ADEN 86. BÖLÜM GÖĞSÜMÜN ORTASINDA

 86. GÖĞSÜMÜN ORTASINDA


7-12 TEMMUZ 2025 / İSVİÇRE

Annemlerin gelişi hepimizi sessizliğe gömmüştü. Onlar üçlü koltukta biz hemen karşılarındaki koltukta oturmuş birbirimize kaçamak bakışlar atıyorduk. Çocuklar ortamızdaki boşluğa oturmuş oynarken dünyadan bir haber gibiydiler. Uzun bakışmalarımızı çalan kapı bölünce hepimiz sıçradık.

"Pizzalar," Güneş kapıyı açmaya giderken ben de peşinden ayaklandım. Mutfağa geçip dolaptan içecek bir şeyler çıkarıp bardakları da alıp büyük yemek masasına ilerledim. Güneş pizza kutularıyla yanıma gelip elindekileri masaya bıraktı.

"Haydi gelin," dedi.

Kızlar ayaklandığında annemlere baktım. Peş peşe koltuktan kalkıp çocukları da alıp yanımıza geldiler. Hepimiz masaya yerleştiğimizde Yusuf Ali benim, Barlas ise Güneş'in kucağındaydı. Sürekli görüntülü konuştuklarından dolayı Barlas hiç yabancılık çekmiyordu.

"Pizza yemesinde sorun olmaz değil mi anne?" Filiz annem başını sağa sola salladı. Güneş pizzaları küçük parçalara bölüp Barlas'a yedirince Yusuf Ali "Adda mama," deyip elime vurdu. Eline küçük bir parça verdim.

"Ye bebeğim," deyip uzayan saçlarını sevdim.

"Biz sana sormadan geldik canım ama sürpriz olsun istedik," Sema abla fazlasıyla mahcup görünüyordu. Sesine de yansımıştı.

"Sorun yok teyze. Ben öyle birden hepinizi görünce şaşırdım," dedi Güneş. Bakışlarını annemlere değdirip Barlas'a pizzadan yedirmeye devam etti. Yusuf Ali'nin eline bir parça daha verdiğimde bana döndü, dişlerini göstererek gülümseyip "Adda öpcük öpcük," dedi. Burnunu, yanaklarını öpüp karnını gıdıkladım.

"Eee," diye geveledi Simge. Göz göze geldiğimizde gergin olduğunu fark ettim. Hepimiz gergindik. Neden gerildiğimizin de farkında değildik aslında. Belki de çat kapı gelmeleri bizi biraz bozmuştu.

"Biz Bejna ile dolaşmaya çıkacaktık aslında. İzninizle," o ayaklanınca Bejna da kalktı.

"Ben de size eşlik edeyim kızlar," diyerek Sema abla da ayaklandı. Bakışları kucağımızdaki çocuklara kayınca "hatta çocukları da alalım. Siz de rahat rahat hasret giderin," dediğinde kızlar çocukları kucakladılar. Annemler ses etmeyince Güneş'e baktım. Pizza diliminin kenarını ileri geri ittiriyordu.

Sema ablalar evden çıktığı an Güneş başını kaldırıp annemlere baktı. Öfkesi kendini yeni belli ediyordu. Kontrol etmek için geldiklerini düşündüğü gözlerinden belliydi. Filiz annemdeki gözlerini Zümrüt anneme çevirip sol kaşını kaldırdı.

"Sana teklif ettiğinde hayır demiştim," dedi.

"Kızım biz seni gerçekten özledik. Aslan abin senin bu yaz gelmeyeceğini söyleyince biz kalkıp gidelim dedik," Zümrüt annemin sözlerinin üzerine Güneş bana baktı.

"Gelirken Güneş'i de getir deyince ben de kendi planını yaptığını söyledim," dedim. Kollarını göğsünde bağlayıp ofladı.

"Hem ne demek gelmemek. Ben okul bitsin de şu kızın yüzünü göreyim, sarılayım diye gün sayıyorum sen gelmem diyorsun," dedi Filiz annem. Güneş anneme baktı. Dargın ve kızgın gibi görünüyordu.

"İlla benim mi gelmem gerekiyor? Bakın buradasınız işte," annem afalladı. Başını bana çevirip ne dedim ben şimdi der gibi baktı.

"Güneş," dedi Zümrüt annem. Soluklanıp ellerini kavuşturup masaya yasladı.

"Anlaşılan bizi burada istemiyorsun," dediğinde Güneş gözlerini devirip başını geriye yaslayıp tavana baktı.

"Seninle tartışmayacağım anne," masadan kalkıp mutfağa ilerledi. Su ısıtıcısını çalıştırıp dört fincan çıkardı. Hep içtiği bitki çaylarından çıkartıp çay hazırladıktan sonra fincanlarla geri döndü. Hepimizin önüne fincanları bırakıp yerine tekrar geçip oturdu.

"Buradaki arkadaşlarımla kamp yapacağız. Önceden verdiğim bir sözdü o yüzden Türkiye'ye gelemeyeceğim," dedi. Anlaşılan çayı hazırlarken kendini toparlamaya çalışmıştı.

"Kızım daha ne zamandır tanıyorsun buradaki arkadaşlarını da kamp yapıyorsun?" dedi Filiz annem endişeyle. Güneş cevap vermedi. Çayından yudumlar alıp durdu. İkisinin arasında bir sorun olduğu apaçık belliydi.

"Fazlasıyla güvenilirler," dedi dakikalar sonra Güneş. Annemlere baktığımda şaşkın görünüyorlardı. Güneş mesafeliydi. Özellikle Filiz anneme karşı daha soğuktu sanki.

"Her neyse..." Güneş yüzünü sıvazlayıp gülümsemeye çalıştı. Annemlere bir şey diyecekken telefonu çaldı. İzin isteyip telefon görüşmesini yapmak için odasına geçti.

"Gerçekten özlediğiniz için mi yoksa kontrol amaçlı mı geldiniz?" diye sordum kısık sele. Annemler birbirine bakıp nefeslendiler.

"İkisi de!" dedi Zümrüt annem.

"Hem mutlu olur dedik ama pek öyle olmadı," dedi bu sefer Filiz annem. Üzgünce iç çekip başını sağa sola salladı.

"Sizi davet ettiğini öğrenince bizde gelelim dedim ama sizinle baş başa olmak istediğini söyledi. Böyle damdan düşer gibi gelince de sözünü çiğnedim. Ama ne yapayım Aden iyice uzaklaşıyor bizden. Geleyim diyorum yok diyor, kendi gelmiyor. Ne yapsaydım?" ofladım.

"Bence iyi ki geldiniz. Hatta biz gittikten sonra bir süre daha kalın," Zümrüt annem başını salladı ama Filiz annemden bir işaret görmedim.

"Anne?" dedim ona bakarak.

"Barlas'la ne kadar kalabilirim kızım hem Haydar ve Emir tek başlarına ne yapacaklar?" dudak içlerimi ısırdım. Zümrüt annem, yan gözlerle ters bakışlar attı.

"Peki," demekle yetindim. Üstelemem anlamsız olurdu.

"Lavabo nerede kızım?" Zümrüt annem lavaboya geçince anneme döndüm. Kollarımı göğsümde bağlayıp gözlerimi kısarak anneme baktım.

"Ne?"

"Güneş neden sana bu kadar soğuk yaptı?" diye sordum. Huysuzca kıpırdandı, nefesini oflayarak verip arkasına bakındı.

"Anne!"

"Kırgın bana ondan," dedi.

"Ne alaka?" ofladı. Arkasına tekrar bakınıp bana doğru yanaştı.

"Bu İsviçre meselesi ilk ortaya çıktığında Güneş bana geldi. Gitmek istemediğini ve bir süre bizimle kalıp kalamayacağını sordu..." deyip sustu. Güneş burada olduğuna göre ona verdiği cevap belliydi.

"Bakma öyle kızım. Birden sorunca Haydar ne der, Emir'le aynı evde nasıl olacak diye düşünmekten ses çıkaramadım. O da tamam ben anladım, deyip kalktı gitti," alnımı masaya vurup derin nefesler alıp verdim.

"Aferin anne," dedim.

"Aden," yapma böyle der gibiydi.

"Evet kalabilirsin demen gerekiyordu anne. Hiç düşünmeden tamam demen gerekiyordu!" saçlarını geriye atıp ensesini ovaladı. Ben öz ailemden bir şey istediğimde cümlemi bitirmeden istediğim şeyi yapıp, alıyorlardı. Güneş'in de annemden böyle bir şey istemesi, beklentisi çok normaldi.

"Küçücük ev Aden hem Emir'le ayrılmışlar nasıl olacaktı?"

"Oldururduk anne. Bulurduk bir yolunu," dedim ani bir sinirle. Eğer isteseydi duraksamazdı. Haydar abinin asla sorun etmeyeceğini o da biliyordu. Emir konusunda haklıydı ancak onu da bir şekilde hallederdik. Halledebileceğimiz seçeneklerimiz vardı.

Annem başını çevirip farklı yöne baktı. Bu onun konuyu kapatalım deme şekliydi. Önümdeki bitki çayını yüzümü ekşite ekşite içip ayaklandım. Masayı toparlamaya başladığımda Zümrüt annemde geri döndü.

"Güneş konuşuyor mu hâlâ?" diye sordu.

"İşle alakalıysa uzun sürüyor..." dedim.

Salona geçtiğimizde annemler yan yana oturdu. Zümrüt annem evi beğendiğini söylerken Filiz annemde salonu inceliyordu. Güneş odasından çıktığında hepimiz ona döndük. Yanıma oturacakken "Güneş yanıma gel kızım," dedi Zümrüt annem. Güneş, annemlerin yanına geçtiğinde Zümrüt annem hemen kucakladı onu. Güneş'i göğsüne çekip saçlarını sevip öptü.

"İşte bayağı sorumluluk alıyorsun sanırım. Geçen yaz geldiğinde de sürekli telefondaydın," dedi Zümrüt annem.

"Öyle biraz. Güveniyorlar sanırım iş konusunda bana," annem, Güneş'in başını öpünce Güneş sonunda kolunu anneme sardı.

"Bir proje mi ne yapmıştın o ne oldu kızım?" diye sordu Filiz annem.

"İnşasına başlanıldı onun. Belirli aralıklarla Norveç'e gidip geliyoruz," dedi.

"Baban çok memnun... Aslan'a bu gidişle işleri Güneş'e bırakacağım diye sataşmaya başladı," Güneş bir tepki vermedi.

"İlk başta hepimiz buraya tek geldiğinde endişe ettik ama sana fazlasıyla yararı dokundu gibi değil mi kızım?" diye sordu Filiz annem.

"Öyle," dedi Güneş. Kısa ve özdü. Filiz anneme fazlasıyla kırgın olduğu belliydi.

"Güneş, kızım ben özür dilerim..." dedi annem. Güneş anneme bakacak gibi oldu. Annem ona yaklaşıp kolunu sıvazladı.

"Sorun yok anne," dese de sesi öyle demiyordu. Annem, Zümrüt annemden gözleriyle izin alıp Güneş'i kendisine çekti. Zümrüt annem yanlarından kalkıp benim yanıma geldi.

"Ben seni istemediğimden değil kızım sadece o an ne diyeceğimi bilemediğimden sana bir cevap veremedim. Seni istemediğimden değil... Emir ile ayrıydınız, nasıl olur falan diye düşünürken sen yanlış anladın beni," Güneş'in saçlarını sevip omzunu öptü.

