutlu, sürekli gülen adam geri dönmüştü. Ama Güneş... Güneş aynıydı. Hatta belli etmemeye çalışsa da fazlasıyla yorgun ve kırık görünüyordu.
"Güzel... O bunu hak ediyor," dediğinde yanak içlerimi ısırdım.
"Sen?" diye sordum. Boynu büküldü. Dudak büküp gülümsedi.
"Boşluktayım. Zihnim sanki kocaman bir kara delik ben de o kara deliğin içinde savrulup duruyorum işte... Bakma öyle alışkınım ben," yanağını sevip onu omuzlarından tutup kendime çektim. Şu an en ihtiyaç duyduğu şeyin gerçekten sevdiği ve gerçekten sevildiğini hissettiği insanlardı. Sarılmaktı... Onu sıkıca sardım. Göğsüme yaslı başına yanağımı yasladım.
"Sesler çoğaldı mı?" diye sordum.
"Uzun zamandır yoklar. Kendi sesimle bir başıma bıraktılar beni," burukça gülümsedim.
"Bu iyi bir şey," dediğimde omzunu silkti.
"Alışmıştım ben onlara ama onlarda bana pek katlanamadılar," kendi dediğine kendi güldü. Başını göğsümden kaldırıp nemli kirpiklerinin altından gözlerime baktı.
"Annem neyi başardı da ben başaramadım Aden? O iyileşebildi ama ben... Ben neyi eksik yaptım sence?" yanağına düşen saçlarını kulağının arkasın sıkıştırıp gözlerine baktım.
"Seninkisi daha ağır çünkü. O malum olayları yaşadığımız dönemde de şizofreni başlangıcı da seni daha da ağırlaştırdı. Burada nasıl işliyor tedavi bilmiyorum ama yalnız olman pek içime sinmiyor. Tek başına üstesinden gelebileceğim bir şey değil. Annemin bu kadar iyi olmasında Haydar abinin payı büyük. Sen burada böyle bizden uzakta nasıl iyi olacaksın ki?"
"Ben burayı seviyorum. Tek olmak, uzak kalmak daha iyi. En azından artık öyle," dedi. Değildi ama kendisini öyle şartlandırmış gibiydi. Bizden ne kadar kalırsa onu terk etme ihtimalimiz azalıyordu belki de onun için. Ya da abileriyle aralarındaki soğukluk ona çoktan terk edildiğini hissettirdiği için burada olmayı daha iyi olarak nitelendiriyordu.
"Sen öyle diyorsan," dedim. Daha fazla üzerine gidip onu kışkırtmak istemedim.
"Uyuyalım mı?"
Yatağa tekrar uzandık. Bana sırtını dönüp büzüldükçe büzüldü. Ona yaklaşıp beline sıkıca sarıldım. Yüzümü sırtına yaslayıp gözlerimi kapadım. Ne zaman uyuduk ne ara sabah oldu bilinmezliği ile uyandım. Güneş yanımda değildi. Yatak kalkıp odadan çıktığımda hepsini mutfakta buldum.
"Günaydın hanımlar," dediğimde hepsi bir ağızdan günaydın dediler. Kahvaltıyı çok hazırlamışlardı.
"her şey hazır elini yüzünü yıka da gel," dedi Bejna.
Banyoya geçip işlerimi hallettikten sonra yanlarına döndüm. Uzun, sürekli konuşup durduğumuz kahvaltıdan sonra etrafı ben toparladım. Güneş kızlarla bugünün planını yaparken hepimize kahve yapıp yanlarına gittim.
"O zaman bugün Zürih tam anlamıyla gezelim. yarın itibariyle de şehirlerarası yolcuğumuza başlarız," dedi Güneş. Kahveden sonra dışarısı için hazırlandık. İsviçre de hava durumu gayet makul olsa da ben nedense üşüyordum. Kızlar şıkır şıkır elbiselerini, şortlarını giyerken ben kot gömlek giyindim.
