ADEN 88. BÖLÜM KARBEYAZ

 88. KARBEYAZ

Salonun sessiz ortamı fazlasıyla gergindi.  Dedemin isteği üzerine herkes bir aradaydı. Emir'in gelmesini beklerken Yağız Bey birkaç kere dedemi yoklamıştı ancak dedem bir şey dememişti.  Az çok neden rahatsız olduğunu anlıyordum.  

"Cümleten iyi geceler. Karşıya gidip geldim ondan geciktim biraz Yavuz dede," diye konuşa konuşa yanıma gelip oturdu Emir. 

"Hoş geldin oğlum," dedi Yavuz dedem. Çayını yanındaki sehpanın üzerine bırakıp oturuşunu dikleştirdi.   Ellerini bacaklarına sürüp bakışlarını üzerimizde gezdirdi. Kiraz babaannem dizine vurunca boğazını temizleyip bir Zümrüt anneme bir Filiz anneme baktı.

"Siz ne yapıyorsunuz ne yaşıyorsunuz Allah aşkına?" sakinliğini koruyarak konuştu dedem. 

"Sizin birbirinizle alıp veremediğiniz ne? Sürekli bir kavga bir tartışma. Kazık kadar insanlarsınız şu kızlar kadar olgunluğunuz yok!" diye sesini yükseltti.  Salonda birden soğuk rüzgarlar eserken gözler dedemin üzerindeydi. 

"Baba," dedi Yağız Bey. Dedem elini kaldırıp oğlunu susturdu.

"Paylaşamadığınız şey kızlarınız mı sorun bu mu?" dedi bu sefer dedem. 

"Bizim bir sorunumuz yok baba. Aden ve Güneş bizim kızlarımız olduğu kadar Filiz'in de kızları. O kadar geri berisi yok," dedem Zümrüt anneme baktı.  

"Benimde kızlarım tabii. Bunun farkında olman ne hoş," dedi Filiz annem. 

"Ben farkındayım Filiz. Bir şeylerin farkına varamayan ne yazık ki sensin," diyerek karşılık verdi Zümrüt annem. 

"Al işte. Yine döndü dolaştı iş ben de patladı," dedi Filiz annem memnuniyetsizlikle.  

"Sizde değil bu çocuklarda patlıyor ne patlıyorsa. Bunca zaman aman karışmayalım, koca koca insanlar kendileri hallederler dedik ama hata etmişiz olan kızlarımıza oluyor," Güneş'le bakışıp aynı anda omzumuzu silktik. 

"Ben kızlarımın kötülüğüne bir şey yapmamaya çalışıyorum elimden geldiğince," dedi Filiz annem.  Yavuz dedem yarım bir gülüşle başını aşağı yukarı salladı. Bakışlarını tamamen Filiz anneme çevirdi.

"Aden gecenin dördünde üstünde pijamalarıyla neden bu eve geldi o zaman Filiz kızım?" annemin bakışları anında bana kaydı. Bakışlarımı sabit tuttum. Annemin dışında hemen yanımda oturan Yusuf'un ve diğerlerinin de bakışları benim üzerimdeydi.

"Güneş neredeyse on gündür İstanbul'da. Bu kız neden bir gün olsun senin evine  gitmedi?" annem sus pus oldu.  Bu sefer tüm gözler Güneş'e kaydı. Güneş'in bakışları yerdeydi. Dedem iç çekip göğsünü ovaladı.

"Anne kız arasında olur böyle şeyler. Bugün küser yarın barışırız biz... Değil mi kızlar?"  

"Ya ya öyle tabii anne.  Gıcırdayan kapı gibi yalama olduk sayende," dediğimde gözlerini iri iri büyütüp gözlerime baktı. Sadece sırıtmakla yetindim. 

"Gel kızım sen de gel üstüme! Kara olan ben ak olan Zümrüt zaten,"  oflayıp kollarımı göğsümde bağladım. 

"Kız öyle mi dedi Filiz?" diye çıkıştı Zümrüt annem. 

"Hoşuna gidiyor değil mi? Kızlarla bozuk olmamıza bayılıyorsun," anne ah anne!

"Pes, sahiden pes artık Filiz," dedi Zümrüt annem. 

"Devam edin kızım siz böyle devam edin. Aferin size!" diye çıkıştı Kiraz babaannem. Annemler birbirilerine yüz çevirip başlarını farklı taraflara çevirdiler. 

"Peki siz?" diyerek Haydar abi ve Yağız Bey'e sataştı bu sefer dedem.

"Sizin ortalığı toparlamanız, karılarınız arasında dengeyi tutturmanız lazımken andropoza girmiş gibi sürekli  didişmeniz ne kadar doğru?" dedemin dediği şeyle gülmemek için  dudaklarımı ısırdım. 

"Baba!" Yağız Bey'in çıkışıyla dedem ona baktı.

"Sus ula! Koca koca adamlarsınız, koca koca kadınlarsınız şu el kadar bebeler kadar aklınız yok," genzimi temizleyip elimi dudaklarımın üstüne örttüm. El kadar bebeler deyince dönüp bir bize bakındım. Ben oldukça gerilip kasılacağız sanırken gülmemek için kendimi zor tutuyordum şu anda. 

"Yavuz baba ayıp oluyor ama herkesin içinde," dedi Haydar abi. Utandığı kızaran yüzünden belliydi.

"Ayıpsa bana ayıp Haydar'ım.  Torunlarıma ayıp, yazık değil mi şuncacıklara? Aranızda pinpon topuna döndü yavrucaklar," dediğinde gülüşümü saklamak için koltukta kaykıldım.

"Ben de döndüm vallahi Yavuz dedem, ezildim büzüldüm bir o rakette bir bu rakette,"  Emir'e dirsek attığımda sırıtarak bana baktı. Eşek şu an annemlerin azarlanmasından aşırı keyif alıyordu. Dedem ya sabır çekip annemlere baktı.

"Aha da hepinizin yüzü burada vallahi süt hakkıdır, babalık hakkıdır demem alırım çocukları kaçırırım sizden. Kızım da kızım, oğlumda oğlum diye ağlarsınız," deyip ayaklandı. Onunla birlikte Tahir ve Nevzat dedemde ayaklandı. 

"Hanım bize bir çay koyuver," deyip kış bahçesine doğru ilerledi Yavuz dedem. 

"Yağız, Haydar," dedi Sefa abi. İkisi de dönüp Sefa abiye baktılar. 

"Andropoza mı girdiniz sahiden?" yüzümü Yusuf'un omzuna gömüp gülüşümü gizlerken "ben daha gencim. Yağız abiye sormak lazım," dedi Haydar abi.

"Abin mi olduk şimdi?" dedi Yağız Bey.   Haydar abi bıyık altından güldü.  Onlar yine aralarını bir şekilde düzeltirlerdi ama bu gidişle annemler tamamen kopacaklardı. 

"Başlamayın şimdi daha yeni konuştu adam," dedi Kiraz babaannem. 

Sema abla konuyu düğüne getirip olası gerilimi yok etmeye çalıştı. O da benim gibi annemlerin birbirine olan bakışlarının farkındaydı sanırım.  Bejna'nın güzelliğinden bizim horona, davetlilerden gelemeyen herkes hakkında konu açıp durdu kadıncağız. 

Filiz annemler saat çok geç olmadan kalktılar. Hem düğünün enerjisi hem de dedemin çektiği ayar hepimizin uykusunu kaçırınca herkes birbirine bakıyordu.  Herkesin çayının bittiğini görünce içip içmeyeceklerini sordum. Kimse istemeyince boşları toplayım mutfağa götürdüm. Kirli bardakları makineye dizerken mutfağın kapısı kapandı. 

"Canım?" dedim Yusuf'a. Yanıma gelip gürültüyle sandalyeyi çekip oturdu. Çatık kaşlarının altından attığı bakışlarında kızgınlık vardı. 

"Ne oldu?" dedim.

"Evden kovuldun, gecenin bir yarısı buraya geldin. Güneş'e olan tavrı davranışı zaten ortada ama senin için hâlâ hiçbir sorun yok ve gelmişsin mutfağı toparlıyorsun öyle mi?" ona sırtımı dönüp bardakları makineye dizmeye devam ettim.

"Her zamanki annem işte, takılacak bir durum yok," dediğimde sertçe boğazını temizledi. Kolumu tutup "bana bak!" dedi. Son bardakları da dizip elimi yıkadıktan sonra ona dönüp tezgaha yaslandım. 

"Yusuf, lütfen. Gerçekten irdeleyecek bir şey yok," dediğimde sinirle soludu. 

"Yok tabii canım. Haklısın bu olaylar sen de alışkanlık olmuş, bağışık sistemin kabullenmiş bu abuk sabuk şeyleri.  Geçiştirme butonun nerede göster bakayım?" deyip beni kucağına çekti. Ellerini bedenimde gezdirip ciddi ciddi buton var mı diye yokladı. 

"Yusuf, saçmalıyorsun şu an," dediğimde gülerek soluklandı.  Asabının bozuk olduğunu anlayınca çenesini öptüm. Göğsünü nefesle doldurup ofladı. 

"Emir haklı biliyor musun? Sen gerçekten bir Pollayanna'sın. Ama sadece Filiz annene!"  kısık sesle konuşması bana bağırdığı gerçeğini değiştirmiyordu. Gözlerimi, gözlerine dikip surat astım.

"Ne yapayım Allah aşkına annem böyle biri. Değişmiyor, düzelmiyor normali böyle bu kadının Yusuf. Ne yapayım?" dedim ters giderek.

"Zamanında öz annene, öz babana, abilerine nasıl rest çektiysen onları nasıl kendinden mahrum bıraktıysan Filiz annene de aynısını yap. Anlasın neyin ne olduğunu. Sürtsün burnu biraz. Sen annem nasıl olsa böyle bir kadın diye diye kendini manipüle edip Filiz ablanın yaptığı her şeyi mubah sayıyorsun hem kendine hem de herkese," dediğinde dudak büktüm. Yüzümü avuçlayıp dudaklarını dudaklarıma yasladı. 

"Güzel diyorsun da sert çıkıştığımda da gördük neler olduğunu. Yorulmak yerine yok saymayı seçtim ben de. Hem öyle kovmasına falan hiç üzülmedim," burnumu sevip yanağımı öptü.

"Mesele üzülmen değil. Annenin seni bu kadar pervasızca, düşüncesizce kapı dışarı etmesi," dedi.

"E kovdu işte ama ben de saçlarımı savurarak çıktım. Babamın evine gideceğim dedim nasıl koştu peşimden bir görsen?" diye takıldığımda gözlerini devirdi.

"Komik değil," yüzünü tutup yanağından kocaman bir buse çalıp burnumu burnuna sürttüm.

"Değil evet. Ama benim gerçekten annemle mücadele edecek gücüm yok Yusuf. Her şeyi geçtim annem o benim. Biliyorum biliyorum buna da kızacaksın ama öyle Annem ne yapar da yapsın ne derse desin annem Yusuf. Koy kendini benim yerime. Sırt çevirir miydin Sema ablaya?" topuzumdan firar eden tutamları parmağına dolayıp usulca okşadı tellerimi.

"Sırt çevir demedim. Senin, Güneş'in, Emir'in ne kadar değerli  olduğunu anlasın. Kıymetinizi bilsin. Üzgünüm güzelliğim ama annen güzel laftan anlamıyor, " dediğinde omuzlarım düştü.  Başımı göğsüne düşürüp kollarımı boynuna sardım.

"Denerim, gerçekten bundan sonraki en ufak bir olayında çekeceğim restimi," dediğimde gülümsedi.

"İnanayım mı?" başımı salladığımda yüzümü tutup sulu sulu yanaklarımdan öptükten sonra beni tekrar göğsüne yasladı.  

"İnan ama annem olduğunu da unutma," gözlerini devirip yanağımdan makas aldı.

"Asıl sen annen olduğunu unutma. Filiz abla senin annen sen onun annesi değilsin. Evlat olan sen anne olan o. Ebeveyn o sen çocuksun. Tamam mı?" haklılığı her zamanki gibi yüzüme acımadan çağrınca mahzunlaştım. Başımı sallayıp göğsüne daha da gömüldüm. 

"O evin kapısından çıktığımda gidecek ne kadar çok yerim var diye düşündüm biliyor musun?" başımı öptü. Avuçları kollarımda gezindi.

"Burası, sizin ev, Beşiktaş'taki, Şile'deki ev... O an aslında  ne kadar sinirden ağlayacak halde olsam da o kadar mutluydum ki sana anlatamam. Bundan beş yıl önce kovulsam sanırım okulun kütüphanesine gitmekten başka şansım olmazdı," parmaklarını çeneme yaslayıp yüzümü yüzüne çevirdi. Elimi tutup kalbine yasladıktan sonra alnımı öpüp alnını yasladı. 

"Senin evin avcunu döven bu kalp güzelliğim. Senin yuvan burası..."  kalbimin atışlarını boğazımda hissettim. Gözlerim anında yaşarınca gülüp gözlerimi kaçırdım ondan. 

"Ya ağlayacağım şimdi göreceksin," dediğimde gülümseyip burnumu, yanağımı öptü.

"Ağla öperek silerim ben de yaşlarını," kollarımı boynuna tekrar sarıp çenesini, boynunu öptüm.  Hangi ev olursa olsun hiç biri Yusuf'un kollarındaki, kalbindeki yuvayı vaat etmiyordu bana. Bu bir kez daha anlamak ruhumu uçsuz bucaksız bir sevgiyle doldurunca daha sıkı sardım onu, daha kuvvetli öptüm. Kokusunu derin derin soludum... 

Yusuf burada kalıp Sema ablalar kendi evlerine döndüklerinde saat gecenin üçüne geliyordu.  Herkes odasına geçerken iyi geceler dileyip odama geçtim. Direkt yatağıma geçip topuzumu çözdükten sonra nemli saçlarımı elimle havalandırıp yastığıma gömüldüm. 

"Aden uyan haydi güzel kızım," uzaktan gelen annemin sesiyle bir şeyler mırıldanıp yorganı başıma kadar çekip diğer tarafa döndüm.

"Aden kalksana kızım Allah Allah iki saattir hepimiz mesken tuttuk odanı. Haydi," yorganı tutup çektikten sonra oflayıp başımı yastığın altına gömdüm. 

"Aden!" diye bağırıp ayaklarımdan çekiştirdi.

"Ya anne bırak!" diye hayıflanıp oflayarak doğruldum yattığım yerden. 

"Günaydın maviş hanım. Tam iki saattir pilotu bekletiyoruz uyu diye. Kalk haydi kalk!"  

"Pilot mu ne pilotu?" diye sordum. 

"Ne pilotu olacak kızım. Jetin pilotu Van'a gideceksiniz ya. Kalk hazırlan hemen. Baran ateş küpü vallahi geç kaldınız diye..." esneyip yüzüme yapışan saçlarımı elimin tersiyle  iteledim

"Van... Eyvah bugün pazartesi!" yataktan düşe kalka kalkıp giysi odama koşturdum. Hemen bir eşofman takımı giyinip cüzdandır, telefondur, şarjdır her şeyimi toparlayıp nefes nefese durup anneme baktım. 

"Saat kaç?" dediğimde kol saatine baktı.

"On bir," ofladım. 

"Ya kahretsin. İşe geç kaldık!"  diye hayıflandım. 