"Abin seni buraya yolluyorsa vardır bir bildiği dedim. Hem açıkçası ben de uzaklaşmanın iyi olacağını düşünmüştüm," Güneş ağır ağır başını sallayıp anneme kısa bir bakış attı.

"Sorun yok gerçekten... O zaman üzülmüştüm ama şimdi sorun yok. Anladım, anlıyorum," dediğinde buruktu ama annem ne kadarını fark etti emin değildim.

"Güzel kızım benim. Evimde, hayatımda, başımın üstünde her zaman yerin var..."

Güneş kollarını annemin beline sarıp göğsüne yaslandı. Göz göze geldiğimizde gözlerini kaçırıp yere bakmaya başladı. Dili farklı söylese de kalbinden neler geçtiğini tahmin edebiliyordum. Annemin dedikleri ona geçmemişti, açıkçası bana da geçmezdi. Benim öz annemle kurduğum ilişkiyle onun öz annesiyle kurduğu ilişkiyi karşılaştırınca üzülmeden edemiyordum. Zümrüt annemle birbirimize uzun bir zaman tanımıştık. İlk başta kötü olsak da zamanla birbirimizi anlamış, hak vermiş, boşluklarımızı doldurmuş ve sağlam düğümlü adımlar atmışken onlar tam tersi ilerlemişlerdi. Birbirlerini tanımadan, anlamadan hayatlarına aniden dahil olmuş ve sonunda yalpalamışlardı.

"Gün ışığım," dedi Zümrüt annem. Yanımdan kalkıp Güneş'in yanına gitti. Onu Filiz annemin kolları arasından alıp yüzünü avuçladı. Sessizce ona baktıktan sonra gülümsedi. Bir şey demeden uzun saniyeler Güneş'in gözlerinde dolandı.

"Dışarı çıkalım bizde haydi. Ayıp oldu kızlara," dediğinde ayaklandım.

"Doğru diyorsun anne, hadi çıkalım..."

Dışarıda hep birlikte güzel bir yemekten sonra annemler önceden ayarladıkları eve geçtiler. Güneş annemlerden sonra fazla durgunlaşmıştı. Gece baş başa kaldığımızda konuşmak yerine ona sarılmaktan başka bir şey yapmadım. Aynı karında büyümemiş, aynı evde yaşamamıştık lakin aynı karında, aynı evde büyüsek sancak bu kadar severdim. Ona kıyamayan yanım bugün bir kez daha atağa geçmişti. Acımak bir yana onun için üzülüyordum. Böyle ne kadar devam edebilirdi nasıl yol alırdı bilmiyordum. Onunda bilmediğine emindim...

İsviçre de annemlerle geçirdiğimiz iki gün dolu doluydu. Simge onlara altın kızlar ismini takınca birden hepimizin dilene dolanmıştı. Onlara sürekli böyle hitap ediyorduk. Zümrüt annemin bazen ters bakışlarını Filiz annemin üstünde yakalıyordum. Belki de Güneş'i reddettiği için ya da bu durumu onunla paylaşmadığı için kızgındı. Ancak kendisine de kızgın olduğu belliydi.

Anneannemden sonra üzerimize daha fazla düşmüş, hepimizle ilgilenmişti. Oğullarında onlar çocukken açtığı boşlukları doldurmayı başarsa da Güneş ile aralarında görünmez duvar varmış gibiydi. Eskiden hep gelen, adımlar atan Güneş'in şimdi geri çekilmesi herkesi şaşırtıp aslında dumura uğratmıştı. Güneş artık çok düşkün olduğu ailesine karşı mesafeliydi ve bunu artık bilinçli olarak yapıyordu.

"Yemek hazır kızlar haydi," Sema ablanın sıçradım. Pencerenin önünden ayrılıp yemek masasına ilerledim. Annem ilk günün sonunda yorgun olsa da yemekleri kendi yapıyor, Güneş'e bol bol yediriyordu.

"Gün gün şuuu," Güneş kucağında oturan Yusuf Ali'ye su içirdikten sonra kendi çorbasından da içirmeye başladı. Barlas ise benim kucağımdaydı. Elini yakama yapıştırıp ona yemek yedirmem için sürekli çekiştiriyordu. Eşek büyüdükçe daha da güzel bir şey oluyordu.

"Abbaaa nam nam," dediğinde güldüm. Uzun kumral saçlarını geriye doğru tarayıp yanağını sevdikten sonra ekmek sepetinden bir dilim ekmek alıp eline tutuşturdum. Beyefendi ekmek hastasıydı resmen.

"Kapı mı çaldı?" dedi Simge. Hemen ardından kapının zili çaldı.

"Ben bakarım," deyip ayaklandı Zümrüt annem.

O kapıyı açmaya gidince Güneş peşinden ayaklandı. Yusuf Ali'yi sandalyeye bıraktı. O da gidecekken içeri koşarak Kerem girdi. Güneş'e gidip onu kucakladı ve etrafında döndürdü. Onu görmenin şaşkınlığıyla kaldım oturduğum yerde. Güneş ve Kerem sarılmaya devem ederken içeri annemle Zümrüt Hanım girdi. Barlas'ı sandalyeye bırakıp ayaklandım. Benimle birlikte diğerleri de ayaklandı. Kerem, Güneş'i öptükten sonra bana geldi. Biz sarılırken Güneş, babasını fark etti.

"Baba," dedi titrek sesiyle. Gözleri hemen dolmuştu. Yağız Bey kollarını iki yana açtığında Güneş koşup babasına sarıldı. Onunda en zayıf karnı babasıydı.

Yağız Bey, Güneş'i sıkı sıkı sarıp başının her yanına buseler kondurdu. Ağladığını anlayınca gözyaşlarını sildi. Bakışları bana kayınca elini bana uzattı. Eski Aden bu görüntüyü gördüğünde belki kıskanır, üzülürdü ama şimdi hissettiğim tek şey mutluluktu. Yanlarına gidip Yağız Bey'in bana uzatıp eli tutup ikisine de sarıldım...

13-14 TEMMUZ 2025 / İSTANBUL

İsviçre'den döndükten sonra Van'a geçmeden iki günümü tamamen çocuklara ayırdım. Zümrüt annem ve Yağız Bey orada kalmış geri kalanımız dönmüştük. Çocuklarla biz bize sakin geçireceğimiz iki gün hepimize iyi gelecekti. O yüzden Emirle Kerem, Barlas ve Yusuf Ali'yi de alıp Şile'ye geldik. Emir'le eşyaları eve taşırken Kerem çocuklarla direkt göle ilerlerken arkasından çocuklara dikkat etmesi için bağırdım.

"Ben bunları hallederim. Sen hamağı kursana," Emir elindeki poşetleri bana uzatıp arabanın bagajından hamakları çıkarttı. O çocukların yanına giderken ben de eve ilerledim. Market poşetlerini eve taşıyıp hemen yemek yapmaya başladım. Hızlı olsun diye makarna yaparken çocuklar için çorba yapıp ekmekleri fırınladım. Ben mutfakta oyalanırken dışarıdan Emir'in önderliğinde hepsinin kahkahası her yana yayılıyordu.

Yemeklerin pişmesini beklerken Yusuf'la yazıştım. Üç gün sonra izne çıkacaktı. İlk haftasını Van da geçirecek sonra İstanbul'a geçekti. Havadan sudan konuştuktan sonra telefonu çocuklarla konuşsun diye Kerem'e verdim. Masayı hazırlayıp hızlıca salata yaptıktan sonra herkesi çağırdım. Kerem telefonu bana uzattığında Yusuf'la vedalaşıp telefonu kapadım. Barlas'ı ben Yusuf Ali'yi Emir kucağına aldıktan sonra yemek yemeye başladık.

"Kerem efendi açıklanmadı mı daha sonuçlar?" Kerem lokmasını yutup Emir'e baktı.

"Yok abi. Ağustos ortası diyorlar," Emir başını sallayıp güldü.

"Tek tercih yaptın değil mi sen?" başımı ani bir hızla Kerem'e çevirdim.

"Ne yaptın ne yaptın?" dediğimde Emir güldü. Kerem omzunu silkip çorbasını kaşıkladı.

"Kerem!" bana bakıp ofladı.

"Tam puan aldım abla. Okul beni değil ben okulumu seçeyim bir zahmet," Emir'in büyük kahkahası çocukları sıçrattı. Saniyeler sonra onlarda Emir'le gülmeye başladılar.

"Allah'ım," derin nefesler alıp verdim.

"Aslan Uyguroğlu yan çarı seni," Kerem, Emir'e göz kırptıktan sonra kalkıp makarnaları servis etti. Yemek boyunca Kerem'e söylensem de hiç oralı olmadı. Bana sürekli kazanacağım zaten deyip durdu.

Yemekten sonra çocuklarla oyun oynadık. İkisi de erkek çocuk olmanın hakkını veriyorlardı. Kudurdukça kudurup çığlık çığlığa koşturuyorlardı ama neyse ki bir durun dememle mum oluyorlardı. Yarın erkenden kalkıp denize gideceğimiz için çocukları uyutup Emir ve Kerem'in yanına döndüm. Kerem'in yanından geçerken saçlarını karıştırıp Emir'in yanına oturup telefonuma bakındım. Kızların mesajlarına cevap yazıp telefonu bıraktım.

"Ne izliyoruz?" diye sordum.

"Marvel," dediğinde bezginlikle boynumu büktüm.

"Ablacığım yetmedi mi?" dediğimde gülüp başını hayır dercesine salladı. Emir atıştırmalık bir şeyler için mutfağa geçtiğinde koltuğa biraz daha yayıldım. Emir'in oturduğu kısımdaki büyük yastığı alacağım sırada koltuğun üstündeki telefonun ekranı yanıp sönmeye başladı. Telefonu elime almadan baktığımda Işıl Işıl adında bir arama gördüm.

"Işıl Işıl ne be?"

"Efendim abla?" Kerem'e göz ucuyla bakıp "yok bir şey fındık kurdum," dedikten sonra yastıkları değiştirip uzandım. Emir elinde bir sürü şeylerle geldi. Bize bira Kerem'e de kola getirmişti.

"Biri aradı seni," Emir biramı bana uzatıp ayak ucuma oturdu. Telefonu alıp kimin aradığına baktıktan sonra sırıttı. Kısa bir mesaj yazıp telefonu bıraktı. Yüzündeki sırıtışla bana baktığında dudaklarını birbirine bastırdı.

"Işıl Işıl kim?" yutkundu. Dudak büküp başını salladı.

"Işıl Işıl, Işıl..." dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Ne?" güldü.

"Adı Işıl, lakabı Işıl Işıl," dediğinde yüzümü ekşittim.

"Ne saçma lakap o!" güldü.

Arkadaşları öyle diyormuş," umursamaz görünmeye çalışıyordu.

"Hımmm. Peki kim bu Işıl?" gözleri kısıldı.

"Yeni vokalistim," dedi. Birasını içip bacaklarını diğer koltuğun kolçağına uzattı.

"Sen vokalist istemezdin hani?" güldü.

"Fikrimi değiştirdim,"

"Neden?" ofladı.

"Çünkü fikrim değişti," bu sefer ben ofladım. Bacağına vurduğumda kıkırdadı.

"Emir!"

"Film izleyelim cennet bahçem. Haydi canımın içi..."

