GÜLLERİN AĞITI 27, BÖLÜM YAPRAKLAR DÖKERKEN
Selamlar
Yeni bölümden herkese merhaba.
Kontrol edemeden atıyorum. Hatalar varsa affola.
Wattpad ve Hikayelerle ilgili gelişmeler için İnstagram : yaren.dilan_
***
BÖLÜMLER YAZILDIKÇA GELECEKTİR. !!!!!
OY VE YORUMLARINIZI BEKLİYORUM
04.12.2025
KEYİFLİ OKUMALAR
GÜLLERİN AĞITI 27. BÖLÜM
"YAPRAKLAR DÖKERKEN"
İhanet, ihanetti.
25-26 EKİM /İSTANBUL
Kader, yazılandan öteydi. İnsana daha doğmadan çizilen yollar, günü gelince sarpa sarıp insanın elinde yoldan çıkıyordu. Ama yollar bozulsa da kader kaderdi ve insan yazılanı yaşıyordu. Aden kadere inanırdı. Her şeyin bir nedeni olduğuna, bir sebebi ve sonucu olduğuna inanırdı. Lakin şimdi inanmak istemiyordu. Aklı çoktan kabullenmişti de kalbi küçük kızının ölümcül bir hastalığa yakalandığını kabul etmiyordu. Çağ değişmiş, yıllar geçmiş, her şey değişmiş ve gelişmişti. Lakin ölümcül hastalık terimi literatürde kalmaya devam ediyordu.
"Abla..." Aden duymadı kardeşini. Koluna usulca dokunan el bile onu kendine getirmedi. Huzursuz bir uykuda olan kızının yanına uzanmış öylece solgun yüzünü izlemeye dalıp gitmişti. Aklının her köşesi küçük kızının anılarıyla nefes alıp veriyordu. Doğduğu ilk an, yürüdüğü, koştuğu, düştüğü... Minel nazlı kızıydı onun. Deli dolu cıvıl cıvıl olsa da küçüğü narindi, kırılgandı. Bir teli kopsa oturur dertlenirdi kızıl saçlarına. Şimdi tüm saçları yok olup gidecekti...
"Abla. Haydi aşağı inelim."
Kerem onu duymayan ablasına içi acıyarak baktı. Yanan gözlerini ovalayıp yatağın kenarına oturdu ve ablasının koluna sıkı bir buse kondurdu. "Abla..."
Aden bir rüyadan uyanırcasına sıçradı. Başını çevirdiğinde Kerem ile göz göze geldi ve "Kerem," dedi. Ona bakan kızarık gözleri görünce dudakları titredi. Bir kez daha "Kerem..." deyip kendini kardeşinin kucağına bıraktı ve sessizce ağlamaya başladı.
Kerem sarıp sarmaladı ablasını. Yaşaran gözleri yeğeninin üzerinde dolanınca boğazına yumrular dizildi. Gözünden akan yaşları ablasının aklar karışmış saçlarına damlayınca dudaklarını o damlaların düştüğü yerlere bastırdı. "Geçecek. İyileşecek abla," dedi büyük bir inançla. O iyileşmişti. Minel de iyileşirdi.
"İyileşir değil mi?" dedi Aden titreyen sesiyle. Başını yasladığı gövdeden kaldıramamıştı bile.
"İyileşecek! Sen beni nasıl iyileştirdiysen ablaları da onu iyileştirecek. Ablaları olmadı kuzenleri. Birimizden biri. Minel iyileşecek abla." Aden güçlü inancıyla konuşan kardeşine daha da sığındı. Yüreğinin titreyişi birer gözyaşı olup akıyordu gözlerinden. Her zaman dirayetli, güçlü bir kadın olmuştu ancak ilk defa kendini böylesine yıkılmaya yakın hissediyordu.
"İyileşecek. Üniversiteye gidecek, madalyalar kazanacak, ülke ülke gezecek ablaları abileri gibi. Aşık olacak bizi delirtecek. Sonra genç bir kadın olacak. Evlenecek hatta anne olacak kızılımız." titrek ve ürkek bir nefesle soluklandı Aden. Korkuyordu lakin bunu dile getiremedi. Getiremese de Kerem onu anladı.
"Korkma tamam mı? Ben de nasıl korkmadıysan şimdi de korkma." Aden titreyen dudaklarını birbirine bastırdı. Zaman zaman sonra ilk defa böylesine yoğun gözyaşı dökmekten gözleri cayır cayır yanıyordu.
"Biz... Biz kimin günahını aldık Kerem? Kimin ahı bu?" dedi biçare çıkan sesiyle. Kendini ilk böylesine çaresiz hissediyordu. Alanında çok başarılı bir doktor olmasının, kardeşi Barlas'ın ya da kayınbabasının ve kayınvalidesinin de çok başarılı doktorlar olması o an gözünde yoktu. Kızı hastaydı. Kızı kanserdi ve bu bir anne olarak onu paramparça etmeye yetmişti.
"Abla," dedi Kerem büyük bir suçluluk hissiyle. Son birkaç haftadır aile içinde dönen gizli dolaplar boynunu büküyordu.
"Önce Dünya gitti. Sonra çocuklar parça pinçik oldu. Şimdi de kızım..."
Kerem ablasını omuzlarından tutup gövdesinden kopardı ve oturup kaldığı yerde dikleşti. Ablasının mavilerine denk düşen mavilerinde acının yanında umutta vardı. Ama diline kadar gelen kelimeleri geri yuttu ve dudaklarında buruk bir tebessümle ablasının yanağını okşadı.
"Aşağı inelim haydi. Uyandırmayalım uyuyan güzeli." Aden birbirine bastırdığı dudaklarıyla kızına bakıp başını salladı. Ağır ve sessiz hareketlerle kızına uzanıp yanağına tüy kadar hafif bir buse kondurup kokusunu içine çekti ve yataktan kalktı. Kerem de kalkıp ablasının koluna girdi ve yan yana çıktılar odadan.
Aşağıya, salona indiklerinde onları karşılayan ölüm sessizliği oldu. İki ailenin de neredeyse tüm fertleri buradaydı ancak Aden'in gözü olmayanları aradı. Kızlarını aradı gözleri. Onlara dönen bakışlara aldırmadan adımlarını omuzları çökmüş, gözleri boşluğa dalıp gitmiş kocasının yanına ilerletti. Kerem'in yardımıyla koltuğa oturduğunda kardeşinin dudaklarını başında hissetti. Ona minnetle bakıp gülümsemeye çalıştı ama beceremedi. Arkasına yaslanıp bir elini Yusuf'un dizine yasladığında saatlerdir hissedemediği gücü yeniden hisseder gibi oldu.
Dudakları arasından güçsüzce bıraktığı nefesle ortamdaki sessizliği bozsa da kimse de konuşacak güç yoktu. Ondan kaçınan gözlere aldırmadı Aden. İçine düştükleri bu cendere kolay sindirilebilecek bir şey değildi. Zaman lazımdı. Kısacık bir zaman. "Minel ablarını yanında ister. Aradın mı kızlarımı Yusuf?" kendisi aradığında ulaşamamıştı.
Yusuf irkilerek kendine geldi. Kulağına çalınan zayıf ses ve dizinde yeni hissettiği el ruhunu sıkıştırdı. Boşluğa bakan gözlerini kırpıştırıp karısına döndü ancak kahve hareleri ilk defa karısının mavi gözlerine bakmaktan çekindi. Titreyen elini karısının elinin üzerine yaslayıp "Aden," dedi lakin devamını getiremedi. Hissettiği tek şey acıydı. Bedenini saran zehirli sarmaşıklar kanını emiyordu sanki.
"Aramadın mı? Ara dedim ya sana!" diye feryat edince Yusuf'un başı önüne düştü. Kimse ses etmeye cesaret edemese de Zümrüt usulca "kızım," dedi.
Aden'in yaşlı gözleri annesine döndü. Hissettiği dejavu hissi kalbini yaraladı. Annesi de yıllar önce aynı acıyla imtihan olmuştu. Onu şimdi tam şu anda daha iyi anlıyordu. Yıllar öncesinde kendisini sadece kanser olan oğlu Kerem'in kurtarıcısı olarak görmesine çok kırılmıştı Aden ama yüreğinde hissettiği çaresizlik annesine karşı tarifi zor bir empatiyi yeşertti.
"Ben Filiz'i haberdar ettim. Yola çıktılar. Merdo ve Sevda'da yarın sabah burada olacaklar. Lakin çocuklara ulaşamadık." derken kızının da aklından aynı şeyin geçtiğine emindi. Bu çocuklara son zamanlarda asla ulaşamamaları hayra alamet değildi. Kerem boğazını temizleyip ablasına baktı.
"Yarın olsun. Yeniden ararız hepsini abla." Aden başını ağır ağır salladı lakin gözleri kocasındaydı.
"Önceliğimiz Minel şimdi zaten. Gelen illa ki gelecek." diyen ise Aslan'dı. Bu söz kız kardeşinden ziyade ailenin erkeklerineydi. Onların birbirine attıkları kaçamak bakışları yakalayan Zümrüt ve Sema birbirilerine baktıklarında ikisinin de gözünde sonra diyen bir ifade vardı. Bu ailede ikisinin bilmediği bir şeyler dönüyordu ve hissettikleri bu his fazlasıyla rahatsız ediciydi.
"Barlas oğlum." dedi o sırada Sefa.
Barlas yemekte yaşanan o andan sonra kendine gelememiş bir halde hala çöktüğü yemek masasının sandalyesinde oturuyordu. Kendisine seslenen sese bakışlarını çevirdiğinde omuzlarında hissettiği yükün ağırlığı daha da arttı. O, onkoloji uzmanıydı ve kızı gibi gördüğü küçük yeğeni kanserdi... Bu hastalığa dair bildiği, şahit olduğu her şey onu daha da ağırlaştırıyordu.
"Şimdi en çok konuşması gereken sensin oğlum. Bir anlat durumu ne yapacağız bir bilelim. Hemen karalar bağladık." dedi Sefa karamsarlıktan uzak bir tavırla. O emekli de olsa bir doktordu ve umutsuzluk, pes ediş onun kitabında yazmazdı. Hele ki söz konusu kendi canları olduğunda asla umutsuzluğa kapılmazdı.
"Evet hemen dağıldık. Oğlum gel yanımıza da bir anlatın bize olup biteni Lara ile." diyerek kocasını destekledi Sema.
Barlas göğsünü şişirene dek nefeslenip ayağa kalktı. Pera'nın yanına ilerleyip oturmadan ablasının başına bir buse kondurdu. Diken üstünde otururcasına koltuğa bıraktı bedenini. Hemen yanında hâlâ sessizce gözyaşı döken Pera'yı ensesinden tuttuğu gibi göğsüne çekip sarı saçlarını karıştırıp öptü ve "sen Minel'in yanına çık haydi aslanım." dedi. Onun kendisini suçladığını bildiğinden birazdan yapacağı konuşmadan sonra daha da kötü hissetmesini istemiyordu.
"Ama."