 Simge halletti. Sağlık ocağındaki arkadaşlarınız idare edecekmiş siz gidene kadar. Ama aynı şey Baran için geçerli değil, haydi inelim bebeğim. Laf ederse de hiç bulaşma tamam mı?" başımı salladım. Aşağı indiğimizde Baran gerçekten de sinirli görünüyordu. Simge'yi alıp evden çıkınca ben de diğerleriyle ve Yusuf'la vedalaşıp peşlerinden evden çıktım...

ADEN UYGUROĞLU / ŞUBAT 2026

Yusuf'la, Bartın'a gitmek için geceden yola çıkacağımızdan işten döner dönmez yol için hazırlıklara başladım. Yusuf'un sevdiği ıspanaklı ve patatesli böreklerden yaptıktan sonra mayalanan hamurla peynirli poğaçalar yapıp fırına verdim. Onlar pişene kadar iki gün için valiz hazırlamaya odama gittim. Bu hafta sonunu Bartın ve Yalova'da geçirecek hangi şehirde yaşayacağımıza karar verip tercihlerimizi o yönde verecektik. 

"Hepsi Yusuf'a mı?" 

"Hih!" parmağımla damağımı itip arkama döndüm. Baran kapıya yaslanmış beni sırıtarak izliyordu.

"Ödümü kopardın!" geldiğini hiç duymamıştım. 

"Bayıl bir de," dediğinde dil çıkarıp  valizi hazırlamaya devam ettim.

"Ben de börek istiyorum," oflayıp omzumun üstünden ona baktım.

"Simge'den iste," dediğimde iç çekti.

"Sevdiğim kadının elinden ölmek isterim elbette ama bunun yemek meselesi olmasını istemem," dedi. Simge son zamanlarda uzaktan eğitimle aşçılık kurslarına katılıyordu.  Gülüp makyaj masama ilerledim. Pembe, tavşan kulaklı saç bandımı Baran'a atıp "takarsan sana da veririm biraz," dediğimde ikiletmeden bandı kafasına geçirdi. 

"Kızın hevesini sakın kırma. Zamanla halleder," başını sallayıp kıkırdadı.

"Bunu neden taktırdın şimdi?" arka cebimden telefonumu çıkarıp aniden ona döndüm ve fotoğrafını çektim.

"Aden!" kızsa da fotoğrafı çoktan gruba atmıştım. 

"Açtı seni, güzel oldu..." 

Valizden sonra poğaça ve börekleri fırından çıkarıp kendimize göre birazını alıp soğumadan paketledim. Baran patatesli böreğin tepsisini kendine çekip yemeye başlayınca ona meyve suyu doldurdum.

"Adliye de yemek vermiyorlar mı sana anlamadım ki arkadaş!" gülüp dolu ağzıyla başını aşağı yukarı salladı.

"Yut öyle konuş. Boğulacaksın," gülüp böreği kendinden geçerek yemeğe devam etti.  Onun yiyişinden canım çekince kendime de meyve suyu doldurup yanına oturdum. 

"Simge gecikti sanki," mesai sonrasında çarşıda birkaç alacağı olduğundan o çarşıya ben de eve gelmiştim.

"Mesaj attı yolda,"  dedi. 

"Sen niye gitmedin kızın yanında?" 

"Bilmem. Sordum yok deyince üstelemedim," gözlerimi devirip tepsiyi kendime çekip böreğin üzerindeki susam ve çörek otlarını işaret parmağımla toplayıp ağzıma attım. 

"Almaya gitseydin en azından. Bazen çok hıyar oluyorsun," dediğimde güldü.

"Söyledim her seferinde yok dedi. ben de ayıptır söylemesi iç çamaşırı, ped falan alacak  diye düşünüp gitmedim. Gerilir, rahat edemez yanımda diye," dedi.

"İyi iyi sandığım kadar hıyar değilmişsin," bacağıma hafif bir tekme atıp "Aden!" dedi kızarak.  

"Ay tamam demedik bir şey. Neyse ben duşa giriyorum," deyip ayaklandım. Meyve suyumu başıma dikip banyoya geçtim.  

Uzun bir duşun ardından banyodan çıktığımda Simge de gelmişti. Odama geçip giyindikten sonra saçlarımı kurutup düzleştirdim. Makyaj yapmayıp cildimi nemlendirdim. Odadan çıkıp Simge'ye seslendiğimde "mutfaktayım," diye bağırdı.

"Abim gitti mi?"  ağzı dolu olduğundan başını salladı. Tezgaha ilerleyip ikimiz için kahve yapmaya başladım.

"Ne aldın?" diye sordum.

"Çoraplarım eskimişti bayağı. Onları yeniledim. İç çamaşırı,  bakım ürünleri falan normal ihtiyaçlar işte," dedikten sonra yanında duran sandalyeden bir torba alıp bana uzattı.

"Sana da aldım bir şeyler," deyip göz kırptı. Torbayı alıp içine baktım. Birkaç tane çorap ve bitmek üzere olan güneş kremimin ve bakım kremimin aynısından vardı. 

"Kızım tüm paranı bana saymışsın resmen. Atarım birazdan hesabına," dediğimde gülüp elindeki böreği gösterdi.

"Bunlara saydım ben. Bir dahakine sen bana bir şeyler alırsın," deyip öpücük attı.  Ben de ona öpücük atıp kahveleri kupaya salıp makineyi kapattım.  Kahvelerimizi içtikten sonra Yusuf gelene kadar zaman öldürdük.  Akşam sekiz gibi Yusuf geldiğinde yarım saat kadar dinlendikten sonra Baran ve Simge'yle vedalaşıp Bartın'a gitmek üzere yola çıktık. Arabayı  birkaç saat Yusuf kullanacak sonra yerine ben geçecektim.  Kar botlarımı çıkarıp bacaklarımı kendime çekip rahat bir pozisyon aldıktan sonra Yusuf'a döndüm. 

"Savcım duyduğuma göre Van sahalarında bu aralar hararetli olaylar oluyormuş," önce dikiz aynasından yola sonra bana baktı.

"Reber ile ne ara kanka oldunuz hâlâ anlamış değilim," kıkırdayıp yanağından makas aldım.  Elimi tutup önce ısırıp sonra öptü.

"Reber sana dava dosyası hakkında bilgiler verirse ona suç işlediğini hatırlat tamam mı benim güzel sevgilim?"

"Ya bilgi falan vermedi. Sadece hararetli buralar dedi," dediğimde elimin ayasını ısırıp bana inanmadığını belli eden bakışlar attı.

"Ay tamam, iki kanka birazcık sohbet ettik ne var bunda?" başını sağa sola sallayıp güldü.

"Aden, bu dosyalar gizli. Erişim izni olmadan bilgi edinemezsin," deyince ofladım. 

"Tamam..." çenemi avuçlayıp sevdikten sonra tekrar yola odaklandı. 

"Yusuf," dedim dakikalar sonra. 

"Hı?" 

"Adam gerçekten Rus bir kadına mı kaçmış?" sonunda dayanamayıp kahkahayı basınca Yusuf'ta güldü. 

"Aden," dedi hem gülüp hem de kızar gibi.

"Ama komik. Zavallı kadıncağız, çırılçıplak kocasını köy ortasında  kovalamış bir de," Yusuf kendini daha fazla tutamayıp kahkahalarıma eşlik etti.  Emniyet kemerimi çekiştirip ona yaklaştım. Yanağını öpüp ellerimi omzuna yasladıktan sonra yüzümü yana eğip kıkırdadım.

"Düşünsene seni çıplak halinle köy ortasında kovaladığımı?" kahkahalarımız birbirine karışırken Yusuf bir yandan direksiyon hakimiyetini kaybetmemeye çalışıyordu.  Gülmekten yaşaran gözlerini silip bana bir bakış attı.

"Neyse ki seni kimselere değişmem," deyince sırıtışım büyüdü.

"Diyorsun?" başını salladı. Önce yanağını sonra boynunu öpüp bir kazaya sebebiyet vermemek için ondan uzaklaştım.  Biraz şarkı dinledik, biraz sohbet ettik. Öyle böyle derken üç dört saati aştığımızda mola vermeye karar verdik.  Yusuf her ihtimale karşı depoyu doldururken ben de lavaboya gittim.  Hiçbir yere değmemeye çalışarak içeri girdiğimde neyse ki ortamın beklediğimden temiz olmasıyla rahatladım. 

"Su ve çikolata aldım. Başka bir şey istiyor musun güzelliğim?" dedi Yusuf yanına gittiğimde. 

"Yok, termostaki çay bitti ama onu dolduralım. Bekle getireyim," dediğimde bana arabanın anahtarını verdi. Arabadan termosu alıp tekrar market kısmına geçtim. Ben termosu görevliye verirken Yusuf'ta ödemeyi yapıyordu. Ben arabaya geçerken Yusuf lavaboya geçti. O gelene kadar börekleri çıkarıp termosun bardak kapağına Yusuf için çay doldurdum.

"Sırf şunlar için tüm gün bir şey yemedim," peçeteye sardığım böreği ona uzatıp çayını aramızdaki boşluğa dikkatlice bıraktım.

"Poğaça da var. Hepsinden bir tane yesen doyarsın," dediğimde ek lokmada yediği böreğinin peçetesiyle yeni bir dilim daha aldı.

"Yusuf!" 

"Yavrum kaç yıl oldu iyileşeli. Böbreğim sorun çıkarmıyor senin kadar yemin ederim," eline vurup gözlerimi devirdim.  

"Uygun bir zamanda Artvin'e gidelim. Karalahana çorbası çekiyor ne zamandır canım," dedi.

"Gidelim gidelim de ben yaparım sevgilim oraya gitmemize gerek yok," dediğimde "cık!" diye mırıldandı. 

"Senin yaptığın her şey güzel, lezzetli güzellik ama babaanneminkini özledim," dedi. 

"Gideriz o zaman. Bize de bir değişiklik olur," dedim. 

Karnımızı doyurduktan sonra ısrarlarım sonucu direksiyonun başına ben geçtim. Kars'ın sokaklarında sürmek dışında bir deneyimim olmasa da kendime güvenim tamdı. Şoför koltuğunu kendime göre ayarlayıp emniyet kemerimi takıp dikiz aynasını da kontrol edip Yusuf'a döndüm. 

"Yaaaa Yusuf!" diye cırladım. Güvensizlik kokan bakışları direksiyonu tutan ellerimdeydi.

"Gaz, fren, debriyaj nerede biliyorsun değil mi?" sorduğu soruda ciddiydi. 

"Herhalde Yusuf. Tam puanla aldım ben bu ehliyeti," güldü.

"Güzelliğim sınavlardan tam puan almak senin için su içmek gibi bir şey. Göreceğiz o tam puanı şimdi," dediğinde ona dil çıkarıp kontağı çalıştırdım. Sakin manevralarla park ettiğimiz yerden çıkıp ana yola çıktım. En büyük avantajım yolların boş olmasıydı. Birkaç tır, araba ve seyahat otobüsü dışında araç yoktu.

"Uyu biraz istersen sevgilim," Yusuf'a kısa bir bakış attığımda gözlerimi devirdim. O kullandığında ben de oluşan rahatlık ne yazık ki Yusuf için geçerli değildi. Diken üstünde oturuyormuş gibi olması beni de strese sokuyordu.

"En fazla tamponu düşürürüm sevgilim sakin," dediğimde bana ters ters baktı.   Hızımı sabit tutup ilerlemeye devam ettim. Yollar kardan dolayı ıslak olduğundan fazlasıyla temkinliydim ama Yusuf en ufak bir kayma da bile sağ çektirecek gibi duruyordu. 

"Zincirlerle kullanmakta biraz tuhafmış," dedim. 

"Sen taktırdın mı?" diye sordu. 

"Oooo çoktan. Kış gelir gelmez Baran halletti," güldü.

"Alışmış olman gerekmez miydi?" 

"Kullanmıyorum ki. Simge'yle tek araba gidip geliyoruz. Arada sürüyorum ya da yürüyorum," dediğimde başını sağa sollayıp arkadaki market poşetini alıp çikolatalardan bir tane alıp açtı. 

"İster misin?" deyip bana doğru uzatınca elindekini aldım. 

"Teşekkürler sevgilim," yanağımı acıtarak sıkıp öptü. Yolumuza devam ederken Yusuf  uyukluyor gibiydi. Biraz hızlanıp yoluma devam ederken telefonumdan yükselen bildirim sesiyle dikkatim dağıldı. Arabayı hafifçe kaydırıp yoldan çıkacak gibi olunca Yusuf  sıçradığı gibi hemen müdahale etti. 

"Aden!" dedi anlık bir korkuyla.

"Özür dilerim, birden ses yükselince..." arabayı uygun bir yere çekip kendimi toparladım. 

"Bana olan bu güvensizliğin... Kalbimi kırdın," dudaklarımı büküp ona üzgün gözlerle bakınca yüzümü avuçları arasına alıp dudak kenarımdan öptü.

"Her konuda mükemmel olmana gerek yok sevgilim. Zaten sevmediğin bir şey o yüzden sen yolcu koltuğunla bütünleşmeye bak," deyince karnına dirseğimi geçirdim.

"Acıttın," dedi gülerek. 

"Acısın," yüzümü elleri arasından kurtarıp omuzlarımı ovaladım. O sırada telefonuma tekrardan mesaj bildirimleri geldi. Yusuf telefonumu benden önce alıp açtı.

"Daron da kim?"

"Güneş'in bir arkadaşı," deyip telefonumu elinden alıp mesajlara baktım. Güneş'e ulaşamadığını ve ondan haberim olup olmadığını soruyordu. 

"Güneş'in arkadaşı gecenin bu saatinde neden sana yazıyor?" 

"Bir saniye sevgilim. Cevap verip döneceğim sana," deyip Daron'a cevap yazıp Güneş'i aradım. Bir iki çalmadan sonra Güneş'in uykulu sesini duyunca sabah bana dönüş yapmasını isteyip kapadım. 

"Evet kim bu Daron ve gecenin ikisinde neden sana yazmış?"  Yusuf'a sırıtarak bakıp ona döndüm.

"Kıskandın mı sen?" gözlerini devirip çenemi sevdi.

"Gecenin bu saatinde seni rahatsız eden dallamayı merak ettim sadece,"  dedi.

"Güneş'in arkadaşı. Arkadaştan bir tık öte hatta. Güneş'e ulaşamayınca bana yazmış konuştun mu diye," kaşları iyiden iyiye çatılıp bana biraz daha yaklaştı. 

"Bir tıkı olmaz bu işin ya arkadaşıdır, ya sevgilisi ya da hiçbir şeyi," dedi. 

"Sanırım sevgililik yolunda ilerliyorlar. Güneş biraz ağırdan alıyor o kadar," burnumu öpüp dudaklarını çillerimin üzerinde gezdirdi. 

"Sen ne alaka?" dudakları yanağıma oradan boynuma yol aldı.

"İsviçre'ye gittiğimizde tanıştık, bazen bazı konularda danışıyor. Sanırım Güneş için doğru insan," dediğimde bana alttan bakışlar attı. 

"Ruhun psikiyatrist olmuş... Hem bu dediğini Emir duymasın," gülüp saçlarını sevdim.

"Emir içinde doğru insan Işıl sevgilim... Bazen bazı şeylerin olamayacağını onlarla birlikte görmüş olduk bizde. Neyse ki onlarda bunun farkına varıp arkadaş kalmayı başardılar," parmaklarını kazağımın altından soktuğunda ellerini itekledim.

"Uslu dur. Çok uyudun geç bakalım şoförlük makamına," dediğimde gülüp dudaklarıma kısa bir öpücük kondurup geri çekildi. 