Filmi izledik. Gece nasıl olsa konuşurum demiştim ama Emir çoktan uyumuştu. Koltuğa rahat uzanmasını sağladıktan sonra üzerini örttüm. Kerem'e de yatak hazırlayıp odaya geçtim. Yusuf Ali ve Barlas'ı birbirine sarılmış görünce fotoğraflarını çektim. Sabah erken uyanıp deniz için hazırlıklar yaptım. Piknik sepetlerini doldurup çocukların çantalarına göz attım. Her şeyin tam olduğuna emin olunca Emir ve Kerem'i uyandırdım.

Yatak odasına geçip çocukları uyandırmamaya dikkat ederek üzerlerini değiştirdim. Buranın havasındandı sanırım mışıl mışıl hiç kıpırdanmadan uyumaya devam ediyorlardı. Evden çıktığımızda da uyandırmadık. Arabadaki koltuklarında uyumaya devam ediyorlardı. Şile'nin sessiz koylarından birine geldiğimizde erken gelmenin avantajıyla kendimize güzel bir yer seçtik. Kerem'le kahvaltı hazırlarken Emir çocuklarla ilgileniyordu.

"Kış uykusuna mı yattınız mübarek akşamın yedisinden beri maşallah," dedi Emir. Çocukların ayaklarını acıtmadan sıkıp duruyordu.

"Rahat bırak uyusunlar işte," omzunu silkti. Çocukları uyandırdığında sırıtarak bana bakıp göz kırptı.

"Sonunda ulan az sesiniz çıksın şöyle," Yusuf Ali esneyip Emir'in kollarından çıkıp bana emekledi. Başını kucağıma koyup kollarını iki yana açarak esnedi.

"Günaydın bebeğim," yanağını sevip saçlarını okşadım. Barlas'ın biberonunu Emir'e uzatıp Yusuf Ali'yi önüme oturturdum. Eline bir poğaça verip onlar için küçük küçük dilimlediğim meyvelerin olduğu kaseleri de ortaya bıraktım. Barlas elini daldırıp karpuzları avuçladı.

"Abiiii kappuz," deyip elindeki karpuzu Emir'e yedirmeye çalıştı.

"Çilekte ver bakayım," dedi Emir. Barlas'ın minik elini tutup ağzına götürdü.

Kahvaltıdan sonra denize girdik. Yusuf Ali ve Barlas'ı yüzdürüp kumsalda kumla oynadık. Güzel geçen saatlerin ardından eve döndük. Emir ve Kerem çocukları yıkarken ben de akşam için bir şeyler hazırladım.

"Addaaa," Yusuf Ali'nin çığlığıyla arkamı döndüm. Deli çocuk dinazorlu bornozuyla bana koşturuyordu. Kerem de hemen arkasından onu yakalamaya çalışıyordu.

"Adda kuytar beni," bacaklarıma yapışınca hemen kucağıma aldım. Kollarını boynuma sarıp Kerem'e dil çıkardı. Kerem elindeki kıyafetleri yemek masasının üzerine bırakıp mutfaktan sıvıştı.

"Eşek gözüm delirttin mi Kerem mi?" kıkırdayıp el çırptı.

Salona geçip koltuğa oturdum. Vücudunu kremleyip üzerini giydirdikten sonra saçlarını taradım. Emir kucağında Barlas'la yanımıza geldiğinde Barlas ellerini bana uzattı. Yusuf Ali'yi yanıma oturtup Barlas'ı kucakladım.

"Ablaaaa doyduyma lüffen," dediğinde burnunu öptüm.

"Önce yemek," dudaklarını büzüp "doyduymaaa," diye bağırdı.

Yanaklarını öpüp ellerini ısırdım acıtmadan. Yusuf Ali'nin yanına oturtup onlara çizgi film açtım. Mutfağa gidip dondurma aldıktan sonra yanlarına geri döndüm. Yusuf Ali'ye çikolatalıyı Barlas'a vanilyalıyı veri Emir'in yanına oturdum.

"Abla ben hamakta kitap okuyacağım biraz," dedi Kerem.

"Tamam ablacığım," dediğimde bahçeye çıktı. Emir'e yanaşıp bağdaş kurdum.

"Eeee anlat," bana baktı.

"Ne anlatayım cennet bahçem?" dedi.

"Işıl Işıl'ı anlat," gözlerini devirdi.

"Yaaa aşk olsun vallahi ne zamandır böyle gizli saklıyız?" yüzüm düşünce kıyamadı. Beni göğsüne çekip başımı öptü.

"Kızım benim senden ne gizlik olacak sadece sandığın gibi bir şey yok ortada," dedi.

"Hadi oradan. Sen samimi olmadığın insanları soyadlarıyla kaydedersin Emir Yusuf'u bile aylar sonra enişte diye düzeltmiştin. Kızı Işıl Işıl diye kaydetmişsin," dediğimde güldü.

"Soyadını bilmiyorum ki," dediğinde başımı geriye çekip yüzüne baktım.

"Vokalistini tanımıyor musun yani?" ofladı. Bana bir bakış atıp çocuklara baktı.

"Emir," dedim karnını dürtükleyip. Yanağımdan makas alıp yanımdan kalktı. Mutfağa geçip fırındaki balıkları kontrol etti. Sonra doğrarım diye yıkayıp kenara bıraktığım yeşillikleri doğramaya başladı.

"Addaa, kaydeş pis" çocuklara baktığımda her taraflarına dondurmayı bulaştırdıklarını gördüm.

"Aferin annem size aferin," dediğimde güldüler.

Barlas gülerek ellerini Yusuf Ali'nin yüzüne sürdüğünde Yusuf Ali de ellerini ona sürdü. Bayılıyorlardı birbirleriyle uğraşmaya arkadaş! İkisini de banyoya götürüp ellerini, yüzlerini yıkadım. İçeri geri dönünce onları yine koltuğa bırakıp mutfağa ilerledim. Patates çıkartıp soymaya başladım. Emir göz ucuyla bana bakıp domatesleri doğramaya başladı.

"Yeni birisiyle görüşüyorsun diye heyecan yaptım sanırım. Darladım değil mi biraz?"

Doğradığı domatesleri salata tabağına bırakıp kesme tahtasını sudan geçirip salatalıkların kabuklarını soydu. Ortadan ikiye böldükten sonra yarısını bana uzattı. Ellerimi temizleyip salatalığı aldım.

"Uzun bir süre aşktır, ilişkidir düşünmüyorum cennet bahçem. Işıl sadece yeteneğini çok beğendiğim ve el uzattığım birisi. Zamanında Suna'nın bana yaptığını ben de ona yapmak istedim. İyi hoş kız ama o kadar," başımı sallayıp göz kırptım.

"Tamam," dedikten sonra dudaklarıma fermuar çektim. Soyduğum patatesleri dilimleyip kızarttım. Emir masayı hazırlarken ben de Kerem'i çağırdım. Çocukları da alıp mutfağa geri döndüğümde masa hazırdı. Yemekten sonra yürüyüşe çıktık. Döndüğümüzde bahçedeki ışıklandırmayı açıp hamaklarda sallandık. Ertesi günü akşama kadar bahçede oyunlar oynayarak geçirip İstanbul'a dönmek için yola çıktık...

EKİM - 2025/ KARS İSTANBUL

Van'a hızlı bir dönüş yapmıştık. Biz işe başlayınca diğer iki hekim arkadaşımız tatile çıkmıştı. Baran'ın ve Yusuf'un adli izinleri başlamış; Baran, Simge'yle hafta sonu için planlar yaparken bizde şehir gezmelerimize devam etmiştik. Yaz tatili geldiği gibi gitmişti. Ekim ayıyla birlikte Kars soğuğu da başlamıştı.

"Annemler dönmeden önce buraya geleceklermiş," Simge'ye baktım. Elindeki kâğıdı buruşturup duruyordu.

"Ne güzel işte," dediğimde bana baktı. Yüzü düşüktü.

"Ne oldu?"

"Gamze de aklım, orada tek başına keşke o da gelseydi," dedi.

"Kız keyfinden gelmemezlik yapmadı ki. Okulu devam ediyor," bana ne dercesine omzunu silkti. Elindeki kâğıdı avcunda top yapıp havaya atıp tuttu.

"Sorun yok Simge. Merak etme Gamze gayet iyidir. Arkadaşlarıyla olacakmış hep zaten. Hem her fırsatta arıyor. Aklına kötü şeyler getirme," başını sallayıp derin nefes alıp verdi. Gamze'nin tek kalmasından fazlasıyla rahatsızlık duyuyordu.

"Biri mi bağırıyor?" dedi Simge.

Dışarıya kulak kesildiğimde ben de bağırış sesleri duydum. Gidip bakmak için hareketlendiğimizde odamın kapısı hızlıca açıldı. Simge'deki bakışlarımı kapıya çevirdim. Genç yaşlarda bir adam kucağında küçük bir çocukla bana bakıyordu.

"Yetiş doktor hanım oğlum ölüyor," diye bağırdığında Simge'yle hızla kalkıp adama koşturduk. Simge adamın kucağından çocuğu alıp odadaki sedyeye yatırdı.

"Nesi var?" diye sordum adama. Sedyenin diğer tarafına geçip çocuğun gözlerine ışık tuttum.

"Bilmiyorum eve geldiğimde canı çıkarmış gibi ağlıyordu, mosmor kesilmişti kucakladığım gibi buraya koştum. Yolda kesildi nefesi," dediğinde boğazını elle kontrol ettim. Ellerimi sterilize edip çocuğun ağzını araladım.

"Cisim yutma gibi görünüyor," dediğimde Simge çocuğu ters çevirip koluna yatırdı. İki kürek kemiğinin ortasına güçlü darbeler vurmaya başladı.

"Çocuk tek miydi? Yanında dikkatinizi çeken bir şey oldu mu bozuk para, küçük oyuncak, nohut tarzı şeyler?" diye sordum babasına. Adam başının hızla sağa sola salladı.

"Hiçbir şey görmedim. Kurbanınız olayım kurtarın oğlumu," dedi yalvararak. Simge'ye baktım. Müdahale etmeye devam ediyordu. Vuruşlarını daha da sertleştirip çocuğun duruşunu düzeltti ve elinin ayasını kürek kemiklerinin arasına bastırarak ittirdi.

"Göğsünden müdahale et!" diye bağırdığımda Simge çocuğu hemen ters çevirip sırtüstü koluna yatırdıktan sonra karnı ve iman tahtasının arasına sert hamlelerle çocuğu sarstı. Beş altı denemeden sonra duyduğumuz öksürük sesi ve çocuğun dudaklarından sızan tükürüğünün arasından yere düşen bilyeyle rahat bir nefes verdim. Simge çocuğu sedyeye yatırıp göğsünü ovalarken ben de çocuğa kendisini toparlaması için ağrı kesici enjekte ettiğim serumu taktım.

"İyi değil mi?" diye sordu adam.

"İyi. Çok şükür iyi," dedi Simge. Adam çocuğunun yanına gidip oturdu. Elini sıkıca tutup korkarak sevdi. Saçlarını okşadı, diğer elinin avcuyla gözyaşlarını sildi.

"Kimliği yanınızda mı kayıt girmem lazım," dediğimde adam bana baktı. Pantolonun arka cebinden cüzdanını çıkarıp kimlik çıkartıp bana uzattı. Simge adamdan alıp bana uzattı.

"Annesi nerede?" dedi Simge. Çocuğun bilgilerini girerken bir yandan da onları dinliyordum.