"Haydi. Kızılım uyusa da senin eksikliğini hissediyordur eminim ki malum yapışık ikizlerden daha yapışıksınız birbirinize." Pera başını sallayıp annesinin kucağında uyuyan kız kardeşini de kucaklayıp Minel'in yanına çıktı.
Lara çocuklarının gözden kaybolmasıyla güçlü bir nefes alıp kendini toparladı ve boğazını temizledi. Tüm bakışlar ona dönünce sadece Aden'e bakıp güven dolu bir tebessüm gönderdi. "O gün düşmeye bağlı bayılmayla hastaneye geldiğinde asistanlarımız Minel ile ilgilendi. Ben yanlarına gittiğimde bana şüphelerinden bahsettiler." o gün hastanede yaşanan durumu tüm detaylarıyla anlattı.
"Gerekli tüm testleri isteyip durumu Barlas ile paylaştım." Lara susunca Barlas sıranın kendisine geldiğini fark etti. O ağzını açıp bir şey diyemeden Güneş araya girdi. Korkak ve titrek sesiyle "Barlas... Durumu ne?" dedi.
"Akut lenfoblastik losemi. 2. evrenin sonlarında." aynı sessizlik sardı herkesi. Aden'in göğsünün ortasında beliren kıvılcımlar onu bir daha söndüremeyeceği alevlere sürüklerken Yusuf allak bullaktı.
"Hızlıca kemoterapiye başlayıp hemen uygun donörü bulmalıyız." Barlas'ın sesini Aden'in hıçkırıkları böldü. O için için ağlarken ona dönen üzgün bakışları görmedi.
"Biz nasıl fark edemedik... Biz. Biz nasıl bu kadar geç kaldık kızımıza!" dedi hıçkırıklarının arasında. Herkesin başı yere bakışları boşluğa düşerken Barlas kalkıp ablasının önünde diz çöktü. Ellerini sıkıca tutup yüzüne baktı.
"Abla kendimizi suçlayarak hiçbir yere varamayız. Hem bunlar sinsi hastalıklar biliyorsun! Erken değil ama geçte değil!" Barlas'ın gözlerine zorlukla bakabildi Aden. Göğsünün ortasında amansızca beliren alevlerle sarılı ağrı boğazına kadar tırmanıyordu.
"Ya olmazsa. Ya kimseyle uyuşmazsa?" dedi asıl korkusunu dile getirerek. O Kerem'in mucizesi olabilmişti ya kızı? Ya ona kimse mucize olamazsa ne olacaktı? Aden elini yanan gerdanına bastırdı. O, ok dönüp dolaşıp insana saplanınca, ateş düştüğü yeri yakınca anlarsın denileni şimdi anlıyordu.
Yusuf boğazına dizilenleri ağır ağır yuttu. Barlas'ın sıkıca tuttuğu elleri kendi kucağına çekip müptelası olduğu ellere sakin bir buse kondurup nemli bakışlarını karısının güzel yüzüne çıkardı. Lakin Aden ona bakmıyordu.
"Güzelliğim bana bak. Bak yavrum bana." karısının ellerini kucağına bırakıp yüzünü avuçladı ve kendi acısını derinlere gömdü Yusuf. Aden'e güç olmalıydı ki ailesini yine dimdik ayakta tutabilsindi.
"Mümkün mü böyle bir şey? İlla ki birimizden biri kızımıza can olacak. Olmadı mı o zaman tüm dünyayı arar tarar kızıma can olacak kişiyi bulurum!" kendinden emin inançlı sesi karısının bakışlarını kendisine çekmeye yetti. Ölüp bittiği mavi gözlerdeki içini yaralayan endişe midesini dövdü. O endişeyi, korkuyu ve acıyı aşığı olduğu mavi harelerden çekip almak istedi.
"İnan bana Aden." Aden'in dudakları titredi. Yaşadığı hassasiyet duygularını daha da kırılgan bir hale getirdiğinden küçük hıçkırıklar yeniden dudaklarından firar etti ve biçare sesiyle "Yusuf," diye fısıldadı.
"Yusuf'un canı. Yusuf'un her şeyi. İnan bana kızımıza hiçbir şey olmayacak! Asla izin vermem, asla!"
Birbirilerine sıkıca sarıldılar. Uzun sürede öylece kaldılar. Kimse dokunmadı onlara. Kimse ses etmedi. Herkes kendi acısını, kendi korkusunu o gece içlerinde yaşayıp olanı sindirdiler. Kimisi korkuyla sindirdi, kimisi endişeyle.
O korku kimileri için çok tanıdıktı. Zümrüt ve Yağız aynı şeyi yaşamışlardı. Sema ve Sefa sebebi aynı olmasa da evlat kaybetmenin kıyısından dönmüşlerdi. Bir de o korkunun içinden geçip acıya ve kana bulanmış olanlar vardı. Bejna daha kendi çocukken kucağına aldığı bebeğinin daha süt kokan oğlunu kucağında kaybetmiş, Aslan ise sanki öz evladı ölmüş gibi o acıya eşlik etmişti. İzel ve Yusuf Ali doğmamış nice canı kaybetmişti.
Fakat onların acısı bir nebze olsun dinse de acısı dinmeyen iki kişi vardı. Simge can dostunun hissettiği her şeyi kalbinin orta yerinde aynı çaresizlikle hissederken Baran pişmanlıkla parlayan gözlerini kardeşinden kaçırmış öylece boşluğa dalıp gitmişti. Dünya'yı kaybetmeyi aşamamışlardı. O geceyi, o gecenin sabahını, devamında gelen günleri aşamamışlardı. Günler akıp giderken hayat herkes için devam etmişti ama onlar için tarih hep aynıydı. Yıllardı aynı güne uyanıp aynı güne uyanıyorlardı. Fakat karanlığa mahkum ettikleri günlerine; Minel cıvıl cıvıl ışığıyla aydınlık katmaya başlamışken şimdi onu da kaybetme ihtimali kalplerini bir urgan sarmışçasına sıkıyordu.
"Zümrüt Hanım," evin emektarı Kiraz'ın sesi sessizliği bıçak gibi kesti. Zümrüt yorgun bir ifadeyle kadına baktı.
"Filiz Hanımlar geldi efendim." Zümrüt ağırca başını salladı. Saniyeler sonra duydukları telaşlı adım sesleriyle kocasının omzunda uyuya kalan Aden ve Yusuf dışında herkes ayaklandı. Filiz içeriye girer girmez gözleri kızını buldu. Ona giden ayakları uyuduğunu gördüğünde durdu.
"Hoş geldiniz." kulağına çalınan kısık sesle kızından kopardığı gözlerini karşısındaki kadına Zümrüt'e çevirdi. Bir süre birbirilerine baktıktan sonra yılların eritemediği aralarındaki o gerilime rağmen birbirilerine sarıldılar. Sarıldıkları an ikisinin de sessiz gözyaşları yeniden akıp gitti. Onlar sarılırken Haydar da diğerleriyle selamlaşıp oğlu Barlas'a sıkıca sarıldı. Herkes yeniden bir yerlere çökerken Haydar oturmadan önce Yusuf'un omzuna yavaşça dokunup sıktı.
"Kiraz kızlara söyle odaları hazır etsinler." dedi Zümrüt. Onun hemen peşinden Sema'da konuştu. "Bizim evi de hazırlasınlar Kiraz."
"Doğru mu?" dedi Filiz daha fazla sessiz kalamayarak. Telefonda haberi aldığından beri aklı inkar ediyordu. Yoldayken aklına olmadık senaryolar gelmiş kendin yiyip bitirmişti.
"Doğru." dedi sessizce Emir. Bir gözü cennet bahçesinde bir eli karısının elindeydi. İçi daralıyor, aldığı nefesleri ciğeri kabul etmiyordu sanki. Bu şeyi yaşayan ilk insan değillerdi belki ancak zaman çok yanlıştı. Aden'i azıcıkta olsa tanıyorsa Minel'in bu durumunda Canan ve Peri'yi de yanında tutmak isteyecekti ancak bu istediği, içinde bulundukları durumda nasıl olacaktı asıl muamma orasıydı işte.
"Canan'la Peri'ye söylediniz mi? Çocukların haberi var mı?" bazı bakışlar yine birbirine denk düştü. O bakışlarda çoğalıp giden zorular her birinin ayaklarına dolanacaktı.
"Henüz haberleri yok anne. Bir sabah olsun da." Güneş'in yorgun ve kısık sesiyle Daron ayaklandı.
"Hepimiz için zor bir geceydi. Bence yatıp dinlenelim. Sabah dinç kafayla nasıl ilerlenecek konuşuruz. Çocuklara ulaşır bir an önce de örnek vermek için gün ayarlar her şeyi yaparız."
"Eniştem haklı." diyerek Barlas'ta ayağa kalktı. "Bu geceyi atlatın ve kendinize gelin. Dağılıp yıkılmaya değil bir olup güçlenmeye ihtiyacımız var. Minel'e iyi gelecek yegane şey biziz. Yani ailemiz." onu onaylayan birkaç mırıldanmanın ardından Minel'in yanına çıktı.
Herkes yavaşça ayaklandı. Bazısı bu evde bir odaya geçti bazısı Sema ve Sefanın evine geçti. Gecenin orta yerinde bir koltuğun üzerinde sadece Yusuf ve Aden kaldı. Aden ruhsal olarak çektiği acının etkisiyle kocasının omzunda uyuya kalmışken Yusuf daha fazla kendini tutamadı ve sessiz hıçkırıklarıyla gözyaşlarını özgür bıraktı...
Gün ışıdığında gözünü ilk açan Minel oldu. Başında hissettiği keskin ağrı ve bedenini saran sıcak yorgunluk yüzünü buruşturdu. Gözünü kapayıp yeniden uymak istedi ama susamıştı. Yattığı yerde döndüğünde gözüne çarpan sarı saçlarla önce kaşları havalandı sonra dudakları kıvrıldı. Tamamen yan döndü ve yanına uyuyan ikiliye baktı. Neda abisine sıkıca sarılmış, Pera ise kardeşini bir koluyla sarmalarken diğerini Minel'in beline sarmıştı. Üstlerinde örtülü yorganın üzerinde ise koca göbeğiyle Safiş uyuyordu. Gen kız onlara iç çekerek bakıp uyandırmamaya çalışarak yatağından kalktı. Komodininde suyu vardı ama odasından çıkmak istediğinden çıplak ayaklarıyla yol aldı. Odasından çıktığında karşılaştığı sessizlik saatin çok erken olduğunu bağırıyordu.
Koridoru aştı, merdiveni indi ve mutfağa ulaştı. Dolaptan bir şişe su çıkarıp kana kana içti. İçinde harlamış ateşi söndürmüş gibi rahatlayarak şişede kalan suyu da bitirdi ve boş şişeyi çöpe atıp mutfak çıktı. Yeniden odasına gidecekken salondan gelen loş ışık gözlerini aldı. Geniş antreyi aşıp salonun geniş kapısının önünde durup içeriye göz attığında sırtları ona dönük anne ve babasının birbirine yaslı halde uyuduklarını gördü.