"Bekle," deyip arabadan inip etrafında dolaştıktan sonra kapımı açtı. 

"Geç bakalım yana," dediğinde emniyet kemerimi çözüp yan koltuğa büyük uğraşlar sonuncunda yerleştim.  

"Arabanın etrafında ayı mı var?" diye sordum.

Yooo,"  deyince güldüm.

"Kurt vardı o zaman," gülerek bana bakıp emniyet kemerini bağladı. 

"Böylesi daha güvenli," deyince yıllar önce Artvin de yaşadığımız o günü, o arabanın altında kalmaktan bir adımla kurtulduğum anı anımsadım.  Yusuf'un koluna ellerimi sarıp yanağını öptüm. Bakışları bana kaydığında ikimizin de harelerinde o günlerin izleri vardı. Alnımı öpüp birkaç saniye öylece durduk...

Sabah onda Bartın'a vardığımızda otele yerleşip öğlene kadar uyumayı  tercih edip yatağa girdik. Yusuf'a yapışıp soğuk ayaklarımı bacaklarına sürttüğümde bacaklarını geri çekmeye çalışsa da benden kurtulamadı.  Kaçışının olmadığını kabul edip ayaklarımı bacaklarının arasına sıkıştırdı. 

Birkaç saat uyuduktan sonra şehri gezmeye başladık. Önce hastaneleri ve adliyeyi gezip sonrasında şehir merkezini dolandık. Düşündüğümden daha küçüktü. Merkezdeki gezintimizden sonra Amasra'ya geçtik. Daha yolda giderken hayranlığım başlamıştı. 

"Diğer yerleri gezmemize gerek var mı sence?" diye sordum.

"Bilmem, sen nasıl istersen güzelliğim." deyince telefondan haritalara girip Bartın'ın diğer ilçelerine baktım. Biraz daha erken gelseydik bir günde gezilecek bir şehirdi aslında. 

"O zaman bu gece Amasra' da kalıp yarın diğer ilçeleri gezelim mi? Yalova'ya başka bir zaman gideriz,"  dedim.

"Olur, " deyip telefonunu çıkardı. Oteli arayıp çıkış yaptıktan sonra telefonu bana uzatıp internet bankacılığından ödeme yapmamı istedi. 

"Tamamdır, Amasra'daki otellere bakıyorum," dediğimde başını salladı.  Yusuf'a baktığım  otelleri gösterip bir tanesinde karar kıldık. Arayıp bir gece için randevu oluşturdum. 

Amasra'ya geldiğimizde ilk iş Kemer köprüye gittik. Oradaki restoranlardan birisine geçip bir şeyler atıştırdıktan sonra Amasra'yı gezinmeye  başladık. Köprünün çevresini ve sahilini dolaşıp banklardan birine oturduk.

 Yarın gündüz gözüyle çarşıyı falan dolaşırız. Barış Akarsu parkına da gidelim mutlaka," atkımı düzeltip "Yalova'ya gitmemize gerek yok sanki," dedi gülerek.

"Bence de yok. Burada güzel bir apartman dairesi. Deniz gören bir balkon. Merkez yarım saatlik yol zaten, baksana kışı bu kadar güzelse yazı kim bilir nasıldır?" beremden firar eden saçlarımı düzeltip burnumu öptü.

"Yarın evlere de bir bakalım o zaman," el çırpıp boynuna sarıldım. Telefonum çalınca istemeye istemeye Yusuf'tan ayrılıp telefonuma baktım. 

"Gün güzelim ben sabah ara demiştim ama," dediğimde güldü.

"Vakit bulamadım. İşten yeni çıktım, eve gidiyorum... Siz ne yaptınız?" dedi.

"Amasra'dayız. Sahilde oturuyoruz öyle... Yarın ev bakacağız," dediğimde güldü.

"Ben demiştim bayılacaksın diye. Hayırlı olsun şimdiden," dedi. 

"Sağ ol bir tanem... Şey aslında dün geceyi soracaktım sana ama," dediğimde duraksadı. 

"Daron'la mı konuştun?" dedi direkt.

"Ulaşamayınca haberim olup olmadığını sordu..." 

"Tartıştık biraz ama önemli bir konu değil hallettik. Ben uyarırım onu seni rahatsız etmemesi için," dedi.

"Rahatsız değilim Güneş. Siz iyi olduğunuz sürece de olmam." dediğimde derin nefeslerini işittim.

"Peki... Teşekkür ederim. Tutmayayım seni, Yusuf abiye selam söyle," Yusuf'a baktım. 

"Tamam bebek. Görüşürüz sonra," deyip telefonu kapadım.

"Selamı var," Yusuf başını sallayıp "aleykümselam," dedi. Ona tekrar sokulup üşümeye başlayan ellerimi montumun cebine sıkıştırdım.  

"Halletmişler mi?" diye sordu. 

"Sanırım. Sesi iyi geliyordu," atkımı burnuma kadar çekip beremin üstüne montumun şapkasını da çekti. 

"Otele geçelim yoksa kardan kadın olacaksın," kıkırdayıp halime baktım. Eskimolulara döndürmüştü beni.

"Ben değil de sen olacak gibisin, hadi gidelim!" 

Otele giriş yapıp odaya çıktığımızda  Yusuf kendini yatağa bırakırken ben de banyoya göz attım. Yeterince temiz ve güzel kokuyordu. Yusuf'un kucağına uzanıp ellerimi göğsüne, çenemi de ellerime yasladım.

"Duş alacağım," ellerini başının altına yaslayıp sırıttı.

"Bu bir davet mi?" göğsündeki elimi yanağına sürükleyip tırnaklarımı dudaklarının kenarında gezdirdim.

"Sanırım...  Gelmek istersen şu kapının ardında olacağım," dedikten sonra kucağından kalkıp banyoya geçtim. Elbette dakikalar geçmeden Yusuf peşimden geldi... 

Van'a geri döndüğümüzde Yalova'ya gitmeyeceğimizden önümüzdeki hafta sonu için Artvin planını yaptık. Hafta içi Simge de ben de çok fazla hastayla uğraşmış, cuma gününü pert olmuş bir halde bitirmiştik. Akşam yemeğinden sonra Yusuf'un gelmesiyle biraz vakit geçirmiş gece tek arabayla yola çıkmıştık. Sabah altıya doğru Artvin'e vardığımızda iki evinde bacası tütüyordu. Anlaşılan babaannemler biz gelmeden önce uyanmışlardı.

"Kahvaltıda görüşürüz o zaman," dedi Yusuf.

"Görüşürüz sevgilim,"  Baran kolunu omzuma atıp beni Yusuf'tan uzaklaştırdı.

"Uğurlar ola enişte," dedikten sonra Simge ve beni çekiştirip bizim eve sürükledi. Gülerek Yusuf'a bakıp el salladıktan sonra önüme döndüm.

"Bu hareketler çok gereksiz biliyorsun değil mi? Hayır atı alan Üsküdar'ı geçti hatırlatırım," deyip alyansımı gösterdim. 

"Gıcık oldum yolda," dediğinde güldüm. Baran'a yaptığım yolluklardan yedirmemişti.

"Ağlama ağlama!" deyip kolunun altından sıyrılıp evin kapısına ilerleyip zile bastım. Kapıyı babaannemin ya da Leyla ablanın açmasının beklerken annemle karşılaşınca üçümüz kısa süreli şaştık kaldık. Burada olduğundan haberimiz yoktu.

"Anne?" dedi Baran.

"Oğlum?" dedi annem. Gülerek bize bakıp kapıyı iyice aralayıp eliyle geçin işareti yaptı. Annemle sarılırken babaannemle dedemde mutfak kapısında belirdiler. Onlarla da hasret giderdikten sonra yukarı çıktık. Baran kendi odasına geçerken Simge, Güneş'in ben de kendi odama geçtim. Üzerimi değiştirip aşağı indiğimde annemler mutfakta dedem salondaydı. Dedemi öpüp mutfağa geçtiğimde annemle babaannemin sacda ekmek yaptığını gördüm. Yanlarına gidip ikisini de öpüp yanlarına oturdum.

"Anneciğim hayırdır inşallah?" dediğimde babaannem güldü.

"Ne?" diye bir tepki verdi annem.

"Bir şey yok. Sadece beklemiyordum seni görmeyi," sıcak ekmeklerden birini bölüp tereyağı sürdükten sonra bana uzattı.

"Sema yıllık izin almıştı. Gel Artvin'e gidelim deyince tamam dedim," güldüm. Ekmeği yiyip anneme gıcık bir sırıtmayla baktım.

"Kocan nasıl saldı seni?" babaannem kıs kıs gülerken annem bana ters bakışlar attı.

"Terbiyesiz seni!"  yanağından makas alıp önündeki tereyağı kabını aldım. Ekmeğime yeniden yağ sürüp babaanneme baktım. 

"Yalan mı ama pamuğum sen söyle?" diye babaanneme yanaştım.

"Baban da gelecekti ama çok fazla işi varmış. Ağlıyordu en son karımda karım diye," dedi babaannem. Kıkırtımı tutamayıp sesli gülerken annem ağzıma ekmeği tıkıp babaanneme baktı.

"Ağlıyor muydu anne?" gelin kaynana bakışmasının galibi pamuğum olunca kıkırtılarımın yükseldi. 

"Aden!" diye uzatarak söyledi adımı annem. Ekmeğimi yiyip kıkırdamaya devam ettim.

"Mavişim, sofrayı hazırlamaya başla gelirler birazdan," babaanneme başımı sallayıp ayaklandım. Mutfak dolaplarını açıp servis tabaklarını alacakken "toplam kaç kişi olacağız?" diye sordum. 

"Sevda'da gelecek kuzum, sen hesapla işte," dedi babaannem. 

"Yusuf Ali'de burada," dedi annem babaannemin hemen ardından.

  Tabakları, çatal bıçakları ve bardakları ayarlarken Simge geldi. Annem ve babaanneme selam verip bana yardım etmeye başladı. Evin girişindeki büyük masaya kahvaltıyı hazırladık. Ocakta kaynayan çayı küçük göze alırken mutfağın penceresinden kucağında kardeşiyle Yusuf'u gördüm. Eve doğru gelirken Yusuf Ali'nin yüzüne yerden aldığı karları sürüp onu güldürüyordu. 

"Geldiler," diye içeri geçip kapıyı açtım. Yusuf'un kapıya vuracağı eli havada kalırken Yusuf Ali "Adda!" çığlığıyla kucağıma atıldı. Onu kucaklayıp kapıyı sonuna kadar açtım.

"Hoş geldiniz..." 

Kahvaltıdan sonra kızlarla masayı toplayıp kahveleri yaptıktan sonra salona geçtik. Dedemlerin kahvesini verip şömine sobanın  yanında oturan annemin yanına gidip ayakucuna oturdum.  Yusuf Ali beni görür görmez elindeki oyuncağını bırakmadan yanıma gelip kucağıma yattı. 

"Adda bak. Biy kıymızı, üç sayı, beş mami," elindeki ahşap kutunun içindeki şekilli legoları minik parmaklarıyla tek tek gösterirken tombik yanaklarını ısırmamak için kendimi zor tutuyordum. 

"Adda sen de mami," deyip parmağını gözüme değdirdi.

"Çocuk seni çok fena severim he!" dediğimde ellerini ağzına kapatıp güldü. Başını önüne eğip bana yandan utangaç bakışlar atınca onu koltukaltlarından tutup göğsüme çektim. Biraz daha gülsün diye karnını gıdıklarken ellerini yüzüme yaslayıp "Adda yapma," diyordu. 

"Adda yiyecek seni. Ham yapacak," karnına yüzümü gömüp ısırır gibi yaparken saçlarıma yapışıp yardım çığlıkları atmaya başladı.

"Aden çatlayacak çocuk kızım," dedi annem.

 Yusuf Ali'ye baktığımda kıpkırmızı kesildiğini gördüm ama hâlâ gülüyordu. Çocuğun üzerini düzeltip terleyen alnını sildim. Saçlarını geriye doğru parmaklarımla tarayıp gıdısını koklaya koklaya öptüm. 

"Adda öpcük, öpcük," yanağımı uzattığımda ellerini yanağıma yaslayıp öptü. Sonra başını göğsüme gömüp sarıldı. Yanağımı başına yaslayıp esnedim. Gece yolculuk sırasında pek uyuyamadığımdan onun ağırlığı şimdi bastırmaya başlamıştı.

"Aden odana çıkın annem uyudu uyuyacaksınız ikinizde," dedi Meryem babaannem. Tekrar esneyip Yusuf Ali'ye dikkat ederek ayağa kalkıp "biz uyumaya gidiyoruz," deyip odama çıktım. Yusuf Ali'yi yatağa yatırıp saçlarımı çözdükten sonra yanına uzandım. Göğsüme sokulup saçlarımı tuttuktan sonra gözlerini kapadı. Onunla birlikte ben de uykuya daldım. 

"Adda kalk," huylanan burnumu ovalayıp başımı çevirdim.  Saniyeler sonra sırtımda hafif bir ağırlık hissettim.

"Bir daha öp uyan de," dediğini duydum Yusuf'un.

"Uyanmıyoy ki," diye küskünce konuştu Yusuf Ali.

"Uyanır uyanır. Öp haydi," Yusuf Ali yüzüme düşen saçlarımın üstünden yanağımı öptü. İç çekişlerini işitince daha fazla dayanamayıp esneyerek gözlerimi araladım.  Yusuf Ali'ye kolumu sarıp onu yanıma çektim.  

"Günaydın bebeğim," deyip yanağını peş peşe öptüm. 

"Günaydın," Yusuf Ali kollarımdan sıyrılıp abisine gitti.

"Abi bak uyandı Adda, Cennet'e götüy hadi," yatakta doğrulup onlara baktım. Yusuf kardeşini kucaklayıp omuzlarına yerleştirdikten sonra gülerek bana baktı.

"Güzelliğim Yusuf Ali çiftliğe gitmek istiyor, Cennet'i özlemiş. Gidelim?" Yusuf Ali bu sefer  ellerini çırpıp "Adda gidelim, gidelim,"  deyince yataktan kalktım. 

"Gidelim bebeğim. İnin siz hazırlanıp geliyorum ben, " dedim. 

Çiftliğe geldiğimizde Yusuf Ali arabadan indiği gibi Cennet diye bağırarak ahıra koştu. Onu ahırın kapısında atlardan sorumlu olan Hakkı amca karşıladı. Geçen yıllarda saçları daha da beyazlamış sakalları uzamıştı. 

"Hoş geldiniz Yusuf Bey oğlum, Aden kızım," dedi yanına vardığımızda. Ayaküstü halini hatırını sorup ahıra girdik. Yusuf Ali, Cennet'in yuvasının  önünde durmuş onun başını seviyordu. Onun yanından geçip Akkız'ın yanına gittim.

"Ak kızım," diye seslendiğimde başını ağır ağır kaldırıp yanıma yaklaştı. Başını uzatıp omzumu dürttü. Güzel kızım artık fazlasıyla yaşlıydı. Geçen aylarda Karaoğlan'ı kaybedince tamamen çökmüştü. 

"Güzel kızım benim. Özledim kız seni, sen özledin mi?" omzumu tekrar dürtüp çenesini omzuma yasladı. Yelelerini sevip başını öptüm. 

Ben Akkız'la vakit geçirirken Yusuf, Yusuf Ali'yi ata binmesi için hazırlamaya başladı. Cennet'te sürekli Yusuf Ali'ye yanaşmaya çalışıyordu.