Hepimiz hazır olunca evden çıktık. Merdivenlerden güle oynaya inerken Simge sabırsızca gitmek istediği yerleri sayıp duruyordu. Apartmandan çıkıp Güneş'in arabasına yöneldiğimizde arabasının hemen önüne park etmiş başka bir araba dikkatimi çekti. Ben çok pahalıyım diye bağıran arabanın önündeki adamla adımlarım durdu. Uzun boylu, kirli sakallı, siyah dalgalı saçları olan atletik bir adamdı. Bakışları direkt Güneş'e odaklandığı için onun Daron olduğunu hemen anladım.
"Güneş," dediğimde Güneş kızlardaki bakışlarını bana çevirdi.
"Sanırım bir misafirin var," deyip başımla adamı gösterdiğimde Güneş direkt o tarafa baktı. Yüzündeki gülüş anbean düşerken kaşlarım ister istemez çatıldı. Adam Güneş'in bakışları ardından bize doğru gelmeye başladı.
"Daron mu?" diye sorduğumda başını salladı. Adam yanımıza geldiğinde önce Güneş'e sonra bize selam verdi. Fransızca kendi aralarında konuştuktan sonra Güneş İngilizceye dönüp Simge ve Bejna'yı tanıttı. Daron, Güneş'e fırsat vermeden bana döndü.
"Sen de Aden olmalısın," dediğinde gülümseyip uzattığı elini sıktım. Beyaz teninde parlayan yeşil gözleri fazlasıyla dikkat çekiyordu. İtiraf etmek gerekirdi ki fazlasıyla yakışıklı bir adamdı.
"Evet, Güneş'in kardeşiyim," dedim.
"Memnun oldum," dedikten sonra Güneş'e yeniden Fransızca bir şeyler söyledikten sonra. Bize iyi tatiller dileyip arabasına geri döndü.
"Yalnız adam gerçek bir manken, hey maşallah!" dedi Simge. Üçümüz aynı anda başımızı Simge'ye çevirip bakınca "enişte babında dedim. Ailenin geleceğini de düşünmek lazım yani. Gen önemli bir şey," dedi Simge.
"Gidelim mi?" dedi Güneş.
Arabaya yerleştiğimizde gözlerim Güneş'in üzerinde dolandı. Daron'u görmek onu mutsuz etmiş gibiydi. Arabada sadece Bejna ve Simge'nin sesi dolanırken ara ara onlara dahil oluyordum ama Güneş sessizdi.
Zürih'teki çoğu müze ve kiliseyi gezdikten sonra acıkınca bir yere oturduk. İsviçre'nin yöresel yemeklerinden ayrı ayrı sipariş edip hepimizin tabağından tattık. Simge çekindiğimiz fotoğraflardan bir sürü post ve story atarken bir yandan da Bejna'ya sosyal medya açması için ısrar ediyordu ama Bejna pek oralı değildi. Simge telefonu sonunda kapatıp aramıza döndü.
"Güneş," deyip sandalyesini ona kaydırdı. Güneş salatasından başını kaldırıp Simge'ye baktı.
"O adam, neydi adı? Heh Daron! O beyefendi sevgilin mi?" diye sorduğunda bakışlarım Güneş'i buldu. Çatalını kasenin içine bıraktı. Dudaklarını ıslatıp derin nefesler alıp verdi.
"Staj yaptığım şirketin ceosu... O kadar, " dedikten sonra suyunu içti.
"Şey, ben az buçuk Fransızca biliyorum da. Konuşmalarınızı anlayınca sevgilin sandım," dedi Simge. Ben de yeni yeni öğrenmeyi tamamladığım Fransızcamla neler konuştuklarını anlamıştım ama bunu Simge gibi dile getirmek istememiştim.
"Sadece patronum. Ötesi olamaz Simge," dedi Güneş. Kestirip atmak ister gibi tekrar salatasına gömüldü. Kendi tabağımdan büyük bir parça et kesip Güneş'in salatasına bıraktım.
Yemekten sonra birkaç tane daha tarihi yeri gezip alışveriş yaptık. Eve dönüş yolunda markete uğrayıp bir şeyler aldıktan sonra eve döndük. Tok olduğumuzdan akşam yemeğini es geçip atıştırmalık bir şeyler hazırladık. Hem müzik dinleyip hem de gezdiğimiz yerleri konuşurken gözüm sürekli Güneş'in üzerindeydi. Daron'u gördüğünden beri böyleydi. Dışarıdayken bize ayıp olmasın diye bize ayak uydurmuş bizimle eğlenip günün tadını çıkarmıştı ama şimdi bizden kopuktu.