Nefesi titredi. Dudakları büküldü. Sessiz adımlarla yanlarına gidip hemen önlerindeki büyük, beyaz mermerden yapılma alçak sehpaya oturdu ve onları izledi. Annesinin yüzündeki huzursuzluk, babasının yüzündeki yorgunluk daha şimdiden elle tutulacak kadar gerçek ve belliydi. Hasta olmaktan, sakatlanmaktan bu yüzden korkar ve çekinirdi zaten. Şimdi o korktuğunun orta yerindeydi.
"Kızım." ürperdi Minel. Annesi ve babasına dalıp gidince geçen zamanında farkına varamadı. Kendisine bakan gözlerle nefes alıp verdi ve gülümsedi.
"Annikom, babikom günaydınlar." dedi sesini neşeli tutmaya çabalayarak ama o kırıklık yine de kendini belli ediyordu.
"Günaydın kızım," deyip kocasından uzaklaşıp kızının sığacağı bir boşluk yarattıktan sonra kızına elini uzattı Aden. Minel hiç itiraz etmeden annesinin elinin tutup aralarına yerleşti. Babası büyük kollarıyla hem onu hem annesini sarınca, Minel özlemle iç geçirdi. Diline kadar gelse de kendini tuttu ve için keşke ablamlarda burada olsaydı diye geçirdi.
"Niye burada uyudunuz?" dediğinde babasının dudaklarını şakaklarında hissetti.
"Öyle uyuyakalmışız bebeğim. Sen neden erkenden kalktın?" omuz silkti. Başını annesinin göğsüne yaslayıp gözlerini yumdu. Annesinin sıcakla harmanlanmış kokusunu çok seviyordu.
"Hiç uyandım öyle. Su içtim. Çok susamışım." Aden ve Yusuf buruk gözlerle birbirilerine baktıktan sonra onu daha sıkı sardılar. Bir süre öyle vakit geçirdikten sonra doğmaya başlayan güneşle Yusuf gözlerini kırpıştırdı.
"Hanımlar. Saat daha çok erken. Haydi çıkın yukarıya uyuyun biraz daha." anne kız bunu anında kabul etti. Minel nazlı nazlı babasına baktı.
"Ama sen de baba." Yusuf dayanamadı sesli sesli öptü minik kızını. Babasından aldığı yegane şey olan kahve gözleri çipil çipildi. Hele uzun kirpiklerinin gölgesi yüzündeki tek tük olan çillerine düşünce Yusuf kızının o masum güzelliğine iç çekti.
"İyi bakalım. Çıkalım haydi."
Birlikte ayaklandılar. Aden odaya çıkana kadar küçük kızını kollarından ayırmadı. Yusuf bir adım geride peşlerindeydi. Odaya çıktıklarında Minel koşar adımlarla yatağa gidip tam ortasına yerleşti. Yusuf pijamalarını alıp ebeveyn banyosuna geçerken Aden kızına tatlı tatlı takılarak üzerini değişip hemen yanına uzandı. Kızını göğsüne çekip yanaklarına ve boynuna buseler kondurup onu huylandırdı.
Minel "Ya anne," diye kıkırdayarak hayıflansa da sevgi arsızı olduğundan nazlanıyordu. Yanlarına Yusuf'ta geldiğinde iki kişi eksik olsalar da tamamlandılar.
Yusuf, kızının alnına dudaklarını yasladı. Elinin tersiyle boynuna dokundu. Sonra küçük ayaklarını tutup ovaladı. Neyse ki ateşi normal gibiydi. Eskiyi iyi hatırladığındandı bu yaptığı. Kerem bu hastalıkla mücadele ederken sürekli ateşlenip durur ve kusardı. "Baba ateşim yok. İyiyim ben," diye hüzünle soluklandı Minel.
"İyisin tabii. İyisin güzelliğim." genç kız babasına kırpıştırdığı gözleriyle bakıp tatlı tatlı sırıttı.
"Yaaa güzelin miyim gerçekten?"
"Eşek sıpası seni," Yusuf kızının kızıl saçlarını koklayarak öpüp onları yüzünde dingin bir tebessümle izleyen karısına göz kırptı.
"Ben zamanında çok büyük konuştum kızım. Rabbimden birden fazla Aden istedim o da sağ olsun beni kırmadı ama ben nereden bileyim üç yavrumun da anaları gibi çok güzel olacağını."
Aden benim eserim dermişçesine kasıla kasıla göz süzdü kocasına. "Gen aktarımı denilen bir şey var ya kocacığım. Şimdi sülalemin hakkını da yiyemeyeceğim kusura bakma." Yusuf gözlerini devirip kızının yanağından bir makas aldı.
"Hı hı. Asla dualarımın etkisi yok karıcığım haklısın." Yusuf dua deyince Aden aklına gelenle sırıttı. Kızının çenesinden tutup yüzünü yüzüne çevirdi.
"Sana bir sır vereyim mi kızım?" Minel heyecanla kıpırdandı.
"Evet, evet anne. Lütfen. Ben bayılıyorum sizin aranızdaki sırlara." dediğinde karı koca kıkırdadılar.
"Biz artık çocuk yapalım dediğimizde bir süre olmadı. Sağlık sorunumuz yoktu ama olmadı işte. O olmayan sürede de senin bu okumuş etmiş, koskoca savcı olmuş baban neredeyse türbe türbe gezip çaput bağlayarak, mum dikerek aman dileyecekti kızım." Minel dudaklarını birbirine bastırdı. Bir düşündü ve kendini babasından yana gördüğünü fark edince kıkırdar gibi oldu ama bunu annesine asla belli etmeye niyetli değildi. Annesi yaşına başına, hatta hasta oluşuna bakmadan onu bir güzel döverdi. Döverdi derken en fazla kıçını şaplaklardı. O yüzden babasına takıldı.
"Ay baba keşke yapsaydın annem seni ifşalasaydı da aile albümümüz şenlenseydi. Çok komik olurdu." Aden sessiz kahkahalarını serbest bıraktı. Yusuf ise "eşeğe bak sen!" deyip kızını gıdıklamaya başladı.
"Yaaa babiş,"Minel'in tatlı gülüşleri odadan taştı...
Aden koynunda kızıyla yeniden uykuda dalarken Yusuf yataktan usulca kalktı. Karısının ve kızının üzerini örtüp başlarına bir buse kondurduktan sonra odadan çıkarak aşağıya bahçedeki cam seraya indi. Seradaki uzun masanın bir sandalyesine çökerken çok geçmeden sağına Aslan, soluna Baran oturdu. Emir ve Daron ise tam karşısına yerleşti.
"Doğu'yla iletişim kurabildim sonunda. O kızla birlikte gelecekler." dedi Emir yorgunca. Doğu'ya ulaşmak zor olsa da ulaşabilmişti.
"Merdo'da bir saate geliyor." Aslan'ın susmasıyla Yusuf gürültüyle nefeslerini bıraktı. Baran tüm sessizliğini korurken Daron içini yiyen asıl derdi dile getirdi.
"Çocuklar ne olacak?"
"Olacak bir şey yok. Bu saçmalık hemen son bulacak!" diyerek gür ve tok sesiyle seradan içeriye adım attı Kerem. Ona dönen bakışları umursamadan masanın başındaki boş sandalyeye geçip oturdu.
"Bakmayın öyle. En başından büyük bir hataydı bu. Şimdi hal böyleyken nasıl bitiriyorsanız bitirin bu saçmalığı." Kerem'in bu çıkışa ilk desteği Daron onunda hemen ardından Emir verdi.
"Kerem haklı. "
"Haklı evet!" bakışlar bu sefer Baran'a döndü. O ise bakışlarını beyaz ahşaptan yapılma masadan bir an bile çekmeden yeniden konuştu.
"Ölen öldü nasıl olsa! Bir daha kimsenin ölmesine gerek yok. " Aslan sert bir soluk bıraktı. Daron ensesini ovalayarak bakışlarını kaçındı. Emir ve Kerem'se Baran'a ters gözlerle baktılar.
"Ciddiyim. Şu an asıl önemli olan şey Minel."
" Artık çok geç!" dedi Yusuf. Çıktıkları yol artık geri dönülemez yollara baş kaldırmıştı. Üstelik kızı artık bir Yarkın'dı. Bu gerçeğin bir kez daha kendini hatırlatmasıyla yüreği sızladı. Üzerindeki polo yakalı siyah badisini çekiştirip nefes almaya çalıştı. Çalıştıkça içi daha da çok yandı.
"Çocuklar, o piçlerin peşinde. Canan o itlerin ininde... Sizin anlayacağınız dönülmez olan o eşiği çoktan geçtik." dilinden dökülen her kelime birer tokat olup çarptı hepsinin yüzüne ama en çok Yusuf'un yanağı yanıyordu.
" Canan o itlerin ininde derken?" diyerek gerildi oturduğu yerde Emir. Aniden çatılına ve kabalaşan sesiyle Yusuf'un bakışları ona döndü.
"O ne demek lan şimdi!" Yusuf yüzünü sertçe sıvazlayıp ensesini ovaladı ve sıkıntıyla ofladı. Bakışlarını hepsinden kaçırıp masaya dikti ve ağzındaki baklayı çıkardı.
"Canan, Yarkın ailesinin yanında..." Yusuf'a bakan gözler kısıldı, her yüze inceden öfke otururken Kerem gergin bedeniyle ayaklanıp saçlarını karıştırdı ve "o niye?" diye sordu.
Yusuf kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Göğsündeki ağrı kendini hatırlatınca eliyle ovalayıp ter basan bedenini sandalyeye yasladı ve gözlerini kapayıp fısıltıdan ibaret çıkan sesiyle kabullenemediği gerçeği dile getirdi. "O it oğlu it kızıma nikah kıydı."
"Ne!" sesler birbirine karıştı. Aslan'ın kükreyişine Emir'in bağırışı, onun bağırışına Kerem'in şaşkınlığı karıştı. Daron inanamaz gözlerle karşısındaki adama bakarken Baran sessizdi. Dün gece boğazına oturan yumru şimdi daha da büyümüştü.
"Yusuf! Ulan senin ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu?" Aslan'ın ne saat umurundaydı ne de sesinin duyulması. Bu olacak iş değildi. Bu akla mantığa sığan bir şey hiç değildi.
"Duyuyor gibi sence Aslan?" hiddetle ayaklanıp elini masaya vurdu Emir ve "Ulan bir şey de!" bağırtısıyla öfkesini kustu. Daron onu kolundan tutup dizginlemeye çabaladı. Herkesin sesi birbirine karışırken camdan kule gibi olan seranın kapısı açıldı ve içeri tüm heybetiyle Merdo girdi.
"Ne bok yiyorsunuz lan siz?" Merdo'nun kaba ve gür sesiyle anlık bir sessizlik oldu lakin onun sesini Aslan'ın sesi bastırdı.