"Kızın bayağı büyümüş. Adı gibi çok güzel maşallah," Akkız'ı sevmeye devam ettim. Yusuf, Yusuf Ali'yi Hakkı amcaya emanet edip yanıma geldi. Akkız onu görür görmez beni başıyla itekleyip Yusuf'a yanaştı. 

"Kızım," Yusuf, Akkız'ı sarıp başını peş peşe öptü. Duygulandığını fark edince Yusuf'a kollarımı sarıp omzunu öptüm. 

Yusuf Ali kar kış demeden at binerken bizde o boşlukta sadece Akkız ile vakit geçirdik. Akşama doğru Yusuf Ali'nin ağlamaları eşliğinde eve geri döndüğümüzde Yusuf Ali annesine koşup bizi şikayet etti. Beyefendiyi bıraksak hiç bıkmadan at binecekti.

Akşam yemeğinde Yusuf Karalahana çorbasından ki kase içince tüm gece ona ters bakışlarımla cebelleşti. Çorbayla kalmamış hazırlanan her şeyden fazla fazla yemişti. Oturduğu yerde kıvranmaya başladığını çaktırmamaya çalışıyordu ancak ben anlıyordum. Uzun zamandan sonra böbreğine çok yüklendiğinden ağrı çekiyordu. 

"Oğlum iyi misin?" diye sordu Sema abla. Yılların doktoruydu haliyle o da hemen anlamıştı.

"İyiyim anne, ağrım var biraz..." Sema abla başını sağa sola sallayıp koltuktan kalktı.

"Geç odana uzan oğlum ben bir ilaç bakayım odamda," dediğinde Yusuf hiç itiraz etmeden ayaklandı. Bakışları bana kayınca kollarımı göğsümde bağlayıp başımı diğer tarafa çevirdim. Yemek sırasında onu o kadar uyarmama rağmen asla dinlememişti. 

"Aden yardım eder misin?" dedi herkese sesini duyurarak. 

"Neden?"

"Bacağıma vurdu böbreğin ağrısı. Merdivenleri çıkamam," dediğinde Merdo abi gülerek oturduğu yerden kalkıp Yusuf'un yanına geldi. 

"Ben yardım ederim kardeşim. Kızın keyfini bozmayalım. Takılın siz abim ben de nişanlın aklın kalmasın," dedi Merdo abi. Kızlar sessizce kıkırdarken Baran'da kalkıp Yusuf'un diğer tarafına geçti.

"Çürük raporumu alsak sana enişte?" dediğinde Yusuf, Baran'a hafif bir darbeyle kafa attı. 

"Olay çıkartırdım da dua et yaralı bir ceylansın," gülmemek için elimi ağzıma kapattım. Yusuf bana öyle olsun bakışları atıp önüne döndü. Onlar yukarı çıkarken Sema abla da elinde bir sürü ağrı kesici ve merhemle peşlerinden çıktı. 

"Trip atacağım derken meraktan ölme," dedi Simge. 

"He gülüm he," deyip çayımdan içtim. Gözlerim sürekli merdivenlere kayarken gidip gitmemek arasındaydım. Dakikalar sonra Merdo abi ve Baran aşağı inince merakla yüzlerine baktım. Yanımıza gelip yerlerine oturdular.

"Teyzem masaj yapıyor. İlacını aldı merak etme," dedi Baran. 

"Sağ ol," dedim ama aklım ondaydı. 

"Aden çay koyuver torunum," Yavuz dedemin seslenişiyle masadan kalkıp mutfağa gittim. Sobanın üstündeki çaydanlığı alıp içeri döndükten sonra herkesin çayını tazeledim. Yerime tekrar oturduğum sırada Sema abla aşağı indi.

"İstemedi beyefendi beni yanında. Tek kalmak istiyormuş," dedi ben daha ağzımı açmadan. Yanıma gelip omzumu sıvazladı ve salona  geçti.  Gözlerim yeniden merdivene kayınca oflayıp kalktım oturduğum yerden. Baran ve diğerleri arkamdan kıkırdarken adımlarımı daha da hızlandırıp üst kata çıkıp Yusuf'un odasına girdim. Yatakta uzanmış telefonuna bakarken başını kaldırıp sırıttı.

"Üç dakika bile olmadı annem ineli," deyince ona kaş çatıp kapıya yaslandım.

"Nasıl olduğunu kendi gözlerimle görmek istedim. Mesleki bir davranış," dediğimde kıkırdadı.

"Kesin öyledir," göz kırptı. 

"Geçti mi ağrın?" dedim.

"Cık... Annem üzülmesin diye geçti dedim ama çok fena ağrıyor," dediğinde endişeyle yanına yaklaştım. Yatağa çıkıp yamacında oturdum. Ellerim böbreğiyle bacağı arasında gidip gelirken  gözüm Yusuf'un sırıtan yüzüne takıldı.

"Çok kötüsün," deyip bacağına vurdum. Beni aniden kucağına çekip doğruldu.

"Bana küsmek sana hiç yakışmıyor," deyip burnumu ısırdı.

Ya bırak acıdı!" dediğimde ısırdığı yeri öpüp alnıma yasladı dudaklarını.

"Acısın. Bana küsmek ne demek?" deyip yanağıma, çeneme dişlerini geçirdi.

"Yusuf ya kızarıyor bırak," beni dinlemedi. Yüzümün her yanını hem ısırıp hem öptü.

"Geçmiş senin ağrın sızın belli," dediğimde gülerek başını sallayıp dudaklarıma yapıştı. Kollarımı anında boynuna doladım. Öpüşüne aynı açlıkla karşılık verdim. Beni biraz daha kucağına çekip ters dönüp beni bedeninin altına altı. Dudaklarımız sanki yıllardır birbirine hiç dokunmamış açlığıyla birbirine dolanıp duruyor, nefeslerimiz tenimizde ıslak emareler bırakıyordu. 

Yusuf bacaklarımı aralayıp bedenini bedenimin üzerine bırakıp dudaklarını  boynuma indirdi. Elleri eşofmanımın üzerinden bacaklarımda dolanmaya başladı.  Omuzlarındaki ellerimi saçlarına çıkartıp yeni kestirdiği saçlarını sevdim. Boynumdaki dudakları tekrar dudaklarıma saldırıp yüzümün her zerresini öpmeye başladı. Bacaklarımda dolanan sol eli kapüşonlumun altından göğüslerime uzandı. Süngersiz sutyenimin üzerinde dolanan eli bununla yetinmeyip altına sızdı. Kalçamı hareket edip kasıklarına sürtünmeye başladığımda gülüp çenemi ısırdı. 

"Basılabiliriz biliyorsun değil mi?" dediğimde daha da çok güldü.

"Hızlı mı ol demek istiyorsun?" dedikten sonra yan tarafımızda duran yastığı alıp belimin altına yerleştirip kalçamı yükseltti ve bedenimdeki baskısını arttırdı. Alnını alnıma yaslayıp gözlerini gözlerime kilitledi ve hareketlerine durmadan devam etti. Üzerimizdeki kalın kıyafetlerine rağmen tüm bedenimde hissettiğim ağırlığına ihtiyaçla sarıldım. Birbirimizden o kadar uzak kalıyor, özlemle doluyorduk ki bir araya geldiğimizde o an düşünmesek, arzulamasak bile bir şekilde bedenlerimizi birbirine karışmış halde buluyorduk. 

"Bir an önce Mayıs gelmeli. Aynı evin içinde sadece senle olmalıyım," dedi nefes nefese kucağıma düştüğünde. Şiddetle inip kalkan göğsümü öptü. Terleyen saçlarımı boynumdan çekip büyük nefesler alıp soluklarımı düzenledim. Yusuf belimin altına koyduğu çekip attı. 

"Hemen hamile kalacağım gibi hissediyorum," dediğimde o güzel sesiyle gür bir kahkaha attı. 

"Yok o kadar hızlı değil. Önce bir düzenini kur. Hastaneye, şehre alış ondan sonra kurtulamazsın benden," terden nemlenen saçlarına öpücükler kondurup yüzünü sevdim. Her  hayalde, olayda, planda beni düşünmesi ve önceliği yapması beni darmaduman ediyordu. 

"Yusuf," dedim hayallere dalarak.

"Yusuf'un canı," deyip tekrar öptü göğüs kafesimi. 

"Oğlumuz mu olur kızımız mı?" dediğimde başını kaldırıp muzip ve şaşkın bakışlarla bana baktı.

"Ne?" dedim gülerek. 

"İlk defa çocuk sorusu geldi. Şaşırdım," sırıtıp yanağını sevdim. 

"Bilmem öyle geldi birden," başını göğsüme tekrar yaslayıp kollarını belime sardı. 

"Kızımız, hatta kızlarımız olsun. Yaradan'ın biraz olsun sevdiği  kuluysam bir sürü küçük Aden'im olsun..." dedi büyük bir istekle.

"E bana oğlan?" dediğimde omzunu silkti.

"Yusuf Ali ve Barlas sana yeter," dediğinde güldüm. Başını tekrar tekrar öpüp gözümde canlanan küçük kız çocuklarıyla gülümsedim. 

"Kesin çok yaramaz olurlar," kıkırtısı göğsümde dağıldı. 

"Başım üstüne," dedi.

"Annem de annem diyen küçük canavarlar olurlarsa?" diye sorduğumda başını bana çevirip parlayan gözlerini mavilerime dikti.

"Eyvallah yavrum. Senden gelen her şey her zaman başım üstüme," uzanıp dudaklarından küçük bir öpücük çaldım.

"Kız istiyorsun yani?" güldü. Çenemin altını öpüp bir elini karnıma yasladı. 

"Evet... Sadece kız, sana aşık erkek yeterince var yenileriyle baş edemem," kısık sesle güldüm. Kucağımdan kalkıp dolabına ilerledi. İç çamaşırı ve temiz bir eşofman altı aldıktan sonra odasındaki küçük banyoya ilerledi. Üzerini değiştirip yanıma geldi.  Başını tekrar göğsüme gömüp kucağımda yayılıp rahat bir pozisyon aldı.

"Uyuyacak mısın?"

 "Evet, koynunda... Merak etme annem izin vermez bizi rahatsız etmelerine," deyince rahatladım. Dedemlerin sağı solu belli olmazdı. Yusuf uyuduktan sonra uyandırmamaya dikkat ederek yanından kalktım.  Banyoya girip üstümü başımı düzelttikten sonra odadan sessizce çıkıp aşağı indim. ,

"İyileşti mi?" Baran'a dil çıkarıp mutfağa  geçtim. Kendime süt kaynatıp Gazel yengenin yaptığı tuzlu kekten bir dilim kesip içeri tekrar geçtim. 

"Ağrısı çoksa hastaneye gidelim," dedi Merdo abi.

"İyi iyi sorun yok," dedim. 

Gecenin ilerleyen saatlerinden kendi evimize geçtiğimizde direkt banyoya girdim. Sıcak bir duştan sonra uyumak için yatağıma gireceğim sırada kapım çaldı. "Gir," dediğimde kapım açıldı. 

"Baran?" 

"Geleyim mi?" diye sorunca doğrulup yatakta oturdum.

"Gel. Bir şey mi oldu?" yanıma gelip yorganın altına girdi. Yanına uzanıp ondan tarafa döndüm. 

"Normalde hep mutfakta denk gelirdik geceleri ama bu sefer yanına geleyim dedim," gülüp yastığıma sarıldım. Bu ev bizi Baran'la daha da yaklaştıran yer olmuştu. Geceleri mutfakta hep denk gelir uzun uzun konuşurduk.

"İyi miyiz?" diye sordum. 

"Öyleyiz... Buradaki ilk zamanlarımızı hatırladım sadece," dirseğimin üzerinde yükselip başımı avcuma yasladım. 

"Ne günlerdi değil ama!" dedim dingin bir tebessümle.

"Öyle..." saçlarımın ucunu parmağına dolayıp durdu. 

"Hem sancılı hem güzel günlerdi," dediğimde başını salladı. Saçlarımı bırakıp yanağımdan makas aldı.

"Güzel anlar yeterli," deyince kıkırdadım. Kolunu kaldırıp gel dediğinde göğsüne kaydım ve abimin kolları arasında uykuya daldım.

Kahvaltıdan sonra bahçeye çıktık. Yusuf Ali neşeli çığlıklarıyla oradan oraya koştururken bizde Simge'yle kardan adam yapmaya koyulduk. Zorlandığımız yerde de Yusuf ve Baran yardımcı oluyordu.

"Yusuf Ali gel bebeğim," diye bağırdığımda Baran'ın elleri arasından kurtulup bana koştu. Onu kucaklayıp eline havucu verdim.

"Buraya tak," dediğimde havucu kardan adamın yüzüne yerleştirdi.

"Şimdi tanışma vakti. Yusuf Ali, Afkuran Yusuf. Afkuran Yusuf, Yusuf Ali," Baran'ın kahkahasına benim gülüşlerim karıştı. Yusuf Ali anlamsız bakışlarıyla kardan adama bakarken Simge afkuranın ne olduğunu sordu.

"Havlayan demek gibi bir şey sevgilim," dedi Baran. Simge kardan adama bakıp Yusuf'a çevirdi gözlerini. Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıp arkasına döndü.

"Aferin güzelim beni böyle rezil et," dedi Yusuf  küskünce. Yusuf Ali'yi kucağımdan indirip yerden avcuma kar toplayıp Yusuf'a attım.

"Sus bakayım sen Laz burun," gözlerini kısıp bana kötü kötü baktıktan sonra o da kartopu atmaya başladı. Biz birbirimize kar attıkça Yusuf Ali etrafa saçılan karların etrafında koşup kahkahalar atıyordu.

"Ya yavaş at Yusuf. Omzum acıdı," diye cırladığımda elindeki kartopunu daha sert attı.

"Laz burun demek?" deyip bacaklarıma kartoplarını atıp durdu. 

"Laz burunsun işte! Laz burun," diye bağırdım. 

Sinirle peş peşe attığım kartopları kafasına denk gelince bir an için durdum. Yusuf bana çatık kaşlarıyla dönüp gözlerini benden ayırmadan yere eğildi ve karları avucunda toplayıp kartopu yaptı.

"Bak sakın! Hayır bitti istemiyorum tamam," dediğimde pis pis sırıtıp bana nişan aldı.

"Hayır dedim," diye bağırdığımda gülerek kartopunu hiç acımadan yüzüme fırlattı. Burnuma çarpıp yüzümde dağılan küçük kar kütlesi başımı döndürüp beni sersemletti. Bacaklarım anlık bir hissizlikle beni yere serdi.

"Aden!" Yusuf can havliyle bağırıp yanıma koştu. Eldivenli elleriyle yanağıma dokunup beni sarstı ama başım döndüğünden gözlerimi aralayamıyordum. Omuzlarımdan tutup bedenimi koluna yatırdığında Baran'ın ve Simge'nin bağırışları doldu kulaklarıma.

"Güzelliğim iyi misin?" demeye ve beni sarsmaya devam etti. Kucağı o kadar rahat geldi ki baş dönmesiyle gelen o bilinç kaybı beni bebek gibi uyumaya itti. Burnumun etrafında hissettiğim dokunuşlar canımı yakınca acıyla inledim.

"Oha, oha! Burnu mu kırıldı ne oldu?" Baran'ın abartılı tepkisiyle anında kendine gelen bilimcimle gözlerim açıldı. Elimle burnumu yokladığımda avucuma dolan kanla midem kasıldı.

"Yusuf burnumu mu kırdın?" dedim ağladı ağlayacak halimle. Beni hemen kucakladı. Baran'a arabayı çalıştırmasını söyleyip koşturmaya başladı.