"Vallahi ben de bilmiyorum doktor hanım. Evde yoktu, çocuğu bırakıp nere gitti ben de bilmiyorum," dediğinde adama kısa bir bakış attım.

"Arayın isterseniz," dediğimde dönüp bana baktı.

"Kimi arayayım?" dedi.

"Eşinizi, oğlunuzun annesine daha çok ihtiyacı olacaktır. Emme yaşında daha," dediğimde adamın bakışları değişti.

"Vallahi doktor hanım oğlum hiç emmedi annesini. Doğduğunda ilk birkaç ay süt anne buldum ama sonra mecbur mama verdik çocuğa hep," Simge ile göz göze geldik. Onun bakışlarında da benim gibi şüphe kırıntıları vardı.

"Neden sütü mü gelmedi?" dedi Simge. Adam başını hayrı dercesine salladı.

"Emzirmek istemedi," dediğinde "siz yine de arayın," dedi Simge. Adam telefonunu çıkarıp arama yaptı.

"Açmıyor," dedi. Bize bakıp telefonu hoparlöre alıp tekrar aradı. Bu sefer telefon tamamen kapalıydı. Adam karısının ailesini de tek tek aradı ancak hepsi adama bilmiyorum demekle yetinip telefonu suratına kapatmışlardı.

"Gitti demek ki," dedi adam. Boynunu büküp oğlunun saçlarını sevdi.

"Gideceğim demişti. Bizi istemiyordu gitti demek ki sahiden..."

"Olur mu canım öyle şey Allah Allah!" adam Simge'ye baktı. İlk başta kadın için endişeliydim lakin adam fazlasıyla dürüst görünüyordu.

"Ben en iyisi Baran'ı arayayım. Size yardımcı olur kayboldu belki Allah korusun kaçırıldı ya da," dedikten sonra masamın üzerindeki telefonunu alıp odadan çıktı.

"Baran dediği kişi Cumhuriyet savcısı," dedim. Adama bakmak yerine hasta hikayesini yazıyordum.

"Demem o ki eğer karına ulaşamama sebebin sensen kurtuluşun yok!"

"Yok vallahi doktor hanım. İki gözümün önüme aksın, oğlumu bir daha görmek nasip olmasın ki ben bir şey yapmadım. Saba işe gittim, öğlene doğru arayıp gelirken ne alayım diye sordum. Eve geldiğimde açmadı kapıyı. E anahtarımda yok evin camını kırıp öyle girdim birde ne göreyim çocuk öylece salonun ortasında tek başına ağlıyor," bilgisayardaki işimi bitirip reçete çıktısını aldım. Çocuğun kimliğini alıp ayaklandım. Sedyenin yanına geçtiğimde kimliği adama verdim.

"Ilık ve sıvı şeyler tüketsin yarına kadar. Öksürük ve hırıltısı olacaktır. Boğaz ağrısı için şurup yazdım birkaç gün kullansın," başını sallayıp uzattığım reçeteyi aldı.

"Geliyor Baran," diyerek içeri girdi Simge. Yanımıza gelip adama baktı.

"Kayıp başvurusu yaparsın. Ortaya çıkarsa en azından kendi yolunu oluşturmak için doğru adımlar seçersin hem kendin hem de oğlun için," dediğinde adam başını salladı.

Baran yanında bir tane polis memuruyla sağlık ocağına geldiğinde adam karısı için kayıp dilekçesini yazdı. Baran onu ayaküstü sorgularken bana söylediği her şeyi daha ayrıntılı bir şekilde anlattı.

"Evinizi kontrol edelim. Kıyafetleri, özel eşyaları duruyor mu önemli," dedi Baran.

Baran adam ve çocukla yanında polis aracıyla adamın evine giderken bizde kendi evimize geçtik. Akşam yemeğini hazırlarken kızlarla görüntülü konuşma yapıyorduk. Bejna ve abim İzmir'e dedemlerin yanına tatile gitmişlerdi. Güneş ise arkadaşlarıyla kaptaydı ama her akşam mutlaka birbirimize zaman ayırıyorduk.

"İnşallah iyidir kadın," dedi Bejna. Bugün olanları anlatmıştık.

"Bence adam doğruyu söylüyor," Güneş'in dediğinde ben de katılınca kısa bir münakaşa yaşadık.

"Vallahi ben pek güvenemedim adama. Aklımda çocukta kaldı," Simge'nin önündeki tahta kaşığı alıp pilavı karıştırdım.

"Kızlar benim yemeğe inmem lazım görüşürüz sonra," Bejna'dan sonra Güneş'te gitti. Simge'yle yemekleri halledip sofrayı da kurduktan sonra salona geçip Baran'ı beklemeye başladık.

"Neden bu kadar uzadı ki işi?" saçlarımı toplayıp uzandım.

"Didikliyor demek ki. Arasana gecikecekse biz yiyelim," eşofmanın cebindeki telefonunu çıkarıp Baran'ı aradı. İki ya da üçüncü çalışta açtı. Çok kısa bir konuşmanın sonunda Simge telefonu kapatıp bana baktı.

"Siz yiyin dedi..."

Yemek yedikten sonra ikimizde ders çalışmak odalarımıza çekildik. Tus sınavına az bir zaman kalmıştı. Daha önce girdiğim sınavlarda hissetmediğim bir stresim vardı. Meslek hayatımı etkileyecek bir sınav olmasının etkisiydi sanırım. Sağlık ocağında, hastalardan arda kalan boşluklarda dahi sürekli soru çözüp duruyordum. Neyse ki üniversiteye başlarken istediğim bölümü seçmiştim ve ona göre kendimi en başından hazırlamaya başlamıştım.

Dağılan konsantrasyonumla oflayıp kalemi masanın üzerine bırakıp kollarımı iki yana açıp gerindim. Kapım tıklatılıp açıldı. Simge başını uzatıp "kahve?" diye sordu.

"Süper olur," deyip sandalyemden kalktım. Birlikte mutfağa geçip kahve yaptıktan sonra kalın hırkalarımızı giyinip balkona çıktık. Baran yazın hem bizim balkona hem de kendi balkonuna camekan yaptırıp elektrikli sobası olan masalardan almıştı. Simge sobayı açarken ben de kupaları masaya bıraktım. Simge köşeye geçip bağdaş kurup oturduğunda ben de yamacına oturacaktım ki kapı çaldı.

"Baran geldi!"

"Sakin, açarım ben," içeri geçip kapıya ilerledim. Kapı dürbününden baktıktan sonra kapıyı açtım.

"Hoş geldin," Baran içeri girip "hoş bulduk mavişim..." dedi. Botlarını ve montunu çıkardığı sırada Simge geldi yanımıza.

"Aşkım ne oldu buldunuz mu kadını?"

"Bulduk kumralım bulduk," saçını karıştırıp kızarmış suratıyla bize baktı.

"Çok açım var mı yemek?"

"Var, elini yüzünü yıka bizde ısıtalım..." Baran banyoya Simge balkona kahvelerimizi almaya gitti. Yemeklerin altını yakıp Baran'ın sevdiği turşulardan çıkardım. Önce Simge peşinden Baran mutfağa girdi. Mantar soteyle pilavı tabaklayıp masaya bıraktım.

"Kız maviş yine en sevdiğimden yapmışsın he!"

"Afiyet olsun," çaprazına geçip oturdum.

"E ne olmuş anlatsana sevgilim çatladım burada," dedi Simge. Önündeki kupamı alıp soğumak üzere olan kahvemden iki büyük yudum aldım. Baran büyük lokmalar aldığından yanakları dolu doluydu. Zar zor çiğneyip yuttuktan sonra suyundan içti.

"Kadını bulduk," dediğinde rahat bir nefes aldık.

"Adam haklıymış... Kadın kaçmış üstelik başka bir adamla..."

"Oha!" dedik Simge ile aynı anda.

"Zavallı adam çocuğuyla kaldı öyle karakolun ortasında," iç çekip pilavı önüne çekti Baran.

"Hoş o kadın kaçtığı adamı da bırakır benden demesi," dedikten sonra bizden ses çıkmayınca başını tabağından kaldırıp bana baktı.

"Bakmayın öyle. Artık ben de insanın gözünün içine bakınca anlıyorum mayasını," dedi.

"Çocuğunu aldı mı?" diye sordu Simge.

"Ne alması yavrum çocuk annesini görünce inletti ortalığı bana mısın demedi kadın!" kadından tiksinmiş gibiydi.

"Neyse işte... Ayarladım bir tane avukat. Yarın ilk iş boşanma davasını açacaklar, çocuğu zaten istemez ama yine de velayet içinde sağlam bir hazırlık gerekecek..."

"Adam nasıl?" dedim.

"Ay adam diye diye bir hal olduk. Adı neymiş?" dedi Simge.

"Selim, kendi halinde biri. Bizim arka sokaktaki şarküterinin çalışanıymış. Herkes seviyor adamı. Kötü bir şey söyleyen olmadı," dedi Baran.

"Çocuğa yazık ya... Olan sahiden çocuklara oluyormuş," Baran, uzanıp Simge'nin yanağını sevdi.

"Neyse ki babası onunla," dedim.

"Her neyse... Endişe etmenize gerek yok," Baran öyle deyince konuyu kapattık.

"Çay?"

"Anneminki gibi yaparsan neden olmasın," dediğinde gözlerimi devirdim.

"Ben eve çıkıp bir duş falan alayım. Çay olana kadar gelirim. Çayın yanına alayım mı bir şeyler ister misiniz?" diye sordu.

"Benim canım bir şey istemiyor sevgilim," Baran bana döndü.

"Alma bir şey. Kek var onu yersin," dediğimde güldü. İkimizi öpüp evden çıktık. Ben çayı hallederken Simge de masayı toparladı...

Peş peşe geçen günlerde Baran, Selim ve oğluyla sırf bizim içimiz rahat etsin diye yakından ilgilendi. Boşanma davası tek celsede karara bağlanmış çocuğun velayeti babasında kalmıştı. Baran, Selim'e daha iyi bir ev ve iş bulmuştu. Elinden geldiğince, Selim'i de rencide etmeden yardımlarını etmişti. Bu aralar işi fazlasıyla sakin geçtiğinden sık sık sağlık ocağına yanımıza uğruyor, bizi akşamları dışarı çıkarıyordu. Bu akşam Beşiktaş'ın maçı olduğundan dolayı evdeydik.

"Çocuklar inanın, inanın çocuklar güzel günler göreceğiz güneşli günler, motorları maviliklere süreceğiz, şampiyonluk şarkıları söyleyeceğiz!" Baran'ın tüm apartmanı inleten sesiyle oflayıp yataktan kalkıp odadan çıktım. O zile basmadan kapıyı açtığımda yanağımdan makas alıp içeri girdi. Ellerini omzuma koyup zıplamaya ve Beşiktaş'ın başka bir marşını söylemeye başladı.

"Yağmurlu bir günde görmüştüm seniÜstünde çubuklu formalar vardıBir anda vuruldum âşık oldum benHayatın anlamı siyah beyazdı..."

"Yeter tüm apartmanı toplayacaksın başımıza. Anladık en fanatik sensin... Gerçi birden nüksetti bu fanatikliğiniz hepinizin. Yusuf ve diğerleri de senin gibi," dediğimde güldü. Yanaklarımı mıncırıp öptü.

"Güneş doğdu mavişim güneş doğdu!"

"Anladık canım anladık. Hadi hayırlısı o zaman," boynundaki atkıyı çekip benim boynuma astı.