"Gel Merdo gel. Gel de bu herifin dediklerini bir de sen işit!" Merdo, Yusuf'a baktı. Bunca yıllık dostunun başını ilk defa eğik görüyordu. Kaşları çatıldı.
"Ne oluyor?" Yusuf soluklandı ama dudaklarını aralayamadı.
"Canan..." dedi Baran can kırıklıklarıyla dolu sesiyle. Aralı dudaklarının arasından nefesini değil de kanını kusuyormuş gibi bir ağrıyla baktı hemen yanında oturduğu adama. Suç ortağına... Yusuf'un da bakışları ona dönünce mavi hareleri titredi ve onun bir daha dile getiremeyeceği o şeyi bir de kendisi söyledi.
"Canan, Şafak Yarkın ile evlenmiş."
"Ne?" dedi Merdo nasıl bir tepki vereceğini kestiremediğinden. Duyduğuna bir an için anlam veremedi.
"Canan... Benim kızımın katillerini koruyan o piçle evlenmiş. Benim yeğenim, ellerinde kızımın kanı o lan o piçle evlenmiş!" tane tane, nefretle döküldü kelimeler Baran'ın ağzından.
"Davullu zurnalı da düğün yapmış mı yeğenin Baran?" diyerek öfkesini bu sefer Baran'a yöneltti Emir. Karşısında oturan iki adamın kafalarından tutup birbirine vurmak istiyordu.
"Bilmem. Haberimiz olmadı. Davetiye göndermeye yüzü olmamış demek ki!" herkesin dudakları arasından sıkılmış, bıkmış birer nefes çıktı.
"Sikik sikik konuşma lan! Belli ki bir boklar dönmüş," deyip Yusuf'a yöneldi Aslan. "Nasıl oldu bu durum anlat."
Yusuf dirseğini masaya yaslayıp iki parmağını göz pınarlarına bastırıp ovaladı. Sesini bulmak adını yutkundu ve sonunda ağzını araladı. "Rusya da bir toplantı olacak demiştim size." deyip avucuyla çenesini sıvazlayıp bazı anları hatırlar gibi gözlerini kıstı.
"Şafak'a o toplantıya Canan'ı da götürmesini söyledim. Bana toplantıya sadece aileden olanların katılabileceğini söyleyince ısrar ettim. Düşüneceğim dedi. Sonra olmaz. Asla giremez sokmazlar deyince..." elleriyle yüzünü kapadı. Yaptığı büyük bir hataydı.
"Sende kızımla evlen mi dedin?" ellerini yüzünden çekip Emir'e baktı. Gözlerinden fışkıran öfke tanıdıktı. Çok tanıdıktı hem de. Ne zaman Aden'in gönlü kendisi yüzünden kırılsa, karısı ne zaman zarar görse Emir ona hep bu öfkeli gözlerle bakardı.
"Yusuf..." diyerek daldığı yerlerden onu koparan kişi Merdo oldu.
"Sahte bir belge oluşturalım dedim. Evliymişsiniz gibi göster dedim. O itte önce terslense de kabul etti aniden. Ahmak kafam o an anlamalıydım niyetini. Piçin dölü karşıma çıkıp kızınla evlendim o benim hayat sigortam artık dedi." herkes nefesini tuttu. Akıllarında şekillenen gerçekler tüylerini diken diken etti.
"Ben senin yapacağın işin evveliyatını sikeyim Yusuf! Ben senin bu aklını sikeyim emi!" bas bas bağırdı Aslan kan kardeşine. İçindeki tüm biriktirdikleriyle bağırıp çağırdı ve bunlara sebep olan iki adama baktı. Bir kardeşi diğeri kan kardeşiydi.
"Aslan!" Yusuf sesini yükseltse de Aslan geri durmadı.
"Ne Aslan'ı lan? Ne Aslan'ı! En başından yanlış yaptık biz. En başından. Ulan bile bile size izin veren aklımızı sikeyim ben." herkes yeterince gerginken Kerem aklında dolanıp duran kurtçuklara daha fazla dayanamadı. En başından beri kaçındığı ve korktuğu tek şeyi dile getirdi.
"Bağırıp durmayın da asıl meseleyi düşünün." deyip ona bakan gözlere tek terk meydan okurcasına baktı. "Ablam öğrendiğinde ne olacak?"
Yusuf bir an nefessiz kaldı. Göğsünün ağrısı arttı. O korkuya endişe ve sinirde eklenince kendini tutamadı. "Asla! Bakın. Asla anladınız mı? Aden'in öğrenmesi demek tüm ailenin öğrenmesi demek. Üstelik elimizde kayda değer hiçbir şey yokken Aden ya da başka biri asla öğrenmemeli bu olanları." sesi hiddetliydi.
"Ulan göt herif!" Emir'in çıkışına kimse şaşırmadı. "Bir kızın vuruldu, diğer kızın tek başına bir suç örgütünden hallice olan herifin tekiyle senin yüzünden evlendi. Diğer bir kızında lanet olsun ki kanser! Bizim çocuklarımızın durumu da meçhul. Sen hâlâ neyin derdindesin!"
"Dünya'nın, kızımın katillerinin derdindeyiz Emir." dedi Baran olabildiğince sakin kalmaya çalışarak. Emir derin bir nefes alıp verdi. Titreyen dudaklarını bir an bastırıp soluğunu yuttu.
"Bak Allah kuran çarpsın sana sözüm yok Baran. Yeminim olsun yok. Senin yaşadığını ben yaşasam çoktan sıkmıştım kafama. Haklısın ulan haklısın. Dediklerinde, yaptıklarında haklısın ama! Ama bu herif," parmağıyla Yusuf'u gösterdi.
"Tek derdi kendi itibarı! Tek derdi o şerefsizleri alt edememesi."
Yusuf'un tüm yüzü boğazına kadar kızardı. Öfkesi bedeninden taştı. Elini canının acısını umursamadan masaya vurup ayaklandı ve kendisine suçlayıcı bakışlarla bakan her göze meydan okurcasına bakarak döktü yıllardır içinde tuttuğu zehrini.
"Asıl sen siktirme lan belanı! Haklısın dediğin Baran tüm suçu benim kızıma yükleyip sizinkilere dokunmazken de haklı mıydı? Benim kızımı ya benim kızımı. Canan'ı, Dünya'nın katili gibi görürken de haklı mıydı?" arkasındaki sandalyeyi devirip ona bakan gözlere baktı.
"İtibarımmış. Sikeyim itibarımı. Ulan biriniz bile çıkıp ne Canan'ı Baran saçmalama demediniz. Benim kızım dünyanın bir ucunda bizden uzakta tek başına yaşarken sesinizi çıkarmadınız. Bizim çocuklarımızda oradaydı demediniz. Şimdi karşımda bir bok yapmamış halinizle bana kafa tutmayın! Dünya öldüyse sadece Canan yüzünden değil hepsinin yüzünden öldü."
"Yusuf..." diyecek gibi oldu Aslan ama bilip sustukları boğazına dizildi.
"Canan yoktu tamam. Diğerleri neredeydi? Ha! Haydi Peri baş ağrısından ilaçlarla uyuyup kalmış. Senin kızın neredeydi Aslan? Yusuf Ali neredeydi? Dağhan, Andre, Hayat! Ulan Uzay neredeydi!" şimdi herkes susmuştu. Yusuf'tan kaçan gözler birer boşluğa tutundu. Sadece Kerem karşısındaki adamın gözlerinin içine bakabiliyordu.
"Ama eşeklik benim kızımda. Sizin çocuklarınızın arkasını toplayacağım diye diye her seferinde kendini hiçe sayan benim kızımda asıl salaklık! Benimde Allah belamı versin ama! Benimde versin..." şiddetle inip kalkan göğsü onu zorlasa da nefeslerinin sekteye uğradığını kimseye belli etmedi. Yaşadığı hayal kırıklığıyla bunca yıldır kardeş dediği dost dediği adamlara baktı.
" Ben anladım. Ben sizi çok iyi anladım... Merak etmeyin en kısa zamanda getireceğim çocuklarınızı yanınıza... Aden'e bir şey demeyeceksiniz. Karım yediğim tüm haltları benden duyacak, öğrenecek."
"Yusuf," Yusuf, Baran'a baktı. Boğazına dizilen her nefes biraz daha yaktı canını. Utanmasa ağlayacaktı ama tuttu kendini.
"Sözüm söz! O itleri senin önüne atacağım. Bunun uğruna kızlarımdan, karımdan olsam da sözüm söz..." seradan çıkmadan önce son kez herkese bakıp Baran'a yeniden çevirdi bakışlarını.
"Ama sen de benim kızımı azat edeceksin!"
...
Aden uyandığında saat öğleni geçmişti. Kızı ve kocası yanında değildi. Yatakta doğrulup oturdu. Yaşadığı üzüntü bedenini yoğun bir ağırlık ve yorgunluk katmıştı. Kendine gelene kadar yataktan kalmadı. On dakika kadar sonra kalkıp hazırlandı. Evin içinde olacak olsa da her zamanki gibi görünmek istediğinden özendi kendine. Elinde telefonuyla odadan çıktı. Canan ve Peri'den hiç dönüş alamaması canını iyiden iyiye sıktı. Kızları onu asla bu kadar uzun süreli habersiz bırakmazlardı. Merdivenleri inip büyük antreden geçerken gözü salona takıldı. Hemen hemen herkes oradaydı. Bir su içmeden yanlarına geçmek istemediğinden mutfağa ilerledi.
"Yusuf?" kocasını mutfak masasında tek başına otururken görmeyi beklemiyordu. Onu duymayacak kadar dalıp gitmiş olan kocasına yaklaştı. Ellerini omzuna yaslayıp başının üzerine bir buse kondurdu. Yusuf sıçrayıp başın arkaya attığında kendisine bakan bir çift mavi gözle karşı karşıya kaldı.
"Yavrum." ellerini Aden'in ellerinin üzerine koyup gülümsedi.
"İyi misin?"
"Değilim. Ama olacağız." Aden bir kez daha öptü kocasının kırlaşmış saçlarını.
"Olacağız. Neler atlattık bunu da atlatacağız." dedi. Dün gecenin aksine şimdi daha iyi ve mantıklı bir ruh halindeydi. Kendini toparlaması gerekliydi.
"Aynen öyle güzelliğim. Aynen öyle." karısının elini tutup avucunu öptü.
"Herkes içeride anlaşılan. Haydi sen geç ben de bir su içip geleyim."
"Doğru... Filiz anneler geldi gece. Merdo ve Sevda'da sabah geldiler." Aden nefes alıp verdi. Kızları soracaktı ama dilini ısırdı. Hafifçe gülümseyip başını salladı.
"Minel?"
"Kahvaltıdan sonra Pera ile odasına çıktı. İyi merak etme. Suyunu içte geçelim."
"Yok. Ben bir bakayım yine de kızıma. Sen geç salona haydi." Yusuf sandalyeden kalktı. Karısının yüzünü avuçlarının arasına alıp alnına bir buse kondurdu ve titreyen göz bebekleriyle onun güzel gözlerine baktı. Karısının engin maviliklerinde kendini yansımasını görmek onu toparladı. Gücünü yeniden hissettirdi.