"Özür dilerim sevgilim, çok özür dilerim..." dedi pişmanlıkla.

"Yusuf azılı düşmanın mıyım ben senin insan nişanlısına öyle atar mı?" burnumun acısı kendini hissettirince ağlamaya başladım. Kırılmıştı, kesin kırılmıştı burnum. Arabaya yerleştirildiğimde annemin sesini duydum. Saniyeler sonra herkes arabanın açık kapısına yığılmıştı. Sema abla herkesi geçip yanıma geldi. Zar zor aralı duran gözlerim Sema ablanın yüzünde dolandı. Korku ve endişesi gözlerine sinmişti. Dehşetle yüzüme bakması işlerin hiç iyi olmadığını söylüyordu. Arabanın diğer kapısında annem belirdi. Hemen Yusuf'un yanındaydı.

"Nasıl oldu bu?" diye sordu endişeyle annem. Bakışlarını hemen yanında dikilen Yusuf'a çevirdi.

"İstemeden oldu teyze. Şakalaşıyorduk sadece,"  Yusuf'un sesi fazla endişeli ve üzgündü.

"Ne attın kızın yüzüne?" dedi Sema abla hiddetle.

"Kartopu," Yusuf'un kısık sesindeki suçluluk canımı yakıyordu. Yusuf'a kızacaklarını anlayınca araya girdim. 

"Ben kışkırttım," dediğimde hareket eden mimiklerim yüzümün ortasında amansız  bir sızı yaydı. Annem elini uzatıp saçlarımı sevdikten sonra elimi tuttu sıkıca.

"Aden kırık var mı diye elle kontrol edeceğim kızım, sakin kal tamam mı ani hareket etme," dedi Sema abla. Başımı salladığımda bakışlarını Yusuf'a çevirdi.

"Yusuf benim odamdaki ilk yardım çantasını getir hemen oğlum," Yusuf başını sallayıp koşarak eve gitti.

"Sema kızım hastaneye götürelim hemen," dedi Yavuz dedem.

"Çok kanıyor burnu Yavuz baba. Bir tampon yapayım hemen gideceğiz merak etme,"  dedi Sema abla.  Yusuf geldiğinde ellerini hızlıca temizleyip latex eldivenlerini giydikten sonra arabaya yanıma girip yanıma oturdu. Çenemden yavaşça tutup yüzümü hareket ettirdikten sonra burnuma dokundu. O dokunuş canımı o kadar yaktı ki hayatımda ilk defa bu kadar yüksek bir sesle avazım çıktığı kadar bağırdım. Daha önce defalarca düşüp sakatlanmış, kolumu çatlatmış hatta vurulmuştum. Ama ilk defa bu kadar acı çekiyordum. 

"Tamam tamam," dedi teskin edici bir sesle Sema abla. Parmakları burnumdan elmacık kemiklerime kaydığında o acı katlandı ve beynimin acıdan uyuştuğunu hissettim. 

"Yusuf ah Yusuf!" diye hayıflandı Sema abla. 

"Anne kırılmış mı?" diye sordu Yusuf korkuyla.

"Kırılmış tabii. Elmacıklarında da çatlak var büyük ihtimalle. Baran hızlıca merkezdeki bizim hastaneye," dedikten sonra kanamamın durması için müdahalede bulundu. 

"Anne," diye acıyla inlediğimde annem elimi sıktı.

"Buradayım kızım," dedikten sonra yanıma oturdu. 

"Baran gidelim haydi oğlum," dedi annem. Yusuf'un ön tarafa geçtiğini diğerlerinde peşimizden geleceklerini söylediğini duyduktan sonra gözlerimi tamamen kapadım. Bilincim tamamen kaybolmamıştı ama tam olarak yerinde de değil gibiydi.

Hastaneye geldiğimizde kırmızı kodla müdahale odasına alındım. Gözlerim şiştiğinden artık istesem de gözkapaklarımı aralayamıyordum.  Sema abla benimle ilgilenen doktora bilgileri verirken annem ve Yusuf yanımdaydı. 

"Önce röntgen sonra gerek olursa tomografi çekelim," dedi doktor. 

Nereye gidiyordum, yüzüme yansıyan karanlık gölge kimindi farkına varamaz oldum.   Bilincim git gide kapanırken kapalı gözkapaklarımın ardında neden bilinmez Yağız Bey belirdi. Kucağında sapsarı saçlı iki yaşlarında bir bebekle bizim evin bahçesinde oyun oynuyordu. Bebek güldükçe içime dolan huzur acımı dindirecek kadar güçlüydü. Yağız Bey bebeği havaya tutup atınca kendi sesimi işittim.

"Baba..." dedim.

"Aden ne dedin kızım?" annemin çok yakından gelen sesi zihnime karışmadan dağıldı. Gözkapaklarımın ardındaki Yağız Bey gülerek bana baktı. 

"Korkma bir şey olmaz," dedi gülerek.

"Baba düşecek," dediğimde bebeği bir kez daha havaya atıp tuttu. Bebek havalandıkça kahkahaları daha da yükseliyordu.

"Baba ya!"  

"Baba diye fısıldıyor," tüm seslerin arasına Yusuf'un sesi karıştı. 

"Aden kızım," dedi annem. Ellerini saçlarımın arasında, alnımın üstünde gezdirdi.

"Babamı istiyorum," dedim ama ne dediğimin farkına varamayacak kadar toparlayamıyordum zihnimi.

"Annecim Yağız mı gelsin?" dedi annem. Sesindeki coşkunun heyecandan olduğunu bu halimle bile fark edebiliyordum.  

"Babamı istiyorum..." 

Bilincimi kaybettiğimde saçlarımda hissettiğim eller yine vardı. Bu sefer saçlarımda gezinene parmaklar annemin narin uzun parmaklarından daha kalındı.  Yüzümde hissettiğim yoğun sızı ve şişlik gözlerimi aralamama izin vermiyordu. Uyuyor muydum yoksa uyanık mıydım karar vermekte zorlanıyordum. 

"Çok mu ağladı?" hemen yanımdan Yağız Bey'in sesi geliyordu. Ne zaman gelmişti ki?

"Ağladı ama Sema normal dedi. Elmacık kemiklerinde de zedelenme olduğu için ekstra acı çekiyormuş," dediğini duydum annemin. 

"Morarması normal o zaman," dedi bu sefer Yağız Bey.

"Direkt gözleri etkiliyor demek ki," dedi annem. Alnımla saçlarımın başlangıç noktasında hafif baskılar hissettim. Saçlarımdaki el çok yavaş hareketlerle şakağımdan boynuma indi.

"Güzel kızım benim," alnımdaki dudakları omzumda, elimin üstünde hissetmeye devam ettim.

"Zümrüt, baba mı dedi sahiden?" dedi Yağız Bey. Sesindeki heyecan ve isteği kulaklarım uğuldadığı halde ayırt edebiliyordum. Bir saniye babamı demiştim?

"Baba diye sayıkladı önce. Yağız'ı mı istiyorsun dediğimde de babamı istiyorum dedi," dedi annem. Kısa bir an sessizlik oldu.  Bayıldığım esnada gördüğüm rüyayı anımsadım. Yağız Bey'i, bebeği, baba deyişimi. Çektiğim o acı bana baba mı dedirtmişti? Acımı ona sığınarak atmak istemiştim belki de. Ya da burnumdan yanaklarıma, yanaklarımdan gözlerime, gözlerimden beynime sıçrayan acıyı ancak babamın dindireceğini düşündüğüm için mi babamı istiyorum demiştim?

"Bakma öyle Yağız. Haydar'ı isteyecek hali yok ya. O zaman Haydar abi ya da Haydariko derdi," dedi annem biraz azarlayan tonda.  İç çekişlerin arasına ufak bir burun çekme karıştığını işittim. Birbirine sürtünen kumaş seslerinden annemle babamın sarıldığını anladım. 

"Anne," diye zar zor fısıldadığımda tepemde karartılar hissettim. 

"Bebeğim," dedi annem. Ellerinin sıcaklığını boynumda hissediyordum. 

"Su," diye fısıldadığımda hareketlenmeler oldu.

"Önce bir sorsak mı?" dedi babam.

"Ben bir sorup geleyim," dedi annem. Adım sesleri git gide uzaklaştığında birbirine yapışan kirpiklerimi ayırmaya çalıştım. 

"Aden iyi misin kızım?" değildim. Kendimi çok tuhaf, iğrenç hissediyordum.

"Canım acıyor," mırıldanışım çok kısıktı ama duyduğuna emindim. 

"Geçecek babam. Biraz dayan tamam mı geçecek hepsi," dediğinde kirpiklerimi kırpıştırmayı denedim. 

"Gözlerim," dediğimde dudaklarının hafif baskısını hissettim. 

"Şiştikleri için açamıyorsun. Korkulacak bir şey yok tamam mı?" dediğinde elimi kaldırıp sesin geldiği tarafa uzattım. 

"Elimi tutar mısın?" dedim. Anında tutup elimin üstünü öptü. Daha önce hiç böyle hissetmesem de şu an en çok onun varlığını hissetmeye ihtiyaç duyuyordum. 

"Tuttum babam, hep tutacağım," deyip elimi sıkıca tuttu.

"Çok az yudum yudum verebilirmişiz," diyerek odaya girdi annem. Peşinden de adım sesleri geliyordu. 

"Uyandı mı?" Filiz annemde mi gelmişti? 

Gözlerimi çok az aralayabildiğimde annemleri sol tarafımda gördüm. Zümrüt annem komodinin üzerindeki suyu pet bardağa dolduruyordu.

"Aden iyi misin anneciğim?" dedi Filiz annem. 

"İyiyim anne merak etme," dedikten sonra yutkundum. Genzimden akıp giden kanla midem ağzıma gelince kusacak gibi oldum. 

"Bebeğim başını biraz kaldır," dedi Zümrüt annem. Başımın altına bir el sızınca başımı öne ittirdim. Dudaklarıma yasladığı bardaktan küçük yudumlar alıp boğazımı temizleyip rahatladım. 

"İçirdiniz mi?" Sema ablanın da odaya gelmesiyle gözlerimi bir kez daha aralamaya çalıştım. 

"İçti içti," dedi annem. 

"Aden sana birazdan ilaç vereceğiz. Ağır bir ağrı kesici seni biraz uyutacak canım," dediğinde ağırca başımı salladım...

Elimin üzerindeki baskılarla gözlerimi çok az aralayabildiğimde Yusuf'u gördüm. Elimi durmadan öpüp duruyordu. Yutkunup konuşacakken genzime tekrardan dolan kanla yine midem bulandı. 

"Güzelliğim," başımı sağa dola çevirdim.

"Ne oldu bana?" anlık bir hafıza kaybıyla.

"Hatırlamıyor musun yavrum?" dediğinde elim direkt yüzüme gitti.

"Hop hop," deyip havada yakaladı elimi Yusuf.

"Yusuf kırılmış mı gerçekten?" dedim hatırıma düşen tüm gerçeklikle.

"Çok özür dilerim bebeğim. Çok üzgünüm, ben tahmin edemedim çok özür dilerim," kirpiklerimi kırpıştırıp peş peşe yutkundum.

"Elmacıklarım?" dedim bu sefer. Resmen tekrar tekrar aynı anı yaşıyor gibiydim.

"Sol zedelenmiş, sağda hafif bir çatlak var," dediğinde boşalan sinirimle ağlamaya başladım.

"Geri zekalı, salak! Hayvan herif düğün arifesinde yaptığına bak elmacık kaç ayda iyileşiyor biliyor musun sen?" diye bağırınca ondan çok benim canım yandı. Yüzümde ağrıdan çok sızı vardı. Sinirden dökülen gözyaşlarım şimdi yüzümün acısından dökülüyordu. 

"Bağırma güzelliğim çok harekette etme acımasın canın," dediğinde başımı ona çevirdim. Gözyaşlarımı sildi. Onunda gözleri dolu doluydu. Odanın yanan loş ışığını fark edince etrafıma bakındım. Akşam olmuştu.

"Annemler nerede?" diye sordum.

"Hava almaya indiler. beş dakika olmadı," dedi. 

"Ameliyat ne zaman olacağım?" dediğimde gözlerini kaçırdı. 

"Yusuf," diye hayıflandım.

"Bilmiyorum güzelliğim. Annem en son İstanbul'daki hastanede olan plastik cerrahıyla konuşuyordu," gözyaşlarımı titreyen parmaklarıyla silip omzumu öptü. 

"Ağlama kurban olduğum," dediğinde dudaklarımı ısırdım.

"Gözlerim çok sızlıyor," dedim mızmızlanarak. Eskiden acı eşiğim yüksek bir insandım halbuki ama şu an sürekli ağlamak istiyordum. 

"İlaç vermişlerdi. Etkisi geçti herhalde doktoru çağırayım mı?" seruma baktım. 

"Kaçıncı serum bu?" 

"İkinci," dedi.

"Kaç saattir uyuyorum?" diye sordum. Kol saatine  baktı.

"Yaklaşık beş saattir," dedi.  yatakta kıpırdanıp elimi Yusuf'a yardım etmesi için uzattım.

"Doğrulayım biraz," dediğimde Yusuf belimden sarıp oturmama yardım etti. Belimin arkasına yastık koyup rahat etmemi sağlayıp yüzüme düşen saçlarımı nazik hareketlerle kulaklarımın arkasına sıkıştırdı. Yatağın kenarına oturup ellerimi kucağına çekti. 

"Doğru söyle taş falan mı sakladın kartopunun içine?" dediğimde gözleri büyüdü.

"Saçmalama yavrum. Sadece biraz fazla sert attım," başımı yastığa yaslayıp aralı dudaklarımın arasından derin bir nefes alıp verdim. Elimin üstünü okşayıp avucumu öptü. 

"Sana bilerek zarar vermeyeceğimi biliyorsun değil mi?" dedi.

"Saçmalama Yusuf asla böyle bir şey düşünmem. Düşünmekten öte yapmayacağını da biliyorum. Ama keşke düşman surlarını bombalarcasına atmasaydın," gülsem mi gülmesem mi arasında gidip geldi mimikleri. 

"Ne bileyim o gazla fırladı elimden," gülemediğimden sırıttım.  Yüzümü sevemediğinden parmaklarının tersiyle boynumu okşadı. Kendimi onun dokunuşlarına bırakıp azıcık aralı gözlerimi kapattım.

"Acıyor mu gözlerin?" diye sordu.

"Yok önceki gibi değil. Uyuşmuş gibi yüzüm," dedim.

"Annem ilacın gramajını arttırdığını söylemişti. Gelirler onlarda şimdi," deyip bacaklarıma düşmüş yatak örtüsünü göğsüme kadar çekti.

Tekrar uykuya dalacağım sırada odanın kapısı açıldı ve içeri büyük bir gürültü girdi.  Gözlerimi araladığımda neredeyse herkesin burada olduğunu gördüm. Emir herkesten sıyrılıp yanıma geldi. 

"Ne haber kız yaralı ceylan?" eli yanağımdan makas almak için uzanmıştı ki yarı yolda ne yaptığının farkına varıp elini geri indirdi.

"Emir'im, fenalardayım çok kötüyüm. Gitti güzelim burnum," diye duygu sömürüsü yaptım. 

"Çekelim mi savcımı tenhaya alalım mı öcünü?" dedi alayla. Yusuf'a göz ucuyla bakıp Emir'e döndüm. 

"Çok acıtmayın canını," dediğimde gülüştüler.