"Formanı giysene sen. Hem nerede benim ki?" dediğinde Simge odasından çıktı.

"Buradayım," omzumun üstünden Simge'ye baktım. O da formasıyla aramıza katıldı. Baran'ı süzdükten sonra zıplamaya başlayıp kendi takımının marşını söylemeye başladı.

"Alev alev ah her yer yanıyor,Benim kanım sarı-lacivert akıyor.Ayy ayyYer gök inliyor,Kaldır kaldır ellerini Fener geliyor!"

"Yavrum ne Fener'i konuştuk bunu. Beşiktaşlısın sen artık. Kara kartalımsın," gülmemek için dudaklarımı kemirdim. Baran fena bozulmuş gibi görünüyordu.

"Ben de sana olmaz dedim. Yıllardır Fenerbahçeliyim ben. Şimdi kalkıp senin için takım değiştiremem. Hem bak sarı ve lacivert tam benim renklerim," kıkırdamamla Baran'ın ters bakışları beni buldu.

"Mavişim gördün değil mi büyük satışa geldim," bana dert yanması ayrı Simge'ye ihanet etmiş gibi davranması ayrı komikti.

"Sen yine kendin yazıp kendin oynamışsın abiciğim..." Simge alnını omzuma gömüp sessizce kıkırdadı.

"Anlaşıldı ittifaksız kaldım," dedikten sonra mahzun bakışlar atıp düşük sesle "güzel günler göreceğiz, güneşli günler," marşını tekrardan okumaya başlayarak salona geçti.

"Bugün yenilirse vay halimize," dedi Simge.

"Yenilmek mi?" deyip yüzüne baktım.

"Dikkat et kumralım kartal, kanaryayı kapmasın," ağzı açık kaldı. Yanağından makas alıp odama geçtim. İki yıl önce tam boyların hediye ettiği formayı dolaptan çıkarıp üzerime geçirdim. Yatağın üzerindeki telefonumu alıp fotoğrafımı çektikten sonra hem Yusuf'a hem de hepimizin olduğu gruba attım. Saniyeler sonra Güneş onun hemen peşinden Yusuf ve Aslan da formalı fotoğraflarını attı. Aslan'ın yanında Doğu onun kucağında Barlas, Bejna, Bejna'nın kucağında Yusuf Ali vardı ve stadyumdaydılar. Onlardan sonra Baran ve Simge de fotoğraf attıktan sonra Emir formasız bir halde fotoğraf atıp altına en büyük Sivasspor yazmıştı. Arda ve Doruk ise sarmaş dolaş bir halde Fenerbahçeli formalarıyla çekildikleri fotoğrafı atmışlardı.

"Aden haydi başladı!" Baran'ın bağırışıyla odadan çıktım. Salona girdiğimde Simge bir köşede Baran bir köşede oturuyordu.

"İşte bu be dişi kartalıma bak be!" dedi coşkuyla Baran. Yanına oturmadan odada unuttuğum gözlüğümü almak için odama geri döndüm. Masamın üzerindeki gözlüğümü alıp salona geri döndüm.

Maç boyunca Baran ve Simge'nin atışmaları hiç durmadı. İlk gol Fenerbahçe'den geldiğinde Simge'nin çoşkulu sevinci Baran'ı küstürecekti neredeyse. Golden sonra tüm enerjisi çekilmiş gibiydi.

"Güneş battı sanırım," dedim. Sekseninci dakikalardaydık ve bir türlü gol atamamıştık. Bana ters ters bakıp kollarını göğsünde bağladı. O sessizce maçı izlerken Simge tekrar sataşmaya başladı.

"Kanaryama bak be nasıl pança pinçik etti kargayı... Ay pardon kartalı!" bir şey diyemedim. Haklıydı kız, herifler bildiğin top oynatmıyorlardı bizimkilere. Maç böyle devam eder nasıl olsa diye telefonumla uğraşmaya başladım. Aslan ve Yusuf gruptan sürekli maça söverek mesajlaşmışlardı. Araya Emir'in komik mesajları girince sessiz sessizce güldüm. Deli çocuğumun bu işlerde hiç işi olmazdı.

"Haydi, haydi, haydi... Gol, gol lan at sağa at sağa!" Baran hiddetle yanımdan kalkıp televizyona yaklaştı. Ellerini iki yana açıp yumruk atmış sanki sesini duyacaklar gibi bağırıyordu.

"Aferin yürü, yürü oğlum yürü. Gol, hadisene!"

"Bekle canım atarlar anca rüyanda," Simge'nin konuşması biter bitmez Baran'ın "gol!" çığlığı inledi evin her tarafında.

"Gol lan gol!" bize dönüp bir kez daha bağırdı. Yanıma gelip beni ayağa kaldırıp kucakladı ve döndürdü. Beni bıraktıktan sonra Simge'ye ilerledi. Onu sırtına attığı gibi birkaç tur döndü.

"Paşam be Tosun Paşam beee!"

"Baran bırak başım döndü kusacağım şimdi," Baran, Simge'yi bırakıp tekrar televizyonun önüne geçip maçı izlemeye devam etti. Hakem üç dakika uzatma verince Baran küfretti. Neymiş beş dakikalık kesinti olmuş-muş.

"Haydi kartalım bir gol daha haydi bir gol!" diye diye yedi üç dakikayı Baran ama maç berabere bitti.

Mavişim tebrik ederim," Simge'nin uzattığı eli tutup sıktım.

"Ben de tebrik ederim kumralım. Güzel maçtı," dediğimde gülüştük. Simge'yle çay mı koysak kahve mi yapsak diye konuşmaya başladığımızda Baran'ın "oha!" tepkisiyle ona döndük.

"Ne oldu?" dedi Simge.

"Abim lan," dedi gülerek. Yanına gidip televizyona baktığımda gözlerim şaşkınlıkla irice açıldı.

"Oha!" dedim ben de aynı tepkiyi vererek.

"Sahiden oha... Yalnız çok klas," dedi Simge.

Şaşkınlıkla güldüm. Aslan Uyguroğlu şu anda resmen canlı yayında tüm Türkiye'nin izlediği bir maçta evlilik teklifi ediyordu. Üstelik tüm kameralar onları çekiyor spikerde heyecanla bu anı anlatıyordu. Aslan diz çökmüş, Bejna'ya bir şeyler diyordu. Yusuf Ali ve Barlas alkış tutuyor, Doğu bu anlarının videosunu çekiyordu büyük ihtimalle.

Koltuğa koşup üzerindeki telefonumu alıp annemi aradım. Televizyona tekrar döndüğümde Bejna'nın da Aslan'ın önünde diz çöktüğünü fark edince duygulandım. Kara kızım hıçkırıklara boğulmuştu.

"Maçı izliyor musunuz?" dedim annem telefonu açar açmaz.

"İzliyoruz kızım," dedi. Ağlıyordu. Arkadan da Yağız Bey'in çoşkulu seslerine Sefa abiyle haydar abinin de sesi karışıyordu. Anlaşılan herkes bir aradaydı.

"Siz biliyor muydunuz?" diye sordum. Bir yandan da televizyonu izliyordum.

"Ben biliyordum sadece kızım. Birlikte seçtik yüzüğü. Aslan, Bejna'ya söylersiniz korkusundan kimseye diyemedi..." bu konuda ben de güvenmezdim. Birimizden biri kesinlikle ağzından kaçırırdı.

"Vay beee. Büyük boyuma bak sen!" dedim neşeyle.

"Kız şoka girdi herhalde hâlâ cevap veremedi," dediğinde Simge'ye kaydı gözlerim. Ellerini birbirine kenetleyip çenesinin altına yaslamıştı. Bejna için nasıl bir an olduğunu çok iyi anlıyordum. Ancak bu denli ağlaması ve duygusallaşmasının sebebi sadece evlilik teklifi değildi büyük ihtimalle. Çok erken bir yaşta tadını çıkararak yaşayamadığı her şeyi, her şeyini kaybettikten sonra yaşamaya başlamıştı...

"Sizden önce evlenir abin," dedi annem. Telefonu diğer kulağıma yaslayıp iç çektim.

"Evlensinler annem. Mutlu olsunlar da ha bizden önce ha sonra fark etmez..."

"Ayy kabul etti kabul etti," Simge'nin sesiyle televizyona baktım. Aslan, Bejna'ya yüzüğü takıp sıkıca sarıldı. Kameralar locaya yakın çekim yapınca Aslan'ında ağladığını fark ettim. Onu öyle görünce ağlamaya başladım. Benimle birlikte annemde başlayınca Baran telefonu benden alıp annemle konuşup telefonu kapadı.

"Arkadaş kan kardeş ayağına çıtayı arşa çıkardı bunlar! Biri Mostar'dan atlar biri tüm Türkiye'ye izlettirir..." dedi Baran. Hem ağlayıp hem gülüyordum.

"Kumralım ben böyle şeyler düşünemem aklıma gelmez ki benim. Adamlara bak!" Simge oflayıp başını sağa sola salladı.

"Evliliği düşündüğümüzde bakarız sevgilim o işlere. Benim şimdilik hiç niyetim yok," Baran'ın anbean düşen suratına koca bir kahkaha patlatmamak için televizyona odaklanmaya çabaladım. Aslan ve Bejna ayaklanmış ama sarılmayı kesmemişlerdi. Yusuf Ali ve Barlas Bejna'nın bacaklarına sarılınca Aslan, Bejna'dan tamamen kopmadan Barlas'ı, Bejna da Yusuf Ali'yi kucakladı. Buradan o kadar güzel görünüyorlardı ki. Çok güzel bir aile olacaklardı. Maç yayını sona erince telefonlarımız çalmaya başladı. Şu an tüm aile alarm durumunda gibiydik.

Sırasıyla Yusuf, Emir ve Güneş'le konuştuktan sonra sadece kızlarla olan gruba gece konuşmak için mesaj attım. Bunu konuşmamız lazımdı. Bejna'nın mutluluğa eşlik etmeli hem de her detayı öğrenmeliydik. Herkesle konuşmamız bittikten Simge'yle benim odama geçtik. Baran da çoktan Aslan ve diğerleriyle görüntülü konuşmaya geçmişti.

Grubun araması yapıp Simge'yle yatağıma uzandık. Aramayı ilk cevaplayan Güneş oldu. Makyaj masasındaydı. "Ben rüya falan görmedim değil mi?" dediğinde güldüm.

"Yok yok gerçekti," dedim.

"Yalnız çok iyi olay. Twitter da herkes onları konuşuyor," Simge telefonunu bana uzattığında atılan twitlere göz attım.

"Aslan Uyguroğlu farkı," dedi Güneş. Makyajını sildikten sonra saçlarını toplayıp yatağına uzandı.

"Esmer şekerim çok ağladı ama kıyamam," Simge'nin yanağından makas alıp omzuna başımı yasladım.

"Ben de ağlamıştım. İnsan o an farklı şeyler hissediyor... Bejna'nın geçmişini düşününce de ağlaması çok normal," dedim.

"Orası öyle... Neyse ki şans yüzüne güldü. Bundan sonrası onun için çok daha güzel olacak inşallah," dedi Güneş.

"İsteme falan olur değil mi?" diye sordu Simge.

"Olur tabii canım," dedi Güneş.

"Aynen, her şeyi Bejna'nın istediği gibi yaparız, Aslan hiçbir şeyden mahrum kalsın istemez zaten," Güneş başını salladı. Simge de "aynen," dedi.