O salona geçerken Aden su doldurduğu bardaktan birkaç yudum içip yeniden merdivenlere yöneldi. Üst kata çıkıp koridoru aşarak kızının odasının önüne geldi. Eli kapı kulpuna gidip kapıyı çalacakken işittikleriyle duraksadı.
Minel ve Pera'nın sessiz olmaya çalışarak konuşuyorlardı ancak sesleri duyuluyordu. Minel ablalarının ve abilerinin bu durumunu şu anda öğrenmemelerini isterken Pera'nın "en azından Peri ablam ve Yalın abim Şile'de bence onlar bilmeli." demesi üzerine elektrik çarpmışçasına kapıdan uzaklaştı Aden.
Aden kapıyı açıp içeri girmek istedi ama kendini tuttu. Başını sağa sola sallayıp işittiklerinin ne anlama geldiğini çözmeye çalışsa da afallaması onu kendine gelmesine izin vermedi. Peri ve Yalın buradaydı. İstanbul'da, Şile'deydi. En azından... O zaman diğerleri neredeydi?
Nefesi boğazına dizildi. Gözleri yaşardı. Kapıdan tamamen uzaklaşıp kendini odasına attı. Bir eli belinde bir eli göğsünde volta atmaya başladı. Aklını bulandıran her balçık düşündükçe berraklaşıyor berraklaştıkça kezzaba dönüşüp etini yakıyordu. Kızı buradaydı. İspanya'da sandığı kızı buradaydı. Üstelik beş yıldır yan yana bile gelemediği Yalın ile birlikte Şile'deydi. Ve bunu kendisi bile bilmezken Minel ve Pera biliyordu...
Aden aniden durdu ve saniyeler içinde üzerine kabanını ve çantasını alıp odasından çıktı. Kimseyi umursamadan hızlı adımlarla evden çıktığında onu fark edende olmadı. Güvenliği aşıp Atakan'dan arabasını istettiğinde karşısındaki korumanın hemen Yusuf'a haber vereceğini bilse de uyarma gereği duymadı.
"Efendim buyurun." diyerek arabadan inip arka koltuğun kapısını açtı Atakan ama Aden o kapıyı hırsla kapayıp şoför kısmına yöneldi.
"Sana gerek yok Atakan." genç adam emin olamayarak baktı kadının yüzüne.
"Ama Aden Hanım."
"Sana gerek yok dedim. Çekil!" deyip Atakan'ın açtığı boşluktan arabasına yerleşip kapısını sertçe çekti ve gaza bastı. Atakan ise tam da Aden'in tahmin ettiği gibi bu durumu hemen Yusuf'a aktardı.
Aden önde Yusuf peşinde Şile'ye yol aldılar. Aden, yol boyunca çalan telefonunu açmadı. Kocası biliyordu. Yoksa bu kadar aramanın mesajının bir açıklaması olamazdı. Şile'ye sonunda vardığında arabadan nasıl indi, bir zamanlar aşk yuvası olan küçük bağ evine nasıl gitti anlayamadı bile. Eve yaklaştıkça kulağına doluşan sesler kızına, yeğenine ve tanımadığı bir gence aitti. Kapının önünden geçip göle bakan kısma geçti ve perdesi aralı pencereden içeriye baktı. Kızı oradaydı. Pamuğu orada Yalın'ın hemen yanında oturmuş hararetli bir şeyler söylüyordu. Zayıflamıştı. Saçları daha da uzamıştı ve kendindeydi. İki ay önce gördüğü kızıyla şimdi gördüğü kızı arasında çok fark vardı. Bu iki ayda neler olmuştu da kızı kendine gelmiş, zayıflamış ve Yalın ile yeniden bir araya gelebilmişti.
Aden onları izlerken etrafındaki adamları fark edemedi. Uzaktan duyulan araba sesi kulağına gelmedi. Pencerenin önünden çekilip kapıya yanaştı ve avucunun içiyle peş peşe vurdu o kapıya. Önce sesler sustu. Sonra hızlı adım sesleri yükseldi. Kapı aniden açıldığında tam yüzüne uzatılan silahla daha da afalladı Aden.
Anne ve hala diyen sesler aynı anda sardı etrafını Aden'in. İki genç büyük bir şaşkınlıkla karşısındaki kadına bakarken Emre silahını indirip geri çekildi.
"Anne..." Peri'nin sesini ani bir frenle evin önünde duran araba kesti. Yusuf nefes nefese arabadan inip onlara koştu.
"Şimdi büyük sıçtık!" diye hayıflandı Yalın ama Peri'nin tam yanında durmaktan da geri kaçmadı.
"Anne," dedi Peri yeniden. Kendisine dolu gözlerle bakan kadından deli gibi utanıyordu.
Aden'in göğsünün ortasında sönmeden yanan ateşe bir avuç kömür daha atıldı. Titreyen dudaklarını aralamakta zorlandı tıpkı nefes almakta zorlandığı gibi. Aklı hiç olmadığı kadar bulanık gözleri hiç olmadığı kadar yaslıydı. Yanına gelip koluna asılan kocasının tutuşundan kendini kopardı ve kızına öfkeyle baktı.
"Sen burada ne arıyorsun Peri?" Peri annesine bir adım attı lakin korkusu bedenini tir tir titrettiğinden adımı sarsaktı.
"Anne..." dedi bir kez daha ancak farkındaydı ki annesi onu duymuyordu.
"Sen İspanya'daydın. Oradaydın! Senin burada ne işin var Peri!" Aden anlam veremiyordu. Neler dönüyor bilmiyordu lakin duyacaklarının ardından kendisini bir kıyametin beklediğini karşısında ilk defa ona korkuyla bakan kızından ve tedirginlikle dudaklarını dişleyen yeğeninden anlıyordu.
Peri'nin mor menekşeye çalan gözleri annesinin arkasında ona çaresizce ve korkuyla bakan babasına kaydığında dudaklarının arasından bir soluk kaçıverdi. Babası... Babasının gözlerinde ilk defa gördüğü o şey onu afallatmaktan öteye götürmedi.
Yusuf Toral korkuyordu.
Babası; annesinden saklı yaptığı her şeyden, galip gelemeden önce öğrenmesinden deli gibi korkuyordu.
Fakat Peri korkmuyordu. En azından artık korkmuyordu. Dilini dudaklarında gezdirip titrek nefesini yuttu ve vakur bir edayla çenesini dikleştirdi. Sol gözünden akıp giden bir damla gözyaşını elinin tersiyle sildi ve "Dünya... Dünya için anne." dedi.
Aden'in ayağından yer kaydı sanki. İşittiği o isim onu yerle bir etmeye yetti. Kızının devam etmesine gerek yoktu. Gözünün önünde geçip giden görüntüler, zihnine akın eden hatıralar asıl muhatabının hemen bir adım gerisinde ona yalvarırcasına seslenen kocası olduğunu bağırıyordu.
Göğsünde çırpınıp duran çığlıklarını göğüs kafesine zor da olsa hapsedip zorlukla araladı dudaklarını ve sadece kızının gözlerinin içine bakıp "arabama geçin!" dedi. Ne Peri ne de Yalın onu ikiletmedi. Yalın, Emre'ye başıyla işaret verdiğinde onlar önden ilerledi. Peri ise babasının yanından geçip giderken "üzgünüm baba," dedi ve onları bir uçurumun kenarında baş başa bıraktı.
"Aden..."
Aden kocasına yüzünü dönmeden önünde kapısı açık eve iç çekerek bir adım attı. Attığı her adımda da içini dağlayan ateş tenini yaktı. Gözleri evde dolandı. Her yerde bir süredir bu evde yaşamın olduğunu gösteren izler varken boğazına dizilen yumruları nasıl yutkunacağını bilememenin hüznüyle dudaklarını dişledi.
"Aden, Güzelliğim bir bak bana." aniden dönüp kocasına baktı Aden. Yusuf bunu beklermişçesine soluklandı ama gördüğü gözler içini parçaladı. Aden ağlamamak için kendini zor tutarken kirpiklerine tutunan umut ve inanç gözünden düşmek üzereydi. Başka bir söze ihtiyaç duymadan "anlat," dedi sadece.
Yusuf anlattı. En başından bugüne dek yapılan her şeyi tek tek anlattı karısına. Dilinden düşürdüğü her kelimede Aden ile aralarında kimsenin göremediği o kalın urganlarla atılan kördüğümlerin tek tek söküldüğünü hissetse dahi susmadı. Çünkü biliyordu. Sakladıkça ayağına dolanacak ve Aden, kendisi anlatmasa bir başkasından illa ki öğreneceğini.
"Sen ne yaptın Yusuf?" dedi Aden işittiklerinin ağırlığıyla. Sırtında beliren ağırlık kamburunu çıkarmaya başlamıştı.
"Aden..."
"Sen... Sen nasıl böyle bir işe kalkışırsın aklını mı kaçırdın?" bağırışı boğazını kanattı ama susmadı Aden. Ona çaresizce seslenen kocasına sağır olmaya başlayan kulakları onun sesine tahammül edemiyormuşçasına çınlıyordu.
"Aden..."
"Sendin. Sendin ya sendin. Beş yıl önce tüm ailemizin orta yerinde bizi çocuklarımızla tehdit ediyorlar deyip bu işin peşine düşmeyeceğiz diyen sendin. Bunlar bildiğimiz gibi değiller, çok tehlikeli ve güçlüler diyen sendin. Baran'ı ikna eden sendin!" elleri saçlarına gitti. Hıçkırıklarını daha fazla tutamayıp hınçla kocasına ilerledi ve avuçlarını göğsüne yaslayıp iteledi koca bedenini.
"Sen... Sen ne yaptın Yusuf!" dedi ağlaya ağlaya. Duydukları, öğrendikleri kanına dokunmuştu. Hayal kırıklıkları tuzla buz olup tüm bedenine saplanmış canını kanatıyordu.
"Sen nasıl kızlarımızın canını hiçe sayarsın." Yusuf'un başı suçlulukla öne düştü. Onunda gözünden yaşlar akarken Aden susmadı.
"Hadi kızlarımızı geçtim... Onların canının üstünde kendinde hak gördün," yumruk yaptığı elini Yusuf'un sol göğsüne, zayıf kalbinin üstüne peş peşe vurdu.
"Sen benim kardeşlerimin çocuklarının canını nasıl hiçe sayarsın Yusuf! Sen bunca yıldır yanında olan adamın zarzor sahip olduğu tek evladını nasıl olurda o insanların içine sokarsın. Sen bu hakkı kendinde nasıl görürsün! Sen benim çocuklarımı nasıl ölüme yollarsın!" hınçla akan yaşlarını silip başını sağa sola salladı ve bin parça bölünmüş bir halde kocasına baktı.
"Bitti! Duydun bitti. Nasıl başlattıysan bu saçma sapan intikam oyununu öyle bitiriyorsun. O çocuklar evlerine dönecek duydun mu?" Yusuf başını salladı ama bu Aden'e yetmedi.