"Benden sınırsız izin Emir canını okuyun," başımı kapıdan tarafa çevirip Sefa abiye baktım. Herkes buradaydı sahiden. 

"Alalım hatta aşağı damat beyi. Ne dersin Yağız?" dedi bu sefer Haydar abi. 

"Alalım tabii. Bir burun ameliyatı da biz yapalım," dedi Yağız Bey. Daha doğrusu babam. Göz göze geldiğimizde bana göz kırpınca gülümsedim. 

"Evet güldük eğlendik şimdi birazda acı gerçekler," deyip yanıma geldi Sema abla. 

"Yarın sabah ameliyata alınacaksın. O yüzden on ikiden sonra bir şey yemen yasak. Çorba siparişi verdik gelmek üzeredir," dediğinde başımı sağa sola salladım.

"Midem çok bulanıyor şimdiden. İçtiğim gibi kusarım," dediğimde annemler lafa girecekti ki Sema abla müsaade etmedi.

"O zaman suyla idare ederiz. Çok açlık hissedersen de uyursun," dedi Sema abla. Baran ve Simge yanıma gelip ikisi de zarar vermekten korkarcasına başımdan öpüp geri çekildiler.

"Güzellik biz Kars'a dönmek zorundayız. Sık sık arayacağız ama merak etme," dedi Baran. 

"Ayrıca raporunu hallettik. Ben yarın teslim edeceğim senin adına aklın kalmasın işte," dedi Simge. 

Bir saat kadar sonra dedemler ve diğerleri eve geri döndüler. Yusuf annemleri de gönderip başımda Emir ve kendisinin kalacağını söyledi. Emir araya çocukları katınca Filiz annem ve Sema abla mecbur dönmek durumunda kaldılar. Annemle babama  gitmelerini ve dinlenmelerini söyledim. 

"Çorba içmeyeceğine emin misin güzelim?" diye sordu Yusuf.  

"İçmeyeceğim. Ağrım başladı tekrar hemşireye söylesene ağrı kesici yapsın," dediğimde Yusuf'tan önce Emir çıktı odadan. 

"Uykun var mı?" diye sordu bu sefer Yusuf.

"Birazcık var sevgilim. İlaçtan sonra sızarım zaten,"  dediğimde alnımı öpüp saçımı okşadı. 

Birkaç dakika sonra Emir yanında bir hemşireyle geri geldi. Genç hemşire serumuma ilacı enjekte ettikten sonra geçmiş olsun dileyip odadan çıktı. Bir yanımda Emir bir yanımda Yusuf'la uykum gelene kadar oturdum. Onlar konuşurken gözlerim tamamen kapandı. Yine bir uykuyla uyanıklık arasındayken Emir ve Güneş'in sesleri doldu kulağıma. 

"Tamam tamam. Sabah kaçta ameliyatı girmeden göreyim," dedi Güneş.

"Sekizde alacaklarmış. Ben ararım seni merak etme," dediğini duydum Emir'in en son. Sonrası derin ara ara yüzümün sızısı yüzünden sıçramalarla dolu bir uykuydu... 

Sabah yedi gibi uyandırılıp ameliyata hazırlandım.  Sevda dahil herkes gelmişti. Onların yanı sıra Aslan ve Bejna, Güneş, Doğu ve Kerem'le görüntülü konuştum. Onlardan sonra da Baran ve Simge ile konuştuktan sonra buradakilerle sanki morga gidiyormuşum gibi vedalaştıktan sonra ameliyata girdim...

"Aden uyan haydi. Kalk!" omzumun dürtülmesi ve kulağımın dibinde bağıran sesle birden gözlerim açıldı. Hissettiğim soğukluğun arasına aşinası olduğum hastane kokusu sızdı. Başım o kadar dönüyordu ki gözlerim odağını kavrayamıyordu. 

"Geçmiş olsun Aden seni şimdi odana alacağız," dedi başımda dikilen kadın. Hemşireydi sanırım. 

Başımı sağa sola çevirip gözlerimi kapadım. Uzandığım sedyenin hareket ettiğini hissettiğimde ağlamaya başladım. Ellerimi karnıma yaslayıp neden şiş olmadığını düşündüm. Kapıların açıldığını ve asansörün sesini işittim. 

"Bebeklerim nerede?" diye sordum ama kimseden bir ses çıkmadı. Asansörün sesini bir kez daha duyduktan sonra ailemin seslerini işittim.  Odaya alınıp yatağa taşındığımda gözlerimi anca aralayabildim.  Annemler hemen tepemdeydi. Yusuf, Zümrüt annemin  Emir'de Filiz annemin yanındaydı hemen.  O değil de benim sesim neden böyle tuhaf çıkıyordu?

"Anne," diye ağlamaya tekrar başladım. Zümrüt annem benim ağlamamla telaş yapınca Filiz anneme döndüm. 

"Anne bebeklerim nerede?" dediğimde uzun  bir sessizliğin ardından gülüşmeler yükseldi. 

"Ne bebeği anneciğim?" dedi Filiz annem.

"Doğurdum ya ben. Hem de üçüz. Üç tane bebeğim oldu ya benim. Nerede bebeklerim?" ben ağladıkça onlar gülüyordu.

"Anne doğurmadım mı ben?" dediğimde Zümrüt annemin dudakları titredi.

"Doğurdun bebeğim tabii. Doğurdun sen," deyince nefesimi bıraktım ama sonra üçüz doğurduğumu hatırlayınca  tüm hıncımla Yusuf'a baktım. 

"Senin de alacağın olsun Yusuf bir tane neyine yetmedi. Karnım nasıl büyüktü gördün mü?" dedim. Boğazını temizleyip burnunun ucunu kaşıdı. Gülen yüzüyle bana bakıp başını salladı.

"Gördüm. Gördüm güzelim, bebekleri de merak etme getirecekler. Değil mi anne?" dediğinde Sema abla gülüşünü durdurup bana baktı.

"Tabii kızım. Aklın kalmasın üçüzlerde," dediğinde rahat bir nefes aldım dudaklarımın arasından. 

"Çok güzellerdi ama. Civcivlerim benim," iç çekip gözlerimi kapadım.  Annemlerin fısıldaşmalarına diğerlerinin kıkırtıları karışırken gözlerimi tekrar açtım. 

"Hani benim bebeklerim gelmemişler daha," dediğimde Emir'in kendinden geçercesine güldüğünü fark ettim.

"Eyvah eyvah. Narkozu çok mu kaçırdılar acaba?" dedi Sefa abi düşünceli bir halde. Alttan alttan gülmeye de devam ediyordu. Dedemlerle babaannemleri saymıyordum bile hem gülüp hem ağlıyorlardı. Canlarım, torunlarının torunları olunca duygulanmışlardı tabii.

"Emir nasıl dayısın sen yeğenlerinin yanına gitsene," diye çemkirdiğimde krizi daha da büyüdü.

"Kız sen ne ara yumurtladın biz hiç görmedik vallahi," dedi gülüşlerinin arasından. 

"Ne yumurtlaması be tavuk muyum ben?" dediğimde tekrar ağlamaya başladım. 

"Anne, bebeklerim nerede?  Çocuklarımı verin bana!" diye bağırdım.

"Hürrem'e de bağladı çok güzel," dediğini duydum Sevda'nın. Merdo abi hemen yanında telefonunu bana doğru tutmuş gülüyordu. Onlara dudak büküp yan dönmeye çalıştım. 

"Aden düz yatman lazım kızım," diyerek hemen müdahale etti  Sema abla. Onlara öfkeyle bakıp Yusuf'a baktım.

"Yusuf, bebeklerimi istiyorum ben. Civcivlerimi getir bana," diye ona bakıp ağlamaya devam ettim.  

"Tamam güzelliğim sen uyu şimdi ben getireceğim civcivlerimizi," dediğinde iç çekip gözyaşlarımı sildim.

"Yusuf sözü mü?"  dediğimde gülümsedi.

"Yusuf sözü güzelliğim..."  dedi. 

"Uyuyacağım o zaman ben, sessiz olun anneyim ben dinlenmem lazım," deyip gözlerimi kapadım. Çok uyuduğuma kanaat getirip gözlerimi tekrar araladım.

"Günaydın, uyandım ben günaydın," diye coşkuyla doğrulmaya çalışıp gülerek hepsine el salladım. Hepsi Emir gibi gülme krizine girince somurttum. Komik olan neydi Allah aşkına?

"Yusuf küstüm ben bunlara gitsinler yanımdan," dedim.  Yusuf boğazını temizleyip diğerlerine baktı.

"Hanımlar, beyler lütfen gülmeyin," dediğinde herkese üstün bakışlar atmaya çalıştım. Yusuf'un sözümü asla ikiletmediğini göstermek istercesine göz süzdüm. 

"Sema abla uyutsak falan normale döner mi?" diye sordu Emir.

"Anormal miyim ben Emir?" dediğimde gülmemek için dudaklarını ısırdı. Başını sağa sola sallayıp omuz silkti.

"Değilsin tabii cennet bahçem. Ben ameliyattan çıktın ya ondan dedim. Yoksa senin anormal halin bile hepimizden daha normal," dil çıkarıp başımı diğer tarafa çevirdim. 

Duvara yaslanmış beni gülümseyerek izleyen Yağız Bey'i görünce gülümsedim ama burnum acıyınca mecbur ifadesiz bir hal aldım.  Yağız  Bey babamdı benim değil mi? Doğru babamdı. 

"Ama ben Yağız Bey demeye çok alıştım nasıl baba diyeceğim şimdi sana?" diye birden çıkışınca afalladı.  Odadakilere göz atıp bana yaklaştı. İşaret parmağını alnımda gezdirip alnımın kenarına küçük bir buse kondurdu.

"Ne demek istiyorsan, kendini ne zaman hazır hissediyorsan dersin tamam mı? Zorlamaya gerek yok," dediğinde gözünden süzülen bir damla gözyaşı yanağıma damladı.

"O zaman ben biraz daha cesaret toplayayım tamam mı sonra derim. Ama civcivlerim sana dede desin değil mi?" güldü. Başını sallayıp alnımı tekrar öptü.

"Civcivler bana dede demezse fena bozuşuruz,"  dediğinde kıkırdadım. Saçlarımı okşayıp son kez öptükten sonra geri çekildi.  

"Anne," dediğimde ikisi birden başıma geldiler. İkisine bakıp ellerimi karnımda bağlayıp "açım ben," dedim. 

"Tamam ayarlarız bir şeyler kızım," dedi Filiz annem.

"Sema ne zaman yemek yiyebilir?" dedi bu sefer Zümrüt annem. 

"Biraz toparlansın yediririz," dedi sema abla. O susar susmaz odaya birileri girdi.

"Ama burası çok kalabalık. Boşaltalım lütfen odayı hastamız zaten zar zor nefes alıyor," dedi bir adam. 

"Doktor Fuat haklı millet," dedi Sefa abi.  Doktor Fuat, Sefa abinin omzuna bir iki kere vurup başıma geldi.

"Göz bandını  almadınız mı?" dedi yüzüme bakar bakmaz. 

"Yok, hemşire getirecekti ama henüz gelmedi," dedi Yusuf. Doktor Fuat arkasındaki hemşireye bir bakış atınca hemşire başını sallayıp odadan çıkınca doktor bana tekrar döndü.

"Nasıl hissediyorsun kendini Aden?" dedi.

"Kötüyüm. Bebeklerimi hâlâ getirmediniz, nerede benim civcivlerim?" doktor bir an afallayarak bana baktı. Sonra dönüp Sema abla ve Sefa abiye baktıktan sonra kolundaki saatine baktı.

"Geçmedi mi etkisi?" diye sorunca Sema abla başını hayır anlamında salladı. 

"Doktor Bey, Doktor Bey nerede benim bebeklerim, civcivlerim?" doktor bana bakıp dudaklarını birbirine bastırdı. 

"Bebeklerini getirmelerini söylerim ama önce  biraz dinlenip güç topla. Hatta mümkünse biraz uyu," deyip bakışlarını hemen baş ucumda duran annemlere çevirdi.

"Hemşirenin getireceği buz torbası gözlüğünü on beş dakika olacak şekilde birkaç dakika aralıklarla kullanın. Kusmaları olabilir endişe edilecek bir durum yok. Genzine dolan kanları bu şekilde çıkartabilir ama tabii kusmaya da bilir. Biraz uyusun, sonra bebeklerini getiririz. Geçmiş olsun,"  dedikten sonra odadakilere tekrardan döndü.

"Sadece bir kişi kalsın yanında," deyip odadan çıktı. 

Babaannem ve dedemler odadan çıkarken onlara bebeklerimi görmelerini söyledim, onların peşinden diğerleri de çıkınca sadece Yusuf'la kaldım. Yanıma gelip oturdu. O sırada da hemşire göz bandını getirmişti. Yusuf yavaşça gözlerime yerleştirip nasıl olduğunu sordu.

"İyi," deyip elimi tutması için uzattım. Elimi tutup öptükten sonra ıslattığı pamukla dudaklarımı sildi. 

"Yusuf çok güzeller," dedim.

"Ne güzel sevgilim?" diye sordu.

"Bebeklerimiz. Üçü de o kadar güzel ki böyle yumuk yumuk elleri, gerçi pespembeydiler ama yeni doğdular sonuçta. Hele kokuları," deyip iç çektim.

"Neden civciv diyorsun peki?" 

"Saçları sapsarı. Gerçi birininki turuncuydu böyle tarçın gibi... Çok güzeller Yusuf, çok özledim onları getirin haydi," yanağımı okşadı. Boynuma dudaklarını yaslayıp kokumu soludu.

"Eminim çok güzellerdir tıpkı anneleri gibi," dediğinde gülümsedim. 

"Yusuf," diye uzatarak söyledim adını.

"Yusuf'un canı, kıymetlisi... Söyle bir tanem," dedi. Başımı biraz kaydırıp kapanan bilincimden hemen önce küçük bir gülümseme doğdu dudaklarımda.

"Kızlarım çok güzeldi..." dedikten sonra uzun derin bir uykuya daldım...

Karnımda hissettiğim hafif ağırlıklarla uyandığımda gözlerimde yoğun bir soğukluk hissettim.  Elimi gözüme götürüp gözümdeki şeyi ittireceğim sırada bir el benden önce davrandı. 

"Günaydın kızım," Haydar abiydi. Kirpiklerimi kırpıştırıp ona bakacağım sırada karnımdaki ağırlıklar hareketlendi.

"Adda uyandı, Adda uyandı," Yusuf Ali'nin neşeli çığlığına Barlas'ın "abla," çığlıkları karıştı.

"Beyler yavaş olacağız demiştiniz," diyerek çocukları kucağımdan indirdi. 

"Ama Haydayikom hani öpcük?" dedi Yusuf Ali.  

"Baba abla öpcük," dedi Barlas, Yusuf Ali'yi destekleyerek.  Doğrulmaya çalışıp başımı dikleştirdim. Haydar abi hemen bana yardımcı olup yatağı ayarladı. 

"Baba nüffen abla öpcük," diye Haydar abinin paçasına yapıştı Barlas. Yusuf Ali de diğer bacağa sarılıp başını Haydar abiye çevirdi. 

"Haydayikom hadi," gülüp Haydar abiye baktım. 

"Oturttursana abi kucağıma rahatlasınlar," dediğimde Haydar abi dikkat ederek sırayla kucağıma yerleştirdi. 

"Şimdi bebeklerim burnuma dokunmak yok tamam mı sadece yanak," deyip parmağımla yanağımı gösterdim. 