Gece odaya çekildiğimizde ona Daron'u sormak istedim ama benim soracağımı anladığından hemen uyumak istediğini söyleyince üstelemedim. Yanına kıvrılıp sıkıca sarıldım. Ertesi sabah erkenden uyanan bendim. Güneş'i uyandırmamaya dikkat ederek yataktan kalktım. Odadan çıktığımda kızlarında uyuduğunu gördüm. Odaya geri dönüp üzerimi değiştirdikten sonra cüzdanım ve telefonumu alıp kızlara markete gittiğimi yazan bir not bırakarak evden çıktım. Apartmandan çıkıp markete gitmek için sola döndüğümde Daron'u gördüm. Arabasını yine Güneş'in arabasının yanına park etmişti. Arabasına yaslanmış eve bakarken o da beni fark etti. Birkaç saniye bakıştıktan sonra yanına gittim. Bir şey demesine müsaade etmeden lafa atıldım.
"Burada ne yapıyorsun?" dediğimde ensesini ovaladı. Güneş gözlüğünü çıkardıktan sonra yüzüme baktı.
"Ben Güneş'i görürüm diye bekliyorum," dedi. Gözlerime yansıyan yüzü sancıyordu sanki. Sızılı bakışlarını gözlerimden çekip apartmana çevirdi.
"O benden kaçıyor," dedi bir nefeste. Sanırım bu dediğinde haklıydı.
"Markete gideceğim. Bana eşlik et," dedikten sonra yürümeye başladım. Peşimden büyük adımlar atıp yanımda yürümeye başladı. Migros'a girdiğimizde rastgele bir araba alıp kafama göre bir şeyler almaya başladım. Daron sabırla bana eşlik ediyordu.
"Güneş neden kaçıyor?" diye sordum. Gözüme kestirdiğim ambalajlı sebzeleri arabaya koyarken ona bakmıyordum.
"Ona aşık olduğumu söyledim. O da arkasına bakmadan kaçtı," dediğinde elimdeki domateslerle ona dönüp baktım. Omuz silkip iç geçirdi. Domatesleri arabaya bırakıp salatalıklara yöneldim.
"Korkuyor galiba, bilmiyorum... Sen biliyor musun?" dediğinde ona tekrar dönüp baktım.
"Güneş'i tanıyor musun?" dediğimde başını salladı.
"Elbette," dediğinde sol kaşım kendiliğinden hareketlendi. Omuzlarını dikleştirip ciddi bakan gözlerini üzerime dikti.
"Rahatsızlığını da biliyorum. Fazlasıyla araştırıp inceleme yaptım," dedi.
"Aferin!" demekle yetindim. Sebze reyonundan sonra meyvelerin olduğu kısma geçtim. Kızların sevdiklerinden alıp arabaya bırakırken bileğimi tuttu.
"Beni konuşmak için yanında istedin ama konuşmuyorsun," dediğinde bileğimi elinden çekip ona ters ters baktım.
"Bana iznim olmadan dokunamazsın!" dediğimde afalladı.
"Affedersin ben. Seni rahatsız etmek için tutmadım," dedi. Mahcup ve fazlasıyla gergindi. Onu umursamadan alışverişime devam ettim. Diğer alacaklarımı da alıp marketten çıktığımda karşı kaldırımdaki kafeye doğru ilerledim. Kaldırıma konulmuş masalardan birine oturup ona sade filtre kahve istediğimi söyledim. Sabırla iç çekip kafeye girdi. Dakikalar sonra elinde iki kahveyle geri geldi.
"Teşekkür ederim," deyip kahvemden küçük bir yudum aldım. Kahvemi içerken bir yandan da onu inceliyordum. Duruşu, bakışı, ses tonu insana güven veren cinstendi ama bir yandan da rahatsız eden bir ifadesi vardı. Soğuk ve sert duruşa sahipti aynı zamanda.
"Güneş'i gerçekten seviyor musun?" dediğimde masada oyalanan bakışlarını bana çevirdi.
"Evet..." dedi.
"Hastalığına rağmen mi?" dediğimde duruşu dikleşti. Bakışları fazla yargılayıcı ve sertti.