"Duydun mu Yusuf?"
"Dönecekler..." fısıltıdan ibaretti koca adamın sesi.
"Canan'ı ara hemen. Ara kızımı hepsi onun yanındadır zaten toplasın gelsin kardeşlerini. Ara kızımı." Yusuf dilini ısırdı. Ağzına dolan kanı boğazından akıp giderken karısına pişmanlıkla baktı.
"Arasana!" diye yüzüne bağıran kadına ne diyeceğini bilemedi. Dudakları açılıp kapandı ama bir şey diyemedi ama Aden kendisini daha kötü bir gerçeğin beklediğini anladı.
"Hayır. Hayır bak. O ağzından bir kez daha kaldıramayacağım tek bir laf çıkarsa seni mahvederim Yusuf. Yeminim olsun seni mahvederim!" Yusuf başını eğdi. Omuzları çöktü. Bundan sonra geri dönülmez bir yola düştüğünün farkına o an vardı. Ağırca yutkundu. Damağına yayılan kendi kanı onu boğacak gibi hissetti ama artık dönüşü yoktu.
"Çocuklar Canan'ın yanında değil. Hepsi farklı yerlerdeler. Canan ise..." Aden, Yusuf'un yakasına yapıştı. Ağlamaktan kıpkırmızı olmuş gözleriyle titreyen çenesiyle kocasına baktı.
"Susma adam. Susup çıldırtma beni. Ne söyleyeceksin de bu kadar korkuyorsun! Susma söyle!" Yusuf ellerini yakasındaki ellerin üzerine kapadı ve alnını karısının alnına yasladı. Bir sonun başlangıcı iki çınarın arasında dalga dalga yükselmeye çoktan başlamıştı.
"Canan burada. İstanbul'da. Yarkın ailesinin yanında." Aden'in dudaklarından rüzgar misali bir nefes kaçtı. Göğsü şiddetle çarptı. Gözünden akan yaşlar şakalarına karıştı.
"Canan... Kızımız benim yüzümden o herifle evlendi...."
Zaman bir kuş gibi çırpınarak yere çakıldı. Zaman durdu. O an geri dönülmez bir yolun başında dikilen iki insanın ellerini birbirinden kopardı. Aden hazmedemediği tüm gerçeklerle yere yıkıldı ama bedeni dimdik ayaktaydı. Yusuf ise git gide zayıflayan kalbiyle korktuğunun başına gelmesini kaldıramayacak kadar yıkık döküktü.
"Özür dilerim..."
Aden önce ellerini çekti sonra bedenini. Her şeyi mahvetmişken, evlatlarının, yeğenlerinin hayatlarını hiçe saymışken bir özrün ne önemi vardı. Hissettiği tüm duygularıyla karşısındaki adamın gözlerinin içine baktı.
Aden yutkundu ama yaşları gözünden değil ciğerlerinden aktı.
Aden ilk defa hayal kırıklığı ile baktı kocasına.
Aden ilk defa yerle bir olduğunu hissetti.
Aden ilk defa ihanete uğradığını anladığında yaşadığı acıya dayanamadı ve bu hayattaki en büyük dayanağına ilk ve son kez sırtını döndü...
26 EKİM / İSTANBUL
Sabahın ilk vakitleriydi. hızlı giden arabanın içinde dinlemekten hiç bıkmadığı o şarkı çalıyordu. Cam açıktı ve savurgan rüzgar acımasızca arabanın içine dolup Şafak'ın yüzüne vuruyordu. Rüzgar vurdukça içi soğuyordu Şafak'ın. Aklını tırmalayan her düşünce rüzgarın etkisiyle daha belirginleşiyor ve sızacak bir alan bırakmıyordu. Başlıklar netti. Sorular netti. Ve cevaplar da netti. Şafak yolun onu götürdüğü yerde karşılaşacaklarını biliyordu. Oflayarak nefesini bıraktı ve dilinin ucuyla çalan o şarkıya eşlik etti.
Karadır bu bahtım kara...
Gözü saate takıldı. Sekize geliyordu. Az kalmıştı. Olanı biteni kalan yolda teker teker gözden geçirip kendine hatırlattı. Rüzgar esmeye, şarkı çalmaya devam ettikçe hatıralarının arasından gözünün önüne bir çift mavi göz, burnuna sıcacık bir koku sızdı. Sağ eliyle yüzünü sertçe sıvazlayıp başındaki şapkanın gölgelik kısmını çekiştirdi.
Aniden o mavi gözlerle ilk defa denk düştüğü anı hatırladığında içi anlam vermediği bir öfkeyle sarsıldı. Onu ilk gördüğünde evin mutfağında bir adamla..." Hay sikeyim!" diye sinirle soluklandı. Başını sağa sola sallayıp dikkatini toparlamaya çalıştı ama Canan çoktan sızmıştı aklına.
"Ulan Toral!" diye söylenip kaşının ortasındaki yara izini ovaladı ancak oraya dokunur dokunmaz dün geceki narin dokunuşlar bu sefer aklını istila etti. Sarılışını, tenine değen nefesini, kendine ürkekçe bakan o gözleri anımsadı. Anımsadıkça sol göğsünde bir titreyiş belirdi.
Canı sıkıldı. Camı kapadı. Müziği değişti. Ama gözünün önünden bir çift mavi göz gitmedi. Ayağını gazdan çekmedi. Hızlandığı kadar hızlandı. Yol bir yerde sona erdiğinde durdu. İstanbul'un artık kuşların bile tepesinden uçmadığı bir harabeye dönmüş bir semtindeydi. Yan koltukta duran telefonunu alıp cebine attı. Silahını da alıp beline yerleştirdikten sonra arabadan indi. Evsizlerin kol kaldırım kenarlarında, yıkık dökük evlerde uyuduğu sokakları hiç tereddüt etmeden emin adımlarla yürüdü.
Yılların yıkamadığı cezaevinin önüne geldiğindeyse kendine açılan kapıdan girdi. Onca memurun orasından sanki kendi mekanıymış gibi geçip gitti. Ne üstü arandı ne ismi alındı. Ezbere bildiği yolu yürüdü. Merdiven çıkıp yokuş indi ve sonunda görüşme yapılan bloğun önüne geldi. Onu karşılayan cezaevi müdürü oldu.
"Şafak Bey. Hoş geldiniz. Buyurun abiniz sizi bekliyor. " diyen adama baş sallayıp üç basamağı çıkıp otomatik kapıdan geçti.
"Blokta sizin dışınızda kimse olmayacak efendim. Her ihtimale karşı görüşme yapacağız oda arandı, temizlendi. Endişeniz olmasın." Şafak aniden durup yanında nefes almadan konuşan adama döndü yüzünü.
"Oğlun nasıl müdür?" babası yaşındaki adamın anbean beyazlayan yüzüyle dudak ucuyla sırıttı.
"İyi efendim. Çok iyi. Eğitimi için yurtdışında. Sağ olun sizin sayenizde." Şafak başını sallayıp yoluna devam etti. Karşısındaki adamın yaşı olabilirdi, yılların tecrübesi denecek yaşta bir adamdı ama atladığı bir şey vardı ki Şafak insan ne demek biliyordu.
"Benim yaptığım bir şey yok müdür. Senin sayende asıl." deyip Behraz Yarkın ile görüşeceği odanın önünde durdu ve müdüre kara gözlerini dikti. Şafak kötüyü bilirdi. Yalanı bilirdi. O yüzdendi zaten karşısındaki adamın yalan söylediğini anlaması.
"Şimdi gir içeri o odayı gerçekten temizle. Temizle ki bazı şeyler asıl benim sayemde olmasın."
"Şafak Bey." Şafak oflayarak nefeslendi alnını ovaladı. Yüzünü adamın yüzüne yanaştırıp "karına oğlunun kafasını mı yollayayım yoksa başka uzuvlarını mı?" dediğinde adamın yüzüne sinen korkuyla içten içe keyiflendi. Geri çekip duvara yaslandı. Ellerini ceketini ceplerine yerleştirdi.
"Gir o odaya ve gerçekten temizle!"
Dakikalar sonra müdür elinde iki tane dinleme cihazı ve nokta kadar küçük kameralarla çıktığında şaşırmadı Şafak. Yusuf Toral işini şansa bırakan bir adam olmadığını en başında belli etmişti.
"Şimdi siktir olup git ve o savcı bozuntusuna burada olduğumu haber et. Kudursun dursun köpek!" Şafak görüşme odasına girdi. Tam ortaya yerleştirilmiş masaya ilerledi ve kapıyı görecek şekilde oturdu.
Çok geçmeden kapı açıldı ve elleri cebinde bir halde içeri Behraz Yarkın girdi. Uzun süredir görüşmediği abisini baştan aşağı süzdü Şafak. Saçları her zaman ki gibi kısaydı ama yüzünde hatırı sayılır bir uzunlukta sakal vardı. Kendisiyle aşık atacak seviyede olmasa da eskisinden daha kalıplı ve güçlü duruyordu. Yüzünde aynı ifadesizlik, annesinden aldığı yeşil gözlerinde aynı soğukluk vardı.
"Kimler gelmiş kimler..." diyerek tam karşısına oturdu Behraz. Kardeşine boş gözlerle baktı. Yıllar ondan bir şeyler götürmemiş gibi duruyordu.
"Abim hayırdır hangi rüzgar attı seni?" dedi alayla. Şafak'ı ayağına kadar getirmenin keyfini yaşıyordu içten içe.
"Neden burada olduğumu gayet iyi biliyorsun... Abi!" dedi ima dolu sesiyle Şafak. Behraz'ı asla abi bilmemişti. Hoş karşısındaki adamda onu hiçbir zaman kardeş saymamıştı.
"Beni öldürmeye çalışıp veliaht olmak yaramış sana. Daha da küstahlaşmış daha da gıcık olmuşsun." Şafak ona aldırmadı ama "sen değişmişsin. Eski halinden eser yok," demeden de edemedi.
"Eh, mahpusluk insanı değiştiriyor." bir süre sessizce birbirilerine baktıktan sonra Behraz sakallarını sıvazlayıp arkasına yaslandı ve ellerini bacaklarına yasladı.
"Anlat bakalım şu işi en başından da bir anlayalım ne dolaplar çevirdiğini." Şafak başını sağa sola yatırıp boynunu kütletti ve konuşmaya başladı.
"Annenle baban seni gözden çıkarıp buraya tıktıktan sonra hedeflerine Behçet'i koydular. O zavallı çocuğu kendi çıkarları uğruna kullanmaya başladılar. O annen olacak kadın." sinirle soluklanıp yanağını kaşıdı Şafak.
"Köpeğin önüne kemik atar gibi attı diğerlerinin önüne çocuğu. Babanda bana dokunmayan yılan bin yaşasın koltuğumdan olmayayım diye göz yumdu her şeye. Onunla da yetinmeyip ikizlere de el uzatınca." Şafak o zamanları hatırlayınca kasıldı. Tişörtünün yakasını çekiştirip durdu.