"Baylas küçük olan sensin önce sen öp," diyerek abilik yaptı Yusuf Ali. Barlas uzanıp yanağımı öptükten sonra Yusuf Ali'de diğer yanağımı öptü. 

"Abla acıyoy mu?" deyip parmağıyla burnumu gösterdi Barlas.

"Acıyordu ama siz öpünce geçti, ben de sizi öpmek istiyorum ama burnum değerse acır," dediğimde Yusuf Ali güldü.

"Ben senin yeyine kaydeşimi öperim," deyip Barlas'ın yanağından öptü.

"Ben, ben ben," deyip Barlas'ta Yusuf Ali'nin yanağından öptü.  Saçlarını sevip ellerini öptüm. 

"Herkes nerede?" diyerek Haydar abiye çevirdim bakışlarımı. 

"Annenlerle baban aşağıdalar diğerlerini eve yolladık. Emir'le Yusuf'un çarşıda işleri varmış," dedi.  

"Ne iş acaba?" diye sesli düşündüm. İkisi de asla başımdan ayrılmazlardı. 

"Yemek saati geçmiş ama ayarladık bir şeyler," odaya Yağız Bey girdiğinde direkt yanıma geldi. Baba Aden bey değil baba. Uyandığımı görünce gülümseyerek başıma geldi ve alnımı öptü.

"Günaydın mavişim," dedi.

"Gün kararmış ama sen bilirsin," dediğimde güldü.  Elindeki poşeti komodinin üzerine bırakıp kucağımdaki çocukların başını öptü.

"Annemler aradı. Çocukları getirin dediler," diyerek Haydar abiye baktı. Haydar abi başını sallayıp bana yaklaştı. Yanağımı nazik hareketlerle sevip başımı öptü. 

"Ben çocukları eve bıraktıktan sonra döneceğim İstanbul'a kızım. Ama annenle Emir burada. Ben de sık sık arayacağım," dediğinde gülümsedim.

"Dikkatli git. Güzel burun düşmanlarından da uzak dur her an burun kırabilirler," dediğimde güldüler.

"Bebeklerim gelin öpün bir daha beni," dediğimde çocuklar küçük yaşlarına rağmen çok dikkat ederek yanağımı öptüler. Haydar abi çocukları alıp odadan çıktığında babam komodinin yanındaki sandalyeyi yanıma çekip komodinin üzerine bıraktığı poşetten karton çorba kutusu çıkardı.

"Aç aç uyumuştun," dediğinde midem guruldadı.

"Açım vallahi ne çorbası?"

"Şehriyeydi sanırım. Tavuk suyuna," dediğinde  ağzım sulandı. Çok acıkmıştım vallahi.

 Çorba kutusunun kapağını açıp nereden aldığını bilmediğim çelik kaşıkla çorbayı karıştırıp  çorbadan biraz kaşığa alıp üfledi. Bana uzattığında yastıktaki başımı kaldırıp çorbayı içtim.  Yutkunduğumda ağzıma dolan kanla kusmamak için elimi avcuma kapattım. 

"Aden kusacak mısın kızım?" başımı salladığımda çorbayı komodine bırakıp çekmecesinden hastanenin çelik kaplarından bir tane çıkardı. Kabı çenemin altına yaslayıp rahat kusmam için belimden destek verdi. 

"İyi misin babam ha güzel kızım?" dedi belimi sıvazlarken. Son kez öğürüp kusamadığımda başımın geriye attım. Genzime, yemek boruma dolan tüm kanı kusmuştum sanırım çünkü bu rahatlığın başka anlamı olamazdı.  Gözlerimden sızan yaşları silip başımı yastığa yasladı. 

"Şunu götürüp geliyorum," dedikten sonra odanın banyosuna götürdü. Bir iki dakika sonra geri geldiğinde elinde havlu kağıt vardı. Dudaklarımı ve terleyen boynumu silip odadaki mini buzdolabından su çıkarttı. 

"Doktor su içsin demişti," deyip yanıma geldi. Suyu pet bardağa döküp içirdi.

"İyi misin mavişim?" başımı ağırca sallayıp acıyan boğazımı ovaladım. 

"İğrençti ama rahatladım," dediğimde güldü. 

"Çorba biraz soğusun sana da su içirelim tamam mı?" deyince başımı salladım. Bir litrelik suyu bitirdikten sonra midem yine bulandı ama öğürsem kusamadım. Çorba çok soğumadan tekrar içirmeye başladığında neyse ki midem bulanmıyordu. Çorba bittiğinde dudaklarımı sildi.

"Çorba güzelmiş ekmekle de çok güzel oldu," dediğimde gülümsemesi büyüdü.

"İçer misin bir daha alayım hemen?" dediğinde başımı salladım.

"Doymadım vallahi," telefonunu çıkarıp arama yapıp çorba siparişi verdi.  Telefonu kapatıp komodinin üzerine bıraktıktan sonra  sandalyesinden kalkıp çorba kutusunu çöpe attı. 

"Sıkıldın mı açayım mı televizyonu?" 

"Yok, göremiyorum zaten bir de başım ağrımasın,"  yanıma gelip oturdu. 

"Annemleri kurt kaptı herhalde hâlâ gelmediklerine göre," güldü. Saçlarımı sevip üzerimdeki örtüyü düzeltti.

"Sıkıldın mı benden?" dediğinde yüzüne baktım. 

"Yok sıkılmadım, normalde beni asla rahat bırakmazlar ya ondan dedim. Yoksa iyi ki yanımdasın yani," başımı tekrar öpüp işaret parmağının sırtıyla yanağımı sevdi.

"Bir sürü çiçek geldi sana ama eve götürdük. Doktor odada istemedi, babaannen odana yerleştirdi hepsini," dedi.

"Ne kadar geldi?" dediğimde güldü.

"Bilmem fazlaydı. Şımardın mı sen sanki?" diye bana takıldığında omzumu silktim. 

"Bir sürü de civciv maskotu yollamış abilerin," deyip güldü.

"Civciv mi civciv ne alaka?" dediğimde gülüşü büyüdü.

"Bilmem," dedi. Çalan telefonuyla yanımdan kalktığında odaya annemler girdi. İki yanıma geçip nasıl olduğumu sordular.  Kustuğumu söylediğimde bir telaş yapsalar da babam sakinleştirdi. Babam demek biraz tuhafıma gitse de içimden de olsa ona her baba dediğimde yumuşacık oluyordum. 

"İlacını getirdiler mi anneciğim?" dedi Zümrüt annem. 

"Yok gelmedi kimse," dediğimde saatine baktı.

"Daha yarım saat varmış," dedi.

"Ayakta durmak yerine otursanıza, ben iyiyim. Başımda dikilince başımı döndürüyorsunuz," dediğimde yatağın karşısındaki koltuğa yan yana oturdular. 

"Yusuf'la Emir nerede?" diye sordum.

"Çarşıya indiler kızım. Gelirler birazdan," dedi Filiz annem. Dudak büküp kalçamı yatakta kaydırdım. Çok konuşmak başımı döndürünce başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapadım. Saniyeler sonra da göz bandını gözlerimde hissettim. Gözlerime değen soğuklukla rahatladım.  Dinlenirken bir yandan da annemlerin sohbetini dinliyordum. Uyku yeniden bastırdığında aklıma çorba gelse de sonra içerim deyip uykuya geçiş yapacağım sırada Yusuf ve Emir'in sesini duydum. 

"Oğlum bunlar ne?" dediğini işittim Zümrüt annem. Göz bandını çekip Yusuf ve Emir'e baktığımda şaştım kaldım. Emir'in kucağında bir Yusuf'un kucağında iki tane pelüş civciv vardı. Bir tanesinin tüyleri turuncuydu. 

"Yusuf bunlar ne?" dedim ben de.  Yusuf yanıma gelip alnımı öptü.

"Civcivlerin güzelim. Bizimkilere kadar bunlarla idare ederiz," diye kulağıma fısıldadı. 

"Bizim civcivler mi?" dedim saf saf. Yusuf dudaklarını birbirine bastırıp annemlere baktı. 

"Kendine geldi mi?" diye sordu.

"Geldi oğlum geldi. Biz sizi baş başa bırakalım," deyince Emir kucağındaki civcivi ayakucuma bırakıp bana havadan öpücük attı. Hepsi odadan çıktığında Yusuf arkasına bakındıktan sonra dudaklarımdan hızlı, küçük bir öpücük çaldı. 

"Narkozun etkisiyle doğum yaptın sandın ve bebeklerim nerede diye ortalığı birbirine kattın," ona hadi canım der gibi bakınca sırıtarak başını salladı.

"Hatta annene doğurdum ben diye avaz avaz bağırıp doktora da civcivlerim nerede dedin sanırım," o anları hatırlamaya çalıştım ama hiçbir şey hatırlamıyordum. 

"Şaka yapıyorsun?" dediğimde başını sağa sola salladı.

"Kanıtımız var, Merdo videoya almış seni," dedi.

"Yusuf cidden şaka yapıyorsun değil mi?" dediğimde başını tekrar salladı.

"Hatırlamadığın için çok üzgünüm. O kadar tatlı o kadar güzeldin ki göğsüme sokasım geldi seni," dediğinde dudak büktüm. 

"Rezil olmuşum Yusuf ne tatlısı!" dediğimde alnımı öpüp civcivleri ayakucuma bırakıp yamacıma oturdu. 

"Çok tatlıydın izlediğinde sen de bana hak vereceksin. Hem dediğine göre civcivlerimiz kızmış," dediğinde ayakucumdaki civcivlere baktım.

"Çoğul bir de. Kaç civciv?" güldü.

"Üçüz yapmışız," dediğinde gözlerim şiş olmasına rağmen iri iri açıldı.

"Üçüz mü yuh!" dediğimde kahkaha attı.

"Az değil mi?" dedi eğlenen bir tavırla.

"Ya ne demezsin. Hayatta olmaz öyle şey unut onu bir hadi olmadı iki. Daha fazla olmaz," dudak büktü.

"Ama bir tanesi sahipsiz mi kalsın?" deyip ayakucuma baktı.

"Yusuf!" dedim.

"Yusuf'un canı, kıymetlisi, en güzeli," dediğinde güldüm. Yüzüm sızlayınca ofladım.

"Çok mu abarttım?" dedim. Saçlarımı sevip omzumu öptü.

"Belki birazcık. İzleyince görürsün," deyip göz kırptı. Karnına elimin tersiyle vurup başımı çevirdim.  Yusuf benim uğraşmaya devam ederken annemleri odaya geri geldi. Çorbamda gelince bu sefer Yusuf içirdi çorbamı. Çorba bittikten dakikalar sonra tekrar tekrar kustuğumda içim dışım çıkmıştı. 

Aldığım ilaçlar beni derin bir uykuya daha  sürükledikten sonra ertesi günün sabahına kadar uyanamadım. Son kontrollerden sonra hastaneden taburcu olup eve geçtik. Babaannemler eve geldiğimde herkesi ekarte edip benimle ilgilenmeye başladılar. Yukarıda tek sıkılırım diye salondaki divana yatak yapmışlardı. 

Bir hafta boyunca babaannemler ve annemlerin yoğun ilgisiyle kendimi çok daha çabuk toparlamıştım. Sağ olsun herkesin elinde videom hepsi benimle dalga geçiyordu. Sürekli civcivli hediyeler geliyor, mesajların sonunda civciv emojileri oluyordu.  Videoyu izlediğimde utançtan yerin dibine girip girip çıkmış Yağız Bey... babamdan köşe bucak kaçmıştım.

Kars'a gitmeden önce Yusuf Van'a gitmek zorunda kalmış ancak bir an olsun telefondan aramadan durmamıştı. Yolculuk yapacak kadar kendimi toparladığımda bana da Van yolu gözükmüştü. Annemler bizde gelelim deseler de kabul etmeyip onları İstanbul'a erkenden göndermiştim. Ancak lafım Emir'e geçmemişti tabii. Burnumdaki tamponları çıkarttıktan bir gün sonra Emir ile birlikte Van'a yol almıştık...

ASLAN & BEJNA UYGUROĞLU - MART 2026/ DUBAİ

Aslan, sabahın çok erken saatlerinde tenine vuran kavurucu sıcaklıkla uyandı. Dubai fazlasıyla sıcaktı onun için. Esneyip gözlerini ovaladıktan sonra göğsünde mışıl mışıl uyuyan karısına dikkat ederek yatağın destek sütunlarına bağlı tülü çekiştirip güneşi engelledi. 

Bejna'nın sakallarına yapışan saçlarını usulca teninden sıyırdı. Yavaş hareketlerle karısının uzamış saçlarını sevdi. Parmakları karısının esmer teninde beyaz geceliğinin izin verdiği ölçüde gezintiye çıktı. Bejna huylanıp kıpırdadığında Aslan'ın dudaklarındaki tebessümü büyüdü. Bejna başını boynuna kadar sürükleyip göğsüne yaslı elini karnına indirdi.  

Aslan biraz yan dönüp Bejna'yı sarmaladı. Boynuna vuran düzenli soluklarla karısının yüzüne baktı. Parmaklarının sırtıyla yanağını sevdi. Evlendikleri ilk geceden bu sabaha fazla yol  almışlardı.  Aralarındaki tüm mesafeler kalkmış, çekingenlikler yok olmuştu. Güzel karısı çoğu şeyi aşsa da utanmayı bir türlü bırakmıyordu. Hoş Aslan utangaç karısından fazlasıyla hoşlanıyordu. Esmer tenine rağmen kızaran yanaklarını, saçlarını yüzüne kapayışını, gözlerini kaçırışını büyük bir aşkla izliyordu. Kokusunu alabilmek için burnunu saçlarında gezdirdi. Karısının saçlarına, tenine sinmiş kendi kokusunu duyumsadığında sırıttı.  Bejna'nın teninde, saçlarında, üzerinde kendinden izler görmek Aslan'a farklı bir tatmin olma yaşatıyordu.  Konu karısı olduğunda daha önce hiç hissetmediği ilkelliği hissediyordu. Elinden gelse karısını sadece kendisine saklayacaktı ama neyse ki kendisini dizginlemeyi başarıyordu. Kıpırdamaya başlayan karısının mırıltıları uyanacağını belli edince başını  geriye atıp uyanışını izledi. 

"Günaydın," dedi Aslan. 

Bejna gözlerini açmadan gülümsedi. Kocasına biraz daha sokulup "günaydın," dedi. Kocasının karnına yaslı elini sürükleyip yüzüne yasladı. Aslan'ın sıcak dudaklarını yüzünde hissettiğinde gülüp ondan uzaklaşmaya çalıştı ama pek kolay değildi. Aslan öpücüklerini büyütüp sakallarını da Bejna'nın yumuşak tenine sürtüp onu gıdıklıyordu. 

"Aslan yapma," dedi Bejna kıkırtılarının arasından. Teni fazla hassas olduğundan hemen tahriş oluyor kızarıp kaşınıyordu. Aslan dudaklarını karısının boynuna sürüklerken bedenini de altına çekti. Kolunu beline doladıktan sonra Bejna'nın boğazının ortasını öpüp yüzüne baktı. 

"Hayır Aslan son günümüz bugün sahile ineceğiz tamam mı?" Aslan sırıtmaya devam edip dudaklarını karısının boğazında uzun yollar çizerek gerdanına kaydırdı. Elleri rahat durmadan saten geceliğin ip askılarıyla oynarken Bejna kocasının ablukasından kurtulmaya çalışıyordu.

"Ya Aslan gece söz vermiştin," diye küskünce söylendi. 