"Evet. Bu onu sevmem için engel değil!" dediğinde gözlerimi gözlerinden çekmeden kahvemi yudumladım.
"Elbette öyledir..." dedikten sonra caddeden geçip giden trafiğe bakındım bir süre.
"Onu hiç kriz geçirirken gördün mü?" başını sağa sola sallayıp "hayır," dedi.
"Aşırı öfkeliyken?" yine hayır, dedi.
"Yüzüne yüzüne kahkahalar atarken birden ağladı mı ya da sana saldırdı mı?" dediğimde "hayır!" dedi kızar gibi.
"Seni çok sevdiğini söyledikten sonra hakaretler yağdırdı mı?" dediğimde öfkeyle soluklandı.
"Hayır... Bu dediklerinin hiçbiri olmadı. Ben Güneş'i ne mutlu gördüm ne öfkeli! Gülüşüne de hiç denk gelmedim!" dedikten sonra masaya kollarını yaslayıp gözlerime baktı.
"Ben Güneş'i hep üzgün, mutsuz gördüm... Aşırı sessiz ve sakin. Hiç öfkeli olduğu bir anını görmedim..." dedikten sonra arkasına yaslanıp çenesini sıvazladı.
"Ama keşke görseydim. Güldüğünü, kahkaha attığını... Ama ağladığını gördüm hatta gözyaşları tenime damladı," dedi hırsla.
"Neden ağladı?" dedim endişeyle. Güneş kolay kolay kimsenin yanında bilinçli bir şekilde ağlamazdı.
"Sence? Ailesi tarafından terk edilen her çocuk ağlar!" dediğinde gerildim. Yerimde kıpırdanıp kalkanımı kuşandım.
"Biz Güneş'i terk etmedik," dediğimde alaylı bir ifade belirdi yüzünde.
"Öyle mi? Güneş neden istemediği halde burada o zaman?" diye sordu. Dudaklarımı araladım ama sesimi çıkaramadım. Ne diyeceğimi kestiremedim.
"Eğitim mi diyeceksin? Yoksa iş, tedavi?" başını aşağı yukarı sallayıp yarım bir gülüşle bana baktı.
"Bana soruyorsun ama asıl sen, senin ailen o kızın hasta olduğunu biliyor mu? Anlaşılan herkes unutmuş gibi!" sözlerinin ağırlığı o kadar kuvvetli iniyordu ki zihnime ensemde başlayan yangın usulca tüm bedenime yayılıyordu sanki.
"Hatırlatayım Güneş bir borderline!" yutkundum. Terleyen avuçlarımı kahve dolu karton bardağa yasladım.
"Biliyorum... Çok iyi biliyorum!" dediğimde bana alayla bakıp başını salladı.
"Öyle görünmüyor. Eğer bilseydin ya da unutmasaydın Güneş'in buraya sürgün edilmesine, burada tek başına olmasına izin vermezdin. Karşımdaki kadın tek lafıyla istediği her şeyi yaptıracak biri gibi görünüyor... Abinize engel olabilirdin ama olmadın!" dediğinde gözlerim doldu. Karşımda tanımadığım bir adamın laflarının beni bu kadar etkilemesi sinirime dokunsa da haklılık payının olması gerçeği beni daha da çok etkiliyordu.
"Ben uzaklaşmak onun için iyi olur diye düşündüm," dediğimde güldü. Dudaklarını büküp şaşırmış gibi bana baktı.
"İyi olmadı.." titrek nefesler aldı. Alnını masaya yaslayıp enseni sertçe ovaladıktan sonra avuçlarını başına vurdu. Dakikalar sonra başını kaldırıp kızarık gözlerle bana baktığında o bakışları kalbimde Güneş diye sızlayan yere saplandı.
"Korkuyorum, iyiye gitmiyor..." elini tersiyle burnuyla dudağının arasında boşluğu silip gözlerini ovaladı. O kadar çaresiz ne yapacağını bilmez bir haldeydi ki bu haline içim acıdı.