"Sen de devreler yandı tabii."
"Yandı... Ben de dedim ki kendi kendime. Onlar sizi yiyeceğine sen onları ye!" duyduklarına şaşırmadı Behraz. Anne baba demeye bin şahit isteyen o iki insan evlat falan dinelmeden kendi çıkarlarının uğruna herkesi yok edecek kadar bencil ve kötülerdi.
"Yusuf Toral'a o yüzden gittin?" Şafak hırsla başını salladı. O adamın adını duymak ensesinde bir ağrıya neden oluyordu.
"Aynen öyle. Ona açık açık ailenin tüm kirli işlerini ve öldürülen kızın katillerini eline vereceğime dair bir anlaşma sundum. Her şeye karşı güvence olarak özel kaleminin oğlunu da yanıma aldım. Ben ona istediğini verecektim o da beni ve kardeşlerimi bu işten sıyıracaktı. Ama o ne yaptı gitti benim arkamdan iş çevirdi. Halbuki ilk defa tüm dürüstlüğüm ile bir insana gitmiştim." Şafak sustu ama elini masaya sertçe vurmaktan da geri durmadı. Yusuf Toral'a büyük bire nefret besliyordu ve o nefret hafifleyecek gibi de değildi. Bu işin bu denli çığırından çıkmasının tek sebebi oydu.
"Bu işler böyledir koçum. Sen ayağınla gidersin ama arkanı döndüğün an yersin hançeri." hiddetle bir kes daha masaya çarptı elini. "Götüne sokacağım ben o hançerleri onun az kaldı!"
Behraz, kardeşinin gözündeki ateşi görünce sindi. "Sakin ol genç. Seni buraya getirene kadar neler oldu anlatmaya devam et."
Şafak şapkasını çıkarıp elini terleyen saçlarında gezdirip onu rahatsız eden o hissi yok etmek istercesine ensesini ovaladı. Ama işe yaramadı. Şapkasını yeniden takıp çenesini sıvazladı ve kaldığı yerden devam etti.
"Anlaştığımızı sanıp işe koyuldum ben. Kim nerede kiminle ne iş tutuyor tek tek öğrenmeye çalıştım. Amına koyayım tetikçilikten, götünüzü temizlemekten öteye gidememişim ki hangi aile nedir kimdir ne iş yapar kim kime bağlı öğrenene kadar yıllar geçti zaten." Behraz gülecek gibi oldu ama tuttu kendini. Şafak'ın öfkesini üzerine almaya hiç niyeti yoktu.
"Ben buna ara ara bilgi vermeye başladım. Ama sonra fark ettim ki ikizlerin etrafında biri dolanıyor. Eren ve Eylem'e dedim araştırdılar. Uzay Uyguroğlu'ymuş."
"Uyguroğlu?" dedi kaşları çatılırken
"Ölen kızın ikiziymiş. Bir olay sırasında yalandan Ekim'i kurtarıp Ekin'le arkadaşlık kurmuş. Sonra ilerletmiş durumu. Bunu fark edince niyetini anladım puştun. Kendi planını kurmuş ben ona muhbirlik yaparken o meğer benim kuyumu kazıyormuş." Behraz sert soluklarla homurdandı.
"İte bak sen! Ulan bir de böyleleri dürüstlükten, haktan, hukuktan ahkam keser ya ayrı ayar oluyorum."
"Görecek o dürüstlüğü. Göstereceğim ben ona!" Bheraz başını salladı. Aynı kanı taşıdığı bu adamın bunu yapacağından emindi.
"Sonra ne oldu?"
"Öfkeme yenilmedim. Ona ayak uydurdum. Uzay'ın ikizlerle yakınlık kurmasına izin verdim. O malum gecede orada olan kuzenlerini bu işin içine katmasına hiç ses etmedim. Madem başta koyulan kuralları onlar yok etti bana da hodri meydan demek düştü." Behraz'ın dudağının sol köşesi keyifle kıvrıldı. Burnunu çekip ellerini sıvazladı ve heyecanla masaya eğildi.
"Ne yaptın?" Şafak pis pis güldü. Kararan gözlerini yüksek duvarların en tepesinde kendilerine zar zor yer edinen pencereden gökyüzüne baktı. Hatırına yine mavi gözler düşünde gülüşü solacak gibi oldu.
"Şafak?" gözlerini yumup derin bir nefes aldı ve başını Behraz'a çevirip gözlerini araladı. Daha deminki halinden eser yoktu. Şimdi daha dingin ama daha keskin bir tavırla soğuk ve mesafeliydi.
"Oyuna kendi tarafımdan yeni bir oyuncu ekledim. Yeni bir hayat sigortası," dedi. Behraz'ın kaşları çatıldı. Merakla "kim?" diye sordu.
"Canan Ahsen Toral..." burnundan verdi nefesini. Gözleri avını yakalayan bir avcı misali kısıldı ve büyük bir zevkle "gerçi artık Yarkın," dedi.
"Ne diyorsun oğlum? Ne yaptın lan!" Aklına gelenlerle yutkundu. başını omzuna doğru eğip tek kaşını kaldırdı. "Hadi lan!" diye yükseldi Behraz.
"Yusuf Toral'ın kendi topuğuna sıkmasını sağladım. O hem beni, hem ikizleri hem de kendi çocuklarını kullanarak bir zafer elde edeceğini sandı ben de ona bu işlerin böyle yürümediğini gösterdim." Şafak'ın ağzından çıkan her kelimeyle keyiflendi Behraz. Her sözde gülüşü büyüdü.
"Canan... Savcının kızı mı?" dedi ama tahmin etmesi zor değildi.
"Aynen öyle."
"Ulan... Ha siktir." Behraz'ın kahkahası tüm odada yankılandı. Gülmelerini durduramadı sonra da ansızın alkış tuttu. Tüm neşesi şimdi yerine gelmişti.
"Ulan, ulan... O savcı bozuntusuna adamı böyle sikerler de dedin mi koçum ha aslanım?"
"Dememe gerek kalmadı. Kalpten gidiyordu."
"Heyt koçum be. Aferin lan." deyip sustu ama ansızın aklına gelenle yeniden konuştu. "Güzel mi lan ağzına layık mı bari?"
Her şey aniden oldu. Aralarındaki masayı yok sayıp üzerine çullanan ve yakasına yapışıp burnuna kafa atan Şafak'ı, oluk oluk kanamaya başlayan burnunun acısıyla fark etti. "Sikik sikik konuşma lan. Sana ne güzelliğinden!" Behraz yutkundu. Burnundan boynuna kadar süzülen kanının sıcaklığı kendini fazlasıyla belli ediyordu.
"Hop hop tamam lan. Bırak yakamı!" Şafak kararan gözleriyle sessiz tehditler savurup silkerek bıraktı abisi olan Behraz'ı. Hiddetinden devrilen sandalyesini kaldırıp bacaklarını yayarak yeniden oturdu.
"Anladık dünya ahret bacımız yengemiz." demekten alıkoyamadı kendini.
"Behraz. Sıktırma kafana." diye terslendi Şafak.
"Ulan tamam." ellerini havaya kaldırıp indirdi. Siyah tişörtünün ucundan tutup akan kanını sildi. Onun her hareketini izleyen Şafak ise kanının hâlâ fokurdadığını hissediyordu. Canan güzeldi. Canan çok güzeldi ama onun güzelliği kimseyi ilgilendirmez ağzına alamazdı.
Behraz silkelendi. Kana bulanan ellerini pantolonu sürüp kaşını kaldırdı. "E o zaman de bakayım seni asıl hangi rüzgar bana getirdi?"
"Dosyalar nerede?" dedi Şafak hiç uzatmadan.
"Hangi dosyalar?" salağa yatmayı tercih etti Behraz ama ayağına gelen fırsatı geri tepmeyecek kadar bir Yarkın'dı.
"Kazakistan'daki karargahta tutulan dosyalar." Behraz uzun sakallarını avcunun içinde kaydırıp aklından geçen her şeyi ölçüp tartmaya başladı ve annesinden aldığı yeşil gözleriyle Şafak'a baktı.
"O levele kadar geldiniz demek ha. Aferin, aferin." Şafak sıkkınca nefeslenip başını geri atıp bir an boş boş tavanı izledikten sonra yeniden Behraz'a dikti gözlerini.
"Onları bana vereceksin." Behraz yarım ağız güldü.
"Vereyim vermesine de benim kazancım ne olacak bu işten?" Şafak şaşırmadı. Kan aynı kandı. Bozukluk aynı bozukluktu. "Ne istersen." diye kestirip attı.
"Ne istersem?" emin olmak ister gibi baskın bir tonla konuştu Behraz. Şafak başını sallayınca ellerini birbirine kenetleyip masaya yasladı ve yüzünü Şafak'a doğru uzattı.
"O zaman senden tek bir şey istiyorum."
"İste." Şafak, Behraz'ın lafı uzatmasından sıkışmıştı.
"Ailemi koru." bir an ne duyduğuna anlam veremedi Şafak. Masaya doğru eğilip yüzünü yüzüne yanaştırdı ve gözlerinin içine baktı.
"Ailemi koru Şafak." diye isteğini tekrarladı Behraz.
"Ulan siktirme ailesini. Ne ailesi? Dua et ben o ananla babanı gebertmiyorum. Kalkmış ailemi koru diyorsun!" Behraz alayla sırıtıp akmaya devam eden kanını elinin tersiyle silip elini de Şafak'ın ceketinin üzerine sildi.
"Onlardan bahseden kim lan kendi ailemden bahsediyorum." Şafak, Behraz'ın elini itekleyip geri yaslandı ve ensesini ovalayıp çatık kaşlarıyla sert bakışlar attı.
"Lafı dolandırmadan açık açık konuş bana!"
Behraz başını salladı. Yutkundu. Akmaya devam eden kanı sinirini bozsa da şu an asıl meselesi farklıydı.
"Bir karım ve oğlum var." Şafak çok komik bir espri duymuş gibi gülüp alayla "neyin var?" dedi.
"Karım ve oğlum."
Şafak şaşırdı. Kaşları önce çatıldı sonra alnına doğru kavislendi. Bunu beklemiyordu. "Ulan nasıl? Sen ne ara nasıl?"
"Kimse bilmiyor Şafak. Bu yere tıkılmasaydım onları da alıp gidecektim. Başka bir kimlik başka bir hayatla devam edecektik ama ben buradayım onlar dışarıda."
Şafak bir şey demeden bir süre Behraz'ı izledi. Elinde bir koz vardı ve bunu sadece ailesi için kullanacak olması onun karakterinde olan biri için çok ters köşeydi. Yarkın olmak bencil olmak demekti ama karşısındaki adam kendinden önce başkalarını düşünüyordu. Ailem dediği başkalarını...
"Kaçacaktın?" dedi sessizce akıp giden dakikaların ardından.
"Kaçacaktım." dedi Behraz.
Şafak içe çekip alnını ovaladı. "Neredeler şimdi?" deyince Behraz'ın yüzü aydınlandı. Beklediği şey tam da buydu.