"Eeee ben kız tarafı mı olacağım erkek mi?" gülüp Simge'ye baktım.

"Gönlün nasıl isterse kumralım. Biz mecbur kız kardeş kotasından erkek tarafı olacağız," dedim.

"O zaman kız tarafı olayım ben. Doruk ve Arda'yı da kafalar onları da kız tarafı yaparım. Kalabalık olalım malum siz aşiret gibi ailesiniz," Güneş'le kıkırdadık.

"Öyleyiz canım. Seni istemeye geldiğimizde daha da kalabalık oluruz haberin olsun," bana bir bakıp gözlerini devirdi.

"Ay ben hiç sevmem böyle şeyleri aslında. Git kıy nikahı işte ne bu tantana?"

"Olmaz öyle şey. Hele bizim ailede hiç sanmıyorum yani," Güneş'in dediklerini destekledim. Dedemler özellikle bu tür şeyleri fazlasıyla seviyor ve değer veriyorlardı.

"Farkındayım... Neyse bize daha çok var," dediğinde Güneş imayla bakıp güldü.

"Sizden nedense yıldırım nikahı enerjisi alıyorum," güldüm. Aynı şeyi ben de hissediyordum.

"Ay yok... Ben ciddiyim uzun süre düşünmüyorum evlilik. Baran'la böyle güzel, iyiyiz biz..." Simge, anne ve babasının boşanmasından sonra evliliğe sırt dönmüş birisiydi. Yıllar sonra anne ve babası tekrar evlense de görüşü değişmemişti.

"Sonunda!" Bejna'nın aramaya katılmasıyla hepimiz heyecanla kıpırdandık.

"Kusura bakmayın kızlar anca tek kalabildim," dedi. Uyguroğlu malikanesindeki odamdaydı.

"Esmer şekerim tebrik ederiz," dedi Simge. Bejna derin, titrek bir nefes aldı. Gözlerinin kızarıklığı, titreyen çenesi buradan bile belliydi.

"Tebrikler güzellik, hepimiz mest olduk ekran başında," Güneş'in hemen peşinden ben de tebrik ettim.

"Teşekkür ederim, ne diyeceğimi bilmiyorum... Tuhaf bir haldeyim rüya mı değil mi varamadım farkına daha," sesi de bayağı kısılmıştı.

"İnsan bir sersemliyor ama merak etme güzellik, güzel bir uykudan sonra kendine gelirsin," ellerini yanaklarına yaslayıp gülümsedi. Birkaç dakika sessiz kaldı. Gözleri yeniden dolunca yüzünü sıvazlayıp titrek bir gülümsemeyle bize baktı.

"Çok farklı, güzel bir şeymiş insanın bu kadar sevildiğini hissetmesi. Bu kadar çok sevmek... Kalbim deli gibi atıyor hâlâ," bu güzel duygularla bu kadar geç tanıştığı için ben de kırgındım. Ona bunları reva gören herkese kırgın ve kızgındım. Ben Bejna'nın yüzüne dalmış giderken kızlar konudan konuya zıplıyorlardı. Konuştukça Bejna daha açılmış kendine gelmişti. Gözlerim üzerindeki elbiseye kayınca lafa daldım.

"Üzerini değiştirebilirsin Bejna. İstediğini giyinebilirsin. Çekinme sakın," herkes bizim evde olduğunda maçın ardından bize geçmişlerdi. Benim odama da çıktığına göre büyük ihtimalle herkes bu gece orada kalacaktı.

Teşekkür ederim," dedikten sonra giyinme odasına geçti. Telefonu bir kenara bırakıp konuşmaya devam etti.

"İsteme ne zaman?" dedi Güneş.

"Sanırım önümüzdeki hafta sonu," dediğinde hepimiz birden "ne!" diye tepki verdik.

"Aslan uzatmak istemedi. Düğün hazırlıkları uzun sürer bizde o dönemde nişanlı kalalım dedi. EvdAeki herkes onayladı. Hatta Nevzat dedeyle Tahir dedemlerde," dedi Bejna.

"Sen ne istiyorsun önemli olan o. Bak eğer erken olduğunu düşünüyorsan konuş abimle asla karşı çıkmaz sana," dedi Güneş.

"Güneş haklı. Üç aydır zaten sevgilisiniz, hemen yüzük takmanıza gerek yok," diyerek ekledi Simge. İsviçre'den döndüğümüzde Aslan hiç beklemeden Bejna'ya tüm duygularını açmıştı. Bejna da kendisini geri çekmemiş ve ilişkilerine başlamışlardı.

Bejna'nın kafasının karıştığını hissedince araya girdim. "Sen ne hissediyorsan ne istiyorsan öyle olsun Bejna. İster bir süre devam edin ister nişanlı sen karar ver tamam mı herkes uygun görüyor diye kendi isteklerini bastırma," Bejna telefonu eline alıp banyoya geçti.

"Ben sanırım nişanlı olursak daha rahat edeceğim. Hem dışarıda hem aile içinde," dedi.

"Dediğimiz gibi esmer şekerim sen ne istersen o," dedi üstüne basa basa Simge.

"Teşekkür ederim kızlar, iyi ki varsınız..."

Biraz daha konuştuktan sonra telefonları kapadık. Simge'yle içeri geçtiğimizde Baran'ı koltukta uyurken bulduk. Odama geri dönüp battaniye alıp geri döndüm. Baran'ın üzerini örttükten sonra Simge'ye iyi geceler dileyip odama geri döndüm. Telefonumu şarja takacakken Yusuf'un mesaj attığını gördüm. Ona geri dönüş yaptıktan sonra uyumak için yatağıma girdim.

Haftanın ilk günü yoğun bir telefon trafiği yaşamıştım. Tam boylar, annemler, dedemler, herkesle konuşmuştum resmen. İsteme cumartesi olacağından herkesin eli ayağı birbirine dolanmıştı. Annemle Sema ablayı arayıp her şeyi Bejna'ya danışmalarını onun isteklerini önde tutmalarını hatırlattım. Benim nişanımda yaşadığım sorunu Yusuf çözmüştü, ben de Bejna hiç yaşamadan el atmak isteyince annemle Sema abla beni bir güzel azarlamışlardı. Dedemler hemen İstanbul'a geçmişlerdi. Bejna'yla sürekli görüntülü konuşmuş elbise ve diğer şeylerin alımında fikir alışverişi yapmıştık. Neyse ki Güneş erkenden gelmişti de Bejna'ya eşlik etmişti. Cuma günü iş bitiminde Baran bizi almıştı. Eve geçip valizlerimizi aldıktan sonra havaalanına geçmiştik. İstanbul'a akşam saatlerinde varmış Yusuf'un da gelişiyle ikiye ayrılıp evlere geçmiştik. Simge, Bejna'nın yanında olmak istediği için Yusuf'la onlara geçmişti.

Cumartesi çok erken uyanıp hazırlıklara başladık. Tüm aile Uyguroğlu malikanesindeydik. Kıyafetlerimizi önceden ayarladığımız için sadece saç ve makyajla uğraşacaktık. Kahvaltıdan sonra Aslanlar berbere geçerken bizde eve gelen kuaförleri karşıladık. Aslanlar geldiğinde erkenden gitmeyelim diye evde biraz zaman geçirdik. Aslan fazla heyecanlı ve gergindi. Doğu ve Baran durmadan ona sataşıp eğleniyorlardı.

"Bence çıkalım anca gideriz," dedi Yağız Bey.

Hepimiz toparlandıktan sonra evden çıkıp arabalara geçtik. Resmen bir konvoy oluşturmuştuk. Aslan'ın kullandığı araba da Kerem önde biz Güneş ile arkadaydık. Yolda giderken korna çalıp duruyorlardı. Yusufların evine geldiğimizde peş peşe arabaları park ettiler. Arabadan indiğimizde hediye kutularını Güneş'e verip bagaja ilerledim. Fazlasıyla büyük olan gül demetini kucaklayıp beni bekleyen Aslan'ın yanına ilerledim.

"Hazır mısın?" bana sırıtarak bakıp göz kırptı. Fazlasıyla heyecanlı görünüyordu. Elimdeki büyük gül demetini ona uzattım. Yanına iki adım daha atıp kravatını düzelttim.

"Şimdi hazırsın büyük boy," dedikten sonra annemlerin yanına ilerledim. Güneş, hediyemi bana uzattı. Çiçek ve çikolatanın yanında hepimiz Bejna'ya hediyeler almıştık.

"Çalıyorum kapıyı," dedi en önden Kerem.

"Çal oğlum," Yavuz dedemin neşeli ve gür sesi eminim ki kapının diğer tarafına da ulaşmıştı. Kerem kapıyı çaldı. Dakikalar sonra kapı Bejna tarafından açıldı. Arkasında Sema abla ve Sefa abi vardı. Yusuf'u görürüm diye parmak ucumda yükseldim ama görünürde yoktu.

" Hoş geldiniz, buyurun." önden Kerem peşinden de sırayla hepimiz eve girdik. Hediyeleri, çikolatayı ev sahiplerine verdikten sonra Bejna ve Aslan'ı baş başa bırakmak için salona geçtik. Toral ailesinin her ferdiyle selamlaşıp yerlerimizi aldık. Simge Baran'ın yanında otururken Emir, Doğu ve diğerleri bir aradaydı.

"Aden, sen artık Toral'sın kızım geç bakayım nişanlının yanına," dedi Tahir dede. Keyifli bir tavırla can dostu olan Yavuz dedeme üstten bakışlar attı.

"Hay çok yaşa dünürüm. Gelinim geç bakayım bizim tarafa," diyerek dünürünü destekledi Nevzat dede. Güneş ve Emir'in arasından kalktığımda Yavuz dedem konuştu.

"Otur oturduğun yerde torunum. İster Toral ol ister başka bir şey sen Uyguroğlu'sun o kadar," dedikten sonra Güneş'e baktı.

"Aynı şey senin içinde geçerli Güneş Hanım," dedi dedem imayla. Kalktığım yere tekrar oturup Güneş'e döndüm.

"Dedemin Daron'dan haberi mi var?" diye sorduğumda başını salladı.

"Nasıl?" omzunu silkip kaçamak bakışlar attı dedeme.

"Anlatırım gece. Günü mahvetmeyelim," dediğinde başımı sallayıp önüme döndüm. Aslan ve Bejna peş peşe salona geldiklerinde onlar için ayrılan sandalyelere geçip oturdular. Hoş sohbetlerin arasında gözüm sürekli Aslan ve Bejna'daydı. İkisi de oldukça heyecanlı ve gergindi. Yusuf durmadan Aslan'a sataşıyor onu daha da geriyordu. Yusuf yetmiyormuş gibi diğerleri de sürekli Aslan'a laf atıyorlardı.

"Evet, sebebi ziyaretimiz malum," diyerek araya girdi Yavuz dedem ve böylelikle isteme merasimine başladık. Dedem, Yağız Bey'i dürttüğünde kıkırdadık. Yağız Bey boğazını temizleyip oturuşunu dikleştirdi.

"Açıkçası ben Kerem'e bile kız isteyeceğim zaman ne derim ne yaparım diye düşünmüştüm ama Aslan gerçekten sürpriz oldu," herkes kıkırdarken Aslan somurtuyordu.