Birbirlerine dokunmaları onlar için uzun bir süreç olmuştu. Neredeyse bir ay ufak yaklaşmalar dışında yaklaşmaları olmamıştı ta ki tatillerinin ikinci durağı olan Maldivler'e kadar.  Maldivler'de vuslata erdikleri o geceden beri Aslan'ın mütemadiyen karısının üzerindeydi.  

"Aslan dedim,"  dedi ama kocası pek onu duyuyor gibi değildi. 

"Aşk olsun vallahi Aslan, Maldivler'den beri beni oyalayıp duruyorsun. Güya şimdiye çoktan yüzmeyi öğrenmiş olacaktım ama nerde?" Aslan karısının tatlı serzenişiyle göğsünün orta yerinden son öpücüğünü çalıp karısının bedenini özgür bıraktı. 

"Bejna Uyguroğlu, önce sıkı doyurucu bir kahvaltı edeceksiniz ondan sonra müthiş öğretmenliğimle tanışacaksın," Bejna sol tarafındaki yastığı alıp kocasına attı. Yataktan gülerek çıkarken Aslan'ın da gülüşleri odada yayılıyordu. 

Kahvaltıdan sonra odalarına tekrar çıkıp yüzmek için hazırlandılar. Bejna heyecanla Aslan'ı beklerken bir yandan da kızlarla mesajlaşıyordu. Aden'in attığı fotoğrafları büyütüp inceledi. Bugün tamponları alındığından nasıl göründüğünü soruyordu. Burnu neyseki büyük bir değişim yaşamamıştı lakin yüzündeki şişlik uzun zamandır geçmiyordu.

"Geldim güzelim," Aslan'ın sesiyle başını kaldırıp ona gülümsedikten sonra kızlara son mesajını atıp kocasının ona uzattığı elini tuttu. Odadan çıkıp asansöre geçtiler. Bejna giriş katına geldiklerinde ineceklerini düşünürken Aslan onu kendisine çekip göğsüne yasladı. Eksi katlara indiklerinde Bejna çatık kaşlarının altında meraklı gözlerle kocasına baktı. 

"Havuzda daha kolay öğrenirsin," dedikten sonra karısına göz kırptı. 

Otelin kapalı havuzuna girdiklerinde Bejna kimsenin olmadığını gördü. Otelin neredeyse her yerinde erkek çalışan varken buradaki çalışanların tamamen kadın olduğunu fark ettiğinde kocasına ters bir bakış attı.

"Artık kocaman bir yuh sana kocacığım," Aslan karısının neden bahsettiğini anlamıyormuş gibi baktı. 

"Ne oldu ki güzelim?" sırıtmamak için zor tutuyordu kendisini. 

"Kumsala inecektik güya ama havuzdayız üstelik ne hikmetse neredeyse bir aydır göremediğim kadın çalışanların hepsi burada? Tesadüfe bak sen!" Aslan, Bejna'nın saçlarını sevip ona gülümseyerek bakıp omzunu silkti.

"Tesadüf işte güzel karım. Geçelim haydi," deyip karısının saçları arasındaki elini beline indirdi.  Şezlonglara yerleştikten sonra Aslan içecek soğuk bir şeyler sipariş etti.

"Başlayalım mı?" diye sordu Aslan.

"Başlayalım. Ama bak sakın şaka falan yapma tamam mı korkudan ölür giderim vallahi kucağında," dedi Bejna. 

"Yavrum o nasıl söz tövbe tövbe," dedikten sonra karısına yaklaşıp çenesini tuttu.

"Hem merak etme benim kollarım arasında oldukça güvende olacaksın," deyip karısını kiraz dudaklarına sıkı bir öpücük kondurdu. Bejna dudaklarına yapışan kocasını itekleyip etrafına baktı. Çalışanların hiçbirinin kendilerine bakmadığını görünce rahat bir nefes aldı. Aslan  karısına gülüp çalışanlara yöneldi ve onlara çıkabileceklerini söyledikten sonra tekrar karısının yanına döndü. Çalışanlar havuzdan çıktıkları gibi Bejna'yı kucaklayıp  havuza atladı. 

"Çok kötüsün," dedi Bejna su yüzüne çıktıkları anda. Gözlerini ovalayıp saçlarını geriye attı. 

"Bir tek sana yavrum," deyip göz kırptı Aslan. Bejna kocasının bu şapşal hallerine daha fazla dayanamayıp güldü. Aslan onu sıkıca tutarken tek kolunu onun boynuna sarıp alnına düşmüş sarı saçlarını geriye doğru taradı.

"Ders bir, yüzme durgun suda öğrenilir, ders iki yüzme kocanın kolları arasındayken daha rahat öğrenilir, ders üç yüzme yerine daha eğlenceli havuz etkinlikleri de mevcuttur," dedi Aslan.  Bejna'ya gülmeye devam edip avcunu kocasının göğsüne yasladı.

"Kim demiş bunları?" karısının sorusu üzerine Aslan çapkın bir bakış atıp karısının belindeki ellerinden birini kalçasına doğru sürükledi.

"Çok önemli bir şahıs. Her konuda bir numara olduğu gibi yüzme konusunda da bir numara olan kişi yani senin bu aşırı yakışıklı, centilmen, zeki, çalışkan, romantik  ve elbette esmer güzeline deli divane aşık olan kocan  Aslan Uyguroğlu,"  Bejna'nın kahkahası havuzu aşıp koridorlarda yankılanırken Aslan karısının güzel gülüşünü hayranlıkla izledi. 

Bejna gülüşü dindiğinde gülmekten yaşaran gözlerini silip ona hayranlıkla bakan kocasını fark etti. Büyük kahkahalarının yerini dingin bir tebessüm aldı. Aslan ona her zaman çok güzel bakıyordu ama güldüğü zamanlar o bakışlar daha da güzelleşiyordu. Kocasının denizlere bedel mavilerini ne zaman görse sevginin, aşkın kelimelere, temaslara gerek olmadığını anlıyordu. Ona sevgiyi, aşkı, merhameti, şefkati güzel olan bütün duyguları hissettiren şey Aslan mavi gözleriydi. Kocasının gözlerinde gördükleri dünyasındaki her şeye bedeldi.

"Aslan," dedi bir çocuk masumluğunda. Parmaklarının tersini kızıla çalan sakallarda gezdirdi.

"Ben pek belli edemiyorum, dile de getiremiyorum ama biliyorsun değil mi?" Aslan gülümseyerek başını sallayıp karısını sıkıca sarıp bedenine yasladı.

"Biliyorum, görüyorum, hissediyorum..." Bejna'nın gözlerini öpüp burnunu burnuna sürttü.

"Gözlerini bana bakarken bir görsen, dudaklarının adımı söylediğinde nasıl kıvrıldığını, yanaklarının yalnızca bana kızardığını, çenenin köşelerinde varla yok arasındaki gamzelerinin sadece bana gülerken ortaya çıktığını görsen bana aşık olduğunu söylemene gerek olmadığını, sevgini hissettirmeye çalışmana gerek olmadığını anlarsın.  Sen nasıl  gözlerimde görüyorsan sana olan aşkımı ben de gözlerinde, gamzelerinde görüyorum bana olan aşkını..." 

Bejna yaşaran gözlerini kırpıştırıp ilk defa kendisi bir adım attı ve Aslan'ın dudaklarına dudaklarını yasladı. Geri çekileceği sırada Aslan izin vermedi. Tutuşunu sıkılaştırıp Bejna'yı havuzun kenarına taşıyıp onu doya doya öpmeye başladı. Bejna'ın uzun bacaklarını beline dolayıp ellerini kaçlarına yasladı. Dudaklarının hareketleri her an daha da hızlanıp çığırından çıkıyordu.  Nefes nefese birbirilerinden koptuklarında   Aslan'ın dudakları karısının boynunu mesken tuttu.

"Yine yalan oldu," Aslan nefes nefese konuşan karısına gülüp avcunun altındaki eti sıkıştırdı. 

"Odamıza çıkalım mı karıcığım?" pişkin sırıtışı her zaman ki gibi yerli yerindeydi Aslan'ın.  

"Hayır Aslan  bu sefer olmaz. Önce yüzelim sonra söz asla itiraz etmeyeceğim," dedi Bejna.

"Hiç itiraz etmeyeceksin?" Bejna başını salladı. 

"Vallahi bak," Aslan gülüp karısının dudaklarına bir kez daha yapıştıktan sonra kendini dizginleyip karısına istediğini verdi.  Akşamın ilk saatlerine kadar havuzda vakit geçirdikten sonra odalarına çıktılar. 

Bejna yemeğe inmeden önce duş almak için banyoya girdi. Mayosunu çıkartıp kirliye attıktan sonra duşa kabine girdi. Suyu ayarlayıp yıkanmaya başladığında arkasında hissettiği bedenle hızla arkasına döndü.

"İtiraz yok demiştin," dedi Aslan. Kollarını karısının beline sarıp burnunun ucunu öptü.

"Öyle demiştim değil mi?" başını salladı Aslan. 

"İtiraz olmadığına göre izninle. Karımla gidermem gereken bir hasret var..." 

Mart ayının sonunda biten tatilleriyle ülkeye dönüş yapmışlardı. Evlerine geldiklerinde ikisi de fazlasıyla heyecanlıydılar. Aslan kapıyı açıp valizleri içeri soktuktan sonra  karısına geçmesi için öncelik verdi. Bejna evine ilk adımını atıp içeri girdiğinde güçlü bir aidiyetlik hissetti. Gülümseyerek Aslan'a dönüp ona elini uzattı. 

Aslan karısının elini tutup eve girdi. Kapıyı kapatıp anahtarı kapının tam karşısındaki vestiyerin üzerine bıraktıktan sonra Bejna'yı kolları arasına aldı. Orada kapının önünde, evlerinde karı koca olarak ilk saniyelerini birbirilerine sarılarak geçirdiler. Evlerini dolaştıktan sonra valizlerini giyinme odalarına taşıyıp boğaz manzaralı yatak odalarına geçtiler. 

"Soğuk sanki ev. Ben kombiyi ayarlayayım sen de değiş üstünü güzelim," dedi Aslan. Mutfağın balkonuna çıkıp kombiyi çalıştırdı. Odasına geri döndüğünde karısının çoktan duşa girdiğini gördü. Kendisi de kendine kıyafet çıkartıp evdeki diğer banyoya geçip hızlı bir duş aldı. Odaya geri döndüğünde Bejna'nın da  banyodan çıktığını gördü.

"Sıhhatler olsun," dediğinde Bejna ona gülerek baktı.

"Sana da olsun,  bekledim gelmedin. Dedim balkondan falan düştü herhalde,"  Aslan kıkırdayıp iki adımda karısının yanına varıp belinden yakaladığı gibi yatağa düşürdü.

"Ölsem ruhun duymayacak desene?" dediğinde Bejna'nın gülen yüzü duruldu. 

"Ağzından yel alsın Aslan. Rabbim uzun ömürler versin sana," deyip kocasının yüzüne ellerini yasladı.   Usulca sevdi Aslan'ın sakallarını.  

Aslan karısının elini tutup avcunu peş peşe öptü. Saç havlusundan firar eden nemli saçlarına burnunu yaslayıp kokusunu içine çekti. Yüzünün her yanını öptükten sonra kararmış gözlerini karısının kahvelerine dikti.

"Aslan Jiyan'a gidelim mi?" diye sordu Bejna. Aslan karısına şefkatle bakıp yanağını okşadıktan sonra üzerinden kalkıp karısını da ellerinden tutarak kaldırdı.

"Hazırlanıp gidelim karım," dedi.  

Mezara geldiklerinde her zamankinden daha temiz, daha renkli çiçeklerle karşılaştılar. Bir sürü peluş oyuncak, spor arabaların yanı sıra Kerem'in çoğu lego oyuncağı da mezarın üstünde yerini almıştı. Bejna oğlunun küçük mezarına ilerleyip  sağ tarafına sonradan yaptırdıkları mermer banka oturup  duasını okumaya başladı. O duasını okurken Aslan'da su döküyordu. 

"Yaşadığında  bir oyuncak arabası vardı. Asla bırakmazdı elinden... Sonra o gün nasıl olduysa kaybolup gitti. Keşke o kalsaydı en azından elimde," dedi Bejna. Aslan su şişesini ir kenara bırakıp karısının yanına oturdu. Dökülen göz yaşlarını silip kara yazmasının üzerinden başını öptü.   Sarılmaktan başka bir şey gelmedi elinden. Ne dese fayda etmeyeceğinin farkındaydı. 

Jiyan'la bir saat kadar vakit geçirdikten sonra yanından ayrıldılar.  Evlerine gideceklerken Zümrüt ve Sema arayıp akşam yemeğine davet ettiklerinde kendi evlerine giden yoldan sapıp Uyguroğlu ailesinin evine yol aldılar. Aslan radyoyu açıp hep dinlediği Kürtçe radyo kanalını ayarladığında arabaya dolan şarkıyla güldü.

"Ulan aylardır çalsın da dinleyelim diye dilimde tüy bitmişti," Bejna radyonun sesini biraz kısıp kocasına yanaştı. 

"Anlatayım mı hikayesini?" dediğinde Aslan hevesle başını salladı. Sırf Bejna anlatsın diye sabredip kendisi araştırmamıştı. 

"Gulnar ve Behmen'in aşk hikayesi olarak bilinir ama aslında bir katliamın, soykırımın hikayesi. 1900 yıllarının başında yaşadıkları bölge olan Horasan baskına uğrar. O baskında neredeyse kasabanın tüm erkekleri öldürülüp kadınlar ise köle olarak satılmaları için kaçırılır. O kızların arasında Gulnar'da var tabii. Kendisi farklı bir kasabada bir adama güya eş olarak satılır. Gulnar sevdiği  adamın peşine düştüğünü bilmeden kaderine boyun eyer ama Behmen kurtulmayı başarmış kendi canını kurtardığına şükredemeden sokak sokak, köy köy sevdiği kadını arar ama bir türlü bulamaz. Bu acıya da dayanamadığı için aklını kaybeder ve bir uçurumun tepesinde oturup bu ağıtı söylemeye başlar... Başka versiyonları, hikayeleri de var ama beni en etkileyen hikaye bu..." dedikten sonra iç çekip kocasının yüzüne baktı. 

"Gerçek midir?" diye sordu Aslan. 

"Bilmem... Umarım gerçek değildir ve Gulnar ve Behmen birbirilerine kavuşmuşlardır ama sözlerinin anlamı ne yazık ki kavuşamadıklarının kanıtı," dedi Bejna. 

"Anlamı ne peki?" dedi bu sefer Aslan.

"Bazı kısımlarında şöyle diyor; harabelerde geziniyorum izin yok, akbabalar canımın peşinde, buluşmak kıyamete kaldı ey yârim, narçiçeğim.  Esir ettiler narçiçeğimi, sattılar onu çarşıda... " diyerek açıkladı Bejna. 

"Keşke öğrenmeseydim..." Bejna gülümseyip Aslan'ın yanağından öptü.

"Ne demişler her güzel şarkının altında acı bir hikaye vardır," Aslan buruk bir tebessümle başını salladı.

"Öyle demek ki..." karısının omzuna yaslanan başını öpüp radyonun sesini açıp tekrardan çalan şarkıyı sessizce dinlemeye devam ettiler...

* * * 




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MERHABA!

ADEN 1. BÖLÜM KABUL GÖRMEYEN GERÇEKLER

ADEN 94. BÖLÜM SONSUZ SONLAR / FİNAL