"Rahatsızlığı hakkında öğrendiklerimden sonra gözümü hiç ayırmadım üzerinden. Her anını izleyip hep bir adım gerisinde olmaya çalışıyorum. Beni, aşkımı istemiyor. Kocaman bir boşlukta sanki. Hiçbir şeye gerçek bir tepki vermiyor. Bakmıyor, konuşmuyor..." yutkundu. Korkuya kısılan gözlerini benden kaçırıp caddeye çevirdi.
"Kendisine zarar vermesinden korkuyorum..." korku çöktü üzerime.
"Güneş bunu en kötü zamanlarında bile denemedi... O bilinçli bir hasta Daron. Evet, bazen kontrolünü kaybediyor ama..." bakışları susmama neden oldu.
"Doktoruyla konuştum," dediğinde şaşırdım.
"Hasta gizliliği denilen bir şey var!" omzunu silkti. Soğumaya yüz tutmuş kahvesinden içip dudaklarını ıslattı.
"Konuştuk işte bir şekilde. Önemli olan bu mu?" tamam, bu konuda haklıydı.
"Ne dedi?" diye sorduğumda birbirine kenetlediği ellerini masaya yaslayıp gözlerimin içine baktı.
"Birkaç kez intihara teşebbüs etmiş ama tamamlamamış. Bir olmadı, iki olmadı, üç olmadı... Ama günün birinde..." devam edemedi. Devam etse de benim duyacak halim kalmamıştı. Elimi kalbime yaslayıp sertçe ovaladım, boğazıma dizilen nefeslerim beni boğuyordu.
"Doktoru hastaneye yatmasını tavsiye etmiş ama Güneş istememiş..." dedi bu sefer.
"İstemez..." dedim ama dediğiminde farkında değildim. Güçlü soluklar alıp verdim. Göğsümü, boynumu ovalayıp rahatlamaya çalıştım.
"Daha önce de yatmıştı... Sevmiyor hastaneyi," dedim. Yine ensesini ovalayıp alnını peş peşe masaya vurdu. Başını kaldırıp yüzünü sertçe sıvazladı. Beyaz teni kızarmıştı.
"Ne yapmam lazım nasıl yardım edebilirim ona?" dedi biçare.
"Bilmiyorum... İnan bilmiyorum," aynı anda derin nefesler alıp verdik.
"Ben döneyim. Kızlar meraklanmışlardır," ayaklandığımda o da ayaklandı. Market torbasını benden önce alıp yürümem için yol verdi. Geldiğimiz yolu sessizce geri yürüdük. Apartmanın önünde durduğumuzda Daron'a teşekkür edip torbayı aldım.
"Telefon numaranı alabilir miyim?" diye sorduğumda telefonunu çıkarıp rehber kısmına girip bana uzattı. Kendi numaramı yazıp kendimi çaldırdıktan sonra telefonunu ona tekrar uzattım. İyi günler dileyip apartmana girdim. Merdivenleri yavaş yavaş çıktım.
Eve girdiğimde kızlar hâlâ uyuyordu. Torbayı mutfağa bırakıp yatak odasına ilerledim. Güneş'te uyuyordu. Onu bir süre izledikten sonra odadan çıkıp mutfağa geçtim. Kahvaltı hazırladıktan sonra önce Bejna ve Simge'yi sonra da Güneş'i uyandırdım. Bejna ve Simge dünden kalan enerjileriyle bugüne devam ederken biz Güneş'le sessizdik.
"Kızlar dalıp gittiniz?" dedi Bejna.
Güneş'i izleyen gözlerim ona döndüm. Bize endişeyle bakıyordu. Simge'nin de ondan farkı yoktu. "Dalmışım," deyip çayımı yudumladım. Simge bir bana bir Güneş'e bakıp tabağında hazırladığı ballı pankeki ikiye bölüp yarısını bana yarısını Güneş'in tabağına bıraktı.
"Yiyin haydi," dedi anne şefkatiyle.
Kahvaltıdan sonra hep birlikte evi toparlayıp hazırlanmaya başladık. Güneş'le odasında baş başa kaldığımızda yanıma gelip "ne oldu?" diye sordu. Gözlerine baktım, yüzünü izledim. Ona bakarken Haydar abinin en ihtiyacım olduğu zamanda bana sorduğu soruyu ona sordum.
"Sarılalım mı?" diye sorduğumda gözleri doldu. Açtığım kollarımın arasına girip sıkıca sarıldı.