"Neyse ki Bejna kızımız hayatımıza girdi de benim oğlanda gerçek aşkın, sevginin ne olduğunu öğrendi," dedi. Yusuf, Aslan'ın omzunu sıvazladı. Merdo abi, Yusuf'un sıvazladığı omza iki kere sertçe vurdu. Yağız Bey, önce Yusuf'a sonra Sefa abilere baktı.

"Bejna'nın sizler için ne denli değerli, kıymetli olduğunu biliyorum. Korkularınızı, endişelerinizi görebiliyorum. Aden'i istediğiniz zaman ben de aynı şeyleri hissetmiştim ama gönlümde, aklımda rahattı. Biliyorum ki Yusuf benim kızımı hep el üstünde, başının üstünde taşıyacak, bir dediğini iki etmeyecek. Değerini bilecek. Sizin de gönlünüz, aklınız rahat olsun. Gözünüz arkada kalmasın..." onunla göz göze geldiğimizde yaşaran gözlerimi gördü. Göz kırpıp Sefa abiye çevirdi bakışlarını.

"Demem o ki... Allah'ın emri peygamberin kavliyle Bejna kızımızı, Aslan oğlumuza istiyoruz," dedi bir solukta. Sefa Abi kravatını düzeltip önce Sema ablaya sonra Bejna'ya baktı. Yusuf'la da göz göze geldikten sonra gülüp arkasına yaslandı.

"Amca, oğlunuz ne işle meşgul," dedi Yusuf.

"Müteahhitçi," Yağız Bey'in dediğiyle gülüştük. Aslan bize ters ters bakmakla yetindi.

"Merak etmeyesin Yusuf'um, torunum diye demiyorum iyi kazanıyor beyefendi," dedi Yavuz dedem.

"Ederim dedem. Bejna kardeşim benim, kıymetlimdir. Senin bu torunun bilecek mi benim kardeşimin değerini?" Aslan sıkılı çenesiyle Yusuf'a yan gözlerle ters ters baktı. Aslan ve diğerleri ona hiç zorluk çıkarmamışken Yusuf'un böyle davranması zoruna gitmiş gibiydi.

"Bilir oğlum. Bilmezse senden önce biz çekeriz kulağını hiç tasalanma sen," dedi Yavuz dedem.

"Çekilecek kulağı kalırsa tabii," dedi hemen yanımda Emir. Burnumun ucunu parmağımın sırtıyla kaşıyıp gülüşümü gizledim.

"Sahi... Yağız Bey amcam senin bu büyük boy oğlunun içkisi, kumarı, sigarası, tütünü var diye duydum ben. Bizim oralarda böyle adamlara kız vermezler. Sefa reisim gül gibi kızını verme bence sen bu adama!" Doğu, Doruk ve Arda'nın olduğu kısımdan gülüşler yükselirken Aslan'ın mızraktan farksız bakışları Emir'i buldu.

"Bakma bana öyle Aslan'ım. Haydar'ım, Yusuf'um vukuatsız adamlardı onlara annemi bacımı emanet etmek kolay ama seni bir bilemedim. Tabii söz sahibi kızın babasında," Aslan gürültülü nefesler aldıktan sonra kravatını gevşetti. Yusuf yamuk bir gülüşle Emir'e göz kırptı.

"Bejna yengem bu arada sen eminsin değil mi? Zorlama falan varsa bak hemen sağında kapı gibi savcı abin var o halleder," Güneş başını omzuma gömüp sessiz kahkahalarla gülerken Simge ve Bejna'yla sürekli göz kontağında olduğumuzdan bizde gülmemek için birbirimize kaş göz işareti yapıp duruyorduk.

"Yok, eminim ben..." dedi Bejna saf saf. Aslan rahat bir nefesle Bejna'ya dönüp aşkla baktı ona.

"İyi madem... Neyse yine bir altın girdi bana," dedi Emir.

"Vallahi Emir'im haklı. İyi düşün kardeşim bak bu adam cimridir, asidir, tersi pistir... Yok yok biz en iyisi vermeyelim seni," dedi Merdo abi.

"Hop hop!" diyerek araya girdi Baran.

"Tamam iki eğlenelim dedik ama abartmayın. Laf ettirmem abime," deyince Aslan böbürlendi. Omuzlarını dikleştirip kendinden emin bir bakış attı ona karşı olan herkese.

"Kardeşim benim. Yürü koçum öv abini!" Baran gözlerini devirdikten sonra Bejna'ya baktı.

"Konuştuklarına bakma sen. Buradaki herkes abimin sana olan sevgisine, aşkına, saygısına kefil olur. Lafın özü," dedikten sonra Toral ailesine tek tek baktı Baran.

"İçiniz rahat olsun, Bejna'nın hepimizin başı üstünde yeri var. Benim ve kardeşlerim için kendisi zaten bir kız kardeş, abla. Annem ve babam içinde bir evlattan farksız olacağına eminim. Abimin kıymetlisi bizimde kıymetlimizdir," Baran sustuktan sonra sessizlik oldu. Bejna'nın dolu dolu Baran'a bakan gözleri, Simge'nin aşk dolu bakışları, diğerlerinin olmuş bu çocuk bakışlarını fark etmemek imkansızdı.

"Baran'ım diyecek her şeyi dediğine göre, oğlum söz tekrar sen de," dedi Yavuz dedem. Yağız Bey oturuşunu tekrar dikleştirip boğazını temizledi.

"Dünürüm," dedi önce. Sefa abiyle birbirilerine gülüşerek baktılar.

"Allah'ın emri peygamberin kavliyle Bejna kızımızı, Aslan oğlumuza istiyoruz," dedi. Sefa abi önce Sema ablayla Yusuf'a sonra da hemen çaprazında oturan Bejna'ya baktı. Ona elini uzattığında Bejna o eli tuttu. İkisi de fazlasıyla duygusal görünüyordu.

"Bejna iki yıl olacak bu evde ama sanki bu evde doğdu, bizimle büyüdü gibi... Evimizin kızı oldu, kız evlat ne demek bana, Sema'ya öğretti. Bir Yusuf'uma kardeş, bir Yusuf'uma abla oldu... Kızım, senin rızan var mı?" Bejna yaşaran gözlerini silip başını salladı.

"O zaman, verdim gitti..."

Tebrikler, sarılmalardan sonra kahve faslını gerçekleştirdik. Bejna kıyamasa da biz hiç acımadan Aslan'ın kahvesine tuzu boca ettik. Ancak beyefendi tek seferde içmesi yetmiyormuş gibi Bejna'dan bir tane daha istedi. Artist herif her yerde artistti. Kahveden sonra yüzük takmaya geçtik. Nişan tepsisini Simge taşıyordu. Yüzükleri Tahir dedemle Yavuz dedem birlikte taktılar. Aslan ve Bejna birbirlerine sarıldıkları esnada koşarak Yusuf Ali geldi ve küçük yumruklarını Aslan'ın bacaklarına savurdu.

"Abbam benim, dit!" diye bağırınca hepimizi bir an duraksadık. Yusuf Ali, Aslan'a vurmakla kalmayıp onu itmeye çalışıyordu.

"Oğlum harbi adının hakkının veriyorsun. Abisi kılıklı seni!" dedi Aslan. Bayağı eğleniyordu. Yusuf Ali kaşlarını çatıp bu sefer tüm gücüyle tekme atıp Bejna'nın bacaklarına sarıldı ve ağlamaya başladı. Bejna onu kucakladığında ablasının boynuna hemen kollarını sarıp "Benna benim!" diye çığlık atıp sıkı sıkı sarıldı.

Aslan onlara yanaşıp Yusuf Ali'nin sırtını okşadı. Öpmek için eğildiğinde Yusuf Ali elini Aslan'ın göğsüne yaslayıp "dit!" diye bağırdı.

"Tamam yavru aslanım, abla senin..." deyip Yusuf Ali'nin elini öptükten sonra istemeyerek Bejna'dan bir iki adım uzaklaştı. Parmağındaki yüzüğü sırıtarak kaldırıp Yusuf Ali'ye gösterince çocuk ağlamaya başladı.

"Aslan, uğraşma çocukla," dedi Bejna.

Tüm akşam boyunca Yusuf Ali, Bejna'nın kucağından inmedi. O andan sonra çekilen tüm fotoğraflarda Yusuf Ali tüm fotoğraflarda Bejna'nın kucağındaydı. Barlas bile onu Bejna'nın kucağından indirememişti. Fotoğraf çekiminden sonra yemeğe geçmiştik. Hem bize hem abimlere düğün tarihleri sorulmaya başlayınca Yusuf'la göz göze geldik. Yazın yanıma geldiğinde birlikte Artvin'e gidip gün almıştık ama bu gece dikkatleri üzerimize çekmek istemediğimizden ailemizle paylaşmak istemedik.

Yemekten sonra gençler olarak kış bahçesine geçtik. Yusuf Ali neyse ki durulmuş Barlas ile oturduğumuz masanın etrafında birbirilerini kovalıyorlardı. Herkes sohbet ederken Güneş sessizdi. Telefonun ekranına sürekli bildirim düşüyordu. Sonunda dayanamayıp masadan kalktı. Bizden uzaklaşıp bir arama yaptı. Büyük ihtimalle Daron'du.

"Ne susmaz telefonmuş geldiğinden beri bir rahat bırakmadılar kızı!" dedi Doğu. Gözleri Güneş'in üzerindeydi.

"Sevgilisi vardır belki?" dedi Arda. Tam boyların başları mekanik bir hızla Arda'ya çevrildi.

"Yok daha neler!" dedi Baran. Arkasındaki Güneş'e baktı.

"O ne demek şimdi Baran. Erkek arkadaşı olabilir bu çok normal," dedi Simge.

"Siz değil midiniz kızın iyi olmadığını söyleyen bu halde birde sevgiliyle mi uğraşacak?" Baran'ın cevabından hiç memnun kalmayan Simge bana baktı. Omzumu silkip başımı sapa sola salladım.

"Kapatalım bence bu konuyu," dedi Doğu. Bakışları Emir'deydi. Baran bir kez daha Güneş'e baktıktan sonra yerinden kalkıp yanına ilerledi. Bir iki adım kala durup bize baktı. Bakışlarımı ondan çekip başka bir yere baktım.

"Siz gitmeyecek misiniz?" dedi Yusuf.

"Nereye?" diye sordu Aslan.

"Sen ve Doğu. Baran'a eşlik etmeyecek misiniz?"

Yusuf'a karşı sustular. Aslan kardeşlerine bakınca başımı çevirip ben de baktım. Baran iki eli pantolonun cebinde fazlasıyla gergin bir haldeydi. "Ben ederim," Kerem hızla yerinden kalkıp onlara doğru ilerledi.

"Abi, bence tam sırası... uzatmayın," dedim. Aslan, Doğu'ya bakıp başını salladı. Birlikte ayaklanıp Güneş'in yanına ilerlediler. Başımı hemen yanımda oturan Yusuf'un omzuna yaslayıp onları izlemeye başladım. Aslan konuşmaya başlarken ensesini ovalayıp Güneş'e kaçamak bakışlar attı. Proje meselesinin aslını öğrenmişti. Sanırım şimdi karşı karşıyayken yaptığı ilk şey özür dilemek olacaktı.