"Bosna'da. Eski bir köyde yaşıyorlar. Kimsenin bir şey bildiği yok ama beni yoklamaya başladılar Şafak. Rahat durmayacaklar belli. O yüzden ben ölmeden onları saklandıkları o yerden al ve dünyanın bir ucuna götürüp güvende tut. Sonra gel beni buradan çıkar ben de sana o dosyaları vereyim." Şafak emin olmadı. Aile onun namında güvenmemek demekti.
"Sana neden güveneyim? O dosyalar sende eyvallah ama vereceğine ya da sözünden caymayacağına neden inanayım." Behraz aralı dudaklarının arasından nefes alıp verdi. Karşısındaki adama hak vermeden edemedi. O da güvenmezdi.
"Hayatı sikilen tek kişi sen değilsin." deyip yüzünü ellerinin arasına aldı. Doğruya doğruydu. Yarkın olmak bir lanetti ve o laneti yaşayan tek kişi Şafak değildi.
"Drama yapma bana. Zerre güvenmiyorum sana. Ama belli ki ciddisin. O yüzden teminat olarak bana bir şey ver. Ver ki ben karın ve oğlunu korumak için çabalarken sırtımdan hançer yemeyeceğimi bileyim."
"Paşalı ve oğlu devlete çalışıyor." Şafak dudaklarını büküp başını sağa sola salladı.
"Onu geç biliyorum." Behraz soluğunu bırakıp sıkıntıyla iç çekti. Şafak'a kaçamak bakışlar atıp "Yusuf Toral ile ben de tanıştım," dedi.
"Ha şöyle. Bana bunlarla gel Yarkın! Devam et."
"Paşalı ötmüş olacak ki dosyalardan haberdar. Ben de olduğuna da emin. Buradan çıkarılmama karşılık dosyaları istedi." Şafak adamı süzdü. Hala burada olduğuna göre dosyaları vermemişti.
"Niye vermedin?" Behraz nefesini gürültüyle bırakıp boğazını temizledi.
"Karım ve oğlum güvende değilken, tüm akbabalar kellemi almak için tepemdeyken en güvenli olduğum yer burasıydı. İşime yaramadı anlayacağın yoksa çoktan Yusuf Toral amacına ulaşmıştı." Şafak yine dudak büktü. Tatmin olacağı bire şey duymadığından Behraz'ın üzerine oynamaya devam etti.
"Güzel. Ama etkili değil. Kendi çıkarına teklifi reddetmişsin. Karın ve oğlunu bana söyledikten sonra sikseler vermezsin zaten dosyayı. O yüzden bu da olmadı. Sana güvenebileceğim şeyi söyle. Ötersem harbi kelleni alacakları şeyi söyle bana." Behraz yutkundu. Bakışlarını ilk defa kaçırıp boşluğa dikti ve kendisiyle mezara kadar götüreceğini düşündüğü sırrını dudaklarının arasından özgür bıraktı.
"Ben öldürdüm." Şafak'ın kaşları çatıldı. Gözleri tamamen kısıldı.
"Kimi?" dedi şüpheyle. Behraz'ın kendisine dönen bakışlarında gördüğü karanlıkla yutkunma ihtiyacı hissetti.
"Abimizi... Behram'ı, yerine geçmek, lider veliaht olabilmek için ben öldürdüm." Şafak aldığı nefesin boğazında takıldığını hissetti. Refleksle öksürdü.
İşittiği şey Yarkın ailesi için bile yenilir yutulur cinsten değildi. Behram Yarkın genç yaşında herkese diz çöktürüp el öptürmüş adamdı. Babasıyla annesi bile ondan çekinir korkardı. Diğer tüm ailelerin ters düşmeye çekindiği, kimsenin lafının üstüne laf söylenmeyen adamdı. Şafak'ın iyi yanının yok olmaması için çabalayan tek insandı.
"Ulan siz ne kanı bozuk insanlarsınız!" dedi hayretle. Behram kolay öldürülecek bir adam değildi. Belli ki en güvendiği, en sevdiği insan tarafından ihanete uğrayarak ölmüştü.
"Caz yapma. Bendeki kan sende de var." Şafak içinde kıpırdanan nefretle baktı bu sefer Behraz'a. Karıncalanan ellerini yumruk yapıp masaya vurdu ama dilini tutup yutkundu. Onların dünyasıydı bu. Onların gerçeği, asıl benlikleriydi bu...
"Tatmin oldun mu kardeşim?" Şafak yumruklarını sıktı. Göğsü hiddetle inip kalkıyordu.
"Oldum şerefsiz oldum." deyip sandalyeden kalktı. Üstündeki ceketini yakarını düzeltip boyunu alışkanlıkla kütletip ellerini masaya yasladı ve üstten bakışlarıyla Behraz'a dikti gözlerini.
"Tam adres ver bana. Adı sanı her ne haltsa tüm bilgileri söyle..."
"Karımın adı Yasemin. Oğlumun adı da Can."
"Can... Can, güzel isimmiş." Behraz aldıkları yerin tam adresini verince Şafak ona son kez bakıp arkasını döndü. Lakin adam hınçla soluklanıp ayağa kalktı.
"Yerimde olsaydın sen de aynı şeyi yapardın Şafak. Lider olursam hayatımı kazanırım sandım. Kendi hayatımı yaşarım sandım. Ama lider olmanın ağırlığını, yüklerini, ölümün ensemde yaşamasını sevmedim. Sonra da aşık oldum." Şafak sinirle gülüp arkasını döndü ve birkaç adım uzağında dikilen adama küçümseyen alaylı bakışlarıyla baktı.
"Aşık oldun ve her şeyi siktir ettin öyle mi?" gülmeye devam etti. Aralı dudaklarının arasından nefesini bırakıp "o da yetmedi sikine de sahip çıkamayıp çocuk yaptın." dediğinde Behraz kıpkırmızı kesildi. Ama yerinde durmayı başardı. Saldırıya geçerce zararlı çıkacağını biliyordu. Şafak alt edebileceği birisi değildi.
"Aşık olmuşmuş. Ulan gavat ulan pezevenk hadi aşık oldun hadi sevdin de kızın hayatını niye hiçe sayıp bir de çocuk yaptın. Amına koyduğumun çocuğu bencil sikik herif yarın bir gün birisi öğrendiğinde ne bok yiyeceksin!" Behraz işittiklerini yediremese de sakinliğini korudu. Şu an tek bir amacı vardı ve Şafak'la ters düşmek ona büyük şeyler kaybettirirdi.
"Onları koruyacaksın Şafak." deyince Şafak'ın gözü döndü. Büyük iki adımda Behraz'ın yanına gitti ve onu yine yakarından tutup sandalyeye oturttu.
"Ulan bak kafanı dağıtmamak için zor tutuyorum zaten kendimi sus otur aşağı." bağırtısı Behraz'da bir etki yaratmadı. O tek bir amaca kitlenmişti ve ona ulaşmadan ölmeyecekti.
"Koruyacaksın Şafak. Onları koruyacak sonra da o dosyaları alacaksın ve birbirimizin hayatından tamamen siktir olup gideceğiz!" Şafak hınçla bir kafa attı Behraz'a. Yetmedi bir tane daha atıp adamı yere fırlattı.
"Korumuyorum lan. Siktir git kime yalvarıyorsan yalvar. Siktir git. Piç herif. Senin karın senin oğlun amına koyayım. Git kendin koru!"
"Koruyabilsem korurdum zaten lan. Yıllardır bu delikte koruyabildiğim kadar korudum. Ama artık gücüm yetmiyor. Bana yardım edeceksin Şafak bana yardım edeceksin! Söz ben de sana o dosyaları vereceğim. Hiç ben bulurum deme bana. Asla bulamayacağın bir yerde. Bilirsin saklambaç oynamayı çok severim."
"Ulan sen nasıl bir adamsın!" Behraz acıdan kıvransa da arsızca güldü.
"Sen de aynısını yapardın Şafak. Senin de karın var kim bilir yarın çocuğunda olur. Sonra bir bakmışsın benim düştüğüm duruma düşmüşsün hayat bu!" Şafak bir kafa daha geçirdi pençeleri arasındaki bedenin yüzüne.
"Ben sen miyim lan! Ben sen miyim de karım dediğin kadının canıyla oynayıp bir de utanmadan böyle bir dünyaya çocuk yapayım! Hem ne karısı lan? Ne karısı? Canan benim hayat sigortam anladın mı? Şimdi kafama atsa gider sıkarım kafasına. Kimse de mani olamaz bana!"
Behraz'ın gülüşleri büyüyüp kahkahalara döndü. Öyle güçlü gülüyordu ki dışarıdan duyan bir insan çok komik bir olay yaşandığını düşünürdü. Fakat Behraz, kardeşinin elleri arasında acıdan kıvranmamak için zor duruyordu. Bu da yetmezmiş gibi çenesine hakim olamadı.
"Büyük konuşma koçum bir bakmışsın hayat sigortam dediğin o bir çift mavi göz uğruna canından geçmişsin..."
Şafak'ın nefesi göğsünde sıkıştı. Elleri titredi. Kara gözlerinin önünde bir çift mavi göz belirdi.
Onu alaşağı edecek bir çift mavi göz.
Bir çift mavi göz.
Canan'ın mavisi...
Ahsen'in mavisi.
Gözü döndü bir an. Behraz'ın kafasını sertçe yere çarpıp boynun asıldı. Hem nefesini kesiyor hem de hiç durmadan kafasını soğuk betona vuruyordu. "Nereden biliyorsun lan sen onun gözlerinin rengini?"
Durmadan aynı soruyu yineledi Şafak. Durmadı. Dili aynı kelimeler döndü durdu. Behraz'ın yarılan başından oluk oluk kan aktı. Nefesi tamamen kesildi ama Şafak durmadı. Sanki bir cevap alabilecekmiş gibi durmadan "Nereden biliyorsun lan sen onun gözlerinin rengini?" deyip durdu. İçeriye aniden doluşan infaz memurlarını da elleri arasından zar zor çekip alınan abisinin yokluğunu da çok sonradan fark etti. Dilinde aynı soru gözünde aynı görüntü vardı.
"Şafak Bey siz ne yaptınız?" dedi cezaevi müdürü korkuyla.
"Karımın gözlerinin rengini biliyor!" diye mırıldandı Şafak. Etrafını saran sis perdesinde sesler de görüntülerde çok hızlı akıyordu.
"Anlamadım efendim." müdüre baktı alamadığı hınçla onunda yakalarına yapışıp kıpkırmızı kesilen yüzüyle bağırdı.
"O herif! O siktiğimin puştu ömrü hayatında hiç karşılamadığı karımın gözlerinin rengini nereden biliyor!"
İhanet, ihanetti. Gizli kapıların ardında saklansa da elbet bir gün kendini açığa çıkarırdı. İhanet, ihanetti. Şafak sırtında bir sızı hissetti. O sızı tanıdıktı. O sızı ihanetin sızısıydı...
***
Yorumlar