"Ben iyiyim Aden. Gerçekten korkmana, üzülmene gerek yok," dedi beni ikna etmek ister gibi. Omuzlarını, kollarını sıvazladım. Saçlarını sevdim...
"Beni düşünerek hem kendini hem tatilini heba etme bak. Kendimi o zaman kötü hissederim... Sen dün asık suratıma takıldın kesin. Daron'la biraz bozuğuz ondan öyleydim. Onu görünce etkilendim. Ama o kadar. İyiyim..."
"Peki... Bu yalanına birkaç gün inanıyormuş gibi yapacağım. Ama sonra elimden kaçamazsın," başını sallayıp zorlukla gülümsedi.
Bahsi geçen o birkaç günde Cenevre'yi, Basel'i, Bern'i gezdik. Güneş'le aramızda geçen o diyaloğu evde bırakarak çıkmıştık evden. Geçirdiğimiz zaman eğlenceli ve dolu doluydu. Gündüz şehri geziyor veya plaja gidiyor, akşam eğlence mekanına ya da rastgele bir mekana giriyorduk. Bu günler boyunca sürekli Yusuf, tam boylar, Emri ve Daron'la mesajlaştım.
Zürih'e geri döndüğümüz kızlar dönüş hazırlıklarına başladılar. İki gün sonra yine sabah erkenden İstanbul'a dönecektik. Kız kıza geçirdiğimiz on gün her şeye rağmen güzel geçmişti. Güneş'inde en az bizim kadar mutlu ve keyifli olduğunu anladığım zamanda da günler daha da güzel geçmişti.
"Nasıl geçti zaman keşke biraz daha uzatma şansımız olsa," dedi Simge.
"Görev beklemez doktor hanım," dediğimde gözlerini devirdi.
"Yine gelirsiniz canım. Kışı çok güzel oluyor buranın. Hem belki kışın gelirseniz Finlandiya'ya kuzey ışıklarını görmeye gideriz," dedi Güneş. İleriye yönelik planlar yapması iyiydi. Bu hayatını yaşamaya devam etmek istediğini gösteren bir şeydi.
"Ya da bir delilik yapıp Alaska'ya gideriz. Oradan da Kanada. Ne dersin Aden anneannemin yaşadığı yeri de görmüş oluruz?" dediğinde bilmem dercesine dudak büktüm.
"İzin alma durumumuz biraz sıkıntılı ama uğraşmaya da değer gibi. Ne dersiniz kızlar?" deyip Simge ve Bejna'ya baktım.
"Ben tamamım, Kanada'dan da Kaliforniya'ya geçip bizimkileri de görürüz belki," dediğinde güldüm.
"Bu saydığınız yerleri bir haftada gezmek biraz zor olur ama neyse," dediğimde güldüler.
"Esmer şekerim daldın?" dediğimde Bejna hülyalı bakışlarını bana çevirdi.
"Sanırım İngilizce öğrenmem lazım," dediğinde kıkırdadım.
"Onu da halledersin sen," dedi Simge.
Güneş koltuktan kalkıp mutfağa ilerledi. Buzdolabını açıp bakındıktan sonra bize döndü. "Pizza bira mı yoksa spagetti bira mı?" diye sordu.
"Vallahi ben ikisine de tamamım," dedi Simge.
"Bana da fark etmez," dedi Bejna. Ben de fark etmez deyince pizza sipariş etti.
"Ben markete gideyim, bir şey istiyor musunuz?" diye sorunca kızlar yok dedi. Onunla gitmek için koltuktan kalktım.
"Ben de geleyim seninle," dedim. Telefonlarımızla cüzdanlarımızı aldıktan sonra evden çıkmak için hazırdık. Güneş benden önce ayakkabısını giyinip kapıyı açtığında duraksadığını fark ettim. Ayakkabının bağcını bağlayıp "ne oldu?" diyerek başımı kaldırdığımda ben de onun gibi duraksadım.
"Selam kızlar!"
Zümrüt annem, Filiz annem ve Sema abla tam karşımızdaydılar. Üstelik annemin kucağında Barlas, Sema ablanın kucağındaysa Yusuf Ali vardı...
* * *
Yorumlar