Aslan bir süre konuştuktan sonra sırayı Baran aldı. Simge ve benim konuşmalarımız onda nasıl etki etmişti merak içindeydim aslında. Doğu bir şey demeden Güneş'i iki adım atıp kolunu omzuna attı ve onu göğsüne çekti. Güneş kollarını Doğu'ya sardıktan sonra abilerine baktı. Aslan bir şeyler daha söyledi. Güneş'in yüzünde beliren titrek tebessümü fark edince gülümsedim. Baran ona bir adım atıp başından öptü. Aslan da elini tutup öptükten sonra birbirilerine sarıldılar. Kerem sarılmadan önce bana gelip elimden tuttu. Birlikte yanlarına gittiğimizde Aslan hepimizi kollarının arasına aldı. İnsan sarılarak sevgiyi, güveni tanıyordu. Güzel bir sözde, bakışta, ufak dokunuştaydı insanın merhemi...

"Gençler anladık kardeşi saadeti ama yeter kıskanıyoruz," Doruk'un tepkisiyle gülüşüp birbirimizden koptuk. Güneş'in elini bırakmadım. Bana sarılıp yanağımdan koca bir buse çaldı.

"E canım oturmaya mı geldik, haydi dans edelim..." Simge tüm enerjisiyle ayaklanıp Bejna'nın yanına gitti. Onu ayağa kaldırıp biz oturmadan yanımıza geldi.

"Biz böyle dörtlü çok hoş olduk yalnız," dediğinde gülerek başımı salladım.

"Bizim gibi görümceleri zor bulursunuz benden demesi," dediğimde Güneş büyük bir kahkaha attı.

"Üstüme alınamadım bir an," dediğinde kızlar kıkırdadı. Simge, Güneş'e sarıldı.

"Geçmiş geçmişte kaldı. Kendine böyle hatırlatıp durma... Yoksa çok fena bir yenge olurum size! Bu minnoş halimi mumla ararsınız," Simge'yi bir an o baş belası yengelerden gibi hayal etmeye çalışama ama yok, imkânı yoktu.

"Yavrum sen ve fenalık pek olmadı sanki, sen olsan olsan katil civciv olursun," sırıttı.

"Sonuçta civcivde olsa katil," dedi. Bejna'nın koluna girip kısa saçlarını savurdu.

"Canım eltim, biz fazla yüz verdik bunlara benden demesi... Kız eltiydik değil mi biz seninle?" Bejna gülerek başını salladı.

"Öyleyiz gerçi ben artık resmiyet kazandım, seni de beklerim..." dediğinde Simge dişlerini göstererek sırıttı.

"Yok canım ben böyle mükemmelim!" dedi.

Gecenin ilerleyen saatlerinde çocukları Aynur ablaya emanet edip kış bahçesinde vakit geçirmeye devam ettik. Şarkılar söyleyip danslar ettik. Emir ve Güneş telefonlarını alıp kendi köşelerine çekilmiş sürekli mesajlaşırken Doğu, Doruk ve Arda'yla koyu bir sohbete dalmıştı. Bizde Merdo abinin Aslan ve Yusuf'la olan anılarını dinliyorduk. Her hikâyede Merdo abi ikisini de gömdüğünden sürekli atışıp duruyorlardı. Biz onlara gülmekten bir hal olurken onlar asık suratlarıyla Merdo abiye laf yetiştirmeye çabalıyorlardı.

"Sevda burada olsaydı görürdün sen!" dedi Aslan.

"Ne göreceğim Aslan'ım ben sizin gibi şehir bebesi değildim ki yaylada kaybolup zırıl zırıl ağlayayım," adam her türlü laf sokuyordu.

"Canım, Sevda'ya ne sanki kız arkadaşı da," dediğimde Merdo abi bana baktı.

"Orapa'sı işte daha neyi olacak," dedi Baran eğlenen bir tonla. Merdo abi tebessümle iç çekip başını ağırdan salladı.

"Merdo?" Yusuf'a baktı. Uzun, sarıya çalan saçlarını çözüp tekrar ensesinde gelişi güzel bağladıktan sonra derin bire iç çekti.

"Oldunuz mu lan aksi herif?" dedi Aslan dayanamayıp. Merdo abi hepimize göz atıp başını tekrar salladı.

"Denemeye karar verdik," dediğinde ağzım iki karış açık kaldı. Bunu beklemiyordum. Bekliyordum da beklemiyordum aslında. Önlerinde daha zaman var kafasındaydım.

"Cidden mi lan?" dedi Yusuf. O da benimle aynı duyguları paylaşıyordu. Bunu sesinden hemen anlıyordum.

"Cidden lan! Kimsenin haberi yok. Ablama da daha söylemedim. Bu aralar fazla davası var, geçiştirerek söylemek istemiyor bizimkilere. O yüzden kaçırmayın ağzınızdan sakın!" dedi.

"Tamam lan ağlama," dedi Yusuf.

Biraz daha oturduktan sonra yavaştan kalktık. Simge, Doruk ve Arda burada kalacaklardı. Eve geçtiğimizde yatmak için hazırlandıktan sonra Güneş'in odasına gittim. O da duştan yeni çıkmıştı. Ben direkt yatağına girerken o giyinip yanıma geldi.

"Sen eskiden bu kadar meraklı değildin?" dedi gülerek.

"Eskiden her şeyi anlatırdın da ondan!" dedim. Saçının havlusunu çözüp taramaya başladı.

"E haydi anlatsana kızım," saçlarını taradıktan sonra tekrar havluya sarıp gülerek bana baktı.

"Ne anlatayım?" pis pis baktım ona. Yanağımdan makas alıp kıkırdadı.

"Daron da geldi benimle yani gelmiş. Uçaktan indiğimde fark ettim. Çıkış kapısında onunla kavga ederken dedem ortaya çıktı birden... Tanışmış oldular işte," dedi.

"Sana neden dememiş ki geleceğini?" omzunu silkti.

"Gelme derdim. Hem gelip ne yapacaktı?"

"Şimdi ne yapıyorsa onu," dediğimde kaşları çatıldı. Telefonunu komodinin üzerinden alıp sosyal medyasına girip Daron'u kontrol etti.

"Hiçbir şey paylaşmamış," uzanıp bağdaş kurarak oturdum. Güneş mesaj uygulamasına girip çevrimiçi olup olmadığını da kontrol ettikten sonra telefonunu yatağın fırlatırcasına attı.

"Saat sabahın dördü. Uyuyordur bence," dedim. Yatağa uzayıp yastığına sarıldı.

"Kendimden uzak tutmak istedikçe daha da yaklaşıyor," yüzüstü uzanıp ellerimi yüzüme yasladım.

"Uzak tutma sen de. Bir şans ver adama," gözlerini kırpıştırıp ofladı. Yüzünü yastığına daha da gömüp bana baktı.

"Korkuyorum! Ne arkadaşlık kurabiliyorum insanlarla adam akıllı ne Daron ile bir yol alabiliyorum. Olduramıyorum... Ben bir ilişkiyi yürütebilecek olgunlukta değilim Aden, yapamıyorum," yaşaran gözlerini yumdu.

"Kendimi ne zaman iyi hissetsem bir anda kendi kendime kurulup insanlara her şeyi zehir ediyorum. Adama bir iyi bir kötü davranmaktan, ona da Emir'e yaşattıklarımı yaşatmak istemiyorum. Ama lanet herif o kadar inatçı ki!" Daron gerçekten inatçı bir adamdı.

"Kendini o kadar şartlandırmışsın ki olumsuz, kötü olan her şeye iyi şeylerin içinden cımbızla seçip alıyorsun. Tadını çıkarmak yerine her şeyi zehir ediyorsun kendine. Bıraksan kendi aslında her şey yoluna girecek," gözlerini bir kez daha kırpıştırıp yüzüme baktı.

"Hak etmiyorum ki," titreyen dudaklarını ısırıp elinin tersiyle süzülen gözyaşlarını sildi.

"Herkes mutluluğu, iyiliği, güzel olan her şeyi hak eder... En kötü insanlar bile," gülümsemeye çalıştı. Dudaklarını ıslatıp tekrar ısırdı. Yanağını elimin tersiyle okşadım.

"Kendini iyi hisset," dedim. Derin nefesler alıp verdi.

"Kendimi bir hayalet gibi hissediyorum, mutlu olunan her yerde bir perdenin arkasındayım sanki. Varlığım görünmüyor ama oradayım... Gölgem bile yok," zihninin sığ köşelerinde sakındığı benliğini o kadar görmezden geliyor, o kadar yok sayıyordu ki kendisini böyle hissetmek alıkoyamıyordu. Kayıptı, kendisini bir türlü bulamıyordu.

"Ne yapacağım bilmiyorum. Eskiden ilaçlar, terapiler işe yarardı ama şimdi onlarda bana iyi gelmiyor..." ona cevap vermedim.

Yataktan kalkıp lavabosuna geçtim. Saç kurutma makinesiyle yanına geri dönüp yatağa dizlerimin üzerinde çıkıp onu oturtturdum. Saçlarını özenle kurutup taradıktan sonra hepsini bir kenara bırakıp yatağa yatıp Güneş'i göğsüme yatırdım. Birbirimize sıkı sıkı sarıldık.

"İsviçre'ye döndüğünde ilk iş doktorunu değiştirelim. Hatta Ekrem Bey ile de bir görüşelim. Görüntülü terapi yaparsa onunla yola devam edersin. Hem kendini daha iyi anlatırsın. Sonra Daron. Onunla ilgili kesin bir karar vermek zorundasın. Bu bilinmezlik ikiniz içinde fazla yorucu olur," dediğimde güldü ancak bu gülüş keyiften oldukça uzaktaydı.

"Onu da beceremiyorum ki. Sanırım alıp alabildiğim tek karar Emir'i kendimden kurtarmaktı... Sonra yine işkenceye dönüştü. Bazen en ufak bir karar verme benim için ölüm kalım meselesine dönüşüyor," bu onun durumundaki bir kişi için çok normaldi aslında. Beyni durmadan düşünüyor, konuşuyor, onu zorluyordu.

"Halledeceğiz... Hepsini sırayla halledeceğiz gün güzeli. Önce doktoru halledelim sonrası daha kolay olacak inan. Ekrem Bey eminim ki sana çok iyi gelecek," dedim.

Cevap vermedi. Göğsümü öpüp daha sıkı sarıldı. Nasıl olurdu, olur muydu şimdilik bir bilinmezdi ancak artık olması gerekiyordu. Hepimizin hayatı bir düzene oturmuş huzur içinde devam ederken onun böyle kıvranması adil değildi...

Pazar gününü tüm aile bir arada geçirdikten sonra akşam saatlerinde Van'a geri döndük. Pazartesi yaptığım ilk şey Ekrem Bey ile görüşmekti. Güneş bana daha açık ve dürüsttü. Ne abilerimize ne annelerimize ne babamıza asla açık olamıyordu. Bana bu kadar açık davranıyorken bunu leyimize çevirmeliydik. Ekrem Bey, Güneş'i seve seve kabul ettiğinde aşırı bir rahatlama hissettim. Bana ve Bejna'ya çok iyi gelmiş, bizi toparlamış ve sağlam bir insan yapmıştı. Güneş'e de çok iyi geleceğine emindim. Ekrem Bey'den sonra Güneş'i arayıp onu haberdar ettim ve Ekrem Bey'in iletişim bilgilerini paylaştım.

Göğsümün orta yerinde biriken hüzünle derin bir nefes alıp verdim. Zaman durduramadığımız bir şeydi. Güneş her gün doğuyor, yağmur yağmaktan vazgeçmiyor, gece kararıyordu. Geçip giden zamanın bu sefer Güneş'ten yana olmasını istiyordum...

***




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL